Türk Töresi ve Türk Yasası
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 20 Kasım 2017, 10:49:28


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 2 [3] 4
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türk Töresi ve Türk Yasası  (Okunma Sayısı 68329 defa)
0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #20 : 24 Mayıs 2010, 21:42:37 »

Kurultaylar Tarafından Hukuk Kurallarının Konması
   Eski Türkler’de kurultaylarca alınan kararlar da törenin bir kaynağı olarak görülmektedir. Orta-Asya Türk toplumlarında kurultaylara büyük önem verilmiştir. Orhun Yazıtları’nda geçen “Beyler de, ulusu da birbirine uygun imişler, o yüzden ülkeyi o kadar iyi koruyabilmişler, ülkeyi koruyarak yasalar düzenlemişler”sözleriyle, yasama işlerine yeri geldiği zaman boy ve oymak beylerinin de katılabildiği anlatılmak istenmiştir.
Eski Türkler’de adeta kurumsallaşmış, toplantı zamanları önceden belli olan üç kurultay toplantısından söz edilebilir. Bunlardan birincisi yılın ilk ayında, yani Ocak’ta Kağan’ın sarayında yapılan ve daha çok dinî niteliğe sahip olan bir kurultaydı. Bu toplantıda atalara kurbanlar verilir, bazı önemli idarî ve hukukî kararlar alınırdı.
Yılın beşinci ayında (Mayıs’ta) toplanan ve “Büyük Kurultay” adı verilen kurultayda dinî törenler yapılır, kurbanlar kesilir, Kağan’a bağlılık ve sadakat yemini yenilenirdi. Bu toplantıya katılmayan beyler Kağan’a isyan etmiş sayılırlardı.Büyük Kurultay’da idarî kararlar da alınır, ayrıca törede yapılması düşünülen değişiklikler tartışılırdı.
Görüldüğü gibi, ilk iki kurultayın, hukuk kuralı hazırlanmasında ya da mevcut törede bazı değişiklikler yapılmasında rolü bulunmaktadır.
Üçüncü kurultay toplantısı ise Sonbahar’da, Eylül ayında yapılan “Savaş ve Sayım Kurultayı” idi. Yine dinî törenlerin yapılıp kurbanların kesildiği bu kurultayda asker ve at sayımları yapılır, onların savaş kabiliyetleri tespit edilir, savaşa dair konular konuşulur, askerî talim ve manevralar yapılırdı. Bu hazırlıkların yapılmasının nedeni, artık savaş zamanının gelmesidir; zira yerleşik ulusların ambarları dolmuştur.
Kurultayların kağanın aldığı kararları denetleyici bir rol de üstlenerek kağanın egemenliğine bir sınır teşkil ettiği düşünülmektedir. Ünlü Göktürk hükümdarı Bilge Kağan’ın Göktürk şehirlerinin surlarla çevrilmesi ve Budizm ile Taoizm’in öğrenilmesi yolundaki iki teklifinin kurultay tarafından kabul edilmemiş olması bu konuda önemli bir örnektir.
Kurultayların önemli bir görevi de, Gök-Tanrı tarafından kut (egemenlik gücü) verildiğine inanılan ailenin üyeleri arasından yapılan kağan seçimi işiydi.Eğer vefat eden kağanın ailesinden yeni kağan seçilebilecek hiç kimse kalmamış ise, kurultayın yeni bir bey ya da kahramanı kağan olarak seçebilmesi mümkündü. Ayrıca, bir savaşın kaybına neden olan, kağanlık görevinde başarı sağlayamayan, halkına refah temin edemeyen, kanunlara ve töreye aykırı hareket eden kağanın diğer hükümdar adaylarının veya kabile reislerinin çabalarıyla görevinden uzaklaştırılabilmesi, hatta öldürülebilmesi mümkündü.
Bunun tipik örneği Göktürk tarihinden verilebilir. 692 yılında Kutluk Kağan’ın ölümüyle boşalan kağanlık tahtına oturan Kapgan Kağan, 24 yıl süren kağanlığı süresince Göktürk Devleti’ni her yönden geliştirmiş, Orta-Asya’yı tamamen Göktürk hakimiyeti altına almış ve devleti dönemin en güçlü devleti haline getirmiştir. “Kapgan” unvanının “Fatih” anlamına gelmesi de zaten bu yüzdendir. Çin’i en fazla korkutan, en çok zafer elde eden Göktürk Kağanı olarak Kapgan Kağan’ın sert ve kararlı yönetimi, bir süre sonra ülke içinde çeşitli huzursuzluklara neden olmuş ve ülke içinde, bazen fetihleri de engelleyen isyanlar çıkmıştır. Bu arada Çin İmparatorları da Göktürk Devleti’ni zayıf tutmak için asî kabilelere sürekli destekte bulunmuş, onlara çeşitli hediyeler sunmuş ve bazı Çin unvanlarını bile vermekten çekinmemişlerdir. Sonunda Kapgan Kağan’ın asî bir kabile olan Bayırkular’ın şefi tarafından öldürüldüğü anlaşılmaktadır. Onun ölümünden sonra, Göktürk tahtına, atadığı oğlu İnel geçtiyse de, Kutluk Kağan’ın küçük oğlu Kül Tegin amcasının bu atamasını tanımamış. İnel ve ailesini tümden ortadan kaldırarak ağabeyi Bilge Şad’ı kağan olarak tahta geçirmiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
alper_bozkurd
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 23



« Yanıtla #21 : 24 Mayıs 2010, 22:05:40 »

Çok güzel bir çalışma olmuş. Böyle bilgilendirici açıklamalarda bulunup, paylaştığınız için teşekkür ederim. Yalnız, bir konuyu düzeltmek isterim. Türkler hiçbir zaman göçebe olmamıştır. Başlık değişirse sevinirim. Saygılarımla;
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk Türk'ü Tanrı Türk'ü Korusun!!!
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #22 : 25 Mayıs 2010, 09:29:25 »

Çok güzel bir çalışma olmuş. Böyle bilgilendirici açıklamalarda bulunup, paylaştığınız için teşekkür ederim. Yalnız, bir konuyu düzeltmek isterim. Türkler hiçbir zaman göçebe olmamıştır. Başlık değişirse sevinirim. Saygılarımla;

       alper_bozkurd:kandaşım;Bilgi amaçlı araştırmaları sizlerle paylaşırken yanıltıcı olmamaya önem gösteriyorum.Konu başlığını açarken Türklerin göçebe hayatı yaşadıkları dönemlerdeki yaşantılar göz önüne alınarak aktarılmıştır.Türklerin yaşantısı Asya ve Avrupa bozkırlarında geçmiştir. Bunun hiç şüphesiz en önemli sebebi Türk'lerin bu tabii yaşam şartlarını sevmeleri olmuştur. Bu sebepten düşünce tarzı, inancı, dünya görüşü, örf ve gelenekleri bozkırların köklü izlerini taşır.

     Türklerin ilk kültürleri doğdukları bölgenin şartları içinde gelişmiştir. Bunun için avcılık ve ormancılıkla geçinen kavimler asalak kültüre sahip olmuşlardır.Yani kısacası biz buna doğuş ve gelişme safhasında BOZKIR KÜLTÜRÜ diyebiliriz.Zamanla kendilerini geliştirip Topraklarındaki bereketten faydalanmışlar. Tarıma elverişli alanlarda yaşayanlar çiftçilik yapmışlar ve ''köylü'' kültürünü oluşturmuşlar. Besicilikle yaşayan bozkırdakiler ise ''çoban'' kültürünü oluşturmuşlardır.

     Bozkırlar, bol otlakları ile besiciliğe elverişli,kuru tarıma imkan veren rutubetli yüksek yaylalardır. Ancak bir kültürün oluşması için sadece coğrafi şartlar yeterli değildir. İnsan unsuru da önemli bir rol oynar.Bozkır kültürünü Göçebelik kültürü diye adlandırmak kesinlikle yanlıştır.Kültürler arasında belli zamanlardan sonra geçişler olmuştur.Göçebelik hayat tarzı Bozkır Kültüründen sonra oluşmuştur.

     Anlatılmak istenen Türklerin göçebe oldukları değildir;Ama, göçebelik hayatı yaşadıkları ve Göçebelik yaptıkları dönemler olmuştur.Konumuza gösterdiğin hassasiyetten dolayı sizi kutluyorum.Konu başlığımız da doğrudur....Esen kalınız.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #23 : 25 Mayıs 2010, 09:35:02 »

Toplumda Kendiliğinden Ortaya Çıkan Gelenek Görenek Kuralları (Yosun Hukuku)
   Törenin oluşmasında karşımıza çıkan üçüncü kaynak Yosun’dur. Toplum içinde geleneksel olarak, yavaş yavaş ve kendiliğinden oluşan kurallar, kağanın kabul ettiği nispette Türk Töresi’nden sayılırdı.Eski Türkler’de, özel hukuka ait kurallar, özellikle de Şahıs, Aile ve Miras Hukuku kuralları bu şekilde oluşmuştur.Yine, dinle alâkalı konularda da yosun hukukunun uygulandığı görülmektedir.
   Töre her ne suretle ortaya çıkmış olursa olsun, tüm toplumu, hatta hükümdarı da bağlayıcı objektif hukuk kuralları toplamıdır. Orhun Yazıtları’nda töresiz bir devlet düzeninin düşünülemeyeceğinden söz edilmektedir. Nitekim, Bilge Kağan “… Ben tahta çıktıktan sonra bunca önemli yasayı dünyanın dört bucağındaki halka verdim”sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.
   Aynı anlayışı Kutadgu Bilig’de de bulabilmek mümkündür. Bu ünlü eserin yaratıcısı Yusuf Has Hâcip “Devlet silâhla kurulur, ancak kalem ve yasayla yönetilir” demek suretiyle bu gerçeğin altını çizmiş bulunmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #24 : 25 Mayıs 2010, 09:39:11 »

HUKUK KURALLARININ ADALETE UYGUN OLMA ZORUNLULUĞU
  Toplumda düzen ve halkın rahatı için konulmuş bulunan hukuk kurallarının ve bu kuralların uygulanmasının mutlaka “adalet” ilkesine uygun olması istenmiş, Türk kağanları da ülkelerinde adaletin sağlanmasına büyük önem vermişlerdir.Bir Çin kaynağının naklettiğine göre, Tabgaç Türk hükümdarı T’ai-Wu “Ben devletimin içinde küçüklerin haydutluk etmesine ve halkımın ezilmesine göz yumamam” şeklindeki sözleriyle, adaletin uygulanmasında gösterdiği titizliği gözler önüne sermiştir.

