TENGRİCİLİK DİNİ
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 14 Ağustos 2020, 02:04:15


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: TENGRİCİLİK DİNİ  (Okunma Sayısı 6167 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
KHAZAR Manash
Khazar Manash
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.195


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« : 21 Aralık 2014, 17:44:23 »

Giriş

Bilimsel bir konu incelenirken, inceleyen kişinin her şeyden evvel bilimsel donanıma sâhip olması gerekir. Bu ise en başta yeterince verinin toplanmış olması, sistematik olması ve inceleyen kişinin, her türlü inancını, düşüncesini ve değerlerini ayrı tutmasını gerektirir.

Târih bilimi de, diğer bilim dalları gibi bir incelemeye tâbi tutulmalıdır. Yâni târihçi, incelediği konuda herhangi bir önyargı taşımamalı, içinde yaşadığı zamana göre değil, incelediği zamana göre değerlendirme yapmalıdır. Ayrıca o konuda yeterli sayıda veri toplamalı ve ona göre bir sonuca ulaşmalıdır.

Diyebiliriz ki, inceleme esnâsında inancı üzerinden hareket eden ya da inancını, kültürünü, geleneklerini ve genel olarak yaşadığı toplumu aşamayan, onu geride bırakamayan bir araştırmacı, kesinlikle bir değer ifâde etmez. Belki ulaştığı sonuç doğru olabilir ama yine de yönlendirmeye yol açan ve bilimsel gerçek olmayan her sonuç, bilim açısından kabûl edilemez.

Türklerin İslâm öncesindeki inancı meselesi, uzun zamandır tartışılan bir meseledir. Çoğunluğu Türkiye dışındakilerin oluşturduğu birçok târihçi, eski Türk inancının çok tanrılı olduğunu savunurken, birçoğu Türkiyeli olan birçok târihçi de, tek tanrılı olduğunu savunmaktadır. Bu noktada ben de eski Türk inancının çok tanrılı yapısını ortaya koymaya çalışacağım. Bunu yaparken Yunan, Roma, Çin, Hind, Arap ve diğer çok tanrıcı inançları da ortaya koyacağım. Bu arada şu soruları, cevaplandırmaya çalışacağım.

Tanrı inancının temeli nedir?
Tek bir tanrıya inanıldığı iddiâsının sebepleri nelerdir?
Birden çok tanrıya inanmak, gerilik ya da ilkellik göstergesi midir?
Türklerde tanrı ya da tanrısal özelliklere sâhip olan varlıklar hangileridir?
Melek, cîn ve ruh gibi soyut varlıkların ve bunların tanrısallaşmasının sınırı nedir?
Çok tanrılı inançlara sâhip olan toplumlar arasında ne gibi farklar ve ortak noktalar bulunmaktadır?
Coğrafyanın ve ekonomik yapının, inanç yapısına etkisi nedir?
Tek tanrıya dayalı inançlar ile çok tanrıya dayalı inançlar arasında ne gibi farklar ve ortak noktalar vardır?
Genel olarak bu sorulara cevap aramaya çalışacağım ve meseleyi şu başlıklar altında inceleyeceğim.

Tengri inancı
Türk inancında tanrılar ve tanrısal varlıklar
Bozkır coğrafyasının Tengricilik üzerindeki etkileri
Tengricilikle alâkalı kültler
Çok tanrıcılık ve dünyâda çok tanrılı inançlar
Tengricilik ile diğer çok tanrıcı inançların ortak ve farklı yönleri
Tengri İnancı

İnsanoğlu, târih boyunca doğaüstü güçlere inanmıştır. Coğrafyaya ve toplum yapısına göre bu doğaüstü güç ya da güçlerin isimleri, güçlü, konumları farklı olmuştur. Bu ise zaman içerisinde farklı inanç sistemlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İnsanların kendileri, çevreleri ve genel olarak doğa ile ilgili bilgileri arttıkça da inandıkları güç ya da güçlere dâir inançlarda değişiklik görünmüştür. Doğa dinlerine göre kitaplara dayanan dinler, daha az değişim geçirse de, kendi bünyesinde değişim yaşamayan hiçbir din yoktur. Her din, her toplum, kendi yapısına uygun olarak inandığı doğaüstü güç ya da güçlere, isimler vermişlerdir. Türkler, Tengri derken; Araplar (İslâm ile berâber bütün Müslümânlar), Allah; Farslar, Hudâ; İbrânîler, Yehova ya da Eloh; antik Yunanlar, Theos demişlerdir. Her inanç ise inandıkları doğa üstü güç ya da güçlerin etrâfında şekillenmiştir.   

Tengricilik, Tengri’nin etrafından oluşmuş olan ve Macaristan’dan Büyük Okyanus’a kadar olan bölgede yayılmış olan bir inanç sisteminin adıdır. Türklerin en eski inancı olan Tengriciliğin merkezinde, en yüce varlık olduğu kabûl edilen Tengri bulunur. Tengri’nin altında ise çocukları olan gök tanrısı Ülgen, yer altı tanrısı Erlik Han ve bereket tanrıçası Umay ile bunların her birinin ayrı ayrı çocukları ve hizmetinde görev yapan çok sayıda ruhlar bulunur. Ayrıca bu geniş coğrafyanın farklı yerlerinde de zaman zaman farklı tanrılar ya da tanrıcıklar bulunmaktadır.

Bununla berâber bu inancın merkezinde, biraz önce dediğim gibi Tengri bulunur. Tengri sözcüğü, genel bir kullanım olmakla berâber çeşitli Türk lehçe ve ağızlarında birtakım söyleyiş farkları bulunmaktadır. Buna göre çeşitli Türk boyları ve toplulukları, Tangra, Tangara, Tangrı, Tengri, Tengere, Türe, Tura şeklinde isimlendirmişlerdir. Çuvaşlar, Tura, Türe veyâ Turi; Kumanlar, Tengri; Yakutlar, Tangara; Kumandinler, Tegre, Tengere, Tegri, Tengre; Karaimler, Tangrı, Tanrı; Kırgızlar, Tenir; Karaçay ve Balkarlar, Teyri; çeşitli Tatar boyları, Tere ve Tengre; Hakaslar, Tigir; Tuvalar, Deri, Deer; Anadolu ve Âzerbaycanlılar, Tanrı, Tan; Altaylılar, Tengri, Tengeri; Şorlar, Tengri; Moğollar, Tenger, Tengri; Buryatlar, Tengeri, Tengri; Kalmuklar ise Tenger gibi isimler vermişlerdir.

Tengri’nin çok sayıda çocuğu bulunur ve bunlar ayrı ayrı tanrılar olarak görev yaparlar. Tengri, evreni ve evrenin içinde bulunanları yaratıp, yönetir. Bununla berâber gökyüzünü, Ülgen; yer altını da Erlik Han yönetir. Ayrıca çeşitli Türk boylarında çeşitli isimlerde farklı tanrı, tanrıcıklar ve çok sayıda yer-sublar ve ata ruhları bulunur.

Her birine ayrı ayrı tapınılan, kanlı ya da kansız kurbanlar sunulan, duâlar edilen, adaklar adanan bu tanrı, tanrıcık ve ruhlar ile insanlar, yâni dünyâ arasındaki köprüyü kamlar (şamanlar) oluşturur. Kamlar, ak kam ve kara kam üzere ikiye ayrılır. Ak kamlar, iyi ruhlar ile Umay, Ülgen ve Tengri ile görüşür, onlar adına hareket ederler; kara kamlar ise kötü ruhlar ve Erlik Han ile görüşür, onlar adına hareket ederler. Tedâvi, büyü, kâhinlik, falcılık, kurbanların ruhlara ya da tanrılara ulaştırılması ve daha birçok şey, kamların görevidir.

Yine de günümüzde, özellikle Türkiye’de, birçok araştırmacı ve târihçi, Tengriciliği tek tanrılı bir inanç gibi kabûl etmektedir. Prof. Dr. Hikmet Tanyu başta olmak üzere birçok târihçi bu görüştedir. Özellikle Hikmet Tanyu, “İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı Dini” adlı eserinde, bu konu üzerinde durmaktadır. Tanyu, bu eserinde genel olarak İslâm üzerinden çıkarımlarda yapmakta ve Tengri’nin tek olduğunu, diğerlerinin ise, cîn, melek ya da ruh olduğunu söylemektedir. Ancak bunu yaparken yine İslâm üzerinden hareket etmekte ve üstelik, Prof. Dr. Abdülkadir İnan’ı, İslâm üzerinden değerlendirmek yapmadığı için eleştirmekte, Altay Türkleri’nin günümüzdeki inanç ve ritüellerini kabul etmemekte ve “dejenere” olarak nitelemektedir. Ayrıca halkbilimci Dr. Yaşar Kalafat, târihçi Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, araştırmacı Sait Başer, Türkolog Prof. Dr. Saâdet Çağatay ve târihçi Prof. Dr. Erol Güngör  gibi isimler de, Tengriciliğin tek tanrılı bir inanç yapısı olduğunu düşünmüş ve söylemişlerdir. Bu konuda Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, İslâm’dan önce Türklerin tek tanrıya inandığını söylemekle berâber Kök Tengri’nin üzerinde “Kan (Han) Tengri”nin bulunduğunu söyler. Her ne kadar Ögel, böyle diyerek kendi tek tanrı iddiâsını çürütmüş olsa da, Kök Tengri’nin gerçek anlamda bir tanrı olmadığını söyleyerek, iddiâsını güçlendirmeye çalışmaktadır. Türk tarihçiliğinin en önemli isimlerinden olan Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu da, “Türk Milli Kültürü” adlı eserinin, “Eski Türk İnancı” kısmında kitâbelerde Umay isimli bir tanrıçanın adının geçtiğini yazar. Ancak kitabının ilerleyen sayfalarında eski Türk inancının tek tanrı inancı olduğunu söylemekte bir sakınca ve çelişki görmez. İslâm inancına göre İslâm, ilk ve tek dindir. İnanca göre daha sonra insanlar, bu dini bozmuşlar ve çeşitli dinlere inanmışlardır. Genel olarak Tengriciliğin tek tanrılı olduğu iddiâsında bulunanlarda da, bu inancın etkisinin yüksek olduğu görülmektedir. Hikmet Tanyu’nun Tengri inancının, bir peygamber vasıtasiyle mi bildirilmiştir, sorusuna “Bunun tesbiti bugünkü ele alınan kaynaklara göre mümkün değildir. Fakat Kur’an-ı Kerîm’de her ümmete peygamber gönderildiği bildirilmiştir” cevâbını vererek, İslâmî kaynaklar üzerinden hareket ettiğini göstermektedir. Ayrıca “Müslümanların adı Hz. İbrahim zamanında verilmiş. Bu duruma göre Türkler bir Tanrı’ya ve ahlâka, ruhun ölmezliğine, âhirete, kadere v.b. inandıklarından Müslümandı diyebiliriz” diyerek, iddiâsının temelini İslâm’a dayandırdığını göstermektedir. İlâhiyat ya da diğer İslâmî alanlar için bu elbette olabilir ama herhangi bir inancın ele alınmasında, bu yöntem, kesinlikle kabûl edilemez. Eski Türk inancının tek tanrılı olduğunu iddiâ eden diğer araştırmacılarda da, bu kadar açık bir ifâde olmasa bile kaynağın İslâm olduğu görülmektedir. Zâten Hikmet Tanyu’nun dışındaki isimlerin, bu konuda Hikmet Tanyu’dan etkilendikleri, açık bir şekilde belli olmaktadır. Bu sebeple diyebiliriz ki, Tengricilik inancını, tek tanrı inancı gibi gösterebilecek hiçbir bilimsel veri bulunmamaktadır.

Kaldı ki, bir inanç, başka bir inancın kuralları ya da değerleri ile incelenemez, değerlendirilemez. Kaldı ki, bilimsel olarak bir inancın, tek ya da çok tanrıya dayanması ya da herhangi bir tanrıya dayanmaması bir değer ifâde etmez. Dolayısıyla bir inancın, inandığı tanrıların sayısı, onu değerli ya da değersiz yapmaz. Günümüzde Japonya ve Güney Kore’deki çok tanrıcı inanç yapıları, nasıl ki, Japonları ve Korelileri, ilkel ya da geri kalmış bir toplum yapmıyorsa; Almanya, ABD ve İngiltere’deki gibi tek tanrıcı inanç yapıları da, onları ilkel ya da geri kalmış bir toplum yapmamaktadır. Aynı şekilde Benin ve Ruanda’daki gibi çok tanrıcı inanç yapıları, onları medenî ve ileri bir toplum yapmıyorsa; Afganistan ve Sudan’daki tek tanrıcı inanç yapıları da, onları medenî ve ileri bir toplum yapmamaktadır. Bu yüzden de Türklerin, geçmişte (ve günümüzde bir kısmının) çok tanrılı bir inancın mensûbu olmuş olması, onların değerini azaltmaz, medenî ya da ilkel bir toplum durumuna sokmaz. İleri ya da geri olmak, bambaşka bir konudur.

Tengri inancının, toplumsal yönüne baktığımızda, insanların günlük hayâtına ve toplumsal hayâta dâir kurallar barındırmayan bir inanç olduğunu görürüz. Türklerin toplumsal ve günlük hayâtını, seküler bir özellik gösteren “töre” yönetmiştir. Bununla berâber inanca dâir kurallarında da boylar arasında farklılık olduğunu söyleyebiliriz. Bunun en bâriz örneği ise en yüce varlık olarak görülen Tengri adındaki farklılıklar ile tanrılar hiyerarşisi diyebileceğimiz sistemdeki farklılıklardır. Sonuçta herhangi bir kitaba ya da sisteme dayanmayan bir inanç yapısında, farklılıklar olması normaldir.

Tengri inancını ele alırken, dikkat çeken noktalardan biri de, Tengri inancının isimlendirilme sorunudur. Şamanizm, Gök Tanrıcılık ya da Tengricilik olarak adlandırılan bu inancın isimlendirilmesi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bâzı târihçi ve Türkologlar, şamanizm ya da kamcılık olarak adlandırılan sistemin din olmadığını savunmaktadırlar. Bu konuda Türkolog Jean-Paul Roux, “Altay Türklerinde Ölüm” adlı eserinde, “Hiçbir şekilde bir din olmayan bu özel pratiğin” diyerek, bu konudaki düşüncesini ortaya koymuştur. Rus bilim adamı Shirokogorov, “Şamanlık … bir din olarak kabul edilemez” demiştir. Bir başka Rus bilim adamı Mikhailovski, Yakutların kendisine “Şamanlık, Yakutlara göre bir inanç ya da din değildir, yalnızca belli durumlarda oynanan bağımsız hareketlerden oluşan bir oyundur”dediğini aktarır. Rus Türkolog Jelobtsov F. Fedotoviç, şamanizmi reddetmemekle berâber din değil, inanç ya da kültür olarak niteler. Halkbilimci Yaşar Kalafat, bu konuda “Tengricilik ile Şamanizmi eş tutmak Hikmet Tanyu gibi birçok otoritenin tek tanrılı olduğu üzerinde durdukları Tengricilik’i büyücülükle eş anlamda tutmak olur” demektedir. Kalafat, şamanizmi, büyücülük olarak niteleyerek, bir anlamda küçük görmektedir. Bu ise değerlendirmenin bilimsel değerini ciddî biçimde düşürmektedir. Târihçi Prof. Dr. Saadettin Gömeç de, “Şamanizm ve Eski Türk Dini” adlı makâlesinde kamcılığın (şamanizm) din olmadığını söyler. Türklerde tek tanrı inancının en ateşli savunucularından olan Hikmet Tanyu, şamanizmi hem isim, hem kavram olarak reddetmektedir. Gerçi “Dinler Tarihi Araştırmaları” adlı eserinin, “Eski Türk İnancında Olan Şamanist Türklerde Dağ” başlıklı bölümde, şamanizmi bir din olarak görmektedir. Tanyu’nun bu konuda, ilerleyen yıllarda fikrini değiştirdiğini, yukarıda alıntı yaptığımız “İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı Dini” adlı eserinden görebilmekteyiz. Târih konularında yazarlık yapan ve hukuk târihçisi olduğunu iddiâ eden, hukukçu Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, târih yazıları yazdığı Türkiye gazetesindeki köşesinde, “Şamanlık din değil” başlıklı yazıda, bu konuyu vurgulamaktadır. Hikmet Tanyu’nun izinden giderek İslâmî kaynaklara dayalı olarak Türklerde tek tanrıcılığın olduğunu söyleyen Ekinci, Türklerin, Türkistan’a giren Âsurlulardan dolayı yıldızlara, güneşe ve diğer unsurlara taptıklarını söylemektedir. Açıkçası şimdiye kadar hiçbir bilimsel eserde, Âsurluların Türkistan’a girdiği ve Türklerin inancını değiştirdiği bilgisi yer almamaktadır. Ekinci, bu iddiâsına dayanak olarak herhangi bir kaynak belirtmemektedir. Tabiî bu durum, iddiâsının geçerliliğini ortadan kaldırmaktadır.

Şamanizmin din ya da inanç olmadığını söyleyenlerin genel olarak dayanak noktası, İslâm, Hristiyanlık, Mûsevîlik, Budizm, Zerdüştlük gibi belli bir sisteme sâhip olan dinlere dayalı yaptıkları kıyaslamadır. Bununla berâber birçok târihçi ve Türkolog, şamanizmin bir inanç sistemi ya da din olduğu görüşündedir. Sanat târihçisi Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, “Türk Mitolojisinin Ana Hatları” adlı eserinde “Şamanizm, milattan önceki devirlerden bu yana Türklerin ve çevrelerindeki toplulukların, İç Asya ve Orta Asya’da yaşadıkları bölgelerde uyguladıkları ve şaman ya da kam adı verilen din adamları aracılığıyla gerçekleştirilen bir inanç ya da uygulamalar bütünüdür”demektedir. Son dönemde yetişmiş, en önemli şamanizm araştırmacılarından biri olan, halkbilimci Prof. Dr. Mihály Hoppál, “Avrasya’da Şamanlar” adlı eserinde, şamanizmi, sözcüğün geleneksel anlamı ile bir din olarak değil, bir inanç sistemi olarak gördüğünü belirtir. Bununla berâber Türkolog Prof. Dr. Abdülkadir İnan, “Tarihte ve Bugün Şamanizm” adlı önemli eserinin genelinde şamanizmin bir din olduğunu vurgulamaktadır. Türk tarihçiliğinin en önemli isimlerinden biri olan Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, “Hâtıralar” isimli eserinde, şamanizmin bir tabiât dini olduğunu ve bu yönüyle kitap dinlerinden daha iyi olduğunu söylemektedir. “Umumî Türk Tarihine Giriş” adlı eserinin birçok yerinde de şamanizmi bir din olarak ele almaktadır. Ayrıca “Oğuzların Hıristiyanlığı Meselesine Ait” adlı makâlesinde de Barthold’un Oğuzların Hristiyan olduğu iddiâsına cevap vermekte ve Oğuzların Hristiyan değil, Şamanî (Şamanist) olduğunu belirtmektedir. Türkiye’de yaşayan ve Rusya Federasyonu’na bağlı Hakas Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nın Türkiye temsilciliği görevini yürüten sosyolog Timur B. Davletov, “Türkleri’nin Geleneksel Kamlık İnancı Bağlamında Kadın Haklarına Bakış” adlı makâlesinde, kamlık ya da şamanizmin bir din olduğunu belirtmektedir. Ayrıca Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü tarafından 16-17 Nisan 2007 târihinde düzenlenen “Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni”nde “Kamlık İnancında Kam (Şaman) ve Kümelenme Geleneği Üzerine” başlığıyla sunduğu bildiride de bu görüşünü ortaya koymaktadır. Kendisi de aynı zamanda bir şamanist olan Davletov, sosyal medya üzerinden bu konudaki tartışmaları eleştirmekte ve şöyle demektedir. “Kam dini mensubu insanlar, başka dinler din değildir, demezken, diğer din mensupları, Kam dini konusunda fikir ileri sürebiliyor”. Hakas bilim adamı Larisa Anjiganova, “Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni”nde sunulan ve “Geleneksel ve Çağdaş Hakas Kamlığı” adını taşıyan bildirisinde, Hakan inancını kamlık olarak isimlendirmektedir. Altay Tengricilerinin en önemli isimlerinden olan Akay Kunayev, bu konuda şöyle bir değerlendirme yapmaktadır. “Nasıl kelebek kışın kozada saklanır yazın çıkar, tengricilik de Şamanizm’den öyle çıkmıştır”. Bahaeddin Ögel, şamanizmin bir inanç olduğunu kabul etmekle berâber, “Türk dininin en dejenere olmuş bir tipi” olarak nitelemektedir.

