Eski Türk Kültürü
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 29 Ekim 2020, 11:39:00


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Eski Türk Kültürü  (Okunma Sayısı 7326 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.926


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 19 Kasım 2009, 20:51:42 »

E S K İ   T Ü R K    K Ü L T Ü R Ü



Türk tarihinin ilk safhası daha ziyade Asya ve Avrupa bozkırlarında geçmiştir.Bunun hiç şüphesiz en önemli sebebi Türk'lerin bu tabii yaşam şartlarını sevmeleri olmuştur.Bu sebepten düşünce tarzı,inancı,dünya görüşü,örf ve gelenekleri bozkırların köklü izlerini taşır.
İlk kültürler doğdukları bölgenin şartları içinde gelişmiştir.Bunun için avcılık ve ormancılıkla geçinen kavimler "asalak "kültüre sahip olmuşlardır.Tarıma elverişli alanlarda yaşayanlar çiftçilik yapmışlar ve "köylü" kültürünü oluşturmuşlar.Besicilikle yaşayan bozkırdakiler ise "çoban" kültürünü oluşturmuşlardır.
Bozkırlar çöl değildir,bol otlakları ile besiciliğe elverişli,kuru tarıma imkan veren rutubetli yüksek yaylalardır.Ancak bir kültürün oluşması için sadece coğrafi şartlar yeterli değildir.İnsan unsuru da önemli bir rol oynar.
O halde her kültürün üç temel kaynağı bulunmaktadır:
1-Coğrafi çevre
2-İnsan
3-Cemiyet
Buna göre uzun geçmişi bozkır şartları içinde geçen Türk topluluğunun kendine mahsus bir kültür tipine sahip olacağı meydandadır.Biz buna doğuş ve gelişme safhasından dolayı "Bozkır Kültürü" diyoruz.Başka bir deyişle Bozkır kültürü Türk kültürü demektir.

Bozkır kültürünü göçebe olarak ta nitelemek yanlıştır.Türk kültürü "at" üzerine kurulmuştur.Fakat temel prensipleri sadece bundan ibaret değildir.Bunun yanında "demir"de vardır.Ayrıca bir hukuk anlayışı ile donatılmıştır.Din,düşünce,ahlak yönlerinden de tamamlanmaktadır.
Buna karşılık "at" göçebelerin hayatında birinci planda görülmez.Bozkır kültürüne karakter veren "demir"e pek çok göçebe kavim kültüründe rastlanmaz.Göçebelerdeki Din ,Hukuk,Devlet anlayışı da Türklerdeki gibi değildir.
Bu sebepten dolayı bozkır kültürünü göçebe kültürü şeklinde tarif ilme aykırıdır.

SOSYAL YAPI

Türk Bozkır topluluğunun sosyal yapısı şöyledir:

1-OĞUŞ = AİLE
2-URUG = SOY
3-BOD = BOY,KABİLE
4-OK = SİYASİ BİR TEŞKİLATA BAĞLI KABİLE
5-BODUN = SİYASİ İSTİKLALİ OLAN,VEYA OLMAYAN BOYLAR BİRLİĞİ
6-İL(EL) = MÜSTAKİL TOPLULUK,DEVLET,İMPARATORLUK

AİLE

Eski Türk sosyal hayatında aile bütün sosyal bünyenin çekirdeği durumundaydı.Kan akrabalığına dayanıyordu.Türk ailesi "küçük aile" tipindeydi.Bu yönü ile Yunan,Roma,İslav ailelerinden ayrılmaktadır.Eski Yunanistan'da ve Roma'da aile reisi,ailenin diğer fertleri üzerinde mutlak hakim iken,İslav'larda ise aile büyüğü bütün aile halkına kölesi gibi hükmederdi.Bu ailelerde mülkiyet kolektifti.

Türklerde ise mülk ortaklığı yalnız otlaklara ve hayvan sürülerine aitti.Hatta sürülerde çok kere şahsi mülk halindeydi.Evlenen erkek veya kız,baba ocağından hisselerini alarak ayrılır,yeni bir aile kurardı.Baba evi ise en küçük oğula kalırdı.Türklerde tek eşlilik yaygındı.Kadın hürdü ve Türk topluluğunda saygı görürdü.Ata biner,ok atar,hatta güreş tutarlardı.Namus ve iffetine düşkün olan Türk kadınının savaşta düşman eline geçmesi büyük zillet sayılırdı.

URUG

Bu ifade soy,sop manasına gelmektedir.



BOY

Aileler veya soy'lar bir araya geldiği zaman boy teşkil ediyordu.Başında Bey bulunurdu.Bey'in görevi boydaki iç dayanışmayı muhafaza etmek,hak ve adaleti korumak ve düzenlemekti.Boy Bey'leri cesareti,mali kudreti ve doğruluğu ile tanınmış kişiler arasından seçilirdi.Aile ve soyların temsilcileri,seçici heyeti meydana getirirdi.Bu heyet,eski Türk Devletlerinde mevcut meclislerin küçük çaptaki ilk tipidir.


