İslamiyet'ten Önce Türklerde Yiyecek ve İçecekler
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 15 Kasım 2019, 10:36:58


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: İslamiyet'ten Önce Türklerde Yiyecek ve İçecekler  (Okunma Sayısı 10892 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 20 Haziran 2012, 19:23:40 »

İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRKLERDE YİYECEK VE İÇECEKLER

   Yeme ve içme, insanların varlığını devam ettirebilmesi için
vazgeçilmez ihtiyaçları arasındadır. Bu ihtiyacı insanlar genelde
yaşadıkları coğrafyadan temin ederler. Coğrafyanın sunmuş olduğu
imkânlar, insanların geçim kaynaklarının oluşmasında önemli
faktörlerden biridir. Bir toplumun geçim kaynakları da genel olarak
yiyecek ve içecek ihtiyaçlarının karşılanmasında etkilidir. Bununla
birlikte gıdaların tüketilmesi, toplumun sahip olduğu inanç sistemine
uygun olmasını gerekli kılmaktadır.
    Bütün toplumlarda olduğu görüldüğü gibi Türklerde de yeme-içme
uygulamaları hayatı devam ettirmenin önemli bir faaliyetidir. Ancak bu
faaliyetler sadece sıradan bir eylem değildir. Sofranın kurulmasının,
yemek yemenin bir usulü ve adabı bulunmaktadır. Bu çalışmada eski
Türklerdeki yiyecek ve içecekler iki ana başlık altında incelenecektir.
Bunlardan birincisi hayvansal, ikincisi de bitkisel yiyecek ve içeceklerdir.
Sürdürülen sosyo-ekonomik hayata bağlı olarak, Türklerde hayvansal
gıdalardan etin, özellikle de at ve koyun etinin öne çıktığı görülmektedir.
İçecek olarak da kımızın diğer içeceklere göre daha önemli bir konumda
olduğu anlaşılmaktadır.


   Yiyecek ve içecekler, sosyo-kültürel uygulamalarla ilgili olduğu gibi dini ritüellerle de
iliĢkili olduğundan her dinin yiyeceklerle ilgili emir ve yasakları vardır. Bu emir ve yasaklara
uymak dindarlığın göstergelerinden kabul edilmektedir. İnsan hayatının devam ettirilebilmesi için
gerekli olan yeme ve içme faaliyetleri bütün toplumlarda olduğu gibi Türklerde de görülmektedir.
Bu faaliyetlerin belli kuralları ve adabı bulunduğu gibi, Türklerin besinlerinin ve adetlerinin
birbirine benzediği de söylenmektedir.
   İslamiyetin kabulünden önceki Türk topluluklarında sofra protokolü, katılanların sosyal statü
ve rollerine göre oluşturuluyor, kabile veya oymakların sosyal hayattaki konumlarını belirliyordu.
Orun ( mevki) ve ülüş (yemek payı) haklarını kaybeden kabile ve oymakların av, yayla, otlak gibi
haklarını da kaybetme tehlikeleri bulunuyordu. Misafirler için düzenlenmiş ziyafetlerde ev sahibi
lokmaları konuklarının ağzına verirdi. Ögel’in aktardığı bilgiye göre, Batılı bir seyyah, etin küçük
bir bıçakla kesilerek her misafirin rütbesine uygun bir şekilde bu uygulamanın yapıldığını
belirtmektedir.
   Ailede ve büyük devlet ziyafetlerinde sofrada bulunan herkes kendisine ayrılan et payı veya
yemek payı anlamına gelen ülüşe razı olurdu. Uygurlara ait eski eserlerde yemek ve içmek fiilleri
birlikte kullanılmış ve Uygurlar bu iki kelimeyi yegü içkü kavramıyla ifade etmişlerdir. Bu, yeme
ve içme eylemlerinin birlikte yapıldığı anlamına gelmektedir. Diğer taraftan Orhun Abidelerinde
“…Tanrı lütufkar olduğu için, benim (de) talihim olduğu için, hakan (olarak tahta) oturdum. Tahta
oturup yoksul (ve) fakir halkı hep derleyip toparladım: Fakir halkı zengin yaptım, az halkı çok
yaptım. Yoksa bu sözümde yalan var mı?” denilerek kağanın Tanrı buyruğu ile görev aldığı ve
milletin açlığının giderilmesinin kağanın vazifeleri arasında olduğuna vurgu yapılmaktadır.
Türklerin, tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren önemsedikleri beslenme, sosyal hayatlarında
önemli hususlardan biri olarak öne çıkmıĢtır. Bu husus, o kadar önemli olmuştur ki, Türk
idarecileri, öncelikle milletini aç ve çıplak bırakmamayı ana ilke edinerek ülke yönetimini
üstlenmişlerdir.
  Türklerde yeme ve içme ile ilgili kavramların çokluğu da dikkat çekici bir özelliğe sahiptir.
Örneğin toy yeme içme demektir. Kırgızlarda toy- soy, şenlik anlamına geldiği gibi yeme-içme
anlamına da gelmektedir. Toy cedir şenlikte et, yemek yedirme demektir. Hanlar ile büyüklerin
yemeklerine aşatma, hanlar için kurulan ayaksız sofraya işküm, geceleyin habersiz gelenler için
hazırlanan içki ziyafetine “kestem” adı verilmiştir. Yakın arkadaşların kışın sırayla birbirlerine
verdikleri ziyafete suğdıç, oyun eğlenceli ve yemekli gece toplantılarına sürçük denmiştir. Şanbuy
ise, davetten sonra gidilen içki ziyafetini ifade etmek için kullanılmıştır.
    Türklerin, yerleĢim yerlerindeki kayalara at, deve, sığır, koyun, keçi gibi hayvanların
resimlerini yaptıkları görülmüştür. Bu durum belki de onların etini tükettikleri bu hayvanları
ehlileştirmeye başlamadan resimlerini yaptıklarını göstermektedir.
Bu çalışmada, Türklerin Müslüman olmadan önceki hayatlarında yeme ve içme
uygulamalarının hayvansal ve bitkisel olmak üzere iki temel başlık altında incelenmesi
hedeflenmektedir.


