Tanrı Dağları'nın Karlı Doruklarından Aral Gölüne Akan Irmak; Cengiz Aytmatov
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Kasım 2019, 15:48:28


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tanrı Dağları'nın Karlı Doruklarından Aral Gölüne Akan Irmak; Cengiz Aytmatov  (Okunma Sayısı 11827 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 09 Eylül 2011, 08:42:44 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

TANRI DAĞLARI'NIN KARLI DORUKLARINDAN ARAL GÖLÜNE AKAN IRMAK; CENGİZ AYTMATOV

Bu yazıda, Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un ‘Gün Olur Asra Bedel’ ve ‘Cengiz Han’a Küsen
Bulut’ isimli romanları değerlendirildi. Gerçekçilik, efsane ve bilim kurgu temeline oturttuğu
bu eserlerinde yazar; Boranlılı Yedigey adında bir demiryolu işçisinin hayatını anlatıyormuş gibi görünse de asıl anlattığı, öğretmen Abutalip Kuttubayev’in hayatı ve onun çocukları için yazdığı halk efsaneleridir. İşte bu halk efsanelerinden biri, mankurtlaşma temasını işler.
  Mankurt,geçmişe ait hafızası tamamen silinmiş, efendisinin sözünü harfiyen yerine getiren insana denir. Eski Orta Asya Türk boylarından günümüze kadar anlatıla gelen bu efsanenin, günümüz insanına ve toplumlarına verdiği mesajlar ele alınmıştır. Yazar, bu mankurtlaşma olayını eski Sovyet rejiminde bizzat yaşayarak öğrenmiştir. Bunun yanında, mankurtlaşan toplumlara da gizliden gizliye eleştiri yapmaktan geri kalmaz. Bilim kurgu olarak anlatılan bölümde; dünyanın nükleer ışın çemberine alınarak mankurtlaştırabileceğinden söz eder. Şamanizm öğeleri taşıyan “Cengiz Han’a Küsen Bulut” efsanesinde ise, doğanın ritmine karşı konulamayacağı, sosyal düzenlerin Tanrı katında ilahi bir adaleti aratmaması gerektiği vurgulanır.



"Hayat, bütün hiçliklerden daha kuvvetlidir ve Dünyada ondan kutsal başka bir şey yoktur. İşte onun için insan öldürülemez. Ama düşman gelip senin toprağını işgal etmişse dövüşülür, savaşılır. Ve sevgilinin şerefi de, insanın anavatanı gibi korunmalıdır” (Romandan).

Gerçekçilik, efsane ve bilim kurgunun  iç içe girdiği olayların anlatımı, Kazakistan’da Aral Gölü yakınında bulunan Sarı-Özek bozkırında başlar. Sarı Özek’te küçük bir tren istasyonu vardır. Adı Boranlı istasyonudur.
   Boranlı İstasyonunda işçi ve memurlara ait topu topuna 10 ev bulunmaktadır. Burada kışlar sert geçer; boran ve kar fırtınaları eksik olmaz. Yazları ise kavuran sıcaklar, Sarı-Özek’i yaşanmaz bir çöle çevirir.
Öykü, Boranlı istasyonunda çalışan Yedigey adında Kazak bir işçi üzerine kuruludur.
    Boranlı Yedigey, Stalin döneminde Sovyetlerin Almanlara karşı yaptığı bir muhaberede
yaralanır. Aral Gölü kıyısındaki köyüne geri döner. Gençliğinde balıkçılık yapmıştır. Aral’ı ve onun köpüklü dalgalarını çok sever. Sanki Aral, Yedigey; Yedigey de Aral’dır. Karısı hamile kaldığında altın-mekre balığını rüyasında görmüş; fakat, ona dokunamamıştır. Altın-mekre balığı Aral’da yaşayan, tutulması zor bir balıktır. Kış başlangıcında Yedigey boğulma pahasına da olsa Aral’a gidip bu balığı tutar, karısına
getirir. Karısı ona dokunduktan ve sevdikten sonra göle tekrar bırakır.
   Yedigey, askerden dönüşünde Aral’ın kıyısına gelmiş, sanki bir insanmış gibi ona “merhaba Aral” diye fısıldamıştır. Bir süre dinlendikten sonra Boranlı’ya demiryolu işçisi olarak verilir. Yedigey, karısı ile birlikte Aral kıyısındaki köyünden Boranlı’ya taşınır. Boranlı’daki bütün işleri daha önce hemen hemen tek başına yapmış olan Kazangap adında bir demiryolu işçisi, Yedigey’e her konuda yardım eder, bir de ona ileride
binek olsun diye bir köşek (yeni doğmuş deve yavrusu) hediye eder. Anlatıldığına göre bu köşeğin soyu, Nayman Boyu’nun  develerinden, Ak Maya’dan (çift hörgüçlü, yetişkin dişi deve) gelmektedir. Yedigey’le aynı yöreden olan Kazangap, ölmeden öce Aral’ı görmek istemiş, beraber yaptıkları ziyarette Aral’ın kurumaya başladığını görüp şaşırmışlardır.

  Aytmatov, kurumaya başlayan Aral Gölü'nün eski güzelliğini, altın-mekre gibi az bulunan (efsanevi?) balıkların bile yaşadığını anlatmakla çevre ile ilgili tedirginliğinin ilk işaretlerini vermiştir. Bozulan ekolojik dengenin insan ve hayvanları nasıl korkunç bir felakete doğru sürüklediğini, ‘Dişi Kurdun Rüyaları’2 adlı yapıtında anlatacaktır.

   Kazangap, bir gün ölür. Boranlı Yedigey, bir yerde hayat yoldaşı olan Kazangap’a son saygısını ona yaraşır şekilde göstermek ister onun da vasiyeti budur. Onu Naymanlardan kalma Boranlı istasyonundan 30 km uzaktaki Ana-Beyit mezarlığına gömmek ister. Ama bunu yapmak kolay olmaz. Rus Uzay Üssü, Ana-Beyit mezarlığını da içine alacak şekilde tel örgülerle çevrilmiştir. Yedigey’in bu durumdan haberi yoktur. Yedigey arkadaşını defnetmek için yaptığı yolculuk sırasında; yokluk ve zorlukla geçen onca yılı yeniden yaşar, çocukları okutabilmek için katlanılan sıkıntıları hatırlar. Bu bir gün, sanki bir asır gibi gelir ve en önemlisi Abutalip Kuttubayev, bir öğretmen!
   İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşmüş, oradan kaçarak Yugoslav Kızıl Ordusu’na katılmıştır. Kızıl Yıldızla Rus devrimcilerinin fikirde ayrı düşmesinden sonra Kuttubayev casuslukla suçlanarak Boranlı istasyona demiryolu işçisi olarak sürülmüştür.
   Yedigey, Kuttubayev’i, onun karısı ve iki çocuğunun buraya gelişlerini ve katlandıkları zorlukları hatırlar. Bu küçücük yerde okula gidemeyen Boranlı çocukların eğitimi için çırpındığını gözlerinde canlandırır. Sarı-Özek bozkırında anlatılan eski Kazak halk efsanelerini ve türkülerini topladığını ve sabaha kadar o küçücük evin penceresinde cılız lamba ışığında bunları nasıl bir deftere yazdığını anımsar. Abutalip Kuttubayev “Bana göre bu türküler bize geçmişimizi anlatan belgelerdir” diyordu. İşte bu halk destanlarıdır ki, üstlerinin gözüne girmeye ve bir yerlere gelmeye çalışan basit ve işgüzar bir KGB ajanının Kuttubayev’i feodal bir yaklaşımla, çağ dışı ve ilkel masallarla nasıl karşı-devrimcilik yaptığını söyleyerek suçladığını hatırlar.

   İşte Aytmatov! Ustalığını burada gösterir. Roman tekniği açısından öykü, Boranlı Yedigey’i anlatıyor gibi görünür, ama asıl anlatılan Abutalip Kuttubayev ve onun ileride okusunlar diye çocukları için yazdığı halk efsaneleridir. Ayrıca katı rejimlerde,birilerinin daha yüksek mevkilere gelebilmek adına, masum insanları nasıl sudan bahanelerle suçladığıdır. Bu efsanelerden birinde, Nayman Boyu’ndan bir kadının mankurt edilen oğlu tarafından öldürülmesi anlatılır; Juan Juanların  korkunç bir işkence yöntemi vardır. Juan Juanlar çok vahşi bir toplumdur. Savaşta elde ettikleri tutsakları çöle gotürür, bir kuyu açar ve burada boğazına kadar toprağa gömerlerdi. Esirin başını kazırlar, taze bir deve derisini kazınmış başa iyice sararlar ve günlerce güneş altında bırakırlardı. Deri kurudukça başı daha sıkı kavrar, sıkar ve yeniden çıkmaya başlayan saçlar da korkunç bir acıya neden olurdu. Bu işkenceden sağ çıkabilenler, bütün geçmişini unutur ve hafızalarında geçmişe ait en ufak bir hatıra kırıntısı bile kalmazdı. Ancak ve ancak onlar, kendi efendilerinin emirlerini yerine getirirlerdi. İşte bunlara mankurt denilirdi. Tarihte Naymanlar ile Juan Juanlar savaşmış,Naymanlardan bir genç mankurt yapılmıştı. Bir ticaret kervanı Nayman obasına uğramış, tüccarlar deve çobanlığı yapan bir mankurt gördüklerini anlatmışlardı. Nayman Ana bunun kendi oğlu olabileceğini varsayarak, Ak Maya’sına binmiş, tek başına günlerce Sarı-Özek bozkırında oğlunu aramış ve sonunda da bulmuştu. Nayman Ana usanmadan, günlerce gizli gizli deve sürüsünün yanına gelerek gence, kendisinin annesi olduğunu anlatmış; ancak, geçmişini unutan oğlunu bir türlü ikna edememişti. “Oğlum senin adın Colaman, adını hatırladın mı? Babanın adı Dönenbay” diyordu. Oğlunun efendisi olan deve sürüsünün sahibi, gence bir ok vermiş, kendisinin annesi olduğunu söyleyen kadını öldürmesini emretmişti. Nayman Ana, bir hatıra kırıntısı kalmıştır diyerek beraberce yaşadıkları olayları, kendisinin Naymanlardan olduğunu oğluna hatırlatmaya çalışmış ve kendisi ile dönmesi için yalvarmıştı; ancak, genç okunu
çekerek anasını vurmuştu. Aytmatov şöyle devam ediyor:

“Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak istediyse
de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden evvel beyaz yazması düştü başından. Ve bu beyaz yazma bir kuş olup havalandı. Ana’nın ağzından çıkan son sözleri tekrar ede ede uçup gitti: Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! …
İşte o gün bu gün; Dönenbay kuşu, Sarı-Özek bozkırında geceleri uçar dururmuş. Bir yolcuya yaklaşınca onun yanına sokulur: Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay’ Dönenbay! diye ötermiş.”


   İşte Yedigey! Bu kırk yıllık arkadaşı Kazangap’ı, Nayman Ana’nın yattığı ve atalarından kalma Ana-Beyit mezarlığına bunun için gömmek istiyordu.
   Bir yanda Mankurt olmak! Tüm geçmişini unutmak! Efendilerinin isteklerini harfiyen
yerine getirmek! Öte yanda ise Yedigey’in şahsında, geleneğine sahip çıkmak; saygısının en yüksek bir mertebesi kabul ettiği yere, yüzyıllar ötesinden gelen Ana-Beyit mezarlığına arkadaşını defnetmek! İşte Aytmatov, hafızaları kazınmış toplumlarla,kendini efendi kabul eden toplumlar arasındaki çağımızın korkunç trajedisini böyle anlatıyor. Bu konuda Söylemez’in değerlendirmesi şöyledir: “Her şeye rağmen Yedigey, Kırgızlarca kutsal sayılan Ana-Beyit mezarlığına arkadaşının cenazesini gotürmüş,
aldığı abdest, kıldığı namaz ve yaptığı dua ile İslâmiyet’e uygun bir şekilde defin merasimini yerine getirtmişti”
. Sovyet sisteminin dini yok sayma politikasının ne kadar yanlış olduğu anlatılırken , burada “Yedigey’in, eski gelenek ve âdetleri, tabiat ve hayat şartları ne olursa olsun yerine getirmek ve onları korumak uğruna verdiği mücadelesi görülür” .