BODUN

Boylar birliğine "BODUN" denmekteydi.Başında "HAN" bulunuyordu.
Bodunlar Boylar arasındaki sıkı işbirliğinin meydana getirdiği siyasi topluluklardır.


DEVLET (İL)
Eski Türklerde siyasi teşkilatlanmanın en üst kademesini "İL" meydana getiriyordu.
Bodun'lar ve Boy'ların merkezden idare edilmesi sayesinde İl'de birleşmiş olan halk,"töre" denilen ortak idari ve hukuki düzenle yönetilirdi.Demek ki Türk"il"i yurdu koruyan,milleti huzur ve barış içinde yaşatan bir siyasi kuruluştur.

Türk ilinin özellikleri şöyle özetlenebilir:
1-İstiklal
Bu konuda Asya Hun Devlet meclisindeki şu konuşma (Çin yıllıklarından alıntıdır)Türklerin bağımsızlık hakkındaki bütün görüşünü kısaca özetler:
"İstiklale karşı hayranlık duymak ve bağımlı olmayı yüz kızartıcı saymak bizim geleneğimizdir.Atalarımızdan toprakla beraber devr aldığımız devletimizi;Çin ile uzlaşmak pahasına feda edemeyiz.Mücadele edecek savaşçılarımız mevcut iken devletimizi korumalıyız".(Çiçi'nin konuşması M.Ö.58)
2-ÜLKE
Yine bu madde şu güzel örnekle açıklanabilir:
Asya Hun Tanhu'su Motun,komşu Tung-Hu'ların vergi olarak at ve kadın istemelerine fazla itiraz etmemişti.Fakat devlet arazisi isteğiyle karşılaştığı zaman ,devlet meclisinde,toprağın devlete temel olduğunu ,kendisinin kimseye arazisini terk et demeye yetkisinin bulunmadığını söylemişti.(MÖ.209)
3-HALK
Halk deyiminin eski Türkçe karşılığı "KÜN" idi.
Özel mülkiyet kişi haklarının ve hürriyetin teminatıdır.İnsan şahsi mülke sahip olup onu istediği gibi kullanabilir.
4-TÖRE
Türk devletinde halkın hak ve hürriyetini istemesi tabii idi.Halkın bu isteği,törenin uygulanması ile karşılanıyordu.Töre,eski Türk hayatını düzenleyen hukuki kaidelerin bütünüydü.

HÜKÜMRANLIK

Hükümranlığın meşruluğu çok çeşitli şekillerde görülür.Bunlar arasında başlıca üç tip tespit edilmiştir.
1-Gelenekçi Hakimiyet
2-Karizmatik Hakimiyet
3-Kanuni hakimiyet

Eski Türk hükümranlık anlayışı "KARİZMATİK" tipte görünmektedir.Yani Türk hükümdarına idare etme hakkının Allah tarafından verildiği kabul edilir.


KUT
Türk Hükümdarı Tanrı tarafından KUT ve ÜLÜG (kısmet) ile donatıldığı için işbaşına gelebilmekteydi.Eski Türk devletinde siyasi iktidar kavramı "KUT" deyimi ile ifade ediliyordu.

MECLİSLER

Türk devletlerinde daimi bir Devlet meclisi bulunurdu.Bu meclis gerektiği zaman Hakan'ın vermiş olduğu emirleri iptal edebilir ve gerektiği zaman da Devletin devamı için kararlar alabilirdi.Meclis Hakan'a emir dahi verebilirdi.

İKTİSADİ HAYAT

BESLENME
Bozkırlı Türklerin başlıca gıda maddesi et idi.En çok at ve koyun eti yenirdi.Et üretimi çok olduğu için,bunların konserve olarak muhafazası gerekirdi.Türkler konserve et yapmayı öğrenmişlerdi.En ünlü Türk içkisi kısrak sütünün mayalanmasından elde ettikleri "KIMIZ"'dı.Ayrıca buğday ve darıdan bir cins içki yapılıyordu.Oğuzlar bozayı severlerdi.
Sebzeye fazla ilgi duymazlardı.Sütlü darı,peynir,yoğurt bozkır yiyecekleriydi.Uygur'lar Türkistan'da üzüm yetiştirip şarap üretiyorlardı.


GİYİM

Giyim eşyası deri ve yünden yapılırdı.Eski Türkler bez dokurlar,giyecek için kendir üretirlerdi.Bütün giysilerinde kopça yerine düğme kullanırlardı.
Ayağa çizme,başa börk giyilirdi.Türk erkekleri sakalını tıraş eder fakat saçlarını uzun bırakırlardı.Bıyık bırakmakta adettendi.