   Adalet ilkesiyle ilgili olarak, özellikle Kutadgu Bilig’de çok önemli ifadelere rastlanmaktadır. Bu eserin dört kahramanından birinin adaleti temsil ediyor olması çok anlamlıdır. Adaleti temsil eden Kündoğdu Han hükümdardır. Kutadgu Bilig’de devlet, birbirine bağlanmamış üç ayağı olan gümüş bir tahta benzetilmiştir. Eser’de, üç ayak üstünde olan hiçbir şeyin bir tarafa ağırlık veremeyeceği, her üç ayak da düz durdukça tahtın sallanmayacağı anlatılmak istenmiştir. Kutadgu Bilig’de, gümüş tahtın üç ayağından kasıt bugünkü “yasama”, “yürütme” ve “yargı” erkleridir. Tahtın ana direğini ise doğruluk ve adalet teşkil etmektedir. Hükümdar, insanları adalet önünde bey ve kul olarak ayırmayacaktır. Elindeki bıçak, işleri bıçak gibi kestiğine, hak arayan kimselerin işlerini uzatmadığına işaret etmektedir. Sağ tarafındaki şeker, zulme uğrayarak devletin kapısına gelen ve adaleti orada bulan insanların oradan tatlı tatlı ayrıldıklarını sembolize etmektedir. Sol taraftaki acı ot ise, adaletin kapısında cezaya çarptırıldıklarında yüzlerini ekşiten zalimlerin halini anlatmaktadır.

   Adalet kavramıyla ilgili olarak Kutadgu Bilig’de geçen bazı önemli beyitler aşağıya alınmıştır:
“… O (Bey) …memleketini ve halkını kanun yoluyla nizam altında bulundurur.”
“Kanunu doğruluk ile tatbik etti ve halk zenginleşti. O, iyi bir devirde, iyi bir nam bıraktı.”
 “Beylik çok iyi birşeydir, fakat daha iyi olan kanundur ve onu tatbik etmek lâzımdır.”
“Kanun karşısında benim için hepsi birdir. Bey veya kul olarak ayırmam. İster oğlum, ister yakınım veya hısmım olsun; ister yolcu, geçici, ister misafir olsun.”
“Halka kanunu doğru ve dürüst tatbik et ki, kıyamet gününde bahtiyar olasın.”
“Eğer devamlı ve ebedî beylik istiyorsan, adaletten ayrılma ve halk üzerinden zulmü kaldır.”
“Kötü teamül kurma, iyi kanun koy, kötü kanunlarla dünyada hükmedilmez.”
“Bu beylik işini hep beyler bilir; kanun ve nizam, örf ve adet onlardan gelir.”
“Beyler kanunlara nasıl riayet ederlerse, halk da aynı şekilde riayet eder.”
“Fakir, dul ve yetimleri kolla; bunları korumak, kanunu gerçekten uygulamak demektir.”
“Kendi menfaatini arama, halkın menfaatini düşün. Senin menfaatin halkın menfaati içindedir.”
“Halkı adil kanunlarla idare et, birinin diğerine tahakküme kalkışmasına meydan verme; onları koru.”
“Halka uygulanan kanunlar daima iyi olursa, Tanrı da bu beyliği her vakit ayakta tutar.”

   İyi kanunları daima uygulamak egemenliği sonsuz kılarken, kötüleri cezalandırmak ve iyileri korumak da kağanın önemli görevlerinden ve adaletin gereklerinden sayılmıştır. Kutadgu Bilig’de yer alan: “Ey hükümdar! Kılıç ve sopa sendedir; bu kamçılar, bu cezalar kötüler içindir.”,“Kötüler kötülüklerini bırakmadıkları nispette, sen de cezalarını eksik etme, elinde sopan hazır bulunsun.”“Bütün iyilere hürmet göster ve onları yükselt. Kötülere yüz verme; onları kapına dahi yaklaştırma”, “Sen iyiye kıymet ver, ona her türlü iyiliği yap; böylece bütün halk iyi olur.”beyitlerini konuyla ilgili olarak belirtebilmek mümkündür.

   Şu halde, Türk toplumunda adalete ne derece önem verildiği açıkça ortadadır. Herkes kanun karşısında eşittir. Hüküm verilirken insanlar arasında fark gözetilmeyecektir. Kanunlar mutlaka uygulanacak, haklıya hak ettiği verilecek, doğruluktan ayrılan ceza görecektir. Devletin temeli doğruluk ve adalettir. Hükümdarlar doğru olurlarsa, tüm dünya huzura kavuşacaktır. Bu arada, doğruluğun ve adaletin sağlanmasında hükümdarların kalplerine bir parça Tanrı ve ahiret korkusunun yerleştirilmek istendiğini de vurgulamakta yarar vardır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #25 : 25 Mayıs 2010, 20:10:19 »

Türk ve Moğol Toplumlarında Töre
kanunlar toplumların ve devletlerin ihtiyaçlarına göre yapılmakta ve
siyasi ve sosyal değişimlere paralel olarak yeniden düzenlenmekte ve yorumlanmaktadır. Orta
Asya’da ki Türk ve Moğol toplumları da, kendi liderleri ve kabilelilerinin önde gelenleri
tarafından yapılan törelere göre organize olmuş ve yönetilmişlerdir. Ama bu kanunlar yazıya
geçirilmemiş, sözlü olarak nesilden nesile aktarılmışlardır. Abdülkadir İnan’a göre “töre” terimi
“kanun, nizam” anlamını ifade etmekte ve bu kelime “il” kelimesiyle birlikte (il törüsü) “devlet
nizamı, kanunu” anlamına gelmektedir. Yine İnan, törü~tör kelimesinin
ceddiâlâ (ilk yaradılan insan) kültü ile bağlı olan töz kökünden türediğini ve “babalardan kalma
örf, âdet, kanun” anlamına geldiğini ileri sürmektedir. Yani töreler nesilden
nesile aktarılmakta ve değişen siyasi ve sosyal şartlara göre yeni töreler yapılmaktaydı.Devlet
ve toplum hayatı ile ilgili her şey en ince ayrıntısına kadar törelerce belirlenmekte idi. Orta
Asya’da ki göçebe ve yarı göçebe Türk ve Moğol toplumlarında, ordu ve halk hep birlikte göç
ettikleri için, töreler de askeri ve sivil, genel ve özel ayrımı yoktu. Devlet, ordu, aile ile ilgili
kurallar liderler tarafından belirlenirdi. Ve bu sistemde, bireylerden çok
toplumun ya da kabilenin düzeni her şeyden önce gelmekteydi. Çünkü Hadgson’un da ileri
sürdüğü gibi, “göçebe toplumlarda özgürlük kişilerden çok klanlara verilirdi”. Kabile toplumlarını
düzenleyen töreler kabilenin yapısına, içinde bulunduğu sosyal,siyasi ve
ekonomik şartlara göre kabilenin lideri veya önde gelen kişileri tarafından belirlenirdi
ve toplumdan topluma değişiklikler gösterirdi. Çünkü töreler var olan düzenin devamını
sağlamak amacı ile düzenlenmekte idi ve insanlar üzerinde çok ağır yaptırım güçleri vardı.

  Bir oba bir yerden başka bir yere konduğu zaman, çadırlar bir daire meydana getirecek şekilde
kurulurlardı. Kuzeyde, güneyde ve diğer yönlerde kimlerin çadırlarının kurulacağı, törece
belirlenmişti. Kabile reisinin sağında ve solunda kimlerin bulunacaktı... Çadırın içinde bile aile
reisinin nerede oturacağı belli idi. Türkler çadırdaki bu şeref yerine “Tör” derlerdi. Hatunun
çocukların, akrabaların veya daha uzak kimselerin nerelerde oturacakları da bilinen şeylerdi.

   Kutadgu Bilig’den verilen beyitlerden de insanların toplum ve devletle olan
ilişkilerinin töre’ye göre belirlendiğinin ve bu kuralların çok kapsamlı ve insanları yükümlülük
altına koyan kurallar olduğu anlaşılmaktadır.

