Rönesans Dönemi Türk İzleri
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Kasım 2017, 02:29:53


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Rönesans Dönemi Türk İzleri  (Okunma Sayısı 249 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« : 14 Eylül 2017, 20:31:59 »

Rönesans’ın en iyi öğrenilebilecek kaynaklarından biri Türkiye'nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, Halil İnalcık, Rönesans Avrupa’sı adlı kitabında Rönesans kavramının oluşumu gibi çok önemli bilgiler var. Fakat ne yok dersek, Rönesans öncesi Avrupa’sı, Rönesans hareketi tabii ki bir bilgi birikiminin ürünü, o birikim birden bire başlıyor, Rönesans anlatılarında, gökten zembille 1453 yılında kimileri başlatır Rönesans’ı kimileri 1492 yılında Amerika’nın keşfi ile başlatır. Kimileri 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alması ve Doğu Roma Hıristiyan imparatorluğuna son vermesi ile başlatırlar. Fakat sanki bunu hazırlayan koşullar yokmuş gibi anlatılır. Oysa Rönesans Batıda bilimde sanatta bilimlerde felsefede bir hareket başlıyor.

Bu hareket derler ki, Avrupalıların dehasından fırladı. Oysa böyle bir şey yok. Kültür ve uygarlık insanlık tarihinde daima bir önceki kuşaktan bir sonraki kuşağa devreden ve her kuşağın birikime bir şeyler ekleyerek bir sonraki kuşağa devredildiği çığ gibi büyüyen bir top ve hiçbir uygarlık diğeri ile Çin Seddi gibi ayrılmış değil. Bütün toplumlar birbirlerinden bir şeyler alıp, birbirlerine bir şeyler veriyorlar. Dolayısıyla Avrupa Rönesans’ı da kendisinden önceki İslâm uygarlığına çok şeyler borçlu, Türklere çok çok şeyler borçlu! Ama Rönesans’ı anlatan kaynakların çoğunda bu katkılar maalesef minicik gösterilir. Avrupa’da İslâmiyet’in etkisi nerede ise yok sayılıyor ya, Avrupa’da Endülüs, İspanya Müslümanlarca fethedilmiş, Endülüs Emevileri İspanya’da bir Müslüman devlet kurmuşlar, uzun yıllarda o devlet sürmüş. Fakat o kadar da uzun yıl geçmeden aradan bu para bir İngiliz parası, ortada offa rex yazıyor. Offa Rex, reis yani kral, İngiliz kralın adı Offa, bu İngiliz parasını ilk kez, birinci basımı 2000 yılında yayınlanan şu an da 21. Basımı olan, İslâm’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı Cengiz Özakıncı’nın kitabında bastırıldı. İngiliz kralı Offa’nın bastırmış olduğu, İngiliz parasında Arap alfabesi ile yazılı olduğu para bu kitapta ilk defa yayınlandı. Bu Avrupa’da İslâm etkisinin bundan daha net, elle tutulur, somut kanıttır. Bu para nerede şimdi Fitzwilliam Müzesi İngiltere, Cambridge’te sergilenmektedir. Bu para bize İngiltere’de İslâm etkisini gösteriyor. Yani bir Hıristiyan kral parasına Arapça cümle yazma zorunluluğu hissediyor. Niçin? Başka türlü o para Endülüs’te geçmeyecek de ondan, Endülüs ile ticaret yapamaya, alış veriş yapmaya mecbur. Yaşamını kolaylaştıracak çok şeyi oradan temin ediyor da ondan, mecbur yani, şimdi bu bir etki! Bir diğer etki, yıl 1125, yer İngiltere yani bu paranın üzerinden ne kadar geçmiş? 400 yıl gibi bir süre geçmiş. 400 yıl sonra İngiltere’de 1125 yılında şimdi bahsedeceğimiz olay J.A. Gıles’in Anglo - Saxson Chronıcle, kroniklerinde kayıtlı yani her yıl ne olmuş resmi yayını, bu kronolojinin 1125 yılı kaydında burada ne var? Burada İngiltere’de hırsızlar var. Paranın değeri ile oynayan kalpazanlar var. İşte bunlar yakalanıyorlar. Bu I. Hanry dönemi 1124 Noel’inde cezalandırılıyorlar. Fakat cezalandırmanın şekli şu: Ta ellerinin kesilmesi, İngiltere’de İslâm cezası uygulanıyor. Hırsızların sağ elleri üstelik büyük bir törenle kesiliyor. Günlerce sürüyor. Hırsızlar toplanıyor. Bu infaz bir gösteriye dönüştürülüyor ve infaz günlerce sürüyor. Bu örnek de bize İngiltere’de İslâm esintisini kanıtlıyor.