DEMİR

Bozkırlı Türkler dünyanın en büyük Devletlerini kurmuşlardı.Bunun için büyük ölçüde ve çağına göre daima yüksek bir savaş sanayine ihtiyaç duymuşlardır.Demir sayesinde bu üstün sanayi kurulmuştu.Demir çağının başlangıcı bu madenden bol miktarda alet ve silah yapımı iledir.Bu imkan Altaylar ve Yenisey nehrinin kaynak bölgelerinde mevcuttu.Altaylılar çok eskiden beri usta demirciler olarak tanınmışlardır.Orta Asya'da demir işleyiciliğinin başlangıcı 4 bin yıl öncesine rastlamaktadır.

ŞEHİR

Eski Türkler,yazın zaruri olarak yaylalarda otururlardı.Kışın barınma için evler inşa ederlerdi.Evler daha ziyade kerpiç ve ahşaptan mamuldüler.Taş pek az kullanılırdı.
Türkler duvarlarla çevrili mahallerden pek hoşlanmadıkları için bu türden kurdukları yerler çok azdır.Genellikle dağınık halde yaşarlardı.

TİCARET

Türk Devletleri komşu devletlere canlı hayvan,kösele,deri,kürk ve hayvani gıdalar satarlardı.Bunun karşılığı olarak hububat,ve giyim eşyası satın alırlardı.Türklerle komşuları arasında şiddetli rekabete yol açan büyük kazanç vasıtalarından biri de İpek Yolu idi.Bu yol Çin'den Akdeniz kıyılarına kadar uzanıyordu.Bu yolun geçit yeri olan İç Asya bölgesi 1000 yıl boyunca Çin ve Türk siyasetlerinin ana hedefi olmuştur.

TARIM

Oğur Türkleri çiftçilikle uğraşmışlardır.Doğu Türkleri de elverişli bölgeler az da olsa,tarımla meşgul olmuşlardır.Özellikle Göktürkler'de her ailenin ekip,biçtiği arazisi vardı.Ama genel olarak bakıldığı zaman Türkler ziraatla pek fazla uğraşmamıştır.


MALİYE

Bozkır devletinin ekonomisi,mağlup ve bağlı devletlerden almış oldukları yıllık vergiler ve hediyeler,ayrıca halktan toplanan vergilere dayanıyordu.Asya Hun imp.da bu işle ilgilenen hususi memurlar vardı.Ayrıca işlek ticaret yollarından sağlanan gümrük vergileri de mevcuttu.Üretilen altın,gümüş,demir,kurşun,bakır gibi madenlerde satılarak devletin maliyesine aktarılırdı.Eski Türkler para olarak daha çok üzeri resmi damgalı ipek parçası kullanmışlardır.

ESKİ TÜRKLERDE EDEBİYAT VE SANAT

Türk destanları bozkır hayatının sonsuz mücadelelerle dolu hatıralarını taşımaktadır.Bu edebiyat nevi'nde kurt'tan türeme,gökten inme,ışık olma ,"Kutlu Dağ" vb. efsaneleri Türk halkının yaşadığı acılarını ve özlemlerini dile getiren motifler taşırlar.

Türk efsanelerinde "kurt" merkezi bir rol oynamaktadır.Türk kültüründeki kurt ile ilgili destan ve efsaneler Hun'larla başlar.Göktürk Hükümdar sülalesinin atasının bir dişi kurt olduğu inancı 6-7.yy.larda Türk halk çevresinde çok yaygındı.Bu durumlardan dolayı Göktürkler bayraklarında ve pek çok sancaklarında bu kurt başı motifini sıkça kullanmışlardır.


Uygur Türk'lerinden yayılan bir başka efsane ise "Kutlu Dağ" efsanesidir.İnanışa göre O zamana dek Uygur'ların elinde olan bir taş parçasının Çin'liler tarafından ele geçirilmesi sonucu felaket yıllar başlamış ve bu olaylar kuraklık,açlık,ölümler zinciriyle devam etmiştir.
En büyük ve eski destan "Oğuz Kağan" destanıdır.Bu destanda eski Türk devlet gelenekleri ve sosyal davranışları yansıtılmıştır.Destan içerisinde Bozkurt,semavi ışık ve geyik bir araya getirilmiştir.


Gökten bir ışık demeti içinde inen kızla evlenen Oğuz,gün ışığından meydana gelen Bozkurt öncülüğünde dünya fütuhatına çıkmıştır.Eski Türk destanlarından biriside "Alp-Er-Tunga Destanı"dır.Bu Türk liderinin adı ve hatırası Türkler arasında asırlarca yaşamış,Göktürk'ler ve Uygur'lar adına törenler tertip etmişlerdir.Türklerin hayatını anlatan bir başka destan ise "Manas" destanıdır.Eski Oğuz destanlarından bir parça kabul edilen "Dede Korkut" kitabı da Bozkır Türk topluluğunun örf ve geleneklerine aks ettirilmektedir.