                    Görgüsüz olurlar, cahil bütün halk,
                         Töre yok, usul yok, ilişkide hak.
                         Töresizliktir bu, töreyle yürü,
                         Töresiz kişiler, kişinin körü
                         Töre ve usulü, öğren, hizmet et,
                        Hizmeti bilirsen, parladı yüzün.
                        Çok güzel söylemiş, töreli kişi,
                        Töre bilen insan, bulur üst başı.
                        Töre var her şeye, usul, bil sözü,
                        Töre uygulasa, güler er yüzü.
                        Töre, usul bilmez, kaba bir kişi,
                        İnsana karışsa görülmez işi

  Yukarıda da kısaca değinildiği gibi, bu toplumlar bir yandan atalarından dedelerinden
miras aldıkları törelere itaat ederken, diğer yandan da, siyasi, sosyal ve ekonomik değişimlere
paralel olarak yeni töreler yapmaktaydılar. İslamiyet’ten önce ki devirlerde, Orta Asya’da ki
göçebe ve yarı göçebe yapısını korumakla beraber, toplumlar geniş Orta Asya coğrafyasında,
antik çağlardan itibaren, farklı zamanlarda birbirlerinden farklı siyasi ve sosyal değişimler
yaşadılar. Buna paralel olarak da, kadın ve erkeğe eşit denilebilecek haklar veren törelerin
yanısıra, kadını erkek önünde ikinci sınıfa koyan töreleri de yaptılar. Aşağıda ki bölümde farklı
töre uygulamaları karşılaştırmalı bir açıdan açıklanmaya çalışılacaktır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #26 : 25 Mayıs 2010, 20:10:30 »

Orta Asya’da Kadın- Erkek İlişkilerinde Töre
Orta Asya, Sibirya’dan Çin sınırına, İran’dan Mançurya’ya uzanan geniş bir coğrafyadır.Kuzey bölgelerinde (Güney Sibirya) Hakas ve Yakutlar gibi antik kültürel, sosyal ve ekonomik yapısını büyük oranda günümüze kadartaşıyabilen toplumlar bulunmaktadır. Öbür yanda ise, bu coğrafyanın güney kesimlerinde Milat’dan önce 300’lerden itibaren Hun devleti kurulmuş ve onu birinci ve ikinci Göktürk ve Uygur devlet ve imparatorlukları takip etmiştir. Bu devletleşme süreci beraberinde sosyal, ekonomik ve siyasi farklılaşmayı ve değişimi de getirmiştir.
     “Tanrıdan kut bulmuş” yani Tanrı tarafından yönetilmek üzere görevlendirilmiş aşina sülalesi, seçkin askeri ve bürokratik sınıflar en tepede olmak üzere ticaret yolu ile zengin olan kesimler geniş halk kitleleri üzerinde hakimiyet kurmuşlardır. Bu olaylar beraberinde sosyal farklılaşmayı ve kadın- erkek rollerinin değişmesine ve bu ilişkileri
düzenleyen törelerde de büyük değişimler yaşanmasına sebep olmuştur.
Ümit Hassan’ın da vurguladığı gibi, kabile sisteminden devlet veya imparatorluğa
geçişle birlikte, sınıfsal farklılılaşma yaşanmış,bu da kadın-erkek ilişkilerinde eşitisizliğin
doğmasına neden olmuştur. Bazı Orta Asya toplumlarında, özellikle gerçek anlamda merkezi
hiyerarşik devlet sisteminin oluşmadığı, kuzey bölgelerde yaşayan toplumlar (Hakas, Tuva ve
Yakut) da kadın- erkek ilişkilerinde eşitlik olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Devlet sisteminin oluşmadığı ve sınıfsal farkılalaşmaların az olduğu toplumlarda kadın
erkek arasında büyük ölçüde eşitlik olduğu sosyal bilimcilerin hemfikir olduğu bir görüştür.
Fakat bu anaerkil bir toplum anlamına gelmemektedir.
Bugün artık pek çok sosyal bilimci, tarihte hiç bir zaman anaerkil bir toplum olmadığını ve
anaerkiliğin bir “mit” olduğunu ileri sürmektedirler.
   Yani kadının tarihte hiç bir zaman ataerkil bir toplumda olduğu gibi, kadının sosyal, siyasi
ve ekonomik hayata hakim olduğu ve ana soyunun geçerli olduğu bir anaerkil toplum
olmamıştır. Yalnız eşitlikçi toplumlarda kadın soyuna, kadınsı değerlere çok önem verildiğini
ve bu gibi toplumlarda cinsiyetten çok kişisel meziyetlerin ön plana çıktığını görüyoruz. Aynı
zamanda, kadın ve erkek arasında belirgin bir iş bölümünün olmadığı veya kadın ve erkek
rollerinin kesin kurallarla belirlenmediği söylenebilir .
   Anaerkil veya anasoylu olmayan bu eşitlikçi toplumlar, büyük ölçüde
babasoylu (patrilineal) ve babayerli (patrilocal) toplumlardı. Örnegin günümüzde, Orta
Asya’nın kuzeyinde yaşayan ve antik çağlara ait sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik yapılarını
büyük oranda muhafaza eden ve eşitlikçi bir yapıya sahip olan Hakas, Yakut ve Tuva ve bir
grup Altay halkları da babayerli ve babasoylu toplumlardır.
  Bunu o halkların kendi sosyal ve kültürel değerlerini muhafaza
ettikleri, çok eski çağlardan beri söyleyegeldikleri destanlarda görebiliriz.
 Bu toplumlarda ki babayerlililik (patrilocality) ve babasoyluluk
(patrilineaty) yakın çağlarda değil, antik çağlardan itibaren ortaya çıkmaya başlamıştır. Esther
Jacobsen’e göre Güney Sibirya’da erken göçebe toplumlarda bu değişim Bronz ve erken Demir
çağlarında başlamıştır. Kuzey halkları arasında yavaş değişen politik güç, kadın merkezli klan
yapısından uzaklaşıp erkek kabile eliti ile entegre olmuş ve bu da kadın-erkek arasında gerilim
yaratmıştır . Adı geçen halkların destanlarını incelediğimizde, maskülen
 ve feminen değerlerin birbiri ile zaman zaman çatışmalarına rağmen,
toplumun o eşitlikçi yapısını muhafaza ettiği söylenebilir. Karl Reichl destanlarda birbirleri ile
çelişen farklı değerlerin zaman içinde değişen kültürel öğelerin birbirlerine eklemlerek
“katmanlar” oluşturduğunu söylemektedir. Siyasi, sosyal ve ekonomik dönüşümler
 açısından en durağan olan kuzey halkları arasında bile pek çok sosyal ve kültürel
değişimler yaşanmış ve zaman içinde farklılaşan değerler birbirlerine eklemlenerek günümüze
kadar gelmişlerdir. Sonuç olarak, mutlak bir kadın-erkek eşitliği olmamasına rağmen,
anasoyuna ve kadınsı değerlere önem veren toplumsal yapılar varlıklarını günümüze kadar
koruyabilmişlerdir.
   Kuzey toplumlarının aksine, Güney bölgelerdeki toplumlarda bu eşitlikçi sosyal yapı
daha milattan önceki devirlerden itibaren, ataerkil bir yapı lehine değişmiştir. Çünkü bu
toplumlar, kandaş kabile yapısından sıyrılıp, çeşitli devlet ve İmparatorluk kurmuşlardır. Bunun
sonucu olarak da önemli toplumsal, ekonomik ve kültürel değişimlere maruz kalmışlardır.
Milattan önce 209-174 yıllarında imparatorluğunu genişleten Hun İmparatoru Mete, kendine
bağlı iyi eğitimli özel birliğini kurarak, geleneklere karşı çıkar ve babasını, üvey annesini ve
kardeşini öldürür ve tahta geçer. Komşu düşman hükümdar ona meydan okumak amacı ile
Mete’ye kabul edemeyeceği teklifler sunar. Önce en hızlı atını, sonra karısını ister. Divan kurulu
üyelerinin, geleneklere aykırı diye karşı çıkmalarına rağmen, Mete düşmanının isteklerini yerine
getirir. Eşi için “onlardan bir kadını mı esirgeyeceğim” der ve karısını bu hükümdara verir.
    Yani Mete bir anlamda, içinde bulunduğu toplumun değerlerine, yeni
kurduğu siyasi ve toplumsal düzenin çıkarları uğruna hiçe sayar ve kendi töresini uygular.
Ayrıca, pek çok Hun, Göktürk ve Uygur hükümdarının sanılanın aksine tek eşli olmadığını, bu
Hükümdarlarının siyasi ve ticari ilişkiler içinde bulundukları hanedanlıklardan, özellikle
Çin’den, birden fazla kadınla evlendiklerini Çin kaynakları bize bildirmektedirler .
    Bu da bize, çok eşliliğin en azından zengin elit kesim arasında yaygın olduğunu
ve hükümdarların han ve hatun olarak birlikte anılmasının, hükümdarların tek eşli
olduğu anlamına gelmediğini göstermektedir. Roux’a göre, tahta çıkan hanın hatunla
anılmasının arkasında meşruiyet prensibi yatmaktadır. Hatunun han ile birlikte aktif olarak
ülkeyi yönettiğini söylemek pek mümkün görünmemektedir . Yine de
Hatunun devlet işlerinde ve sosyal yaşamda hatırı sayılır bir nüfuzu vardı ama daha önce de
belirtildiği gibi eşit katılım söz konusu değildi.
Aynı şekilde, Göktürklerin ve Uygurların Türeyiş efsaneleri de genel olarak babasoylu
(patrilineal) ve atarerkil bir toplum tablosu çizmektedir. Göktürk türeyiş destanlarında bir
varyant hariç ana soyunun ortadan kaybolduğunu, onun yerine babasoyunun ve maskülen
değerlerin önem kazandığını ve kadının varlığının daha sembolik kaldığı söylenebilir Bu
örneklere dayanılarak, “İslam öncesi Orta Asya” da, kadın erkek ilişkilerinde önemli farklılıklar
olduğunu, en azından kadın-erkek beraberce sosyal, siyasi ve askeri alanlarda her zaman birlikte
hareket etmediklerini, kadının her zaman erkeğin yanında yer alarak her konuda söz sahibi
olmadığını, rahatlıkla söyleyebiliriz.
Aşağıda 10. ve 11. yüzyıllarda Orta Asya’da seyahat ederken Müslüman olmayan veya
Müslüman olduğu halde henüz İslami kuralları resmen veya fiilen hayata geçirmemiş çeşitli
Türk kabilelerinin, sosyal yaşamlarına tanıklık etmiş kişilerin günümüze ulaşan eserlerinde,
sıradan insanlar arasındaki kadın erkek ilişkileri hakkında yukarıda söylediğimiz görüşleri
doğrulayan pek çok örnekler bulunmaktadır.
    Orta Çağlarda çeşitli Türk boyları arasında seyahat edip gözlemlerini anlatan pek çok
seyyah kadın-erkek ilişkileri ile ilgili farklı töre uygulamalarını bize aktarmaktadırlar. Bu
seyyahlarca bize bildirilen bazı töreler kadın-erkek eşitliğinin yada toplumda kadının fiziksel ve
psikolojik baskılardan uzak bir şekilde yaşadığının göstergesi olarak algılanabilecek özellikler
taşımaktadır. 920’lerde Abbasi halifesi el-Muktedir tarafından yeni Müslüman olan Etil Volga
Bulgarı hükümdarına yollanan elçilik heyetinde bulunan divan katibi İbn-i Fazlân “Oğuz
Türklerinde kadınlar yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar. Aynı şekilde, kadın, vücudunun
hiç bir yerini insanlardan gizlemez” diye bildirmektedir . Yine Selçuklu
Hükümdarı Sultan Sencer zamanında 1120’lerde yaşamış olan Mervezi Hazar Hakanlı’ğına
bağlı Burdas kabilesinde bir kız buluğ çağına erince, evlenmek maksadıyla istetmesi için, arzu
ettiği erkeklerden birini seçtiğini söylemektedir. 942 yıllarında Çin elçilik
heyeti ile Buhara’dan Çin’e giden Ebū Dülef ise Kutluk Türklerinin kız kardeşleri ile
evlendiğini ve kocası ölen kadının bir daha evlenmediğini, zina eden kadın veya erkeği
yaktıklarını, evlenen erkeğin bütün malını başlık olarak verdiğini ve aynı zamanda kızın velisine
bir sene hizmet ettiğini, hükümdarların evlenmesinin yasak olduğunu ve eğer hükümdar
evlenirse onun öldürüldüğünü bize bildirmektedir. Birbirlerine yakın
zamanlarda Orta Asya’nın çeşitli Türk kabileleri arasında seyahat eden seyyahların bize
aktardığı bilgilere bakılarak, kadın erkek ilişkilerinde, kayda değer bir eşitliğinin olduğu
söylenebilir. Ama yine aynı seyyahların verdiği diğer bilgiler babasoylu ve babayerli bir toplum
tablosu çizmektedir.
   Örneğin, İbn-i Fazlân bize o zamanki Oğuz toplumundaki törelerin farklı boyutlarını
gösteren örnekler vermektedir. Örneğin, levirate (kocası ölen kadının kocasının kardeşi ile veya
erkeğin babası öldüğünde üvey annesi ile evlenmesi) ile ilgili olarak Oğuzlar arasında kendi öz
annesi olmamak kaydı ile babası öldüğünde annesi ile evlenme adeti olduğunu bize
bildirmektedir. Bu konuda J. P. Roux eski çağlarda Orta Asya Türk ve Moğol
toplumlarında, dul bir kadının sadece ölen kocasının kardeşi veya üvey oğlu ile evlenebildiğini
ileri sürmektedir. Ramazan Şeşen, “boylara ve mıntıkalara göre değişmesine
rağmen, eski Türklerde genel olarak erkekler öz anaları, kız kardeşleri ve babalarının kızları
hariç herkesle evlenirlerdi.” demektedir. Ayrıca bu adet kadın erkek
ilişkilerinde daha eşitlikçi bir yapı sergileyen Sibirya Türkleri ve Moğollar arasında da yaygın
bir uygulama idi. Ancak dul bir kadınla evlenen bir kişi, öbür dünya da yalnız kalmamak için
muhakkak bakire bir kadınla gene evlenirdi çünkü ölünce kadının ilk kocası ile birleşeceğine
inanılırdı. Levirate’in farklı sosyal, siyasi ve ekonomik boyutları
olmasına rağmen, bu uygulamanın kökeninde, babasoylu ve babayerli toplumsal değerler çok
önemli rol oynamıştır. Çünkü kadın evlenip kendi ailesinden ayrıldıktan sonra, kocasının aile
veya kabilesine ait olarak kabul ediliyordu. Günümüzde Türkiye’sinin pek çok yöresinde bu
uygulamaların benzer sebeplerden devam ettirildiği söylenebilir. Örneğin, bazı yörelerde
evlenen bir kızın baba evinden çıkarken, arkasından sembolik olarak tahta kaşık kırılması veya
evelenen kıza “bu evden gelinlikle çıkıyorsun kefenle dönebilirsin” denilmesi, yukarıda
bahsedilen anlayışı yansıtmakatdır. Bu anlayış içinde, bir kadının kocası vefat etse bile hala
kocasının ailesine ait görülmesi, levirate uygulamasına başvurulmasına neden olmaktadır.
Ayrıca bu gibi uygulamalarda, babası ölen öocukların bakımının sağlanması ve ortak mal ve
mülkün dağılmasını engellenmesi gibi sebepler yatmaktadır. Bu bize bazı törelerin gönümüze
kadar benzer sosyal şartlarda ve benzer anlayışlarla devam ettirildiğini göstermektedir.
İbn-i Fazlân Oğuz toplumunda zina ile ilgili töreler hakkında şu bilgileri vermektedir:
“Zina diye bir şey bilmezler. Böyle bir suç işleyeni ortaya çıkarırlarsa onu iki parçaya bölerler.
Şöyle ki: Bu kimseyi iki ağacın dallarını bir yere yaklaştırarak bağlarlar. Sonra, bu dalları
bırakırlar. Dalların eski durumuna gelmesi neticesi, o kimse iki parçaya bölünür.”
 Tabi burada cezaya çarptırılanın kim yada kimler olduğu belirtilmemiş ancak bu ağır ceza
insanlar üzerinde ki baskı ve kontrolün ileri boyutta olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Oğuz
Türkleri arasında evlenecek erkeğin kızın ailesine başlık vermek zorunda olduğunu ve başlığı
verince kızın bulunduğu çadıra girerek, ailesinin gözü önünde, kolundan tutup götürebildiğini
ve kimsenin buna itiraz etmediğini söylemektedir  Yine İbn-i Fazlân
Oğuzlardan biri hastalanınca, o kimseye cariyelerinden veya kölelerinden birinin hizmet ettiğini
bize bildirmektedir . Şimdi karşımıza farklı bir tablo çıkmaktadır. Bir yandan
harem selam uygulamasının olmadığı ama öbür yandan cariyeliğin, başlık parasının ve zinanın
çok şiddetle cezalandırıldığı bir Oğuz toplumu. Burada bizim için asıl önemli nokta, törelerin
toplumların ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiği ve bu doğrultuda kadın ve erkek ilişkilerinde
eşitlik sağlayan uygulamalardan, kadınları erkek egemen sisteme itaate zorlayan yaptırımlara
uzanan geniş bir yelpaze sunmasıdır. Ayrıca aynı toplum içinde veya sosyo-kültürel olarak
olarak birbirine çok benzeyen toplumlarda bile biribirine zıt töreler göze çarpmaktadır.
Şu an için, şeriatın olmadığı ve sadece törelerle yönetilen Orta Asya Türk toplumları
hakkında genellemeler yapıp kesin yargılara varacak kadar yeterli bilgilere sahip değiliz, ancak
sadece yukarıda verilen bilgilere dayanarak, kadın erkek ilişkilerinde, töre ne kadını
özgürleştirmiş ne de ezmiştir denilebilir. Töre toplumsal ve siyasal şartlara ve bunların
şekillendirdiği kültürel değerlere göre sürekli şekil değiştirmiştir. Bu yüzden İslamiyet’den
önce, Orta Asya’da kadın-erkek ilişkilerinde eşitliğin olduğu iddası, İslam öncesi Orta Asya
Türk toplumlarını durağan ve homojen olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. Bu makalede,
İslam öncesi devirlerde Türk toplumları arasında yaşanan farklı siyasi ve sosyal gelişmelerin,
farklı kadın erkek ilişkilerinin oluşumuna yol açtığını kısaca anlatmaya çalıştım.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #27 : 11 Temmuz 2010, 16:39:15 »