Tengri inancının isimlendirilmesi noktasında, elbette, bu konuda en başta bunun inancın mensuplarının hakkı vardır. Bu konuda Hakas, Altay, Tuva, Saha ve bu inanca mensup olan birçok Türk boyunun hem Tengrici adını, hem kamcı (şamanist) adını kullandığını görüyoruz. Ayrıca şamanizm ya da kamcılık ismine karşı olanların bilimsel dayanaklarının da zayıf olduğu görülmektedir. Çünkü bir inancı, başka bir inanca göre değerlendirmek büyük yanlıştır. Bu kabul edilemez. Bu yüzden de kamlık ya da şamanizm şeklindeki isimlendirmeler de doğrudur. Bununla berâber bu tartışmanın bir tarafı olmamak adına, her iki kesimin benimsediği ve günümüzde de en çok kullanılan Tengricilik ismini tercih etmekteyim.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
KHAZAR Manash
Khazar Manash
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.195


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #1 : 21 Aralık 2014, 17:48:52 »

1. Türk İnancında Tanrılar ve Tanrısal Varlıklar

Yukarıda da yazdığım gibi Tengricilik, bünyesinde Tengri’nin dışında birçok tanrı ya da tanrısal varlığın bulunduğu çok tanrıcı bir inanç sistemidir. Makâlenin bu kısmında bu tanrıların neler olduğunu ortaya koyacağım. Bir anlamda bir Türk panteonu ortaya koymuş olacağım.

Tengri, Ülgen, Erlik Han, Umay, Kün (Güneş), Ay, Çolpan (Çoban Yıldızı), Demirkazık (Kutup Yıldızı) genel olarak inanılan tanrılardır.

Tengri’nin ne olduğu ile ilgili geniş bir bilgi verdiğimiz için burada tekrar anlatmayacağım. Ülgen, genel olarak Tengri’den sonra yer alır. Hattâ zaman zaman Tengri’nin yerini aldığı bile görülmüştür. Ülgen, Altay Türklerine göre en büyük tanrı olan Kayra Kaan’ın evlâdıdır. Diğer Türk boylarında da Tengri’nin üç çocuğundan en büyüğü olarak görülür. Rus etnograf Andrey Anohin tarafından ortaya konan bir rivâyete göre Ülgen, ayın ve güneşin ötesinde, yıldızların üzerinde yaşar. Onun en yakınına ancak erkek kamlar gelebilir. Onlar bile en fazla demir kazık (kutup) yıldızına kadar çıkabilirler. Ülgen’in altından yapılmış bir tahtı vardır ve kendisi insân görüntüsündedir.

En büyük yaratıcı konumunda olan Ülgen için kamların ettiği duâlardan bâzıları şöyledir:

“Aylu kündü yaan yer
Ay künüm yayagan
Atam Ülgen bıçıgan”

(Aylı ve güneşli makâmı
Ayımı ve güneşimi yaratan,
Biçimlendiren atam Ülgen.)

“Yetti atamnıng kötergeni
Yer büterde yayagan
Başurganım Bay Ülgen”

(Yedi atamın taşıdığı
Yeryüzünde yaratan
Başvurduğum [taptığım] Bay Ülgen)

Ayrıca Ülgen, gökyüzü ve yeryüzünü yaratan tanrıdır. Altay yaradılış destânlarından birinde şöyle denir:

“Ülgen yere bakarak, “Yaratılsın yer!” demiş.
Bu istek üzerine denizden yer türemiş.
Ülgen göğe bakarak “Yaratılsın gök” demiş.
Bu buyruk üzerine üstünü gök bezemiş.”

Ülgen’e edilen duâlarda, birçok sıfatı olduğu göze çarpmaktadır. Ak Ayas (Ak Parlak), Ayas Kaan (Parlak Kaan), künürtçi (gürültücü), yakıcı (küygekçi), yalgınçı (şimşekçi) gibi sıfatlar, Ülgen’e edilen duâlarda kamların kullandığı sıfatlardır. Dikkât edilirse, bu sıfatların tamâmı gökyüzüne ilişkindir. Gürültücü sıfatı ise gök gürültüsünden kaynaklanmaktadır.

Bununla berâber Ülgen’in yedi oğlu, dokuz kızı bulunmaktadır. Oğullarının adları, Karşıt, Buura Kan, Yaşıl Kan, Burça Kan, Karakuş (kartal), Baktı Kan, Er Kanım. Ülgen’in bu oğulları, Ülgen’in bir alt kademesinde yer alan tanrılardır. Bunlara da aynı Ülgen’e olduğu gibi duâ edilir, kurban sunulur. Ancak bunlar için put (töz) yapılmaz. Ülgen’in kızlarının ise özel adları yoktur. Bu dokuz kıza, “Ak kızlar” ya da “Kıyan”lar denilir. Bunlar kamların ilham perileridir. Kamlar, elbiselerinin ucuna bu kızların putlarını takarlar.

Ülgen’in çocuklarının dışında, Yayık, Talay, Suyla, Karlık ve Utkuçı gibi Ülgen’in emrinde olan ve yine Ülgen’e yapılan tapınmalar gibi tapınılan tanrılar bulunur. Bunlardan Yayık, insanları kötülükten korur, hayât verir. Ögel’e göre ise Yayık’ın (Yayık Han) ırmak tanrısı olması muhtemeldir. Talay, deniz tanrısıdır. Suyla için “at gözlü kartal”da denilir ve insanların arasında dolaşıp, onları koruduğuna inanılır. Karlık, görevi Suyla gibi olan, insanların arasında dolaşan ve onları koruyan bir tanrıdır. Utkuçı, kamın kurbanlarını ve iyi dileklerini Ülgen’e ulaştıran tanrıdır.

Umay, Tengri’nin çocuklarından biridir ve bir nevi bereket tanrıçası olarak kabûl edilir. Umay, eski Türk yazıtlarında adı en çok geçen Tanrı’dır. Tonyukuk ve Kül Tigin yazıtlarında önemli bir yer tutar. Kül Tigin Yazıtları’nda Bilge Kağan şöyle der:

“Umayteg ögüm katun kutına inim Kül Tigin erat boldı.” (Umay gibi anam katun kutunda, kardeşim Kül Tigin, er adı aldı.)

Buradan Bilge Kağan’ın annesini Umay’a benzettiğini ama bunun ötesinde kut’u Umay’dan aldığını öğreniyoruz. Böylece Umay, bereket tanrıçası olmanın yanında kut’un kaynağıdır.

Ayrıca Tonyukuk yazıtlarında da şu şekilde yer alır:

“Teñri Umay, iduk yer suv, bana berdi erinç.”

(Umay Tanrı, kutsal yer-su, bize yardım etti.)

Talat Tekin ve Yaşar Çoruhlu’nun da bu okumayı kabûl ettiğini görüyoruz. Bununla berâber Tonyukuk yazıtlarındaki bu kısım hakkında farklı okumalar da bulunmaktadır. Hüseyin Nâmık Orkun, “Tanrı, Umay, kutsal yer-su” şeklinde okumaktadır. Muharrem Ergin de, Hüseyin Nâmık Orkun gibi Tanrı ve Umay’ı ayrı olarak okumaktadır. Ancak Muharrem Ergin, günümüz diline “Tanrı, Umay ilâhe, kutsal yer-su” olarak çevirmektedir.

Kaşgarlı Mahmûd, Divânü Lugâti’t Türk adlı eserinde Umay ile ilgili çok ilginç bir atasözüne yer vermektedir. “Umayqa tapınsa ogul bulur”. Yâni Umay’a taparsan, çocuğun olur.

Bu yazılı kaynakların dışında çeşitli Türk toplulukları, Umay’ı farklı şekillerde tasvir etmişlerdir. Dağlık Altay bölgesinde bulunan Kudirge kayasındaki çizimlerde zengin, üç boynuzlu ve süslü başlı bir kadın olarak çizilidir. Ayrıca Teleütlerde üzeri beyaz, ipek giysili, dalgalı, gümüş saçlı, güzel, tâze bir genç kadın olarak tasvîr edilir. Ayrıca Abakan yakınlarındaki Altun göl civârında bulunan bir mezar kitâbesinde “Bu atımız Umay Beyimiz”yazmaktadır. Buradan görüldüğü üzere Umay adı, dişilik belirtmesine rağmen erkeklere de konulabilmektedir.

Tengrici Türklerin dışında da, Umay inancı hâlâ yaşamaktadır. Müslümân Anadolu Türkleri arasında Sarıkız adıyla ve Huma kuşu adıyla varlığını sürdürmektedir. 1892 yılında Hakas Türkleri arasındaki bir kamın ateş ruhuna ettiği duâyı, Katanov belirtmiştir. Bu duâ, şu şekildedir.

“Sana, anam Imay, yiyecek veriyorum, bu fincandakini iç… Senin çocuklarının (yani insanlarının) ipi sağlamlaşacak ve yaşlı ve genç kardeşler (erkekler) çoğalacak! Beşiklerinin (çocuklarının) ipi sağlamlaşacak ve yaşlı ve genç kız kardeşler (kadınlar) çoğalacak.”

Bir kansız kurban sunusu olan bu duâ, Umay’a yönelik tapınmalardan birini oluşturmaktadır.

Buraya kadar iyi bir tanrıça özelliği gösteren Umay için çeşitli Türk topluluklarında kötü tanrıça inancı olduğu da görünmektedir. Çeşitli zaman dilimlerinde Al Karısı ile Umay’ın aynılaştığı ve loğusadaki kadın ile çocuğuna zarar verdiğine dâir çeşitli inançlar yayılmıştır. Ama tabiî olarak, bu, çok geniş bir alana yayılmamıştır.

Erlik Han, Tengri’nin Ülgen ve Umay ile birlikte bir diğer çocuğudur. Erlik adı, güçlü anlamına gelmektedir. Bu yüzden de birçok Türkolog, Erklik adının değişimi olduğunu söyler. Bununla berâber Ülgen’in ve Umay’ın ortaya koyduğu iyi görünüme karşın, Erlik Han, kötü bir tanrı izlenimi vermektedir. Erlik Han, inanca göre Tengri tarafından cezâlandırılmış ve yeraltında yaşamaya başlamıştır. Bütün yeraltı, Erlik Han’ın sorumluluğundadır.

Erlik Han, insanlara kötülük yapar, hayvanlarını, tarım ürünlerini yok eder, onlara hastalık getirir ve ölümlerine sebep olur. Ayrıca felâketlerin kaynağı da, yine Erlik Han’dır. Kam duâlarında atlet vücutlu, yaşlı, gözleri ve kaşları simsiyah, dizlerine kadar uzayan çatal sakallı, yaban domuzunun dişlerine benzeyen bir bıyığı olan büyük bir canavar gibi nitelenir. Yeraltında Almıs adlı bir sarayı vardır. Sarayının yanında gözyaşından dokuz nehir akar, nehrin üstünde de at kılından bir köprü vardır. Büyük ihtimâlle gözyaşından dokuz nehir, insanlara yaptığı kötülüklerden dolayı, insanların gözyaşlarını sembolize etmektedir.

Bir kam duâsında, şöyle denir:

“Kara argımak minittü
Kara çibek tizgindü
Kara yılan kamçılu
Er aldıma külüp kel”

(Kara aygırdır bindiği
Kara ipektir dizgini
Kara yılan kamçılı
Tam önüme gülüp gel)

Ayrıca Altay Türkleri’nin Er-Samır Destânı’nda, Er-Samır ile Erlik Han’ın kavgasından önce, Er-Samır’ın dilinden şöyle tasvîr edilmiştir:

“Erin sagalı emçek aşkan,
Caak sagalı cardın aşkan,
Eki gözü tenistiy
Erlik-Biy aydıp turdı”

(Bıyıkları memelerinden sarkan,
Sakalı omuzlarını aşan,
İki gözü deniz gibi
Erlik-Biy konuştu)

Ülgen gibi Erlik Han’ın da çocukları bulunmaktadır ve bunlara da Erlik Han gibi tapınılır. Dokuz oğlu, dokuz kızı bulunan Erlik Han’ın oğullarının adları, Karaş, Mattır, Şıngay, Kömür Kan, Badış Biy, Yabaş Kan, Temir Kan, Uçar Kan, Kerey Kan’dır. Kızlarının ise sâdece ikisinin adı bilinmektedir ve adları, Sekiz Gözlü Kiştey Ana ile Erke Solton’dur. Kızlarının fazla bir etkisi yoktur. Sâdece Tengri’ye, Ülgen’e, Umay’a ve diğer iyi tanrı ve ruhlara kurban sunan kamların kurbanlarını engellemeye çalışırlar ve bayram zamanlarında yeryüzünde dolaşıp, insanların ruhlarını çalmaya çalışırlar. Erlik Han, bütün kötü tanrı ve ruhların yaratıcısıdır. Hepsi berâber yer altında yaşarlar.

Tengrici Türklerin en fazla tapındıkları, kanlı ya da kansız kurban sundukları, duâ ettikleri tanrı, Erlik Han’dır. Bunun sebebi, Erlik Han’ın kötülüklerinden korunmaktır. Zâten inanca göre Erlik Han’ın en çok istediği şey, kurbandır. Eğer kurban, zamânında verilirse ve Erlik Han, bundan memnûn kalırsa, oğullarından birini göndererek, emrindeki kötü ruhların zarar vermesini engeller.

Altay Türkleri arasında Erlik Han, bir tabudur. Çizilmesi ya da putunun yapılması, yasaktır. Bunun felâket getireceğine inanılır. Gerçi kamlar, sözlü olarak tasvîr etmektedirler. Ama yine de Erlik Han çizimleri oldukça azdır. Bununla berâber yine de Erlik Han’ı belirten az sayıda çizim bulunmaktadır.

Kün (Güneş), Türklerin önemli tanrıları arasındadır. Türkler, Güneş’e “ana” diyerek, dişileştirmiş; Ay’a ise “ata” diyerek erkekleştirmiştir. Buradan Güneş için Umay gibi “tanrıça” dersek, yanlış söylemiş olmayız. Zâten Güneş ile ilgili anlatımlar, Umay ile önemli benzerlikler göstermektedir. Ancak ilk olarak hangisinin ortaya çıktığı ya da ne zaman farklılaştığı ve Umay’ın öne geçtiğini söylemek mümkün değildir. Bununla berâber Ülgen’in güneşin, ayın ve yıldızların daha ötesinde olduğunu söylemiştim. Buradan da Güneş, Ay ve Yıldız tanrıların Ülgen’in alt kademesinde olduğunu söyleyebiliriz.

Kök Türkler, Güneş için Kün Tengri demişlerdir. Saha Türkleri için de güneş oldukça önemlidir. Türklerin her dönemde tek tanrıcı olduğunu söyleyen isimlerden biri olan Bahaeddin Ögel, Yakut (Saha) Türkleri arasında Kün Toyun isimli bir Güneş Tanrısı’nın olduğunu söyler.

 Hun devrinde güneşe adak adandığı, kanlı ve kansız kurban sunulduğu, duâ edildiği bilinmektedir. Ayrıca Bahaeddin Ögel, Hun devrinde yaşayan çeşitli Proto-Moğol boylarının da güneşe kurban sunduğunu belirtir. Bununla berâber Hun, Kök Türk ve birçok Türk hânedânında hükümdâr, her sabah çadırdan çıkıp, güneşi ululamakta ve ona tapmaktadır. Günümüzde Saha Türkleri arasında “Gün selâmlama” duâsı olarak her sabah, güneş doğarken tekrarlanmaktadır.

Çu’larda da Güneş, hükümdârlık sembollerinden biridir ve Güneş âyini, bahar ekinoksu ile berâber yapılır. Bahar ekinoksu, 21 Mart olduğu için buna bir çeşit Nevrûz âyini diyebiliriz. Ayrıca bu âyin sırâsında bir öküz yakılarak, Güneş’e kurban olarak sunulurdu.

Ayrıca İskitlerde de güneşe tapınma oldukça yaygındır. Ünlü Yunanlı târihçi Herodotos, bu konuda şunları söylemektedir:

“Tapındıkları biricik İlah, Güneştir. Ona atları kurban ederler ve bu suretle İlahların en süratlisine ölümlü mahlukatın en süratlisini sunduklarına inanırlar.”

Kök Türk, Uygur ve Karahanlılarda da Güneş, Ay ile berâber “Kün-Ay” adıyla hükümdârlık sembolüdür. Karaçay / Balkar Türklerinde Kün Teyri adıyla yer almaktadır.

Kamlar için Güneş, çok önemlidir. Kam davullarında, mutlakâ Güneş sembolü olmalıdır. Ayrıca kam elbiselerinde de Güneş’i anlatan sembollerin olması gerekir. Bunlar bir anlamda, put olarak yer almaktadır.

İdil bölgesi Tatar Türklerinde uzun bir duâ bulunmaktadır. Bu duâ, “Güneş, şâhit ol” diyerek bitmektedir. Ayrıca Âzerbaycan’da da “Güneş hakkı için” şeklinde bir yemîn vardır.  Bu iki örnek, Müslümân Türklerde de, geçmişteki güneşe tapınmanın izlerini bizlere göstermektedir.

Ay, genel olarak Güneş ile berâber ele alınan bir tanrıdır. Güneş’in dişiliğine karşın, Ay, bir erkek olarak anlatılır ve “Ay baba” ya da “Ay dede” şeklinde kullanılır. Gerçi Oğuz Kağan Destânı’nda Oğuz Kağan’ın annesinin adı olarak geçer. Ama bunu genel bir kullanım değil, kadın adı olarak kullanıldığı şeklinde yorumlamak daha doğru olur. Yukarıda Umay örneğindeki “Umay Beyimiz” ifâdesinde de ters açıdan benzeri bir kullanım vardır.

Ayrıca hükümdârlar, sabah, Güneş’e tapındıkları gibi geceleri de Ay’a tapınırlardı. Ayrıca kam davullarında ve kıyâfetlerinde Ay’ın da büyük önemi vardı. Davul üzerindeki çizimler ile kıyafetlerindeki Ay’ı anlatan semboller, put görevi görmektedir.

Çu’larda, Ay, hükümdârlığın diğer bir sembolüdür ve Ay âyini, sonbahar ekinoksu ile berâber yapılır. Sonbahar ekinoksu, 23 Eylül’dür. Bu, mevsimlerin günün vakitlerine benzetilmesidir. Yukarıda da belirttiğim gibi Kök Türkler döneminde Ay, Güneş ile birleşmiş ve “Kün-Ay” adıyla hükümdârlık sembolü olmuştur. Sonraki dönemlerde ise bu “Ay-Yıldız” birlikteliğine dönüşmüştür. Günümüzde de bu şekilde yaşamaya devâm etmektedir. Ancak ne ilginçtir ki, Türkler, Müslümân olduktan sonra bu Tengrici birlikteliği İslâm’ın sembolü hâline getirmeyi başarmıştır. Günümüzde Türkiye ve bâzı Türk devletlerinin dışında Pakistan, Tunus, Moritanya, Cezâyir, Libya ve birçok İslâm ülkesinin bayrağında Ay-Yıldız birlikteliği yer alır. Ayrıca Anadolu’da hâl⠓Ay dede” şeklinde bir kullanım bulunmaktadır. Hattâ benim çocukluğumda Ay için “Ay dede” diyen birçok kimse ile karşılaşmıştım.

