Tatar Türklerinde Mitolojik Varlıklarla İlgili Mitler ve İnanışlar
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 22 Şubat 2020, 03:14:26


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tatar Türklerinde Mitolojik Varlıklarla İlgili Mitler ve İnanışlar  (Okunma Sayısı 6009 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #10 : 28 Temmuz 2012, 15:32:19 »

Zirat İyäläre (Mezarlık İyeleri)


Bu yaratıklar mezarlıkta, ölenlerin ruhlarını
cinlerden korurlarmış. Onların nasıl bir kılıkta olduğunu genelde kimse
söyleyemez. Mezarlık İyeleri’nin, mezarlıklara hücum eden, mezarlara saygısızlık
gösteren insanlara sihir yaptıklarına ve bu insanların yatağa düştükten
sonra öleceklerine inanılır.
Mezarlıkta yaşayan iyelerin huzurunu bozmamak için, mezarlıklarda tükürülmemeli,
doğal ihtiyaçlar karşılanmamalıdır. Bu tür hareketleri mezar çitinden
40 adım uzaklaşarak yapmak uygun bulunmaktadır. Ayrıca mezarlıkta
uyumak ve yemek yemek de iyi değildir. Güneş battığı zaman da mezarlığa
girilmemelidir. Gece yarısı, sihrin en güçlü olduğu zaman sayılır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #11 : 28 Temmuz 2012, 15:33:11 »

Yul İyäse (Yol İyesi):

Eskiden, taşıtların olmadığı dönemde insanlar sadece
yakındaki köylere değil, çok uzakta olan şehirlere, başka ülkelere dahi
yürüyerek giderlerdi. Bazen aylarca yürüdükleri yolda gecelemek zorunda
kalırlar ve çeşitli maceralar yaşarlardı. Bu yüzden de kadim insanlar başka
mekânların iyesi olduğu gibi yolun da kendi iyesi olduğuna inanmışlardır.
Tatar halk edebiyatında Yol İyesi ile ilgili bir mite rastlamıyoruz, fakat yol ile
ilgili birçok inanç korunmuş vaziyettedir ve biz onlardan, Yol İyesi’nin iyi,
insanlara yardım etmeye hazır bir iye olduğunu anlıyoruz.
Tatar halk inancına göre yola beddua etmek, onu tepelemek ve onun üzerinde
doğal ihtiyaçlarını karşılaak haramdır. Kadim insanlar “Yola, anne babana
gösterdiğin gibi saygı göster” demişler. Eskiden uzun yolculuk yapmak
üzere olan insanlar yola kurban keserler, yol sadakası verirler, bazen de yol
kenarına ağaç dikerlermiş. İhtiyar insanlar yolda dinlenip ayağa kalkınca
“Ağırlığım şurada kalsın” diyerek Yol İyesi’ne sadaka olarak üç kere tükürürlermiş.
Aslında bu gelenek, Yol İyesi’nden ziyade Yer İyesi’ni razı etmek
olarak kabul edilmelidir. Bilim adamları, eskiden Tatar köylerinde yol kapıları
(meselâ Basu Qapqası (tarla kapısı) yapma geleneğinin de Yol İyesi’ne ait
olan mekânı çizme gibi bir hareket olduğunu bildirirler.
Yol İyesi, kötü niyetli insanları her gün yürüdükleri yoldan şaşırtabilirmiş. Hiç
beklenmedik bir anda bu tür insanlar bildik bir yoldan giderken kendilerini
karanlık orman içinde bulurlarmış. Bazen de kar fırtınasında insanlar evleri
etrafında dolanıp dururlar, eve girecek yolu bulamadan donup ölebilirlermiş.
Sabah olunca köylüler yolunu şaşırmış ve donmuş insanı evin etrafında bulurlarmış.
Ama Yol İyesi Tatar Türklerinde daha çok, iyi bir iye olarak anılır. Kazan
Tatarları yola çıkmak üzere olan kimseye “Ak yol sana!”, “Yollarına ak çarşaf!”
gibi dileklerde bulunurlar. Yola çıkan kimse bugün de “Allah’ım koldaşım
ol, Hızır İlyas yoldaşım ol!” gibi dilekte bulunur ve sadaka verir. Sibirya
Tatarları ise yolda karşılaştıkları zaman “Yol olsun!” diye selam verirler.
Artık insanlar yolda araba veya benzeri başka taşıtlarla hareket etmektedirler
fakat Yol İyesi’ne olan inanç da hala sürmektedir. Meselâ, Yol İyesi’nin direksiyonda
uyuyakalan insanlara seslenip onları uyandırıp hayatlarını kurtardığı
hakkında bugün de birçok hikâye duyulmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #12 : 28 Temmuz 2012, 15:34:18 »

