Kırım Bölgesinde İlk Türkleşme Faaliyetleri
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 26 Ocak 2020, 23:50:52


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Kırım Bölgesinde İlk Türkleşme Faaliyetleri  (Okunma Sayısı 3110 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 15 Nisan 2012, 09:27:41 »

KIRIM  BÖLGESİNDE  İLK  TÜRKLEŞME  FAALİYETLERİ

Kırım Hanlığının esas can damarı Kırım yarımadası olmakla beraber, Azak Denizi
çevresinden Tuna boylarına, Aşağı Don’dan Özü Nehri’ne kadar uzanan ve
Kıpçak Bozkırı olarak adlandırılan geniş stepler Hanlığın topraklarını meydana
getiriyordu. Bölge Hunlardan itibaren Türklere kucağını açmış; ardından Bulgar,
Avar, Hazar, Kök Türk gibi Türk hanedanlarının iskan sahası haline gelmiştir.
Bizans için son derece önemli olan bu bölge yüzünden Hazar Türkleriyle Doğu
Roma arasında uzun yıllar mücadelelerin sürüdüğünü de biliyoruz. Peçenekler
de bir ara Kıpçak Bozkırlarıyla birlikte Kırım’ı ele geçirirler. 11. yüzyıldan sonra
Kuman-Kıpçakların faaliyet alanına girince, Kırım da bir Kıpçak yurdu olmuş
ve buralarda Bizans’ın etkisi azalmıştır. Bununla birlikte Selçuklu Türkleri de
başlangıçtan itibaren Kırım’la ilgilenmişler ve buraya seferler düzenlemişlerdi.
Karadeniz’in kuzeyi 1240’lardan itibaren Çingiz Han’ın devletinin hakimiyetine
sokuldu. Onlarla gelen Kuman-Kıpçakların özellikle Altun Orda Hanlığına sahip
olmaları üzerine Kırım’ın değeri de arttı.