Çolpan ya da Çoban Yıldızı, Türkler için önemli tanrılardan biridir. Genel olarak atların ve çobanların tanrısı olarak inanılır ve “Atların koruyucusu Çoban Tanrısı” olarak geçmektedir. Çolpan da, Güneş gibi dişileştirilmiştir ve böylece bir tanrıça olarak görülmüştür. Ancak Buryatlar, Solbon adını verdikleri bu tanrının, erkek olduğuna inanırlar. Bununla berâber Abakanlı kamlarda şöyle bir duâ bulunmaktadır:

“Gök Tanrıda gök bulut, Ak Tanrıda ak bulut. Ak Tanrı, merhametli han! Eğri buluttan etekli, çatal bulut ayaklı, Çoban Yıldızı Tanrı, Çoban Yıldızı Tanrı…”

Ayrıca Zühre yıldızı olarak da bilinen bu Tanrı, güzelliğin de sembolüdür. Venüs gezegenine karşılık gelen Çoban Yıldızı’nın, Romalılarda da Venüs adıyla güzellik tanrıçası olması, ilginç bir noktadır. Bugün Anadolu’daki birçok türkü, Zühre ya da Çoban Yıldızı’nın güzelliğini ifâde etmektedir. Meselâ Âşık Ali İzzet Özkan’a ait olan “Mecnûn’um Leylâ’mı Gördüm” adlı türkü de, Zühre, şu şekilde geçmektedir.

“Soramadım bir çift sözü.
Ay mıdır gün müdür yüzü?
Sandım ki, Zöhre yıldızı.
Şavkı beni yaktı geçti.”

Demirkazık ya da Kutup Yıldızı, bütün yıldızlar içerisinde Türkler için en önemli olan yıldızdır. Ayrıca en önemli tanrılardan biridir. Bâzı Türk boylarının inancına göre göğün direğidir ve tanrılar, atlarını bu direğe bağlarlar. Ayrıca dünyâ ağacı, Kutup Yıldızı’nın oluşturduğu eksene bağlıdır. Buryatlar ve birçok Türk-Moğol boyu, yıldızları birer at, Kutup Yıldızı’nı da bunların bağlandığı kazık olarak görür. Zâten adına Demirkazık ya da Altunkazık denmesinin nedeni de budur.

Çuların inancında da Demirkazık, evrenin merkezidir ve dünyâ, onun etrâfında dolaşır. Ayrıca Gök Tanrı’nın ikâmet ettiği yerdir.

Bahaeddin Ögel, bu konuda eski bir Türk efsânesinden, şu alıntıyı yapmaktadır:

“Derler, Kutup Yıldızı, gökteki bir kapıdan
Aydınlatırmış bizi, nur verir, üst yapıdan!..”
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
KHAZAR Manash
Khazar Manash
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.195


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #2 : 21 Aralık 2014, 17:52:00 »

Altay Türkleri’nin inandığı tanrılar;

Tengri Kayra Kan, Ülgen, Kızağan, Mergen, Erlik Han, Umay, Ana Maygıl, Ak Ene (Ana), Pırkan Tengri.

Tengri Kayra Kan ya da Kayra Kan, Altay Türkleri için en büyük tanrıdır. Ülgen, Kızağan ve Mergen, onun oğullarıdır. Radloff, bunu şu şekilde anlatır:

“Tengere Kayra Kan bugün dahi semanın onyedinci katında oturur ve oradan kâinatın kaderini idare eder. Kayra Kan’dan südur yoluyla aşağıdaki üç yüksek ilah meydana gelmiştir. Semanın onaltıncı katında altın bir dağ üzerinde yaşayan ve orada altın bir taht üzerinde oturan Bay Ülgen; semanın dokuzuncu katında oturan Kızagan Tengere ve semanın yedinci katında yaşayan akıllı Mergen Tengere; gökle yeri aydınlatan güneş ana (kün ana) burada bulunur.”

Kayra sözcüğü, bir yüce güçten gelen yardım anlamına gelir. Buna göre Kayra Kan ise yardım eden anlamına gelir. Altay Türkleri için ayrı bir tanrı olan Kayra Kan için genel olarak Türk boylarında Tengri’nin konumunda olduğunu söyleyebiliriz. Altay Türkleri arasında derlenen “Kayğançı Çak (Kıyâmet Günü)” ile ilgili bir anlatımda şöyle denilmektedir:

“Kalğançı çak kelerde
kara yer otko kalarda,
Kayrakan ada kuday
kulağın yaba tudünar.”

(Kıyâmet günü gelince,
Kara yer ateşe kalınca,
Kayra Kan, ata kuday [tanrı]
Kulağın yana yatar)

Ayrıca ünlü Türkolog Radloff, derlemiş olduğu bir yaratılış efsânesinde Kayra Kan ile ilgili olarak, efsâneden şöyle bir bölüm aktarır:

“Kayra Kan kızgınlıkla kişiye Erlik adını taktı ve onu ışık diyarından kovdu; bunun üzerine arz üzerinde yerleşsinler diye başka kişiler yarattı. Yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek, her dalın altında bir kişi yarattı. Bu dokuz kişi, bugüne kadar yeryüzünde yaşayan dokuz boyun cedleri olmuşlardır.”

Bununla berâber bâzı kamların duâlarında Erlik Han için bile Kayra Kan denilebilmektedir. Bu ise büyük ihtimâlle Kayra Kan adının, zaman zaman tanrı sözcüğü gibi kullanıldığını gösteriyor. Ayrıca Soyutlar da Kayra Kan’a inanan boylardandır. Tuvalar arasında yapılan incelemelerde de Kayra Kan inancı görülmektedir. Tuvalara ait bir kam duâsı şöyledir:

 “Tanrımın kayını!.. Gök Börü erenim Kayrahan!.. Bozkurdum!”

Ancak burada Kayra Kan, Altay Türkleri arasındaki konumundan uzaklaşmıştır. Yine Tengri ile yakındır. Ancak burada Tengri’nin kendisi değil, yakını konumundadır.

Altay Türkleri için Kayra Kan’dan sonra en önemli tanrı, Ülgen’dir. Ancak yukarıda Ülgen, Erlik ve tanrıça Umay’ı uzun bir şekilde anlattığım için burada tekrâr anlatmayacağım. Kızağan ve Mergen, kamların duâlarında Ülgen’in altında bulunur. Her ne kadar onlar da, Ülgen ile berâber Kayra Kan’ın çocukları olsa da, Ülgen’in hizmetine verilmiş olan tanrılardır. Kızağan, Mergen’in biraz daha üzerindedir. Kızağan, çok kuvvetli anlamına gelir ve savaş tanrısı olarak görülür. Çizim ve putlarda, kırmızı yularlı bir erkek devenin sırtında olarak tasvîr edilir. Mergen ise çok bilgili anlamına gelir ve akıl ile bilginin tanrısı olarak görülür. Mergen, neredeyse bütün Altay toplumlarında inanılan bir tanrıdır. Moğol ve Tunguz dillerinde de, olduğu gibi, Mergen olarak yer alır.

Ana Maygıl ile Ak Ana (Ene), iki tanrıçadır. Ana Maygıl, Altaylıların koruyucu tanrıçasıdır. Ak Ana ise Ülgen’e yaratıcılık kudretini veren ve suda yaşayan büyük tanrıçadır. Altay yaradılış destânlarından birinde şöyle geçer:

“Bir Ana Ana (Ene) var idi, yaşardı su içinde,
Ülgen’e şöyle dedi, göründü su yüzünde:
- Yaratmak istiyorsan sen de bir şeyler Ülgen,
Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren!
De ki, hep, “yaptım oldu” başka bir şey söyleme!
Hele yaratır iken “yaptım olmadı” deme!”
Karaçay / Balkar Türkleri’nin inandığı tanrılar;

Tengri, Teyri, Kün Teyri, Eliya, Goriy (Uskubriy, Cel), Debet, Aymuş, Teyri Ögüz, Erirey, Apsatı, Su Ana, Dolay, Ağaç Kişi, Cer Teyri.

Tengri’yi genel olarak anlattığım için burada tekrar ele almayacağım. Bununla berâber Karaçay / Balkar Türkleri’nin inançlarında Teyri, dünyânın sorumlusudur ve diğerlerinden üstündür. Teyri’nin putu, oldukça önemlidir. Geçmişte bu put, gittikçe küçülen dokuz halkanın üst üst dizilmesi ile yapılırdı. Kuleyi andıran bu put, ağaç ya da metalden yapılırdı.

Kün Teyri, güneş tanrısıdır. Diğer adı, Tan Teyri’dir. Karaçay türkülerinden birinde şöyle denir:

“Tan Teyri bizge tang belgisinden bergendi
Da Künçıkğanga ua totur kanatın kergendi”

(Tan Teyri, bize tan işâretini vermişti
Da gün çıkan yerde totur [canlılık] kanadını germişti.)

Ayrıca destânlardan birinde, bu sefer Kün Teyri adıyla geçer:

“Kün Teyri diğer tanrıların hâkimiymiş. Dünyayı ısıtan o imiş. Kün Teyri öfkelendiği zaman yeri yakar, denizleri kuruturmuş. Bir gün bulutlar Kün Teyri’yi kızdırmışlar. Yeryüzünü kaplayarak güneşin yeri ısıtmasını engellemişler. Kün Teyri hiddetlenerek yeryüzüne kusmuş. İçinden kızgın taşlar, kıvılcımlar yeryüzüne yağmış. Yeryüzündeki madenler, altın, gümüş işte onlardan olmuş. Kün Teyri’nin diğer adı Kaynar Teyri imiş.”

Eliya da tanrıça özelliği gösterir. Gökyüzü ve hava ile ilgili bütün olaylar, bu tanrıçanın sorumluluğundadır. Karaçay / Balkar destânlarından birinde şöyle bir duâ yer alır:

“Şıbıla tayak uruuçandı da,
Köknü çartlatıb çığıuçandı da,
Adam da andan korkuuçandı da…
Ay, aytıuçuluğa aytıuçar tiysin
Bizge da Teyri Eliyanı iysin!..”

(Şimşek çakarmış da,
Göğü çatlatıp, çıkarmış da,
Adam, ondan korkarmış da…
Vay, konuşanlar, durmadan konuşturan bir hastalığı bulsun,
Bize de, Teyri Eliyanı göndersin!…)

Goriy Cel Teyri ise hava olaylarından sorumlu bir diğer tanrıdır. Ancak Eliya’nın aksine erkektir. Debet, doğadaki maddeleri insanların kullanımına sunan tanrıdır.  Sur, demir tanrısıdır. Kut, savaş tanrısıdır. Aymuş, evcil hayvanların tanrısıdır. Erirey, bitkilerin tanrısıdır. Apsatı, av tanrısıdır ve vahşî hayvanlardan sorumludur. Teyri Ögüz, dünyâyı boynuzlarının üzerinde tutan tanrıdır. Deprem ve birçok âfetin kaynağıdır. Erirey, bitkilerin tanrısıdır. Yeryüzündeki bütün bitkiler ve tarım ürünlerinden sorumludur.

Su Ana, suların koruyucusu olan tanrıçadır. Özellikle çocuk masallarında geçer ve Karaçay Türkleri, ondan çekinirler. Çünkü inanışa göre suya giren çocukları yutabileceğine inanılır. Genel olarak kötü karakterli bir tanrı olmasa da, bu yönü ilginçtir. Bu yönüyle loğusa kadınlara ve çocuklarına zarar veren Albız’a benzer. Hattâ bâzı Türk boylarındaki Umay inancı ile de benzerlik gösterir.

Dolay, insanların gıdalarından sorumlu olan tanrıdır.  Ağaç Kişi, ormanların ve ağaçların koruyucusu olan tanrıdır. Cer Teyri, yer tanrısıdır ve yeryüzünde olan bütün her şey, onun sorumluluğundadır.

Hakas Türkleri’nin inandığı tanrılar;

Tengere Kayra Kan, Akçağan, İrlik (Erlik) Han, Umay, Ayzık, Çaldırah Çayıçı, Toprak, Su, Orman (Ağaç), Ateş, Hava.

Kayra Kan, İrlik Han ve Umay hakkında açıklama yaptığım için tekrar yazmaya gerek duymuyorum. Akçağan ya da Ax Çayan[15], ak yaratıcı anlamına gelir. Tin, yâni ruhu veren tanrı olduğuna inanılır. İnanca göre tini, yer altında kaynayan bir kaynağın üzerinde esen bir rüzgârdan alarak verir. Çağan Çiri denilen, dokuz katlı göğün en üst katında oturur. Tanrıça Umay ile Tanrıça Ayzık ve Çaldırah Çayıçı, Akçağan’a yardım eden, onun altında olan tanrılardır. Umay, çocuklardan; Ayzık, nâmuslu kadın ve erkeklerden; Çaldırah Çayıçı ise şimşek ve yıldırımdan sonra tanrılardır. Bunlardan başka Toprak, Su, Orman, Ateş ve Hava tanrıları da bulunmaktadır.

Toprak tanrısı, yeryüzü ve onun üzerindekilerle ilgilenen tanrıdır. Su tanrısı, bütün sular ile yağmurdan sorumludur. Yağmur yağmadığı için zaman Hakaslar, Su tanrısına duâ ederler. Ayrıca deniz, göl, akarsu gibi su kaynaklarının kirletilmesinin, Su tanrısını kızdıracağına inanılır. Orman tanrısı, yeryüzündeki bütün ormanlardan, ağaçlardan, bitkilerden ve hayvanlardan sorumludur. Onların koruyucusu olan tanrıdır. Avcılar, ava çıkmadan evvel ormanın girişinde bir kamın eşliğinde Orman tanrısına duâ edip, kanlı ya da kansız kurban sunarlar. Ateş tanrısı, Tengriciliğe inanan bütün Türklerde yaygın görülen bir tanrıdır. Od Tengri ya da Od Tengere denir. Ateş sözcüğünün Türkçesi olan od sözcüğünden türeyen “ocak”ın koruyucusudur. Bir ocakta, yâni evde, ateş aslâ söndürülmez. Ona çöp atılmaz, kirletilmez. Hava tanrısı, havadaki bütün olaylarla ve görünmeyen varlıklarla ilgili olan tanrıdır. Ayrıca Çaldırah Çayıçı ile yakından ilişkilidir.

Tuva Türkleri’nin inandığı tanrılar;

Hayra Haan, Erlik Han, Imay Ece, Hün (Güneş), Ay, Çedi Haan (Yedi Kaan, Yedigir yıldızı), Yer İyesi, Ayıg (Ayı demektir. Ancak adı söylenmez).

Tuva Türklerinde de Kayra Kan, en büyük tanrı olarak kabûl edilir. Bununla berâber k-h ses değişiminden dolayı, Kayra Kan, Hayra Haan; Kün, Hün şeklini alır. Ancak yukarıda Kayra Kan adıyla Hayra Haan, Kün adıyla da Hün, Ay, Umay adıyla Imay Ece ve Erlik Han hakkında bilgi verdiğim için daha fazla açıklamaya gerek duymuyorum. Bu yüzden de sâdece Çedi Haan, Yer İyesi ve Ayıg hakkında bilgi vereceğim.

Tuva Türkleri’nin Çedi Haan (Yedi Kaan) olarak adlandırdıkları Yedigir yıldızı, insanların hayâtının yedi bölümünü düzenleyen tanrıdır. Bu bölümler, bebeklik, çocukluk, gençlik, orta yaş, büyüklük, ihtiyarlık ve dermansızlık dönemidir. İnanca göre Çedi Haan, insanın yapması ve yapmaması gerekenleri, bu bölümlerin her birine göre belirlemiştir. Tuva Türkleri, bu yüzden de kendilerini koruyup, kollaması için Çedi Haan’a duâlar ederler. Bâzıları şarkı biçiminde olan bu duâlardan biri şöyledir:

“Çerivistin urugları
Çetçe-dir be, mendi-bir be,
Çedi-sıldıs Dolaan Burgan
Örü-dür be, Kudu-dur be.”

(Yurdumuzun çocukları
Yeterli mi, sağlıklı mı?
Yedi yıldız Dolaan Tanrı
Yukarda mı, aşağıda mı?)

Ayrıca Sambuu Saaya Çüvürekoviç adlı bir kamdan derlenen, bir kam duâsı ise şöyledir:

“Tos deerden çarlıktıg,
Dooralanıp hajıılangaş,
Doktaay düşken sıldıstarım,
Dolaan burgan hayırakan.

Çedi haannıñ çarlıı-bile
Çedi burgan bodaradı.
Çergeleşken sıldıstarım!

Çedi çükçe örgüp tur men.
Çedi kadak azıp tur men.
Çedi kadak salıp tur men.
Amaçılap teylep tur men.

Agım-kögüm çajıp tur men.

Ajı-töldüŋ amır-mendi çoruu deeş
Muŋ ak hoynuŋ baştıŋı boor,
Muŋgaş mıyıstıg kara hoyum
Idıktap tur men. Örşeezinde!”

(Dokuz gökten yarlıklı,
Dolambaçlı yollardan
Duraklayarak düşen yıldızlarım,
Yedigir Tanrı!

Yedi kağanın yarlığıyla
Yedi tanrı yayıldı.
Dizilip yukarıda yürüyen yıldızlarım!
Yedi yöne kurban sunuyorum.

Yedi ipek asıyorum.
Yedi ipek koyuyorum.
Yüksek sesle dua ediyorum.

Ak sütümü saçtım, mavi bezimi bağladım.

Çoluk-çocuk selamette olsun diye
Bin ak koyunun reisi olan
Çatal boynuzlu kara koyunum
Kutsuyorum. Merhametinde!)

Yer iyesi ise yeryüzünün tanrıçasıdır. İye, genel olarak bütün Türklerde yaygın olan bir inanıştır. Türkçe’de sâhip anlamına gelir. Bu yönüyle Arapça’daki Rab sözcüğünün karşılığıdır. Yeryüzü, Tuva Türkleri’nin sık sık duâ ettiği tanrılardan biridir. Bu yüzden de “Gök atam, Yer anam” derler ve “Yer anam” diyerek duâ etmeyi çok severler. Burada Tuva Türkleri’nin “anne” inancının da etkisi görülmektedir. Tuva Türkleri için anne, tanrıdır. Burada Yer ile Umay’ın birleştiğini görebiliyoruz.

Ayı, Tuva Türkleri için kutsal bir hayvandır. Bu yüzden de adını anmak yasaktır. Bu konuda Sovyet dönemi uygulamalarına rağmen, özellikle taygada yaşayan Tuva Türkleri’nin yaşlıları, hâlâ oldukça kararlı bir biçimde inançlarını devâm ettirmektedir. Ayrıca ayının putları, büyük önem taşır. Güçlü kamlar, mutlakâ ayı putunu bulundururlardı. Sıradan insanlar, ayıya herhangi bir ad vermezken, kamlar (Tuva Türkçesi’nde ham), Hayra Haan ya da Hayırakan ile Burgan adlarını tercih ederler. Daha öncede söylediğim gibi Hayra Haan, bölge Türkleri’nin en büyük tanrısıdır. Bununla berâber Burgan, burhanın değişmiş şeklidir ve Buda anlamına gelir. Bu daha ziyâde Budizm etkisi altındaki Tuvalar için geçerlidir. Bu konuda Rus bilim adamı Grigory Nikolayeviç Potanin’in şu tespiti çok önemlidir.