  
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 20 Haziran 2012, 19:40:28 »

HAYVANSAL GIDALAR
  
   Bozkır yaşam tarzı ve üretimi Türk ekonomisinin temelini, yüksek ovalar ve yaylalar olan
bozkır coğrafyasının iklim şartları gereği, çobanlık ve hayvan besleyiciliği oluşturuyordu.
Yetiştirilen hayvanlar arasında at ve koyun önemli bir yer tutuyordu. Bu hayvanlardan elde edilen
et ve süt ürünleri Türklerin besin zincirinin önemli bir halkasını oluşturuyordu.


    Hayvansal Yiyecekler

   Türklerin yaşadıkları sosyo-ekonomik hayat göz önünde bulundurulduğunda, hayvansal
yiyecek ve  içeceklerin beslenme alışkanlıklarında önemli bir yere sahip olduğu bilinen bir
gerçektir. Türk destanları, Türklerin yaşantılarına ait değerli kaynaklar niteliğindedir. Bu
destanların birçoğunda yiyip içmeye vurgu yapılmaktadır. Mesela Oğuz Destanı’nda Oğuz- Han’ın
doğuşunun anlatıldığı bölümde günümüz Türkçesiyle şöyle denmektedir:

     “Pişmemiş etler ister, aş, yemek ister oldu!
     Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu!”

  Oğuz Destanı’ndaki bu ifadelerle Türklerin yaşamında etin önemli bir yer tuttuğu bilgisi,
birbiriyle örtüşmektedir.
   Bozkırda yaşayan Türkler için en önemli besin kaynağı olan et, özellikle de at ve koyun eti
idi. Bozkır coğrafyası şartlarının yanı sıra Türklerin göçebe bir hayat yaşaması at ve koyunu ön
plana çıkartmaktadır. Bu hayvanlardan atın Türklerde ayrı bir önemi bulunmaktadır.  Zira Türkler
atlı göçebe kültürü olarak da isimlendirilen Bozkır Türk kültürünü at üzerinde kurmuşlardır. Tarihte
atı ilk evcilleştiren ve bu sayede uzak yerlere kısa zamanda ulaşma imkânı elde eden Türkler çok
geniş coğrafyalara hâkim olmuşlardır. Evcilleştirilen at ticaretinden önemli bir gelir elde eden
Türkler, atın etinden de gıda olarak faydalanmışlardır. Göçebe şartlarına en uygun hayvan olan
koyun ise etinin yanı sıra yününden ve derisinden giyim ihtiyacını karşılaması bakımından önemli
bir konuma sahiptir.

   Türkler çok eski devirlerde eti konserve olarak saklamayı öğrenmiĢlerdi. Çin’e ihraç ettikleri
ürünlerin içinde konserve et de bulunmaktaydı. Eski Türkler bağırsağın içini doldurarak konserve
haline getirdikleri kurutulmuş ete ve bunun pişmiş haline “sucuk” adı veriyorlardı. Bazı bölgelerde
sucuk, incecik doğranıp kavrulmuş et, pirinç ve undan yapılırken bazı bölgelerde beyin, kuyruk
yağı ve kanın karıĢımından elde ediliyordu. At sucuğunun yağı fazlaydı. Bu yağdan et
yemeklerinin üzerine konurdu. Türkler için pastırma yani kurutulmuş et de değerli bir besindi.
Özellikle akına giden askerler, bozulma ihtimali olmayan pastırmayla besleniyorlardı. Et ürünlerini
mevsimlere göre ayıran Türkler, sonbaharda yapılan pastırmayı ilkbahardaki taze ete tercih
ediyorlardı. Çünkü hayvanlar ilkbaharda zayıflardı. Keçi ve koyun etinin parçalanmadan pişirilme
usulü ateş üzerinde çevirerek ve ateşe veya küle gömmek şeklinde olmak üzere iki türlüydü. Etin
kavurma yapılarak tüketilmesi de yaygındı. Kış için saklamak üzere hazırladıkları kavurmalarda,
besledikleri hayvanların etlerinin yanı sıra özellikle av etlerini kullanıyorlardı.Geyik ve tavşan,
tükettikleri av etlerinin başında geliyordu. Etli yemeklerin içinde, bugünkü söylenişiyle  paça
yemeği önemli bir yer tutmaktadır. Bu yemek için Orta Asya Türkleri  topık sünğük (topuk
kemiğinden yapılan yemek) derlerdi.Türklerde at, koyun gibi hayvanların etleri yenmekle birlikte kurban olarak sunulan hayvanların içinde at, koyun, koç, dağ keçisi ve geyik de dikkat çekmektedir. Ayrıca deve ve
sığırın da kurbanlık hayvanlar arasında bulunduğunu bilmekteyiz.Türklerde doğum ve ölüm
törenlerinde verilen ziyafetlerde et yemekleri önemli bir yer tutmaktadır. İbn Fazlan, Oğuzların ölü
aşı için yüz ile iki yüz arasında at kesip yedirdiklerini belirtmektedir. Yakutlar, çocuk
doğduğunda yağlı bir yemek yerler, bir hayvanı kurban olarak keserek kafasını kırmadan
pişirirlerdi.
    Ayrıca, eski Türkler, ölümden sonraki hayat anlayışları çerçevesinde ölülerinin, orada
yiyip içeceğine inandıkları çeşitli yiyecekleri de mezarlara koyarlardı. Genellikle ölü gömme
töreninde et dolu bir kap ve kısrak sütü dolu bir küp mezarın önüne konulmaktaydı.