Başlıcaları bunlar olan destanlar ve efsaneler,eski Türklerde canlı bir halk edebiyatının varlığını göstermektedir.Örnek olarak Attila için yazılan ve bize Latince tercümesi gelen,ünlü Mersiye zikredilebilir.

YAZI

Kendilerine ait yazıları olduğu bilinen ilk Türk topluluğu Göktürk'lerdir.Daha önceki çağlarda da Türklerin yazıları vardı.Çünkü yazının icadına yol açan sebeplerden birisi devlet idaresiydi.Çok geniş sahalara yayılmış Türk imp.larını yazı olmadan idare etmek imkansızdı.

Ak-Hunların yazıları Göktürklerinki gibiydi.Oğur boyları kendi yazılarını kullanıyorlardı.Hun katipleri kendi dillerinde yazdıkları metinleri Attila'ya okuyorlardı.Avrupa Hun'ları yazılarını Asya'dan beraberlerinde getirmişlerdir.Orhun-Türk yazısının milattan önceki çağlardan kalma örnekleri son yıllarda Tanrı Dağlarındaki kazılarda bulunmuştur.Bunlara göre Türk yazısının tarihi MÖ..5.yy.la kadar çıkmaktadır.


Orhun alfabesi Bulgar'lar,Hazar'lar,Peçenek'ler,Macar'lar tarafından da,bazı küçük farklarla kullanılmış,böylelikle Uzak Doğu'dan Orta Avrupa'ya kadar uzanan sahada ortak bir yazı haline gelmiştir.

SANAT

Bozkır sanatı hayat şartlarına uygun olarak,"hayvan üslubu" şeklinde gelişmiştir.Hayvanların birbirleri ile olan mücadelelerini gösteren motifler ön plandadır.Bunlar kemer tokaları,kılıç,hançer kabzası,süs eşyası,koşum takımı gibi taşınabilir malzeme üzerine işlenmiştir.1960 lı yıllarda Orhun'da yapılan bir kazıda Kül-Tegin'in çok güzel yontulmuş mermer büstü ortaya çıkarılmıştır.Bu sanat eseri Türk çehresinin saf biçimini göstermektedir.Bozkır Türklerinde renkli taş ve gümüş kakmacılık,kuyumculuk halı ve kilim dokumacılığı,gergef işçiliği,otağcılık sanatları çok ilerdeydi.


Eski Türk topluluk hayatında müziğin önemli bir yeri vardı.Attila Burgond kralına bir Hun orkestrası göndermişti.Çin kaynakları 28 çeşit Hun halk türküsünden bahseder.Ayrıca askeri mızıka yaygındı.Göktürk,Uygur bandolarında ,davul başta olmak üzere,çeşitli çalgılar mevcuttu.
Türk müzik aletleri içinde "Kopuz" Bozkır Türk folklorunda çok önemli bir yer tutardı.

ZAMAN HESAPLARI

Eski Türklerin zaman hesabı da Bozkır kültürü taşımaktadır.Yılların adları hayvan adları ile belirtiliyordu.(Koyun yılı,pars yılı,yılan,sığır yılları gibi.)Eski Türk takvimi 12 yıllık devreler esasına dayanıyordu.Bir yılda 12 ay vardı.Bir ay yine 12 kısma ayrılıyor ve her kısma "Çağ" deniliyordu.Yıl 365 gün 5 saatten biraz fazla hesaplanmıştı.Günün başlangıcı gece yarısı idi.Yılbaşı Ocak veya Şubat aylarına rastlardı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
TuranSavaşçısı
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 20 Kasım 2009, 00:21:20 »

Eline sağlık kandaşım, güzel bir çalışma.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
K A L K A N
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.926


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 22 Kasım 2009, 13:44:14 »

5000 YILLIK TÜRK GELENEĞİ





Asya bozkırlarının hırçın çocuklarındandı Türkler

Doğa onlara bu uçsuz bucaksız toprakların

Efendisi olmak için gereken her şeyi,

Fiziki yapıyı, savaşçı ruhu ve en uygun

Hayat tarzını verdi.

Karanlıkta çakan bir şimşek gibi

Dünya tarihine damgalarını vurdular.

Sarı Nehir’den Tuna’ya uzanan

Binlerce kilometrelik toprakları kat ettiler.

Göz açıp kapayana kadar büyük devletler kurdular.

Göz açıp kapayana kadar dağıldılar...