“Ulug-Hem (Büyük Nehir) ve Kaa-Hem’de (Küçük Nehir) yaşayan Uryanhaylar’da (günümüzde Tuvalar) şu inançlarla karşılaştık: İki tane “Hayırakan” vardır. Birisi gökyüzünde bulunur ve gök gürültüsünün çıkışını sağlar. Buna “Hayırakan-Kuday (Tanrı)” denir. Diğer “Hayırakan” ise yerde yürüyüp, ormanda yaşayan ayıdır.”

Bundan başka Tuva Türkleri’nin, ayı putlarının önünde “Örşee Hayırakan” (Bağışla Hayırakan) demesi sık görülen bir durumdur. Ayı ile ilgili inançlar, genel olarak bütün Sibirya’da yaygındır. Bununla birlikte ister Türk, ister diğer toplumlar olsun, çoğunda bu derece tanrı ya da tanrılaşma görülmemektedir. Evenler, ölen şamanların mezarının çevresine, ölen şamanı koruması için sırıklara geçirilmiş ayı kafataslarını asarlardı. Ayrıca Saha Türkleri de ayı kafatası üzerine and içerlerdi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
KHAZAR Manash
Khazar Manash
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.195


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #3 : 21 Aralık 2014, 17:56:19 »

Saha (Yakut) Türkleri’nin inandığı tanrılar;

Ak Tangara, Odun Tangara, Çıngıs Tangara, Cılha, Tanha, Bilge, Sün-Cahın Tangara, Ulu Sorun Tangara, Hotoy Tangara, Kürüö (Kün) Cöxögöy Tangara, Ürüng Ayıı Toyon, Kün Kebey Hatun, Dıılğa-Haan, Iyehsit Tangara, Ayıhsıt (Ayızıt) Tangara, Aan Alahçın Hatun, Aal Uot Iççite, Arsan Dolay.

Ak Tangara, Saha Türkleri’nin en büyük tanrısıdır ve göğün dokuzuncu katında yaşadığına inanılır. Odun Tangara ve Çıngıs Tangara, Ak Tangara’nın çocuklarıdır. Göğün sekizinci katında yaşayan Ak Tangara’nın bu iki oğlu, dünyânın değişmeyen kânunlarını belirlediğine ve bu kânunlar üzere dünyayı yönettiğine inanılır. Göğün yedinci katında da bütün canlıları yöneten, onların hükümlerini taşıyan Cılha, Tanha, Bilge adlı üç tanrı bulunduğuna inanılır. Göğün altıncı katında da Sün-Cahın Tangara bulunur. Gökgürültüsü tanrısı olarak da bilinen Sün-Cahın Tangara’nın, bütün doğa olaylarından sorumlu olduğuna inanılır. Göğün beşinci katında yaşayan Ulu Sorun Tangara’nın insanlara kut verdiğine ve demirciliği, konuşmayı ve kamlığı yarattığına inanılırdı. Göğün dördüncü katında bulunan Hotoy Tangara’nin iktidâr verdiğine inanılırdı. Göğün üçüncü katında bulunan Kürüö (Kün) Cöxögöy Tangara’nın Saha Türkleri’nin ilerlemesini sağladığına inanılır. Ayrıca insanlara atı hediye edenin bu tanrı olduğuna inanılmaktadır. Göğün ikinci katında bulunan Iyehsit Tangara’nın insanları merhametli ve iyi birisi yaptığına inanılırdı. Ayrıca bu tanrıça, doğan çocukların ve doğum yapan kadınların koruyucu tanrıçasıydı. Doğum tanrıçası olarak da bilinen Iyehsit Tangara’nın Tanrıça Umay’ın benzeri olduğunu söyleyebiliriz. Göğün birinci katında bulunan Ayıhsıt Tangara’nın sevgi ve san’at tanrıçası olduğuna inanılırdı. Ayrıca Iyehsit Tangara gibi doğum yapan kadınlar ile yeni doğan çocukların koruyucu olduğuna inanılan bir tanrıçadır. Çığırgan kuşu ile beyaz turnanın, Ayıhsıt Tangara’nın simgesi olduğuna inanılmıştır. Hem görevi, hem de kuş şeklinde anlatılması, Ayıhsıt Tangara ile Tanrıça Umay’ı daha da fazla benzeştiren unsurlardır. Bu açıdan bakıldığında hem Iyehsit Tangara, hem de Ayıhsıt Tangara’nın Tanrıça Umay’a benzediğini söyleyebiliriz.

Saha Türkleri ile ilgili gökyüzünde bulundukları sıralamaya göre anlattığımız bu tanrıların dışında da çok önemli tanrılar bulunur. Bunların başında Ürüng Ayıı Toyon bulunur. Ürüng Ayıı Toyon’un insanı ve dünyâyı yarattığına inanılmaktadır. Hattâ bâzı Saha boylarına göre Ak Tangara’nın da üzerinde yer almaktadır. Zaman zaman Ürüng Ayıı Toyun ile Ak Tangara’nın birleştiği ya da birbirinin yerine geçtiği görülmektedir. Ürüng Ayıı Toyon’un her şeyi yönetip, yönlendirdiğine inanılmaktadır. Tamâmen iyiliğin ve aydınlığın simgesidir. Bütün bu özellikleri eşi Kün Kebey Hatun ile berâber yerine getirdiğine inanılmaktadır.

Dıılğa-Haan, kaderi belirlediğine inanılan tanrıdır ve Moğollardaki Jil-un Tengri ile önemli benzerlikler göstermektedir. Aan Alahçın Hatun, yeryüzünü yönettiğine inanılan bir tanrıçadır. Diğer Türk boylarındaki “Yer Ana”, “Toprak Ana” gibi bir tanrıçadır. Ereke-Cereke adlı bir oğlu ve Kırbadahın Kırkıttar adında bir de kızı vardır. Bu iki çocuğu ise ağaçlardan, otlardan ve bütün bitkilerden sorumludur. Aan Alahçın Hatun, ışıl ışıl bir yüzü olan, beyaz saçlı, yaşlı bir kadın olarak tasvîr edilmiştir. İnanca göre kutsal ağaçlarda yaşamaktadır. Aal Uot Iççite, Ak Tangara’nın en küçük oğlu olduğuna inanılan ateş tanrısıdır. Okhon ya da Aal Okhon şeklinde de adlandırılmıştır.

Bunların yanında bir de ölümün ve bütün kötülüklerin tanrısı olduğuna inanılan Arsan Dolay bulunmaktadır. Arsan Dolay, Erlik Han’ın Saha Türkleri’nin inancındaki karşılığıdır. Culuruyar Nurgun Bootur Destânı’nda Nurgun Bootur’un Arsan Dolay ile savaşması ve onu yenmesi anlatılır.

Çuvaş Türkleri’nin inandığı tanrılar;

Turi, Turi Aşşi (Tanrı’nın babası), Turi Amişi (Tanrı’nın annesi), Kepe, Pülihsi, Pihampar, Şutşantalek Turri.

Turi, tanrının Çuvaş Türkçesi’ndeki söylenişidir. Çuvaş Türkleri genel olarak Hristiyan’dırlar. Ancak yine de Tengricilik, gücünü önemli ölçüde korumaktadır. Hattâ Çuvaş Türkleri, Hristiyan olmalarına rağmen Îsâ ile Tanrı’nın konumunu ayırmışlardır. Bu durum, Çuvaş Türkleri arasında şu şekilde nitelendirilmektedir:

“Pirin Turi ıri sıvliş… Etemren turi pulma pultaraymast. Şavinpa ta sirin Hristosa inenme may şuk indi.”

(Bizim Tanrımız görünmez bir varlıktır. İnsan hiçbir zaman bir Tanrıya dönüşmez. Bu yüzden sizin Hıristosa inanmanız boştur.)

Turi Aşşi, Tanrı’nın babası olduğuna inanılan bir tanrıdır. Turi Amişi ise Tanrı’nın annesi olduğuna inanılan bir tanrıçadır. Bu iki tanrı inancının Hristiyanlık etkisi ile ortaya çıktığı söylenebilir.

Kepe, kaderi belirlediğine inanılan bir tanrıdır. Bâzen ruh olarak, bâzen de Turi’nin yardımcısı olarak nitelendirilse de, insanların kaderini belirlediğine ve yerin altında ve üstünde olan her şeyi yönettiğine inanılır.

Pülihsi, rızkın verilmesinde sorumludur. Bu konuda Çuvaş Türkleri arasında şöyle bir söz vardır:

“Tanrı rızık verdiği halde Pülihsi yazmadıkça o görünmez”.

Pihampar, hayvanları koruduğuna ve ateşi yarattığına inanılan tanrıdır. Şutşantalek Turri ise doğa tanrısı olduğuna inanılan tanrıdır. Doğadaki bütün olayların, Şutşantalek Turri tarafından gerçekleştirildiğine inanılmaktadır.

Başkurt Türkleri’nin inandığı tanrılar;

Samrav, Koyaş (Güneş), Ay, Humay, Ayhılıv.

Samrav, Başkurtlarda en büyük tanrıdır. Göğün hükümdârı olduğuna inanılır.. Tengri denildiği de olur. Ayrıca Samrav’ın iki eşi vardır. Bunlardan biri Koyaş, diğeri ise Ay’dır. Bu tanrıçalardan Koyaş’tan,  Humay; Ay’dan da Ayhılıv doğmuştur.

Başkurt Türklerinin ünlü destânı Ural Batır’da, Humay’ın ağzından şu şekilde anlatılır:

“Büten yenden haylarğa
Berevhin tin kürmeges,-
Kükke osop yer izlep,
Ayzı, Koyaştu küzlep,
Üzine yer haylağan,
İkihin de arbağan,
Bar koştarğa baş bulğan,
Samrav atlı atam bar.”
 
(Başka canlılardan seçmek için
Birisini denk görmeyince,
Gökte uçup, sevgili arayıp,
Ay’ı, Güneş’i gözleyip,
Kendisine sevgili seçmiş,
İkisini de büyülemiş,
Bütün kuşlara baş olmuş,
Samrav adlı babam var.)
“Samrav tigen batşanın
Homay tigen kızımın
Altın sesim tarkaham,
Nurğa ildi kümemin:
Köndöz yirge nur hibem,
Kisin ayğa nur birem.”
(Samrav denen padişahın
Homay denen kızıyım.
Altın saçlarımı tarasam,
Ülkeyi ışığa gömerim;
Gündüz yeryüzüne ışık sepiyorum,
Gece aya ışık veriyorum.)
Koyaş, Başkurt Türkçesi’nde “güneş” anlamına gelir ve güneş tanrıçasıdır. Humay, Umay’ın değişik bir söylenişidir. Destândan da anlaşılacağı üzere altın saçlı bir kız gibi tasvir edilir ve Samrav ile Koyaş’ın kızıdır. Ay ise ay tanrıçasıdır. Genel olarak Türklerde Güneş, dişi; Ay ise erkek olarak görülmesine rağmen, Başkurt Türklerinde her ikisi de dişidir ve en büyük tanrı olan, göğün sâhibi Samrav’ın eşidirler. Ancak daha önce Güneş, Ay ve Umay ile ilgili bilgi verdiğim için tekrâr vermeye gerek görmüyorum. Bununla berâber Samrav’ın Ay’dan olan kızı tanrıça Ayhılıv ile ilgili olarak çok sayıda masal anlatılmaktadır. Ay güzeli anlamına gelen Ayhılıv, güzelliğin ve mâsumiyetin tanrıçasıdır. Bu masallardan birinde, Ayhılıv, üvey annesi tarafından ezilmekte, kötülüğe uğramaktadır. En sonunda bunu gören Tanrıça Ay, kızın gözyaşlarını silmiş ve yanına almıştır.

Bunların dışında 10. yüzyılda yaşamış olan ve 921 yılında İdil boyuna gelen Abbâsî elçisi ve döneminin ünlü Arap gezgin İbn-i Fadlan, Başkurtların bir kısmının başta Gök tanrısı olmak üzere, kışın, yazın, yağmurun, rüzgârın, ağaçların, insanların, suyun, gecenin, gündüzün, ölümün ve yerin tanrısı gibi on iki tanrıya taptığını söyler. Ayrıca diğer bir kısmının ise bunlarla berâber yılanları, balıkları ve turna kuşunu tanrı olarak gördüğünü söyler. İbn Fadlan, bunun dışında, Başkurt Türkleri’nin erkek cinsel organına taptığını da söylemekte ve şöyle demektedir:

“Onlardan her biri erkeklik uzvu büyüklüğünde, aynı şekilde bir ağaç yontup üzerine asar. Sefere çıkmak isterse veya bir düşmanla karşılaşırsa ona secde eder, “Ey Rabbim! Bana şöyle şöyle yap” der. Tercümana sordum, “Bu meseleyi içlerinden birine sor. Niçin onu Rab kabul ediyor?” dedim. Adam cevaben “Ben onun bir benzerinden çıktım. Ondan başka beni yaratan tanımıyorum” dedi.”

Târihte yaşamış birçok toplumda erkek ve kadın cinsel organına tapınma yaygın görülen bir durumdur. Bunun en bilinen örneği ise Yunan mitolojisinin bereket tanrısı olan Priapos’tur. Mısır mitolojisinde ise tanrı Min, buna bir örnektir. Bunun dışında neredeyse bütün pagan toplumlarında bunun örnekleri görülmektedir. Hattâ Hristiyanlar arasında da Protestanlar tarafından kesin olarak yok edilene kadar yaygın bir tapınma olduğu, bilinmektedir.

Geçmişte Kırgız Türkleri’nin inandığı tanrılar;

Kök Teniri, Kün Teniri, Ay Teniri, Su Teniri, Cer (Yer) Teniri, Od Teniri, Abakan Han ve Umay Ene.

Kırgız Türkleri’nin inancında Kök Teniri, en büyük tanrıdır. Daha sonrada diğer tanrılar gelir. Kün Teniri, Ay Teniri, Su Teniri, Cer (Yer) Teniri ve Umay Ene (Ana) ile ilgili olarak daha önce bilgi verdiğim için tekrâr vermeye gerek görmüyorum.

Od Teniri, ateş tanrısıdır. Altay Türklerindeki ateş tanrısı olan Od Tengri’nin tersine bir tanrıçadır. Zaman zaman Od Ene olarak da adlandırılmaktadır.  Od, ateş anlamına gelir. Günümüzde de bütün Türk lehçe ve ağızlarında kullanılmaktadır. Bununla berâber Anadolu gibi bâzı Türk yurtlarında, yerini Farsça’dan gelen ateş sözcüğüne bırakmıştır. Ancak yine de odun (od-un), ocak (od-cak) gibi birçok sözcüğün kökeninde yer almaktadır. Türklerin genelinde ateş, kutsaldır ve tapınılır. Ateşe saygı gösterilir, ona kurban kesilir, adak adanır, üzerinden geçilmez, ateşe tükürülmez. Ayrıca Müslümân Kazak Türkleri’nde de çocuk rahat uyusun diye beşiği, ateş üzerinden geçirilir, hasta iyileşsin diye ateşin üç tarafından alınan kül, hastaya üflenir. Ayrıca Kazak ve Kırgız Türkleri’nde yeni evlenen gelin, kayın babasının evine geldiğinde, ocaktaki ateşe yağ ayıp, secde eder.

Abakan Han ise su, ırmak ve yağmur tanrısıdır. Bu konuda Bahaeddin Ögel, şöyle demektedir:

“Abakan Han, aynı zamanda bir yağmur Tanrısı idi. İnsanlara yağmur gönderen bir Tanrı olması sebebi ile, kurak mevsimlerde kıra çıkılır ve ona dua edilerek, kurban kesilirdi.”

* * *

Çeşitli Türk boylarında yer alan tanrıları bu şekilde sıraladıktan sonra bunlarla ilgili birtakım iddiâlara cevap vermek gerekmektedir. Tengriciliğin tek tanrıcı olduğunu söyleyenler, genel olarak Umay, Erlik Han, Ülgen ve diğerleri için melek, cîn ya da ruh gibi tanımlamalar yapmaktadır. Bu durumda, ister istemez, şöyle bir soru aklıma gelmektedir. Melek, cîn ve ruh gibi soyut varlıkların ve bunların tanrısallaşmasının sınırı nedir?

Birçok inançta tanrı, tanrıça ya da tanrıcıkların (yarı tanrı) altında olan, onların emriyle iş yapan, yardım eden soyut varlıklar vardır. Ancak bu varlıklara, kesinlikle duâ edilmez, kurban sunulmaz, adak adanmaz. Çünkü bu durum, onları tapınılan, yâni tanrı ya da tanrısal varlık konumuna sokmaktadır. Gerçi bâzı inançlarda, meleklerin de tanrısallaştığı görülmektedir. Ama bu durumda da, melek değil, tanrı olmaktadır. Tapınma ise ancak tanrı olduğuna inanılan varlıklara yöneliktir. Bu konuda Mûsevî ve İslâm inançları, oldukça benzerdir. İslâm’a göre melekler, ancak Allah’ın emirlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Müslümânların melekleri Allah ile aralarında aracı tutmasını ya da onlardan bir dilekte bulunmalarını, İslâm yasaklamıştır. Hristiyan inancı, bu konuda melekleri biraz daha ön plana almaktadır. Ancak Umay ve diğer tanrıçaların melek olduğu iddiâsının savunanların iddiâları, genelde İslâm’ın melek inancına dayandıkları için aslında İslâm’ın kaynağı olan Kur’an tarafından çürütülmektedir. Bununla berâber günümüzde Müslümân Kazak Türkleri arasında ruhların, bir nevi tanrı ya da yarı tanrı gibi görüldüğünü biliyoruz. Ruha “arvak” diyen Kazak Türkleri arasında “Arvak koldasın (Arvak korusun)”, “Arvakka sıyınıp (Arvak’a sığınıp)” gibi sözler yaygındır.

Tengricilikteki tanrıçaların melek olduğu iddiâsının temeli, yine Hikmet Tanyu’dur. Bu konuda, kendisi şöyle demektedir:

“Tanrıça adı takılan Umay, Ana Mıaygın, ve Akene (Ak Ana) hep koruyucu ruhlardan ibarettir. Bunlar, âdeta meleklerdir, iyi ruhlardır.”

Tanyu, burada “âdeta” melek olduğunu söylerken, aynı eserin başka bir sayfasında da Umay’ın melek olduğunu kanıtladığını söylemektedir. Ama bu kanıt ne olduğunu ya da nasıl kanıtladığını söylememektedir. Aynı eserin önceki sayfalarında da, buna kanıt olarak, “Tanrıça denilirse tek Tanrı inancı olamaz” demektedir.