   Türklerin İslamiyet’i kabulünden önce etlerinin yenilmesi yasak olan hayvanları da
zikretmek gerekir. Bu hayvanların başında domuz gelmektedir. Bu manada Türklerin domuz
beslememeleri, domuz eti yememeleri ve bu hayvana karşı nefretlerinin İslam diniyle alakasının
olmadığını söylemek mümkündür.  Eski Türklerle ilgili olarak incelemeler yapan Batılı bazı
araştırmacılar, Hiung-nu’ların domuz beslemeyip yemediklerinden bahsetmektedirler.  Türk tarihi
üzerine çalışmalar yapmış olan birçok bilim adamı da Türklerin domuz beslemediklerinden ve
yemediklerinden  söz ederler. Bazı Çin kaynaklarından edinilen bilgiler doğrultusunda
söyleyebiliriz ki, 981 yılında tamamen yerleşik hayata geçen Uygurlar da domuz yememişlerdir.
   Uygur hakanı Arslan Han’a elçi olarak giden Çinli Wang-yen tö, Uygurların çokça et yediklerini,
zenginlerin ve orta hallilerin farklı hayvanların etini yediklerini anlatmıştır. Zengin olanların at
etini, orta hallilerin de koyun, kaz ve ördek etini yediklerini belirtmiştir. Ancak tüketilen etler
içinde domuz etini saymamıştır. Bozkır coğrafyasında yaşayan Türklerin domuz
beslememelerinin sebebini araştırmacılar, domuzun göçebe toplumların değil, yerleşik hayat süren
toplumların besleyebileceği bir hayvan olduğu şeklinde açıklasalar da bunun geleneksel kültür ve
inanç sistemiyle de ilgisinin olduğunun göz ardı edilmemesi gerekir. Ayrıca, domuz fizyolojik
yapısı bakımından uzun süre yürütülerek otlatılmaya uygun değildir

   Eski Türklerde at eti önemli bir besin kaynağı olduğu halde  canlı kurban olarak seçilen
atların ve diğer hayvanların etinden ve sütünden yararlanılmazdı. Yakutlarda canlı kurban olarak
seçilen hayvan serbest bırakılır, eti yenmez, sütü içilmez, yük hayvanı olarak kullanılmazdı.
   Bu kurbanlık hayvanlara ıduk adı verilirdi. Gagauzlarda bu tür kurbanlara Allahlık denilirdi. Allahlık,
zengin bir çiftçinin mallarının içinden en iyisini seçerek kırlara salıvermesidir. Bu hayvan sürü ile
otlamaz ayrı beslenirdi. Bu hayvanlar tarlalara zarar dahi verseler kovulmazlardı. Bunları dövmek,
hırpalamak, çalmak günah kabul edilirdi.

   Mani (216- 277)’nin Hıristiyanlık, Mazdaizm, Zurvanizm, Budizm ve Mezopotamya
dinlerinin bazı ilkelerini alarak oluşturduğu senkretik bir özellik taşıyan Mani dinine göre insanlar
dindarlar, dinleyiciler  ve laikler olmak üç gruba ayrılırlar. Dindarlar hayvanları boğazlayıp etini
yiyemez ve şarap içemezlerken,  dinleyiciler ve laikler için bu kurallara uyma zorunluluğu yoktur.
  Uygurların Mani dinini kabul etmeleriyle birlikte hayat tarzlarında birtakım değişiklikler olmuş, bu
durum yiyip-içme alışkanlıklarına da yansımıştır. Bu durum Uygur Kitabelerinde “Evvelce et yiyen
kavim bundan sonra pirinç yiyecek, evvelce adam öldürmek yaygın olan memlekette bundan sonra
iyilik ve iyiliği tavsiye etmek hükümran olacaktır.” şeklinde anlatılmaktadır.
     Mani dininde görüldüğü gibi Budizm’de de hayvansal gıdaların yenmesinin ve savaşmanın
yasaklanmış olması, bu dini kabul etmek isteyen yöneticilere halkın ve askerlerin tepki
göstermelerine sebep olmuştur. Diğer taraftan, vejetaryen beslenmeyi esas alan Budizm, Türkler
arasında ancak hayvansal gıda tüketmenin yasaklığı kuralından taviz vermesiyle yayılabilmiştir.
Budizm’i kabul eden Türkler, hayvansal gıdaları yemeye devam etmişler ve böylece tarihte Yaylacı
Budistler olarak yer almışlardır.


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 20 Haziran 2012, 19:49:28 »

Hayvansal İçecekler

  Türklerin beslenme tarzlarında hayvansal yiyeceklerin yanında hayvansal içecekler de
önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle etini yedikleri hayvanların sütünden ve sütten yapılan
ürünlerden faydalandıkları Türk kültürünü ve  hayat tarzını konu edinen kaynaklarda yer
almaktadır. Eski Türkler sütten tereyağı ve kaymak imal ederlerdi. Peynir ve Türklerin icadı olan yoğurt da başlıca besinlerindendi.  
  Türk yeme-içme kültüründe önemli bir yer tutan süt ve süt ürünlerinden, Türk mitolojisinde
de bahsedilmektedir.   Süt gölünden (ak göl) alınan bir damla süt ile insanlara ilk ruhun verilmiş
olduğu kabul edilmektedir. Yakutlarda Ayzıt, bir çocuğun doğmasına yakın, tarla, çiçek ve yemiş
perileriyle birlikte annenin yanına gider. Süt gölünden almış olduğu bir damla sütü çocuğun ağzına
damlatarak ona ruhunu vermiş olur. Süt gölüne benzer bir motif, Uygurların Türeyiş Efsanesinde
kutsal süt denizi olarak geçmektedir.
  Altaylılarda da  Ülgen, yakınlarından Yayık’a süt gölüne gitmesini ve buradan alacağı bir damla sütü yeni doğan çocuğun ağzına damlatmasını emreder.  
 Ayrıca, şamanlarla ilgili hikâyelerde, şamanın hasta olanları pişirilmiş süt ile tedavi ettiği
geçmektedir. Kuzey ve Doğu Türkleri süt ve sütten yapılan her besine ak derler, onun bir
damlasının bile yere düşmesine razı olmazlar ve bunu büyük bir günah olarak kabul ederlerdi.

  Eski Türklerde en önemli hayvansal içecek mayalanmış kımız idi. Alkol oranı düşük bir içki
olan kımız, kalorisi yüksek olduğu için bir öğün yerine geçtiği gibi gün boyunca içildiğine de
rastlanmaktaydı.
  Moğollarda kımız içme işi, askerlik eğitimiyle sıkı bağlantısı olan bir tören
şeklinde icra edilirdi. Genel kabul gününde beylere ve halka hanın ikram ve merhamet sofrası
kurulurdu. Sakiler ve kadeh tutanlar sofra takımlarını ve kadehleri getirirlerdi. Hanın işaretiyle bir
saray odacısı kımızı töresi ile hana sunardı. O da insanların topluluk halinde yaşamalarının temeli
olan bu arı ve temiz içkiden biraz içip devletin en ileri gelenine verirdi. O da kadehin tamamını
bitirirdi. Beyler ve komutanların içki içme merasimi bittikten sonra askerler ayakta içmeye
başlarlardı. Kımız içme işi sırasında yanlıĢlık yapan asker kapının yanına bırakılırdı. Sakiler ve
kadeh tutanlar bu askerlere ceza verirlerdi ve bu, ölüm cezası dışında her türlü ceza olabilirdi.

