Tatar Türklerinde Mitolojik Varlıklarla İlgili Mitler ve İnanışlar
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Ocak 2020, 11:41:19


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tatar Türklerinde Mitolojik Varlıklarla İlgili Mitler ve İnanışlar  (Okunma Sayısı 5981 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« : 28 Temmuz 2012, 15:09:45 »

Giriş

Kaynağını halkın çok eski geçmişinden, kültüründen, hatta yaşadığı coğrafyadan
alan halk inanışları, bir milletin kimliğini ve karakteristik özelliğini
belirleyen en önemli faktörlerdendir. Animizm, fetişizm ve şamanizm gibi
sistemlerin izlerini taşımakta olan inanışlar, her şeyden önce bir halkın, en
erken dönemlerinde ortaya çıkan düşünce şeklini, çevre ve doğa ile olan
ananevi bağlarını göstermektedirler. Bütün halklarda mevcut olan mitolojik
yaratıklarla ilgili mitler ve inanışlar ise tiplerin esrarengizliği ile bütün halkların
mitolojisinde özel yere sahiptirler.
Tatar halk edebiyatında mitolojik varlıklarla ilgili mitler, genelde nesir şeklinde
yazılan iyeler ve olağanüstü yaratıklar hakkında oluşan eserlerdir. Bu eserlerde,
insanların orman yaratığı Şüräle, suda yaşayan yaratıklar Su Anası, Su Atası,
Su İyesi, evde yaşayan Ev İyesi, Biçura ve katledilmiş insanların ruhu olduğuna
inanılan Öräk (Hortlak) gibi mitolojik varlıklar ile “karşılaşması” anlatılır.
Bu gibi hikâyelerde geçen olaylar, gerçeklerden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar,
onlar her zaman insan hayatında yer alan bir vaka olarak anlatılırlar ve dinleyenler
de onları genelde gerçek olarak kabul ederler. Ayrıca, söyleyen kimse
karşısındakileri sözlerine inandırmak için “Kendim gördüm” veya “Bizim köyden
biri görmüş” gibi cümleler kullanıp, olaya şahit de göstermeye çalışır. Tatar
bilim adamı Dr. Galimcan Gıylmanov’un (1996: 6) fikrine göre iyeler ve kara
ruhlar, insanoğlunu genelde yalnız olduğu zaman, kalp gözü açıldığı bir anda,
korumasız, çaresiz, öksüz, efkârlı ve sıkıntılı dönemlerde yakalarlar. Günümüzde
bu mitolojik varlıkların birçoğu (Şüräle, Kır İyesi, Dağ İyesi, Değirmen Anası,
Albastı, Obur, Su Anası) inanırlığını kaybetmeye yüz tutmuş olsa da, Tatar
Türkleri, bazılarının (Ev İyesi, Biçura, Ahır İyesi, Öräk, Hamam İyesi) varlığına
bugün de inanmaya devam etmektedirler.
Tatar Türklerinin mitolojik hikâyeleri hakkında ilk bilgi 1875 yılında Macar
bilim adamı Gabor Balint’in Budapeşte’de yayımlanan Kazani-Tatar
Nyelvtanulmanyok. İ.Füzet. Kazani-Tatar Szövegek (1875: 60) adlı kitabının
Kereşen Tatarlarının İnandıkları Mitolojik Varlıklar bölümünde verilmiştir.
Macar bilim adamının tespitine göre, Kereşen Tatarları1 Ev İyesi, Ahır İyesi,
Su İyesi, Orman İyesi, Şürele, Albastı ve Obur gibi yaratıkların varlığına
inanırlar.
1880 yılında Kazan’da Tatar ceditçi bilim adamı, yazar Kayum Nasıyrî’nin
Rusça “Kazan Tatarlarının Hayatında İslam Etkisi Dışında Kalan İnançlar ve
Örf-Adetler” adlı makalesi yayımlanmıştır. Nasıyrî bu eserinde (1880: 241-
270) ilimde bir ilk olarak, Tatar halk masallarında sık rastlanılan Ejdarha, Yuha,
Diyü (Dev) gibi olağanüstü yaratıkları tahlil etmiş ve halk inançlarında yaygın
olan Albastı, Öräk, Biçura, Şüräle, Öy İyesi, Abzar İyesi gibi mitolojik yaratıklar
hakkında bilgi vermiştir. Tatar mitleri ile ilgili daha bir önemli kaynak da 1910
yılında Yakov Koblov tarafından yazılan Kazan Tatarları Mitolojisi adlı kitaptır.
Bu eserinde yazar, mitolojik hikâyelerin artık sadece yaşlıların hafızasında korunduğundan,
gençler tarafından önemsenmediğinden yakınmakta ve bu hikâyeleri
Kayum Nasıyrî’nin söz konusu kitabında verilen şemaya göre araştırmaktadır.
Ama şu gerçeği de söylemek gerekir ki mitolojik yaratıklar hakkında
Y. Koblov tarafından yapılan tahliller daha doyurucudur. Ayrıca bu kitap derlenmiş
olan malzeme açısından da daha zengindir: bu kitapta toplam 15 tane
mitolojik hikâye yer almaktadır.
Y. Koblov’un eserinin iyelerle ilgili kısmı 1913 yılında Tatar Türkçesine çevrilip
Añ dergisinde yayılanmıştır. 1917 yılından sonra artık mitolojik varlıklarla ilgili
araştırmalara pek rastlanmaz. Geçen yüzyılın 80’li yıllarında ise bu konu üzerinde
L. Cemaletdinov, R. Ahmetcanov, S. Şemsi gibi bilim adamları çalışmıştır.
Ayrıca 1996-1999 yıllarında Kazan’da yukarıda andığımız Dr. Galimcan
Gıylmanov tarafından iki ciltlik Tatar Mifları (Tatar Mitleri) adlı kitap yayımlanmıştır.
 Bu kitapta ele aldığımız konu ile ilgili çok zengin malzeme bulunmaktadır
ve biz bu makaleyi yazarken başka kaynaklardan ziyade bu iki
ciltlik kitaptan yararlandık.
Mitolojik yaratıklar, Tatar halk edebiyatında alçak ruhlar, kara ruhlar, sihri
varlıklar olarak adlandırılıp çeşitli gruplara bölünerek araştırılmaktadırlar.
Fakat biz Kayum Nasıyrî’nin (1974: 45) izinden giderek mitolojik yaratıkları
iki ana kolda incelemeyi uygun gördük:
1. Yer üstünde yaşayan yaratıklar, 2. Su altında yaşayan yaratıklar.
Y. Koblov da buna benzer gruplamayı tavsiye etmiş fakat bu konuda biraz
daha ileriye giderek yerde yaşayan varlıkları evde, tarlada, kırda, ormanda
yaşayan yaratıklar olarak incelemiştir. Bu yüzden biz kendi araştırmamızda
Y. Koblov’un tavsiyesine de uymaya çalıştık.
Tatar mitolojisinde yer alan mitolojik varlıkları, genelde iyelere ve kara ruhlara
ayrılmış vaziyette buluyoruz. Peki, iyeler ve kara ruhlar arasındaki benzerlik
ve fark nedir? Neden bazen aynı mekânın (meselâ, evin, ormanın) hem
iyesi hem kara ruhu olur?
“Yüksek mitoloji”ye ait olan Tanrı ve onun yardımcılarından farklı olarak
“alçak mitoloji” vekilleri olarak algılanan iyeler hakkında oluşan inançların
kökleri, Türk mitolojisinde çok eski devirlere uzanmaktadır. Meselâ Altay
Türklerinde böyle bir mite rastlamaktayız: Yer altı Tanrısı Erlik Gökten kovulduğu
zaman, onunla beraber bir sürü hizmetçisi de yere dökülür. Suya
düşenler su iyeleri, dağa düşenler dağ ve tayga iyeleri olarak bilinmeye başlarlar.
Eve düşenlerini de ev iyeleri olarak kabul ederler. Tatar Türklerinde bu
tür mitler korunmamıştır fakat Tatar inanç sisteminde de çeşitli yerlerde yaşadıklarına
inanılan bir grup iye vardır: Su İyesi, Çeşme İyesi, Yer İyesi, Orman
İyesi, Tarla İyesi, Dağ İyesi, Yol İyesi, Ev İyesi, Ahır (Kiler) İyesi, Hamam
İyesi vb. İyeler, kutsal ruhlar olarak bilinirler ve doğa ile sıkı bir ilişkide olduklarına
inanılır. Onlar, “yaşadıkları” mekânları kötü ruhlardan, afetten koruyan
ve insanlara da yoldaş, yardımcı olan varlıklar olarak bilinirler. Zaten insanlar
da onlara saygı duyarlar, çoğu zaman bu iyeler ile iç içe “yaşadıklarına”
inanırlar, onların “bulunduğu” yerleri temiz tutmaya çalışırlar. Ayrıca insanlar,
iyelere çeşitli bağışlarda da bulunurlar: Su, çeşme gibi mekânlarda yaşadığına
inanılan iyelere saç teli, elbiseden alınan ip, madenî para gibi “kurbanlar”
atarlar. Yer ve Kır İyelerine sonbaharda hasat toplandığı zaman mutlaka
pay bırakmaya çalışırlar; Ev İyesine adak adayıp sadaka verirler vb.
Fakat insanlar, bu iyelerin zaman geçince kötü niyetli varlıkların ellerine düştüğüne
ve doğaya, canlılara, insanlara ziyan vermeye başladıklarına da inanırlar.
Bu yüzden sonraki devirlerde iyelerden korkmaya başlarlar.
Sibirya Tatarlarında ise İyeler, alçak ruhlar olarak algılanırlar. Yakutlarda İyelerin
yerini İççi’ler alır. Buryatlarda Ejen, Moğollarda Edzen. Orta Asya Türklerinde
iyelere zaten nadir rastlanır. Onların yerini genelde başka ruhlar alır: Kutsal
olanlar “Ata”lar, “Baba”lar, “Pir”ler, alçak olan ruhlar da, cinlerdir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #1 : 28 Temmuz 2012, 15:16:05 »