Türk ve Güreş kelimesi binlerce yıldır birlikte anılmaktadır. Çünkü Güreş; Türk Milletinin yaşam tarzıdır, geleneğidir, örfüdür, kültürüdür. Güreş “Türk Kültürüne” şekil vermiş, onun bir parçası olmuştur. Binlerce yıl önce Asya’nın uçsuz bucaksız “Bozkırlarında” belirsiz, bazen bereketli, bazen afet saçan, çok zorlu doğa şartlarında “Türk İnsanı” ayakta kalabilmek için mücadele ediyordu. Zor hayat şartları ile mücadele eden Atalarımız; Bozkır ortamında “Karakucak Güreşi” ni benimsemişlerdir. Saka Türklerine ait bir kemikten avadanlık üzerine işlenen güreşçi figüründe ise bu gün yağlı güreşçilerimizin giydiği kispeti görmekteyiz. Bu nedenle Türk Güreşinin kökleri “Orta Asya” dadır. Asya bozkırlarında yaşanan güç hayat tarzı, Türk toplumunda kahramanlık ve cengaverlik geleneğinin yerleşmesinde etkili olmuştur. Atalarımız spora daha çok vakit ayırarak kahramanlık yani Alp’lik geleneğini devam ettirmişlerdir. Büyük Devletler kurmuş Türk Milletinin, anatomik yapısına ve Cengaver Ruhuna en uygun spor Güreş sporudur. Güreş; eski Türklerin bayram şenliklerinden en önemlisidir. Türk Boyları; Sonbaharda büyük güreşleri, şenlik havasında organize ederlerdi. Yine ölü gömme törenlerinde güreşler düzenlenirdi.

Her on yılda bir su kaynakları kuruyan, otlakları yok olan, hayvanları ölen, kıtlığın kuraklığın pençesinde kıvranan “ Türk Boyları” Milattan önce 5.000 yıllarında başlamak üzere Orta Asya’dan başka yerlere göç etmek zorunda kalmışlardır. İlk göçler bazen kesintiye uğrasa da yüzlerce yıl devam etmiştir. Sayan dağlarının güney batısından Altay ve Tanrı dağlarına doğru büyük bir göç olmuştur. Yakutlar Sibirya’nın doğusuna yöneldi. Çuvaşlar Ural dağlarının güneyine çekildi. Bir boy Baykal gölü civarına yerleşti. Hunlar Sarı Nehirden Manş kıyılarına göç ettiler. Oğuzlar Orhun bölgesinden Seyhun nehri kenarlarına, İran ve Anadolu’ya göç etti. Göçler; daha verimli topraklara sürekli devam etti. Peçenekler Tuna’yı 1036 yılında aşıp İstanbul önlerine kadar ilerlediler.

10.yy başından itibaren Peçenek Türkleri’nin Rumeli’ye yerleşmesinden sonra Tuna Nehri kıyılarında Türk güreşi panayırlarda yapılmaya başlandı. Peçenek Türkleri ile başlayan bu uygulama Rumeli Osmanlı Devletine katılıp buralara Yörükler’in yerleştirilmesi ile Oğuz töresinin etkisi altında “Tarihi Kırkpınar Panayırı’nın” güreşleri ortaya çıkmıştır. Panayırlar alış-veriş yeri iken ona “Yağlı Güreşi” katarak sportif karakter kazandıran Türk Milleti’dir. Rumeli’de ve Anadolu’da bir çok yerde panayır güreşi yapılır. Buralarda başı alana “Türkiye Baş Pehlivanı” denilmez. Yalnızca Kırkpınar’da başı alan pehlivan, bir sene sonraki Kırkpınar Güreşleri’ne kadar Türkiye’nin baş pehlivanıdır. Buda Tarihi Kırkpınar Güreşlerinin önemli özelliklerinden biridir. Güreş; Saka, Hun, Göktürk, Selçuklular, Osmanlı ve diğer Türk Devletlerinde büyük aşamalar kaydedilerek yapılmıştır.
Güreş Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügati’t Türk” adlı eserinde “Küreş” şeklinde belirtilmiştir. Osmanlı Türkleri’nin Kırkpınar ile karşılaşıp ona sahip çıkmaları, Sultan Murad Hüdavendigar zamanında olmuştur. Bunu Rumeli’ye ilk defa geçen Süleyman Şah’ın, babası Orhan Gazi’ye gönderdiği mektub (biti) ile, Orhan Gazi’nin Süleyman Şah’a gönderdiği cevabı mektubu ve birde Hüdavendigar Gazi’nin komşu ülkelere gönderdiği “Fetihname”lerden öğreniyoruz. Osmanlılarda pehlivanlar için bir çok pehlivan tekkeleri (şimdiki Güreş Kulüpleri) yapılmıştır. Bursa’nın fethi’ni müteakip Orhan Bey’in zevcesi Nilüfer Hatun, Bursa’da pehlivanların güreşmesi için Pınarbaşı Meydanı’nı vakfeylemiştir. Bu vakfedilen yere Osmanlılar tarafından ilk güreşçiler tekkesi yapılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde ikinci güreşçiler tekkesi 1363-1389 tarihleri arasında yaptırılan Edirne Tekkesidir. Edirne alınıp hükümet olunca Murat Hüdavendigar zamanında yapılmıştır.