    Yakutlarda  Art Toyon Ağa adına yapılan törenlerde kurban kesme uygulaması yerine,
gençler dokuz bardak kımızı, dokuzar kere içerlerdi. Bu törensel kımız içme, bir nevi kurban ayini
olarak kabul edilirdi. Altaylılarda da kımız içme, yüz yüze bakarak şarkı söyleme geleneğine
bağlı olarak sürdürülürdü. Ayrıca, Altaylılarda ekşi sütten rakı yapılırdı. Kımız içme törenleri daha
sonraları rakı içme törenlerine dönüşmüştü. Akraba veya komu olanlar kadın erkek, genç yaşlı
herkes bir araya gelir, rakının hazırlandığı yerde bir ateş yakılırdı. Ateşin üzerine konulan tagan adı
verilen demir bir kazanda bir kadın, yapımı bazı işlemleri gerektiren rakıyı hazırlardı. Ateşin
sağında erkekler, solunda kadınlar otururdu. Toprağın üzerine serilen keçenin, kayın ağacı
kabuğunun ve tay postlarının üzerine daire şeklinde oturulurdu. Bu tören sırasında ev sahibi tahta
fincandaki içkisini sol eliyle tutar, sağ eliyle ateşe biraz rakı serperdi. Kayın ağacının Umay Ana ile
birlikte indiğine inanan Altaylarda rakı, Umay kültüyle bağlantılı görünmektedir.Diğer taraftan,
Türklerde kımız, nevruz bayramında yapılan ikramlar arasında yer alırdı. Bayramın üçüncü günü
misafirler yurtlarına yerleşince yemekler dağıtılır, arkasından kımız ve ayran sunulurdu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 20 Haziran 2012, 20:02:49 »

BİTKİSEL GIDALAR

   Türklerin tarih sahnesine çıktıkları bozkır coğrafyası bol otlaklarıyla hayvancılığa çok
elverişli olmasıyla birlikte kuru tarım yapılabilecek ölçüde rutubetli bir yayla özelliği de
taşımaktadır. Orta Asya’da, özellikle de Anau’da yapılan tarih öncesi kazıları, ziraat ürünleri ve
sulama kültürünü ortaya çıkarması Türklerin tarım yaptıklarının da bir göstergesidir. Bu manada,
Türklerin tüketim kültürlerinde hayvan ve hayvan ürünlerinin yanında bitkisel yiyecek ve
içeceklerin de yer aldığı bilinmektedir. Hunlar, göçebe bir hayat yaşamalarının yanında tarım
işleriyle de uğraşıyorlardı. Bu amaçla su kanalları ve ekip dikilecek alanlar açılıyor, tarımda kürek,
orak ve saban demiri, ürünü saklamak için açılan özel çukurlar, tahılı ezmek için taşlar
kullanılıyordu.