Bir örneği parada ekonomide gördük. Bir diğer örneği hukukta gördük. Bilimde etki İbni Rüşt gibi, Farabi gibi pek çok bilginin yapıtlarının Endülüs’te kurulan okulda bütün Avrupa’daki seçkin ailelerinin çocuklarının bizde nasıl şimdi yabancı dille eğitim yapan özel okullar var. Orada da hazırlık sınıfında Arapça öğrenip, okuyorlar orada İslâm ile ilgili yıl 1100, 1200, 1300 yılları. Rönesans öncesi bunlar oldu Avrupa’da, Rönesans’ı gökten düşmüş bir taş gibi hiçbir şey ile bağlantısı olmayan, sadece Avrupalının dehasından fırlamış bir hareket olarak görürseniz, hiçbir birikimi olmayan, başka kültürlerden hiçbir şey almayan, o zaman anlaşılmaz hale getirdiğiniz gibi, Avrupa ırkçılığı yapmış oluyorsunuz.

Avrupalı çocuğun ilkokullarından beri Rönesans’ta biz şöyle yaptık, böyle yaptık diye verdikleri için kendi tarihini olandan çok farklı türlü değerlendirmesine yol açıyor. O zaman bizleri de sinek gibi görüyorlar. İşte ‘biz olmasa idik siz yoktunuz’ diyoruz ve kanıtları ile vermeye çalışıyoruz. ‘Bizim uygarlığımızdan almış olmasa idiniz, sizin uygarlığınız olmayacaktı.’ diyoruz. Çünkü uygarlıklar birbirlerine zincirleme bağlıdırlar. Deneyimler, birikimler örnek alınır. Aristotales’in İsa’dan önce 300 yılında yapmaya çalıştığı Anayasa ile ilgili kitabında ta Habeşistan Anayasasını, Kartaca Anayasasını, Fenike Anayasasını bile incelediğini görüyoruz. Dolayısıyla eski Yunan deyip de oraya da bir deha kondurmayalım. O da insanlığın birikiminden kaynaklanıyor. Bunu kabul eden Avrupalılar var. O Avrupalılardan biri August Bebel, İslâm kültürünün İspanya’daki gelişimi konulu makalesinde İslâm bilginlerinin matematik, fizik, biyoloji, tıp, felsefe alanındaki bütün kitaplarının nasıl Avrupa’da ezberlenircesine, su içercesine okunup özümsendiğini August Bebel yazıyor. Ama diğerleri inkâr ediyor, olabilir. Biz inkârcıları değil, olguların gerçeğini kabul edenleri örnek olarak göstereceğiz tabii ki, 1453 yılını Rönesans başlangıcı olarak alanlar tabii birtakım nedenleri var.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #1 : 14 Eylül 2017, 20:33:38 »

1453 yılında Fatih Sultan Mehmet Türkler İstanbul’u alıp, Hıristiyan Doğu Roma İmparatorluğu’nun varlığına son vermeleri Avrupa’da gerçekten de büyük sarsıntıya yol açtı. Yani devrimsel dönüşümlere gebe bir toplumsal sarsıntı söz konusu Avrupa’da niçin? Neler oldu? Neler olduğuna kısaca bakalım. Birincisi Papalık, kilise Hıristiyanlara ‘Türk Vergisi’ koydu. Verginin adı Türk vergisi! Niçin koydu bu vergiyi? Yani normal vergilerini verecekler.

1453 yılından sonra Türk vergisi, ödeyecekler. Niçin? Türklere karşı kendimizi savunmamız gerekiyor. Silah vb. asker bunlar para ile olacak şeyler, hadi bakalım, Türk Vergisi, savunma giderleri. İkincisi ‘Türk Sadakası’ Türk sadakası ne imiş? Türklerin eline esir düşen Hıristiyanları kurtarmak için gerekli fidye parasının toplanması yani Batılı Hıristiyan köylünün üstüne binen yükleri sayıyorum. Bir Türk Vergisi verecek. Her zaman efendisine verdiği vergiden başka, bununla birlikte Türk Sadakası, esirleri kurtarmak için, daha sonra ‘Türk Çanı’ çalınıyor. Türk çanı da ibadete bir ek yapılıyor. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alması Batı’da nelere yol açmış. Bir de Türk çanı çalınıyor? Niye çalınıyor o Türk Çanı, pazardan pazara kilisede çan çalınıyor, tamam, ibadete koşun. Türk Çanı öğlende çalınıyor. Her gün öğlende, herkes diz çöküp, ‘Tanrım bizi Türklerden koru’ diye dua edecek.