  Kıpçak Bozkırlarına ve bunun bir parçası olarak Kırım bölgesine ilk
Türk akınları Hunlarla birlikte başlatılabilir. Ancak coğrafyanın en eski
Türk fatihleri olarak Hunların bir uç beyliği durumunda bulunan İskitleri
gösterebiliriz. Onlar, M.Ö. 8. asırda Güney Mogolistan ile Türkistan’daki
olaylar sebebiyle, muhtemelen Hunların önünden kaçarak, bu günkü İdil-
Ural sahasına gelmişler ve merkez olarak da kendilerine Kırım ve Azak
çevresinde yurt tutmuşlardı. Tarihi ve Kırım çevresinde açılan kurganlardan
çıkan arkeolojik belgeler bunu ortaya koyar. İskitler hakkındaki tartışmalar
halâ sürmektedir, dolayısıyla burada konuya biraz açıklık getirmek
lazımdır.
  Malûm olduğu üzere Grek-Yunan, Latin-Bizans eserlerinde Asya’dan
veya doğudan gelen kabileleri ifade için sık sık kullanılan bir İskit etnonimi
mevzubahistir. Bunların kimliği meselesinde de bugüne kadar çok
şeyler söylenmiştir. Ama Batılılar umumiyetle İskitleri İndo-Germen bir
kavim olarak görürler. Esasında onların Türk olduklarına dair fikirler mevcutsa
da, bunlar azınlıktadır. Daha çok bir veya birkaç kaynak ile bazı arkeolojik
malzemelerden yola çıkılarak tahminlerde bulunulmaktadır. Ama
bununla beraber gözden kaçırılmaması gereken bir noktaya işaret etmek
gerekmektedir. Günümüzde İskitlerin yurdu olarak genellikle Azak çevresi
(Maeotis), İdil-Ural bölgesi kabul edilmektedir. Buralar ise hem Türk destanlarında
-ki bunların başında Oguz Kagan Destanı gelmektedir hem de
diğer yazılı vesikalara göre Türk hakimiyet alanı içindedir. Yani Batılıların
İskitlerle birleştirdiği İran halklarının yaşadığı bir coğrafya değildir. Bizim
düşüncemiz ise, İskit denilen bu kavmin Türk-Hun Devletinin batıdaki uç
beyliği olmasıdır. Hun birliği zayıfladığı zaman İskitler ön plana çıkarak
Doğu Avrupa’daki halkları tehdit etmeye başlar. Dolayısıyla henüz Türk
ismi de bilinmediğinden ve Hun adı da unutulmaya yüz tuttuğu için kaynaklarda
hep İskitleri görürüz. Bunun en büyük delillerinden biri, 11-12.
asırlarda bile hâlâ Kafkasya, Karadeniz’in kuzeyi, Balkanlar gibi bölge-
lerde faaliyette bulunan Türklerin İskit adıyla anılmalarıdır. Bu durum bir
yana İskitlerle, Kök Türklerin bir sınır beyliği olan Hazarları birbirlerine
benzetebiliriz ki, İslam ve bazı Batı kaynaklarında Hazarlar için İskit denmektedir.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere Kök Türk Kağanlığının güçlü olduğu
sıralarda onların batıdaki sınırlarını Hazarlar ve Bulgarlar koruyordu.
  Kök Türk birliği 8. asrın ilk yarılarında dağılmaya yüz tutunca, yavaş
yavaş Hazarlar ortaya çıktılar ve Kök Türklerin mirasçısı, devletin sahibi
olduklarını ileri sürerek, bayrağı devraldıklarını bildirdiler. Bunda hakları
da vardı. Çünkü onlar da Kök Türk Devletinin yönetici ailesi Börülüler
ile akrabaydılar. Bunlar bir yana, Türk-Hunların batı ucu durumundaki
İskitlere ne oldu sorusu da aklımıza gelebilir. Onlar M.Ö. 4. asırda yine
doğudan gelen ve Hazar çevresiyle, Don Nehri civarlarında oturan aralarında
pek çok farklı halklar olan ve bazen İskitlerle de karıştırılabilen Sarmatların
taarruzlarıyla büyük bir sarsıntı yaşadılar. İskitlerin son zamanlarında
sayıca kalabalık olan bu kavim, Türkistan’ın kuzey taraflarında da
etkiliydi. Böylece Kırım havalisi, belki de M.S. 4. asrın başlarına kadar
onların hâkimiyetinde kaldı. Nihayet içerisinde yabancı halklardan da
topluluklar bulunan İskit konfederasyonu dağıldı. Bir bölümü Avrupa’ya,
bir kısmı da muhtemelen Asya’ya geri döndüler. Değişik boy teşkilatları
ile il yapıları içerisine girdiler. İskitlerin dünya tarihinde gerçekleştirdikleri
tesir asla unutulmadı. Bu da adlarını dağılmalarından yüzlerce
yıl sonra bile, özellikle Türk menşeli kabileler vasıtasıyla yaşatmalarına
bağlanmaktadır.