Bu konuda Hikmet Tanyu’nun yolundan giden Sadettin Gömeç de, Umay’ın melek ya da çok eski devirlerde yaşamış bir kadın kahraman olabileceğini söylemektedir. Kadın kahraman olabileceğini ise Türk târihinde yaşamış sayısız kadın kahramandan yola çıkarak söylemektedir. Hiçbir bilimsel yönü olmayan bu iddiâya cevap vermeye bile gerek yoktur. Ayrıca Gömeç, İslâmiyet’te melekler ve cinler olduğunu, bu yüzden de Türklerde de olabileceğini ve hattâ Umay’ın büyük ihtimâlle bu melek ya da cinlerden biri olması gerektiğini söylemektedir. Bununla berâber Sadettin Gömeç, başka bir makâlesinin dipnot kısmında, bu iddiâsını tekrârlamakla ve bir de Umay’ın Türk destânlarında geçen dişi kurt olabileceğini söylemektedir. Buna da yaptığı araştırmalar sonucunda ulaştığını söylemektedir. Ancak burada birçok soru ortaya çıkmaktadır: Bir kavramın İslâm’da var olması, Tengrici Türklerde de olabileceğini mi, gösterir? İslâm’da melek ve cin kavramının var olması, neden Tengricilikte de var olmasını gerektirsin ya da en azından var olabileceğini göstersin? Ayrıca eğer var ise, neden Türkçe’de melek kavramını karşılayan bir sözcük bulunmamaktadır? Bununla berâber Umay’ın hem melek, hem insan (kadın kahraman), hem de dişi kurt olabileceği sonucuna nasıl ulaşılmıştır? İslâm’da melek kavramının varlığı, Umay’ın melek olduğunu kanıtlamak için yeterli midir? Eğer gerçekten yaşamış bir kadın kahraman ise nasıl bir melek ya da dişi kurt olmuştur? Umay’ın kadın kahraman olduğunun kanıtları ve buna dâir târihî kayıtlar, nelerdir?
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
KHAZAR Manash
Khazar Manash
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.195


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #4 : 21 Aralık 2014, 17:57:28 »

b) Bozkır Coğrafyasının Tengricilik Üzerindeki Etkileri

Toplumların karakterini, kimliğini, kültürünü, inancını ve genel olarak yaşam tarzını, etkileyen etkenlerin başında coğrafya gelir. Bilindiği gibi Türklerin ilk olarak yaşadığı bölge, Sibirya’nın güney bölgeleridir. Daha sonra Türklerin, kuzey-güney ve doğu-batı yönlerinde yayılmaları ile berâber “Büyük Bozkır” dediğimiz ve Macaristan’dan, Büyük Okyanus’a kadar uzanan, doğu-batı yönünde yaklaşık 9000 km boyunca uzanan bölge ile kuzey-güney hattında da, kuzeyin soğuk tundra ve taygalarından, güneyin Mâverâünnehr’in bozkır ve çöllerine kadar uzanan yaklaşık 2500-3000 km boyunca uzanan geniş bölge, Türk bölgesi hâline gelmiştir. Matematiksel olarak ifâde edersek, 20º doğu meridyeni ile 140º doğu meridyeni ve 65º kuzey paraleli ile 35º kuzey paraleli arasında kalan bölgenin, târihin neredeyse her döneminde Türk yurdu olduğunu söyleyebiliriz.

Bu coğrafya, genel olarak bozkır bitki örtüsünün yer aldığı, rüzgârın oldukça sert estiği, iklimin ise oldukça soğuk ve kurak olduğu bir coğrafyadır. Bu ise hem Türk yerleşim yapısına, hem yaşam tarzına, hem de kültüre ve inançlara doğrudan etki etmiştir.

Genel olarak baktığımızda, her inanç, ortaya çıktığı coğrafyanın izlerini taşır. Ortadoğu kökenli dinlerde (İslâm, Mûsevîlik, Hristiyanlık, Zerdüştlük, vb.), Ortadoğu’nun özellikleri daha fazla ön plana çıkar. Çöllerin yoğun olduğu bir bölgede ortaya çıkan inançlardaki cennet düşüncesi, genel olarak ağaçların ve suyun bol olduğu bir yapıdadır. Ayrıca suyun az oluşu da, su ile ilgili inançları etkilemiştir. İslâm’ın en önemli ibadetlerinden biri olan namaz için abdest şartı getirilmiştir. Aynı şekilde İslâm’ın iki temel dayanağından biri olan hadislerin birçoğu ile suyu gereksiz kullanma, kirletme yasaklanmıştır. Aynı şekilde Güney Asya ve Doğu Asya kökenli inançlarda da (Budizm, Hinduizm, Konfüçyüs, Taoizm, vb.), yine coğrafyanın etkisini çok yoğun bir biçimde görebilmekteyiz.

Meselâ İslâm inancına göre İslâm peygamberinin her davranışı, sözü ve onay verdiği şeyler, sünnetin kapsamına girer. Buna göre giyim-kuşam da bunun içindedir. Çok sıcak bir iklimin hüküm sürdüğü Arap yarımadasında insanlar, genel olarak açık renk ve bol kıyâfetler giyerler. Ayrıca güneş çarpmasına karşı hem erkeklerin, hem kadınların başını kapattığı, bilinir. Bununla berâber olası kum fırtınalarına karşı da, erkeklerin ve kadınların yüzünü kapatması, oldukça yaygındır. Günümüzde İslâm dininin içerisinde yer alan, bunun gibi âdetlerin temelindeki sebep, Arap coğrafyasıdır. Aynı şekilde kuzeyli toplumlarda da, bunun tersi görülür. Meselâ Avrasyalı Türk, Moğol, Tunguz, Yeniseyli, İnuit, Fin ya da Ugor kökenli kamların kıyâfetlerinde de soğuk iklime uygunluk vardır. Her iki bölgede de giyinişe dinî bir anlam yüklenmiştir ama görülmektedir ki, bunun temelinde coğrafya yatmaktadır.

Tengricilik inancında da, yine coğrafya çok etkilidir. Soğuk ve kuru iklim, bozkır bitki örtüsü, oldukça geniş, açık arâzi ile dağlar, bu inancın oluşumunda doğrudan etkili olmuştur. İnanılmaz bir genişlikteki alana yayılmış olan çeşitli boylar, elbette sebebini anlayamadıkları, açıklayamadıkları doğa olayları ile karşılaşmışlar ve bunları tanrıya, tanrılara ya da ruhlara bağlamışlardır. Zaman zaman ise bu olayları, tanrı hâline getirmişlerdir. Yıldırım tanrısı, bunun en açık örneğidir. Saha Türkleri, buna “Çaldırah Çayıçı” demişlerdir. Ayrıca Karaçay – Balkar Türkleri de, tanrıça “Eliya” ve tanrı “Goriy Cel Teyri” adlı iki tanrının, hava olaylarını yönettiğine inanmışlardır. Bununla berâber dağlara, ağaçlara, sulara, özel önem verilmiş ve hattâ birçoğu tanrılaştırılmıştır.

Bununla berâber bozkır coğrafyasının büyüklüğünden dolayı, birçok boy, farklı farklı inançları benimsemiş ya da kendi inancında kalsa bile farklı tanrılara, tanrıçalara ya da ruhlara inanmıştır. Temelde ortaklık gösteren inanç yapısı, birçok farklılık sergilemiştir. Zâten doğru olan da budur. Bozkır, tayga, tundra ya da kutup kuşağında yaşayan toplulukların hepsinin aynı tanrıya inanması ya da sâdece Tengri’ye inanması, dönemin şartların pek kolay değildir.

Altay Türklerinin inandığı ateş tanrısı “Od Tengri” ile Kırgız Türklerinin inandığı ateş tanrıçası “Od Teniri”, doğrudan coğrafyanın ortaya koyduğu tanrılardır. Zirâ soğuk iklimin hüküm sürdüğü bölgeler, en fazla ısıya önem verirler. Bu ise ancak ateşle mümkündür. Ateşin söndürülmemesi, evin soğumaması içindir. Ayrıca ateşin, evin merkezinde olması ve her şeyin ateşin çevresinde olması da, yine coğrafyaya dayanan Türk kozmolojisinin ürünleridir.

Soğuk bölgelerde yaşayan Tengrici Türkler, bu sebeplerle önem verdikleri her şeyi kutsallaştırmıştır. Ateş örneği üzerinden verdiğim örneğe, bâzıları Zerdüşt dininin ateşe tapması üzerinden itirâz edebilir. Ancak söylemek gerekir ki, iki toplumun, ateşe dâir inançları ve inançlarının kökenleri oldukça farklıdır. İrân coğrafyasında, hiç sönmeye ateş kaynakları, ateş inancının temeli iken; Türk coğrafyasında, ateşin ısıtıcı özelliği, ateş inancının temelidir. Bununla berâber her iki unsurun, ateş inancında da yine coğrafya etkilidir.

Bununla berâber gökyüzünün kutsallığını da, yine coğrafya ile ilişkilendirebiliriz. Kışları, 20 saâte yakın süren gecelerde, elbette en önemli ışık kaynağı olan Ay, tanrılaştırılmıştır. Aynı şekilde yıldızlar içerisinde en parlaklarından olan ve yol gösterici olan Kutup Yıldızı (Demir Kazık) ile Çoban Yıldızı (Çolpan ya da Venüs) da tanrılaştırılmıştır. Kısa süreli gündüzlerin ısı ve ışık kaynağı olan Güneş de, ayrı bir tanrı olarak görülmüştür. Uzun süren karanlık da, tanrısal bir varlık olarak görülmüş ve ondan korkulmuştur. Zamanın tersine döndüğü ve gündüzün geceyi yakaladığı 21 Mart günü, bu yüzden çok önemli olmuştur.

Bilmemiz gereken nokta, şudur: Bir inanç ya da bir kültür incelenirken, var olduğu coğrafya, kesinlikle göz önünde bulundurulmalıdır. Tengriciliği, tek tanrı dini gibi gösteren araştırmacıların ne yazık ki, bu noktayı tamâmen gözden kaçırdıklarını görmekteyiz. Birçoğu Türklerde, yer-sublardan ya da doğal güçlere inançtan söz etmesine rağmen, bunlarla Türklerin yaşadığı coğrafya arasında bir ilişki kurmamışlardır. Oysa bunu yapmadan, bir sonuca ulaşılamayacağı gibi, okuyucuları ve diğer insanları, yanıltmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu yüzden de genel Türk târihi, Türk kültürü ve Tengricilik üzerine çalışmayı düşünen ve araştırma yapan bilim insanlarının, bu uçsuz bucaksız bozkır coğrafyasını çok iyi bilmesi gerekir. Hun hükümdârı Atilla’ya adını veren İtil Nehri’nin; Türkler için çok önemli olan Altay ve Tanrı Dağları’nın; Baykal, Balkaş Gölü ile Issık Göl’ün; genel olarak bu coğrafyanın çok iyi bilinmesi gerekiyor.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
KHAZAR Manash
Khazar Manash
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.195


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #5 : 21 Aralık 2014, 18:00:06 »

Tengricilikle Alâkalı Kültler – 1
Kült, tapınma anlamına gelen Latince kökenli bir sözcüktür. Tapınılan ya da tapınılmasa bile aşırı ilgi gören nesneler, kurumlar ya kişiler, kült olarak nitelendirilir. Türk kültüründe de bunun çok sayıda örneği vardır. Ancak ben, sâdece Tengricilikle ilgili olan ve çok tanrıcı ya da pagan özellikler taşıyan kültleri ele alacağım.

Daha önce kaleme aldığım “Tengricilik Yaşayan Bir Yansıması: Kafatası Kültü” adlı makâlemde kafatası kültü ve at kültünü ele almıştım. Bunların dışında ölüm, dağ, su, ağaç ve kurt kültü gibi daha birçok kült inanış biçimi bulunmaktadır.

Kafatası Kültü
Hayatın kaynağı olan beynin, kafatasında yer alması, dolayısıyla kafatasının hayatın koruyucusu gibi bir görevinin olması ilkel insanın zihninde, olağanüstü bir duruma yükselmiştir. Bu durum, kafataslarının, ruhların merkezi olarak algılanmasına yol açmıştır. İlk zamanlar insan kafatası ile başlayan kült, zamanla hayvanların evcilleştirilmesi ya da kullanılmaya başlanması ile köpek, sığır, koyun ve son olarak at kafatası ile devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir.

Bu kültün dünyanın çeşitli toplumlarında olduğu bilinmektedir. Çanak çömlek öncesi Neolitik dönemde Anadolu’da Çayönü, Çatalhöyük, Köşk Höyük ve Harran kültürlerinde; Ürdün’de Erîha ve Ayn Gazal kültürlerinde, kafatası kültüne rastlanmıştır. Özellikle Niğde’de yer alan Köşk Höyük’de, arkeologlarca “kafataslı bina” olarak adlandırılan bir binada 70 civarında kafatasının bulunması, oldukça önemli bir olaydır. Tibet Budizmi olan Lama tapınaklarında da bir kafatası kültü vardır. Bu tapınaklarda kafataslarının, bakır ya da gümüşle kaplanmış olması dikkat çekmektedir. Ayrıca eski Harran kültüründe de kafatası tapınmasına rastlanmıştır. Bunun dışında Hindoloji uzmanlarından Prof. Dr. Walter Ruben, “Hind’de Köy ve Şehir” adlı makalesinde Hindistan’daki bazı ilkel kabilelerin kafatası kültüne sahip olduklarını, bazılarının da kafatası avcılığına önem verdiklerini belirtmektedir. Ayrıca İtalya’da Monte Circeo’da bir kafatası meydanı ortaya çıkarılmıştır.

Görüldüğü gibi dünyanın birçok bölgesinde bu kült, etkili olmuştur. Özellikle neolitik dönemden itibâren birçok uygarlığın, bu kültü benimsemiş olduğu görülmektedir. Dünyâda birçok uygarlığın benimsemiş olduğu kafatası kültüne karşı, acaba Türkler nasıl yaklaşmış olabilir?

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, günümüzde çok azalsa da, kafatası kültü, Türklerin arasında hâlâ yaşayan bir külttür. Anadolu ve diğer Türk coğrafyasındaki birçok inanış ve gelenek, bunu açıkça göstermektedir. Türklerdeki Tengrici inanışın bir göstergesi olarak ortaya çıkan kafatası kültü, gerek kötülüklerden korunma, gerekse düşmanının gücüne sahip olma ve gerekse de düşmanının ruhunu ele geçirme gibi nedenlerden dolayı yaşanmıştır.

Tarihî kaynaklar, bizlere Türklerde öldürülen düşman liderinin kafatası ile içki içildiğini göstermektedir. Hun yabgusu Motun’un (Mao-tuen) MÖ 201–202 yıllarında savaştığı Yutçelerin (Yüe-çi) şefinin kafatasından bir kupa yaptırdığı bilinmektedir. Ebu’l Gazi Bahadır Han, Şecere-i Türkî adlı ünlü eserinde Kereyitlerin şefi Ong-Han’ı (Toğrıl) öldüren Tayang Han’ın, Ong-Han’ın kafatasını gümüş içine yerleştirdiğini ve daha sonra birtakım olağanüstülüklerin yaşandığını, bunun üzerine Nayman büyüklerinin olayı hayra yormadıklarını anlatmaktadır. Ayrıca Sakaların kadın hükümdarlarından Tomris’in Pers imparatoru Kirus’u öldürmesi ve kafatasından kadeh yapması bilinen olaylardır. Ayrıca Sâfevî şâhı İsmâil’in Özbek Hanı Şaybak Han’ın kafatasından kadeh yaptırıp, bununla şarap içtiği, ardından da Osmanlı Sultânı 2. Bâyezid’e gönderdiği bilinmektedir. Ayrıca Tabgaç Türklerinin soyundan geldiğine inanan ve Çince adı Hsia-Hsia olan bir Türk boyunda kan davasından kurtulmak için şöyle bir uygulama bulunmaktadır: Kafatası içinde şarap ve tavuk, domuz, köpek kanı karıştırılarak içilir. Ardından bundan sonra intikam gütmeyeceğine yemin edilir.

Bunların dışında çeşitli Türk boyları ile Sibirya toplulukları ve Tunguz boylarının da ele geçirdikleri kafataslarını korudukları ve taptıkları bilinmektedir. İnsan kafatasının bu şekilde kullanılması bize gösteriyor ki, Türkler için kafa, düşman ya da aile tarafından saklanıp varlığını sürdürür. Ona tapılır ve uzun süre korunur. Ele geçirilen kafatasların uzun süre, hatta yüzyıllarca korunduğu tarihî belgelerde yer almaktadır.

Ancak asıl ilginç nokta ise yakın zamana kadar benzer inanışların sürmesidir. Meselâ Erzurum’da yakın zamana kadar yağmur yağdırmak için mezar dışında ve açıkta bulunan insan kemikleri toplanarak suya atılırdı. İnsanlar, kuraklığın açıkta bulunan kemikler yüzünden olduğuna inanmaktadır. Binboğa dağları çevresinde Müslüman olmayan birinin kafatası bulunarak, yağmur yağdırsın diye suya atılırdı.

Türklerde insan kafatasının yanında hayvan, özellikle at ve sığır kafataslarının da önemli olduğu görülmektedir. Ayrıca Çuvaş Türklerinde, Tanrı, çiftçiye bol ürün verdi ise şükür amaçlı olarak tarlada, korkuluk üzerine at kafatası asılır. Yine Çuvaşlarda bu sefer, büyü ve kötü ruhlardan korunmak amacıyla tarlaya, bahçeye ya da kapıya at kafatası asılır.

Kazak, Kırgız ve Başkurtların, kötü ruhlara ve büyüye karşı tılsım olarak at kafatası kullandıkları bilinmektedir. Başkurtlar, ayrıca arı kovanlarının etrafına da, arı sokmasına karşı at kafatası yerleştirmiş, kazıklar dikmişlerdir. Kuzey Kafkasya bölgesi Türkleri de, tarım ürünlerini korumak için tarlalarına at kafatası yerleştirilmiş kazıklar dikmektedirler.

Anadolu’da da birçok yerde aynı gelenek sürmektedir. Meselâ Samsun’un Alaçam ilçesinin Akbulut köyünde nazara karşı sığır kafatası dikilmektedir. Mersin’in Çapar köyü ile Arslan köyünde de, bir hoca (büyücü) at kafatasına dualar yazar ve kafatasını dereye bırakır ya da herhangi bir suya koyar. Yağmur yağdırma amaçlı olan bu eylemin yağmurun başlamasından sonra bitirilmesi gerekir. Aksi halde köylülere göre yağmur kesilmez ve sel meydana gelir. Sivas’ta fazla mahsul veren bir tarlayı nazardan korumak için at kafatası gömülür. Kars’ın Selim ilçesi Darboğaz köyünde de evlere nazar değmesin diye kapıya at nalı çakılır. Evin girişine koç, köpek veya at kafatası asılır. Ayrıca Mersin, Hatay ve Diyarbakır’da mahsulleri nazardan korumak için bağ-bahçe ya da tarlanın içine bir sırık üzerinde at, eşek, koyun, inek, köpek gibi hayvanlardan birinin kafatası dikilir. Elazığ’da ekinler için bir hayvan kafatası ya da bunun yerine insan kılığındaki bir korkuluğun kullanıldığı görülür. Osmâniye’de ise tarlanın içinde kafatasıyla beraber bir de dikenli çalı asılır.

Ayrıca yağmur yağdırmak için Erzurum’da köpek kafasına dua yazılır ve suya atılır. Denizli’nin Acıpayam ilçesinde çayırdaki değirmen suyunun çıktığı yere at kafatası gömülür. Erzurum’un Pasinler ilçesinde at kafatasına dua yazılıp suya atılır. Isparta’nın Uluborlu ilçesinde bir at kafatası bulunur. Güzelce yıkanır. Alın kemiği üzerine bir âyet yazılır. Bu kafatasını, saflığı ile tanınmış bir şahıs, ayak değmemiş bir akarsuya atar. Ankara’da at kafatasına, yağmur duasından sonra, dua yazılır. Kastamonu da ise at yerine koyun kafatası suya atılır.