İslam Öncesi Devirlerde Orta Asya'da Değişen Kadın Erkek İlişkilerinde Töre
   Bütün Müslüman toplumlarda, İslamiyet’i kabul etmeden önce siyasi, sosyal ve
ekonomik ilişkileri düzenleyen çeşitli kanun ve kurallar bulunmakta idi. İslam öncesi kanunlar
ve kuralların uygulanmasına, İslamiyet’in kabulünden sonra da şeriat kuralları ile birlikte devam
edildi. Hükümdarlar, şeriatın yanısıra, izledikler siyasi, sosyal ve ekonomik politikaları
doğrultusunda, atalarından kalan kanun ve kuralları (töre, yasa) uyguladılar veya kendi
kanunlarını yaptılar. Tarihte bütün Müslüman toplum ve devletlerde, şeriat ve bu din dışı
kanunlar devletin ve toplumun siyasi, sosyal ve ekonomik yapısı ve ihtiyaçlarına göre
algılanmış ve yeniden şekillendirilmiştir.1 Örneğin Timur Müslüman olmasına ve kendisini
İslam’ın koruyucusu ve yayıcısı olarak görmesine rağmen, Cengiz Han’ın varisi ve takipçisi
sıfatı ile yasa’yı (Cengiz Han yasası) şeriat’a tercih etmiştir (Manz, 1996). Osmanlı
İmparatorluğunda da örf-ü hukuk ve şeriat birlikte uygulanmıştır. Zaman zaman imparatorluğun
düzen ve devamlılığı için, şeriata aykırı pek çok kanun ve kurallar getirilmiştir2. Osmanlı’da
tahta geçen padişahın kardeşlerini katletme hakkı da İslami olmayan kanunların ne kadar güçlü
ve etkin olabildiğini göstermesi açısından çarpıcı bir örnektir.
   Osmanlı İmparatorluğundan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyetinde laiklik resmen
kabul edildi. Kadın ve erkeğe pek çok konuda eşit haklar sağlayan, batıdan alınan kanun ve
kurallar Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer aldı. Ama bu hukuki değişimler, Türkiye’de
insanların geleneksel kanun ve kurallarını terk etmelerini sağlayamadı. Türkiye’de bazı kesimler
medeni hukuka rağmen şeriat kurallarına riayet ederken, geniş halk kitleleri, özellikle de kırsal
kesimde yaşayanlar, sosyal ilişkilerini, özellikle evlilik, boşanma ve miras meselelerini kendi
gelenek ve göreneklerine (törelere) göre yönlendirmeye devam ettiler. Yani ne şeriat ne de
medeni hukuk tamamen (en azından belli kesimlerde) törelerin yerini alamadı.
   Günümüz Türkiye’sinde töre konusunda bir anlam karmaşası yaşanmaktadır: Bir
yandan İslamiyet’ten önce “törelerle” yönetilen Türk toplumlarında, kadın ve erkek arasında
eşitliğin olduğuna dair yaygın bir düşünce varken3, diğer yandan ise son zamanlarda özellikle
Doğu ve Güneydoğu’da basın ve medyaya sık sık konu olan, töre cinayetleri, berdel ve levirat
(levırate) (kocası ölen kadının kocasının kardeşi ile evlendirilmesi) gibi uygulamaların da etkisi
ile töre, kadın haklarını hiçe sayan ve geri kalmışlık ve cehaletle özdeşleşen bir kavram olarak
algılanmaya başlandı. Aslında İslam öncesi törelerle yönetilen toplumlarda eşitlik veya eşitsizlik
vardı demek veya günümüz Türkiye’sinde bütün töre uygulamalarının kadın hak ve
özgürlüklerini hiçe saydığını iddia etmek, büyük ölçüde töre’ye tarihsel ve sosyolojik açıdan
bakmamaktan kaynaklandığı söylenebilir. Çünkü tarih boyunca töre, zamana, mekana,
toplumların ve devletlerin ihtiyaçlarına göre hızla şekil değiştirip tekrar tekrar formüle
edilebilmiştir. Bu yazıda, törenin bu dinamik yapısına farklı bir açıdan bakabilmek amacı ile
İslamiyet’ten önce, salt törelerle idare edilen Orta Asya’da, kadın erkek ilişkilerinin (gender) ve
kadının toplum içinde ki rollerinin törelerce nasıl düzenlendiği tarihsel bazı veriler ışığında
incelenecektir.