   Bugün insanları, mankurt yapmak çok kolay. Saçlarını kazımaya ve deve derisi
geçirmeye gerek yok. Günlerce çöl sıcağında aç susuz bırakmaya da gerek yok. Bundan da öte efendilerin seni zorlamasına da gerek yok. Öyle bir serap yaratılmış ki ben mankurt olmak istiyorum diye yalvaracaksın. Nasıl mı? Toplumların tarihini, geçmişini, şarkılarını, türkülerini, destanlarını ve kendilerine güvenlerini yok ederek. Mankurt yapılan toplumların devinimlerini, yerel bir kıpırdanıştan başka bir şey olmadığına
inandırarak ve konuştuğu dillerini, yerel bir şive imiş gibi göstererek.
  Aytmatov’un yaşamı incelenirse, görülecektir ki, kendisi 1980’lere kadar Sovyet Sistemi'ni desteklemiştir . Kırgızistan’da veterinerlik ve ziraat fakültelerini bitirdikten sonra, yazarın toplumcu-gerçekçilik çizgisindeki
başarılı yazıları nedeniyle, Sovyet Hükûmeti onu eğitiminin devamı için Gorki Edebiyat Enstitüsüne davet ederek ödüllendirmiştir.

  Bundan sonra Aytmatov’un: Lenin Edebiyat Ödülü, Sovyet Devlet Edebiyat Ödülü ve Sosyalist İşçi Kahramanı Ödülü alması, onun sosyalist edebiyatın elitlerinden biri olduğunu göstermektedir . Öte yandan, mankurtlaşma olayını bizzat bu sistemde yaşayarak öğrendi. Bu sistemde, Rusya dışındaki diğer cumhuriyetlerin ve bu cumhuriyetlerdeki insanların mankurtlaşmaya başladığını hissetti. Mankurt terimine, ilk defa kendi ulusunun destanı olan Manas Destanında rastladı: “Orada çocuk Manas’ın yaramazlığı ve dayanılmaz gücünden korkan Kalmakların, onu mangurt edelim deyip, söz bağladıkları şöyle cırlanmıştı…” .   Bunun dışında, Rusça bir edebiyat dergisi olan Literaturnoye Obozreniye’de çıkan mülakatında aynı konuya
daha geniş bir açıklık getirmiştir: “Mankurt; halk ağzında dolaşan efsane, benim anlattığım gibi bulunmaz. Fakat bu efsanenin prototipi Kazak halkında mevcuttur. Benim onları yüksek dereceye çıkarmam, felsefi anlamını derinleştirmem gerekirdi” . Günümüzde mankurtlaşmayı iki şekilde değerlendirebiliriz. Birincisi, insanların iç benliğinden bir öteleşme-başkalaşma hâlini anlatır :
   Bunlar efendileri gibi olmaya çalışanlardır. Onlar gibi konuşur, şarkı söyler ve onlar gibi giyinir. İkincisi ise daha derin bir sorundur. Kişi, bilerek veya bilmeyerek efendilerine hizmet eder. ‘Gün Olur Asra Bedel’ romanında Sovyet rejiminin, daha çok kültürel belleği tahrip ettiği anlatılmıştır:
  Bu kültürel tahrip, Nayman Ana gömütlüğü, Nayman Ana efsanesi ve Sarı-Özek mağdurlarının anlatımlarında verilmiştir.
    Günümüzde ise dünyanın efendileri, teknolojik propaganda ile sanki efsanedeki deve derisi sarınmış gibi her gün beynimizi kuşatmaktadırlar.
  Bu kadar da değil. Aytmatov’un bir eleştirisi de gizliden gizliye mankurt olan toplumlara. Aymatov, bunu çarpıcı şekilde nasıl ortaya koyuyor, bir bakalım. ABD ve SSCB’nin ortak uzay istasyonunda çalışan bilim adamları Orman Göğsü Gezegeni’nden sinyal alırlar. Sinyalde, ortak uzay üssünde çalışan bilim adamları ile ilişki kurmak isteği iletilmiştir. Nihayet uzay istasyonunda bu buluşma gerçekleşir. Bundan sonra uzay üssü ile Dünya arasında iletişim kopmuştur. Uzay istasyonunda neler olduğunu merak eden bu iki süper güç durumu araştırmak için uzaya yeni bir ekip göndermişlerdir. Bu ekip uzay gemisinde bir not bulur. Bilim adamları durumu özetlemişler,gezegenine gittiklerini yazmışlar ve istendiği takdirde bu gezegen ile iletişim kurmak için şifre ve telsiz frekansını da not etmişlerdir. Sonunda Dünya ile Orman Göğsü Gezegeni arasında iletişim sağlanır. Orman Göğsü Gezegeni bilim adamlarının dünyaya gelmek istedikleri iletilir. ABD ve SSCB’nin politikacıları çok gizli bir şekilde toplanarak bu gezegendekilerin Dünya'ya gelme isteklerini reddederler ve Dünyalı uzay bilim adımlarının da Dünya'ya dönmesinin mümkün olmadığına karar verirler. Herhangi bir sızmaya karşı da Dünya yuvarlağının uzaydan ışın kalkanı ile korunmasına karar verilir. İşte o gün Boranlı Yedigey’in cenaze ekibi, Ana-Beyit mezarlığını içine alan uzay üssünün tel örgülerine ulaşmışlardır. Nöbetçi asker, yine o yöreden olan Kazak Teğmen Tansıkbayev’i aramış ve o da formalite icabı nöbet noktasına gelmişti. Yedigey, niyetlerini Kazakça anlatmak istemişti ki sanki o dili bilmiyormuş gibi davranan teğmen “Yabancı yoldaş benimle Rusça konuş, şimdi görevdeyim.” diye çıkışmıştı.

     Ana-Beyit mezarlığına giriş izni verilmeyen Yedigey çok sinirlenmiş, teğmene
dönerek “Yabancı dediğin kim? Kim yabancı? Senin babanın adı ne?”diyebilmişti. Yedigey’in konvoyu geri dönerken, Yedigey bunu gururuna yediremez ve tekrar yer uzay üssüne döner. Ama vakit akşam olmuştur. Alınmış karar gereği Dünya'yı nükleer ışın kalkanına almak için füzeler ateşlenmektedir. Yedigey’in bindiği deve ürkünce oradan ayrılmak zorunda kalır. Cenaze konvoyunda Kazangap’ın oğlu Sabitcan da vardır. Yedigey, bu oğlanı yatılı okulda okutabilmek için Kazangap’ın çektiği sıkıntıları göz önüne getirir. Sabitcan, sadece basit bir memur olabilmiştir. Ama her şeyi biliyormuş gibi bir hâli vardır. Herkese hava atar. Haftalık veya aylık popüler dergilerden öğrendiği teknolojik bilgileri büyük bir bilim adamı pozlarında anlatmayı sever. O asla halk destanlarına inanmaz. Bunlar feodal toplumun yarattığı masallardır. Oysa bu kadar yüksekten atan Sabitcan, nöbet noktasında sus pus olmuş, doğru-dürüst bir Rusça ile niyetlerinin sadece Ana-Beyit mezarlığına gitmek olduğunu dahi teğmene anlatamamıştır.

  Mankurtların efendisi olma yolunda, bu iki süper gücün birbirleri ile uzay ve nükleer silah yapımında yarışını anımsatan bu bilim-kurgu öyküsü, çıkarlarının doğrultusunda birleşebildiklerinin de örneğini vermektedir. Yalnız bu iki devlet değil, dünyanın diğer efendileri, bugün globalleşme adı altında insanları ve toplumları mankurtlaştırmıyorlar mı? Aytmatov, Kazak Teğmen Tansıkbayev’i ve Kazangap’ın oğlu Sabitcan’ı mankurtlaşmış birer karakter olarak karşımıza çıkarmıştır. Sovyet Sistemi içinde mankurtlaşmış iki karakter.                
       Ama bunun yanında hâlâ deve üzerinde giden Yedigey      ve hemen yanı başında bulunan uzay üssü tezatlığı çarpıcı şekilde verilmiştir. Acaba Yedigey’in temsil ettiği toplum, mankurt yapıldığı için mi olan bitenden habersizdir? Yoksa kendi temelleri üzerinde gereken değişimi gösteremeyen bir toplum oldukları için mi? Cengiz Aytmatov, burada gizliden gizliye değişim gösteremeyen toplumlara da göndermeler yapmaktadır.
Bu yapıtın en belirgin özelliği, her ne kadar mitolojik ve bilim kurgu ögeleri taşıyor  olsa da, yalın bir gerçekçiliğin işlenmesidir. Sorguya dayanamayan öğretmen Abutalip Kuttubayev’in ölümünden sonra karısı ve iki çocuğunu da alarak Boranlı’dan ayrılmış ve izini kaybettirmiştir. Yedigey, çocukların gelecekte soyadlarından dolayı mahrum olmamaları düşüncesi ile güvendiği yer bilimci Yelizarov’a bu durumu anlatmaya
ve ondan yardım istemeğe karar verir. Yelizarov, Sovyet Sistemi'nin yetiştirdiği güvenilir, sözünün eri bir insandır ve Yedigey’in dostudur. Aslında, Mankurt efsanesini ilk kaleme alan kişidir. Yedigey Alma-Ata’ya gider ve ikisi beraber resmî dairelere  girerler. Yedigey, Sarı-Özek’e dönüşünden 3 hafta sonra resmî bir mektup alır. Mektupta, Abutalip Kuttubayev’in eylemlerinde suç unsuru bulunmadığı, tamamen suçsuz olduğu ve aklandığı yazılmıştır. Yelizarov da Yedigey’e bir mektup göndermiştir.

    


Kaynakça
Akmataliyev, Abdıldacan (1998), Cengiz Aytmatov’un Dünyası, Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları. (Yazar bu bilgiyi; Literaturnoye obozreniye (No:2,1984) adlı dergiden derlemiştir).
Aytmatov Cengiz ve Şahanov Muhtar (2000), Kuz Başındaki Avcının Çığlığı, Ankara, Toklun Yayınları.
Demir, Ahmet (1995), Moğolların Gizli Tarihi, Ankara, TTK Yayınları. (Cengiz Han’ın Nayman boyuna nasıl son verdiği anlatılır).
Enginün, İnci (1992), “Cengiz Han’a Küsen Bulut”, Türk Dili, 492: 451-452.
İnan, Abdülkadir (1960), “Nayman Boyunun Aslı Meselesi”, Belleten, XXIV:96:539-545. (Naymanlar,
Kara, Halim (2003), “Cengiz Aytmatov; Kuşatılmış Bir Zihin?”, Journal of Turkish Studies (Türklük Bilgisi Araştırmaları), 27: 293-308.
Kolcu, Ali İhsan (2002), Bozkırdaki Bilge; Cengiz Aytmatov, Ankara, Akçağ Yayınları.
Korkmaz, Ramazan (2004), Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri, Ankara, Türksoy Yayınları.
Moğolistan’da Altai (Altay) dağlarında ve Selenge ırmağı boylarında oturan ve Türkçe konuşan bir boydur.)
Orkun, Hüseyin Namık (1946), Türk Tarihi, Cilt 1, Ankara, Akba Kitabevi Yayınları. (Juan-Juanlar, önceleri Hun imparatorluğuna bağlı bir boy iken, ancak 270 senesinden sonra Asya’da hâkimiyet kurmayı başarmışlardır. Göktürkler, Juan-Juan’lara tâbi bir topluluk olarak yaşamışlardır. Ancak, Gök-Türk’lerin hakanı Bumın Han, Juan-Juan’ları varlığına son vererek Gök-Türk devletini kurmuştur.)
Söylemez, Orhan (2002), Cengiz Aytmatov: Hayatı ve Eserleri Üzerine İncelemeler, Ankara, Karam Yayınları.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 09 Eylül 2011, 08:44:30 »

TANRI DAĞLARI'NIN KARLI DORUKLARINDAN ARAL GÖLÜNE AKAN IRMAK; CENGİZ AYTMATOV

......Mektupta Abutalip Kuttubayev’in sorgusunu yapan yargıcın görevden alındığı yazılmıştır. Eski bir Moskovalı komsomol (Komünist Gençlik Birliği Üyesi) olan Yelizarov, Ekim devrimine inanmış, ona ümit bağlamış, ama yapılan yanlışlıkların, beceriksizliğin çok pahalı ödendiğini, bu denenmemiş yolun yeni bir safhaya girdiğini söylemiştir Yedigey’e, Alma-Ata’da buluştukları zaman. Yelizarov’un şu sözleri kayda değer: “Yedigey, hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Görüyor musun? Yedigey, zaman nasıl değişiyor? Daha üç yıl önce mesela buraya gelmeyi aklına bile getiremezdin. Ama bugün korkmadan konuya eğiliyor ve buraya geliyorsun.” Aytmatov,Sovyet toplumunda değişimin ilk kırıntılarını vurgularken, hangi rejim olursa olsun her toplum adına özgün bir gerçekçiliğe ve adalete dayanmayan bir sistemin yanlışlıklarını halkın çok pahalıya ödeyeceğini vurgulamaktadır.