Kafatası kültü, doğrudan yer-sublarla ilgilidir. Birçok noktada onların ongunu bile olabilmektedirler. Tengrici Türkler, yer-sub olarak adlandırdıkları ruhların, her yerde olduğuna inanırlardı. Her dağın, suyun, ovanın, derenin, otun, çayırın, hayvanın, taşın, çadırın ruhu vardı. Yer-sublar, yerin ve suların ruhlarıydılar. Bu yüzden de, nereden geçerse geçsin, insanoğlu, dikkatli olmak zorundaydı. Meselâ yüksek bir dağın yakınından geçen bir Türk atlısı, atından iner ve iki dizini yere vurarak, dağa doğru dua ederdi. Bu dua, hem dağın ruhuna, hem dağdaki taşların, ağaçların, hayvanların ve suların ruhlarına, hem de dağın tepesinde bulunan ataların ruhlarına yapılmış olurdu.

Yer-subların bazıları iyi, bazıları da kötü karakterliydi. Bunların içinde Albız, kötülüğün temsilcisiydi. Yer altı tanrısı ve Tengri’nin oğlu olan Erlik Han’a hizmet ederdi. Birçok kaynakta, şeytan olarak gösterilmiştir. Özellikle loğusa dönemindeki kadınlara, çocuklara ve atlara musallat olduğuna inanılırdı. Bunun kötülüklerini engellemek için kurbanlar kesilir, loğusa şerbeti dağıtılır, bazı yerlerde de kadının başına süpürge konurdu. Albız inancı, albastı, alkarısı gibi isimlerle hâlâ yaşamaktadır. Ayrıca Tengrici dönemin iyi ruhlarından olan ve Ay’ı yöneten Ay Dede’de hâlâ yaşamakta olan bir inançtır. Ben çocukluğumda Ay için Ay Dede denildiğini çok iyi hatırlarım.

Her ne kadar inanç sistemi değişmiş olsa da, özellikle ruhlarla ilgili düşüncelerde fazla bir değişikliğin olmadığı görülmektedir. Bunda İslâmiyet’in ruhlar konusuna fazla girmemesi de şüphesiz etkili olmuştur. Bu da insanların, ruh inançlarını ve birçok hastalığın, sıkıntının kaynağını, ruhlara (ya da cinlere) bağlamaya devam etmelerine neden olmuştur.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
KHAZAR Manash
Khazar Manash
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.195


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #6 : 21 Aralık 2014, 18:34:54 »

At Kültü
Atın, yaklaşık olarak bundan 5500 yıl evvel, MÖ 3500 yıllarında, bugünkü Kazakistan’ın kuzeyinde yer alan Botai kültüründe evcilleştirildiği biliniyor. Atı evcilleştiren Botai halkının, yaşam tarzına bakıldığında Türk oldukları izlenimi uyansa da, bu konuda, tam anlamıyla bir kesinlik, henüz sağlanamamıştır. Bâzı bilim adamları, bu kültürün Hind-Avrupa kökenli olduğunu savunurken, birçok bilim adamı da bu kültürün Türk olduğunu savunmaktadır.

Botai kültürü, MÖ 3700 ile 3100 yılları arasında uzun bir süre var olmuş olan bir kültürdür. İlk olarak Sovyet arkeolog V. F. Zaibert tarafından bulunduğu 1980 yılından beri yapılan kazılarda, yüz binlerce hayvan kemiği çıkarıldı ve işin en ilginç yanı ise bulunan yaklaşık 300 000 civârında kemiğin, neredeyse tamamımın, %99,99’unun at kemikleri olmasıydı. Ayrıca bu bölgede, at kafatası ile çevrili bir iskelet de bulunmuştur.

Gerek Kazak bozkırı, gerekse de Karadeniz’in kuzeyinden Sibirya ve Orta Asya’ya kadar olan bölgede atçılığın çok kısa sürede yayıldığı görülmektedir. Atın hızı, dayanıklılığı ve gücü, onu çevresindeki diğer büyük baş hayvanlardan ayırmış ve kısa zamanda yolculukların, göçlerin ve savaşların aranılan hayvanı hâline getirmiştir. Üstelik bu rolünü de 20. yüzyıla kadar korumuş ve kimseye kaptırmamıştır.

Atın evcilleştirilmesinin iki muhtemel kaynağından biri olan Türkler, diğer milletlere göre ata daha fazla bağlanmış ve atla berâber, ata uygun bir yaşam tarzı geliştirmişlerdir. Doğal olarak da, bu yaşam tarzı dilden, dine, geleneklerden, töreye kadar bütün unsurları etkilemiştir.

Her başarının arkasında olağanüstü ya da güçlü bir at olduğu düşüncesi de, Türklerin zihninde yer etmiş ve böylece at ile aradaki bağlar, çok daha güçlü bir şekilde yaşanmıştır. Manas Destanı’nda geçen Manas’ın atı Akkula’nın önemi çok büyüktür. Hatta başarılarını da büyük ölçüde ona borçludur. Ayrıca Köroğlu’nun atı olan Kırat’ta Köroğlu Destanı’nda Köroğlu’ndan sonra en önemli figürdür. Köroğlu, her savaşa Kırat’la girmekte, onun sâyesinde başarmaktadır. Bu yüzden de Bolu Beyi, düşmanının, bu en önemli gücünü ele geçirmek istemektedir.

Ayrıca Bizans, Çin, İran ve Arap kaynakları, Türklerin atlara olan özel ilgisinden bahsetmektedirler. Meselâ Bizans kaynakları, Hun hükümdarı Attila ile barış görüşmesine giden Bizans elçilerinin, Hunların sürekli olarak at sırtında oldukları için zorlandığını yazmaktadırlar.

Konar-göçer bir toplum olarak Türkler için atın çok önemli olmasının nedenlerinden biri de Türklerin güney komşusu Çinlilerdir. Tarihin her döneminde en kalabalık toplum olarak Çinlilere karşı mücadele etmenin yolu hareketli olmaktan geçmekteydi. Bu da atın önemin arttırmakta ve sürekli at sırtında geçen bir hayat tarzı meydana getirmekteydi. Günümüzde bile Orta Asya’da atlara çok büyük önem verilmektedir. Özellikle Moğolistan’da at nüfusunun, insan nüfusundan fazla olduğu bilinmektedir. Ayrıca Türkmenistan bayrağında da yer alan ve Türk atı olan Ahal-Teke’de atın önemini göstermektedir.

Türkler için artık bir hayvandan öte olan atlar, hem dost, hem etini ve sütünü bağışlayan bir kaynak, hem de gerektiğinde Tengri’yi ya da Ülgen’i mutlu kılacak ya da Erlik’in ve onun kötü ruhlarının kötülüklerinden korunmayı sağlayacak bir kurbandı. Manas Destanı’nın birçok bölümünde at kurbanı geçmektedir. “Manas’ın oğlu Semetey Talas’ta Zülfikâr dağında oturan Bayoğlu Bakay’ı ziyaret eder. Bakay sevinir. Tanrı yoluna atlar kurban eder.”

Destânın diğer bir bölümünde de, at kurban etme, şu şekilde geçmektedir: “Manas öldükten sonra, dokuz gün bekletilir. Doksan kısrak kesilir. Dokuz kat kumaş halka dağıtılır. Daha sonra aynı cenaze töreninde altmış sayısı rol oynamaya başlar. Altmış gün bekletilir. Altmış kısrak kesilir ve ölü mezara konur. Bu suretle merasim biter”. Bu bölümde Manas Destanı’nda şöyle geçer:

“Manastın çımınday canı kétti déyt,   Manas’ın canı uçmuştu,
çın üyüne kétti déyt.   asıl evine gitmişti.
Ak-saraylap koydu déyt,   Ak saray gibi bir bina yaptılar
kök-saraylap koydu déyt,   mavi bir mezar yaptılar,
Toğus künü cattı déyt,   dokuz gün orada kaldılar,
tokson-do bee soydu déyt:   doksan kısrak kestiler,
altı künü cattı déyt,   altı gün orada kaldılar,
altımış bee soydu déyt.   altmış kısrak kestirip
Altınduu tonun toğustan,   dokuz kat da altın kumaş
élge cırtış bérdi déyt.”   bulup halka dağıttılar.
Bunun birlikte kurban edilen atın rengi de oldukça önemlidir. Beyaz renkli kurbanlar, Tengri başta olmak üzere diğer tanrılara ve iyi ruhlara sunulurdu. Bahaeddin Ögel, bu konuda da bizlere çok önemli bilgiler vermektedir. “Hıtaylar’da beyaz ata binerek, beyaz tilki avlama merasimleri, beyaz atla beyaz öküzün Gök Tanrısı’na kurban edilmesi, bir şehir zapt edildikten sonra, yine beyaz atla koyunların kurbanı, çok eski Türk-Moğol adetlerinin bize gelen akisleridir”.

Görüldüğü gibi Türkler, bu çok önem verdikleri hayvanı, öteki dünyada da kullanabilmek amacıyla aynı zamanda bir kurbanlık olarak görmüşlerdir. Ayrıca asıl dikkat çekici nokta da şudur ki; Türklerde at kurbanı geleneği ile atın ilk evcilleştirildiği yer olan ve Türk mü, Aryen mi olduğu tartışmalı Botai kültüründe bulunan kemiklerin tamamına yakının at kemiği olması ve yüz binlerce at kemiğinin bulunması da oldukça önemli bir noktadır. Bugün dâhi at kemikleri ya da at kafatası, Anadolu’da birçok yerde uğursuzluğa, kötü ruhlara karşı bir koruma vazifesi görmektedir. Ayrıca Saha (Yakut) Türkleri ile Buryat Moğolları’nda kahramanların atları gökyüzünden inmiştir. Ordos Moğolları da, Çingiz Kaan’ın atının, gökten indiğine inanır.

Konstantinos Porphyrogennetos tarafından tespit edilen Peçenek Türkleri’ne ait sekiz kabile adı, ünlü Macar Türkolog Gyula Nemeth tarafından okunmuştur. Türklerdeki at kültüne dâir önemli göstergelerden biri olan bu kabilelerin adları şöyledir:[10]

Yawdı Erdim: Parlak Erdem ‘Parlak atları olan Erdem kabilesi’.
Kürekçi Çur: Mavi Çur ‘Mavi atları olan Çur’un kabilesi’.
K’abukşın Yula: ‘Ağaç kabuğu renginde atlan olan Yula’nın [bir rütbedir] kabilesi’.
Suru Kül bey: ‘Boz atları olan Kül-bey’in kabilesi’.
K’ara bey: ‘Kara atları olan Bay’ın kabilesi’.
Boru Tolmaç: Koyu renkli atları olan Dilmaç’ın kabilesi’.
Yazı K’apan: [Vazih değildir] Kaban kabilesi.
Bula Çoban: ‘Alaca atları olan Çoban’ın kabilesi’.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
KHAZAR Manash
Khazar Manash
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.195


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #7 : 21 Aralık 2014, 18:38:15 »

Ölüm Kültü
Ölüm, târihin her döneminde insanların en çok ilgisini çeken, en çok korkutan ve en çok düşündüren kavramdır. Târih boyunca her toplum, kendince ölüme açıklamalar getirmiş, ölümden sonrasına dâir düşünceler ve inançlar geliştirmiştir. Elbette Türkler de, târih boyunca ölümle ilgili çeşitli düşünceler geliştirmişler, çeşitli inançları benimsemişler ve bunlara göre bir kültür meydâna getirmişlerdir.

Ölüm inancı, ölüm düşüncesi, ölüm edebiyâtı, ölüm mimârîsi, ölüm san’atı, hep bu kültün unsurlarıdır. Türkler, farklı dinleri benimsemiş olsa bile Tengricilik döneminden kalma, ölüme dâir birçok unsuru yeni dinlerine sokmayı başarmışlardır.

Ölüm kültü, genel olarak atalara tapınmayı da içine alır. Zîrâ değer verilen kişinin, âile büyükleri ya da kahramanlar öldükten sonra tanrı ya da tanrısal güçleri olan ruhlara dönüştüğüne inanılır. Bu yüzden de bu insanlara, yaşayan insanlar tapınırlar. Buna atalara tapınma adı verilir. Atalara tapınma, Türkler arasında oldukça yaygın bir inançtır. Başta İbrâhim Kafesoğlu, Bahaeddin Ögel, Yaşar Kalafat, Saadettin Gömeç gibi isimler olmak üzere Tengriciliğin tek tanrılı olduğunu savunan araştırmacıların çoğu da bunu kabûl etmektedir. Ancak atalara tapınmanın olduğu yerde tek tanrı inancının olduğunu savunmak, ilginç bir çelişkidir. Bu noktada tek tanrıcılığı savunanlar içerisinde tek tutarlı görüş, Hikmet Tanyu’ya aittir. Tanyu, bunu atalara tapınma değil, atalara saygı olarak nitelendirmektedir. Elbette Tanyu’nun görüşlerinin bilimsellikle hiçbir ilgisi yoktur. Ama en azından diğerlerine göre daha tutarlıdır.

Ölüm inançları, ölümden öncesi, ölüm ânı, ölümden sonrası, cenâze töreni, mezarlık ziyâreti, atalara tapınma, mezarlık mimârîsi ve san’atının birleşiminden oluşur.

Tengri inancında ölüm, Erlik Han’ın emriyle gerçekleşir. Erlik Han, hastalık, kaza ya da çeşitli sebeplerle kişinin ruhunu alır ve ölümüne sebep olur. Tengricilikte uçmağ (cennet) ve tamu (cehennem) kavramları sonradan, bir İrân dili olan Soğdca’dan geçmiştir. Tengricilik inancında, öte dünya inancı olsa da, bütün kötülükler ve iyiliklerin bu dünyada karşılığını bulacağına inanılır. Hakas Türkleri’nin düşünce ve inanç yapısında, günümüzde de bu devâm etmektedir.

Tengri inancına göre ölmek üzere olan bir insanın, ilk olarak kut ve sür adlı ruhları, bedeni terk eder. Ancak bunların bedeni terk etmesi, ölüm anlamına gelmez. İnsana hayât veren ruh ise tın’dır. Sür, insâna enerji ve hayât gücü verir. Sür, uyku esnâsında bedeni terk eder ve gezintiye çıkar. İnanca göre, bu durum, insanın uykusunun derin olmasına yol açar. Ancak uyanmaya yakın, sür, bedene geri döner. Eğer sür, bedeni dönmemek üzere terk ederse, kişinin, ölümünün çok yakın olduğu anlamına gelir. Bu durumda, kamlar, sür’ü geri getirmek için uğraşırlar. Son olarak tın, bedeni terk ederse, kesin olarak ölüm gerçekleşmiş olur. Hakas Türkleri’nin inancında insanlara tın’ı, Tanrı Akçayan vermiştir. Tın, kalbin içerisinde bulunur ve ölüm ânında tın, bedenden ayrılarak, kuşa dönüşür ve ölüler ülkesinin bulunduğu gün batısına doğru uçar.

Ölüm gerçekleştikten sonra bâzı ruhlar, Erlik Han’ın yer altı dünyasına giderken, bâzı ruhlar ise yeryüzünde başıboş şekilde dolaşırlar. Bu başıboş ruhlara, Altay bölgesi Türkleri üzüt derken, Saha (Yakut) Türkleri üör derler.  Bununla berâber Müslümân olmuş bâzı Türk topluluklarında da benzeri inanışlar görülmektedir. Meselâ Özbek Türkleri’nde ölmüş ataların ruhlarının, evin ocağının olduğu yerde toplandığı inancı vardır.

Cenâze törenleri noktasında da Türklerde, boylar arasında farklı uygulamalar bulunmaktadır. 15. yüzyılın bilim insanları arasında yer alan Buharalı Seyfi, Makdisî ile Marvâzî’nin de benzerini söylediği Kırgız Türkleri’nin cenâze törenleri ile ilgili şu bilgileri vermektedir.

“Ölülerini hiçbir şekilde gömmezler, fakat en yüksek ağaçların tepesine astıkları bir tabutun içine yerleştirirler; kemikler toz haline geline kadar tabutlar asılı kalır.”

12. yüzyılda yaşamış, ünlü Endülüslü seyyah El Gırnâtî de, Başkurt Türkleri arasında Davud bin Ali adlı bir Başkurt’un anlattığı bir olayı, şu şekilde aktarmaktadır:

“Ben o mağaraya girdim, adamları gördüm. Rükû halindeki adamlardan birine yaklaştım ve boynundan tutarak boyum seviyesine kadar yukarı kaldırdım. Sonra bıraktım ve hemen ardından eskisi gibi rükû haline döndü. Mağaranın içinde, onların grubundan birçok ölünün olduğu büyük bir ev vardı. Bir de yanında, beşik içinde bir bebek olan kadın bulunuyordu. Kadın çocuğun üzerine eğilmiş, sanki onu emziriyordu. Ancak kadın da ölüydü ve cesedinden hiçbir şey düşmemişti.”

10. yüzyılda yaşamış olan ve yazdığı seyahatnâmesi ile gördüğü Türk boyları ve Ruslar hakkında önemli bilgiler veren İbn Fadlan da, Oğuz Türkleri arasında bir cenâze ritüelini şöyle aktarır:

“İçlerinden önemli bir adam ölürse ev gibi onun için bir çukur kazarlar, ölüye gömleğini giydirirler, kemerini takarlar, yayını kuşandırırlar, eline içinde şarap (nebiz) olan ağaçtan bir kadeh verirler. Her şeyini getirip bu oda gibi mezara koyarlar. Sonra onu oturtup odanın üzerine çamurdan kubbe gibi bir tümsek yaparlar.”

İbn Fadlan, Bulgar Türkleri arasındaki cenâze ritüeli için ise şöyle der:

“… onu önünde bayrak olan bir arabaya koyarlar, gömecekleri yere götürürler. Cenâzesinin etrafına bir çizgi çekip bu çizginin içinde mezarını kazarlar. Ona bir lahit yapıp gömerler. Kendi ölülerine de aynı şeyi yaparlar.

Ölünün arkasından kadınlar ağlamaz. Erkekler ağlar.”

Antik Yunan’ın en önemli tarihçilerinden olan Heredotos, İskitlerin cenâze töreni hakkında şu bilgileri vermektedir:

“İskitlerden herhangi birisi öldüğü zaman ise, ölü en yakınları tarafından bir arabaya konulmakta ve öbür yakınlarına götürülerek dolaştırılmaktadır. Bu esnada kafilenin yanlarına geldiğini görenler yemek vermektedir. Kırk gün boyunca ölüler böylece birinden öbürüne gezdirildikten sonra gömülmektedir.”

Dikkat edilirse, bu âdetin benzerinin Türkler arasında hâlâ yaşadığı görülecektir. Genellikle cenâze, cenâze namazından evvel, oturduğu sokağa ya da evin önüne getirilir ve komşulardan helâllik alındıktan sonra câmiye götürülür.

Ayrıca Heredotos’un aktardığı ve İskit hükümdârı İdanthyrsos’un Pers imparatoru Darius’un elçisine söylediği sözler şöyledir:

“İranlı, işte benim kanaatim: beni hiç kimse ne korkutabilir ne de önünden kaçmaya zorlayabilir; senden de kaçtığım yok; şimdiye kadar yapmış olduğum şey, barış zamanında da her zaman yaptığım şeydir. Neden hemen savaşa girmiyorum, onu da sana açıklayayım: Bizim ne kentimiz var ne de dikili ağacımız var, ki elden gitmesin, ya da yakılıp yıkılmasın diye korkup hemen savaşa girelim; ama siz eğer ille de savaşmak istiyorsanız, bizim atalarımızın mezarları var; onları bulun, onlara el kaldırın, o zaman görürsünüz, mezarlarımız için dövüşüyor muyuz dövüşmüyor muyuz”.

Heredotos’un aktardığı bu sözler, İskitlerde mezarların ve onun da ötesinde ataların ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Burada mezarların ve ataların, açık bir şekilde kutsal olarak görüldüğü ortadadır. İskitler, birçok bozkır kavmi gibi kurganlara büyük önem vermişlerdir.