Yani Hıristiyanlık ibadetine ek yükümlülük gelmiş oluyor. Papazlara da ek bir görev yükleniyor. ‘Türk Vaazı’, her zamanki vaazların dışında ve ona ek olarak Türklerin ne kadar düşman oldukları, Türklere karşı birleşmek gerektiği gibi ek vaaz verilecek. Bütün bunları nereden öğreniyoruz. Kaynakları gösterelim. 1993 yılında yazılmış bir kitap Alman Kültüründe Türk İmgesi, cilt I, cilt II, cilt III, Doç. Dr. Onur Bilge Kula’nın bu çalışmasında örneğin II. Ciltte Türk vergisi anlatılmaktadır. Diyorlar ki, - ‘Türk’e karşı yumruğunu sık’, ‘Türkler kendilerine sığınan Hıristiyanlardan vergi almıyor’, - ‘Olsun. Türkler bize düşman, bu vergi ödenecek’ diyor. Türk düşmanlığı kalıcı olur. Yani Türkler nedeni ile artı vergi ödüyor. Türkler nedeni ile haftada bir Pazar günü giderken ibadetine her gün öğlende de gidip, Türk’e karşı dua edecek. Bütün bunları bir de Prof. Zeki Tez’in kitabı, Avrupa’da Türk İzi adlı eserinde görebiliriz. Burada şu bölüme bakalım. Papa III. Calixtus (Callistus) Avrupa’yı ‘Türk Çanları’ (Türkenglocken) ile tanıştırmıştır. Buna göre 1458 yılında öğle vakti yarım saat içinde bir yahut daha fazla çanı üç kez çaldırtıyor ve Türklerin başlarından defedilmesi için Tanrıya dualar ediliyordu. Bu ibadet, düz üstüne oturularak ve üç kez ‘Jeus Christus’ (İsa) ve annesi ‘Maria’ nın (Meryem) adı anılarak gerçekleştiriliyordu. Bunlar dışında tutsakları özgürlüğüne kavuşturmak için ‘Türk Sadakası’ (Türkenalmosen) ve Türklere dinsel vaazlar (Türkenpredigten) de yürürlüğe konmuştur. Albert Dürer’in demir üzerine kazıma Türk figürü olan 1518 tarihli ‘Die grobe Kanone’ adlı resmi, Alman sanatında Türkt tehlikesinin en erken belgelerinden biri olup, Dürer’in İtalya gezisi sırasında kopyaladığı, Gentile Bellini’nin bir çizimine dayanır.

İstanbul’un fethi (1453), İkinci Viyana Kuşatması (1683) ve Karlofça Antlaşması’nı (1699) kapsayan dönemde Türkler Avrupa’da yabani bir halk olarak yüzyıllardır Hıristiyanlığın düşmanı olarak tanımlanıyorduysa da görünüm, Fransa’da, diğer Avrupa ülkelerinden daha erkendir. Bu konuda özel çalışma yapan akademisyenimiz var. Onun da adı Dr. Nevide Akpınar Dellal, Tanrı’nın Cezası ve Gazabı: Türkler! Adlı makalesinde Batı kaynaklarını da göstererek gayet net yazmıştır. Dellal, Fatih’in İstanbul’u almasından sonra Avrupa’da bir tür gazete, sadece Türklerden haber veren bir gazete çıkarttırıldığını yazar. ‘Türk Haberleri’ yani Newe Zeitungen (1567) başlıklı yeni haberler bu böyle sürekli belli aralıklarla yayınlanan bir haber bülteni, Türkler orada şunu yaptı, Türkler burada bunu yaptı. Orada hamile kadınların karınlarını deşti. Burada bilmem kimin kafasını uçurdular gibi propaganda gazetesi. İşte 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasından sonra Avrupa’da bir Hıristiyan köylünün günlük yaşamında olan çok büyük değişiklikler bunlar. Şimdi bu Rönesans’ta Türk etkileri, Türk izleri derken Batılı insanın üzerinde hem olumlu hem de olumsuz etkiler var. Türk Vergisi, Türk Duası, Türk Vaazı, Türk Sadakası gibi hem maddi hem manevi bakımdan, ibadetine yansıyan, cebini direkt etkileyen ve hatta vaktini alan bir yeni yaşama adım atıyor. Türk’ten kurtulmak lâzım! Avrupalı Hıristiyan ne düşünecek? Bu Türk’ten kurtulmak lâzım, bir şekilde, Çin Seddi, İstanbul surları vb. hep Türk’ten korunmak için çekilmişti. Fakat bir taraftan da Türk’ten öğrenmekten de vazgeçmiyor. Hem Türk’ü düşman ilan ediyor, hem de ajanlar, ekipler, heyetler göndererek, Türk’ün yasa ve yargı düzeni ne imiş, nasılmış bakalım, inceleyelim, bizde onu alalım.