 Bununla beraber daha sonra Altun Orda Devletinin parçalanmasıyla
ortaya çıkan Kırım Hanlığının esas dayanak noktası Kırım yarımadası olmakla
beraber, Azak Denizi çevresinden Tuna boylarına, Aşağı Don’dan
Özü Nehri’ne kadar uzanan ve Kıpçak Bozkırı olarak adlandırılan geniş
stepler Hanlığın topraklarını meydana getiriyordu. Bölge Hunlardan itibaren
Türklere kucağını açmış ve ardından Bulgar, Avar, Hazar, Kök Türk
gibi Türk hanedanlarının iskan sahası haline gelmiştir.
  Türk destanlarına ve özellikle de Oguznâme’ye baktığımızda bu saha
ilk önce Oguz Kagan tarafından yurt tutulmuştur. Destanın Uygur Türkçesi
ve Reşideddin yazmasındaki kayıtları incelendiğinde, Oguz Han’ın Kıpçak
Bozkırlarına ve Doğu Avrupa topraklarına doğru akınları söz konusu olduğu
görülür. Son zamanlarda Oguz Kagan ve büyük Hun hükümdarı Motun
(Börü Tonga) hakkında yapılan araştırmalar, Oguz ile Mo-tun’un aynı
kişi olabileceği görüşünü kuvvetlendirmektedir. Burada belki şu soruyu
kendi kendimize sorabiliriz: Acaba Mo-tun (Börü Tonga) bizzat ordunun
başında Doğu Avrupa ve Kıpçak seferine de çıkmış olabilir mi? Kaynaklar
bize bu konuda fazla bir şey söylemiyor, ama Oguz Kagan Destanlarında,
Oguz’un bizzat ordusunun önünde Kıpçak bölgesine geldiğine şahit olmaktayız.
Oguznâmelerde bu hususta şunlara değinilir:
  Oguz’un doğumu, gençliği, Tanrı tarafından gönderilen kızlarla evlenmesi
ve çocuklarının olmasının ardından, Türk cihan hakimiyeti anlayışına
bağlı bir biçimde, Türk’ün adını ve adaletini dünyanın dörtbir tarafına
yayma ülküsüyle akınlara başladığı görülür. Bu seferlerden birisi de Urum
(Doğu Roma) Kagan üzerineydi. Oguz’un devletinin sol yanında Urum
(Roma) adında bir kagan vardı. Bu kaganın askeri ve şehirleri pek çoktu.
Bu Urum Kagan, Oguz Kagan’ın emrini dinlemezdi. Onun arkasından da
gitmezdi. “Ben onun sözünü tutmam” derdi. Oguz Kagan gazaba gelerek,
onun üzerine yürümek istedi. Bayrağını açarak, askeriyle ona karşı yola
çıktı.
  Kırk gün sonra Muz Tag (Buz Dağ) adında bir dağın eteğine geldi.
Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oguz Kagan’ın çadırına
güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü ve gök yeleli büyük bir
erkek kurt peyda oldu. Bu bozkurt Oguz Kagan’a seslendi ve “ey Oguz,
sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; ben de senin önünde yürümek istiyorum”
dedi.
 Ondan sonra Oguz Kagan çadırını dürdürdü ve gitti. Gördü ki, askerin
önünde gök tüylü ve gök yeleli bir erkek kurt yol göstermektedir. Kurdun
ardı sıra da ordu gitmektedir.
  Gök tüylü ve gök yeleli bu büyük erkek bozkurt birkaç gün sonra durdu.
Burada İtil Müren adında bir ırmak vardı. Bu İtil Müren’in kenarında
bir kara dağın önünde savaş başladı. Okla, kargıyla ve kılıçla vuruştular.
Askerlerin arasında çarpışma büyük, halkın arasında kaygı çok oldu. Boğuşma
ve vuruşma öyle yamandı ki, İtil Müren’in suyu baştan başa kırmızıya
boyandı. Oguz Kagan yendi ve Urum Kagan kaçtı. Oguz, Urum
Kagan’ın imparatorluğunu ve halkını aldı. Onun ordugâhına pek çok cansız
ve canlı ganimet düştü.
  Urum Kagan ve onun kardeşi Uruz’un maceralarından sonra Oguz
Kagan askerleriyle İtil adındaki ırmağa geldi. İtil büyük bir sudur. Oguz
Kagan onu gördü ve “İtil’in suyunu nasıl geçeriz”, dedi. Asker arasında
iyi bir bey vardı. Onun adı, Ulug Ordu Beg idi. O akıllı ve cesur bir erdi.
Gördü ki, bu yerde pek çok dal ve pek çok ağaç var. O ağaçları kesti ve
ağaçların üzerine yattı, geçti. Oguz Kagan sevindi, güldü ve “sen burada
bey ol, senin adın Kıpçak Beg” olsun, dedi.
   Reşideddin Oguznâmesi’nde de benzer ifadelere rastlarız. Burada da
yine Doğu Avrupa ve Kıpçak yürüyüşlerinde; dünyanın karanlık yüzünde
İt-barak denilen, erkekleri çirkin yüzlü ve köpek gibi, kadınları ise