   Abutalip Kuttubayev’in defterinde yer alan ‘Cengiz Han’a Küsen Bulut’ adındaki efsaneyi, sorgu yargıcı Tansıkbayev, mahkemede Kuttubayev’e karşı güçlü bir delil olarak sunmuştur. Aslında bu epik, ‘Gün Olur Asra Bedel’ romanının bir devamı idi ve bu roman içinde yer alacaktı. Sovyetler Birliği'nde bu bölümün basımına izin verilmedi.
  Cengiz Aytmatov, bunu ancak on yıl sonra ayrı bir kitap olarak yayımlatabildi. Öykü, şöyle anlatılmıştır:
Cengiz Han, imparatorluğunun en şaşalı günlerini yaşamaktadır. Tüm Asya bozkırının
hâkimidir. Bir gün altın otağına kâhin bir keşiş gelir. Cengiz Han’a şöyle der:“Ey büyük Han, ben buraya, Gök-Tengri’nin iradesiyle, sana yukarıdan özel bir işaret, bir belirti gösterileceğini bildirmek için geldim.” Beyaz bir bulutun, Cengiz Han’ın hep tepesinde olacağını, onu takip edeceğini ve bunun Gök-Tengri’nin bir lütfu olduğunu ancak dikkat etmediği taktirde, bulutu kaybedeceğini, bunun da kudretini yitirmek anlamına
geleceğini anlattı. Cengiz Han’ın yapacağı Avrupa seferine kadar bu garip olay unutuldu gitti. Bundan iki yıl sonra Büyük Han, Avrupa seferine çıkmaya karar verdi. Bozkırların hükümdarına bu kararı aldıran egemenlik sınırlarını genişletme, hükmetme ve kudret tutkusu, zenginliği göz kamaştıran o ülkelerde akıl almaz ganimetlerin varlığı idi. Teşkilatçı, ihtiyatlı ve açık görüşlü olması sebebiyle Cengiz Han şu buyruğu ortaya koydu:
 
      Ordu ile birlikte gelecek kadınların çocuk doğurmalarını yasakladı.
Bu şartların doğurduğu bir zorunluluk, eski bir gelenek idi. Çünkü kadınlar ve çocuklar orduya büyük bir yük oluyor, hatta bir saldırı sırasında muhaberenin kaybedilmesine neden olabiliyorlardı ve Cengiz Han, konvoyları, tümenleri, sürüleri, yüklü deve katarları ile topyekûn batıya doğru akmaya başladı. Tepesinde bir beyaz bulut, onu hep takip ediyor, ondan ayrılmıyordu. Yolculuk günlerce devam etti ve Cengiz Han’ın tepesindeki beyaz bulut onu bırakmadı, Ta ki Sarı-Özek bozkırına gelene dek. Ta ki seferin on yedinci gününde muhafız subayı ile sancağının altın başlı ejderhasını işleyen kadın arasında bir aşk öyküsü ve meyvesi bir çocuğun ortaya çıkışına kadar. Asya’nın ve hatta gelecekte Avrupa’nın fatihi olacak Büyük Han’ın buyruğuna nasıl karşı gelinebilirdi? Bu ne büyük bir cüret idi? Cengiz Han, bu buyruğu daha yola çıkmadan önce vermemiş miydi?
   Bu suçu işleyenler, Yüzbaşı Erdene ve sancak nakışçısı kadın, Togulan idi. Togulan’ın hizmetçisi olan yaşlı kadın Altın da onlara yardım ediyordu. Suçluların idamına karar verildi. Sarı- Özek Bozkırı’nda ağaç bulunmadığından bir deveyi idam sehpası olarak kullanacaklardı. Deveyi ıhtırdılar. Davlumbazlar ve davullar çalmaya başladı. Bu gürültü, toplanmış kalabalığı coşturuyordu devenin bir tarafına Erdene’yi, diğer tarafına da Togulan’ı boğazlarından ilmik geçirilmiş şekilde tuttular. Sonra deveyi ayağa kaldırdılar. Devenin hörgücünün her iki yanındaki iplerin ucunda onların dengelenmiş cesetleri sarkıyordu. Cengiz Han ve maiyeti yoluna devam etmiş ve bozkırda sadece Altın ve bebek kalmıştı. Ne yapacağını bilemeyen Altın, çaresizlik içinde bir oraya bir buraya koşuyordu. Uçsuz bucaksız Sarı-Özek bozkırında ne tüten bir ocak görebiliyordu, ne de tüten bir duman. Yelizerov, dememiş miydi? “Sarı-Özek’te dinozor yumurtası bulmak, insan bulmaktan daha kolaydır diye.” Yaşlı kadın, önce Çin’de köle yapılmış, Cengiz Han’ın Çin seferi sırasında kurtarılarak Cengiz Han’ın ordusunda, bayraklara o eşsiz ejderhaları, yıldızları nakış eden Togulan’ın hizmetine verilmişti. Hiç evlenmemişti. Bu ıssız çölde bir bebekle şimdi ne yapacaktı? Çocuğu ne ile besleyecekti? O kızgın güneş altında dolaşırken, çocuğu besleyecek bir ana bulmak umuduyla, kucağında çocuk devamlı koşuyordu. Cengiz Han’ın tepesinde duran o beyaz bulut, şimdi onların tepesindeydi ve onları bırakmıyordu. Çocuk acıkmıştı ve durmadan ağlıyor, meme istiyordu. Cengiz Aytmatov şöyle devam ediyor. “

  Umutsuzluk içinde ne yapacağını bilemeyen Altın, bir taşın üzerine oturdu. Elbisesini yırtarak, sapsarı memesini çocuğun ağzına uzattı:

–Al bak, sütüm yok benim. İnandın mı şimdi. Sütüm olsa sana vermez miydim? Zavallı öksüzüm. Olmadığını anla da bana eziyet işkence yapmayı bırak artık. Ne dediğimi anlıyor musun? Konuşmak istiyorum işte, İstersen alay et benimle. Memelerimle de alay et! Ey tanrım ne büyük ceza bu!

 Çocuk memeyi ağzına alır almaz sustu. Çocuk beklediğine kavuşmuş, diş etleri ile memeye iyice yapışmış, şapur şupur dudaklarını oynatıyor, küçük gözleri sevinçten açıp kapanıyordu.

—Hey, ne oluyor sana? dedi Altın. Kızgınlıktan çok çaresizlikten öyle konuşuyordu. Tamam mı? Anladın mı şimdi? Az sonra daha çok bağıracak, daha çok ağlayacaksın…

  Ama hayret! Bebek ağzını ayırmıyordu onun memesinden. Tam aksine, yüzü mutluluktan
parlamaya başlamıştı!
Altın, memesini hafifçe çocuğun ağzından çekti. Apak süt damladığını görünce bağırmaktan
kendini alamadı. Şaştı kaldı. Tekrar verdi memeyi çocuğun ağzına, sonra yine çekti ve gerçekten süt geldiğini gördü…

—Tanrım! Yüce tanrım! diye bağırdı. Sütüm var benim, sütüm var! Beni duyuyor musun? Küçüğüm. Gerçek süt bu! Annen olacağım senin. Artık açlıktan ölmeyeceksin.Gök Tengri bizi duydu, zavallı yavrum!”

Cengiz Han’ın tepesinde, onu kollayan beyaz bulut, artık ufuklarda bile görünmüyordu.
Cengiz Han, bunu uğursuzluk saydı ve seferini iptal ederek tekrar bozkırlara geri döndü.
Cengiz Aytmatov; doğanın ritmine ve kurallarına karşı konulamayacağını, bunun gerek birey gerekse toplum için büyük felaketlere sebep olacağını söylemiştir. Şamanizm
öğeleri taşıyan bu öykü, eski Türk boylarının, umutların tükendiği yerde ilahi
adalete yaptığı bir göndermenin anlayışını yansıtmaktadır. Eski Asya halklarında başa deve derisi geçirilmekle başlayan mankurtlaştırma (köleleştirme); günümüzde totaliter rejimlerde görülmüş ve gelecekte de teknolojik propaganda ile yaratılacak robot insanlarda kendini bulacaktır . Aymatov’a göre nice mankurtlar yaratacak olan hükmetme tutkusunun, Cengiz Han’da olması ile günümüzün efendilerinde olması arasında hiçbir fark yoktur. Gerçekte Stalin, Cengiz Han tiplemesi ile eleştirilmiştir . Sosyal düzenlerin, tanrı katında ilahi bir adaleti aratmaması gerekir. Yazarın ısrarla vurguladığı tema, totaliter rejimlerdeki “Devlet bir sobadır ve yakıtı da insanlardır.” anlayışının değişmediği sürece, hüsranın kaçınılmaz olduğudur.
Sonuç olarak, insani değerler öyle bir günde gelişen olgular değildir. Toplumlar; tarihleri, dilleri, masalları, mitleri ve dinleri ile bir bütündür veya tam bir millet olabilir.Cengiz Aytmatov, bize bunu anlatıyor.


Kaynakça
Akmataliyev, Abdıldacan (1998), Cengiz Aytmatov’un Dünyası, Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları. (Yazar bu bilgiyi; Literaturnoye obozreniye (No:2,1984) adlı dergiden derlemiştir).
Aytmatov Cengiz ve Şahanov Muhtar (2000), Kuz Başındaki Avcının Çığlığı, Ankara, Toklun Yayınları.
Demir, Ahmet (1995), Moğolların Gizli Tarihi, Ankara, TTK Yayınları. (Cengiz Han’ın Nayman boyuna nasıl son verdiği anlatılır).
Enginün, İnci (1992), “Cengiz Han’a Küsen Bulut”, Türk Dili, 492: 451-452.
İnan, Abdülkadir (1960), “Nayman Boyunun Aslı Meselesi”, Belleten, XXIV:96:539-545. (Naymanlar,
Kara, Halim (2003), “Cengiz Aytmatov; Kuşatılmış Bir Zihin?”, Journal of Turkish Studies (Türklük Bilgisi Araştırmaları), 27: 293-308.
Kolcu, Ali İhsan (2002), Bozkırdaki Bilge; Cengiz Aytmatov, Ankara, Akçağ Yayınları.
Korkmaz, Ramazan (2004), Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri, Ankara, Türksoy Yayınları.
Moğolistan’da Altai (Altay) dağlarında ve Selenge ırmağı boylarında oturan ve Türkçe konuşan bir boydur.)
Orkun, Hüseyin Namık (1946), Türk Tarihi, Cilt 1, Ankara, Akba Kitabevi Yayınları. (Juan-Juanlar, önceleri Hun imparatorluğuna bağlı bir boy iken, ancak 270 senesinden sonra Asya’da hâkimiyet kurmayı başarmışlardır. Göktürkler, Juan-Juan’lara tâbi bir topluluk olarak yaşamışlardır. Ancak, Gök-Türk’lerin hakanı Bumın Han, Juan-Juan’ları varlığına son vererek Gök-Türk devletini kurmuştur.)
Söylemez, Orhan (2002), Cengiz Aytmatov: Hayatı ve Eserleri Üzerine İncelemeler, Ankara, Karam Yayınları.


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 16 Eylül 2011, 20:32:42 »

CENGİZ AYTMATOV’UN ESERLERİNDE   YARATILIŞ VE TÜREYİŞ SEMBOLİZMİ


   Mitoloji ve onu bütünleyen masal, destan, halk hikâyesi ve efsane türleri bir
milletin geçmişini, tarihini ve başından geçen olayları gelecek nesillere en iyi yansıtan
edebi örneklerdir. Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, eserlerinde bu folklorik malzemeyi
ustaca kullanan yazarlardan biridir. Makalede, Cengiz Aytmatov’un Sovyet rejiminin
Türk halkları üzerindeki baskısını ve bundan dolayı halkın yaşadığı acıları ve
sıkıntıları anlatırken mitolojik unsurları nasıl sembolleştirerek kullandığı anlatılmıştır.