Albastı:


Bu mitolojik varlığa biz bütün Türk boylarının mitolojisinde rastlayabiliriz:
Başkurtlarda, Kazaklarda, Tuva ve Altay Türklerinde, Özbeklerde,
Azerilerde, Karakalpak, Nogay, Karaçay-Balkar, Kumuk, Türkiye Türklerinde,
Yakutlarda vb. Sadece Türk boyları değil, Kafkasya halkları, Moğollar ve
Tacikler de Albastı adında bir ruhun olduğuna inanırlar. Ayrıca Albastı’yı
andıran yaratıklar Eski Mezopotamya, Sümer-Akkad ve Yunan mitolojilerinde
de bulunur. Ama yine de Gök’te yaşayan Tanrılar neslinden olan ve sonraki
dönemlerde bu kutsallığını kaybeden Albastı ile ilgili mitler en çok Türkler
arasında korunmuştur.
Türkler, Albastı’nın kızıl (al) tenli, sarı uzun dağınık saçlı, memeleri dizlerine
kadar sarkan çirkin bir kadın kılığında olduğuna inanırlar. Bazı kaynaklarda
Albastı, 70 memeli ve her memesi ile 70 bebeği emziren çirkin bir kadın
olarak tasvir edilir. Albastı insanlara, çocuklara, ayrıca yeni doğan bebeklere
ve hamile kadınlara büyü yapar, kötü hastalıklar gönderirmiş. Türkiye Türkleri,
Azeri, Kazak ve Kırgız Türklerinde Albastı’nın insanın iç organlarını çaldığı
da söylenir. Meselâ Kırım ve Osmanlı Türklerinde korunan inançlara
göre Albastı (Alkarısı) hamile kadınlara eziyet eder, onların düşük yapmalarına
neden olurmuş. Radloff’a göre Albastı, hamile kadının ciğerini alırmış,
işte bu yüzden de bu yaratık resimlerde elinde ciğerle tasvir edilirmiş.
Kadim insanlar Albastı’yı yaklaştırmamak için doğurmakta olan hamile kadının
baş ucunda dua ederler, dua da yeterli olmazsa hamile kadına önce
yavaşça sonra daha sert bir şekilde kamçı ile vururlarmış. Bu geleneğe Kazak
Türklerinde daha sık rastlamaktayız
Türk, Kazak, Kumuk, Nogay ve Tuva halk mitolojilerinde Albastı’nın insanlarla
cinsel ilişkiye girdiği de söylenir. Meselâ Tuva mitlerinde Albastı avcılara kadın
olur, onlara sütünü içirir, kaburga yanından etini kesip yedirir ve onların avdan
bol kazançla dönmelerini sağlarmış(Gıylmanov 1999: 19-20).
Tatar mitolojisinde ise Albastı, atıl evlerde, sahipsiz yerlerde, çukurlarda yaşayan
kötü merhametsiz bir ruh olarak bilinir. Kayum Nasıyrî, bu yaratığın
insan kılığında, Y. Koblov ise büyük at yükü veya büyük ot yığını, hatta çam
ağacı kılığında olduğunu bildirir. Koblov, insanların göğsüne bastırıp ezen
Albastı’nın iri cüsseli ve kilolu olduğunu vurgular. Albastı, uyuyan insanlara
zarar verir, göğüslrini ezerek onları boğarmış. İnsanlar bu gibi durumlarda zar
zor uyanırlar ve nefes alamadıklarını fark ederlermiş. Nefes darlığı hastalığı
halk dilinde Albastı Çire (Albastı hastalığı) olarak da bilinir. Tatar tabibi N.
Kaştanov Albastı hastalığı’nın sebebini geç saatte yemek yiyip yatmakta görüyor.
Bazı mitolojik hikâyelere göre Albastı, insanları gece sadece ezmekle
de kalmaz, onların kanını da emermiş.
Tatar Türklerinde yaşayan bir inanca göre, Albastı’yı tanıyabilmek için onun
arka tarafına geçmek lâzımmış: Albastı’nın sırtında derisi olmaz ve iç organları
olduğu gibi gözükürmüş.
İnsan, Albastı’dan nasıl kurtulabilir? Genelde onun giysisine veya gözüne
iğne saplamak yeterliymiş. Bir de Albastı köpekten korkarmış. Bu yüzden
eskiden Tatarlar, köpeklerden korkan kocakarılara şüphe ile bakarlarmış.
Ayrıca Albastı, gece ruhu olarak bilinir ve erken saatte şafak söker sökmez
ötmeye başlayan horozun sesi ile kaybolurmuş.
Çuvaş Türkleri saçını başını taramayan, yüzünü yıkamayan, yalpalayarak
yürüyen ve aşırı iri cüsseli çirkin ve aptal kişilere “Alpı-salpı Albas” derler.
Albastı kelimesi Tatar Türklerinde de bazı durumlarda insanlar için kullanılır.
Meselâ kendine yakışmayan ve gereğinden geniş, büyük giysiler giyen, dağınık,
uyumsuz vücutlu insanlara Tatarlar da “Albastı” derler (Gıylmanov
1999: 16-21). Albastı ile ilgili bir hikâye verelim:
“Birisi şehirden dönüyormuş. Bildiği köye iki veya üç kilometre kaldığında
yolun diğer tarafında aniden iki tane büyük ot yığını ortaya çıkmış. Bir yığının
yanında ateş varmış. Adam neye uğradığına şaşırmış. Atını koşturmaya
başlamış. Yalnız, at ne kadar hızlı koşsa da bu iki yığını geçemiyormuş. Uzun
süre koşmuşlar fakat bir yığını bile geçememişler. Sonunda bir ormana varmışlar.
Yalnız, o yerlerde ormanın bulunmaması gerekiyormuş. Daha sonra
bu insan, ot yığınının Albastı olduğunu anlamış ve çok korkmuş. Tekrar atını
koşturmaya başlamış. Ormanın içinden çıngırak sesleri, inek böğürmeleri, at
kişnemeleri, şarkılar duyulmaya başlamış. Uzun süre gitmişler ancak ormanın
ucu bucağı yokmuş. Arkasını döndüğünde de görmüş ki o iki ot yığını peşini
bırakmıyormuş. Ne olursa olsun diyerek atını bırakıp arabanın içine yatmış.
Aniden horozun öttüğü duyulmuş. Kalktığında etrafta ot yığınları yokmuş,
yanında bir köy varmış. Adam sevincinden ne yapacağını bilememiş. Koşamayan
atı da artık hızla koşmaya başlamış ve kısa süre sonra köylerine geri
dönmüşler.”
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #13 : 28 Temmuz 2012, 15:35:35 »