çok güzel olan bir kavimle savaşlara girişir. Önce bunlar karşısında yenilir,
fakat daha sonraki çarpışmalarda İt-barakları bozguna uğratır. Böylece
Türk ülkesinin sınırları epeyce genişler. Bu arada Oguz’un adamlarından
birisinin karısı hamileydi. Adam daha önce bir savaşta şehit düşmüştü. Kadının
doğum yapması yaklaşmıştı. Civarda içi oyuk bir ağaç vardı. Kadın
o ağacın içine girip çocuğunu doğurdu. Bunu gören beyler, çocuğu Oguz
Han’ın yanına gotürüp, durumu anlattılar. Oguz kadına acıyarak, şöyle
dedi: “Mademki bu kadının kocası vatan ve millet için şehit olmuş ve bu
çocuğun benden başka kimsesi yoktur, şu halde bu doğan bebek de benim
oğlum sayılır”. Bundan sonra herkes bu çocuğu Oguz Han’ın bir oğluymuş
gibi gördüler. Oguz Han ona Kıpçak adını koydu. Kıpçak sözü Türkçede,
“içi çürümüş ve oyulmuş ağaç” demektir. Kıpçakların hepsi onun
soyundan gelirler. O oğlanı Han kendi yanında büyüttü. Onu oğlum diyerek
sevdi. Yiğit olduktan sonra Urus, Ilak (veya Ulak), Macar ve Başkurt
illeri düşman idiler. Kıpçak’ın yanına bir sürü insan verip o tarafa, Ten ve
İtil suyunun yakınına gönderdi. Üç yüz yıl Kıpçak oralarda hükümdarlık
yaptı. Bütün Kıpçak halkı onun neslindendir. Oguz Kagan çağından, ta
Çingiz Han zamanına kadar Ten, İtil ve Yayık nehirlerinin kenarlarında
Kıpçak’tan başka il yoktu. Dört bin yıl boyunca oralarda oturdular. Onun
için bu yerlere Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Bozkırı) derler.
  Oguz Kagan, İt-barak ülkesini zapt ettikten sonra iki yıl daha burada
kaldı. Her yeri ve herkesi Türk töresine göre idaresi altına soktu. Seferlerini
sürdüren Oguz oradan İt-barak ile İtil arasında ıssız bir ülkeye hareket
etti. Onlarla savaştı ve hükümdarı orada öldürüldü. Bu memleketin düzene
konması, vergilerin ve idarecilerin tespiti için üç yıl burada kaldılar.
Oğuzname’de Oğuz’un Hazar Derbent’i üzerine yürüdüğü ile ilgili
bahisler de vardır. Yani Kafkasya, Azerbaycan ve İran da Türk hâkimiyetine
girer.
   Bildiğimiz gibi Asya Hunları bir müddet sonra hem kendi içlerindeki
iktidar kavgaları, hem de yabancı halkların baskıları yüzünden dağıldılar.
Fakat onlar bu kez de Doğu Avrupa’da güçlü bir siyasi teşkilat kurdular.
Hunlar, 4. yüzyılın ortalarına (355-365) geldiğimizde Kafkasya bölgesine
ve Hazar çevresine hakimdiler. Oldukça hızlı bir biçimde Avrupa içlerine
giren Hun-Türkler, Tuna’yı da aşıp (378), Roma imparatorluğunun
arazisi olan Trakya topraklarına daldılar. Hunların 395 tarihinde, iki kol
halinde, yeniden Roma imparatorluğunun sınırları içerisinde atlarını koşturdukları
görülür. Türklerin birkısmı Balkanlar ve Trakya’da faaliyet gösterirken,
bir bölümü de Bars-aka ve Kurt-aka adlı beylerin kumandasında
Kafkasya’dan Anadolu’ya akıp, Erzurum, Karasu-Fırat vadilerinden,
Malatya ve Çukurova’ya inip, oradan Antakya’ya geçtiler. Bir müddet
burayı kuşattıktan sonra Suriye’ye ulaştılar ve peşinden de tekrar kuzeye
yönelip, Türkiye’nin orta taraflarını da kat-ederek doğudaki (muhtemelen
Kafkasya’da) ordugâhlarına döndüler. Özellikle Attila (Ata İllig) zamanında
(434-453) genişleyen sınırlar içerisinde Kırım da vardı. Dolayısıyla
Avrupa Hun Kaganlığının merkezi bugünkü Macaristan bölgesi olmakla
birlikte, doğu ordularının karargâhı da Kafkasya’daydı. Ancak Attila’nın
(Ata İllig) ölümünün ardından, Avrupa Hun birliğinin dağılmasıyla birlikte
Kırım civarları bu kez de Bulgarlara yurt oldu.
   Hunların devamı şeklinde tarih sahnesine çıkan Kök Türkler de 6.
asrın 80’li yıllarında Kırım civarlarına hâkimdiler. Bununla ilgili olarak
Bizans kaynaklarında bazı bilgilere rastlamaktayız. 570’lerde Kök Türklerden
bir darbe yiyen Avar-Ak Hun bakiyeleri Bizans imparatorluğu sınırlarında
bulunuyorlar ve onlarla müzakereler yapıyorlardı. Bizans elçisi