     İlkel insan, tabiat karşısında pasif bir tavır takınmakla yüz
yüzedir. Bu tavır onu, kendinden güçlü olan ve erişilmesi mümkün
görünmeyen şeylere inanmaya yönlendirir. Aynı zamanda tabiatla iç
içe olan ve ona hükmetmenin, onun üzerinde tasarruf hakkı elde
etmenin yollarını arayan insan, bu inanma ve tapınmayı değişik
şekillerde gerçekleştirir.  İlkel toplum, tarım toplumu öncesidir. Avcı
ve toplayıcı toplumdur. Bu toplumlarda tapınma  şekli korku ve
sevgiye dayalıdır. Tarım toplumuna geçişte de bu şekiller kendilerini
hissettirir. Fırtınaya korkarak, güneşe severek tapınırlar. Dolayısıyla
tanrı düşüncesinde bir ikilem belirmiş olur. “İnsan, genel mitsel
kalıtımların düzenlenmesi olmadan evrendeki yaşamını
sürdüremiyor. Gerçekten yaşamın doluluğunun mantıksal
düşüncesiyle değil fakat yerel mitolojisinin derinliği ve genişliğiyle
doğrudan orantılı olarak ortaya çıktığı görülüyor. Toplumları
harekete geçiren, uygarlıklara temel olan, her biri kendi güzelliğine
ve kendini zorla kabul ettiren bir kadere sahip olan bu asılsız
temaların gücü nereden geliyor ve neden insan, yaşamına temel
olacak somut bir  şey aradığında dünyayı dolduran gerçekleri değil
de, hatırlanamayacak kadar eski imgelemlerin mitoslarını seçiyor,
hatta dünyanın sunduğu nimetlerden şükranla yararlanmayı seçmek
yerine gazap dolu bir tanrı adına yaşamı kendisi ve komşuları için
cehenneme çeviriyor”.

   Campell’in ortaya koyduğu bu sorunun cevabını doğrudan
ilkel toplumun psikolojisine ya da insanda sürekli var olan mit
yaratma ihtiyacına bağlı olarak izah etmekten başka çaremiz yok.
Çünkü gerek modern felsefede gerek Yunan ve Roma düşüncesinde
rastladığımız birçok unsur kendisini bir bakıma ilkel mitolojiye
borçludur. Öte yandan bu unsurların daha sonra dinler üzerinde de
tesirleri görülmektedir. Bir tufan hadisesini, bir üçleme ve dörtlemeyi
(teslis ve anasır-ı erbaa) felsefenin hemen her çağında ve dinlerde
kolayca bulabilmekteyiz.  İlgi çekici başka bir  şey de bu unsurların
birçok toplumlarda ortak olmasıdır. Bu da mitolojinin, yerel ve
evrensel olmak üzere iki farklı karakteri olduğunu göstermektedir.
Yani insanda tabiatı algılayış ve mitoloji yaratma yetisi coğrafi ve
kültürel farklılıklara rağmen bir ortaklık arz etmektedir.  
Bir toplumun mitoslarını saptamak nispeten kolaydır. Bunun
için o toplumun efsanelerine, gazetelerine ve kitaplarına bakılır ve
bunlardan topluluğun hangi temalarının mitolojik olduğu saptanır.
Bir de toplumda etkin bazı sembol kümeleşmeleri vardır ki,
topluluğu mitostan daha kapsamlı bir  şekilde belirler, fakat
saptanmaları çok daha zordur. Bunlar toplumun tarih içinde
işlenmiş, toplumun tümüne mal olmuş ve kurumlar yoluyla devam
ettirilen “kültür kodları” dır.
  
   Cengiz Aytmatov da eserlerinde mitolojik unsurları, folklorik
malzemeyi ustaca kullanan bir yazardır. Halk hikâyeleri, efsaneler,
masallar, destanlar, türküler gibi halk kültürünün bütün unsurları
onun eserlerinde zengin birer malzeme durumundadır. Fakat
Aytmatov, bu malzemeyi olduğu gibi vermez, yaşanılan zamanla
ilişkilendirip; tarihle anı birleştirir. Mitolojiye ait bir kült, sözlü
edebiyat ürünü bir aşk hikâyesi, bir ozanın söylediği türkü
Aytmatov’un eserlerinde olduğu gibi nakledilmez. Yazar, bu
malzemelerde ön planda olan insanî bir durumu, zamanın şartlarına
göre değerlendirip, bugünün insanıyla bir ilişki kurar ve ona göre
eserine bir yön verir.

 Yazarın eserlerinde görülen en önemli mitolojik
unsurların başında da kendi muhayyilesinde yarattığı yaratılış ve
türeyiş efsaneleri gelmektedir.
  Bütün mitolojilerde olduğu gibi Türk mitolojisinde de yaratılış
ve türeyiş efsaneleri ana unsurdur. Bir  şeyin kökenini anlatan her
mitsel öykü kozmogoniyi (yaratılışı) önceden varsaymakta ve
sürdürmektedir. Kökenle ilgili mitler yapı bakımından kozmogoni
mitlerine benzemektedir. Dünyanın yaratılışı en iyi yaratılış olduğu
için, kozmogoni her türlü “yaratılış”a örnek gösterilebilecek bir model
oluşturur. Kökenle ilgili mitler kozmogoni mitini sürdürür ve
bütünler. Dünyanın nasıl değişikliğe uğradığını, zenginleştiğini ya da
yoksullaştığını anlatır. Bu sebeple bazı köken mitleri bir kozmogoni
özetinin verilmesiyle başlamaktadır.
  
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 16 Eylül 2011, 20:34:10 »

CENGİZ AYTMATOV’UN ESERLERİNDE   YARATILIŞ VE TÜREYİŞ SEMBOLİZMİ

    ...Mitolojisi zengin olan her milletin kendine ait bir kozmogonisi
muhakkak vardır. Örneğin çok zengin bir niteliğe sahip olan Yunan
mitolojisine göre, ilk önce “Khaos” vardır. Yunanca “uçurum ve
sonsuz boşluk” anlamına gelen Khaos, karışık ve hiçbir  şekil
almamış olan, uçsuz bucaksız boşluğu ve karanlığı ifade etmektedir.
Khaos’tan geniş göğüslü her  şeyin dayanağı olan “Gaia” (yer) çıkar.
Sonra sevginin temeli, bütün varlıkları, her  şeyi bir birine doğru
çeken, birleştiren hayatı kuran, çoğalma sembolü olan “Eros”  (aşk)
doğar. Khaos’tan “Erebos” ve “Gece” doğar. Onlar da birleşerek yerin
üst tabakasının  ışığı olan “Aither”  ve yeryüzünün  ışığı olan
“Hemera”yı doğururlar. Işık meydana geldikten sonra yaratılış
durmadan devam eder. Khaos bunları doğururken Gaia da
ölmezlerin yeri ve yıldızlarla bezeli bulunan göğü “Uranus” u
doğurur. Ona tamamıyla kendisini kaplasın, içine alsın diye kendi
büyüklüğünü verir. Ondan sonra Gaia, yüksek dağları, ahenkli
dalgaları bulunan Pontos “deniz”i meydana getirir. Böylelikle evrenin
yaratılması tamamlanmış olur.

 Bundan sonra Tanrıların savaşı ve en son olarak insanın yaratılışı gelir.
Sümer-Akad mitolojilerine göre ise evrenin yaratılışı şu
şekilde olmuştur; Sümer mitolojisinde evrenin kökeni ile ilgili olarak
Sümer Tanrılarının bir listesini veren bir tablette adı “deniz” için
kullanılan ideogramla yazılan Tanrıça  Namnu,  “Gök”ü  ve  Yer’i
doğuran ana olarak tasvir edilir. Diğer mitoslarda, gökyüzünün ve
yeryüzünün, başlangıçta tabanı yer,  tepesi gök olan bir dağı
oluşturdukları anlatılmaktadır. Gök, Tanrı An; yer, Tanrıça Ki olarak
kişileştirilmiştir; onların birleşmesinden de hava Tanrısı Enlil
doğmuştur. Enlil ise Gök ve Yer’i birbirinden ayırarak, Evreni gökle
yerin birbirinden hava ile ayrıldığı bir varlık biçimine sokmuştur.6
  
Babilonya mitolojisine göre başlangıçta evrenin, tatlı su
okyanusu Apsu ile tuzlu su okyanusu Tiamat’ın dışında başka hiçbir
şey bulunmuyordu. Bu iki  şeyin birleşmesinden de Tanrılar var
olurlar.  İki Tanrı çifti Lahmu ile Lahumu’nun birleşmesinden Anşar
ile Kinşar, yani gökyüzü ile yeryüzü meydana gelir. Anşar ile Kinşar
ise Gök-Tanrı Anu ile toprak ve su Tanrısı  Nudimmud’u  yani  Ea’yı
diğer adıyla Enki’yi dünyaya getirirler.7
  
Mısır yaratılış mitosuna göre, hayatın kaynağı kadim sulardır.
Atum-ki adı  Re  ve  Khepri  ile  yer  değiştirebilir- Kaos’un sularından
yükselerek, kuru toprakla üzerinde durabileceği bir tepecik yapar. İlk
hayatın çıktığı “Kadim Tepecik” in Güneş Tanrısının evi
Hermepolis’te bulunduğu sanılmaktaysa da, bu ayrıcalığın
kendilerine ait olduğunu iddia eden başka kutsal yerler de vardır.

  Bu durumun her millette olduğu gibi Mısır’da da değişik yaratılış
efsanelerinin bulunmasından kaynaklandığı söylenebilir.  
Türk mitolojisinde de, diğer milletlerde olduğu gibi çok fazla
yaratılış efsanesi yer almaktadır. Ancak Türk topluluklarının farklı
dinlerin etkisi altına girmesi ve yabancı kozmogonilerin etkisi, Türk
kozmogonisinin kendi özelliklerinin kaybolmasına neden olmuştur.
  
   Verbitskiy ve Radloff tarafından Altay ve Yenisey boylarından
derlenmiş olan yaratılış efsaneleri içinde en büyük ve en doğru olanı
Radloff tarafından derlenen Altay Türklerine ait efsanedir.
 
  Her iki araştırmacının derlediği efsanelerdeki ana unsur yer ve göğün
yaratılmadan önce her şeyin sudan ibaret olduğu inancıdır.  
W. Radloff ve Verbitskiy’in yanında Anohin ve Potanin gibi
araştırmacıların da Altay, Yenisey, Yakut ve diğer Türk boyları
arasında toplamış oldukları metinlere bakıldığında Türklerin
dünyanın yaratılışı ile ilgili efsanelerindeki en önemli unsur
“başlangıçtaki sonsuz su” inancıdır. Asya ve diğer kıtalardaki başka
kültürlerde “başlangıçtaki su” veya “okyanus” kavramları ifade
edilmekle birlikte Türk kozmolojisindeki özellikleri taşımamaktadır.

   Kuzey Amerika’da yaşayan Kızılderili kabilelerinden Çeyenlerin
mitolojisine göre “başlangıçta hiç bir  şey yokmuş ve büyük ruh
Maheo boşlukta yaşıyormuş. Maheo etrafına bakmış ama görünürde
hiçbir  şey yokmuş. Maheo gücüyle göle benzeyen ama tuzlu olan
büyük bir su yaratmış”.

    Çeyenlere ait bu metinde başlangıçta
Tanrı'dan başka hiçbir şey olmadığı, göle benzeyen tuzlu suyun Tanrı
tarafından sonradan yaratıldığı ifade edilmektedir. Oysa Türk
mitolojisinde Tanrı ve sonsuz su başlangıçta vardır.  
Çin mitolojisinde de yaratılışın farklı varyantları
bulunmaktadır. Bunlardan birine göre “başlangıçta iki okyanus-biri
güneyde biri kuzeyde- merkezde bir kara parçası vardı. Güney
okyanusunun efendisi Shu (dikkatsiz), kuzeydeki okyanusun
efendisi Hu (aceleci) ve merkezdeki kara parçasının efendisi Hwuntun (kaos) idi”.

    İki ayrı okyanus ve iki ayrı efendi kavramı burada
Türk mitolojisi ile Çin mitolojisini birbirinden ayırmaktadır. Çin
mitolojisindeki yaratılış mitinin ayrı bir varyantı olan “P’an-Ku” ile
İskandinav ve  İzlanda mitolojilerinde yer alan “Ymir” mitlerinde
anlatılan dünyanın bir veya iki devin parçalanmasından oluşması
inancı ise Türk mitolojisine tamamen yabancıdır. Bununla beraber
Sümer mitolojisindeki başlangıçtaki sonsuz su kavramının Türk
mitolojisindeki kavrama yakınlığı ise ilgi çekicidir. Bunun dışında
Başkurtların ünlü destanı Ural-Batır’ın ilk mısralarını oluşturan
dünyanın yaratılışı ile ilgili bölümde de yine başlangıçtaki sonsuz su
kavramı görülmektedir.
  