Ubır (Obur)

Dünya mitolojisinde çok yaygın olan bu yaratık da alçak ve
kara ruhlardan sayılmaktadır. Çuvaş Türkleri bu yaratığa Vupar, Özbekler
Upır, Kazan ve Sibirya Tatarları Ubır derler. Sibirya Tatarlarında Ubır’a benzeyen
bir kara ruh daha vardır: Mäçkäy. Ama bukara ruh, Kazan Tatarlarının
inancından farklı olarak hep kadın kılığında olurmuş.
Tatar halk biliminde Ubır kelimesinin etimolojisi ile ilgili çeşitli görüşler bulunmaktadır.
Gıylmanov bu etimolojileri Tatar Mifları adlı kitabında vermiştir.
Biz buları içiden gerçeğe daha yakın gördüklerimizi seçmeye çalıştık. Meselâ N.
İsanbet, Ubır kelimesinin, “içe doğru batırıp yutmak”, “içe doğru çekmek”
anlamına gelen ubu kelimesinden türediği görüşündedir. Bir yerin altı boş olup
üzerindeki toprak çöker ve çukur oluşursa Tatar Türkleri cir ubılğan (“yer çökmüş”)
derler. Mezarın üst kısmı çöküp çukur oluşursa lähete ubılğan (“lâhdi
çökmüş”) derler. Akarsuyun girdap oluşan bölümüne upqın derler. Kırgızlarda,
Kazaklarda ve Özbeklerde obur, ubır, upır gibi kelimeler çok yiyen, obur insanlar
için kullanılır. Radloff da obur kelimesinin Osmanlı Türklerinde çok yiyen
kimse ve büyü yapan kocakarı anlamında kullanıldığını belirtmektedir. Burada
büyü yapan kocakarıların Tatar Türklerinde de Ubırlı Qarçıq olarak anıldığını
ve Tatar masallarında sık görünen bir tip olduğunu hatırlamak uygun olur.
Fakat mitolojik bir yaratık olarak Ubır sadece İdil-Ural Türkleri arasında bilinmektedir.
Meselâ Çuvaşlarda Güneşi, Ayı yutmaya çalışan Ubır hakkında bir
kozmogonik motifin bulunması, Çuvaşlarda yaşayan inançların çok eski devirlere
uzandığının bir delilidir. İslam dinini erken dönemlerde kabul ettikleri için
Şaman inançlarından uzaklaşmış olan Tatar Türkleri arasında da “Ubır Göğü
bastı, Güneşi yuttu, Yer pustu, ağzını açmadan Ubır’ı yuttu” (cevapları sırasıyla
Kara bulut, Yağmur ve Yer’dir) gibi bilmeceler hala varlığını korumaktadır
(Gıylmanov 1999: 30-31).
Tatar mitolojisinde Ubır, sahiplendiği insanın içinde “yaşayan” korkunç bir
yaratıktır. Ubır’ın sahiplendiği insanlara, Ubırlı Keşe derler. K. Nasıyrî “Ubırlı
insanı tanımak kolaydır; onun koltuk altında bir delik olur, bu delikten Ubır
insanın içine devamlı girip çıkar” diye yazıyor. Fakat deliğin Ubır’ın koltuk
altında değil de baş ucunda olduğu bigisine daha sık rastlanır.
Ubırlar, erkeklerden korkar, bu yüzden genelde kadınları sahiplenirlermiş.
İşte bu inançtan dolayı Tatar kadınları hamama yalnız gittikleri zaman yanlarında
küçük yaşta da olsa bir erkek çocuk götürmeye çalışırlar. Ayrıca Tatar
Türkleri, hamamda iki kez yıkanan insanın da Ubır’a dönüşeceğine inanırlar.
Ubır, ayrıca hamile kadınları azarlar ve yeni doğan bebekleri kaçırırmış. Bu
yüzden hamile kadının yanında hep bir erkek bulunması ve yeni doğan bebeğin
40 gün yalnız bırakılmaması gerektiğine inanırlar. Büyük kafalı, ne
kendi uyuyan ne de başkalarını uyutan çocuklar için Tatar Türkleri “Ubır
değiştirmiş” derler.