1. Yer Üzerinde Yaşayan Mitolojik Varlıklar

Cir İyäse (Yer İyesi):


Yer İyesi, birçok Türk boyu için ortak bir varlık sayılabilir.
İnsan nerede yaşarsa yaşasın hep kendisinin topraktan var olduğuna
inanmış, bu yüzden Yer Ana’ya özel saygı göstermiştir. Toprağı verimli hale
getirmek kutsal iş sayılmıştır. Yer, yani toprak, erkekler tarafından “tohumlandırılmış”
(tohumu toprağa erkekler atmış) ve bu uğraşın sonucu olarak
toprak bol hasat vermiş, yani “doğurmuş”. Anlaşılan yer, bir ana vazifesi
yüklenmiş. Bu yüzden toprak; yer, kadın cinsinden sayılmış ve ona saygı ile
Toprak Ana, Yer Ana demişlerdir. Tatar Türkleri mevsimlerle ilgili gelenekleri
yerine getirdikleri sırada da (meselâ Qarğa Botqası (Karga Lapası) bayramı
sırasında) Toprak Ana’ya saygı yüzünden kardan açılan yerlere lapa serperlermiş.
Ayrıca Tatar Türklerinde Yeri, Toprağı koruma âdeti de oluşmuş.
Meselâ yaz mevsiminde, 25 Haziran’dan 5 Ağustos’a kadar devam eden aşırı
sıcakların ilk haftası, Tatar Türklerinde Ayaw Atnası (Koruma Haftası) olarak
adlandırılır. Bu dönemde doğa hasadı doğurmaya hazır olduğundan dolayı,
doğayı incitmek (toprağı sivri uçlu nesneler ile kazmak, ağaçları yıkmak,
kurban kesmek vb.) yasak olmuştur.
İnsanın topraktan var olması, toprak ile iç içe yaşaması, ölünce de toprağın
kucağında yok olması, kadim insanları son derece etkilemiş olsa gerek. Toprak
gizli bir güce sahip olmuş ve insanı hep kendine çekmiştir. Toprak ile
büyü de yapılır olmuş (meselâ mezar toprağı ile ölümü çekme, evin temelinden
toprak alarak bu eve sahip olan nesli kurutma, insanın ayak altından
toprak alıp onun gücüne zarar getirme v.b.) Birçok Türk boyunda “yürüdüğün
yolda toprağın olayım” gibi bir ibare de vardır. Değerli, aziz insana bugün
de Türkler, “ekmeğim, toprağımsın” derler.
Vatanından uzakta, gurbette kalan insana, vatanından toprak getirme geleneği
de mevcuttur. Gurbette kalan insanın birçoğu son vasiyeti olarak öz
vatanında, doğduğu toprağa verilmek istediğini söyler. Bu yüzden Tatar
mitolojisinde birçok iyeler arasında Yer İyesi’nin de olması, onun kutsal bir
varlık olarak algılanması, son derece doğaldır.
Türkiye Türkleri Yer İyesine Tarla Bekçisi derler. Karaçay-Balkar Türklerinde
bu İye Cer İyese, Çuvaşlarda Nraş Amaşe, Yakutlarda Aan Darhan Hotun
olarak bilinir. Tatar Türklerinde yaşayan bir inanca göre Yer İyesi kır saçlı
kocakarı suratında olur ve Uruk ağacında yaşar. Yazın ağaçlar işte bu kutsal
Çetin, Tatar Türklerinde Mitolojik Varlıklarla İlgili Mitler ve İnanışlar (İyeler ve Yaratıklar)
5
ruhun Eräkä-Ceräkä adlı yavrularının soluğundan yeşerirmiş (Gıylmanov
1996: 111).
Yer İyesi, genelde tarlalarda bulunur, onların sahibi olarak bilinir ve bu yüzden
Yer İyesini Basu Anası (Tarla Anası), Basu İyäse (Tarla İyesi) diye de
adlandırırlar. Kazan civarı köylerinde Yer İyesi’ne Arış Anası (Çavdar Anası)
da denmektedir. Tahıllarda gözüken bir hastalığın Arış Anası Hastalığı olarak
adlandırılması da bu mitolojik varlıkla ilgili olmalıdır. Yeri zayıf ve çiğnenmiş
gibi gözüken ekinlere halk dilinde Arış Anası İzleri denilir. Bu yerde yetişen
çavdarı toplayıp ondan un öğütmek yasak edilmiştir. Onu toplayıp tarla kenarında
ateşe vermek uygun görülürmüş.
F. Bayazitova (1995: 134), Çupreli ilçesinde yaşayan Tatarlardan Yer İyesi
ile ilgili şöyle bir hatıra derlemiştir:
“Orağa gittiğimizde annem atın önüne geçip her şeyden önce Yer İyesi’ne
selam verirdi: “Biz geldik, Allah isterse, siz de yardıma gelin” derdi. Yemek
molası zamanında da “Bize yardıma gelenler, buyurun, yemeğe de gelin”
diye Yer İyesi’ni soframıza davet ederdi. “Yer İyesiz olmaz!” derdi annem…”.
Tarla işleri ile uğraşan Tatar Türkleri, Yer İyesi’nin gönlünü almadan bol
hasat alamayacaklarına ve kendilerinin bu tür işleri yapacak kadar sağlıklı ve
kuvvetli olamayacaklarına inanmışlardır. Tarlada orak işleri bittikten sonra
ökçeleri ile yere vurarak “Yer, yer! Altı atlık kuvvet ver!” veya “Yer, yer! Altı
araba çavdar ver, iş atının gücünü ver!” diye tekrar etmeleri, orakçı kızların
ve kadınların da yerde yuvarlanıp, “Yer, bana gücümü geri ver” gibi dilekte
bulunmaları (Möhämmätcanov 1982: 50-53) buna delildir. Tatar Türklerinde
Yer İyesi’ne yumurta ile saygı gösterme töreni de vardır:
Bu yılğı çäçülär Bu yılki tahıllar
Qotlı möbäräk bulsın, Kutlu mübarek olsun,
Tormış tügäräk bulsın; Hayat eksiksiz olsun,
Mal-tuvarlar da artsın, Mal-davarlar da artsın,
Tay qolınnar da çapsın, Tay kulunlar da koşsun,
İgennärebez uñsın, Ekinler de bol olsun,
Kükäy kebek tuq bulsın, Yumurta gibi tok olsun,
Yözebez, küñelebez Yüzümüz ve gönlümüz
Kükäy kebek aq bulsın! Yumurta gibi ak olsun!
Kadim insanlar yere tohumları atmadan önce bu sözleri söyleyerek ekin ekilecek
yerde yumurta yuvarlatırlarmış. Bazen yumurtaları tohumlarla beraber
toprağa atarlarmış. İlginç olan, bu törenin diz üstü uygulanmasıdır. Kadim
insanlar, Yer İyesi’nin önünde diz çökmektedirler.
Mahmut Kaşgarlı’nın “Divanü Lügātit-Türk” (1072-1074) sözlüğünde Yer
İyesi’nin rızasını alma töreni, Kefşan diye anılıyor. Yazar, bu kelimenin anlamını
yazar, “Orak işleri bittikten sonra Yerin rızasını almak için getirilen
buğday ya da erzak” olarak vermiş. G. Gıylmanov (1996: 113), Eski Türklerin
bazı tahılları kutsal gördüklerini düşünmekte ve buna delil olarak, Eski
Uygur yazılarında rastlanan “Onun (Yerin) rızalığını alma rızkı, yeşil bezelyedir”,
“Onun rızasını alma rızkı, pirinçtir”, “Onun rızasını alma rızkı, darıdır”
gibi deyimleri getirmektedir.
Eskiden Tatar Türklerinde Yer Ana’ya saygı göstermenin bir yolu daha varmış:
“Eğri yumurtası” töreni. Sabana çıktıkları zaman, toprağa, ağaç kabuğundan
yapılan kovadan ilk tohumla beraber, buğdaylar yumurta büyüklüğünde
yetişsin ve uçları tok olsun dileğiyle pişmiş yumurtalar atarlarmış. Bu
yumurtaları sonra çocuklar toplayıp yermiş. Bir tanesini de Yer İyesi için
toprağa gömerlermiş (Bayazitova 1995: 7-10).
Kereşen Tatarlarında Yer İyesi’nin rızasını alma törenine Qorman veya
Qorman Tavuğu derler. Bu geleneği nehir kenarında uygularlar. Kesildiği
kurbana göre bu geleneğe Aq Balıq (Ak Balık) Qormanı, Tawıq (Tavuk)
Qormanı, Sarıq (Koyun) Qormanı, Ügez (Öküz) Qormanı da derler. Kereşen
Tatarlarının, orak işleri bittikten sonra Yer İyesi’nin rızasını almak için bir
tavuk kesip, onun başını toprağa gömüp kalan kısmını pişirip ailece yedikleri
de bilinir.
Tatar Türklerinde Yer İyesi ile ilgili inançlar da vardır. Meselâ birisi yere düşüp
elini ayağını incitirse, Yer İyesi’nden merhamet aramak için bu yere yağ,
tuz, yumurta gibi yiyecekler atarlar, demir bir nesne (iğne, çivi) veya insanın
boyu kadar ip gömerler. Ayrıca bu sırada büyü sözleri de kullanırlar.
Bulgar-Tatar Türklerinde yalan yemin etmek, yemini bozmak, verdiğin sözde
durmamak, en büyük günahlardan sayılır. Bu tip günahları işleyen insanları
yerin kaldıramayacağına, onları Yer İyesi’nin yutacağına inanılır. Bu yüzden
“Yer yutsun!” biçimindeki beddua da, en kötü beddualardan sayılır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #2 : 28 Temmuz 2012, 15:19:39 »