Valentinos 576’da, Aral Gölü bölgesinde Türk Şad tarafından karşılandı.
Türk Şad, Bizans’ı Kök Türklerin düşmanı olan Avarları himaye etmekle
suçluyordu. Bu sırada İstemi Yabgu da ölmüş bulunuyordu (576). Türk
Şad onları babasının yerine geçen ağabeyinin yanına gönderdi ve büyük
bir ihtimalle Valentinos da, onun cenaze merasimine katılmıştı. Maalesef
akıbeti hakkında bir bilgiye sahip olmadığımız Türk Şad, Hazar çevresinin
Türkleşmesinde önemli vazifeler görmüş bir Türk büyüğü olarak tarihe
geçmiştir. Bundan bir müddet sonra Türk orduları Kırım bölgesini zaptettiler
(580’li yıllar), fakat az bir zaman sonunda buradan çekilmek zorunda
kaldılar. Herhalde buna sebep, Kaganlığın içerisinde bu sırada ortaya çıkan
taht mücadelesiydi.
  Kök Türk hakimiyetinin sarsıntıya uğraması üzerine onların batıdaki
uç beyliği durumunda bulunan Hazarlar, 8. asırda artık Kırım ve etrafına
sahiptiler. Onlar Büyük Kök Türk Devleti güçlü olduğu müddetçe,
özellikle Kök Türklerin batı seferlerine iştirak etmişler; İran, Kafkasya ve
Kırım bölgesindeki akınların ortasında yer almışlardı. Ancak Kök Türk
Kaganlığı zayıflayıp, parçalandıktan sonra Hazarlar kendi mukadderatlarına
sahip olmak istediler, fakat onların idarecileri muhtemelen hala Börülülerden
(Aşina) idi.
  Hazarların bir başka tarihî rolü de Anadolu’nun ve Kafkasya’nın Araplaşmasını
bilmeyerek de olsa, engellemiş olmalarıdır. Dolayısıyla kuzeye
doğru ilerleyemeyen Arapların Slavlarla (Ruslar) karşılaşmaları da gerçekleşmedi.
Belki de bu mücadelelerde Ruslar galip gelip, Arap topraklarını ele
geçirebilirlerdi. Bu yüzden hem Araplar, hem de Ruslar, Türklere minnettar
olmalıdır. Bununla beraber Hazar Kaganlığı faal bir ticaret merkeziydi.
Bizans, Arap ve Yahudi tüccarları kürk almak için akın akın İtil (İdil) ve
Sarıg-el’e (Sarkel) geliyorlardı. Onlarla birlikte hrıstiyanlık, müslümanlık
ve musevilik de ülkeye girip, yerleşmişti. Bizans ile yapılan ittifaklar neticesinde
830’larda Don Nehrinin sağ tarafında Sarıg-el (Sarkel) Kalesi inşa
edildi. 851 ile 863 yılları arasında Bizans’ın gönderdiği rahip Kostantin
(Kril), Hazarlar tarafından çok iyi karşılandı. 868’den itibaren ve bilhassa
965’ten sonra İslâmiyet ülkenin hakim dinlerinden biri oldu. Musevilik
ise çok büyük ilgi gördü. Bizans’ta Yahudilerin zulme uğramaları, pekçoğunun
Hazar ülkesine göçmesine yol açtı. Doğu Avrupa’nın ilk modern
devlet yapısını kuran ve bu coğrafyada uzun seneler huzurun teminatı olan
Hazarlar, iç çekişmeler, Peçenekler gibi Türk boylarının saldırıları ve batıdan
gelen Slav baskıları yüzünden 11. yüzyılın başlarında (1030) siyasî bir
güç olmaktan çıktılar. Ama Hazar ve Karadeniz çevresinde bu Türk boyu
silinmeyecek izler bıraktılar. Bugün Kırım bölgesinin etnik teşekkülünde
Hazar faktörü de küçümsenemeyecek ölçüdedir.
   9. Asırın ikinci yarısında (860’larda) Hazarlar ve Oguz Türkleri tarafından
tazyike maruz kalan Peçenekler, İdil’in batısında kalan bölgelere
göç etmek zorunda kalmışlardı. Dolayısıyla Peçenekler de bir ara Kıpçak
Bozkırlarıyla birlikte Kırım’ı ele geçirdiler. Azak Denizi ve Karadeniz
bozkırlarına hakim oldular. Tarihi belgelere ve arkeolojik kalıntılara baktığımızda,
Peçenekler 10-11. yüzyılda İdil’den, Tuna Nehri etraflarına kadar
geniş bir sahaya yayılmışlardı.
  11. Asırdan sonra Kuman-Kıpçakların faaliyet alanına girince, Kırım
da bir Kıpçak yurdu olmuş ve buralarda Bizans’ın etkisi azalmıştır. Bununla
birlikte Selçuklu Türkleri de başlangıçtan itibaren Kırım’la ilgilenmişler
ve Emir Hüsameddin Çoban’ın başkanlığında (1221) buraya seferler
düzenlemişlerdi. Karadeniz’in kuzeyi 1240’lardan itibaren ise, Çingiz
Han’ın hakimiyeti altına girdi. Onlarla gelen Kuman-Kıpçakların özellikle
Altun Orda Hanlığına sahip olmaları üzerine Kırım’ın değeri de arttı.