     Bitkisel Yiyecekler

   Türkler, Orta Asya’da her ne kadar göçebe bir hayat tarzı sürdürseler de Çin kaynakları,
onların her birinin küçük de olsa ekili-dikili bir arazilerinin olduğunu açıklamaktadır. Eskiden
Türkler,  buğday, arpa, darı, mısır, pirinç, burçak ekerler; elma, üzüm, karpuz, kavun, dut
yetiştirirlerdi.
  Türk kültüründe önemli bir yer tutan ekmek, buğday, arpa ve darıdan yapılırdı. Yuga, yuvga
veya yupka adı verilen bir tür ince ekmek ise buğday ve arpa unundan yapılırdı. Bu ince ekmeğin
yapımında darı unu kullanılmazdı. Buğday, un yapımında kullanıldığı gibi farklı şekillerde taneli
olarak da kullanılıyordu. Tane olarak buğday, sertleşmeden önce ateşte ütülerek yenirdi.
Sertleştikten sonra da suda pişirilerek veya kavrularak tüketilirdi. Kavrulan bu buğdaya
kogurmaç/kavurmaç denirdi. Bugün olduğu gibi pişirilmiş buğdaydan yarma, bulgur ve dövme de
yapılırdı. Buğday ve etle pişirilen keşkek bazı kutlamaların önemli yemekleri arasındaydı. Ayrıca
Türklerin en önemli bitkisel yemeklerinden biri de  tutmaç idi. Tutmaç, günümüzde de Türk
toplumlarında sevilen mantı yemeğine çok benzeyen, oldukça besleyici ve uzun süre tok tutan bir
yemekti.
   Türklerin yetiştirip tükettikleri başlıca sebzeler, patlıcan (bütüge), fasulye (bosu), pancar
(dünüşge), havuç (gezer/geşiir/gizri) kabak, sarımsak (samursak/sarmusak), soğan (sogun),
salatalık (turmuz), turp (turma), şalgam (çagmur), biber (burç), kabak, bakla idi. Özellikle kabak,
kabaklık adı verilen tarlalarda çokça yetiştirilir, hem taze hem de kurutulmuş olarak tüketilirdi.
Türkler çok çeşitli meyveleri de üretip yerlerdi. Elma (alma/almula), şeftali (aluç, tülüg erük), kaysı
(sarıg erük), erik ( kara erük), armut, ayva (auya), dut (üjme), üzüm, karpuz (büken), kavun
(kagun), iğde (yigde), fıstık (bitrik, şekirtük), fındık (kosuk), ceviz (yagak)  bunların baĢında
geliyordu. Özellikle kavun, erik ve ceviz yetiştirdikleri tarla ve bahçeleri vardı. Kavun tarlasına
kagunluk, erik tarlasına  erüklük, ceviz bahçesine  yagaklık, üzüm  bahçesine de  borluk adını
verirlerdi. Erik, şeftali, üzüm gibi meyveleri taze olarak tükettikleri gibi kurutulmuş olarak da
yerlerdi. Kurutulmuş meyvelere genel olarak kak ismi verilirdi. Ancak kurutulmuş üzüme üskenteç
denirdi. Üzümden pekmez (bekmes) ve sirke yapmayı da biliyorlardı.
   Türklerde bahsedilen sebze ve meyvelerden bazıları hem önemli bir besin maddesi hem de
simgesel bir anlama sahipti. Elma özellikle de kızıl elma Türk atasözleri, masal, destan ve halk
hikâyelerinde de kendini göstermektedir. Bu açıdan elma, üzerinde durulması gereken önemli bir
özelliğe sahiptir. Türklerde elma ve ağacı, doğurganlık olayı ile ilgilidir.  Türkler arasında kadının
hamile kalabilmesi için erkeğin rolünün yeterli olmadığı, kadının bedenine bir ruhun girmesi
gerektiği inancı yaygındır. Bundan dolayı Kazak Türklerinde kısır kadınlar hamile kalabilmek için,
bir elma ağacının dibinde yuvarlanmak gerektiğine inanmaktadırlar. Ayrıca Türk kültüründe hiç
çocuğu olmayanlar pir veya dervişin verdiği bir elmayla hamile kalmışlardır. Büyük işler başaracak
olan birçok kahraman bu şekilde dünyaya gelmiştir. Elma, sadece insanları değil kabuğunu yiyen
atları da etkilemiş, diğerlerinden farklı hale gelmişlerdir. Diğer taraftan, evlenme çağına gelen genç
kızlar kendilerine talip olanlara kabullerini elma vererek belirtmişlerdir. Elma, sevgi ve aşk
ilişkilerinde, evlenme taleplerinde önemli bir araç olarak değerlendirilmektir. Aşk ve sevginin
habercisi ve üretken güç olarak değerlendirilen elma, aynı zamanda ölümle de ilişkiliydi.
 Orta Asya’da Türkler, tahıl ürünlerinden  umaç (oğmaç, omaç) adı verilen bir tür çorba
yaparlardı. Bu çorbanın ana maddesi, genellikle yuvarlak kesilen erişte idi. Ancak bazen bunun
içine et konulduğu da olurdu.
   Orta Asya’dan günümüze kadar gelmiş olan en önemli çorbalardan
biri de tarhanadır. Önemli bir besin olarak tüketilen tarhana birkaç şekilde hazırlanırdı. Kışın
hazırlanan ve Kurut denen bir çeidinin içine bir tür peynir, tuz, un ve kurutulmuş et konulurdu.Güler ise konuyla ilgili bir makalesinde “kurut”un, yoğurdun kurutularak kışın yenmek üzere
saklanan bir yiyecek olduğunu söylemektedir.        
   Türklerde bitkisel malzemelerden hazırlanan tatlılara helva denilirdi. Helvanın un ve yağın
kavrulmasıyla oluşan hammaddesine  kavut denilir ve üzerine bal, pekmez veya şeker dökülerek
yenilirdi. Kavut yapımında un çeşidi olarak mısır unu da kullanılırdı.
    Türklerde bitkisel ürünler, besin maddesi olarak kullanılmasının yanında  saçı  adı altında,
kurban aracı olarak da kullanılmaktaydı. Kansız kurbanlardan biri olan saçı, her kavmin kendi
emeğiyle kazandığı en değerli ve kutsal kabul ettiği ürünlerden seçilir. Bunlar göçebe milletlerde
süt, kımız, yağ iken, ziraatla uğraşanlarda buğday, darı, şaraptır. Ticaretle uğraşan milletlerde ise
para ve benzeri değerli şeyler saçı olarak kullanılır. Eski Türklerde ise genellikle kımız, rakı, süt,
yağ, buğday, darı saçı olarak kullanılmıştır.
  
   Eski Türkler’de süt, at sütünden üretilen kımız gibi hayvansal içeceklerin yanında çeşitli
bitkilerden elde edilen içecekler de vardı. Örneğin Tarasun adı verilen bir çeşit içkilerinin olduğu
bilinmektedir. Bu içki darıdan şarap yapılıp bunun kımızla karıştırılmasıyla elde edilirdi. Ayrıca
üzümden de şarap yaparlardı. Buğday ve darıdan yapılan çeşitli içkilere Göktürkler  begni
diyorlar, Oğuzlar boza yapmayı da biliyorlardı. Hunlar’ın  medus (bal şarabı olduğu
sanılmaktadır) ve camum (arpadan yapılan bir içki) adı verilen içkilerinin olduğu bilinmektedir.
   Türkler içecekleri hayvansal ve bitkisel gıdalardan ürettikleri gibi bunların ikisini
karıştırarak da bazı içecekler elde ediyorlardı. Hayvansal bir gıda olan yoğurdun kiraz ve kayısı ile
tatlılaştırılması Ģeklinde hazırlanan ve adına lo adı verilen bir içki Hun Türkleri tarafından yaygın
olarak tüketiliyordu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 20 Haziran 2012, 20:12:27 »

                 SONUÇ

  Toplumların kültürel özellikleri bireylerin gündelik hayatlarını belirleyen önemli etmenler
arasındadır. Türk Milleti, hem köklü bir Tarihe hem de zengin bir kültürel yapıya sahiptir. Zengin
olan kültürün özel bir alanını oluşturan beslenme kültürünün de aynı oranda zengin olması gayet
tabii bir durumdur.
   Hayatın devamını sağlayan günlük yeme-içme faaliyetleri kültürel özelliklerden
etkilenmekle birlikte, bu faaliyetlerin nasıl ve ne şekilde yapılacağı yine kültür tarafından
belirlenmektedir. Türklerin Müslüman olmadan önceki yeme-içmeyle ilgili uygulamalarının bağlı
bulundukları kültür çerçevesinde şekillendiği görülmektedir. Beslenme alışkanlıkları, bir toplumun
en önemli kültürel özelliklerini içinde barındıran konulardan birisi olarak kabul edilebilir.
Türklerde yeme-içme kültürü, toplumun beslenme ile ilgili tercih ettiği hayat tarzını ifade ettiği
gibi, bir düzeni ve adabı bulunan sosyal ve siyasi bir içeriğe de sahiptir. Yeme-içme tarzı ve
beslenme alışkanlığı, yemekle ilişkili pek çok durum, sosyalleşme süreciyle yakından ilgilidir.
Bireylerin sosyalleşme süreçlerinde sofra adabının önemli bir yeri vardır.
    Türklerin yeme-içme ile ilgili uygulamalarının, yetiştirdikleri hayvanların ve ekip-diktikleri
bitkisel gıdaların ve çeşitli av hayvanlarının üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Bu gıdaların da
Türklerin yaşadığı coğrafya ve üretim kültürleriyle belirlendiği anlaşılmaktadır. Türklerde
yemeklerde etin özelikle de at ve koyun etinin, içecek olarak da kımızın öne çıktığı görülmektedir.
Patlıcan, biber, bakla gibi sebzeleri ve buğday, arpa ve darı gibi tahılları tüketmektedirler. Bitkisel
ürünlerden çeşitli içkiler ve boza gibi içecekler de üretmişlerdi. Türkler, besin olarak tükettikleri
hayvansal ve bitkisel ürünlerin bazılarını sadece yemek ve içmek için kullanmamakta aynı
zamanda onları kutsal kabul ettikleri varlıklara kurban olarak da sunmaktadırlar.