Qır İyäsi, Yapanay (Kır İyesi):

Kır İyesi, Yer İyesi’ne çok yakın bir varlıktır.
Onların dış görünümünde bir fark olmasaydı, bu iki iye aynı tip olarak da
kabul edilebilirdi. Tatarlar, Kır İyeleri’nin (onlar çoğul olarak da algılanırlar:
ne kadar kır varsa hepsinin iyesi de farklıdır) uzun elli, uzun parmaklı, pütür
yüzlü yarı ağaç yarı insan kılığında olduğuna inanırlarmış. Kır İyesi genelde
kırın ortasında büyüyen yalnız ağaçta veya çalıda “yaşarmış”. İşte bu yüzden
ona Yapanay (yapan kelimesi Tatar Türkçesinde “sakin, köysüz, ıssız alan”
anlamına gelir) da derler.
Kır İyesi’nin temel vazifesi, kıra göz kulak olmak, ekinleri korumak, insanlara
kır işlerinde yardım etmektir. Ayrıca, kırda çukur yerlerde uyuyakalan veya felâkete uğrayan insanların hayatını da kurtarırmış. Onları isimleriyle çağırıp
uyandırırmış. Ekinleri de yangından Kır İyesi kurtarırmış. Alev ekinlere doğru
uzanınca Kır İyesi rüzgârı ters tarafa üfletir ve böylece alev ekinlere dokunmadan
öbür tarafa geçermiş.
Kır İyesi, ekin içine girip yuvarlanmayı da çok severmiş. Ekin içinde bu gibi
çiğnenen yerleri görünce köylü insanlar hâlâ: “Kır İyesi’nin işi bu… Ekinler
bol olacağa benziyor” derler. Bir de, ellerinin uzun olması sonucu Kır İyesi
göğe uzanıp yağmur bulutlarını kendi kırı, tarlası üzerine çekip getirir ve bu
bulutları avuçlarında sıkarak yağmur yağdırırmış. Komşu kırların iyeleri kendi
kırlarına yağmur yağdırmak isteyince de bunlar arasında kavga çıkarmış (işte
şimşek de bundan dolayı gözükürmüş!). Üzerine hep yağmur yağan bir kır
hakkında da “İyesi güçlü galiba, genç olmalı” derlermiş.
Eskiden insanlar, Kır İyesi’nin kıra sahiplenmesini istedikleri zaman, o kırın
ortasına yalnız ağaç dikerlermiş. Hatta Penza Tatarlarında2 Kır İyesi’ne tapmışlardır.
Nadiren de olsa bu geleneğe günümüzde de rastlamaktayız. Birkaç
aile bir araya gelip koyun satın alır, dağın başındaki bir ağacın dibinde kurban
keser ve büyük bir kazan asıp, lapa pişirir. Sonra hep beraber hasadın
bol olmasını isteyerek dua eder ve pişen lapanın tadına bakarlar. Sonra da
oyunlar oynanır. Ona, “kır kurbanı” derler ve kır işleri bittikten sonra yerine
getirilir. Bu geleneğe Karaçay-Balkar Türklerinde de rastlıyoruz. Mordva
Tatarları3 ise Kır İyesi’nin erkek olduğuna inanırlar ve ona Kır Atası derler.
Onu razı etmek için kıra başaklar, ekmek kırıntıları serpip, kırın başında “kır
sakalı” diye anılan bir demet biçilmemiş ekin bırakırlar. Bu “kır sakalları”na
değişik isimler verilir: Tawlıq (Dağlık), Cir Öleşe (Yer payı), Cir Bayı (Yer
Beyi). Gördüğümüz gibi, Mordva Tatarları da kır’ı, canlı biri olarak algılamışlar,
bu yüzden de onun sakalı (bir demet biçilmeyen ekin), ağzı (kıra,
tarlaya götüren dar yol), kirpikleri (kırın orta yerinde özellikle dikilen iki karama
ya da meşe ağacı) vb. olduğuna inanmışlardır. Kırın orta yerindeki
çukur gibi oyuk yerleri de sürmeden bırakırlar: Onlar da kır’ın “gözleri” imiş.
Kurak yıllarda veya yaz sıcakları bastırınca bu “gözlerden” su çıkacağına ve
bu şekilde, ekin kır’ının susuzluktan ıstırap çektiğini gören Kır İyesi’nin ağlayacağına
inanılmaktadır (Gıylmanov 1996: 120).
Kır İyesi’nin kırı terk ettiği, kır ortasında yalnız büyümekte olan ağacın birdenbire
kurumasından belli olurmuş.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #3 : 28 Temmuz 2012, 15:21:03 »

Qorıq, Taw İyäse (Dağ İyesi)

Tatarların yaşadığı bazı dağlık yörelerde
(Ural’da, Orenburg’ta) saygıdeğer ihtiyarlara bugün de qorıq diye seslenirler.
Çok nadiren bu kelimeyi sert tabitlı ihtiyarlar için de kullanırlar. Eski Türk ve
Fin-Ugor kabileleri dilinde bu kelime Yer ve Dağ İyesi’ni de bildirirmiş. Tatar
Türklerinde günümüzde de “Qorıqlı il, görkemli il”, “Qorıqlı yerin sıhhati
çok” gibi deyimlere rastlanır.Korıq kelimesi, Eski Türkçede “dağ deliği” anlamına da gelmektedir. Dağ
iyesi Korıq hakkında da zaten dağ kovuşlarında, yer deliği olan kuyularda
yaşar derler. Bilim adamlarının tespitine göre, Sümer uygarlığında da qur
kelimesi “dağ”, “dağlık ülke” anlamında kullanılmakadır (Gıylmanov 1996:
117).
Tatarlar arasında Dağ İyesi ile ilgili birçok efsane korunmuştur. Bunlardan
biri, Başkurdistan’da bulunan Yegämeş dağı hakkındadır:
“Eskiden Yegämeş dağı daha yüksek olup, kimse onun tepesine ulaşamazmış.
Bu dağın tepesindeki gölde bir dişi ördek ile erkek ördek kılığında Dağ
İyeleri yaşarmış. Onlar sabahleyin bir yerlere uçup giderler ve akşamüstü geri
dönüp bütün gece gölde yüzerlermiş. En usta avcılar bile onlara nişan alıp
oklarını değdiremezmiş.
Gel zaman, git zaman bir gün Rizvan adlı bir yiğit bahadırlığını göstermek
istemiş ve şafak sökmeden dağa doğru yola çıkmış. Fakat dağa çıkması çok
zormuş; ayağına sarmaşık otlar sarılıyor, geçilmez çalılar yolunu kapatıyor bir
de göz açtırmayan rüzgâr esiyormuş.
Yiğit yiğitliğini etmiş, akşama doğru nihayet dağın tepesine ulaşmış ve masmavi
gölü görüp hayran kalmış. O an ördek çifti göle dönmüş ve yiğit okunu
alıp dişi ördeği vurmuş. Erkek ördek bunu görünce Rizvan’ın tepesinde bir
müddet dönmüş ve sonra taş kıyıya çarparak canına kıymış. Yiğit, avladığı
ördeği sırtına asıp evine dönmek için yola düşmüş.
Aniden fırtına kopup, çalıların köklerini sökmüş, dağı sarsmış. Yiğit çok
korkmuş, arkasına dönüp bakınca, gölün birden kaybolduğunu ve onun
yerinde büyük bir uçurumun oluştuğunu görmüş.
Eve gelince ördeği kazana atmış, fakat ördek bir türlü pişmiyormuş. Üç gün
üç gece kaynatmışlar ama gene de pişirememişler. Sonunda atmak zorunda
kalmışlar.
Böylece dağ iyesiz kalmış. O gün bu gün Yegämeş dağı her gün biraz daha
çökmekte ve alçalmaktaymış.”4 (Gıylmanov 1996: 118)
Bu efsaneden atalarımızın, Dağ İyesi’nin totem kuş (burada: yaban ördeği)
kılığında olduğunu düşündüklerini anlıyoruz. Ayrıca ördek, Tatar mitolojisinde
yerin, yaratılışı ile ilgili efsanelerde de temel kahramandır. Bir efsaneye
göre ördek, Ebedi Derya dibinden lağım-balçık çıkarıp karayı oluşturmuş.
İkinci bir efsaneye göre ördek, ufak taşlar çıkarıp dağları kıyıları oluşturmuş.
Zamanla Türk mitolojisindeki Dağ İyesi’nin yerini Fars Mitolojisinden giren
Devler almaya başlamış ve bunlar her şeyden önce yerin altına ve dağa gömülen
hazinelere sahip çıkan tipler olarak bilinirler olmuşlar.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #4 : 28 Temmuz 2012, 15:23:49 »