İçinde Ubır bulunan kimse Ubır’a benzemeye başlar, özellikle yemeğe doyamazmış.
Ama Ubırlı insan çok yese de hiç kilo almaz, zayıf kalırmış. Çünkü
onun yediği yemek kendi vücuduna değil, Ubır’a sinermiş. Tatar halkında
“Ubır kendisi doysa da gözü doymaz” gibi bir deyim de vardır. Ubırlı insanlar
gece kalkıp yemek ararlar, bulamayınca da alev yumağına dönüşüp bacadan
çıkarlar ve başka insanların yemeğini çalarlarmış. İnsanlar, Ubır’ın
girip çıktığı yerin ocak bacası olduğunu düşündüklerinden geceleyin bacaları
mutlaka kapatırlar.
Ubırlı insan uyuyunca Ubır onun içinden ayrılır ve alev yumağı olup bacadan
dışarıya çıkarmış. Ubır’ın alevle birlikte düşünülmesi de ilginçtir: Ubır da
tıpkı alev gibi doymak bilmez, azgın, açgözlü, yolunda bulunan her şeyi yutan
bir yaratıkmış. Ayrıca leşle beslenmeyi de çok severmiş. Bu alev yumağını
yok etmek neredeyse imkânsızmış. Ubır istediği an kedi, köpek veya güzel
bir kız kılığına girebilirmiş. Ubır kadınları ve hayvanları emmeyi de severmiş.
Hamile bir hayvanın sütünü Ubır emerse, o hayvan korkudan düşük yaparmış.
Hamile olmadığı durumda da bu hayvan hastalanır ve sonunda ölürmüş.
Bazen Ubır, insanlara çeşitli hastalıklar gönderirmiş. İnsanı Ubır sömürürse o
insan kendi kendine bağırmaya başlar ya da durup dururken kendi kendine
konuşurmuş. Bu durumda, ter içinde gelen atın hamutunu çıkartıp hastalanan
kimsenin boynuna geçirmek gerekirmiş (Tatar Halıq İcatı 1987: 279-
280).
İçine Ubır yerleşen insan ölse bile içindeki Ubır ölmezmiş. İnsan gömüldükten
sonra kefeni yemeye başlar ve mezarda bir delik açıp dışarı çıkar, insanları
huzursuz edermiş. Bazen Ubırlar mezar deliğinden gökteki yağmur bulutlarını
kendilerine çekip kuraklığa neden olurlarmış. Meselâ Samara Tatarları8 uzun
süre yağmur yağmamasını bir hortlağın mezardan çıkıp bulutları kovalamasıyla
açıklarlar ve mezarlığa gidip delik bulunan mezarı ararlarmış. Bulduktan
sonra o deliğe önce on kova kaynamış, sonra da on kova soğuk su dökerlermiş
(Urazman 1992: 56). Ayrıca, Ubır olan mezarların deliğini bulup bu
deliği at gübresi ile doldurup meşe veya kavak ağacından yapılan kazık çakmak
da Ubır’ın dışarı çıkıp doğayı ve insanları rahatsız etmesini engellermiş.
Ubır’ı yakalamak çok zor olsa da, bunun çeşitli yolları varmış. Meselâ Ubır’ı
gören kişinin üzerindeki gömleğin göğüs kısmını birden yırtıvermesi gerekir
miş. O an, alev yumağı olan Ubır insanın ayakları altına düşermiş. Ağaç çatal
veya kuş kirazı ağacının çatallanan budağını alıp ikiye bölmek de istenilen
sonucu verebilirmiş. Ubır da anında insan kılığına girip merhamet istemeye
başlarmış. Ama insan Ubır’ı acımadan dövmeliymiş. Ubır’ın kime dadandığını
anlamak için de bu en iyi yolmuş. Yaralar, Ubır’ın dadandığı insana da
yansırmış. Ertesi gün köyde biri yaralanıp yatağa düşerse, bir gün önce yakalanıp
dövülen Ubır’ın o insanın içine yerleşmiş olduğuna karar verilir. Bu
inanca Slav mitolojisinde de rastlayabiliriz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #14 : 28 Temmuz 2012, 15:36:09 »