Türk’ün üretim düzeni ne imiş, savaş düzeni ne imiş, savaş makinelerinin durumu ne imiş onları alalım, yani hem düşmanlık hem hayranlık ikili bir durum var. VIII. Hanry’nin görevlendirdiği kişi, Sir Peter Carew Türkiye’ye gelerek, Yasa ve Yargı düzenini inceleyip, rapor eden kişidir. The Lıfe and Tımes John Maclean 541 yılında VIII. Hanry huzurunda görüp, inceleme konularını aktardığı kitabı. Bir şey daha almışlar. O da Türk Hamamı; VIII.Hanry bizden Türk hamamını almış. Yani kendi sarayına Türk hamamı yaptırmış. Bu bilgi British Arkeoloji adlı, İngiltere’nin resmi arkeoloji kurumunun, resmi dergisinin 1996 yılı Nisan ayı, 13. sayısında mevcuttur. Bu olay 1939 yılında yapılan kazıda VIII.Hanry’nin sarayının kalıntılarını ortaya çıkarmak üzere yapılan bir kazıda bulunup ortaya çıkartılıyor. Bu nedir? Daha sonra uzmanlar VIII.Hanry döneminde kayıtları da inceleyerek o dönemin tutulan tutanaklarını yapılan inşaatlar hakkında verilen kayıtları, bilgileri tutup çıkarttıklarında bunun Türk Hamamı olduğunu, kişiye özel yapılmış Türk Hamamı olduğunu tespit ediyorlar. Yani VIII.Hanry hem heyetler göndererek Türk Yasa ve Yargı sistemini alıyor. Hem de yaşam tarzını alıyor. Yalnızca hukukla sınırlı değil. Türk yaşam biçimini, yaşam biçimi olarak da benimsiyor. Türk’e özenme söz konusu!

Batının ve İngiltere’nin Türklerden giyim, kuşam ve sanayi sırlarını da almak istediklerini ve bunun için atadıkları diplomatlara ek görevler verdikleri bu ilk resmi diplomat ataması İngiltere’nin Türkiye’ye, 1582 – 1583 atanan diplomatın adı Wıllıam Hareborne. İngiltere’de Wıllıam Hareborne’un o yıllarda olup biten her şeyi yayınlanmıştı. Bu yayının adı İngilizlerin dünyaya yayılmasını 12 ciltle anlatan The Principal Navigations Voyages Traffigues Discoveries of the English Nation, İngiltere tarihini başından beri alıyor, anlatıyor. Bizim ilgilendiğimiz bölüm bu 12 cildin 5. cildinde gerçekte 1589 yılında yayınlanmış bir kitaptır. Bu onun 1904 yılında basılmış olan cildi, kaynak bu, I.Elizabeth Türkiye’ye bir diplomat atıyor. Adı Wıllıam Hareborne. Orada Hareborne için büyükelçi yahut ajan (Ambassador or Agent Turkie) olarak Türkiye’ye 1582 yılında atanıyor. Bu ajan diplomatın görevi, 14 madde halinde kendisine verilmiş. İstanbul’a gelecek, normal Türkiye ile İngiltere arasındaki diplomat görevini yapacak. Fakat bunun yanı sıra gizli olarak yapacağı bir şey var. İşte o gizli yönerge burada, kendi belgelerinde, 14 maddelik görevin tamamı sanayi casusluğu, bugün sanayi casusluğu dediğimiz kapsamda verilen bir görev bu. O dönemde dünyada en önemli başat üretim dalı dokumacılık sırlarını almak üzere görevlendirilmiş. Türkler nasıl dokuma yapıyorlar, ajanlık görevi bu! Bu bilgileri biz Türkçesini Hamit Dereli’nin (İngiliz edebiyatı ve profesörü) Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler ve İngilizler bir araştırma (yayınlanma yılı 1951) kitabında o casusa verilen görevin Türkçesi yer alıyor.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #2 : 14 Eylül 2017, 20:35:31 »

İngiliz - Türk ilişkilerine ancak Cumhuriyetten sonra tarih araştırma konusu oluyor. 1932 yılı Atatürk döneminde yapılmış bir araştırma XVI. Asırda Türkiye, 1932 yılında yayınlanmış, Ahmet Refik, Türkler ve Kraliçe Elizabeth (1200 – 1255) Bundan önce Osmanlı tarihinde, İngiliz – Türk ilişkileri yok, başka bir araştırma mevcut değil! Bunun dışında İngiltere ile ilişkiler Halk partisinin yayınlarından Byron ve Türkler, Orhan Burıan, (Ankara Tarih, Dil, Coğrafya Fakültesi İngilizce Doçenti) 18 Mayıs 1938 yılında basılmış.