   Buna göre gerek Altay gerek Sümer gerek Başkurt ve gerek
diğer Türk mitolojilerindeki yaratılış efsanelerinde yer alan
başlangıçtaki sonsuz su kavramı ortak bir motif olarak karşımıza
çıkmakta ve diğer milletlerin mitolojisinden bu yönüyle
ayrılmaktadır.  

  Mitolojiyi eserlerinde evrensel bir boyuta taşıyan Cengiz
Aytmatov da Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek adlı hikâyesine bir
yaratılış efsanesi ile başlamış; deniz ile karanın birbirleri ile olan  
savaşını anlatırken kendine göre bir yaratılış miti oluşturmuştur.
Aytmatov’un efsanesi de başlangıçtaki sonsuz su ile başlamaktadır:  
“Oysa bir zamanlar bambaşkaydı günler.  Şimdi o günlerin
nasıl olduğunu söylemek çok zor. Kimse bir şey bilmiyor. Hatta Lura
adındaki dişi ördek olmasaydı, dünyanın bambaşka olacağını kimse
aklına bile getirmiyor: O ördek olmasaydı, kara ile deniz birbirlerine
karşı, birbirlerine düşman olmayacaktı. Çünkü ta başlangıçta,
başlangıçların başında, doğada kara diye bir  şey yoktu, bir evlek
toprak bile yoktu. Her yer sularla kaplıydı. Su, su... her taraf su!
Dünya kendi ekseninde dönerken su kendiliğinden ortaya çıkmıştı:
Dipsiz derinliklerden, karanlık uçurumlardan…  dalgalar birbiri
ardınca uçsuz bucaksız evreni kuşatmış, dört bucağı kaplamıştı.
Dalgaların çıkıp geldiği bir yer olamadığı gibi, gidip yoğalacağı bir yer
de yoktu.  
  Ve dişi ördek Lura, hani  şu herkesin bildiği, bugün bile
başımızın üzerinden gaklayarak sürüler halinde uçan yassı gagalı
ördek, yapayalnız uçup duruyordu havada. Yumurtasını  bırakacağı
bir kara parçası arıyor, ama bulamıyordu. Sudan başka bir  şey
yoktu evrende. Yuva yapabileceği ne bir kamış, ne ufacık bir saz
vardı. Lura ördeği gaklaya gaklaya uçuyor, daha fazla
dayanamamaktan, yumurtasını dipsiz derinliklere düşürmekten
korkuyordu. Nereye gitse, kanatları onu nereye gotürse, hep su, su,
yine su! Ne kıyısı, ne başlangıcı, ne de sonu vardı o büyük suyun.
Lura bitkindi. Dünyada yuvasını yapabileceği hiçbir yer yoktu.  
Lura suların üzerine kondu, göğsünden yolduğu tüylerle bir
yuva yaptı kendisine Dünyada toprak, işte bu yüzen yuvadan oluştu.
   Yavaş yavaş büyüdü. Yavaş yavaş çeşitli yaratıklar çıktı ortaya. Bu
yaratıklardan biri olan insan, hepsine üstün geldi. Kayak yaparken
karların üzerinde gitmeyi, kayık yaparak sularda dolaşmayı  öğrendi.
Kara ve deniz hayvanlarını avladı. Beslendi ve çoğaldı.
 
  Lura ördeği, sonsuz suların ortasında meydana gelen kara
parçasında hayatın öylesine zor olacağını nereden bilecekti? Deniz,
karanın meydana gelmesine çok kızdı ve o günden beri sakinleşmedi.
O günden beri denizle kara arasında savaş sürüp gidiyor. Ve
insanoğlu bazen denizle kara, kara ile deniz arasında, çok güç
durumlarda kalıyor. Deniz, insanları hiç sevmez, çünkü insanoğlu
denizden çok karaya bağlı...”
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 16 Eylül 2011, 20:36:15 »

CENGİZ AYTMATOV’UN ESERLERİNDE   YARATILIŞ VE TÜREYİŞ SEMBOLİZMİ

    Cengiz Aytmatov’un eserlerinde mitolojik sembollerden
yararlanması tesadüfî değildir. Mitolojik bilinci Aytmatov’un sanat
anlayışının  şekillenmesinde de doğrudan etkilidir. Etrafındaki
insanlar, bütünüyle masal ve efsane yaratmaya meyilli insanlardır.
Toplum, mitoloji toplumunun bir uzantısıdır. Aytmatov’un eserinin
ve sanatının oluşumunda bu toplumun etkisi doğrudandır. Onun
etkilendiği en büyük etkenlerden biri de görüldüğü gibi geniş bir
perspektife sahip olan Türk mitolojisidir.  

    Kozmogoni mitleri köken mitlerinin bir devamıdır ve köken
mitlerini sürdürmektedir.  İnsanların yaratılışı veya türeyişi de köken
mitlerinin ikinci safhasını oluşturmaktadır. Türk mitolojisi ve bazı
diğer mitolojilerde insanların türeyişi ile ilgili çok fazla efsane yer
almaktadır. Efsanelerin çoğunda iki insanın birleşerek türemeleri
olayı çok azdır.  İlk bakışta temel çift, bir kadınla erkek cinsiyetinde
hayvandan oluşmaktadır. Kadının pasif olması ve toplumda
ekonomik bir rol oynamaması dolayısıyla ve de eylemin ve ritüellerin
erkil olması yüzünden hayvanın,  ışığın, bitkilerin, dölleyici
unsurların erkil olması gerektiği sanılmaktadır. Fakat bunun aksi
olan çok sayıda örnekler de mevcuttur.Türk mitolojisinde
Türklerin türeyişi ile ilgili efsanelerde yer alan en önemli hayvan dişi kurttur.

   Efsanelerde genellikle insanın atasının bir hayvan olduğuna
dair bir inanış mevcuttur. Roux, bunun, hayvan biçimselliğinin
(zoomorfizm) esas olduğu ve hayvanların uçmak, yüzmek, koku
almak, yönelmek, geceleyin görmek gibi Allah vergisi olağanüstü
yetenekleri itibariyle insanlardan üstün olduğu bir dünyada olağan
olduğunu vurgulamaktadır. Bir Karagas klanının köstebek
soyundan, bir diğerinin balıktan gelmesi, bir Kazak ailesinin baykuş
soyundan gelmesi, bazı Buryatların yaban domuzundan gelmesi,
Golde klanının kaplan soyundan, Teleutlar ailesinin bir kuzu veya
bir kartal soyundan gelmesi ile ilgili inanışlar ait  olduğu halkların
bu hayvanları kendilerine bir totem olarak kabul etmelerinden ileri
gelmektedir.  

   Türkler de kendilerine sembol olarak kurdu kabul etmiş, bu
hayvanın soyundan geldiklerine veya kurdun kendilerine bir yol
gösterici olduklarına inanarak, kurda bir kutsallık atfetmişlerdir.
Göktürklerin türeyişiyle ilgili üç önemli efsane bulunmakta ve
bunların hepsinde de Göktürklerin dişi bir kurttan türediği inancı
görülmektedir. Türk mitolojisinde yer alan en önemli efsanelerden
biri de  şüphesiz Ergenekon efsanesidir. Ama bu efsanede türeme
unsuru olarak kurt yer almaz.

    Cengiz Aytmatov’un da, Beyaz Gemi ve Deniz Kıyısında Koşan
Ala Köpek adlı eserlerinde,  biri Geyik Ana’dan, diğeri Deniz
Kızı’ndan türeyişi anlatan iki ayrı efsaneye yer verdiği görülmektedir.  
   Beyaz Gemi adlı romanda Mümin Dede’nin torununa anlattığı
Boynuzlu Maral Ana efsanesi Kırgızların Buğu Boyunun beyaz renkli
bir Geyik Ana’dan türediğine ilişkin bir efsanedir. Bu efsaneye göre
Yenisey boylarında yaşamakta olan Kırgızlar, bir gün ölen
hakanlarını gömmek üzere Yenisey nehrinin kıyısında toplanırlar. Bu
sırada düşman kabilelerden biri Kırgız kabilesine saldırır ve
Kırgızların toplanmasına bile fırsat vermeden hepsini öldürürler.
Kırgız kabilesinde, büyüklerinden izin almadan ormana giden bir kız
bir erkek çocuğu dışında hiç kimse kalmaz. Geri döndüklerinde ne
analarını ne babalarını bulurlar. Daha sonra düşmanların eline
geçerler ve düşmanların hakanı, bunları öldürüp Yenisey nehrine
atması için topal bir nineye verir. Topal nine tam çocukları nehre
atacakken yanlarında beyaz bir Geyik Ana peyda olur. Topal nineye
insanların iki yavrusunu öldürdüğünü, bu çocukları evlât edinmek
istediğini söyler ve onları kendisine vermesini ister. Nineyi ikna eden
Geyik Ana, çocukları kendi sütüyle besler ve büyütür. Daha sonra
çocukları  Kırgızların  şimdi yaşadığı Issık-Göl’ün etrafındaki bu
topraklara getiren Geyik Ana, onlara yeni vatanlarının burası
olduğunu söyler. Çocuklar burada çoğalarak Buğu Boyunu devam
ettirirler.
 
   Buğular Issık–Göl çevresinde büyük ve güçlü bir toplum
olurlar ve Boynuzlu Maral Ana’yı kutsal bir varlık olarak görürler.
Hangi soydan hangi boydan geldikleri anlaşılsın diye, çadırların
girişine maral boynuzu işlemesi koyarlar. O zamanlar Issık-Göl
ormanları marallarla doludur. Buğular bir maralla karşılaşacak
olsalar, hemen atlarından inerler ve ona yol verirler. Bu çok zengin
bir Buğu’nun ölümüne kadar böyle sürüp gider. Ölen Buğu’nun
oğulları babalarına günler, geceler süren bir yas  şöleni düzenlerler.
Bu çocuklar babalarının zenginliklerini ve kendi ünlerini tüm
dünyaya duyurmak için, babalarının mezarına, kutsal Boynuzlu
Maral ana soyundan olduğu anlaşılsın diye bir maral boynuzu
dikmek isterler. Avcıları ormana gönderip bir maral vurdurup
boynuzunu da mezarın üstüne dikerler. Bu olaydan sonra felâketler
birbiri ardınca gelir ve herkes ormanda ak maral avlamaya başlar.
Her Buğu kendi atasının mezarına bir ak maral boynuzu dikmek için
ak maral avlar, sonraları  da  bu  işin ticareti başlatılır. Bunun
sonucunda ormandaki maral sayısı azalır ve bu yüzden Boynuzlu
Maral ana insanlara küser ve son kalan yavrularını da alarak bir
daha dönmemek üzere buraları terk eder.
   Geyik, daha çok millet ve kavimlerin türeyişleri ile ilgili efsane
ve mitolojilerde elçi olarak doğru yolu gösterici, yani yeni yurtlara
gotürücü bir motif olarak görülmektedir.
 