                         KAYNAKÇA
AKPINAR Turgut, Türkler’in Din ve Hukuk Tarihi, İstanbul 1999.
ALBAYRAK Ali, Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Eski Türk Dini, Elazığ 2007.
BARTHOLD V. V., Orta Asya Türk Tarihi -Dersleri-, Çev. Hüseyin Dağ, İstanbul 2011.
BAYKARA Tuncer, Türk Kültürü Araştırmaları, İzmir 1997.
BEDĠRHAN Yaşar, İslam Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü, Konya 2009.
BOZKURT Fuat, Türklerin Dini, İstanbul 1995.
ÇAY Abdulhaluk M., Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Ankara 1991.
ERGĠNER Gürbüz, Kurban, Ġstanbul 1997.
ERÖZ Mehmet, Türk Kültürü Araştırmaları, İstanbul 1977.
GÖKMEN, Mustafa, Eski Türk Kitabeleri, İstanbul 1981.
GÜLER, Sibel, “Türk Mutfak Kültürü ve Yeme İçme Alışkanlıkları”, Dumlupınar Üniversitesi
Sosyal Bilimler Dergisi, sayı 26, Kütahya 2010.
GÜNAY Ünver- GÜNGÖR Harun, Türklerin Dini Tarihi, Ġstanbul 2007.
GÜNGÖR Harun- KÜÇÜK Abdurrahman, Asya’dan Anadolu’ya Taşınanlar, Ankara 1999.
GÜNGÖR Harun, Türk Bodun Bilimi Araştırmaları, Kayseri 1998.
HASSAN Ümit, Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler, Ankara 1986.
ĠBN FAZLAN, Seyahatname, Haz. Ramazan ġeĢen, Ġstanbul 1995.
ĠNAN Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 1986.
KAFESOĞLU İbrahim, “Kültür ve Teşkilat”, Türk Dünyası El Kitabı C. I, Ankara 1992.
KAFESOĞLU İbrahim, Türk Bozkır Kültürü, Ankara 1987.
KAFESOĞLU İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ġstanbul 1993.
KILIÇ Sami, İlahi Dinlerde Yiyecek ve İçecekler, Ankara 2011.
KUZGUN ġaban, Dinler Tarihi Dersleri, Kayseri 1993.
ÖCAL Safa; “Eski Türklerde Yiyecekler” Türk Dünyası Araştırmaları Fındıkoğlu Armağanı,
Sayı:35,İstanbul 1985.
ÖGEL Bahaeddin, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1988.
ÖGEL Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş C. IV, Ankara 1991.
ÖGEL Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Ġstanbul 1988.
ÖGEL Bahaeddin, Türk Mitolojisi C. I, Ankara 1993.
RASONYI Laszlo, Tarihte Türklük, Ankara 1996.
ROUX Jean- Paul, Türklerin Tarihi, Çev. Aykut Kazancıgil- Lale Arslan Özcan, İstanbul 2007.
ROUX Jean- Paul, Türklerin Ve Moğolların Eski Dini, Çev. Aykut Kazancıgil, İstanbul 1994.
TANYU Hikmet, Kızılelma, Ankara 1976.
TEKİN Talat, Orhon Yazıtları, Ankara 2010.
TOGAN Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1981.
TURAN Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi C.I, İstanbul 1993.
URAZ Murat, Türk Mitolojisi, İstanbul 1994.
Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1976.
Ziya Gökalp, Türk Töresi, Ġstanbul 1990.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #5 : 23 Haziran 2012, 10:10:57 »

Bazı yemek çeşitleri



Akıtmaç:
   Yörük ve Türkmenlerin saç üzerinde yaptıkları hafif bir hamur yemeği. Deve veya
koyun sütünden yapılır. Deve doğurunca alınan ilk süt, “ağın, ağız” dan yapılır. Bu sü-
tün unla karıştırılmasından saç üzerinde pişirilir.

Bulamaç:
    Un, yağ ve yoğurtla yapılır. Kaşgarlı Mahmud’un Divan’ında “bula” pişirmek anlamına geliyor.

Keşkek:
  En iyi buğdaydan ve etle pişirilerek yapılır, delikanlılar tarafından kepçelerle dövü-
lür. Lastik gibi olunca, üzerine kırmızı biberle eritilmiş yağ dökülür. (üzerinde gezdirilerek dökülür)
 Pek çok yerde buna herse de denilmektedir.

Höşmerim:
   Yörüklerin meşhur peynir tatlısıdır. Yağ ve şekerden de yapılır. Edremit ve Tekirdağ’da tatlıcılar tarafından yapılıp satılır. Rize taraflarında “Höşmerli” diye anılır.

Mantı:
  Çok eski bir Türk yemeği olan mantıya, Orta Asya’da “Metni” adı verilmektedir.
Kayseri taraflarında çok meşhur olan bu yemeğe Anadolu’nun bazı yerlerinde “Tatar
böreği” de denilmektedir. Mantı, hamur içine kıyma veya başka türlü iç malzemesi
konularak suda haşlanarak yoğurt içine konularak tüketimi yapılmaktadır.
 