1 Şeriat ve töre, yasa ilişkisi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. (İnan, 1998: 222-228); Dalkesen (2007).
2Tarihteki bütün Türk hükümdarları kendi otorite ve güçlerini her türlü gücün üzerinde görmüşler ve bu çerçevede
kendi yaptıkları kanunları her türlü kanun ve kuralın üzerinde tutmuşlardır. Bu konuda İnalcık’ın aktardığı gibi
Köprülü’ye göre “İslâm dinine en fazla riayetkâr sayılan Türk hükümdarları bile devlet otoritesini herşeyin fevkinde
tutmuşlardır” demektedir (1958: 105). Osmanlı Padişahları da bu geleneği takip etmişler ve Örf-ü Sultanî adı verilen
kanunlar yapmışlardır. Ümit Hassan Osmanlı örf-ü hukuk sistemininin Türk-Moğol geleneğinen etkilenerek kendi
özgün apısını oluşturduğunu kabul etmekte ve bu konuda şunları söylemektedir: “... (Osmanlı), devraldığı kandaş
‘hukuk’ (töre) ve bunun eski devletlerin devlete geçiş tecrübelerinden nasiplenmiş bulunan formlarından (yasa/yasağ)
da yararlanmak suretiyle kendine uygun bir devlet kudreti biçimi/ifâdesi (Osmanlı Örf-ü Sultanî) hâline getirılmesi
süreci ile beraber eski devlet tecrübelerinde kotarılmış ideolojinin (Sunnî İslam’ın saltanat normları) zerkedilmesi, o
belirli devlet için (Osmanlı) özgüllükler düzeyinde gösterebilir” (Hassan, 2005:20). Benzer bir şekilde Cornell
Fleischer’da Osmanlı’da ki dini olmayan kanunların kökeninin Orta Asya’ya siyasi geleneğine dayandığını ve Tarihçi
Mustafa Ali’nin Cengizhan Yasası ile Osmanlı yasa’sı arasında bağ kurduğunu belirtmekte ve bu kanunların
hanedanlığın prestijinin ve hakimiyetinin güçlü bir sembolü olarak görüldüğünü ileri sürmektedir (Fleisher, 2005:
169-176). Örfü hukukun şeriat karşısında daha güçlü ve etkin olması büyük oranda Sultan’nın siyasi ve askeri
otoritesine bağlı idi. Örneğin, İstanbul’u feth ederek merkezi ve mutlak otoriteyi tam olarak yerleştiren Fatih Sultan
Mehmet zamanında örfi hukuk devlet sistemine hakim olmuştur. Ayrıntılı bilgi için bkz. (İnalcık, 1958: 110-115).
Kanun (Örf-ü hukuk) ve şeriat arasında ki ilişki için bkz (Gerber, 1994: 179-184).
3 Aslında bu tarışmalar şeriat töre ikilemi ekseninde dönmektedir.Türkiye’de özellikle göçebe yaşam tarzında
haremlik selamlık (segregation) olmaması, kadın ve erkeklerin savaş durumunda ve günlük hayatta beraber hareket
etmeleri, İslam öncesi Orta Asya’da kadın-erkek eşitliği olduğu yönünde bir kanı oluşmasına sebep olmuştur. Bkz.
Eröz, 1998: 9-44̀; Erkul (2002). Bazı sosyal bilimciler ise ataerkil ve hiyerarşik Orta Asya göçebe ve yarı göçebe
toplumlarında, kadınların temel kişisel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakıldığını ama şeriatın kadınların pek çok
haklarını garanti altına aldığını ileri sürmektedirler. Bkz. Türköne (1995). Bu konuda ki en son çalışma ise Necati
Gültepe’ye aittir. Kendisi Türk Kadın Tarihine Giriş (2008) adlı kitabında, sosyal şartlara bağlı olarak farklı töre
uygulamlarından bahs etse de genel olarak İslam öncesi Türk toplumlarında kadın ile erkek arasında eşitlik
olduğunu, bunun Türk milletinin kültür ve medeniyetinin bir parçası olduğunu savunmaktadır. Yazar şeriat’ın Türk
kadının İslam öncesi hak ve özgürlüklerini elinden aldığını ancak Hz. Muhammed zamanında uygulanan şeriat
kurallarının Türk töre ve kültürüne uygun olduğunu ileri sürmektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #28 : 11 Temmuz 2010, 16:45:43 »

İslam Öncesi Devirlerde Orta Asya'da Değişen Kadın Erkek İlişkilerinde Töre
   

Türk ve Moğol Toplumlarında Töre
Bilineceği üzere kanunlar toplumların ve devletlerin ihtiyaçlarına göre yapılmakta ve
siyasi ve sosyal değişimlere paralel olarak yeniden düzenlenmekte ve yorumlanmaktadır. Orta
Asya’da ki Türk ve Moğol toplumları da, kendi liderleri ve kabilelilerinin önde gelenleri
tarafından yapılan törelere göre organize olmuş ve yönetilmişlerdir.4 Ama bu kanunlar yazıya
geçirilmemiş, sözlü olarak nesilden nesile aktarılmışlardır. Abdülkadir İnan’a göre “töre” terimi
“kanun, nizam” anlamını ifade etmekte ve bu kelime “il” kelimesiyle birlikte (il törüsü) “devlet
nizamı, kanunu” anlamına gelmektedir (İnan, 1998: 640). Yine İnan, törü~tör kelimesinin
ceddiâlâ (ilk yaradılan insan) kültü ile bağlı olan töz kökünden türediğini ve “babalardan kalma
örf, âdet, kanun” anlamına geldiğini ileri sürmektedir (İnan, 1998: 272). Yani töreler nesilden
nesile aktarılmakta ve değişen siyasi ve sosyal şartlara göre yeni töreler yapılmaktaydı.5 Devlet
ve toplum hayatı ile ilgili her şey en ince ayrıntısına kadar törelerce belirlenmekte idi. Orta
Asya’da ki göçebe ve yarı göçebe Türk ve Moğol toplumlarında, ordu ve halk hep birlikte göç
ettikleri için, töreler de askeri ve sivil, genel ve özel ayrımı yoktu. Devlet, ordu, aile ile ilgili
kurallar liderler tarafından belirlenirdi (Fletcher, 1986: 23-24). Ve bu sistemde, bireylerden çok
toplumun ya da kabilenin düzeni her şeyden önce gelmekteydi. Çünkü Hadgson’un da ileri
sürdüğü gibi, “göçebe toplumlarda özgürlük kişilerden çok klanlara verilirdi” (Hodgson,
1974:82). Kabile toplumlarını düzenleyen töreler kabilenin yapısına, içinde bulunduğu sosyal,
siyasi ve ekonomik şartlara göre kabilenin lideri veya önde gelen kişileri tarafından belirlenirdi
ve toplumdan topluma değişiklikler gösterirdi. Çünkü töreler var olan düzenin devamını
sağlamak amacı ile düzenlenmekte idi ve insanlar üzerinde çok ağır yaptırım güçleri vardı.
Bahaeddin Ögel’in bize verdiği bilgiler, töre’nin kapsamını göstermesi açısından güzel
bir örnek teşkil etmektedir.