Urman İyäse (Orman İyesi)

Bazı yörelerde Orman İyesi’ne Qarurman
Babay (Karanlık Orman Dede). bazen de Urman Hucası (Orman Sahibi)
derler. Tatar Türkleri arasında, ormandaki ağaçlara, çalılara, bitkilere, hayvanlara
kuşlara sahip çıkan bu mitolojik varlık hakkında çok güzel efsaneler
yaşamaktadır.
Orman İyesi, ormandaki en yaşlı, en güzel meşe ağacı kılığında olurmuş. Bazen
o, ormanda gezer ve keyfi yerinde olduğu zaman kalın sesle şarkı söylermiş.
Fakat onun en önemli görevi, her sene ağaçların tomruğuna halkalar eklemekmiş.
Orman İyesi, kimseye gözükmeden ağaçlara o halkaları ekleyip durur,
canı sıkıldığı zaman da ağaç gövdelerine değişik resimler çizermiş.
Sibirya Tatarları, Orman İyesi’ni bembeyaz saçlı, kır sakallı uzun boylu bir
ihtiyar olarak tanımlarlar. Eline uzun sopa alıp, sağ omzundan sırtına çanta
asmış, yüzü nur saçan bir ihtiyar olarak bilinen bu İye, insanlara asla ziyan
vermez, tersine, yoldan şaşıranlara yol gösterir ve en önemlisi ormanı afetten
korurmuş.
Orman İyesi’nin torunu, Orman Kızı’dır (Tañçulpan da denilir). Onun kayın
kılığında olduğuna inanılır. Orman Kızı, genelde omuzuna yeşil şal örtmüş,
üzerine rüzgârdan daha hafif bir elbise giymiş ve başına çiçeklerden örülen
bir çelenk takmış, beyaz yüzlü, neşeli bir kız olarak tasvir edilir. Ayrıca o da
dedesi gibi, yolunu şaşıran insanlara ve evcil hayvanlara köy yolunu gösterir,
ormanda şafak sökmeden gezmeyi severmiş.
Fakat Tatar inanç sistemine göre ormanda, Orman İyesi ve Orman Kızı gibi
iyi niyetli varlıkların dışında, insanlara zarar veren alçak ruhlar da “yaşamaktadır”.
Meselâ, Şüreli gibi.
Tatarlar, Şüräle adlı mitolojik yaratığı, çocukluklarında anne babaları ve
nineleri tarafından okunan, büyük Tatar şairi Abdullah Tukay’ın şiirsel masalından
tanırlar:
Närsä bu, qaçqınmı cenme? Nedir bu, kaçak mı cin mi?
Yä öräkme, närsä bu? Ya hortlak mı nedir bu?
Qot oçarlıq bik kileşsez Ürkütecek çok da çirkin
ällä nindi närsä bu! Belirsiz bir şeydir bu!
Bornı käp käkre bögelgänder Burnu tamamen bükük,
tämam qarmaq kebi, Eğri sanki olta gibi
Töz tügel qullar,  ayaqlar da Düz değil kollar, ayaklar
botaq-tarmaq kebi.  Budaklanmış dal gibi.
Yaltırıy, yalt-yolt kiläder,  Parlıyor yaldız gibi
eçkä batqan küzläre,  İçe batan gözleri,
Qot oçar kürsäñ ägär tönlä tügel Korkarsın görsen eğer gece değil
köndezläre. Gündüz bile
Yap yalanğaç, näp näzek, läkin Çıplak, incecik fakat insan gibi
keşe tösle üze; Boyu bosu,
Urta barmaq buylığı bar Orta parmak kadar boyu
mañğayında mügeze. Alnında var boynuzu.
Tatar halk inancına göre Şüräle, aynı Orman İyesi gibi karanlık ormanda
yaşar ve dış görünümü ile insanlara benzermiş. Fakat ağaçlar gibi uzun boylu,
uzun kollu, parmakları iki-üç arşın uzunlukta olan Şüräle’nin vücudu
tüylerle kaplıymış. Kulaklarının da uzun, hatta alnının ortasında bir boynuzunun
da olduğunu söylerler. Bir de, Şüräle’nin koltuk altlarında bir delik bulunup,
bu delikten bütün iç organları gözükürmüş. Şüräle hiçbir zaman kolunu
havaya kaldırmazmış, çünkü koltuk altı deliklerine ağaç budağı saplanıp
ölebilirmiş. Şüräleler, hem erkek hem kadın olabilir ve ormanda sürü sürü
veya ailece otururlarmış. Kadın Şüräleler’in memeleri çuval kadar olurmuş.
Ana Şüräleler bunları omuzlarından arka tarafa atarak gezerlermiş.
Şüräleler biraz eğilip yürür ve insan gibi konuşurlarmış. Şüräleler’in insan
dilini kullanması insanları harap edermiş: Şüräle, ormanda imdat isteyen bir
ses çıkarıp insanları yoldan saptırır ve ormanın en karanlık köşelerine götürürmüş.
Şüräle, kopuz sesini çok severmiş. Tatar halk bilimi uzmanı N. İsenbet’in
derlediği bir mitolojik hikâyede bu konuda şöyle denir:
“Bir gün bir çoban ormanda at güderken gece ayı gelmesinden korkup ağaç
başına çıkmış ve kopuz çalmaya başlamış. Bu kopuz sesine ormandan bir
Şüräle gelmiş ve ağaç altında oynamaya başlamış. Oynaması durunca da
“Hey, adam, ben de senin yanına ağaç başına çıkayım olur mu?” diye seslenmiş.
Adam: “Çık” demiş. Şüräle ağaca çıkmış ve kolları ile ağaç budaklarına
asılmış. Adam da balta sapı ile Şüräle’nin kollarına vurup, onu yere
düşürmüş.” (Gıylmanov 1999: 71)
Şüräle, insanların gözüne genelde bahar ve yaz mevsiminde güneş doğarken
veya güneş batarken görünür ve sadece yalnız olan insanları korkuturmuş.
O, orman yolunda insanın karşısına çıkar ve yolu şaşırdığını söyleyip ağlar,
yardım istermiş. Yardım etmeye çalışan insanoğlunu da ormanın hiç bilinmeyen
köşesine götürürmüş. Fakat Şüräle, ormana yalnız gelmeyen veya
yanında köpek olan birinin yolunu asla kesmezmiş. Bu yaratığın garip bir
alışkanlığı varmış: Kendisi soru sormayı sevse de hiçbir zaman ona sorulan
soruları yanıtlamazmış. Bunun yanında Şüräle, çok saf bir yaratıkmış ve bu
yüzden halk arasında Urman Sarığı (Orman Koyunu) olarak da adlandırılırmış
Şüräle, dişlerini gösteren veya kahkaha atan insanları uzun parmakları ile
gıdıklayıp öldürürmüş. Bu, onun en önemli özelliklerindenmiş. Yani uzun
parmaklı Şüräle rastladığı her insanı gıdıklı-mıdıklı oynamaya çağırırmış. Sağ
kalmak isteyen insan bu oyunu asla kabul etmemeliymiş. Parmakları, ağaç
budakları gibi eğri büğrü ve tüysüzmüş. Bir de Şüräle, yaşadığı sürece parmaklarını
birkaç kere değiştirirmiş. Tatar Türklerinde bu parmakları orman
yolunda bulan insanlar şanslı sayılırlar. Bu taş “parmaklar” fen biliminde
Belemint adı ile bilinir ve onu ovalayıp yaraya serpince yaranın çabuk iyileşeceğine
inanılır (Gıylmanov 1999: 69).
Şüräle’den kaçıp kurtulmak neredeyse imkânsızmış; çünkü çok hızlı koşar ve
gövdesi de ağaca benzediği için ağaçlar arasından fark edilmezmiş. Ama
Şüräle’den kurtulma yolu yine de varmış: giysileri ters, sağ ayakkabıyı sol, sol
ayakkabıyı sağ ayağa giymek ya da gidilen yolu gizlemek için geriye yürümek
gerekiyormuş. Böyle yapınca Şüräle ters tarafa koşarmış. Bir de Şüräle sudan