Samsa:
  Uygur Türkleri, kuru bohça  şeklindeki bir hamur yemeğine bu adı verirler. Eröz,
ninesinin bu yemeğe “yaylankı” adını verdiğini ifade eder. Ayrıca, Türkiye’de Samsa
tatlısının varolduğunu, Bulgaristan Türklerinin baklava dilimine “Samsa” adını verdiklerini belirtir.

Tutmaç:
  Kaşgarlı Mahmut tarafından Türklerin meşhur yemeği olarak belirlenmiştir. Yumurtalı hamurdan yapılmış yufka, et, tereyağı ile yapılan bir yemektir. Bulgar dağlarında yaylıyan bütün Yörükler ve Konya Ereğlisi’nde oturan Bekdik oymakları, halen bilmekte ve yapmaktadırlar.

Yufka:
  Yörüklerin, Türkmenlerin ekmeğidir. Saç üzerinde yapılan mayasız ekmektir. Eröz,
Göktürk Kitabelerinde yufkanın “yufka” diye geçtiğini ifade ediyor.
  
Yoğurt:
  Eski bir Türk yiyeceğidir. Her ne kadar Bulgarlar kendine mal etseler de, bu onlara
Slavlaşmış Bulgarlardan geçmiş olmalıdır. Kaşgarlı Mahmut aynı adla yoğurdu ifade
etmektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Tata Tunga
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 815



Site
« Yanıtla #6 : 23 Haziran 2012, 11:14:23 »

K A L K A N ırktaşımın saydığı yemek bugün de bilinir. Bilinmeyenleri ya da fazla yaygın olmayanları varsa popülerleştirelim. Eski Türk yemeklerini TÜRK IRKININ yemek kültürüne tekrar kazandırmak gerek.

Zaten yobazlar dindarlaştırmak adı altında ÜSTÜN TÜRK IRKINI araplaştırıyorlar. Bunu yaparken de dini kullanıyorlar. Tabi sonra arap yemekleri de devreye giriyor. Bu araplaştırma süreci çok yavaş da olsa ilerliyor.

Yobazlar dini tanıtmaktan çok arap yalakası bir nesil yetiştiriyor. Benim tanıdık bir tanıdığım var, eskiden koyu ateistti. Şimdi yobazlarla aynı kirada otura otura, arap tarzı yemeklerin yapıldığı restoranlarda yiye yiye arap hayranı olmuş. Eskiden bulgar hayranıydı (bence içindeki slav blgarı hayranlığı da ölmemiştir).

Şöyle diyor: Arapça çok zengin bir dilmiş. Bir aylık deve için ayrı kelime kullanılırmış, 2 aylık deve için ayrı kelime, 3 aylık deve için ayrı kelime. Arap mutfağı da çok zengin bir mutfakmış.

Yahu Tanrı aşkına doktora seviyesine çıkmış bir insan böyle saçma sapan konuşur mu? Türk kültüründe de erkek koyuna "koç",  yavru koyuna "kuzu", yavru ineğe "buza" deriz, fakat deve ile fil Türk kültüründe yoktur, bu yüzden de "fil yavrusu", " deve yavrusu" deriz.

Eskimoların 3-5 bin kelimelik dillerinde bile 100'e yakın "kar" anlamına gelen kelime vardır, çünkü Kuzey Amerika'da her zaman kış olduğu için kar Eskimo kültürünün bir parçasıdır. Oysa ne Arapçada, ne Türkçede, ne İngilizcede, ne Bulgarcada, ne de Rusçada "kar" manasına gelen çok kelime vardır.

Ben bir kez daha şunu görüyorum: biz hep Bulgar hayranı, Arap hayranı, Rus hayranı, İngiliz hayranı, Fransız hayranı, Ermeni hayranı, kürt hayranı, Fars hayranı, Rum hayranı, Alman hayranı, Fransız, İtalyan, Çin hayranı olduk, Pomak hayranı olduk; ama milletçe bir bütün olarak adam gibi doğru düzgün bir TÜRK olamadık.

Üstelik bu saydığım milletlerin hepsi Hüseyin Nihâl Atsız'ın vasiyetinde düşman listesine girer. Sadece Hüseyin Nihâl Atsız dedi diye değil, tarih okuyan herkes görür ki bu milletler, topluluklar ya Türk ırkına büyük zararlar vermiştir ya da Türke düşmanlık beslemiştir, beslemeye de devam ederler. Kaldı ki Hüseyin Nihâl Atsız gibi büyük bir bilge öylesine boş konuşmaz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Bütün TÜRKLER bütün engellere rağmen bir gün mutlaka birleşecektir. Bunu başarmak için milli çıkarları şahsi çıkarlarlarımızdan, zevklerimizden üstün tutmalıyız. Ancak bunu yapabilen milliyetçidir.
Önemli Olan Türk Kanı Taşımak.

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #7 : 23 Haziran 2012, 15:44:42 »

  
İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRKLER "DEVE"DE BESLEMİŞLER
MÖ. 12bin yıllarında Orta Asya'da bugünkü çöllerin bulunduğu yerlerde büyük bir deniz ve büyük adalar vardı. Buralarda yaşayan Türkçe konuşan topluluklar yerleşik olarak tarım yapmakta ve teknolojik açıdan ileri düzeydeydi. Zira, tarım ve ormancılık ile ilgili Türkçe terimler, göçebelik ile ilgili terimlerden daha eskidir. Sonraları meydana gelen büyük iklimsel değişiklik nedeniyle (küresel ısınma gibi) Orta Asyadaki büyük deniz kayboldu ve çevresinde yaşayan medeniyet geriledi. Kıtlık yaşayan Türk grupları başka ülkelere göçtüler. Birkısmı Mezopotamya'ya bir kısım grup Anadolu'ya, bir kısım grup İskandinavya'ya, bir kısım grup Yunanistan'a, bir kısmı İtalya'ya, bir kısmı Çin'e, bir kısmı Kore ve Japonya'ya, bir kısmı Sibirya'ya; bir kısmı da Bering Boğazı üzerinden Amerikaya göç etmiştir.