     Bir oba bir yerden başka bir yere konduğu zaman, çadırlar bir daire meydana getirecek       şekilde
    kurulurlardı. Kuzeyde, güneyde ve diğer yönlerde kimlerin çadırlarının kurulacağı, törece
    belirlenmişti. Kabile reisinin sağında ve solunda kimlerin bulunacaktı... Çadırın içinde bile aile
    reisinin nerede oturacağı belli idi. Türkler çadırdaki bu şeref yerine “Tör” derlerdi. Hatunun
    çocukların, akrabaların veya daha uzak kimselerin nerelerde oturacakları da bilinen şeylerdi
    (Ögel, 2003: 73-274).6

Yukarıda Kutadgu Bilig’den verilen beyitlerden de insanların toplum ve devletle olan
ilişkilerinin töre’ye göre belirlendiğinin ve bu kuralların çok kapsamlı ve insanları yükümlülük
altına koyan kurallar olduğu anlaşılmaktadır.

 
4 Büyük Moğol imparatorluğunun kurucusu Cengiz Han Orta Asya’da yaşayan çeşitli Türk ve Moğol kabilelerinin
törelerini kendi impratorluk ve hakimiyet anlayışına göre yeniden formüle etmiş ve buna da Cengiz Han yasa’sı
denilmiştir. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. (İnalcık, 2000: 21). Moğollar devrinde “yasa” ve “töre” terimleri
eşanlamlı kelimeler olarak kullanılmışlardır ( İnan 1998, 641).
5 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. (Hassan 2005, 18-22).
6 Abdülkadir İnan’ın “Orun” ve Ülüş” Meselesi,” adlı makalesinde, Türklerin kabile teşkilatlarında, kabile
bireylerinin, ziyafetlerde nasıl oturmaları gerektiği ve ziyafetler sırasında kesilen hayvanın hangi parçasının, kimin
tarafından yeneceğinin nasıl en ince ayrıntısına kadar törelerce belirlendiğini incelemiştir. Bkz. (İnan, 1998:241-254).
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #29 : 11 Temmuz 2010, 16:53:27 »