Bir İngiliz – Türk ilişkilerine odaklanılan bir durum var. Bu defa 1953 yılında Akdes Nimet Kurat, Türk – İngiliz Münasebetlerinin Başlangıcı ve Gelişmesi (1553 – 1610), hepsi belgesel yani Osmanlı arşivlerinin içinde bulunan içerikler Latin harflerine dökülmüş yahut tıpkıbasımı ile birlikte yayınlanmış. İşte Hamit Dereli’nin bu seriden olan bu çalışmasında biz kraliçe Elizabeth’in Wıllıam Hareborne’u diplomat olarak tadıktan sonra ona bir de casusluk görevi, verdiği casusluk görevinin ne olduğunu yazan biricik kitap, onun Türkçesini yazan eşsiz kitap. İşte biz bu kitaptan bunu okuyacağız. Verdiği görev:

1 Kumaşları maviye boyamakta kullanılan çivit otunun (anile) tohumu veya fidanı İngiltere’ye getirilecek.

2 Bunun nasıl hazırlandığı ve karıştırıldığı öğrenilecek.

3 Boyacılıkta kullanılan bütün otlar bulunup, memlekete getirilecek.

4 Yaprakları, tohumları veya kabukları yahut odunu boyacılıkta kullanılan bütün ağaçların tohumu veya fidanı İngiltere’ye getirilecek.

5 Bu işte kullanılan bütün nebatlar ve çalılar getirilecek.

6 Boyacılıkta kullanılan bütün topraklar, madenler, bunların bulunduğu tabii yerler tetkik edilecek. İngiltere’de bu gibi yerlerin derhal nasıl tanınacağı öğrenilecek.

7 Boyacılıkta kullanılan maddelerden başka iyi boyama sanatı da öğrenilecek.

8 Mısır’daki Muhaisira şehrinden İstanbul’a ve oradan da İngiltere’ye susam tohumu getirilecek. (Susam ticareti umumiyetle İskenderiye ve İstanbul arasında yapılır. Bunun için tedariki kolaydır. Bu tohumdan çok yağ çıkarılır ve Muhaisira’da yetiştirilecek olursa kumaş ticaretimize hadsiz hesapsız fayda temin eder. Bu kasaba Nil Nehri üzerindedir. Venedik’e ve daha pek çok İtalyan şehirlerine, Anvers’e susam oradan gelir.)

9 Türkiye’de her çeşit kumaş ve bu kumaşların bütün yapılma safhaları tetkik edilecek.

10 Memleketimizin menfaati için başka kumaşlardan ziyade Türkiye’de çuha satışının arttırılmasına çalışılacak.

11 Ecnebi boyaları ile boyanan kumaşlarımızdan ziyade yeni boyalarla boyanan kumaşlarımızın satışına önem verilecek. (Fes İngiliz malıdır. Fes’i Türkiye’ye üretip, satıyor)

12 Cezayir ve Tunus için yapılan serpuşlarımız için Pazar aranacak. Çünkü halkımıza büyük kâr temin edebilir.

13 Norwich ipliğinden veya diğer ipliklerden dokunan çorapların satılmasına çalışılacak. Bu büyük bir ticaret halini alırsa fakir halkımıza büyük kâr temin eder. Bu suretle hem madde hem boya satışımız artar. Birçok kimseler iş bulur.

14 Fakir halkımızın istifadesi için safran satışı arttırılacak, geniş ölçüde satış bulunursa bir hayli kimselere iş çıkar.

Türkiye’de dokumacılık ve boyacılık sanatları pek ilerlemişti. Şimdi bu 14 maddelik görevler bu kadar ile bitmiyor. Bir de şifai görevler var. İki adet ipekli ve yünlü kumaşları boyamakta usta iki delikanlıyı al, getir İngiltere’ye diyor. Kırmızı İskoç serpuşu (başlık) satmak istiyor. Bütün bu bilgileri alacak, kendi ürettiği kırmızı başlığı o zaman Kuzey Afrika’da satıyormuş. Türkiye’de de buna bir Pazar ara, diyor. Birilerinin kafalarına geçirdiği, milli başlığımız zannederek kafalara geçirilen fes aslında İngiltere’nin 1580 yılında üretip, Kuzey Afrika’ya Fas, Cezayir, Tunus Berberilere sattığı bir ürün ve 1582 yılında Türkiye’ye gönderilen İngiliz Büyükelçisine casusluk emri olarak verilen şey bunun pazarını da Türkiye’de de arttır. Ve bu arada Türkleri tütüne alıştırın. Türkiye’ye tütün İngiltere’den gelmiş. Peçevi İbrahim efendi İstanbul’a tütünün nasıl geldiğini şöyle anlatıyor:

‘Fi sene tin’a ve elf (1009) hududunda İngiliz keferesi götürdüler. Ve bazı emrazı ratba şifa olmak namına sattılar. Ehli keyiften bazı yârân: ‘Keyfe müsaadesi vardır’ deyu mübtela oldular. Giderek ehli keyf olmayanlar dahi istimal eder oldular. Hatta kibarı ulemadan ve eshabı devletten niceleri ol ibtilaya uğradılar. Kahvelerde erazil ve ebaşın kesreti istimalinden kahveler gök tütün olup içinde olanlar biri birin görmemek mertebelerine vardı.’

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #3 : 14 Eylül 2017, 20:36:52 »

Rönesans’ın bir simgesi, bir maddesi olarak tütün de İngiltere’den Türkiye’ye geliyor. Şimdi bütün bu olguların doğru dürüst yorumlanması gerekir. Hani Rönesans’ta bilimde, sanatta, felsefede, teknolojide Avrupa’da büyük bir atılım var deniyor ama biz 1582 yılına gelindiğinde Avrupa’da Türk dokuma sanayinin Avrupa’dan kat kat üstün olduğunu görüyoruz. Yani dokumacılarımız üstün, casuslara verilen bu talimattan anlaşılan şey, Türk dokumacılık bilgilerinin casuslukla alınıp, İngiltere’nin dokumacılığına adapte edilmesi.

Biz bunu bütün bu yazılar elimize geçmiş olmasaydı bile, Rönesans dönemi resimlerinden öğrenecektik. Rönesans resim sanatından bir tablo, bu VIII.Hanry’nin resmini çok ünlü ressam Hans Holbein (Rönesans döneminin çok önemli ressamı) 1532 yılında yaptığı tabloda VIII.Hanry’nin üzerine bastığı ve arkasında görülen Uşak halısıdır. 1532 yılında İngiltere’de Uşak halısı var. Diğer bir tablo Hans Eworth’un 1547 yılı VI.Erward tablosu ve yine yerde Türk halısı mevcut. Yine Hans Holbein ‘in VIII.Hanry’nin ailesi ile birlikte yapılmış bir resmi var. Burada da yine yerde bir Uşak halısı var.

Üstelik giyimlerinin kumaşlarının da Türk kumaşı olduğunu görüyoruz. Yine Hans Holbein’in bir başka VIII. Hanry’nin aile resminde yerde Uşak halıları var. Burada Rönesasn dönemi tüccarının bir portresi, masanın üstünde yine Uşak halısı var. Yine Hans Holbein’in bu elçiler adlı tablosu 1533 yılında yani Kanuni dönemi, VIII.Hanry elçilerle hem yerde dirseklerini dayadıkları masada Uşak halısı var. Bu Türk müziğinde kullanılan ud, bu dünyanın küre olarak haritası yıl 1533’de harita küresel, bütün bunlar Doğu’dan gelen şeyler, elçiler Doğu’dan getirdikleri ile poz vermişler. Doğu’dan neler getirmişlerse, halı getirmiş, küre olarak dünyayı getirmiş, ud getirmiş, notalar getirmiş, bu nota defteri büyütüldüğünde notalar okunuyor. Bu astrolab denilen İslâm astronomisinde kullanılan aygıt, bütün bunlar Doğu’dan Batı’ya Rönesans döneminde getirilen ticaret eşyaları var. Bu resimde de bir balıkçı Papaya bir şey veriyor. Fakat Papanın tahtında, dekorasyonunda da Türkiye’den gelme halılar var. Burada İspanya ve İngiliz elçileri karşılıklı bir anlaşma görüşmesi yapmaktalar. Masaya yine Türk halısı serilmiş. Burada da bu bir düğün evi, yine yere serilen halı Türk halısı. Bu zengin, aristokrat bir ailenin toplu resmi, bu resimde de yine masanın üzerine serilmiş bir halı göreceksiniz. İşte bu halı da yine Türk Uşak halısıdır. Ne çalıyor, Türk müzik aleti. Burada da arka planda bir halı görüyoruz. Diğer bir resimde Rönesans dönemi halı süs eşyası olarak, kimi zaman yerde kimi zaman masanın üzerinde ama dekoratif bir eşya olarak yerini almış. Burada da 1543 yılı, kadınlar pencerelerinden Uşak halıları sarkıtmışlar. Yani sadece kral yaşamlarına değil, Batı’nın günlük yaşantısına da Türk ürünleri girmiş durumdadır.