    Bu teze göre Sümerler, Etrüksler, İskandinavyadaki Bazı halklar, Hititler, Frigler, Truvalılar Türktü. Yunanlılar içinde Türkçe konuşan gruplar vardı. Bu ülkelerdeki Türkler, yerli halk arasında eriyip yok olmuşlar, onlara yazıyı ve teknolojiyi öğretmişlerdir.
   Orta Asya'da kalan halk, kurak iklime adapte olmuş ve göçebe kültüre geçmiştir. Bilinen Türk tarihini yaratmışlardır.

   Coğrafi zorunluluklar ve iklim değişikliklerin gibi sebeplerle Sibirya ve bugünkü Rus düzlüklerinden Orta Asya bozkırlarına indiği düşünülen Türkler, orman avcılığından göçebe çobancılığa geçiş süreci yaşamıştır. Türk dilinde ormancılık ve orman yaşamıyla ilgili sözcüklerin, bozkır yaşantısındaki sözcüklerden daha eski olması ve Pazırık Kurganında ren geyiği görünümü verilmiş atlar çıkartılmış olması bu süreci doğrulamaktadır. Coğrafi şartlar ve iklim değişiklikleri veya bilinemeyen nedenlerden ötürü Türk kabilelerinin büyük bir kısmı yerleşik ve ormancılık hayatından bozkır hayatına geçmişlerdir ve bir şekilde bozkır hayatına adapte olmuşlardır.

   Bugünkü Doğu Türkistan, Moğolistan ve Altay bölgelerinin İlkçağ'da ve Orta Çağ'ın başlarında Türkler'in anayurdu olduğu düşünülmektedir. Bu alan; 1200 ila 1400 metre arasında değişen bir yayladır. Büyük çöküntüler ve yüksekliklerden oluşan bu arazide Altay Dağları'nın yüksekliği 4600 metreden fazladır. Ötüken'in bulunduğu bölge 4000 metre civarındadır. Cungarya ve Gobi Çölü'nün bulunduğu alan yılda 100 milimetreden az yağış alır. Bugünkü Doğu Türkistan, Moğolistan ve Altay bölgelerin de yıllık yağış 200 milimetreyi geçmez. Kışın soğuk şiddetlidir: -50 dereceye kadar düşer. Kışın büyük bölümü toprak karlar altındadır. Yazın hava çok sıcak olabilir ya da kötü geçen yıllarda fırtına da görülebilir. Sık ladin, çam, köknar ormanlarıyla kaplı yüksekliklerin eteklerinde çayırlar vardır. Çukur yerlerde ise ağaçlıklı otlaklar ve çalılıklar vardır. Bu bölgelerden Çin'e doğru giden topraklar ve İran'a doğru giden topraklar uçsuz bozkırlarla ve çöllerle kaplıdır. Altay'a yakın Sibirya bölgelerinde ise tayga iklimi vardır.

    Böyle bir alanda İlkçağ ve Orta Çağ'da yaşayan topluluklarda ekonominin temeli hayvancılığa dayanmaktadır. Geniş steplerde en çok at ve koyun yetiştiriciliği yapılmaktadır. Bunlardan başka deve ve sığır da beslenmektedir. Koyunun yünü eğilerek ip yapılır ve bundan halı, kilim üretilmektedir. Andronova ve Afanasyevo Kültür kalıntıları sebebiyle, bilim adamları halının ana yurdu olarak Orta Asya'yı göstermektedir.
Özellikle Orta Asya nüfusunun çoğunluğunu teşkil eden göçebe toplumlarda hayvancılık ön plandaydı. Bu yüzden Orta Asya bozkırlarında göçebe hayatı yaşayan insan toplulukları yazlık alanlar ve kışlık alanlar belirleyerek belirli bir yol üzerinde göç ederlerdi. Göçler rasgele değildi. Göç edilecek yerler ve takip edilen yollar önceden belirliydi. Böyle bir Bozkır hayatına bağlı olarak On iki Hayvanlı Takvimi gelişmiştir. Bu takvim; güneş ile ay arasındaki döngüye ve "geyik böğürtüsü", "bir hayvanın doğması","bir göçmen kuşun geri dönmesi" gibi doğa olaylarına bağlıdır.

  Bozkır hayatında, sebzeye karşı fazla istek duyulmazdı. Sütlü darı, peynir, yoğurt ve kısrak sütünden yapılan kımız, Orta asya topluluklarının başlıca besin maddeleriydi. At ve koyun etinin saklama ihtiyacı "ilkel konserveciliğin" gelişmesine yol açmıştır. Göçebe topluluklarda "yonca"nın ve "darı"nın oldukça önemi vardı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #8 : 23 Haziran 2012, 15:59:58 »

İslam öncesi Türklerin "tevi"deve beslediğini bir çok kaynaklardan öğrenmek mümkündür.Bunlarda birtanesi eski Uygur Türklerine ait olduğu anlaşılan bir şiirde de geçer.


Aç ne yimes tok ne times                              
Aç ne yemez tok ne demez

İt ısırmas at tepmes time                              
İt ısırmaz at tepmez, deme

Biş erngek tüz ermes                                        
Beş parmak düz (bir) olmaz

Yılan kendü egrisin bilmes                        
Yılan kendi eğrisini bilmez,

tevi boynun egri tir                                          
Deve boynun eğri der

Ot tese ağız köymez                                          
Ateş demekle ağız yanmaz

Suw bermeske süt ber                                    
Su vermeyene süt ver

Öküz adakı bolgınca                                        
Öküz ayağı olmaktan

buzağı başı bolsa yeğ                                      
buzağı başı olmak iyidir.

Ağılda oglag togsa arıkta otı öner          
Ağılda oğlak doğsa, ırmakta otu biter

 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #9 : 23 Haziran 2012, 16:09:54 »

Ergenekon Destanı

........Gene bir gün Gök Türkler Tatarların baskınına uğradı. Sağ kalanların tümü tutsak oldu. Sadece İl Han'ın küçük oğlu Kayan ile kardeşinin oğlu Nüküz karıları ile birlikte Tatarların
elinden kaçabildiler. Bunlar eski yurtlarına gelip bir çok at, deve, keçi ve koyun aldılar. Fakat çevre hep düşman olduğundan orada kalamazlardı. Kimsenin bilmediği ıssız bir yere çekilmeye karar verdiler. Götürebildikleri mallarını alıp sarp dağlara doğru yürüdüler. Böylece
dağa çıktılar........
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.114 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.042s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.