çok korkarmış. Peşinden koşan Şüräle’den kurtulmak isteyen bir insanın
akarsuya doğru koşması ve Şüräle “Suyun başı ne tarafta?” diye sorarsa,
ona suyun aktığı tarafı göstermesi gerekir. Böylece oraya gidip geri dönmemesi
sağlanır. Tatar Türklerince kullanılan “Şüräle’ye suyun başını göstermek”
deyimi, birilerini aldatmayı anlatır.
Yukarıda bildirdiğimiz gibi Şüräle, köpek ile kamçıdan çok korkarmış. Ormana
gelen insana her şeyden önce “Hav hav var mı? Çuh çuh var mı?”
diye sorar ve köpek ile kamçı sesini duyunca kaçarmış. Şüräle’nin bir özelliği
de ata binmeyi çok sevmesiymiş. Orman yanında otlayan at sürüsünden en
iyi atı seçer ve onun üzerine binip gün boyu koşturup oynarmış. Tatarlar,
sürüden herhangi bir atın eve ter içinde döndüğünü görünce, onun üzerinde
Şüräle’nin koşturduğuna inanırlarmış. Bazen insanlar en iyi atın üzerinde zift
yakıp sürüye öyle gönderirlermiş. O ata Şüräle bindiğinde yapışır ve inemediği
için atla birlikte köye gelirmiş. At ile yakalanan Şüräle çoğu zaman cezalandırılıp
öldürülürmüş. Onu hamama kapatarak yakarlar, yahut ateşe atarlarmış.
Bazen sopa ile dövüp öldürürlermiş. Fakat Şüräle, ölmeden önce
insanlara ve onların oturduğu köye beddua eder ve bu beddua insanları ve
köyü en kötü şekilde etkilermiş. Bu konuda Tatarlar arasında korunmuş olan
birçok mitolojik hikâye bulunmaktadır. Şüräle’nin ölümüne sebep olan köy
fakirliğe uğrar, artık bir hane bile artamaz veya yangından yok olurmuş.
Meselâ:
“Karabay adlı bir köyden bir adam, atını otlamak için kıra bırakıyormuş. Bir
sabah atını almaya gitmiş ve onun ter içinde kaldığını görmüş. Adam bu hale
çok şaşırmış. Bir de bu at ile bütün gün saban sürmesi gerekiyormuş. Ertesi
gün at yine ter içinde kalmış.
Adamın aklına büyüklerin söyledikleri gelmiş ve bu sefer atını kıra sırtına zift
sıvayarak göndermiş. Ertesi gün erkenden atını almakiçin avluya çıkınca
“Hey, kapıyı aç, atını getirdim!” diye bağıran bir ses duymuş. Kapıyı açınca
gözlerine inanamamış: Atın sırtında zifte yapışmış Şüräle oturuyormuş.
Halk adamın avlusuna toplanıp Şüräle’yi balta kolu ile dövmeye başlamış.
Vurarak öldürselermiş Şüräle’nin bir damla kanından birkaç Şüräle daha yaratılabilirmiş.
Şüräle bağırmış çağırmış, sonunda ağlaya ağlaya “Köyünüz altı
haneyi aşmasın” diye beddua ederek Kıbla dağına yönelmiş. Köy o günden bu
güne altı-yedi haneyi geçmemiş.” (Cen-Pärilär Bar Dilär 1992: 53-57).
Omsk, Tobol ve Tömän Tatarları5 mitolojisinde Şüräle’ye benzer yaratık
insan kılığındaki bir maymun olarak bilinir. Eski Türkçede maymuna biçin
deniliyordu. İşte Sibirya Tatarları da çirkin yüzlü kır saçlı kadına benzeyen
maymun kılığındaki bu orman yaratığına Matsin, Miçin derler. Bir inanca
göre, kambur, uzun boylu, koyu tüylü maymun kılığındaki bu orman ruhu
genelde avcıların evinde yaşar ve ormana yalnız gelen insanları orman içindeki
uçuruma götürüp orada öldürürmüş. Ayrıca çocukları çok “severmiş”.
Miçin, çocukları anne babalarından çalıp, onları ıstırap içinde öldürürmüş.
Bir inanca göre de karlı kış günerinde demir leğene oturup çocuk avlarmış
(Gıylmanov 1996: 161).
Ural ve Sibirya Tatarları ormanda Yarımtık adlı bir yaratığın da yaşadığına
inanırlar. Yarımtık, yarım vücutlu (bütün vücutlu olduğu zaman da tek gözlü,
tek kollu, tek ayaklı) bir yaratıktır. İnsanlar ondan çok korkarlar ve ona beyaz
horoz kurban ederlermiş. Yarımtık çok meraklı imiş; köye kadar gelip dolaşır,
insanları izlermiş. Yarımtık’tan kurtulmak için de ayakkabıları, giysileri ters
giymek gerekiyormuş. Aklı yarım olan Yarımtık, Şüräle gibi, ters giyinen
ayakkabının izini takip edip ters tarafa yönelirmiş. Yarımtık kelimesine Başkurt
Türkleri arasında bugün de rastlamaktayız. Bu kelime, saf insanlar için
kullanılır. Bunun sebebi galiba Şüräle ve Yarımtık gibi mitolojik varlıkların
çok saf ve aptal olarak bilinmesidir.
Kazaklar Şüräle’ye Sorel derler. Çuvaş Türkleri ise Şüräle’yi Arsuri olarak
tanırlar ve onun kır sakallı bir ihtiyar veya yakışıklı bir genç kılığında olduğuna
inanırlar. Bazı Çuvaş mitlerine göre Arsuri’nin üç eli, üç ayağı ve dört
gözü vardır: İkisi önde, ikisi arkada. Arsuri, aniden ormanda kahkaha atar,
insanların dişlerini çeker ve Şüräle gibi insanları yoldan şaşırtıp gıdıklayarak
öldürürmüş. Ayrıca o da atları sever ve sudan çok korkarmış.
Görüldüğü gibi Şüräle, Sorel ve Arsuri kelimeleri şür, sur kökünden türemiştir.
Şüräle adının kökeni Tatar bilim adamı L. Zamaletdinov (1979: 117)
tarafından incelenmiştir. Ona göre bu kelime Eski Türkçedeki “kötülük, ziyan”
anlamlı şär kelimesine äl ve sıfat yapım eki –le’nin eklenmesiyle ortaya çıkmıştır
(şär-äl-le). Yani Şüräle, “kötü elli” anlamına gelir. Tatar Türklerinde
bugün de şürläw fiili kullanılır ve “korkmak” anlamına gelir. Şüräle coğrafî
adlarda da görülür. XX. yüzyılın başında Kuzey Başkurdistan’da Şüräle köyü,
Şüräle dağı olduğuna dair bilgiler bulunmaktadır (Gıylmanov 1999: 71).
Bu yaratığı andıran bir orman yaratığı da Tatar Türklerinin komşusu olan
Fin-Ugor halkı Mordvalarda bulunur ve adı Viryava’dır. Viryava’nın da memeleri
öyle büyükmüş ki uyurken onları yastık gibi başının altına koyarmış.
Saçları ayaklarını örten bir kadın kılığında olan Viryava, masal dinlemeyi çok
severmiş. Mordva mitolojisine göre, ormana gelen insanlar önce masal söyleyip
Viryava’yı uyuturlar sonra da kendi işlerine bakarlarmış. Kimi çilek toplar,
kimi ağaç kesermiş. Viryava, ormana erkekler ile gelen kadınları sevmez,
onları genelde gıdıklayarak öldürürmüş. O da Şüräle ve Yarımtık gibi, ormanda
ses yankısı ile insanlara yolunu şaşırtırmış. Tatar mitolojisinden farklı
olarak Mordva mitolojisinde, Viryava’yı gören kimse hastalanacak veya ölecek
diye bir inanç da vardır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #5 : 28 Temmuz 2012, 15:27:25 »