İslam Öncesi Devirlerde Orta Asya'da Değişen Kadın Erkek İlişkilerinde Töre
Orta Asya’da Kadın- Erkek İlişkilerinde Töre
Orta Asya, Sibirya’dan Çin sınırına, İran’dan Mançurya’ya uzanan geniş bir coğrafyadır.
Kuzey bölgelerinde (Güney Sibirya) Hakas ve Yakutlar gibi antik kültürel, sosyal ve ekonomik
yapısını büyük oranda günümüze kadar taşıyabilen toplumlar bulunmaktadır. Öbür yanda ise, bu
coğrafyanın güney kesimlerinde Milat’dan önce 300’lerden itibaren Hun devleti kurulmuş ve
onu birinci ve ikinci Göktürk ve Uygur devlet ve imparatorlukları takip etmiştir. Bu devletleşme
süreci beraberinde sosyal, ekonomik ve siyasi farklılaşmayı ve değişimi de getirmiştir.
“Tanrıdan kut bulmuş” yani Tanrı tarafından yönetilmek üzere görevlendirilmiş aşina sülalesi
(İ.Togan, 1998:9-10), seçkin askeri ve bürokratik sınıflar en tepede olmak üzere ticaret yolu ile
zengin olan kesimler geniş halk kitleleri üzerinde hakimiyet kurmuşlardır. Bu olaylar
beraberinde sosyal farklılaşmayı ve kadın- erkek rollerinin değişmesine ve bu ilişkileri
düzenleyen törelerde de büyük değişimler yaşanmasına sebep olmuştur7.
Ümit Hassan’ın da vurguladığı gibi, kabile sisteminden devlet veya imparatorluğa
geçişle birlikte, sınıfsal farklılılaşma yaşanmış,8 bu da kadın-erkek ilişkilerinde eşitisizliğin
doğmasına neden olmuştur. Bazı Orta Asya toplumlarında, özellikle gerçek anlamda merkezi
hiyerarşik devlet sisteminin oluşmadığı, kuzey bölgelerde yaşayan toplumlar (Hakas, Tuva ve
Yakut) da kadın- erkek ilişkilerinde eşitlik olduğu rahatlıkla söylenebilir (Dalkesen, 2007:30-
90). Devlet sisteminin oluşmadığı ve sınıfsal farkılalaşmaların az olduğu toplumlarda kadın
erkek arasında büyük ölçüde eşitlik olduğu sosyal bilimcilerin hemfikir olduğu bir görüştür
(Lerner, 1986; Muller, 1977: 7-21). Fakat bu anaerkil bir toplum anlamına gelmemektedir.
Bugün artık pek çok sosyal bilimci, tarihte hiç bir zaman anaerkil bir toplum olmadığını ve
anaerkiliğin bir “mit” olduğunu ileri sürmektedirler (Georgoudi, 2000: 451; Borstow, 1978: 7-
18). Yani kadının tarihte hiç bir zaman ataerkil bir toplumda olduğu gibi, kadının sosyal, siyasi
ve ekonomik hayata hakim olduğu ve ana soyunun geçerli olduğu bir anaerkil toplum
olmamıştır. Yalnız eşitlikçi toplumlarda kadın soyuna, kadınsı değerlere çok önem verildiğini
ve bu gibi toplumlarda cinsiyetten çok kişisel meziyetlerin ön plana çıktığını görüyoruz. Aynı
zamanda, kadın ve erkek arasında belirgin bir iş bölümünün olmadığı veya kadın ve erkek
rollerinin kesin kurallarla belirlenmediği söylenebilir (Draper, 1975: 77-110; Rohrlich-Leavitt
ve Skyes, 1975: 110-127). Anaerkil veya anasoylu olmayan bu eşitlikçi toplumlar, büyük ölçüde
babasoylu (patrilineal) ve babayerli (patrilocal) toplumlardı. Örnegin günümüzde, Orta
Asya’nın kuzeyinde yaşayan ve antik çağlara ait sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik yapılarını
büyük oranda muhafaza eden ve eşitlikçi bir yapıya sahip olan Hakas, Yakut ve Tuva ve bir
grup Altay halkları da babayerli ve babasoylu toplumlardır. (Kubarev, 1997: 239-246;
Pustogaçev, 1997: 299-306). Bunu o halkların kendi sosyal ve kültürel değerlerini muhafaza
ettikleri, çok eski çağlardan beri söyleyegeldikleri destanlarda görebiliriz (Naskali, 1999; Dilek,
2000; Özkan, 1997). Bu toplumlarda ki babayerlililik (patrilocality) ve babasoyluluk
(patrilineaty) yakın çağlarda değil, antik çağlardan itibaren ortaya çıkmaya başlamıştır. Esther
Jacobsen’e göre Güney Sibirya’da erken göçebe toplumlarda bu değişim Bronz ve erken Demir
çağlarında başlamıştır. Kuzey halkları arasında yavaş değişen politik güç, kadın merkezli klan
yapısından uzaklaşıp erkek kabile eliti ile entegre olmuş ve bu da kadın-erkek arasında gerilim
yaratmıştır (Jacobsen, 1993:44-46; İnan, 1998: 223). Adı geçen halkların destanlarını
incelediğimizde, maskülen ve feminen değerlerin birbiri ile zaman zaman çatışmalarına rağmen,
toplumun o eşitlikçi yapısını muhafaza ettiği söylenebilir. Karl Reichl destanlarda birbirleri ile
çelişen farklı değerlerin zaman içinde değişen kültürel öğelerin birbirlerine eklemlerek
“katmanlar” oluşturduğunu söylemektedir (Reichl, 200: 177-178). Siyasi, sosyal ve ekonomik
dönüşümler açısından en durağan olan kuzey halkları arasında bile pek çok sosyal ve kültürel
değişimler yaşanmış ve zaman içinde farklılaşan değerler birbirlerine eklemlenerek günümüze
kadar gelmişlerdir. Sonuç olarak, mutlak bir kadın-erkek eşitliği olmamasına rağmen,
anasoyuna ve kadınsı değerlere önem veren toplumsal yapılar varlıklarını günümüze kadar
koruyabilmişlerdir.
Kuzey toplumlarının aksine, Güney bölgelerdeki toplumlarda bu eşitlikçi sosyal yapı
daha milattan önceki devirlerden itibaren, ataerkil bir yapı lehine değişmiştir. Çünkü bu
toplumlar, kandaş kabile yapısından sıyrılıp, çeşitli devlet ve İmparatorluk kurmuşlardır. Bunun
sonucu olarak da önemli toplumsal, ekonomik ve kültürel değişimlere maruz kalmışlardır.
Milattan önce 209-174 yıllarında imparatorluğunu genişleten Hun İmparatoru Mete, kendine
bağlı iyi eğitimli özel birliğini kurarak, geleneklere karşı çıkar ve babasını, üvey annesini ve
kardeşini öldürür ve tahta geçer. Komşu düşman hükümdar ona meydan okumak amacı ile
Mete’ye kabul edemeyeceği teklifler sunar. Önce en hızlı atını, sonra karısını ister. Divan kurulu
üyelerinin, geleneklere aykırı diye karşı çıkmalarına rağmen, Mete düşmanının isteklerini yerine
getirir. Eşi için “onlardan bir kadını mı esirgeyeceğim” der ve karısını bu hükümdara verir
(Sima Qian, 1993: 135). Yani Mete bir anlamda, içinde bulunduğu toplumun değerlerine, yeni
kurduğu siyasi ve toplumsal düzenin çıkarları uğruna hiçe sayar ve kendi töresini uygular.
Ayrıca, pek çok Hun, Göktürk ve Uygur hükümdarının sanılanın aksine tek eşli olmadığını, bu
Hükümdarlarının siyasi ve ticari ilişkiler içinde bulundukları hanedanlıklardan, özellikle
Çin’den, birden fazla kadınla evlendiklerini Çin kaynakları bize bildirmektedirler (Jagchid ve
Symons, 1989: 130-145). Bu da bize, çok eşliliğin en azından zengin elit kesim arasında yaygın
olduğunu ve hükümdarların han ve hatun olarak birlikte anılmasının, hükümdarların tek eşli
olduğu anlamına gelmediğini göstermektedir. Roux’a göre, tahta çıkan hanın hatunla
anılmasının arkasında meşruiyet prensibi yatmaktadır. Hatunun han ile birlikte aktif olarak
ülkeyi yönettiğini söylemek pek mümkün görünmemektedir (Roux, 1989: 203). Yine de
Hatunun devlet işlerinde ve sosyal yaşamda hatırı sayılır bir nüfuzu vardı ama daha önce de
belirtildiği gibi eşit katılım söz konusu değildi (İzgi, 1973-75: 152-153).
Aynı şekilde, Göktürklerin ve Uygurların Türeyiş efsaneleri de genel olarak babasoylu
(patrilineal) ve atarerkil bir toplum tablosu çizmektedir. Göktürk türeyiş destanlarında bir
varyant hariç ana soyunun ortadan kaybolduğunu, onun yerine babasoyunun ve maskülen
değerlerin önem kazandığını ve kadının varlığının daha sembolik kaldığı söylenebilir9. Bu
örneklere dayanılarak, “İslam öncesi Orta Asya” da, kadın erkek ilişkilerinde önemli farklılıklar
olduğunu, en azından kadın-erkek beraberce sosyal, siyasi ve askeri alanlarda her zaman birlikte
hareket etmediklerini, kadının her zaman erkeğin yanında yer alarak her konuda söz sahibi
olmadığını, rahatlıkla söyleyebiliriz.
Aşağıda 10. ve 11. yüzyıllarda Orta Asya’da seyahat ederken Müslüman olmayan veya
Müslüman olduğu halde henüz İslami kuralları resmen veya fiilen hayata geçirmemiş çeşitli
Türk kabilelerinin, sosyal yaşamlarına tanıklık etmiş kişilerin günümüze ulaşan eserlerinde,
sıradan insanlar arasındaki kadın erkek ilişkileri hakkında yukarıda söylediğimiz görüşleri
doğrulayan pek çok örnekler bulunmaktadır.
Orta Çağlarda çeşitli Türk boyları arasında seyahat edip gözlemlerini anlatan pek çok
seyyah kadın-erkek ilişkileri ile ilgili farklı töre uygulamalarını bize aktarmaktadırlar. Bu
seyyahlarca bize bildirilen bazı töreler kadın-erkek eşitliğinin yada toplumda kadının fiziksel ve
psikolojik baskılardan uzak bir şekilde yaşadığının göstergesi olarak algılanabilecek özellikler
taşımaktadır. 920’lerde Abbasi halifesi el-Muktedir tarafından yeni Müslüman olan Etil Volga
Bulgarı hükümdarına yollanan elçilik heyetinde bulunan divan katibi İbn-i Fazlân “Oğuz
Türklerinde kadınlar yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar. Aynı şekilde, kadın, vücudunun
hiç bir yerini insanlardan gizlemez” diye bildirmektedir (Şeşen, 1975, 31). Yine Selçuklu
Hükümdarı Sultan Sencer zamanında 1120’lerde yaşamış olan Mervezi Hazar Hakanlı’ğına
bağlı Burdas kabilesinde bir kız buluğ çağına erince, evlenmek maksadıyla istetmesi için, arzu
ettiği erkeklerden birini seçtiğini söylemektedir (Şeşen, 1975, 103). 942 yıllarında Çin elçilik
heyeti ile Buhara’dan Çin’e giden Ebū Dülef ise Kutluk Türklerinin kız kardeşleri ile
evlendiğini ve kocası ölen kadının bir daha evlenmediğini, zina eden kadın veya erkeği
yaktıklarını, evlenen erkeğin bütün malını başlık olarak verdiğini ve aynı zamanda kızın velisine
bir sene hizmet ettiğini, hükümdarların evlenmesinin yasak olduğunu ve eğer hükümdar
evlenirse onun öldürüldüğünü bize bildirmektedir (Şeşen, 1975, 91). Birbirlerine yakın
zamanlarda Orta Asya’nın çeşitli Türk kabileleri arasında seyahat eden seyyahların bize
aktardığı bilgilere bakılarak, kadın erkek ilişkilerinde, kayda değer bir eşitliğinin olduğu
söylenebilir. Ama yine aynı seyyahların verdiği diğer bilgiler babasoylu ve babayerli bir toplum
tablosu çizmektedir.
Örneğin, İbn-i Fazlân bize o zamanki Oğuz toplumundaki törelerin farklı boyutlarını
gösteren örnekler vermektedir. Örneğin, levirate (kocası ölen kadının kocasının kardeşi ile veya
erkeğin babası öldüğünde üvey annesi ile evlenmesi) ile ilgili olarak Oğuzlar arasında kendi öz
annesi olmamak kaydı ile babası öldüğünde annesi ile evlenme adeti olduğunu bize
bildirmektedir (Şeşen, 1975, 38). Bu konuda J. P. Roux eski çağlarda Orta Asya Türk ve Moğol
toplumlarında, dul bir kadının sadece ölen kocasının kardeşi veya üvey oğlu ile evlenebildiğini
ileri sürmektedir (Roux, 1989: 229). Ramazan Şeşen, “boylara ve mıntıkalara göre değişmesine
rağmen, eski Türklerde genel olarak erkekler öz anaları, kız kardeşleri ve babalarının kızları
hariç herkesle evlenirlerdi.” demektedir (Şeşen, 1975: 115). Ayrıca bu adet kadın erkek
ilişkilerinde daha eşitlikçi bir yapı sergileyen Sibirya Türkleri ve Moğollar arasında da yaygın
bir uygulama idi. Ancak dul bir kadınla evlenen bir kişi, öbür dünya da yalnız kalmamak için
muhakkak bakire bir kadınla gene evlenirdi çünkü ölünce kadının ilk kocası ile birleşeceğine
inanılırdı (Şeşen, 1975: 115-116). Levirate’in farklı sosyal, siyasi ve ekonomik boyutları
olmasına rağmen, bu uygulamanın kökeninde, babasoylu ve babayerli toplumsal değerler çok
önemli rol oynamıştır. Çünkü kadın evlenip kendi ailesinden ayrıldıktan sonra, kocasının aile
veya kabilesine ait olarak kabul ediliyordu. Günümüzde Türkiye’sinin pek çok yöresinde bu
uygulamaların benzer sebeplerden devam ettirildiği söylenebilir. Örneğin, bazı yörelerde
evlenen bir kızın baba evinden çıkarken, arkasından sembolik olarak tahta kaşık kırılması veya
evelenen kıza “bu evden gelinlikle çıkıyorsun kefenle dönebilirsin” denilmesi, yukarıda
bahsedilen anlayışı yansıtmakatdır. Bu anlayış içinde, bir kadının kocası vefat etse bile hala
kocasının ailesine ait görülmesi, levirate uygulamasına başvurulmasına neden olmaktadır.
Ayrıca bu gibi uygulamalarda, babası ölen öocukların bakımının sağlanması ve ortak mal ve
mülkün dağılmasını engellenmesi gibi sebepler yatmaktadır. Bu bize bazı törelerin gönümüze
kadar benzer sosyal şartlarda ve benzer anlayışlarla devam ettirildiğini göstermektedir.
İbn-i Fazlân Oğuz toplumunda zina ile ilgili töreler hakkında şu bilgileri vermektedir:
“Zina diye bir şey bilmezler. Böyle bir suç işleyeni ortaya çıkarırlarsa onu iki parçaya bölerler.
Şöyle ki: Bu kimseyi iki ağacın dallarını bir yere yaklaştırarak bağlarlar. Sonra, bu dalları
bırakırlar. Dalların eski durumuna gelmesi neticesi, o kimse iki parçaya bölünür.” (Şeşen, 1975:
31). Tabi burada cezaya çarptırılanın kim yada kimler olduğu belirtilmemiş ancak bu ağır ceza
insanlar üzerinde ki baskı ve kontrolün ileri boyutta olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Oğuz
Türkleri arasında evlenecek erkeğin kızın ailesine başlık vermek zorunda olduğunu ve başlığı
verince kızın bulunduğu çadıra girerek, ailesinin gözü önünde, kolundan tutup götürebildiğini
ve kimsenin buna itiraz etmediğini söylemektedir (Şeşen, 1975: 32) Yine İbn-i Fazlân
Oğuzlardan biri hastalanınca, o kimseye cariyelerinden veya kölelerinden birinin hizmet ettiğini
bize bildirmektedir (Şeşen, 1975: 32). Şimdi karşımıza farklı bir tablo çıkmaktadır. Bir yandan
harem selam uygulamasının olmadığı ama öbür yandan cariyeliğin, başlık parasının ve zinanın
çok şiddetle cezalandırıldığı bir Oğuz toplumu10. Burada bizim için asıl önemli nokta, törelerin
toplumların ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiği ve bu doğrultuda kadın ve erkek ilişkilerinde
eşitlik sağlayan uygulamalardan, kadınları erkek egemen sisteme itaate zorlayan yaptırımlara
uzanan geniş bir yelpaze sunmasıdır. Ayrıca aynı toplum içinde veya sosyo-kültürel olarak
olarak birbirine çok benzeyen toplumlarda bile biribirine zıt töreler göze çarpmaktadır.
Şu an için, şeriatın olmadığı ve sadece törelerle yönetilen Orta Asya Türk toplumları
hakkında genellemeler yapıp kesin yargılara varacak kadar yeterli bilgilere sahip değiliz, ancak
sadece yukarıda verilen bilgilere dayanarak, kadın erkek ilişkilerinde, töre ne kadını
özgürleştirmiş ne de ezmiştir denilebilir. Töre toplumsal ve siyasal şartlara ve bunların
şekillendirdiği kültürel değerlere göre sürekli şekil değiştirmiştir. Bu yüzden İslamiyet’den
önce, Orta Asya’da kadın-erkek ilişkilerinde eşitliğin olduğu iddası, İslam öncesi Orta Asya
Türk toplumlarını durağan ve homojen olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. Bu makalede,
İslam öncesi devirlerde Türk toplumları arasında yaşanan farklı siyasi ve sosyal gelişmelerin,
farklı kadın erkek ilişkilerinin oluşumuna yol açtığını kısaca anlatmaya çalıştım.