1402 Ankara Savaşından sonra Çelebi Sultan Mehmed, Amasya’ya çekilince kendisini korumak için Amasya’nın güçlü kuvvetli iyi savaşçısı 40 pehlivanı görevlendirdi. Bu yiğitler padişahla birlikte Edirne Eski Sarayı’na geldiler. Osmanlı Sarayındaki ilk güreşçiler bölüğü bu suretle oluşmuştur.
1453 ten sonra Osmanlı Devleti'nde üçüncü güreşçiler tekkesi dünyanın en güzel şehri İstanbul fethedildikten sonra Fatih Sultan Mehmed zamanında yapılan “Pehlivan Süca Tekkesi” dir. Yeri Küçükpazar’dan Unkapanı Köprüsü yönüne giden Atlama Taşı Caddesi üzerindedir. Dördüncü güreşçiler tekkesi İstanbul’daki “Pehlivan Demir Tekkesi” dir.

Yavuz Sultan Selim padişah olunca; Süleymaniye Camii ile eski saray arasındaki küçük meydanı da, güreşçiler tekkesindeki pehlivanların, yaz günleri idman yapması için tahsis etmiştir. Bu meydan hala “Pehlivan Demir Hasan Meydanı”diye anılır. Yavuz Selim zamanı “Ehl-hıref Defteri” yani “Sanatkarlar Defteri” nde “Cemaat- ı Küştigiran” adı ile “Güreşçiler Bölüğü” kayıtlı idi. Bu deftere göre pehlivanlar sanatkarlar sınıfına dahil edilirken, diğer sporcuların ayrıldığı görülmektedir. Çünkü her sanat türünün Pir-i vardır. Pehlivanların Pir-i de Hazreti Mahmud Pir-i Yar-ı Veli’dir.

9 Mart 1551 Tarihli Şer’i Sicil defterine göre Osmanlı Devleti tarafından yaptırılan beşinci güreşçiler tekkesi, Manisa’da Kurşunlu Türbe’nin yanındaki Müslüman mezarlığının yanında idi.
Padişahlarımızdan Yıldırım Bayezıt, Fatih Sultan Mehmet Han, Cem Sultan, Yavuz Sultan Selim, ΙV.Murat, ΙΙ.Mahmut, Sultan Abdülaziz iyi birer pehlivan idiler. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da kurduğu ve Unkapanı’nda bulunan “Süca Tekkesi” güreşte modern anlamda dünyanın en eski kulübü idi. Yine Fatih Semtinde, Zeybek Yokuşu’nda kurulan “Pehlivanlık Memur Tekkesi”nde 300 pehlivanın her türlü ihtiyaçları karşılanır ve idman yaptırılırdı.

Güreşimiz, günümüze kadar geçen süre içerisinde uzun yıllar dünya şampiyonları çıkardı. 1899 yılında Fransa’nın başkenti Paris’te yapılan ikinci dünya güreş şampiyonasında Osmanlı Devleti’ni temsil eden Kara Ahmet bütün rakiplerini yenerek birinci olmuş ve tarihe geçmiştir. 1898 in aralık ayında yapılan ilk dünya şampiyonasında ise Kurtdereli Mehmet Pehlivanla, Kara Emin Pehlivan geç kaldıkları gerekçesi ile güreştirilmediler. Eğer güreştirilseydiler mutlak birinci olacaklardı. Çünkü daha önce kolaylıkla yendikleri Avrupalılar kürsüye çıkmış, madalyaları toplamışlardı.

Türk güreşçileri bu yıllarda Koca Yusuf, Adalı Halil, Kurtdereli Mehmed ve daha bir çok pehlivan ile Avrupa ve Amerika’ya, manevi duygularla birleştirdikleri güçle müsabaka yapmaya gitmişler “Türk gibi kuvvetli” menkıbesini tüm dünyaya benimsetmişlerdir.

Güreş; Devlet tarafından da desteklenmişti. Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu önder Atatürk’te güreşi ve güreşçiyi koruyup teşvik ettiği gibi, kendisi de güreşmiştir. Atatürk Muhafız Alayına alınacak askerlerin mutlaka çok iyi pehlivan olmasını isterdi. Muhafız Alayına alınacak pehlivan askerler, bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından seçmelere tabi tutulur ve en iyileri alınırdı.

Atatürk’ün Kurtdereli Mehmed’e gönderdiği mektup; Ulu Önderimizin güreşe ve güreşçiye bakışını yansıtması açısından büyük önem arz etmektedir.

Kurtdereli Mehmed Pehlivan;

Seni cihanda büyük ün almış, bir Türk Pehlivanı olarak tanıdım. Parlak muvaffakiyetlerinin sırrını şu sözlerle izah ettiğini de öğrendim.

“Ben her güreşte arkamda Türk Milletinin bulunduğunu ve Millet şerefini düşünürdüm” Bu dediğini en az yaptıkların kadar beğendim. Onun için bu değerli sözünü Türk sporcularına bir meslek düsturu olarak kaydediyorum. Bununla senden ve sözlerinden ne kadar memnun olduğumu anlarsın.