   Cengiz Aytmatov’un romanında geleneklere bağlı olan bir kişi
olarak verilen Mümin Dede, torununa bu masalı anlatırken geyiğin
kendileri ve Buğu soyu için kutsal olduğunu, onları öldürmenin
doğru olmadığını ve bir gün geri gelip onları buralardan
kurtaracağını  da  söyler.  Bu  masala  inanan  çocuk,  bir  gün  ormanda
iken geyiklerin gerçekten geldiğini görür. Romanda Mümin Dede’nin
kızı Bekey Hala Orozkul ile evlidir ve hiç çocukları olmamıştır. Dedesi
bu efsaneyi anlatırken Boynuzlu Maral Ana’nın ilk çocuklarından
olan kadın, doğum yaparken, Maral Ana’nın boynuzlarıyla sihirli bir
beşik getirdiğini ve beşik gelir gelmez de çocuğun doğduğunu anlatır.
Çocuk maralları görünce bunların Bekey halasına sihirli bir beşik
getireceğini ve onların da çocukları olacağını düşünerek mutlu olur.  
Fakat çocuğun bu mutluluğu kısa sürer. Bir gün ormanda
Orozkul, Seydahmet, Mümin Dede ve Orozkul‘un kendisine kaçak
kereste sattığı Koketay, ağaçları indirmek için ormanda bulundukları
sırada maralları görürler ve onları avlamak isterler. Bunun için de
Mümin Dede’yi tehdit ederek maralları öldürmesi için zorlarlar.
Geyikleri avlayıp eve getirdiklerinde çocuk bunları görünce ve
özellikle geyiklerin Mümin Dede tarafından öldürüldüğünü anlayınca
oradan kaçar ve kendisini Issık-Gölün sularına bırakarak kendi
efsanesi ille birlikte yok olup gider.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #5 : 16 Eylül 2011, 20:37:00 »

CENGİZ AYTMATOV’UN ESERLERİNDE   YARATILIŞ VE TÜREYİŞ SEMBOLİZMİ

    Beyaz Gemi, Cengiz Aytmatov’un en çok tartışma yaratan
eserlerinin başında gelmektedir. Yazarın her eserinde olduğu gibi bu
romanında da evrenselliğe ulaşma kaygısı ön plandadır. Yazar
temelde millî olan bir olayı, bir takım alegori ve sembollerle evrensel
bir boyuta taşır. Geyik ise bu eserde bağımsızlık sembolü, özellikle
Ekim Devriminden sonra özgürlüklerini kaybeden Türk boylarının
bir sembolü olarak karşımıza çıkmaktadır. Orozkul tiplemesinin
kişiliğinde yazarın, rejimi sembolize etmeyi amaçladığı ve Orozkul’un
çocuğunun olmamasıyla da, rejimin ömrünün uzun olmayacağını
ima ettiği söylenebilir. Mümin Dede eski zamanın insanıdır ve
geleneksel değerlere bağlıdır. Çocuğu kendi gelenek ve göreneklerine
bağlı bir kişi olarak yetiştirme endişesi taşımaktadır. Çocuk,
dedesinin kendisine anlattığı efsanedeki Boynuzlu Maral Ana’nın
geçmişte olduğu gibi  şimdi de kendilerini kurtaracağına
inanmaktadır ve geyik onun için bir kurtuluş sembolü olarak
kafasında yer eder. Ancak geyiklerin öldürülmesiyle bütün bu
ümitleri yok olur ve o da kendi dünyasında kurmuş olduğu “balıkinsan”
olup Beyaz Gemi’ye ulaşmak hayaliyle birlikte ortadan kaybolur.
 
   Cengiz Aytmatov’un eserlerinde işlediği bir diğer türeyiş
efsanesi de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikâyesinde anlatmış
olduğu, Nivih’lerin soyunun bir denizkızından türediğine dair
efsanedir. Yazar aynı hikâyeye bir yaratılış efsanesi ile başlamıştır.
   Hikâye küçük bir çocuğun (Krisk) fok balığı avcılığını  öğrenmesi için
babası Emrayin, amcası  Mılgın ve Orhan Dede ile birlikte denize
açılmaları ile başlar. Bir süre sonra deniz üzerinde bir sis tabakası
oluşur ve günlerce bu sis kaybolmaz. Yollarını kaybetmişlerdir ve
onlara yol gösteren aguguk kuşu (kutup baykuşu) bir türlü
görünmemekte aynı zamanda içecek suları da tükenmek üzeredir.
    Bu nedenle çocuğun bir süre daha yaşaması için diğerleri, önce
Orhan dede, sonra Mılgın amca ve son olarak çocuğun babası
Emrayın birer birer kendilerini feda ederler. En sonunda çocuk
kurtulur ve halk arasında onun etrafında bir efsane oluşturulur.
Diğerleri de “Orhan rüzgârı”, “Emrayin yıldızı”, “Mılgın Akay”
dalgaları olarak efsanede yerlerini alırlar.
 
   Cengiz Aytmatov eserlerinde ferdîn hürriyeti temasına
oldukça fazla önem verir. Ali  İhsan Kolcu, bunu, yazarın
eserlerindeki temel güç, yani yazarın “etymon-spritüel” i olarak ifade
eder. Hürriyet kavramı hep sembolik ifadelerle yansıtılır. Kolcu’ya
göre, “Bu ya bir Beyaz Gemi’dir, ya gökte uçan bir çaylaktır, ya bir
efsane, ya da bir çobanın söylediği memleket türküsüdür.”16
  
   Bu hikâyede de Aytmatov, bağımsızlıkları ellerinden alınan
Türk halklarının acılarını, Sovyet rejiminin neredeyse bir nesli yok
eden yaklaşık yetmiş  yıllık etkilerini, birtakım sembollerle okura
ulaştırma gayesindedir. Kendi yaşamış oldukları  sıkıntıları, rejimle
yaşanan felaketleri gelecek nesillerin yaşamasını istemeyen ve bu
yüzden kendilerini feda eden insanların fedakârlıklarını, eserinde
anlatmış olduğu efsanelerin arasına sıkıştırdığı sembolik ifadelerle
anlatmaya çalışmıştır.
    Aytmatov’un eserlerinde mitolojik unsurlar oldukça fazla yer
almaktadır. Yazar eserlerinde, rejime olan tepkisini, yozlaşmış, millî
ve manevî değerlerinden uzaklaştırılmış insanların durumunu daha
evrensel bir boyutta anlatabilmek için tarihî ve efsanevî olaylardan
yararlanmıştır.

   Gün Olur Asra Bedel romanında anlattığı Nayman
Ana Efsanesindeki Mankurt motifi ile yazar, sistemin oluşturmaya
çalıştığı insan tipini-efsanevî bir perspektif içerisinde- eleştirmiştir.
Mankurt motifi ile yazar, geçmişini hiçe sayan, ait olduğu milletin
örf, adet, gelenek, görenek, din ve kutsal sayılan değer yargılarını
tanımayan, sadece yukarıdan gelen direktifler doğrultusunda
hareket edip, parti çıkarlarını korumaya çalışan ve büyük lider
olarak gördükleri Stalin ve Lenin’e övgüler yağdıran, sistemin
modern kölelerini karakterize etmiştir.  

  Bir yazarın hedefinin “ufkunu millî olanın ötesine doğru
genişletmek ve evrensel olana ulaşmak” olması gerektiğini söyleyen
Aymatov, folklorik malzemeyi eserlerinde kullanmasının sebeplerini
şöyle dile getirmektedir: “..Mitoloji, masallar, efsaneler eski
insanların yaşadığı hadiselerdir. Kulaktan kulağa gelen tarihî
zenginliğimizdir. Eskiden bize kalan kültürel zenginliklerdir.
Bunlarla bugünkü teknoloji arasında bir bağlantı kurmakta yarar
görüyorum. Onun için ben ve benim gibi yazarlar da eskiden
başımızdan geçmiş halkın tecrübelerini anlatan, halkın tarihîni
anlatan,  ışık tutan bu tür zenginlikleri kitaplarımızda kullanıyoruz.
O da anlatmaya ayrı bir güzellik, ayrı bir zenginlik katıyor.”
  
   Aytmatov, eserlerinde öncelikle kendi kültürünü ve tarihini,
kendi mitolojisini, kendi insanını vermiştir. Bunun dışında yazarın,
eserlerinde Yunan mitolojisinde adı geçen bir tanrıçaya, Japonya’da
kutsal sayılan bir dağa, mekânı Amerika olan fantastik bilim-kurgu
bir olaya ve uzay araştırmaları gibi konulara yer vermesi, Onun milli
olandan yola çıkarak evrensele ulaştığının bir göstergesidir.
Cengiz Aytmatov, kendi kültürünü, kendi insanını ve kendi
tarihini çok iyi bilen bir yazardır. Onun eserlerinde halk kültürünün
bütün normlarını görmek mümkündür. Halk kültürünü oluşturan
destan, efsane, masal, halk hikâyesi gibi unsurlar, insanların hangi
devirde olursa olsun milli duygularını dile getiren en güzel edebi
türlerdir. Masal, destan ve efsaneler bir milletin geçmişte
başardıkları büyük işlerin, büyük ideallerin dile getirildiği ve gelecek
nesillerin milli hafızalarını meşgul eden en önemli unsurlardır.
Aytmatov’un hikâye ve romanlarının ilham kaynağı da kendi
insanının geleneksel hayatı, tarihi, destan ve efsaneleridir. Toprağın
dilini çok iyi bilen yazar, bu topraklar üzerinde yaşayan bütün
canlıların hikâyesini geçmişle ve yaşanılan zamanla birlikte
eserlerine taşımıştır. Yazarın eserlerinde görülen folklorik
malzemenin temelinde asırlar boyu  şekillenen Kırgız kültürü, Kırgız
kültürü ve Kırgız sözlü geleneğinin en büyük ürünü olan Manas
destanı vardır.

   Aytmatov, roman ve hikâyelerine mitolojik unsurları da
katarak kendisine zengin bir üslup yaratmıştır. Bazen mitolojide
geçen bir yaratılış efsanesi yazarın muhayyilesinde farklı bir boyut
kazanarak eserlerinde yer alırken, bazen de bir dedenin torununa
anlattığı bir masalda veya efsanede yer alan bir türeyiş efsanesi,
yazarın kaleminde farklı bir nitelik kazanmıştır. Eski Türk
inançlarının pek çok izlerini yine yazarın eserlerinde bulmak
mümkündür. Roman ve hikâyelerinin çoğunda mekân, genellikle
onun doğup büyüdüğü bozkırlar, dağlar, vadiler, göller ve göçebe
kültürün yaşandığı yerlerdir. Yazar bazen bu mekânları bir tabiat
kültü inancıyla birleştirerek eserine mitolojik bir boyut
kazandırmıştır. Sürekli bir göndermeler dünyasında yaşayan
Aytmatov, geçmişte yaşanan bir efsane, masal veya destanla
bugünün olayını açıklamaya çalışmış, geçmişle geleceği
birleştirmiştir.

   Aytmatov, eserlerinde sürekli bağımsızlığı ifade etmeye
çalışmış, roman ve hikâyelerinin çoğunu bu konu etrafında
yoğunlaştırmıştır. Sistemden bunalan, kendi kültürünü ve yaşam
tarzını sergileyemeyen Kırgız insanının özlem duyduğu bağımsızlık
teması, yazarın eserlerinde ya mitolojiye ait bir unsurla veya
birtakım sembollerle ifade bulmuştur. Onun hemen hemen her
eserinde mitolojiye ait bir külte, bir destana, efsaneye, masala veya
en küçük bir halk hikâyesine yer verildiği görülmektedir. Masalların
ya da efsanelerin modern anlatımla mükemmel bir birleşimini ortaya
koyan Cengiz Aymatov’un ‘bütün eserlerinin ruhunun fazlasıyla
Kırgız’ olduğunu bir kez daha hatırlatmak yerinde olacaktır.



                           Kaynakça
Ayvazoğlu, Beşir,  “Turan Ülküsünün Büyük Yazarı Anlatıyor: Ufku
Milli Olanın Ötesine Genişlemek”, Türkiye Gazetesi,
İstanbul 12 Mayıs 1992.
Bratton, Fred Gladstone,  Yakın Doğu Mitolojisi (Çev.: Nejat
Muallimoğlu), M.Ü.İ.F. Yay., İstanbul 1992.
Campbell, Joseph,  İlkel Mitoloji, Tanrının Maskeleri,  İmge Kitabevi,
İstanbul 1992.
Can, Şerif, Klasik Yunan Mitolojisi,  İnkılap ve Aka Yayınevi,  İstanbul
1963.
Eliade, Mircea, Mitlerin Özellikleri, Simavi Yay., İstanbul 1993.
Hooke, Samuel Henry,  Ortadoğu Mitolojisi (Çev.: Alaeddin  Şenel),
İmge Kitabevi, Ankara 1995.
İnan, Abdülkadir,  Tarihte ve Bugün  Şamanizm, Türk Tarih Kurumu
Yay., Ankara 1986.
Kolcu, Ali İhsan, Milli Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov, Ötüken
Yay., İstanbul 1997.
Mardin, Şerif, İdeoloji, İletişim Yay., İstanbul 1992.
Marriott, Alice; Rachlin, Carol K.,  Kızılderili Mitolojisi, (Çev.: Ünsal
Özünlü), İmge Kitabevi, Ankara 1998.
Oğuz, M. Öcal,  “Mitolojimizde ve Ural Batur Destanında
Başlangıçtaki Sonsuz Su”, Milli Folklor, S. 38, Ankara 1998.
Ögel, Bahaeddin, Türk Mitolojisi I, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara
1993.
Özen, Sabiha, “Her Yazar Kendi Halkı İçin Yazmayı Nazarda Tutar”,
Dergâh, S. 24, İstanbul 1992.
Roux, Jean-Paul,  Türklerin ve Moğolların Eski Dini, (Çev.: Aykut
Kazancıgil), İşaret Yay., İstanbul 1994.
Uzun, Gülsine,  Cengiz Aytmatov’un Türkçeye Çevrilmiş Eserlerinde
Mitolojik Unsurlar, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi,
Muğla Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Muğla 1998.