Öy, Yort İyäse (Ev İyesi):

Bu varlığa da birçok halkın mitlerinde rastlanmaktadır.
Her halkın kendine özgü bir Ev İyesi olmakla birlikte ortak noktaları
da bulunmaktadır: Ev İyesi nsanlarla aynı evde iç içe “yaşar”. Türkiye’de bu
iye Ev Bekçisi olarak bilinir ve genelde yılan kılığında olan ya da alt dudağı
karnına kadar sarkmış, gözleri kor gibi yanan, saçları dağınık esmer vücutlu
bir yaratık olarak anlatılır. Eskiden insanlar, Ev Bekçisi bulunan evi satmaya
çalışırlarmış. Bir inanca göre bu yaratığa daha çok terk edilmiş evlerde rastlanır.
Başkurt mitolojisinde Ev İyesi, insan kılığında ve genelde ocak başında “yaşayan”
bir yaratık olarak anlatılır. İnsanlar onun üzerine gitmeyince o da
onlara zarar vermezmiş. Ama onları korkutmayı da çok severmiş.
Ev İyesi geceleri evden ahıra çıkar ve orada atlara şaka yapar, sevdiği bir ata
binip onu koşturur, yelesini örermiş. Bazen de evde yaşayanların girdiği hamamda
yıkanmaktan hoşlanırmış. Bu yüzden Tatar ve Başkurt Türklerinde
gece yarısı hamama girilmez. Başkurt Türkleri, uzun saçlı ve orta boylu bir
ihtiyar kılığındaki Ev İyesi’nin onların evini kara ruhlardan ve hastalıklardan
koruduğuna inanırlar.
Sibirya Tatarları ve Altay Türklerinde ise Ev İyesi çok çirkin ve kötü bir ruhtur.
Gece boyu evde koşturur, ağlama sızlama sesleri çıkarırmış. Ev İyesi
bulunan evde birinin çok fena hastalanacağına ve öleceğine inanırlar ve bu
evi kısa zaman içinde satmaya çalışırlar. Çuvaşlarda Ev İyesi kendi içinde iki
iyeyi barındırır: Ev bekçisi Kilti Tura ile hayvanların yaşadığı ahırda yaşayan
Kartari Tura (bazen de Karta Puse). Ev İyesi’ne Çuvaşlar Yereh derler ve
evde, kilerde ve ahır köşesinde asılı duran başlı soğanda kadın kılığında yaşadığına inanırlar.
Bu soğanın yanına Yereh için kurban aşı koyarlar. Kızlar,
evlendikleri zaman Yereh’li soğanı güveyin evine götürüp asarlarmış.
Sonraki dönemlerde Yereh’in ev sahibinin ricası ile komşulara sihir yapabileceği
öğrenilince, kutsal ruhtan kötü ruha dönüşmüştür.
Tatar mitolojisinde ise Ev İyesi iyeler âleminde temel ruh olarak bilinir. Bunun
sebebi, Ev İyesi’nin başka iyelerden farklı olarak insanlara daha yakın
olması, onlarla aynı evde “yaşamasıdır”. Bu yüzden insanlar daha sık bu
iyeye “rastlarlar”. Farklı yörelerde yaşayan Tatarlar Ev İyesi’ne farklı isimler
vermişlerdir: Nigez İyäse (Temel Sahibi), Yort Äbise (Ev Ninesi), Öy Atası
(Ev Atası), Yort Babay (Ev Dedesi).
Dağlık yörelerde yaşayan Kereşen Tatarları Ev İyesi’ne Kırsut derler. Kırsut,
Ev İyesi’nden farklı olarak evden ziyade insanın kendisini korurmuş. Onlara
İnsan İyesi bile denebilir. F.Bayazitova’nın (1995: 121-124) derlediği bir
hatırada bir köylü Kereşen kadını Kırsut hakkında şöyle söyler:
“Benim Kırsut’um çok akıllıdır. Misafirliğe giderken derim ki “Kırsut’um, beni
üç saat sonra gelip al” ve tam üç saat geçince Kırsut’umun geldiğini anlarım:
artık misafirlikte kalamayacak kadar eve gitmeyi isterim. Evde semaver ile
çay koyunca da Kırsut’u yanımda ağırlarım. Kırsut’suz olmaz, onsuz ev soğuk
olur”.
Mişer Tatarları6 Ev İyesi’ni Mal-Mülk İyesi olarak bilirler. Onlara göre Ev
İyesi, genelde beyaz giyinen bir kadın, beyaz tavşan veya beyaz köpek kılığında
“görünür” ve atların kaldığı ahırda yaşar. Ona, evde bereket, bolluk,
mutlu hayat, sağlık olsun dileği ile yiyecekler sunulur. Nogaybek Kereşen
Tatarları ise Ev İyesi’ne kaz, tavuk, horoz gibi evcil kuş kurban ederlermiş.
Kazan Tatarlarına göre Ev İyesi, Tatar evlerinde sebzeleri kışın koruma amacı
ile yapılan bodrum katta yaşar ve eve ancak geceleri çıkarmış. O, gece ruhudur.
Onu her insan farklı kılıkta “görür” fakat herkes onun ortak sıfatı olarak
orta boylu, beyaz buruşuk yüzlü, beyaz giysili, biraz kambur biri olduğunu
söyler. Ev İyesi evi sahiplenir ve bu evde yaşayanlara zarardan çok fayda
getirir. Çok beceriklidir. Meselâ yün, keten eğirir, beşiğinde ağlayan bebeği
sallar, bulaşık yıkar, yangın çıkarsa veya eve hırsızlar girerse seki kenarına
veya pencereye tıklar veya bir şey düşme sesi çıkarır, sahiplerin ayağını çekerek
onları uyandırır, belâdan kurtarır. Ev İyesi bazen uyuyan ev sahibinin
saçlarını da örebilir. Bu örgüyü sökmek iyi değildir; onun kendi kendine
çözülmesini beklemek gerekir. Bir inanca göre bu örgüyü kesip atmaya kalkan
insanın başına çok kötü şeyler gelebilir, hatta ölebilir. Bazen insanlar
gece yarısı uyanınca ev içinde birinin yürüme ve nefes alma seslerini duymuş
gibi olurlar. Bu, Ev İyesi’nin çıkardığı seslerdir. İnsanlar, kenileri korksa da Ev
İyesi’ni asla korkutmamalıdır. Bu kadar marifetleri yanında
 Ev İyesi’nin ilginç tarafları da varmış: Kafasını
kaşımayı sever, bazen ev içinde çok ince sesle ulumaya başlar, kapıları vurur,
perdeleri çekermiş. Bu gibi hareketler evdekilerin fakirliğe düşeceklerine işaret
olabilirmiş. Ev İyesi’nin en sevmediği şey, birinin bodrum kata bulaşık
suyu dökmesi ya da küçük aptesini yapmasıymış. Böyle bir şey olunca evde
huzursuzluk başlarmış: Mobilyalar devrilir, eşyalar yerinden oynar, saksılardaki
topraklar dökülür vb. Bu gibi durumlarda Ev İyesi için lapa pişirip bodrum
kata götürüp koymak lâzımmış. Ev İyesi insanları huzursuz etmeye başlarsa
evin temeline de bakılmalıymış: orada kedi veya fare leşi olabilirmiş. Bu
leş ortadan kaldırılmadan Ev İyesi evdekilere huzur vermezmiş.
Ev İyesi’ni razı etmek için ona sadaka da verilir. Bu sadakaya bazı yörelerde
Yäkşämbe (Pazar) Sadakası derler. Çünkü genelde Pazar günü köyün hocasına,
erenlere veya yetim çocuklara verilir. Ev İyesi’nin kilerde un eleme sesi
ise çok iyiye yorulur: Bu, evdekilerin bolluk içinde yaşayacaklarını gösterir.
Gece yarısı duyulan çekiç sesi de berekete işaret olur. Bu sese “devlet çekici”
derler. Ama Ev İyesi’nin ıhlamur kabuğundan çabata adı verilen ayakkabıyı
örme sesi duyulursa, bu fakirliğe yorulur.
Ev İyesi, tarak saplanan ip eğirme aletinde kalan yünden ip eğirmeyi de çok
severmiş. Ama Ev İyesi’nden kalan bu işi devam eden kimsenin hastalanacağına
inanılır. Bu yüzden kadınlar ip eğirme aletinin tarağında yün bırakmamaya
çalışırlar.
Eskiden bir evden ikinci bir eve taşınılınca terk edilen evin iyesi için veda
töreni yaparlar ve bu tören sırasında sahipleri onu kendileri ile yeni eve davet
ederlermiş. Böyle yapılmadığında Ev İyesi’nin terk edilen evde yalnız
başına kalıp ağlayacağına inanılırmış. Bunu komşuların birinden duyan eski
evin sahibi, lapa pişirir ve büyük bir süpürgeye binip güneş battıktan sonra,
yolda kimse ile konuşmadan eski evlerinin yerine gider ve Ev İyesi’ni kendisi
ile yeni eve getirirmiş (Bayazitova 1995: 129). Bazen de Ev İyesi için özel at
koşulur ve onu bu ata “bindirip” eski evden yeni eve götürürlermiş.