Çoluk çocuğun için sana ufak bir armağan gönderiyorum. O, bu mektubumla beraberdir.

Pehlivan, ömrünün tam sağlıkla uzun sürmesini dilerim

GAZİ MUSTAFA KEMAL


Dünyadaki diğer Milletlere Türk insanının maddi ve manevi gücünü göstermek ve onaylamak bakımından, kültürümüzün gelecek nesillere aktarımı açısından Ata sporumuz Güreş; Milli kimliğimizi kazandırıcı yönü ile çok önemli bir misyon üstlenmiştir ve bu insanlık yaşadıkça devam edecektir. Güreş; spor vasıtası ile geleneklerin devamına, inançların tazelenmesine, değer yargılarının ve törelerin kökleşmesine yardım ederek, Türk milletini canlı bir biçimde ayakta tutmaktadır. Güreşe sahip çıkmak her Türk’ün en önde gelen görevlerindendir. Böylelikle milletimize özgü vasıflarımızı dünya durdukça gelecek nesillere aktarabileceğiz...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.926


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 30 Mayıs 2010, 13:39:18 »

İSLAM ÖNCESİ TÜRK KÜLTÜRÜNDE "AİLE" KAVRAMI
   Prof. Dr.Mehmet Bahaeddin ÖGEL'e  göre Hunlarda baba ailesi (Temeli dışardan evlenmeye dayalıdır), Moğollarda ise ana ailesi egemendir.
   Moğollarda kadın, çocuğu doğuncaya kadar kendi evinde kalır. Dullar bir daha evlenemezler. Oysa, Hunlar ve Göktürklerde böyle bir gelenek yoktur.
   Çin tarihsel metinleri, Türk ailesinin birçok ahlaksal özelliklerini sıralamaktadır ki, bunlar günümüz aile modeliyle büyük ölçüde uyum sağlamaktadır. Ögel'e göre Türklerde yalnızca baba ailesi görülüyor ve ana ailesinin izlerine rastlanmamaktadır.
Türklerde toplumun çekirdeği aileden oluşur. Bu da baba, oğul ve torunlardan oluşur. Evlenip giden kızlar ile onların çocukları aileden sayılmazlardı.
   Eski Türklerde babadan sonra aileyi anne temsil ederdi. Bu nedenle annenin yeri, babanın diğer akrabalarından ileri olurdu. Babanın mirası anneye değerdi. Çocukların vasisi oydu.
Bekâret anlayışı: Türklerde İslam öncesi de vardı. Türkler bakire kız için, "Kapaklığ," yani kapalı kız diyorlardı.
Ev kadını için "Evci" denirdi. Göktürklerde "Eş" denirdi.

  Sümerlerle Türkler arasındaki yoğun ilişki, Gılgamış Destanı'nın proto-Türkler için bir sıfır noktası oluşturabileceğini göstermektedir. Gılgamış Destanı'nın ortaya koyduğu aile yapısı ve evlenme biçimi; 19. yy. Avrupasında bir aile evrim kuramını, yani ilk aile modelinin serbest cinsel ilişkilere dayalı olduğu tezini reddetmektedir. Sümer aile tipi, tamamen karı-koca ilişkisini yansıtan kutsal törenlerle düzenlenmiş nitelikleri ortaya koymaktadır.
   Proto-Türklerin**, B. Ögel'e göre Eski Türklerin en önemli temsilcileri Hunlardır. Eski Türklerde "Kuma" deyimi, çok eski bir Türk sözüdür.
ve başhatundan sonra alınan kadınlara "Kuma" denirdi.
Kalın*, babanın oğullara, evlenme payıdır. Başlıksa, kız ailesine verilen bir armağandır. Baba malından kızlara bir pay düşüyorsa bu da kızın çeyizidir. Kalınsız kız verme geleneğine yine anıtlarda rastlıyoruz. Genellikle öldürülen bir kişinin ailesine, kalınsız bir kız veriliyor ve böylece, anlaşma yoluna gidiliyordu.
Çekirdek ailenin evrenselliği, hem Sümerlerde hem de Türklerde kanıtlanmış durumda, Sümerlerdeki gibi kadının kutsallığı bu anıtlarda da yer almaktadır.
Tek eşle evlilik, Türk ailesinin karakteristik bir özelliğini taşır.
Görücü yoluyla evlenme: Eski Türk geleneğinde yoktur. Radloff, Altaylılarda kadın ve erkek arasındaki konuşma ve görüşme serbestisinin çok uzak geçmişlere dayandığı kanısındadır.