Gülsine UZUN:Arş.Gör. Dr., Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve
Edebiyatları Bölümü,
gulsineuzun@yahoo.com
  
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
açina
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 : 16 Eylül 2011, 20:46:26 »

Okuyanın tüylerini diken diken eden bir mitolojik masal. Beyaz bulutun Cengiz Handan ayrılıp, Altın Kadına verilmesi olayını
 Gök Tengrinin, yeryüzünde kendisini temsil eden Cengiz Han bile olsa doğaya karşı gelmenin ne demek olduğunu ne kadar yalın anlatmış.Kalkan Kandaş, ha deyince bir kitapçıda bulamayacağımız böylesine güzel Türk Mitolojilerini, hele bird Cengiz Aytmatovun kaleminden bize aktarman bu otağ için ne büyük bir kazanç. Gerçi paylaşımlarınızın pek de okunmadığını biliyorum ama, siz bıkıp usanmadan bizlere aktarmaya devam ediyorsunuz.  Emeğinize Tanrı kut versin.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Türk Çerisi
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 796


« Yanıtla #7 : 17 Eylül 2011, 01:07:09 »

Bu değerli konu için sana çok teşekkür ederim KALKAN kandaşım. Umarım otagımızdaki herkes bu konuyu okur.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Çalış didin ve çalış yıldızlar kapacaksın,
Bir Tanrıya bir de Türklüğe tapacaksın!
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #8 : 22 Eylül 2011, 08:23:50 »

Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Falcılık, Kehanet ve Rüya Motifi


  Kırgızlar, Orta Asya’nın en eski halklarından birisidir ve asırlar boyu
göçebe atlı kültürü ile yaamılardır. Bu yaayı tarzı onların sözlü edebiyatının
ekillenmesinde büyük bir etkendir. Manas destanı, Kırgız halk geleneini, örfünü,
âdetini, töresini, tarihîni kısacası Kırgız halkının kendisini bünyesinde barındıran
bir ansiklopedi niteliindedir. Bu yüzden destanlar Kırgızlar için büyük öneme
sahiptir.
   Ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un eserlerinde görülen folklorik
malzemenin temelinde Kırgız kültürü ve Kırgız sözlü geleneinin en güzel ifade
vasıtası sayılan Manas Destanı’nın olduu söylenebilir. Yazılı Kırgız edebiyatı,
Sovyet döneminde ve sözlü gelenein hâlâ güçlü olduu bir dönemde ortaya
çıkmıtır. lk defa on dokuzuncu yüzyılda Radloff tarafından ilim âlemine tanıtılan
Manas Destanı, o zamanlarda hâlâ anlatılmakta ve Cengiz Aytmatov’un yazarlık
hayatının ilk yıllarında da kaydedilmektedir. Dier Kırgız yazarlar gibi, Aytmatov
da bu destanı defalarca okumu, tasvirindeki, ritmindeki ve tonlamasındaki seçkin
üslûbu kavrayarak eserlerinde kullanmıtır. Özbek aratırmacı P. Mirza Ahmedova
destan geleneinin modern Kırgız edebiyatı için önemini vurgulayarak; Cengiz
Aytmatov’un çalımalarında destanın, destan anlatımının güçlü ve organik bir
yardımı olduunu, bunun da Kırgızların millî sanat uurlarının bir özellii olan ve
günümüz sanatındaki destan geleneini besleyen bir ihtiyaç olduunu belirtir.

   Aytmatov, halk kültürünün ürünlerini eserlerinde kullanmasının sebeplerini
kendisiyle yapılan bir röportajda öyle dile getirir: “… Mitoloji, masallar, efsaneler
eski insanların yaadıı hadiselerdir. Kulaktan kulaa gelen tarihî zenginliimizdir.
Eskiden bize kalan kültürel zenginliklerdir. Bunlarla bugünkü teknoloji arasında bir
balantı kurmakta yarar görüyorum. Onun için ben ve benim gibi yazarlar da
eskiden baımızdan geçmi halkın tecrübelerini anlatan, halkın tarihîni anlatan, ıık
tutan bu tür zenginlikleri kitaplarımızda kullanıyoruz. O da anlatmaya ayrı bir
güzellik, ayrı bir zenginlik katıyor.”

   Aytmatov, 1980 yılında Manas Destanı’nın yeniden neri dolayısıyla, bu
destana yazdıı önsözde; Kırgızların kendilerini ifade etmek için edebiyatı ve bu
edebiyat içinde de destan türünü seçtiklerini belirtir. Aytmatov’a göre, baka
halklar geçmi medeniyetlerini, tarihlerini, yazılı edebiyatla, heykelle, resimle,
tiyatro ve mimarî ile muhafaza ederlerken, Kırgız halkı kendisinin, bütün düünce
ve duygularının ar namusunu, dünya görüünü, ideallerini, tarihî hadiseleri sözlü
olarak destan eklinde ifadeyi tercih etmitir.

    Yazarın eserlerinde, birçok unsurun ve konunun yanı sıra dinî inanıların
izleri de görülmektedir. Sovyet rejiminin dinler karısındaki inkârcı tavrı ve dinî
müesseselere yönelik baskıcı tutumu düünüldüünde, Aytmatov’un, eserlerinde
dinî unsurları youn olarak kullanmasının, Kırgız halkında var olan dinî inanıların
rejim baskısı karısında bile ortadan bütünüyle kaybolmadıını göstermesi
bakımından ilgi çekicidir. Yazar, eserlerinde farklı dinî inanıları bir arada
verirken, Türklerin eski yaam tarzları hakkındaki bazı önemli unsurları da gözler
önüne sermitir. Türkler, deiik corafyalarda yaadıkları uzun asırlar boyunca
pek çok dinîn etkisi altına girmi, slâmiyet’i kabul ettikten sonra bile, gündelik
hayatın içine yerleerek birer âdet ve gelenek niteliine bürünen eski dinî
inanılarını günümüze dek taımılardır. Özellikle Türklerin en eski inancı olan
amanizm’in motifleri, bazen slâmî inanç sistemi içinde eritilmi, bazen de eski
saflıını koruyarak - slâmî akidelere ters olsa da- Orta Asya ve Anadolu slâm
inancı içinde yerlerini almılardır.

   Asya topraklarında ortaya çıkan eski dinler, pek çok aratırmacıya göre
farklı dinler olarak yorumlanırken, Aytmatov, dier birçok yazar gibi, amanizm,
Budizm ve Gök Tanrı dinlerini birlikte yorumlamı, bunun nedenini de her üç dinin
aynı topraklarda ve aynı zaman dilimi içinde var olmasına balamıtır. Bu nedenle,
yazarın kurguladıı olayların, deiik dinî inanıların bir arada yaandıı bir
corafyada geçmesinin, eserlerde dinî inanılar açısından bir ikilemin olumasına
neden oluturduu söylenebilir. Yazarın herhangi bir romanında karılaılan bir
slâmî motif, aynı romanın baka bir sayfasında yerini amanist bir motife
bırakabilmektedir. Örnein, Elveda Gülsarı’da, Tanabay, zafer kazandıı için,
slâmî pratie uygun olarak ellerini kaldırarak dua ederken, romanın bir baka
yerinde aynı kahraman, yılkı atlarının dütüü tehlike karısında “Ey Arbak (ervah,
atalar ruhu) siz koruyun yılkıyı!” diyerek atalarının ruhuna sıınır.
     Türk halklarının slâmiyet’i kabul ettikten sonra bile, eski dinlerinde
bulunan birçok unsuru terk etmemeleri ve yeni dinleri içinde eski inançlarını
yeniden yorumlayarak korumu olmaları, Aytmatov tarafından ustaca ilenmi,
halkın deien dinî inanılar karısındaki tavrının, gündelik hayat içindeki
yansıması çarpıcı gözlemlerle ortaya konulmutur. Türklerin en eski inançları
içersinde yer alan falcılık, kehanet ve rüya gibi motifler de Aytmatov’un
eserlerinde yine birer sembol olarak yerlerini almıtır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #9 : 22 Eylül 2011, 08:25:42 »

Falcılık ve Kehanet

  Fal eski Türkçede ırk kelimesi ile ifade edilmitir. Kagarlı Mahmut,
Divanu Lûgati’t-Türk’te ırk kelimesini “Falcılık, kâhinlik, bir kimsenin
gönlündekini bilmek, yürektekini dıarı çıkarmak”olarak açıklamıtır. Besim
Atalay bu maddeye verdii dipnotta, Türkiye’nin birçok yerinde ırk kelimesinin
kader, talih, fal anlamında kullanıldıını belirtir. Irk bakmak cümlesinin
açıklamasını yaparken, Batı Anadolu’da özellikle Kütahya’da bu tabirin fala
bakmak olduunu ifade eder.

  Türk Turfan metinlerinde de “ırklamak” kelimesine rastlanmaktadır.
Ayrıca Altay, Kazan, Baraba, Teleüt, Uygur boylarında rastlanan tefe’ülve“tee’um”
anlamına gelen “ırım” kelimesi de ırk ile balı bir terimdir. Ouz
Destanında adı geçen bilge ve filozof Irkıl Hoca’nın da adının bu kelimeyle ilgisi
olduu düünülebilir. Yakutlara göre ilk amanın adı Arkil’dir. Altay
amanistlerinde kamlardan baka “ırımçı” denilen kiiler de bulunmaktadır. Bunlar
saralı hastalardır ve sara nöbetleri tuttuu zaman gaipten haber verirler.

  İslamiyet’ten önceki Türklerde, sihir yapmak anlamında kullanılan
“arbamak” kelimesi, Moollarda “arbahu” eklinde telaffuz edilmektedir.
Anadolu’da ise bu kelime “arpa” eklini almıtır. Özellikle on beinci yüzyılda
yazılmı Türkçe kitaplarda “Gaipten söyleyiciler, arpacılar, suya bakıcılar ve
müneccimler” gibi tabirlere rastlanmaktadır. Bu metinlerde “arpacı” kelimesinin
falcı karılıında kullanıldıı görülmektedir.

    Kırgızlar fal karılıında tölgö kelimesini kullanırlar. Manas destanında
Manas’ın arkadalarından birinin adı Kara Tölek’tir. Baka birinin ismi de
“Yarıncı” (kürek kemii ile fal açan) Kara Badi’tir. Yine Kırgızcada fal
kelimesinin yerine geçen keret kelimesi dier Türk lehçelerinde de görülmektedir.
Falcılar fal açmak için kullandıkları nesneye göre çeitli adlar alırlar. Hayvanların
kürek kemiine bakıp, gelecei kefedenlere “yarıncı”, koyun tezekleriyle fal
açanlara “kumalakçı”, deiik eylerden anlam çıkaran falcılara da “ırımçı”
denilmektedir.

    İslamiyet’ten önce Türkler fala çok fazla önem vermiler, karılatıkları
meselelerin çözümleri için falcıya bavurmulardır. Fala bakmak için koç, keçi, at,
sıır ve geyiklerin kürek kemii, aık kemii, koyun tezei, fasulye, nohut gibi
“kumalak” adı verilen taneler, ate, yıldızlar, ok ve yay, köpük, kazak, eldiven gibi
malzemeler kullanmılardır. Bu fal çeitlerinden alınma motifler destan ve
hikâyelerde yer almıtır. Özellikle Kazak, Kırgız hikâye ve destanlarında kürek
kemii falı motifine oldukça sık rastlanmaktadır. Kırgız ve Kazaklardan baka
Nogay ve Bakurtlar da kürek kemii falına baktırmaktadırlar. Altay ve Yakut
Türklerinde önemli sayılan bu fal, Moolistan’da Budist rahipler arasında da
görülmektedir.

    Roux, kavrulmu kürek kemiinin okunması yolu ile kehanette bulunmak
anlamına gelen “omoplatoskopi” veya “iskapülomanti”nin Türk-Mool kehanet
yönteminin en eski ve süreklisi olduunu belirtmektedir.