Öräk (Hortlak)

Tatar mitolojisinde bu yaratığın insanların öldürüldüğü ya
da insan kanının akıtıldığı yerde “gözüktüğü” söylenir. Ama insanlar hortlağa
daha çok öldürülen insanların mezarı üstünde rastlarlarmış. Öräk insanlara
zarar vermezmiş. İnsanlar ancak onun gezindiğini ya da acıklı seslerle efkârlanıp
oturduğunu “görürlermiş”. Öräk, katilin ya kapısını çalar ya da penceresini
tıklar ve kendisini öldürmesini isteyip bu insanı her gün azarlarmış. Öldürülmüş
insanların ruhu bu nedenle huzur bulamazmış. Katil Öräk’in bu ziyaretleri
nedeniyle aklını da yitirebilirmiş. Hortlak uzun boylu ve zayıf olup,
kefenini çıkarmadan sadece yüzünü açarmış.
Öräk, borcu olan kimseleri de rahat bırakmazmış. Ama yukarıda da bildirdiğimiz
gibi aslında Öräk’in insanlara hiçbir zararı yokmuş, sadece aniden
insanların karşısına çıkıp onları korkuturmuş. Öräk’ten kurtulmanı yolu, görüldüğü
zaman çok kötü sözlerle küfretmektir. Küfürden başka hiçbir şey
Öräk’i etkileyemezmiş.
Bazen hortlak at arabasında yalnız bulunan birine eşlik etmek ister ve bu
insanın gözüne küçücük bir kız veya erkek çocuğu olarak “görünürmüş”.
Arabaya binince de sessiz sedasız otururmuş. Fakat at birdenbire çok zorlanmaya
başlar, yavaşlar ve çabuk yorulurmuş. Bu durumda atı durdurup
arabaya ters taraftan koşmak lâzımmış. İşte o zaman Öräk kaybolurmuş.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #15 : 28 Temmuz 2012, 15:36:48 »