  KAYNAKÇA
Artamonov, Mikhail I. Hazar Tarihi, (Çev. Ahsen Batur), İstanbul, 2004.
Bala, Mirza. “Kırım”, İslam Ansiklopedisi, C. 6, 5. baskı, İstanbul, 1988.
Barbaro, Josaphat. Anadolu’ya ve İran’a Seyahat, (Çev. Tufan Gündüz), İstanbul,
2005.
Deguignes, Joseph M. Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların
Tarih-î Umumisi, C. 2, İstanbul, 1924.
Golden, Peter B. “Peoples of the South Russian Steppes”, Early Inner Asia, Edited
by Denis Sinor, Cambridge, 1990.
Golden, Peter B. Hazar Çalışmaları, (Çev. E. Çağrı Mızrak), İstanbul, 2006.
Gökyay, Orhan Şaik, “Hannâme”, Necati Lugal Armağanı, Ankara, 1968.
Gömeç, Saadettin. Kök Türk Tarihi, 2. Baskı, Ankara, 1999.
Gömeç, Saadettin. “Türk Tarihinin Kahramanları: 3- Yılduz Kagan”, Orkun, Sayı
51, İstanbul, 2002.
Gömeç, Saadettin. “Oguz Kagan’ın Kimliği, Oguzlar ve Oguz Kagan Destanları
Üzerine Bir-İki Deneme”, DTCF. Tarih Araştırmaları Dergisi, 22/35, Ankara,
2004.
Gömeç, Saadettin. Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, 3. baskı, Ankara,
2006.
Gömeç, Saadettin. Türk Kültürünün Ana Hatları, Ankara, 2006.
Gregory Abu’l-Farac. Abu’l-Farac Tarihi, C. I, (Çev. Ömer Rıza Doğrul), 2. Baskı,
Ankara, 1987.
Grousset, Rene. Bozkır İmparatorluğu, (Çev. Reşat Uzmen), İstanbul, 1980.
Gumilev, Lev N. Drevniye Tyurki, Moskva, 1967.
Günaltay, Şemseddin. Mufassal Türk Tarihi, C. II, İstanbul, 1340.
Haussig, Wilhem. İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi, (Çev. Müjdat Kayayerli),
Kayseri, 1997.
Kafesoğlu, İbrahim. Türk Milli Kültürü, 2. Baskı, İstanbul, 1983.
Khoniates, Niketas. Historia, (Çev. Fikret Işıltan), Ankara, 1995.
Koşay, Hamit Züzbeyir. “İdil-Ural Bölgesindeki Türklerin Menşei Hakkında”, V.
Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Ankara, 1960.
Kurat, Akdes Nimet. IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri
ve Devletleri, Ankara, 1972.
Kurat, Akdes Nimet. “Peçenekler”, İslam Ansiklopedisi, C. 9, 5. Baskı, İstanbul,
1988.
Mesudi. Murûc ez-Zeheb, (Çev. Ahsen Batur), İstanbul, 2004.
Moravcsik. Gyula Türk Tarihinin Bizans Kaynakları, (Çev. Hüseyin Namık Orkun),
Ankara, 1938.
Onat, Ayşe, Sema Orsoy ve Konuralp Ercilasun. Han Hanedanlığı Tarihi, Ankara,
2004.
Ögel, Bahaeddin. Türk Mitolojisi, C. I, Ankara, 1971.
Ögel, Bahaeddin. Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. I, Ankara, 1981.
Psellos, Mikhail. Mihail Psellos’un Khronographia’sı, (Çev. Işın Demirkent), Ankara,
1992.
Seydi, Ali R. İskitler ve İskitler Hakkında Herodot’un Verdiği Bilgiler, İstanbul,
1934.
Spuler, Berthold. “Geschichte Mittelasiens seit dem Auftreten der Türken”, Handbuch
der Orientalistik, V/V, Leiden/Köln, 1966.
Şikarî. Karamanoğulları Tarihi, Konya, 1946.
Tellioğlu, İbrahim, Doğu Karadeniz’de Türkler, Trabzon, 2004.
Zimonyi, Istvan, “The Nomadic Factor in Mediaeval European History”, Acta
Orientalia, Vol. 58, Budapest, 2005.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Giray-han
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.212