Eskiden baba evinden ayrılıp kendi evine çıkan oğlan da Ev İyesi için veda
töreni yaparmış. Gece yarısı eline ekmek lokması alıp ana-baba evine gelir
ve onların izni ile bodrum kata iner, orada üç tane çıra veya mum yakar,
biraz toprak alır ve bu toprağı yeni evinin temeline götürürmüş. Önemli olan,
bu oğlana yolda kimsenin rastlamamasıdır. Yolda birileri rastlarsa, törenin
bozulduğuna inanıp her şeye yeniden başlarlar (1996: 204). Yeni eve çıkar
çıkmaz Tatar Türklerinin Temel Lapası pişirmeleri de Ev İyesi’nin rızalığını
almak için yapılan bir tören olarak anlaşılabilir.
Tatar Türklerinde insanların yaşadıkları evlerde Ev İyesi’nden başka bir yaratığın
daha yaşayabileceğine inanılır; bu varlık da Biçura’dır. G. Gıylmanov’a göre
Biçura, bi ve çura kelimelerinden oluşmuştur. Bi “bey”
demektir. Çura ise “kul, köle” demektir. Yani Biçura, hem bey hem kul gibi bir
anlama gelir. Fakat Gıylmanov,Biçura’nın aile, ev ruhu olduğunu düşünerek,
kelimenin Eski Türklerde aile anlamında kullanılan yaver, caur, yaur, çaur,
sçura (Çuvaşlarda) kelimelerinden türemiş olmasını daha mantıklı buluyor: Bi
ön eki “yokluk” manası ile izlenilirse Biçura, “ailesiz” anlamına da gelebilir.
Ayrıca Biçura kelimesi “aile beyi” anlamına da sahip olabilir (1999: 15).
Peki, Biçura nasıl bir yaratıktır? Biçura genelde evde, tuğladan yapılan büyük
ocağın arkasında veya kilerde taban altında veya çatı altında yaşarmış. Eskiden
köydeki evlerde Biçura için ayrı odalar bile ayarlanır ve oraya bir tabak
ve birkaç kaşık ile yemek bırakılırmış. Sabaha da bu tabak boşaltılmış bulunurmuş.
Biçura insanlardan hiç çekinmeden gürültü patırtı yapmayı çok severmiş.
Bazen ocak başından, bir çeşit içki (küväs) konulan fıçıyı devirirmiş. Tatar
Türklerinde bir bilmece de vardır; “Ocak başında Biçura belini boğmuş oturur”.
Bunun cevabı da “küväs fıçısı”dır. Belki de eskiden insanlar Biçura’nın
küväs fıçısı kılığında olduğuna inanmışlardır. Bu bilmecenin ikinci bir varyantı
da vardır: “Küçücük bir Biçura, belini boğmuş oturur” Bunun cevabı
da “Hamam için kayın dallarından hazırlanan süpürge”dir.
Biçura, yemeğe çok düşkünmüş. İnsanların yiyip bitiremediği bütün yemeği
o yermiş. Bir de çok huysuzmuş: kızdığı zaman gece yemesi için bırakılan
tabağı kırar ve yemeği de ortaya döküp evi uzun süre için terk edermiş. Ayrıca
Biçura, çok pis bir yaratık olarak da bilinir: başındaki şapkası toza yağa
bulanmış, uçları da Biçura’nın omzundan biri öne biri arkaya sarkarmış.
Biçura, temiz yerlerden nefret edermiş. Onun taban altı, çatı altı, kiler gibi
tozlu yerlerde yaşaması da bu nedenledir. Biçura, zaten pis evleri seçermiş.
Bu yüzden Biçura’dan kurtulmak veya onu yakına getirmemek için ilk şart
evi temiz tutmakmış.
Biçura, gece ruhu olarak bilinir ve insanlara çok sıkıntı verir, durup dururken
bağırır, güler, oynar, şaka yaparmış (meselâ uyuyan insanı yatağından alıp
başka yere taşırmış). Bazen de uyuyan kimsenin üzerine ocak arkasından
keçi çizmesi, odun parçası veya yastık gibi nesneler atarmış. Biçura, yalnız
erkeklere şaka yapmayı sever, kadınlara dokunmazmış. Çoğu zaman evdeki
insanların eşyalarının yerini de değiştirir veya gizlermiş. Bu gibi durumlarda
Tatarlar “Biçura şaşırttı” veya “Nerede ki, Biçura mı çaldı?” gibi konuşurlar.
Bir inanca göre bu yaratığın en sevdiği eşyalar, anahtar, iğne, bıçak, makas
gibi aletlermiş. Bu nedenle bazen Biçura şaka yaparak geceleyin kilitlenen
kapıları açar veya tersine açık kapıyı kilitlermiş.
Biçura ile ortak bir dil bulununca onun çok yararlı bir yaratık olduğuna da
inanılır. Meselâ Biçura, evin sahibini severse onun malını çoğaltırmış. Halk
içinde “Biçuralı ev, bereketli evdir” gibi bir deyim de vardır. Biçura, ona
yaptığın bir iyilik karşılığı bin iyilik yaparmış. Ayrıca, ip eğirme aletinde ev
sahibine bütün torunlarına çorap örecek kadar ip eğirip bırakırmış. Onun bu
marifeti özellikle sık sık anlatılır. Bu yüzden de Biçura’yı incitmekten sakınırlar,
onun “şakaları”na göz yumarlar. Gönlünü almak için de yukarıda bildirdiğimiz
gibi tabak ile önüne yemek koyarlarmış. Fakat şunu da unutmamalıyız,
Biçura’nın getirdiği varlık, bolluk aslında haram varlıktır ve beklenmediği
bir anda geldiği gibi aniden yok da olabilirmiş.
Biçura ile zıtlaşırsan evde yangın çıkarmış. Biçura, ev sahiplerini çok rahatsız
ettiği durumda ondan kurtulmak için ona sadaka vermek veya son çare olarak
eve ayı sokmak lazımmış. Uzun süre ocak yapılmayan evleri Biçura özellikle
severmiş. Bu yüzden Tatar Türkleri, yeni ev yapar yapmaz her şeyden
önce ocağını yaparlar.
Anlaşılan, Biçura çok ihtilaflı bir varlık. Evde yaşayanlara ne zaman nasıl
davranacağı hiç belli olmuyor. Bu yüzden de o, Ev İyesi’nden farklı olarak
kötü ruh sayılmaktadır. Ev İyesi ise yukarıda gördüğümüz gibi kutsal bir
varlık olarak algılanır ve kimse onu evden kovmayı hiçbir zaman düşünemez.
Tersine Ev İyesi olmayan evlerden korkulur. Ayrıca Ev İyesi, Biçura’dan
farklı olarak yaşamak için sadece temiz evleri seçer ve Ev iyesi “bulunan”
evde Biçura asla bulunmazmış.
Biçura ile ilgili hikâyelere Başkurt Türklerinde de rastlıyoruz. Başkurtlara göre
Biçura, kadın kılığında, orta boylu, belsiz gövdeli bir mitolojik varlıktır. Başında
da Tatar kadınlarının giydiği türden bir şapka olduğuna inanılır. Acaba,
Biçura Tatar Türklerine özgü bir yaratık olarak kabul edilip onunla ilgili
inançlar Başkurtlara Tatarlardan mı geçmiştir? Bazı Başkurtlar Biçura’nın,
üzerine kırmızı gömlek giymiş bir erkek kılığında olduğunu söylerler. Tatar
mitolojisindeki yerinden farklı olarak Başkurt mitolojisindeki Biçura, karanlık
ormanda, yaban alanlarda yaşar, yolunu şaşıran insanlara tecavüz eder,
sonra onlara her zaman yardımda bulunur, para pul getirirmiş (Gıylmanov
1999:  Tatar mitolojisinde bu onda şöyle bir hikâye korunmuştur:
“Eskiden bir hoca varmış. İşte bu hocaya Biçura dadanmış. Hoca birden
zengin olmuş, parası artmış, ahırdaki hayvanları çoğalmış. Hocanın evine
alışan Biçura, geceleri komşuların parasını çalıp hocaya getiriyormuş. Komşu
tarlalardan, kilerlerden yulaf çalıp hocanın atlarını, hayvanlarını besliyormuş.
Bu hoca zamanla çok zenginleşmiş ve Biçura’dan sıkılmaya başlamış, onu
kovmaya karar vermiş. Komşu köyde büyüden anlayan bir kadın varmış,
hoca onu evine çağırmış ve büyü sözleri üfleyerek Biçura’yı kovmasını istemiş.
Büyücü kadın onun isteğini yerine getirmiş.
O gece hocanın evinde yangın çıkmış, ahır, ahırdaki inekleri, koyunları, tahılları ve evi yanmış kül
olmuş. Hoca zar zor kurtulmuş.
Yangın neden çıkmış, bir türlü bilememişler. Hocanın evi temelden yanmış,
komşularının ise kazıklarına bile ateş değmemiş” (Cen-Pärilär Bar Dilär 1992:..
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #6 : 28 Temmuz 2012, 15:29:04 »