Şahta İyäse (Maden Ocağı İyesi):

İş arayarak uzaklara, genelde Ukrayna’da
ya da Ural dağları eteğinde açılan maden ocaklarına çalışmaya
giden Tatarlar, yerleştikleri yerlerde de mitolojik varlıkların olduğuna inanmışlar
ve onları “gördüklerine” dair mitolojik hikâyeler yaratmışlardır. Bu
hikâyelerde Maden Ocağı İyesi önmli bir yer tutmaktadır. Bu iye, maden
ocağında “yaşasa” da insan gözüne gözükmez, ancak ıslık çalar, kedi miyavlaması,
bebek ağlaması, ayı bağırması ve köpek uluması gibi sesler çıkarırmış.
En önemlisi de orada çalışan işçilere yardım edermiş. Meselâ maden
ocağı çökeceği zaman işçilere “Gidin” diye seslenerek kazadan korurmuş.
Fakat işçilerden biri Maden Ocağı İyesi’nin kendisine yardımda bulunduğunu
birilerine söylerse, Maden Ocağı İyesi ona çok kızarak üzerine maden ocağını
yıkıp öldürebilirmiş.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #16 : 28 Temmuz 2012, 15:38:03 »

2. Su Altında Yaşayan Yaratıklar

Su Atası, Su Anası, Su İyäse (Su Babası, Su Anası, Su İyesi) Yer

üstündeki her alanın kendisine özgü bir iyesi olduğu gibi, suyun da kendi
iyesi olduğuna inanılır. Tatar Türkleri, sulak yerler, nehirler, ırmaklar, çaylar
ve göllerle ilgili üç yaratığın “yaşadığına” inanırlar. Bunlar Su Babası, Su
Anası ve Su İyesi’dir. En önemlileri de Su Babası’dır. Su Anası’nın da onun
karısı olduğunu söylerler. Su İyesi ise onların oğlu olarak algılanır. Aralarında
en meşhur olanı Su Anası’dır.
Su Babası, belli bir yöredeki sulara sahip çıkar ve genelde nehirlerin, göllerin,
sazlıkların en derin köşesinde yaşar, kıyıya çıkmayı sevmez, bundan
dolayı insanların gözüne de görünmezmiş. Su Babası, kendisini huzursuz
eden insanları hiç sevmez ve nehrin en derin yerine giren insanlara kızarak
onları su dibine çekermiş. Bu yüzden eskiden köyün ihtiyarları suda boğulup
ölen insanlar hakkında “Su Babası aldı” derlermiş. Su Babası suya tüküren,
suyu pisleten insanlardan ve o insanların yaşadığı köylerden nefret edermiş.
Sakin bir günde birden nehrin veya gölün dalgalanması, barajların, su değirmenlerinin
yıkılması, Su Babası’nın kızgınlığının işaretleriymiş. Su Babası
insanları hasta da edebilirmiş. Meselâ birinin vücudunda çıban çıkınca insanlar
bunun Su Babası’nın gönderdiği bir hastalık olduğuna inanırlar ve bu
hastalıktan kurtulmak için bir avuç bulguru tuz ile karıştırıp nehre ya da göle
atarlarmış. Bazen yarmayı tuz katmadan bir beze sarıp suya akıtırlar ve “Nereden
geldiysen oraya git, İye’ne götür” derlermiş. Sibirya Tatarları Su İyesi’ni
hoşnut etmek için bütün bir ekmeği pişirip suya bırakırlar.
İnsanlar her zaman bu yaratığın merhametine sığınmışlardır. Daha önce
bilmedikleri bir suya girmeden veya bir çeşmeden su almadan önce, kadınlar
saç örgülerinden bir tane saç teli, erkekler sakal ve bıyıklarından birer kıl, ya
da gömlek veya yazma kenarından bir parça ip söküp suya atarlar ve “Sana
yağlık, bana sağlık” derlermiş. Yani bu şekilde suya kurban verirlermiş.
Gıylmanov’a göre, en eski devirlerde Su Babası’na kızları da kurban ederlermiş
(1996: 128). Bugün bu bilginin ne kadar gerçek olduğunu anlayabilmek
çok zordur. Fakat bazı yörelerde günümüze dek korunan bir gelenek
vardır. Bu gelenek de yeni evlenen kızları gelin geldiği köyün suyunda yaşayan
Su Babası’na tanıtmak amacıyla (Su Babasına kurban, kalın da derler)
suya atmaktır.
Su İyesi ise Su Babası’ndan daha genç ve daha tecrübesiz olurmuş. Onun
huyunu anlayabilmek neredeyse imkânsızmış. Hiç beklenmeyen bir anda
suyu dalgalandırıp barajları yıkabilir, hayvanların, insanların boğulup ölmesine
neden olabilirmiş. Suyun berraklığına, soğukluğuna hayran kalındığında
da Su İyesi’nin zarar vereceğine inanılır. Su İyesi’niyatıştırmak için Su BabaÇetin,
Tatar Türklerinde Mitolojik Varlıklarla İlgili Mitler ve İnanışlar (İyeler ve Yaratıklar)
sı’na uygulanan çarelere başvururlarmış. Su İyesi’nin parası pulu da bolmuş,