Bütün bu belgeler bize sözünü ettiğimiz Kraliçe Elizabeth’in 1582 yılında büyükelçi olarak Türkiye’ye gönderdiği Wıllıam Hareborne’a aynı zamanda verdiği ajanlık görevi dokuma sanayi, yün boyama, kumaş boyama, boyama teknikleri, boyama maddeleri, boyamada kullanılan her şeyin İngiltere’ye getirilmesini istemesinin nedenini, bunlar eğer İngiltere’de var olsa idi, istenmeyecekti. Bunu Uşak yöresinde 1500’lü yıllarda dokunan halıların Rönesans döneminde Batı’da Papaların salonlarında, kralların salonlarında, elçilerin elinin altında bir zenginlik göstergesi olarak yer aldığını görüyoruz.

Aynı şekilde kumaşlarda, Türk kumaşı da Batı’da en değerli kumaş, özellikle tiftik yönünden yapılmış, (angora) kumaşlarımız için hiç rakip yok. Dünyada tek Türkler tarafından yapılan bir kumaş fakat onu da yine 300 yıl sonra İngiltere Türkiye’den damızlık Ankara keçisi kaçırarak, 1810’lu, 1820’li yıllarda ve bunu Avustralya iklimini yani tiftik keçisinin yaşadığı bölgenin ikliminin aynısını bulup, nerede ise Güney Afrika ve Avustralya’da buna uygun iklim olduğunu tespit ederek, damızlık olarak Ankara’dan kaçılarak Avustralya götürüldüğü yer. Avustralya bugün madi zenginlik varlığını İngilizler tarafından çalınmış, çalınmışın altını çiziyorum. Çünkü kendi tarihlerinde ‘nasıl çaldık ama’ diye anlatıyorlar. Onları gemilerle Avustralya’ya götürüldükten sonra Avustralya’da çoğaltılarak yünlerinden dokumacılık, Avustralya’nın ilk ekonomisinin Anzakların karnını çalınan keçilerle doydu. Yıl 1810’lar, 1820’ler. Rönesans’ta hukuk alıyorsunuz, yasa ve yargılama alıyorsunuz Türk’ten, yine aynı Rönesans’ta Türk’ten dokuma ve sanayisinin sırlarını alıp, götürüyorsunuz. Daha sonra 1800’lerde bu defa Ankara keçimizi alıp, götürüyorsunuz. Sonra da dönüp ‘Türkler barbar’ diyorsunuz. Bari yapmışsınız, ‘bunu Türklere borçluyuz, sağ olsunlar, uygarlığımıza katkıları var.’ sözünü duymak isterdik. Fakat Rönesans hakkında yapılan yayınlar hiç öyle değil.

Bu kitap Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, John M. Hobson’ın Rönesans’ı ve Avrupa’daki teknolojik, bilimsel ilerlemenin tamamen Doğu’ya borçlu olduğunu örneklerle kanıtlayan bir eserdir. Modern dünyanın doğuşu ile ilgili herhangi bir kitabı alın, Batı genellikle asıl medeniyet olarak gösterilir ve Promethean gibi (iki önemli kitabın adını yorumlamak için) kutsal kabul edilir. Doğulu toplumlar temelde küçük yahut önemsiz bir dipnot olarak belirmiştir, kitaplarında diyor. Leonardo DaVinci’nin işaret ettiği geometri ve optik biliminin kuralları Ortadoğu ve Kuzey Afrikalı Müslümanlar tarafından konulmuş ve geliştirilmiştir. Bu kitabın 8. Bölümünde Batı Rönesans’ının arkasında Doğu’nun gücü yatar.

Şu andaki Avrupa Rönesans’ının ve Avrupa Medeniyeti’nin kökleri 800’lü yıllardan 1200’lü yıllara binlerce bilim adamının 1350’li yıllara kadar papalar tarafından yasaklandığını, ne zamanki Türk ilerleyişi Türk ilerlemesi başladıktan sonra Türklerin akıl, bilim ve Müslümanların kendilerine üstün geldiğini tespit ettikten sonra bizde onlar ne yapıyorsa aynısını yapalım ki, yenilmeyelim artık diyerek, o zaman bilginlerin kitaplarını serbest bıraktılar. Matbaa deniyor, kâğıt olmadan matbaanın ne anlamı var. Kâğıt olmadan neye basacaksınız. Kâğıt para Çengiz Han döneminde bulunmuş bir şeydir. Bugün çek kesmiyor muyuz? Çek dediğimiz şey, Çengiz Han ordusuna kesilmiş ipekler veriyor ve bunun üzerinde Çengiz Han’ın mührü var.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #4 : 14 Eylül 2017, 20:38:21 »