« Yanıtla #1 : 15 Nisan 2012, 12:00:10 »

Bir solukta okudum hepsini.  Birazdan tekrar okuyacağım. Bildiklerime ek olarak Kırım'ın ön tarihi hakkında daha fazla bilgi sahibi olduk sayenizde kandaşım.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'üz Türkçüyüz. Bu ülkeyi kimseye kaptırmayız.
Algu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 64



« Yanıtla #2 : 15 Nisan 2012, 21:14:51 »

Geçmişimizle övünüyoruz ama bugünlere de dikkat edelim. Daha iki hafta önce Kırım'daydım.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Algu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 64



« Yanıtla #3 : 15 Nisan 2012, 21:17:43 »

4 gün boyunca Tatar kardeşlerimi dağ başındaki yerleşkelerden başka hiçbir yerde görmedim. Sosyal hayatta kenara köeye itilmiş insan değeri görmüyorlar. Limanın manzarasında karşında rus bayrağı duran koskoca bir flama var. Kırım'a cami yapmakla oraya yakınlaşacağımız düşünüyorsak tamamen yanılıyoruz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Ne Mutlu TÜRK Doğana!
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 366


TÜRKÜZ, ederiz daim iftihar!...


« Yanıtla #4 : 15 Nisan 2012, 23:35:17 »

Kırım Türklerinin yapacağı ilk şey sayılarını artırmak; bölgelerinde sorumlu olan müdürleri-başkanları-öğretmenleri-yöneticileri Kırım Türklerinden oluşur duruma getirmek; kültürlerini korumak için çeşitli kuruluşlar kurmalarıdır. Türkiye bu konumda onlar için ''istihdam kaynağı'' olmalıdır.

Müslümanlığı koruyarak Türklük belirli bir yere kadar korunulabilir. Her şeyden önce dili, kanı ve yaşam biçimini korumak çok önemli.
Çok değerli bir hocam anlatmıştı; ruslar Türkistan'da kendi politikalarını yaymak adına şişe şişe bedava votka dağıtmışlar, alan, içen iflah olmamış; hatta söz bile varmış "Votka içme zürriyetin kurur." diye...
Ahlakı bitirerek amaçlarına ulaşmayı kafaya koymuşlar bir kere, başarabilirler mi? Bu gidişle mümkün.
Ne yapılabilir? Türklük bilinci ve ahlakı ile yeni nesili aydınlatarak; kaldı ki ekmek derdine düşmüş bir toplumda zor gözüküyor.
Sonumuz hayra gider inşallah...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Esir iken mümkünmüdür ibadet,
Yatıp kalkıp Atatürk`e dua et,
Senin gibi dürzülerin yüzünden;
Dininden de soğuyacak bu millet.

İşgaldeki hali sakın unutma,
Atatürk`e dil uzatma sebepsiz,
Sen anandan yine çıkardın amma;
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz...
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.062 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.