MÖ 3. yüzyıla ait bir Çin kaynağında,  Hun Türkleri’nin cenâze törenleri konusunda şu bilgi yer almaktadır:

“Hunlar ölülerini tabut içine korlardı. Bu tabut iki katlı olup iç ve dış tabutlardı. Bu tabutları altın ve gümüş işlemeli kumaş ve kürklerle örterlerdi. Ağaçlar dikilmiş mezarlıkları ve matem elbiseleri yoktu. Ölü ile beraber öldürülenler yüz, hattâ yüzden fazla olurdu”[14].

Çeşitli Çin kaynakları, Göktürklerin cenâze törenleri hakkında da şu bilgileri vermektedir:

“Ölüyü çadıra korlar. Oğulları, torunları, erkek-kadın başka akrabası atlar ve koyunlar keserler ve çadırın önüne sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde bıçakla yüzlerini kesip ağlarlar. Yüzlerinden kan ve yaş karışık olarak akar. Bu töreni yedi defa tekrar ederler. Sonra muayyen bir günde ölünün bindiği atı, kullandığı bütün eşyayı ölü ile beraber ateşe yakarlar; külünü, yılın muayyen bir gününde, mezara gömerler. İlkbaharda ölenleri sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman gömerler. Kışın ve güzün ölenleri çiçekler açtığı zaman (ilkbaharda) gömerler. Defin gününde ölünün akrabası, tıpkı ölüm gününde yaptıkları gibi, at üzerinde gezer ve yüzlerini keser, ağlarlar. Mezar üzerinde kurulan yapının duvarlarına ölünün resmini, hayatında yaptığı savaşları tersim ederler. Bu ölü ömründe bir adam öldürmüş ise mezar üzerine bir taş korlar. Bazı ölülerin mezarında bu taşlar, yüze hattâ bine baliğ olur. Atlar ve koyunlar kurban edildikten sonra kafalarını kazıklar üzerine korlar”.

Romalı târihçi Ammianus Marcellinus, bir Hun boyu olan Kionitae kralının oğlunun ölümü üzerine yaşananları, şöyle aktarmaktadır:

“Bu ölümle saray sarsıldı ve bütün soylular, keza babası, hüzün verici felaketten afalladılar; bu sebeple de (savaşa) geçici bir ara verildi, devletli ve sevgili genç adam, kendi milletinin adeti üzere defnedildi. Buna göre, o, hazırlandı, adeti olduğu gibi silahları kuşatıldı, geniş ve yumuşak bir zemin üzerine yatırıldı, ölünün etrafına da ölmüş adamların heykelleri bulunan on yatak serildi… Heykeller tıpkı mezardaki cesetler gibiydiler. Yedi günlük arada topluluklarla ve arkadaşlarla bütün erkekler, dans ederek ve bazı hüzün verici ağıtlar söyleyerek yediler, içtiler. Kadınlara gelince, acıyla göğüslerini döğerek ve kendi adetlerine göre gözyaşı dökerek, yüksek sesle, gençliğinin baharında milletlerinin kaybettiği ümidine ağladılar. Ceset yakıldıktan ve küller toplanarak gümüş bir kaba konduktan sonra…”

Altay bölgesinde yaşayan Beltir Türkleri’nde de Kırgız Türkleri’nde olduğu gibi ya tabuta koyup, ağaçlara asılır, ya da dört ayak üzerine yapılmış tahta iskelelerin üzerine yerleştirilirdi. Moğolistan’da yaşayan Hoton Türkleri ise günümüzde de ölünün ardından ruhu için koyun kurban ederler, koyunun ciğerlerini ateşte yakarlar ve mezar üzerine toprak yığarak, küçük bir tepe oluştururlar.

Moğolistan’ın batısında yaşayan Tsengel bölgesinde yaşayan Tuva Türkleri’nin ise ölüm olduğunda, ölenin konu hakkında bilgili bir akrabası gelir, ölü için sunak hazırlar. Saçı yapılmaz. Ölümün olduğu günün akşamında da bir kam gelir ve sunağı hazırlar. Kam ayin yaparak ölen kişiyle konuşur ve isteklerini ailesine iletir.

Görüldüğü gibi Türkler arasında cenâze törenleri konusunda oldukça farklı gelenek ve inançlar görülmektedir. Ancak bunların hepsinin ortak noktası, cenâzenin ve mezarın kutsallaşmış olmasıdır. Bunun yanında ölüye tapınma noktasında, Hazar-Arap Savaşları döneminde yaşanan bir olay çok ilginçtir. İslâm halîfesi Osman döneminde, Kafkasya’daki Derbend yakınlarında Hazar Türkleri ile Araplar arasında yapılan ve Arapların yenilgisi ile sonuçlanan Belencer Savaşı’nda Arap ordusuna komuta eden Abdurrahman, savaş meydânında öldürülmüştür. Ancak ilginç olan nokta, şudur ki, Hazar Türkleri, Abdurrahman’ın cesedini özenle koruyup, saklamışlar ve ona tapınmışlardır. Böylece Abdurrahman’ın ruhunun kendilerine zafer kazandıracağına ve gerektiğinde yağmur yağdıracağına inanmışlardır.

Ölüm ve mezarlara bu kadar önem veren Tengri inancı, berâberinde bir mezar mimârîsi ve san’atı da oluşturmuştur. Mezar mimârîsi, bugün türbe dediğimiz anıt mezar yapılarıdır. Mezar san’atı ise balbal adını verdiğimiz ve ölen kişinin, dünyada iken öldürdüğü kişi sayısı kadar mezarının etrafına dikilen heykellerdir. Balbal, ölen kişiyi, öte dünyada koruyacak olan, bu dünyada öldürdüğü düşmanlarıdır.

Ayrıca mezarlar ve türbeler de, ölüm kültü açısından çok önemlidir. Kurganlar, stupalar, türbeler, bu kültün ortaya koyduğu eserlerdir. Tengrici Türkler, çok uzun süre kurganlar meydâna getirmişlerdir. Küçük birer tepe şeklini alacak kadar mezarın üzerine toprak yığılması ile yapılan kurganlar, korumak fiilinden türeyen bir sözcüktür. Türklerin bir kısmının Budizm’i benimsemesi ile strupalar yapılmıştır. Özellikle Uygur Türklerinin Budizm’i benimsemesi ile berâber mezar mimârîsinde ve stupa yapımında büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Daha sonra İslâm’ın kabûlü ile berâber ise türbe yapımı gelişmiştir. Selçuklu döneminde de kümbet tarzı yapılan türbeler çok yayılmıştır. Osmanlı döneminde de kubbe biçimli türbeler, yaygınlık göstermiştir.

Günümüzde Tengrici Türklerin dışında, Müslümân Türkler arasında bile mezara tapınma diyebileceğimiz uygulamalar ve inançlar görülmektedir. Meselâ İstanbul’daki Eyüp Sultân Türbesi’nde duâ eden kişilerin, toplu hâlde geri geri çıktığı ve türbeye sırtını dönmediği sık görülen bir uygulamadır. Bununla berâber birçok türbenin şans getirdiği, çocuğu olmayan çiftleri çocuk sâhibi yaptığı, hastalıkları iyileştirdiği gibi inançlar, hâlâ yaygın olarak görülmektedir. İstanbul’daki Karaca Ahmet Sultân Türbesi’nde bir kişinin, türbenin sandukasının yanında, sandukaya doğru secde ettiğini görmüştüm. Bu durum, atalara tapınmanın, yâni bir ölüm kültünün varlığının açık bir göstergesidir.

Doğu Türkistan’da Müslümân Uygur Türkleri arasında mezarlara giderek, mezarlarda yatan ölülerden kendilerini korumaları, zorlukları kolaylaştırmaları, günâhlarını bağışlamaları, hastalıklarını iyileştirmeleri ve benzeri birçok istekte bulundukları bilinmektedir.

Müslümân Özbek Türkleri arasında da mezarlıkların ve türbelerin, yerleşim yerlerinin dışında olmasına dikkat edilir. Zîrâ ölenlerin ruhları, buralarda toplanır ve eğer yaşayanlar tarafından rahatsız edilirlerse, o kişilere zarar vermesinden korkulur. Ayrıca Fergana’ya bağlı Danğara kasabasında, bebeğin kesilen tırnakları eşiğin altına gömülür. Öldükten sonra bu tırnakların, Deccal’a karşı sahibini koruyacağına inanılmaktadır.

Müslümân Karakalpak Türkleri, eskiden evde bir bebek öldüğünde onu mezarlığa defnetmez, evin eşiğinin altına gömerlermiş. Çünkü çocuğun ruhunun, evde yaşayanları türlü bela ve kazalardan koruyacağına inanılırmış.

Müslümân Kazak Türkleri, cenâze konusunda, genel olarak Müslümân Türk âdetlerini sürdürmüşlerdir. Bununla berâber bu konudaki bâzı gelenekleri, oldukça ilginç bir görünüm sunmaktadır. Kazak Türkleri arasında “tul” adlı bir gelenek bulunmaktadır. Tul, bir çeşit kukladır. Bu geleneğe göre ölünün, ayakkabısından başlığına kadar bütün giysileri, evin bir yerinde eyerinin üzerine kukla yapılarak konulur. Göç sırasında tul, at üzerinde yapılır ve bu tullanmış at, göç kâfilesinin önünde yedeklenir. Kâfile hareket ederken ve yol boyunca bir köye uğrarken, atın yanında bulunan kadınlar, tula bakarak, ağıt yakarlar ve öleni anarlar. Bu kukladan dolayı, eşi ölen kadına da “tul” denmiştir. Tul sözcüğü ise günümüzde, Anadolu Türkçesi’nde “dul” biçiminde yer almaktadır. Ayrıca Müslümân Kazak Türkleri’nden olan Batirkan Baksı, Laszlo Kunkovacs tarafından derlenen bir esrimede şöyle demektedir:

“Tanrı adına atalarımın sesleri duyulur ağzımdan
Ataların ruhları destek verin!”
Görüldüğü gibi genel olarak Türkler arasında ölmüş olan değer verilen kişilerin ruhlarının tanrısallaşmıştır. Tengrici, Budist ya da Müslümân olsun, Türkler, ölülere büyük önem vermişlerdir.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
KHAZAR Manash
Khazar Manash
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.195


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #8 : 21 Aralık 2014, 18:40:57 »

Dağ Kültü

Dağlar, her zaman insanoğlunun ilgisini çekmiştir. İnsan yaşamı ve yerleşimi açısından oldukça zor olan bu coğrafî yapı, çeşitli sebeplerle birçok insan için mesken olurken, insanın zihninde metafizik bir boyuta da ulaşmıştır. Dağlar, insanoğlunun zor zamanlarında sığınacağı yerlerdir. Bu anlamda, dağ, insanoğlunun koruyucusudur. Ayrıca dağlar, doğaya hâkim olma çabasındaki insanoğlunu, en çok uğraştıran ve zorlayan bir yapıdır. Öyle ki, birçok dağ, insanoğlunun zihninde, erişilmez, ulaşılmaz bir konuma sokmuştur.

Dağların kutsallaştırılması, onlara tapınılması, birçok kültürün bünyesinde barındırdığı bir inanç şeklidir. Tengrici Türklerin, Altay Dağları’nı, Tanrı Dağları’nı, Ural Dağları’nı ve daha birçok dağı tanrılaştırması; Antik Yunanlıların tanrıların meskeni olan Olympos’u tanrılaştırması ve diğer birçok toplumun kendi bölgelerindeki birçok dağa kutsallık ve tanrılık atfetmesi, bu inancın uzantılarıdır.

Tengrici Türkler, dağları birçok tanrısal ruhun meskeni olarak görmekle berâber animist yapılarından dolayı dağın kendi ruhu olduğuna ve bu ruhun da tanrısal olduğuna inanmışlardır. Her ruh, kendi bölgesinin, yâni o dağın sâhibidir. Bu ruhlara, kanlı ve kansız kurbanlar sunulur, adaklar adanır ve onlardan isteklerde bulunulur. Bu ruhlar, bağımsızdır. Yâni Ülgen ve Erlik Han ile bağlantıları yoktur.

Dağ ruhları, kadındır. Ancak yakın zamanda erkeklik atfedildiği de görülmektedir. Ancak bu durum, inanç boyutunda bir cinsiyet değişiminden başka bir şey değildir. Altay Türkleri, dağ ruhunun sarı saçlı ve iri memeli, çıplak bir kadın olduğuna inanmışlardır.Burada sarı saçlı olarak tasvir edilen Tanrıça Umay ve Umay’ın Anadolu’daki uzantısı olan, Tahtacı Türkmenleri’nin Kaz Dağları’nın koruyucusu olduğuna inandıkları “Sarı Kız” ile olan benzerlik oldukça dikkat çekicidir. Bu noktada Kumandin Türkleri’nin de “Dağ İyesi Sarı Kız” adını vermeleri, benzerliğin ötesinde, Türklerde dağ ruhunun genel olarak sarı saçlı olarak görüldüğünü gösteren, önemli bir göstergedir. Ayrıca Altay Dağları’nın ve aynı zamanda bütün Sibirya’nın en yüksek tepesi olan Beluha, Altay Türkçesi’nde “kadın başı”anlamına gelmektedir. Bununla berâber zaman zaman dağ ruhlarının kurt olduğu inancı da görülmektedir.

Dağ ruhunun genel olarak iyi olduğuna inanılır. Bununla berâber Altay efsânelerine göre sık sık avcılara âşık olur ve kendisiyle evlenen avcılara, bol bol av verir. Ancak evlenmeyen avcıları ise deli eder. Deli etmesi ise dağ ruhunun, istediğini alamadığı zaman zarar verebilecek bir güçte olduğunun göstergesidir. Bununla berâber günümüzde Anadolu’nun birçok yerinde cinlerin karşı cinsten birini beğendiklerinde onunla evlenmek istedikleri, olmaz ise ona musallat olup, delirttikleri gibi inançlar oldukça yaygındır.

Bunların dışında dağların daha birçok tanrısal yönü bulunmaktadır. Moğollarda olağanüstü büyük bir dağ üstünde göğe ulaşan kadının bulunduğu ağaç tasvîri, önemli bir unsurdur. Burada dağ kültü ile ağaç ve gök kültünü bir arada görüyoruz. Bununla birlikte tasvîrin merkezinde yine bir kadın bulunmaktadır.

Altay çevresindeki kamlar, davullarını kutsal saydıkları bir dağdan alırlar. Burada dağın ruhu, kam davulunun sâhibi değil, aracısıdır. Gök tanrısı Ülgen, boy ya da kabilenin kutsal saydığı bir dağ aracılığı ile kama, davulunu ulaştırırdı.

Altay Türkleri’nin Altay’ın ruhu için söyledikleri bir duâ şöyledir:

“Bu kurbanım, Mukaddes Altay’a ulaşsın! Yargı yerine biriksin! Güttüğümüz dâvayı halledecek mi? Bereket, refah verecek mi? (Kurbanımız) her engeli aşarak büyük Altay’a ulaşsın!”

Ayrıca Sagay Türkleri’nde gelinler, yaşadıkları Sakçak dağları için “kayınbabamız” derlerdi. Burada Sagay Türkleri’nde erkeklerin, bu dağların soyundan geldiği inancı görülmektedir. Aynı şekilde Saha (Yakut) Türkleri’nde de gelinler, kutsal olduğuna inandıkları dağlar için “kayın babamız” derler.

Bir Tunguz boyu olan Nanayların bir şamanı, Mihály Hoppál’a kadın iyelerin/ruhların, başka dünyada dağlarda uyuduğunu, ancak şamanın davulunu çalmaya başlaması ile berâber uyandığını ve şamanın emrini dinlediğini söylemiştir. Burada yine kadınlık, ön plandadır.

Şor Türkleri arasında bulunan Rus Türkolog Alekseev, bu konuda şöyle demektedir:

“Şorlar, dağ ruhlarının (tag-azi) ve su ruhlarının (shug-azi) varlığına inanır. Her klan, klan üyelerini koruyan kendi klan dağına ve kendi dağ ruhuna sahiptir. Bu dağlarda, her üç yılda kurbanlı seremoniler yapılırdı. Kadın veya erkek her Şor, dağın ya da nehrin kenarında iken saygısını göstermek için dağ ya da nehrin sahibi ruha bir saçı saçardı…”

Tatar Türkleri arasında da dağ ruhu, biri erkek, biri dişi olmak üzere iki ördek şeklindedir. Rizvan bir yiğidin kutsal dağ Yegämeş’in zirvesine çıkıp, buradaki mâvi bir gölde yaşayan dağ ruhu olan dişi ördeği avlaması ve bunun üzerine erkek ördeğin de intihâr ettiği bir efsânenin sonunda, dağ ruhlarının ölümü ile berâber dağ, çökmeye başlar.

Otistik oğlunu iyileştirmek için Moğolistan’a giden, Moğol ve Dukha (bir Tuva boyu) kökenli kamlarla tedâvisini yaptıran Rupert Isaacson, ilk âyin öncesinde Moğolistan Şamanları Derneği başkanı Şukbat adlı bir kamla yaptığı konuşmada, kamın kendisine şöyle dediğini söylemiştir.

“Ana yurduna dönerek geldiğin yerdeki dağların efendilerine bir dua etmeli, onlardan şifa dileyerek bu sütü onlara sunmalısın.”

Tuva Türkleri arasında araştırma yapan, Rabia Ebrar Akıncı, 27 Temmuz 2006 târihinde Tuva Türkleri’nden Möndör adlı bir kamla yaptığı görüşmede, kam, Rabia Ebrar Akıncı’nın asistanlığını yapan Naranbaatar’a şöyle dediğini aktarmaktadır:

“Bu ovalar ihtişamlı dua edin, “Ey Xayraxan (Hayrahan. K.A.K.)! Bay Alday!” Bu döş bırakılan sunak yerine gelip otururuz. Eski[den] yaşlı dedemizin yaylası[ydı]. Ben ova’ya gittiğimde Altın Dünya’yı, Karlı Xayraxan’ı överek şarkı söylerim. “Altın Başlı, Gümüş Kuşaklı, Bakır Çizmeli” diye, iyi kötü kendi kendime söylerim. Kara inançlı (imanlı) kişi[yim] kara inanç (iman) denir buna. Ben fazla bilmem. Bilmem, hiç… Ondan sonra bu ovaya hastalık olduğunda çocuklarımı getirip dua ettirdiğimin ertesinde iyileşirdi. Çok önem veririm. Yılda üç kez gelirim. Ondan sonra, yazın ilk ayının yeni sekizinde daima geliriz. Aragı çıkmasa da ak mahsulümüzü alıp, … lar [anlaşılmadı, şahıs isimlerinden bahsediyor] da hepsi gelir, hepimiz arabayla gelip ibadet edip döneriz.”

Burada geçen Hayrahan, Altay bölgesi Türkleri arasında Kayra Kan ya da Hayrahan olarak bilinen ve en büyük tanrı olarak kabul edilen tanrı değil, Tuva bölgesinde bulunan ve oldukça yüksek olup, tanrı gibi görülen, bünyesinde çok sayıda ruhu barındıran Hayrahan Dağı’dır.

1. yüzyılda yaşamış olan İrânlı târihçi Gerdizî, Türgeş (Türkiş) ve Çiğil Türkleri’nin yakınlarında bulunan bir dağa taptıklarını ve bu dağı, tanrının makâmı olarak gördüklerini yazmaktadır. Ayrıca Dokuz Oğuz ülkesinde, yeryüzünün en yüksek dağı bulunduğunu ve Dokuz Oğuz Türkleri’nin bu dağa tapıp, duâ ettiklerini, adak adayıp, kurban kestiklerini anlatır.