Askerler gittikleri her yerde satın aldıkları her şeye para karşılığı olarak o mühürlü ipek parçasını veriyorlar. Üzerine ne almışlarsa onu yazıyorlar. Esnaf onları toplayıp, götürüp merkezden paraya çeviriyor. Bu altına gümüşe çeviriyor. Bugün çek denilen çağdaş ödeme aracının mucidi Doğu, kâğıt para denilen şeyin buluşu yine Doğu, yani Batı’nın kendi kendini öven, bütün bilimleri kendi üretmiş gibi gösteren tarihlerini biz doğru kabul etmek zorunda değiliz. Çünkü araştırdığımız zaman somut olarak Batılıların bile önüne konduğunda ‘ha öyle mi’ deyip, geri adım attıkları bilgiler var. Ders kitaplarında bunların paylaşılmıyor olması, bizim gerçekleri dile getirip, söylemememizi gerektirmez.

Rönesans, kendi tanımlarına göre ilk çağ Yunan ve eski Roma yazılı kaynaklarının metinlerini yeniden incelenmesi, incelenmeye alınması ve onlar üzerinde eleştirel okumalar yapılarak yanlışlarının düzeltilmesi ile başlamış. Yani bu Hümanizm akımı bu! Eski Roma ve eski Yunan uygarlıklarından kalma yazılı yapıtların incelenmesi. Rönesans’ın birinci adımı bu diyorlar. Bizans 1453 yılında İstanbul işgal edildi. Oradan kaçan bilginler bunları getirdiler. Ve bunlar üzerinde inceleme o zaman bu nedenle başladı.

Madem Rönesans eleştirel bir akıl, soru: Bizans ile Roma arasında 1050’li yıllara kadar hiçbir ayrılık yoktu. Mezhepleri ve din anlayışları bir idi. 1050’li yıllarda ikiye bölündüler. Katolik ve Ortodoks diye. Aralarında mezhep düşmanlığı 1050 yılında başladı. 300 ila 1050 yılı arasında 750 yıl boyunca aralarında hiçbir ayrım yoktu ki, kitap kaçırma gibi bir durum olsun. Demek ki, ta 1050 yılına kadar Bizans’ta yazılan yapıtlar elbette Bizans’ta yazılı kitaplar Batı’da, Avrupa’da, Yunan’da orada şurada burada Hıristiyanların kullanımında idi. 1058 yılında ayrıldılar.

Fakat 1204 yılında Latinler yani Avrupa Hıristiyanları, Bizans’ı işgal ettiler. İstanbul’u. Ayasofya’ya da ayakkabıları ile girdiler. Atları ile girdiler. 1250’li yılların ortalarına kadar 50 yıl boyunca Latin işgalinde yani Avrupa Hıristiyanları o kitaplar, ne varsa ellerine geçti. Yani Bizans yazmalarının Batı’ya geçmesi, 1453 yılını beklememiş! 1254 ila 1453 yılları arasında yazılan kitaplar ancak söz konusu edilebilir. O zaman Bizans fethedilince Fatih Sultan Mehmet tarafından o zaman işte kaçırdılar. Olsa olsa bu yıllar (200) arasında yazmalar olabilir.

Biz bugün Vatikan kütüphanesinde Bizans’tan götürülmüş, Batı’ya götürülmüş kitapların tam listelerini biliyoruz. Bu listeler içinde mantık kitabı yok, felsefe kitabı yok, tıp kitabı yok, öykü kitabı yok, biyoloji kitabı yok, matematik kitabı yok, geometri kitabı yok, doğa bilimleri kitabı yok, gök bilim kitabı yok! Bizans’tan Batı’ya giden kitaplar ne biliyor musunuz?

Sadece Tarih vakanüvis, gün gün ne olmuş, onu yazmışlar. Yani kitapların niteliği Batı’da aydınlanma yaratacak, üretilmiş düşünceler içermiyordu ki, o kitaplar Batı’ya geçince Batı’da bir aydınlanma yaratmış olsun. Ayrıca 1250 -1253 yılları arasında Bizans’tan Batı’ya kitap gitmediğini farz etmek de doğru değil. Çünkü arada bir Bizans’tan birtakım bilginler Ortodoks mezhebini bırakıp, Katolik mezhebine geçiyorlar. Ve Papalar tarafından Kardinal dahi ilan ediliyorlar.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.055 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.