 Yine Abdülkadir inan  Japonlarda da kürek kemiğine bakarak fal açma yönteminin
olduğundan  bahseder.
Falcılık tarihine bakıldıında antik çada Mısır’da, Babil’de, Çin’de
Kalde’de astroloji ve el falı gibi metotların kullanıldıını gösteren çeitli belgelerin
olduu görülmektedir. Bu bölgelerde falcılık hem dini, hem de hekimliin
tamamlayıcı bir bölümü olarak rahipler tarafından yürütülmütür.

Eski Roma’da Collegium Augunium adını taıyan ve Roma mparatoru tarafından
atanan kâhinler kurulu, Augunium düüncesi adı verilen ve gizli tutulan gelecei bilme bilimi ile
uraırdı.

    Antik çaın Yunan ve Roma’sında kehanet, savalardan devlet
yönetimine kadar her konudaki bilinmezi anlamak için bavurulan bir yöntemdir.
Bu medeniyetlerde tabii yapma mentika olarak adlandırılan düünce tarzı ile hem
kiinin hem de devletin gelecei örenilmeye çalıılmıtır. Tabii mentika dorudan
doruya senetsiz olarak gerçekletirilen kehanet demektir. Rüya, yorum, hikmetli
sözlerden anlam çıkarma, gelecei görmek için uykuya yatma, ölü ruhlardan bilgi
almaya dayanan kâhinlik hep tabii mentikayla gerçekletirilen ekillerdir. Yapma
mentikada ise, Kutsal Mee Aacının hıırtıları, kuların uçuları, kurbaanın iç
organları gibi bir takım vasıtalar kullanılmaktadır.

    Eski Yunan’da gelecekle ilgiliönemli sorulara cevap aramak için gidilen
kutsal yerler de vardı. Oraculum adı verilen bu yerlerde soruların cevabını
bir rahibin aracılıı veya rüya gösterme yoluyla dorudan Tanrı verirdi.

  Romalılarda kurbaanın baırsaklarına bakarak gelecei söyleyen
ve kendilerine “harus pex” adı verilen rahipler ve yine kurbaa
kemikleri ile bakılan ve “piromensi” denilen fal çeitleri vardı. Sümerler kesilen
kurbaanın karacierine, Etiler kuların uçularına bakarak balayacakları iin
sonucunu örenmeye çalıır, uur veya uursuzluk belirtilerine göre ii yapıp
yapmamaya karar verirlerdi.

  Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanında Yedigey’in
çocukları elendirmek üzere baktıı ta falının Eski Türklerdeki “kumalak” adı
verilen fala çok benzedii görülmektedir: “Yedigey anlatacakları bittikten sonra o
anda aklına baka masal da gelmeyince ta falına bakarak elendirdi onları. Artık
cebinde nohut büyüklüünde kırk bir ta bulunduruyordu. Talarla fala bakmak,
uzak geçmiten kalma bir usuldü, kendine göre karıık sembolleri, tuhaf ama
anlamlı terimleri vardı. Yedigey bu taları önüne serpmeden önce okuyup üfler, bir
takım tılsımlı sözler söyler, sonra onlardan ne istediini bildirirdi.”
    Kumalak falı, Türk boyları arasında en çok kullanılan fal çeitlerindendir.
Bu i için kırk bir tane kumalak (tane) lazımdır. Taneler ta olabilecei gibi, koyun
tezei, nohut veya fasulye de olabilir.

   Toprak Ana’da ise rüyalara ve talara bakarak birtakım yorumlar
yapılmaya çalııldıı görülmektedir: “Herkes birbirine akam rüya gördüünü
söylüyor ve rüyasını iyiye yorumluyordu. Bazıları da tümsekten küçük talar
topluyor, bunların yüzeyine bakarak birtakım iaretler görmeye çalııyor ve hep iyi
iaret gördüklerini söylüyorlardı. Çünkü özlemleri o idi, istekleri o idi.”

   Cengiz Aytmatov’un Cengiz Han’a Küsen Bulut adlı romanında anlatılan
efsanede Cengiz Han’ın batı seferine hazırlandıı bir sırada gezgin bir kâhin
tarafından, Gök Tanrı’nın kendisine bir bulut verdiini ve bu bulutun kendisini
koruyacaı bildirilmitir. Kâhin, Cengiz Han’ın adil davrandıı sürece bu bulutun
kendisiyle beraber olacaını söyler. Balangıçta buna inanmayan Cengiz Han
sefere çıktıktan kısa bir süre sonra, baında beliren ve sürekli kendisini takip eden,
güneten ve sıcaktan koruyan bir bulut görünce kâhinin sözlerine inanır. Fakat
Cengiz Han, Batı seferi sırasında ordudaki subayların eleriyle görümesini ve
çocuk dourmayı yasaklar. Bu yasaa uymayan bir subay ve karısı idam ettirilir ve
çocuk dadısıyla birlikte çölün sıcaında terk edilir. Eserde anlatılan efsaneye göre
Cengiz Han’ı koruyan bulut Cengiz Han’a küser ve onu terk eder. Bu durumda
Cengiz Han artık Tanrının kendi yanında olmadıını görerek, Batı seferini
tamamlamadan yurduna geri döner. Bulut ise bir süre sonra çocukla köle kadının
üstünde yeniden belirmeye balar.

   Kalmuk Hanı Yolay’ın da “Targıl Taz” adlı kürek kemiine bakıp Tanrı ile
konuan bir falcısının olduu bilinmektedir. Falcı Yolay’a kürek kemiinde kanlı
bir balangıçtaki sonsuz su gördüünü, sefere çıkmasının hayırlı olmayacaını
anlatmı, fakat Kalmuk Hanı buna önem vermeyip sefere çıkmı ve Manas’a
yenilerek öldürülmütür.

   Aytmatov’un, roman kahramanlarının trajik sonunu Yunan mitolojisinde
anlatılan Kassandra adlı kâhin kadının sonuyla ayniletirerek fantastik ve bilim
kurgu tarzını mitolojik bir çerçeveye oturttuu Kassandra Damgası
adlı romanı,Aytmatov’un konusu itibariyle en ilgi çeken eserlerinden birisidir.

    Uzaydaki eski Sovyet aratırma istasyonunda çalıan, daha sonra buradan
ayrılmayı istemeyerek, istasyonda kalan ve kendisini uzay rahibi Filofey olarak
adlandıran Rus bilim adamı Andrei Krıltsov Andreyeviç uzayda birtakım
aratırmalar yapar. Bu aratırmaların sonunda Filofey, ana rahmindeki
embriyonların ilk haftalarda hayatta kendisini bekleyenleri hissettiini ve bu kadere
tepki gösterme yeteneine sahip olduunu, eer bu tepki olumsuzsa embriyonların
douma karı olduklarını kefeder. Douma olumsuz tepki gösteren bu
embriyonları taıyan kadının alnında küçük benekler olumaktadır. Filofey, bu
embriyonlara Kassandra embriyonu, kadınların alnındaki iarete de Kassandra
damgası adını verir. Bütün bunları uzaydan Roma’da bulunan Papa’ya gönderdii
bir mektubunda anlatır ve gazeteler bu mektubu yayınlayınca bütün dünyada bir
skandal oluur. Amerikalı bir bilim adamı olan fütürolog Robert Bork ise, bu uzay
rahibinin dünyadaki temsilcisi olarak görüldüü için, bu olaya büyük tepki
gösteren halk tarafından öldürülür. Daha sonra da insanların kendisine
inanmadıını ve yaptıı kefin insanlar arasında mutsuzluk yarattıını gören
Filofey de uzayla balantı kurulduu bir sırada bütün dünyanın önünde kendisini
uzay boluuna bırakır.

  Romanın kahramanları Filofey ve Robert Bork’un Yunan mitolojisindeki
Kassandra ile aynı kaderi paylatıı görülmektedir.
Kassandra Yunan mitolojisinde Troya kralı Priamos ile karısı Hekabe’nin
kızıdır. Bu genç kızın yürekler acısı bir kaderi ve trajik bir kiilii vardır. Gelecei
görme gücüyle yıkımları önlemeye çalıan fakat kimseye sözünü geçiremedii için
baına gelen belalardan iki misli etkilenip üzülen bilicinin dramını simgeler. “Bu
günün anlayı ve deyimine göre, uzaı gören bilinçli insanın dramını.”
Kassandra’nın bu gücü ile ilgili Yunan mitolojisinde iki efsane
anlatılmaktadır. Bunlardan birine göre, Kassandra’yla ikiz kardei Helenos
bebekken, Priamos’la Hekabe Tymbralı Apollon erefine, Tanrının ehir dıında
bulunan tapınaında bir enlik düzenlerler ve ölen sonunda çocuklarını tapınakta
unutup giderler, ertesi sabah almaya geldiklerinde korkunç bir manzarayla
karılaırlar. Kassandra ile Helenos beiklerinde uyuyorlar ama iki yılan çevrelerini
sarmı, gözlerini kulaklarını yalıyorlardı. Bu eylemle çocukların duyuları arınmı,
insanların göremedii, duyamadıı gerçeklerin algısına açılmı oluyordu. kisi de
kâhin olmutu. Bir dier efsaneye göre ise; Tanrı Apollon Priamos’un güzel kızına
aık olur, kendini verirse ona kehanet yeteneini armaan edeceini söyler.

   Kassandra kabul eder ama Tanrıdan bu yetenei aldıktan sonra kendini vermeye
yanamaz. Tanrı da öfkelenerek kızın azının içine tükürür, böylece verdii
armaanın etkisizi kalmasını salar. Kassandra gelecei görebilecek, gördüünü
haykıracak ama kimseyi söylediklerinin doruluuna inandıramayacaktır.
Kassandra Troya (Truva) tarihinin bütün olaylarını önceden görmü ve söylemitir.
   Paris çocukken bırakıldıı da daından dönünce, bu delikanlının hemen
öldürülmesini istemi, sonra Yunanistan yolculuu sırasında Helena’yı getirdii
zaman, bu kadının Troya’nın yıkımına yol açacaını, geri gönderilmesi gerektiini
bildirmi, daha sonra tahta atı Troya’ya sokmamaları için Troyalıları ikna etmeye
çalımı, fakat hiç kimseyi kendine inandıramamıtır. ehir yamalanırken
Kassandra, Athena tapınaına sıınır ve orada Dilemis’in olu Aias’ın tecavüzüne
urar. Kassandra daha sonra Agamemnon’a köle olarak verilir fakat ona aık olan
Agamemnon, onu kendisine e olarak alır ve Mykene’deki sarayına götürür.
      Mykene sarayında Agamemnon’un ve kendisinin Klytaimestra tarafından
öldürüleceini gören Kassandra haykırır, baırır, dövünür ama hiçbir eyi
önleyemedii gibi bu yıkımı da önleyemez ve kıskanç Klytaimestra tarafından
Agamemnonla birlikte öldürülür.

   Antik dönemde büyük felaketleri haber veren fakat hiçbir zaman ciddiye
alınmayan Kassandra’nın trajik hayatı birçok esere konu olmutur. Eskil’in
“Agamemnon”, Euripidus’un “Truvalı Kadınlar”, Likofronus’un “Aleksandra”,
Homeros’un “Odesse” adlı eserlerinde Kassandra tipine rastlanmaktadır. XX.
yüzyılda da H. Ayzenberg, P. Ernest, F. Schiller gibi yazarlar Kassandra tipini
edebiyata sokmulardır.

    Yine bunun dıında ünlü spanyol yazar B. Pérez Galds
ve Alman yazar Christa Wolf gibi birçok yazar da Kassandra’yı eserlerinde deiik
konularla ele almılardır.
   Eserin mütercimi olan Ahmet Pirverdiolu, romana yazdıı önsözde, dünya
edebiyatında yakından bilinen Kassandra tipinin Aytmatov tarafından kendine özgü
bir yöntemle ele alınarak, mitolojik konuya ve tipe hiç temas edilmeden çada
olaylar ve kaderi Kassandra’ya benzeyen çada bir bilim adamı-kâhin tipi ortaya
çıkarıldıını ifade etmektedir. Romandaki olayların Amerika’da geçmesine ramen
herhangi bir somut ülke ya da somut bir insan tiplemesinin söz konusu olmadıını
belirten Pirverdiolu, Aytmatov’un bütün ülkeleri, bütün insanları ilgilendiren,
düündüren, endielendiren konuları ele aldıını, yeryüzündeki bütün canlı
varlıkların hayatı için tehlike oluturan olaylara dikkat çektiini belirtmektedir.
 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.138 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.