bu yüzden çoğu zaman çarşıda sebze meyve satın alırken “görülürmüş”.
Su Anası, isminden de belli olduğu gibi kadındır. Tatarlar arasında onun Su
Babası’nın ya da Su İyesi’nin karısı olduğu söylenir. Su Babası ve Su İyesi’nden
farklı olarak Su Anası su kenarına çıkmayı çok severmiş. Bu yüzden
de onun hakkında daha çok hikâye yaratılmıştır. Su İyesi’nin dış görünümü
de ilginçtir: Kadın kılığında, uzun kara (bazen sarı) saçları neredeyse yere
değmekte, göğüsleri iri, gözleri kaşsız, siyah ve pörtlektir. Teni kızılımsı renktedir.
Genelde insanlara su kenarında, iskelede, saçlarını altın tarağı ile taradığı
zaman “gözükür” ve aniden gelen insanlardan korkup kendini suya
atarmış. Bu arada altın (gümüş) tarağını da su kenarında unutur, ancak onu
çalan insanları da asla rahat bırakmazmış.
Tatar Türkleri arasında Su Anası korkunç bir yaratık olarak bilinir. Köylerde
onun ismi ile çocukları korkuturlar, akşamüstü genç kızları ve hamile bayanları
su kenarına yalnız göndermezler. Su Anası ayrıca küçük çocuklara düşkünmüş,
onları suya, kendi yanına alırmış. Su Anası’na benzer bir yaratık
Tatarlara komşu olan Mordva halkının inançlarında da vardır ve onun adı
Vedyava’dır (ved “su”, ava “ana”) (Sedova 1986: 67).
Tatar mitolojisinde Su Babası, Su İyesi ve Su Anası bazen tek bir yaratığa
verilen çeşitli adlar olarak da görülmektedir (Nasırov 1880: 44-63). Tatar
inancında, bu üç yaratığın dışında, su altında yaşayan bir yaratığa daha rastlıyoruz.
Bu yaratık Su Kızı’dır ve çok güzel olduğu söylenir. Tatarlar arasında
Su Kızı hakkında söylenmiş “Tülek ve Susılu” adlı destanlar da bulunmaktadır.
Bunların dışında, Tatar Türkleri Çeşme İyesi’nin de varlığına inanırlar. Tatar
köylerinin yakınlarında, genelde dağ eteğinde oluşan su kaynakları bulunmaktadır.
Bu sular kışın bile donmaz. Halk bu doğal çeşmelere özenle bakar,
etraflarını çit ile çevirir, bazen üzerlerini camiyi hatırlatan bir yapı ile örterler.
Çeşmeler kutsal sayılmaktadır ve etraflarında birçok inanç oluşmuştur. İşte bu
yüzden çeşme iyeleri Su iyesi, Su Babası ve Su Anası gibi yaratıklardan farklı
olarak kutsal ruhlar sayılmaktadırlar. Çeşme İyesi’ne, Aşk İyesi de derler.
Çünkü o, su almaya gelen kız ile onun peşine düşen bir genç arasında kesilen
sözün tek şahididir. Eskiden Tatar gençleri çoğu zaman, birbirleri ile ilk
kez çeşme başında görüşürler, burada birbirlerine aşklarını anlatırlar, hediye
alış verişinde bulunurlarmış. Kızlar ilk öpücüğü de genelde çeşme başında
alırlarmış. Gelin olup başka köye giden kızlara düğün sonrası mutlaka çeşme
yolunu gösterirler, gelin de Çeşme İyesi’nin merhametini isteyerek suya gümüş
para atar.Eskiden dilek tutup çeşme oluğuna paçavra takma âdeti de varmış. Hasta
insanlar bugün de şafak sökmeden çeşmeye gidip su alırlar ve bu su ile yıkanırlar.
Ona, Tan Suyu derler ve bin bir derde derman olduğunu söylerler.
Hamile kalmak isteyen kadınlar da bu su ile yıkanır, ilk çocuğunu doğuran
kadınlar da bebeklerini ilk kez çeşme suyu ile yıkamaya çalışırlar. Bir türküde
buna dair şöyle söylenmektedir:
Änkäy benze Sönnän alıp qaytqan, Anne bizi Sön’den getirmiştir,
Sön suwında yuğan iñ elek. Sön suyunda yıkamış önce.
Bahtsız gelinler de sıkıntılarını çeşmeye ya da çeşmeye su almaya gelen kendisi
gibi kederli başka gelinlere anlatmışlar ve bu sefer çeşme mutsuzluğun
şahidi olmuştur. Tatar Türklerinde “Erenler Çeşmesi” adı ile bilinen kutsal
yerler de çoktur. Bu çeşmeler genelde eren insana ait mezarın yakınında
bulunurlar ve hepsinin ayrı hikâyesi vardır. İnsanlar eskiden beri bu çeşmelerin
yanında kurban keserler, sadaka verirler, adak adarlar.
Çeşmeler, kurumamaları için iyi kalpli insanlar tarafından ara sıra mutlaka
temizlenmelidir. Ayrıca eskiden çeşmeye yüzük atıp fal da açarlarmış. Bu
konu Cidegen Çişme adlı Tatar halk türküsünde anlatılmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #17 : 28 Temmuz 2012, 15:40:44 »