7 Arthur Brittan kadın erkek ilşkilerinin (gender) tarih ve kültürün dışında olmadığını ve bununda maskülenlik ve
feminenliğin sürekli olarak yeniden tanımlanmasına malzeme yaptığını ileri sürmektedir (Arthur Brittan, 1989: 1).
8 Hassan, 93.
9 Göktürklerin Türeyiş efsaneleri için bkz. (Denis Sinor, 1982: 223-255); (Bahaeddin Ögel, 2003: 81).
10 Tabi burada eşitlik ve eşitliksizlikten ne kast edildiğinin veya kadın-erkek eşitliğinin kriterlerinin ne olduğunun
ortaya konulması gerekmektedir.                       

                               KAYNAKÇA
Brittan, Arthur (1989). Masculinity and Power. Oxford: Basil Blackwell Inc.
Borstow, Anne (1978). “The Uses of Archeology for Women’s History: James Mellaart’s Work
on The Neolithic Goddess at Çatal Hüyük”, Feminist Studies (14):7-18.
Dalkesen, Nilgün (2007). “Gender Strategies in Central Asia and Anatolia during the Middle of
the 13th and 16th Centuries”. Yayınlanmamış Doktora tezi.
Draper, Patricia (1975). “!Kung Women: Contrats in Sexual Egalitarinasim in Foraging and
Sedentary Context”. Rayna R. Reiter (der.),Toward Anthropology of Women. New
York,
London: Monthly Review Press, ss. 77-110.
Dilek, İbrahim (haz.) (2002). Altay Destanlari I. Ankara: DTK.
Eröz, Mehmet (1990), “Evlenme ve Düğün Töreni ile İlgili Türk Gelenekleri”. Betül Dikeçligil ve Ahmet
Çiğdem (der.), Aile Yazıları, cilt IV. Ankara: Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, ss. 301-306.
Erkul, Ali (2002), “Eski Türklerde Aile”. Celal Güzel (yay.), Türkler, Cilt III. ss. 97-106.
  Fleisher, H., Cornell (1986). Tarihçi Mustafa Âli: Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı. Ayla Ortaç
(çev). Ankara: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Gerber, Haim (1994). State, Society and Law in Islam; Ottoman Law in Comparative
Perspective. Albany: New York State University Press.
Georgoudi, Stella (2000). “Creating Myth of Matriachy.” A History of Women from Ancient
Goddesses to Christian Saints. London:The Belknap Press of Harvard University Press.
Gültepe, Necati (2008). Türk Kadın Tarihine Giriş; Amazonlardan Bācıyān-I Rūm’a.
İstanbul: Ötüken Yayınları.
Hassan, Ümit (2005). Osmanlı; Örgüt- İnanç-Davranış’tan Hukuk-İdeoloji’ye. İstanbul:
İletişim Yayınları.
Hogdson, G.S. Marshall (1974). The Venture Of Islam; Conscience and History in a World
Civilization, Vol.II, the Expansion of Islam in the Middle Periods. Chicago and London:
University of Chicago Press.
İnalcık, Halil (1958). “Osmanlı Hukukuna Giriş: Örfi-Sultani Hukuk ve Fatih’in
Kanunları.”A.Ü.S.B.F.D (13/2): 102-126.
İnalcık, Halil (2000). “Kutatgu Bilig’de Türk ve İran Siyaset Nazariye ve Gelenekleri.”
Osmanlı’da Devlet, Hukuk , Adalet. Ankara: Eren Yayıncılık.
İnan, A. Kadir (1998), “Ongon ve Tös Keimeleri Hakkında.” Makeleler ve
İncelemeler, Cilt .I, Ankara: TTK, ss. 268-273.
İnan, A. Kadir (1998). “Yasa, Töre-Türe, Şeriat.” Makaleler ve İncelemeler, Cilt.II. Ankara:
TTK, ss. 22-228.
İnan, A. Kadir (1998), “Türk Etnolojisini İlgilendiren Bir Kaç Terim.” Makeleler ve
İncelemeler, Cilt .I, Ankara: TTK, ss. 628-644.
İnan, A. Kadir (1998), “Orun” ve Ülüş” Meselesi.” Makeleler ve İncelemeler, Cilt .I, Ankara:
TTK, ss. 241-254.
İzgi, Özkan (1973-75). “İslamiyet’den Önceki Türklerde Kadn”. Türk Kültüru Araştırmaları,
ss. 145-160.
Jagchid, Sechin and Symons, Van Jay (1989). Peace, war, and Trade along the Great wall;
Nomadic Chinese Interraction Through Two Milennia. Bloomongton and Indianapolis:
Indiana University Press.
Jacobsen, Esther (1993). The Deer Goddess of Ancient Siberia, A Study in the Ecology of Belief.
Leiden, New York, Köln: Brill.
Joseph, Fletceher (1986). “The Mongols: Ecological and Social Perspectives”. HJAS (46): 1-29.
Kubarev, G.V. (1997). “Eski Altay Türklerinin Kültürü”. Emine Gürsoy Naskali (der.), Sibirya
Aratırmlaları. İstanbul: Simurg, ss. 239-246.
Lerner, Gerda (1986). The Creation of Patriarchy. Oxford, New York: Oxford Univ. Press.
Manz, Beatrice Forbes (1996). The Rise and Rule of Tamerlane. Cambridge: Cambridge Univ.
Press.
Muller, Viana (1977). “The Formation of the State and the Oppression of Women: Some
Theoretical Considerations. A Case Study in England and Wales”. Review of Radical
Political Economics (9): 7-21
Naskali, Emine Gürsoy (der.) (1999). Altay Destanı Maaday Kara. İstanbul: Yapı Kredi
Yayınları, Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi.
Ögel, Bahaeddin (2003). Türk Mitolojisi, I-II. Ankara: TTK.
Özkan, Fatma (der.) (1997). Altın Arığ Destanı. Ankara: Bilig Yayınları, Ahmet Yesevi
Üniversitesi Yardım Vakfı.
Pustogaçev, Y.A. (1997). “Altay ve Sibirya Türk Halklarının Etnik Kökeni ve Etnik
Tarihlerinin
Başlangıcı ile İlgili Bazı Görüsşler”. Emine Gürsoy Naskali (der.), Sibirya
Aratırmaları. İstanbul: Simurg, ss.299-306.
Reichl, Karl (2000). Singing the Past: Turkic and Medieval Heroic Poetry, New York: Ithaca,
Cornell University Press.
Rohrlich-Leavitt, Ruby ve Barbara Skyes, ve Elizabeth Weatherfold (1975). “Aborginal
Woman:
Male and Female Anthropological Perspective”. Rayna R. Reiter (der.), Toward
Anthropology of Women. New York, London: Monthly Review Press, ss. 110-127.
Roux, Jean Paul (1989). “Ortaçağ Türk Kadını; I. “Oymayazı” Metinlerine Göre Kadın”.
Erdem,
(5), ss. 199-226.
Şeşen, Ramazan (1975). İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi. İstanbul: Bedir Yayinevi.
Sima Qian (1993). Records of the Grand Historian: Han Dynasty I-II. Burton Watson (çev.).
Hong Hong, New York: Colombia University Press.
Sinor, Denis (1982), “The Legendary Origin of the Turks,” Folklorica: Festschrift for Felix J.
Oinas, yay. Egle Victoria Žygas and Peter Voorheis, Bloomongton Indiana: Research
Institute for Inner Asian Studies, ss. 223-255;
Togan, İsenbike (1998). Flexibility &Limitation in Steppe Formations: The Kerait Khanate and
Chinggis Khan. Leiden, New York, Köln: Brill.
Türköne, Mualla (1995). Eski Türk Toplumunun Cinsiyet Kültürü. Ankara: Ark. Yayınevi.
Yusuf Has Hacib (1996). Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlması. Fikri Silahdaroğlu
(çev.). Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı 1000 Temel Eser.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: 1 2 [3] 4
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.069 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.