Abakanlı Hakas Türkleri’nden olan kamların duâlarından biri de, şöyledir:

“Togız kattap oynatkan! Togız salaa sallalıg
Ang tutturgan kögil-pay Kıtat kanı oynatkan!
Çılay pazında Çılay taskıl, köger turgan kök taskıl
Agar turpan ak taskıl! tegir tözi toksaylaan,
Togız taskıl kayrakan! tegireng taan tekperlig!”
(Dokuz defâ oynatan! Dokuz parmak parmaklı
Av tutturan Kögil-Bay, Çin hanını oynatan
Çılay başında Çılay dağı, göğeren (mâvileşen) gök dağ
Ağaran ak dağ! Tanrı (gök) yanına dokunan
Dokuz dağ kayrakan [merhametli han]! Alacakarga gibi karlı dağ!)
Macar Türkolog Mihály Hoppál tarafından derlenen, Tuva Türkleri’ne ait Yelena Monguş Şarkısı adlı eser, bir duâ niteliğindedir ve tamâmen dağ ruhlarına yöneliktir.

“Merhametli olun!
Öte dünyadaki dağlarım,
Hayır işleyen dağlarım
Öte dünyanın ödülü
Yüceltin beni!
İnancımız için söylediğimiz
İnanç olsun
Süt gibi temiz olsun
Zahmetlerimizin sonucu olsun
Merhametli olun dağlarım!
İyi şans getirin!
Kötü bizden ırak olsun
Zahmetlerimizin sonucu olsun
Merhametli olan dağlarım!
İyi şans getirin!
(Zorlukların) üstesinden geliriz
Mutluluk getirin!
Geride kalan günlerim, aylarım
Dağlarım
Yüceltin beni!
Öte dünyanın ödülü
Merhametli olun!
Kaynak sulu dağlarım
Merhametli tanrılarım
Keder bizden ırak olsun!
Merhametli olun dağlarım!
Mutluluk verin!
Çiçekler açsın
Bastığım topraklarda!
Merhametli olun,
Dert, keder kalmasın
Mutluluk baki olsun!
Yüceltin
Ardıç ile tütsüleyin!
Zahmetlerimizin sonucu olsun!”
Ölüm kültünün Tengrici Türklerin dışında, diğer inançlardaki Türkler arasında da yaşaması gibi dağ kültü de, diğer inançlardaki Türkler arasında yaşamaktadır. Müslümân olan Uygur Türkleri’nde bunun birçok örneği vardır. Meselâ çocuk sahibi olmak için Kaşgarlı Mahmud’un mezarını ziyâret eden kadınlar, mezarın yakınındaki “Hazreti Mollam” dağına giderek dağın kovuklarına ellerini sokup “Ey Tanrım, senden bir çocuk istiyorum, yardım eyle!” diye dua etmektedir.

Bir diğer Müslüman Türk toplumu olan Anadolu Türkleri’nde dağ kültünün uzantılarını görmek mümkündür. Özellikle Kaz Dağı civârında yaşayan Tahtacı Türkmenleri’nde dağ kültü, apaçık bir biçimde görülmektedir. Öyle ki, ünlü Sarı Kız efsânesinin kaynağı da, bu dağdır. Yukarıda Altay bölgesinde yaşayan Kumandin Türkleri’nin kendi dağ ruhlarına, “Sarı Kız” adını verdiğini söylemiştim. Bu da Anadolu Türkleri’nin en azından bir kısmı arasında hâlâ bu inancın devâm ettiğini göstermektedir. Ayrıca Müslümân Türkmenler arasında dağların ve göllerin pîri olarak Kavus ya da Kıyas adlı bir varlığa inanılır.

Bununla berâber Türk destân ve efsânelerinde dağlara dâir anlatımların, dağ kültü içerisinde incelenmesi gerekir. Ergenekon Destânı’nda Türklerin, dağa sığınması; Uygur Göç Destânı’nda Kutlu Dağ adı verilen kayanın Çinlilere verilmesinden sonra kıtlık ve kuraklığın başlaması, ardından da her yerden “göç” sesi gelmesi ve göç edilmesi, dağ kültünün uzantılarıdır. Ayrıca Oğuz Kağan Destânı’nda Oğuz Kağan’ın oğullarından birinin adının Dağ Han olması da, yine dağ kültüne işâret etmektedir.

Çingiz Kaan ve Moğollar konusunda en önemli kaynak olarak kabûl edilen Moğolların Gizli Tarihçesi adlı eserde yazılanlara göre Çingiz Kaan’ın ataları olan bozkurt ve dişi geyik, Burhan Haldun Dağları’na gelmişler ve burada çocukları olmuştur. Bataçihan adlı bu çocuğun soyundan da Çingiz Kaan, dünyaya gelmiştir. Ayrıca henüz Çingiz Kaan adını almadan önce, Temuçin olduğu dönemde, eşi Börte ve annesi Öelün’ün Merkitler tarafından kaçırılması üzerine Burhan Haldun Dağları için şu sözleri söylemiştir:

“Alkım gibi dinleyen
Sakat Hoogçin’in
Uyanık gücüyle
Kakım gibi gören
Sadık Hoogçin’in
Gördüğü sâyesinde
(Tehlikeli düşmandan
Kaçmayı başarıp)
Bütün bedenimi
Saklayıp gizleyip
Belirsiz yolun
İzini sürerek
Geyik izinin
Peşinden giderek
Söğüt evde
Çaresizce saklanıp
Burhan Haldun’da
Canımı sığındırdım.
Uzaktan gelen düşman
Hakkımıza tecavüz ederken
Şahinden kaçan
Serçe gibi
Ren geyiğinin
İzini sürüp
Keskin kayalıkların
Açıklıklarını arayıp
Haldun Dağı’na
Saklanarak gelip
Ağaç kabuklarından ev kurup
Sıcak canımı
Korudum, ben.
Engin bilgili
Burhan Dağı
Bit kadar canımı
İtinayla kurtarıp
Böbrek kadar bedenimi
Tam sağlığıyla bıraktın.
Kinli düşmandan
Esirgeyip kurtarıp
Biz yetimlere
Destek olmuş
Ulu yüce
Burhan Haldun seni
Her sabah yücelteyim!
Her gün adak sunayım!
Her tohumda
Adak sunup
Her devirde
Hep tapınayım!”
diye kuşağını boynuna asıp, başlığını eline sıkıştırıp, eliyle göğüs kemiğine bastırarak, güneşe doğru yönelip, Burhan Haldun’a dokuz kere diz çökerek karşılık verip, saçı yaptı.”

Dağlara sunulan kurban da çok önemlidir. Bu kurbanların, bâzıları kansız iken, bâzıları da kanlıdır. Altay ve Hakas Türkleri, buna “tat tayii” vey⠓tayelga” derler ve bu âyini yöneten aksakala da “tayığçı” derlerdi. Buryatlar da, bu âyine “taylagan” demişlerdir. Dağ sözcüğü, çeşitli Türk lehçe ve ağızlarında tağ, tav, tay şeklinde söylenir. Bununla birlikte buradaki ilginç bir nokta vardır. O da dayı sözcüğünün etimolojisi ile olan benzerliği ve ilişkisidir. Ayrıca Rus Türkolog Lvova, Altaylı kamların, kutsal dağlara dayı dediğini söylemektedir.

Birçok farklı Türk boyunun dağlara ilişkin inançlarına bakıldığında diyebiliriz ki, dağ, koruyucudur, kurtarıcıdır, besleyendir, şifâ verendir, anadır, sevgilidir, eştir, atadır, akrâbadır, vatandır, bâzen tanrısal bir ruh, bâzen ise tanrıdır. Ata ya da dayı olarak görüldüğü durumların dışında, dağlar, çoğunlukla dişi olarak görülmüştür.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
KHAZAR Manash
Khazar Manash
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.195


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #9 : 21 Aralık 2014, 18:43:16 »

SU KÜLTÜ

Su, bütün canlıların varlığı için gerekli bir unsurdur. Su, hayat kaynağıdır. Bu yüzden, insanoğlu, evriminin her aşamasında su kenarlarında yaşamayı seçmiştir. Hem gıda, hem de temizlik açısından suyu, hayatının merkezine yerleştirmiştir. Böylece zamanla su, insanlar için bir kutsal varlığa dönüşmüştür.

Suyun önemi, toplumlar arasında değişiklik göstermiştir. Bununla berâber birçoğunda tanrı ya da tanrısal varlıklar olarak görüldüğü bilinmektedir. Meselâ Taoist Çin inancında tanrıça Matsu, antik Yunan inancında Poseidon ve onun altında yer alan çok sayıda tanrı,  Japon inancında Susanoo, eski Mısır inancında tanrıça Anuket ve daha sayısız tanrı ve tanrıça, toplumların suya verdiklerini önemi göstermektedir.

Diğer birçok toplum gibi Türkler de, geçmişte suyu tanrı ya da tanrısal varlık olarak görmüşlerdir. Sibirya’da yaşayan Ural ve Altay toplumlarının su inançları arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Türklerin bütün yaradılış destânlarında dünya yaratılmadan evvel bir su vardı. Yâni su, hayâtın ve her şeyin temelidir.

1930’lu yıllarda A. A. Popov tarafından Taymir yarımadasında yaşayan Fin-Ugor boylarından Samoyedler arasında tespit ettiği suya ilişkin bir anlatım şöyledir.

“Çiçek hastalığına yakalandığından üç gün boyunca bilinçsiz şekilde ölü gibi yattı, öyle ki üçüncü gün defnetmek istediler. Bu sırada hastalığının sesini duydu, ona şöyle söylüyordu: ‘Suların Efendisi’nden şaman olma hediyesi alacaksın. Şaman adın Huttari (yüzücü) olacak!’ Bundan sonra hastalık denizin suyunu rahatsız etti. Dışarı çıkarak dağın tepesine yerleşti. Burada çıplak bir kadınla karşılaştı ve memesini emmeye başladı. Büyük ihtimalle su ana olan kadın şöyle söyledi. ‘Çocuğumsun, bu nedenledir ki mememi emmene izin veriyorum. Pek çok zorlukla karşılaşacaksın ve hiçbir gücün kalmayacak.’ Bundan sonra su ananın kocası şaman adayına iki yardımcı, bir gelin ve cehenneme giden yolu bildiğinden bir fare verdi.”

 Samoyedlerdeki Suların Efendisi’nden gelen şamanlığa benzeri bir inanç, Tuva Türkleri’nde de vardır. Tuva Türkleri’ne göre kamların bir kısmı suların ruhlarından geldiklerini düşünmektedir.

Ünlü İrânlı târihçi Gerdizî, 11. yüzyılda İrtiş ırmağı boyunda yaşayan Kimek Kıpçaklar için “İrtiş ırmağına taparlar, su Kimeklerin tanrısı, derlerdi” demektedir.

Altay Türkleri’nin tanrıları arasında bulunan ırmak tanrısı Yayık Han ve deniz tanrısı Talay Han da, su kültünün birer göstergesidir.  Altay kamları arasında yer alan bir duâda şöyle denilir:

“Ey ateş anamız, sen, dokuz ırmağın kavşağında dokuz köşeli bakır evde oturan ve ırmakların, denizlerin hatunu (melikesi) olan su tanrısiyle konuşuyorsun!”

Bu duâda, su tanrısı ifâdesini yer alması önemlidir. Bununla berâber tanrının kadınlığının da vurgulanmış olması, bir tanrıça olduğunun göstergesidir. Tabiî olarak, suyun da, dişi bir varlık olarak görüldüğünü söyleyebiliriz.

Ayrıca su kaynaklarının ve suların yanında gecelemek, çocuğu olmayan kadınların, çocuk sâhibi olmak için gerçekleştirdikleri bir uygulamadır. Manas Destânı’nda Yakup Han, çocuğu olmayan eşi Çırıçı’yı “mezarlı yerleri ziyaret etmiyor, elmalı yerlerde yuvarlanmıyor, kutlu pınarlar yanında gecelemiyor”diyerek eleştirmektedir. Ayrıca Kazak Türkleri’nin geçen yüzyılda yaşamış önemli din adamlarından olan Molla Gâzî Hoca, Kazak Türkleri arasındaki şamanist uygulamaları eleştirmekte ve “Kadınları kısır olursa sahrada tek başına biten bir ağaç, bir kuyu (pınar) veya su yanında koyun kesip gecelerler” demektedir. Tabiî burada kesilen koyun, suyun ya da pınarın ruhlarına sunulan bir kurbandır.

Azerbaycan Türkleri’nden olan Mir Ali Seyidov, “Azerbaycan’ın birçok ilinde, özellikle Nahçıvan’da yeni doğan bir çocuğu kırkı çıkana kadar bir nehirin üzerinden geçirirlermiş” demektedir. Bu nehir, Aras ırmağıdır. Böylece bebek büyüdüğünde diğer insanlarda olmayan yeteneklere sâhip olması istenir. Ayrıca yine Âzerbaycan Türkleri’nden olan Gumru Şehriyar, bu konuda şunları söylemektedir:

“Araştırmalarımız gösterir ki, sudan evlad dilemek etikatı son zamanlara kadar Azerbaycan Efşarları arasında da mövcut idi. Evladı olmayan bayanlar evladları olsun deye mağaralara –daha degig desek, Azık mağarasına gedib orada tavandan damcılayan suyu yığıp içir ve döşeme ile duvarlar arasından sızan suyu karınlarına sürtürler. Doğulan çocuğu mağara ve onun suyunun verdiyine inanırlar.”

Başkurt Türkleri’nde de evlilik gelenekleri arasında yer alan bir gelenek, su kültüne işâret eder. Bir Başkurt Türkü olan Abdülkadir İnan, bu geleneği şöyle anlatır:

“Başkurtlar’da gelinler kayın babanın içtiği pınar, ırmak ve göl sularına gümüş paralar saçı yaparak “selâm” verirler. Bu tören, bir koca karının rehberliği altında yapılır. Buna ‘su götürme’ denir (Başkurtça: ‘hu köründürüü’)”

Başkurt Türkleri arasında anlatılan bir efsâneye göre suların hükümdârı olan Şülgen’in kızı Nerkez Ural’ın oğlu Yayak, ne kadar yaşarsa, hiç yaşlanmamaktadır ve oldukça yakışıklıdır. Sularda yaşayan ve ışıktan yaratılan bu varlık, sudan çıktığı an, bir parça ete dönüşeceğini bilmektedir. İnanca göre suda yaşayanlar, yerde yaşayanlara göre yaşlanmazlar. Suda yaşadıkları için ölüm, onlardan uzaktır. Bununla berâber efsânenin kahramanı Yayak sözcüğü ile Altay Türkleri’nin ırmak tanrısı Yayık sözcüğü, birbirine oldukça benzemektedir.

Altay Türkleri arasında inanılan kötü bir varlık olan Celbegen, onunla ilgili masal ve destanlara göre zaman zaman at ciğerine dönüşmekte ve böyle ânlarda suda yaşamaktadır. Bu masallardan birinde, şöyle anlatılır:

“Bir gün Konçıbay malını sulamaya götürdüğünde, malı su içerken aniden korkmuş (…) görmüş ki suda atın ciğeri duruyor. Konçıbay onu alarak, kancaya takıp, atına binerek gitmiş. Giderken bir ses duymuş, dönüp bakmış ki, kancadaki atın ciğerinin yerinde Celbegen turuyor.”

Tuva Türkleri arasında da su ile ilgili şu inançlar vardır:

“Akarsuya bent vurulmaz. Büyüklü küçüklü dağları olan Tuva’da büyüklü küçüklü ırmaklar vardır. Sarp dağlardan çıkıp akan küçük derelerde balık pek çoktur. Bu tür suların önüne bent çekilmez. Irmağın, derenin önüne bent vurmak fakirleşmenin bir işaretidir. Eski Tuvalar ince dereleri; üzerine tomruklar atarak geçerlermiş. Daha büyük ırmaklar ise atla veya salla geçilirmiş. Irmak suyuna çöp dökmek, leş atmak yasakmış.”

Kendisi de bir kam olan Monguş B. Kenin-Lopsan’ın ihtiyarlardan derlediği inançlardan biri şöyledir:

“Su başı yeryüzünün nabzıdır. Herhangi bir kimsenin kışlağının veya yaylasının yanında su başı varsa, o insan çok zengin olur. Su başına rastlayan insan üç avuç içerek, üç defa dua ederse yolu ak olur.

Suyun sahibi vardır. Su gece gündüz akar. Su başı gündüz fısıldanır, o zaman onun sahibi güneşten saklanır. Su başı gece çağlar. O zaman sahibi ortaya çıkarak konuşur. Su başı kirletilirse, sahibi kızdırılmış olur. Suyun sahibini kızdıran kişinin kolu bacağı eğilir. Bu sebepten su başı kirletilmez, ona saygı gösterilir.”

Karaçay / Balkar Türkleri’nin inandığı tanrılardan biri olan ve inanca göre Ateş tanrısı ile Yer tanrısının evlenmesinden doğan ve doğadaki maddeleri insanın emrine veren Debet’in doğumu ile ilgili anlatılan Nart destânlarından biri şöyledir:

“Cer carılıb sora Debet tuvgandı
Suv Anası alıb anı cuvgandı
Çerekleni anı avzuna burgandı
Ol Debetni otdan bolgandı cüregi
Kurçdan bolgandı sanlarını keregi
Ot Teyrisi otnu tilin bildirgendi
Cer teyrisi taşla tilin bergendi
Suv Teyrisi aşın, suvun iygendi”
 
(Yer yarılıp, sonra Debet doğdu
Su Anası [tanrıça] alıp onu yıkadı
Irmakları onun ağzına çevirmiş
O Debet’in ateşten olandı yüreği
Çelikten olandı vücudunun parçaları
Ateş tanrısı ateşin dilini bildirdi
Yer tanrısı taşların dilini verdi
Su tanrısı yemeğini, suyunu gönderdi.)
Ayrıca birçok Türk boyunda su, ölümsüzlük ilâcı ya da ölüleri diriltici bir ilaçtır. Altay Türklerinin Kögüdey Destânı’nda, su, ölüleri dirilten bir ilaçtır. Başkurt Türkleri’nin ünlü Ural Batır Destânı’nda da ölümsüzlük veren bir çeşmeden söz edilmektedir.

Müslümân Oğuz Türkleri’nin Dede Korkut Hikâyeleri’nde de suya dâir önemli kısımlar vardır. “Salur Kazanın evinin yağmalandığı destan” kısmında su, şu şekilde yer almaktadır:

“Kazanın önüne bir su geldi. Kazan der: Su Hak yüzünü görmüştür, ben bu su ile haberleşeyim dedi. Görelim hanım nice haberleşti:

Kazan der:

Çağıl çağıl kayalardan çıkan su
Ağaç gemileri oynatan su
Hasan ile Hüseyinin hasreti su
Bağ ile bostanın ziyneti su
Âyişe ile Fâtımanın bakışı su
Koç atların gelip içtiği su
Kızıl develerin gelip geçtiği su
Ak koyunların gelip çevresinde yattığı su
Yurdumun haberini biliyor musun söyle bana
Kara başım kurban olsun suyum sana”
Bu anlatımda yer alan İslâmî unsurlara rağmen sudan istekte bulunulması ve suya kurbân olma gibi unsurlar, su kültünün açık göstergelerindendir.

Görüldüğü gibi suya ilişkin inançlar, farklılık göstermekle berâber zaman zaman erkek özellikler gösterse de (Su tanrısı gibi ya da su atası gibi), çoğunlukla dişi özellikler taşıyan su, hayâtın kaynağı, çocuğu olmayan kadınlara yardım eden, insanları zenginleştiren, ölümsüzlük veren ya da ölenleri diriltebilen, ayrıca bâzı kamlara, kamlık veren bir güçtür.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.274 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.