Abzar İyäse, Mal İyäse (Ahır İyesi, Mal İyesi):

Bu ruha daha çok Başkurdistan’da
yaşayan Tatarlarda ve Mişer Tatarlarında rastlıyoruz. Farklı
ismleri bulunur: Aran İyäse, Kiträ İyäse, Abzar Atası, Abzar Äbise. Sibirya
Tatarları ona Mal İyäse, Zänki Baba ve Peşa Ana derler (sonuncusunun kadın
kılığında olduğuna inanırlar). Zänki Baba kültü Orta Asya’da da bilinir,
fakat orada o sadece iri boynuzlu hayvanları koruyan ve onların çoğalmasını
sağlayan kutsal bir ruhtur. Çuvaşlarda Ahır İyesi’ne Karta Puse, Yakutlarda
İsägäy Ayısat (veya Inahsıt Hotun, Mılahsın) derler. Türk mitolojisinde Ahır
İyesi, genelde insanlara yardım eden kutsal ruh olarak bilinir.
Tatar Türkleri Ahır İyesi’ni çoğu zaman Ev İyesi ile karıştırırlar fakat bu iki iye
farklı yapıya sahiptir. Ahır İyesi genelde ahırda, kilerde, avluda yaşar ve
orada yaşayan canlılara sahip çıkan bir varlık olarak bilinir. Bazen bir hayvan
kılığında, daha nadir olarak evin sahibi kılığında uzun bir mesafeden “gözükür”.
Ahır İyesi ahırda yaşayan hayvanlara farklı biçimde davranır: Bazılarını
sever, bazılarını çekemez. Sevdiği hayvanın (genelde atın) yelesini örer (bu
yeleyi sökmek veya kesmek iyi değildir), insanlar görmediği sırada onun
önüne kuru ot (peçän) atar. Sevdiği ineğin kuyruk ucunu taradığı da bilinir.
Ahır İyesi tarafından sevilen hayvanlar çabuk semirirmiş.
Ama Ahır İyesi sevmediği atı gece boyu koşturur, ter içinde bırakır, yorar,
hatta onun önüne konulan yiyecekleri alıp sevdiği atın önüne koyar, sevmediği
atı aç bırakırmış. Ahır İyesi’nin sevmediği hayvan, genelde kara renkteki
hayvan olur ve bu hayvanı kısa süre içinde satmazlarsa Ahır İyesi’nin onu
yaşatmayacağına inanılır.
Ahır İyesi’ne de bazen sadaka vermek gerekir ve gönlünü almak için de lapa
pişirmek uygun görülürmüş. Tobol Tatarları7 ise Mal İyesi’ne genç ineğin ilk
buzağısını (ona tulbaş derler) kurban ederler ve kurban etini köydeki erenlere
ve yakın akrabalara dağıtırlarmış.
Ahır İyesi’nin insanlara yardım eden bir varlık olduğunu söylemiştik. Meselâ
sığır veya koyun yavrulayınca, yeni doğan yavrular kış mevsiminde üşüyüp
ölmesin diye Ahır İyesi’nin pencereye tıklayıp ev sahiplerini uyandırdığını
söylerler. Sığır gece buzağıladığı zaman Ahır İyesi ev sahibine gelip “Sığırın
buzağıladı!” diye haber verirse, ev sahibi buna karşılık olarak “Tuz ölçüyorum”
demeliymiş. Ahır İyesi ikinci sefer gelip haber verirse, bu sefer ev sahibi
“Ekmek ölçüyorum” demeli ve sessiz sedasız buzağıyı eve getirmeliymiş.
Mişer Tatarları ise Ahır İyesi’nin sadece keçi tekesine ve köpeğe dokunmadığına
inanırlar ve bu inanç, Slav halklarının inançlarına yakındır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #7 : 28 Temmuz 2012, 15:30:07 »

Munça İyäse (Hamam İyesi):

Tatar Türkleri bu iyeyi çoğu zaman cinler
ve periler ile karıştırırlar fakat Hamam İyesi cinlerden farklı olarak insanlara
zarar vermeyen bir yaratıktır. Önemli olan, onu incitmemek ve rahatsız etmemektir.
Hamam İyesi’nin kısa boylu bir ihtiyar kılığında olduğu tasavvur edilir. Aslında
Hamam İyesi’ne olan inanç insanlara temizliği ve her işi zamanında
yapmayı öğretir. Meselâ, güneş battığı zaman ve gece yarısı hamama girilmez,
bu saatte Hamam İyesi kendisi yıkanırmış. Ayrıca hamamda bir önceki
seferden kalan su ile yıkanmak gerekirse suyun üzerine dua okunmalı ya da
en iyisi o su ile artık yıkanmamalıdır: Hamam İyesi yıkandığı su, büyü ve
hastalık kaynağı olurmuş. Hamamda yıkanırken yüzünü sabunladıktan sonra
temiz su dolu leğeni bulamazsan, yıkandığın lifin ucunu biri çeker gibi olursa
ya da hamamdan gitmek üzereyken ayakkabılarının kaybolduğunu görürsen,
işte bunlar Hamam İyesi’nin şakalarıymış.
İnsanlar hamama girerken ve oradan çıkarken Hamam İyesi’nin varlığını
unutmamalıdırlar. Aniden kapı açılırsa Hamam İyesi korkudan sıçrayabilir,
bu yüzden insanlar hamama girmeden üç kere gırtlaklarını temizlemelidirler.
Tatar Türkleri, hamamda yıkandıktan sonra her şeyi temizleyip, sabun lif gibi
eşyaları yerine kaldırıp, “Hamamın ısısı sana, huzuru bana!”diyerek çekip
gitmeyi uygun görürler.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #8 : 28 Temmuz 2012, 15:30:51 »

Tegermän Anası, Tegermän İyäse (Değirmen Anası, Değirmen İyesi):

İsminden de anlaşıldığı gibi bu iye, değirmende yaşar ve kutsal ruh olarak
bilinir. Toplanan tahılların, unun-ekmeğin bolluğunun doğrudan bu iyeye
bağlı olduğuna inanılır. Değirmen Anası veya Değirmen İyesi genelde bembeyaz
una bulanmış, saçlarına, kirpiklerine, sakallarına, bıyıklarına un konmuş
kısa boylu bir kocakarı veya ihtiyar olarak tasavvur edilir. Tatarlara
göre, Değirmen Anası kötü ruhları değirmene yaklaştırmaz, una-ekmeğe
dokundurmaz. Aynı zamanda değirmene un öğütmeye gelenleri de korur. Bu
yüzden eskiden, öğütülen undan Değirmen Anası’na da pay bırakırlarmış.
Bir inanca göre değirmende tahıl konulan kazan da boş kalmamalıdır. Un
öğüten son kişi bu kazanda bir avuç tahılı Değirmen Anası’na bırakırmış.
Çünkü kazanı boş kalan değirmeni Değirmen Anası terk edermiş.
Değirmen Anası, beğendiği insanların ununu bembeyaz yaparmış, kötü niyetli
insanları da uzaktan tanır ve onların ununu kara, yarmalı ve kepekli
öğütürmüş. Eskiden rüzgârsız günde değirmenin kanatları kendi kendine
çalışırsa insanlar, “Değirmen Anası çalışmaya başladı, sessiz olun, küfür etmeyin"
diye uyarırlarmış.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gen
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 443



« Yanıtla #9 : 28 Temmuz 2012, 15:31:38 »

Mäçet İyäläre (Cami İyeleri

Onlara “cami cinleri” de derler. Mişer Tatarları
arasında Mäçet Biçurası olarak da bilinir. Bu yaratık daha çok şakacı biri
olarak anılır; cami kapılarını açar kapatır, ayakkabıları gizler, namaz kılan kimsenin
seccade ucundan çeker fakat insanlara zarar vermez. Tersine camiyi kötü
ruhlardan korur. Cami İyesi’ni kovmak, sövmek, incitmek hiç de iyi değildir.
Onun yakında olduğunun farkına varınca, sadece bildiğin duaları okumak ve
alçak sesle “Haydi şakacı, oynama, getir benim ayakkabımı!” demek yeterli
imiş. Bir hatıraya göre Cami İyesi’nin camiyi yangından kurtardığı da bilinir.
Bazı insanlar bu mitolojik varlığı, eline değnek alan, başında sarığı olan beyaz
giysili bir cami ihtiyarı olarak “gördüklerini” söylerler.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.095 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.