Sonuç

Tatar Türkleri İslam dinini çok erken dönemde kabul ettikleri halde, halkın
belleğinde asırlarca koruna gelen iyeler, mitolojik yaratıklar ve kara ruhlar,
teknolojinin çok ilerlediği bu zamanda bile çok ilginç ve gizemli varlıklar olarak
algılanmaya devam etmekte ve bize halkın en eski devirlerde oluşan
görüşlerini ulaştırmaktadırlar. İslam dini Tanrılara dokunsa da mitolojik yaratıkları,
aralarına sadece birkaç yeni tip ekleyip (şeytan, cin, peri) oldukları
gibi bırakmıştır.
Halk belleğinde ürkütücü yapıları ile yaşayan mitolojik yaratıklar aslında insanları
doğaya ve yakın çevreye saygı ile bakmaya alıştırmaktadır. Ayrıca
insanları temizliğe, her işi zamanında yapmaya ve başladıkları işleri tamamlamaya
sevketmektedirler.
Sovyet döneminde mitolojik varlıklara ve bunlarla ilgili hikâyelere gericilik
mirası olarak bakıldığı halde Tatar Türkleri bu varlıkları hayatlarından silip
atamamışlrdır. Üstelik Şüräle, Su Anası gibi bazı yaratıklar Tatarların değişmez
bir simgesine dönüşmüştür. Bu yaratıklarla ilgili birçok şiir, hikâye,
dram (Mansur Gıylacev’in Biçura adlı dramı, T. Minnulin’in, Z. Hakim’in
eserleri) ve bale (Ferit Yarullin’in Şüräle balesi) yazılmış, heykeller dikilmiş
(meselâ Baki Urmançe’nin yaptığı Şüräle heykeli), resimler yapılmıştır (Ahsan
Fathutdinov’un İyeler konulu resimleri). Geçen asrın 90’lı yıllarında milli
özüne dönmeye başlayan ve milli yüzünü gelecek kuşaklara ulaştırmak isteyen
Tatar Türkleri her şeyden önce Tataristan’ın başkenti Kazan şehrinin merkezinde,
altın tarağı ile saçlarını tarayan Su Anası’nın heykelini dikmiştir.

bilig  Autumn / 2007  Number 43: 1-32
© Ahmet Yesevi University Board of Trustees
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.062 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.