Kalın, yaygın olarak taksitle ödenirdi. Fakat kız kaçıranlara, kalını peşin olarak ödeme zorunluğu konmuştur.
Kalın, babanın sağken oğullarının evlenebilmeleri için verdiği paydır. Oğul, babadan bu hakkını zorla alabilirdi. Baba malından kızlara da bir pay düşüyordu ki bu da kızın "çeyiz"iydi. Kalın anlaşması, karşılıklı bir akittir. Aynı zamanda karşılıklı bir armağanlaşmadır. Gelinin vardığı erkek sakat ya da iktidarsız çıkarsa, kadın bundan dolayı şikâyet edebilir ve kalını geri verme yoluyla kocasından ayrılabilirdi. Kadın kısır çıkarsa, kız evi, ya kalını geri verir ya da gelinin kız kardeşlerinden birini kalınsız olarak verme yükümlülüğündeydi.
Öldürülen bir kişinin ailesine, kalınsız bir kız veriliyor, böylece, anlaşma sağlanıyordu. (16) Yine, kısır ya da baba evinden gelme bir hastalıkla ölen gelinlerin yerine de kız kardeşleri kalınsız olarak verilebiliyordu.
Anadolu'da ve Orta Asya'da "Nikâh," yaygın olarak kalın anlaşmasından sonra ve kız evinde kıyılır. Nikâh kıyılmadan önce, kalın ve çeyizlerin miktarı da saptanır. Nikâhın yanında, su içme ve sakal kesimi gibi İslam öncesi geleneklere de başvurulur.
Ancak, Türklerde nikâha rağmen, gerdeğe kadar gelinin yüzü tabu sayılırdı. Bu husus, ancak gerdekte, görümlük denen, tören ve armağanlardan sonra kalkardı.

Bazı Türklerde de, evlilik, ancak ilk çocuğun doğmasıyla tamamlanıyordu. Çocuk doğmadıkça, evlilik ve nikâh yürürlüğe girmiyordu.
Düğün ise Türklerde bir toydur. Buna Harzemşahlar çağında "Gelin toyu" denmiştir. Dede Korkut'ta, nişan toyuna "Küçük düğün," evlenme toyuna da "Ulu düğün" denir.

Toy ya da düğün bayrağı da bütün Türklerde görülen yaygın bir gelenektir.
Düğün aşı ve açları doyurma anlayışı da bütün Türklerin ortaklaşa inançları arasındaydı.

Toy ve düğün ateşi de Türk toylarının bir özelliğidir. Yarışlar, güreşler gibi tören şenlikleri, bütün Türk toylarında görülen eğlencelerdir.
Gerdek kavramı, daha çok Oğuzlar, Türkmenler ve Batı Türkleri tarafından geliştirilmiştir. Gerdeklik, gerdek evi biçiminde Osmanlılar tarafından kullanılmıştır. Gerdek odasının, ayn bir kutluluğu vardır.

Sağdıçlık da Göktürklerden beri var. Sağdıç, güveyin hem kılavuzu hem de dostudur. Sanal akrabadır.
Yenge de gelin kılavuzudur. Geline yol gösterir. Bunlara "Danışık" da denir. Kız evinden gelen çeyizlere de yengeler bakar.
Ailede ahlak ilkeleri olarak şunlar söz konusuydu: güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlama, sözünü yerine getirme, sadelik, öğünme, yiğitlik ve mertlik.

Hakanların hoşlanmadıkları hususlar: Yalan, zulüm, harislik, acelecilik, hareketlilik, doymazlık, hiddetlilik, içkicilik, sözünden dönme, inatçılık.

Proto-Türklerin aile yapısının temelde monogami diye ifade edebileceğimiz tek eşli bir evlilik modeline dayandığını, ailenin kutsal ve sevginin önemli olduğunu söyleyebiliriz.

Kök Türk ailesinin birkaç kuşağı bağrında barındıran, babanın ataerki etrafında kümelenmiş bir aile olduğu söylenebilir.
Kök Türklerin de dış evli oldukları kesinlikle bilinmektedir. Oğlanlar ev kurup (Çadır) oba içinde kalmakta, kızlar ise kalın karşılığında yad ellere gelin gitmekteydi. Kök Türkler atayerlidirler.
Asya tarihinde, güveyi anayerinde bir süre tutma geleneği her zaman olmuştur. Hunların doğusunda oturan Vu-huanlarda, güveyi, kadının ailesinin yanına gider. Erkek, kadının bütün akrabalarına hizmet eder, kadının ailesi için çalışır.
Güveyilik sistemi, verilen bir kıza karşılık, karşı ödülleme olarak sunulan Güveyi hizmeti olarak tanımlanır. Hizmet süresi yıllara ya da çocuk sayısına göre değişebilir. 10. yy.da Kutluk erkekleri, kızın velisine bir yıl hizmet ederlerdi.
Türklerde aile kurumunun kökenlerine inen araştırmacılar, başlangıçta bugünkü anlamda bir ailenin bulunmadığı, karı-koca ve çocuklar arasında aile denemeyecek gevşek ilişkilerin olduğu, asıl bağlılığın klan üyeliği olduğu, akrabalık terimlerinin buna göre belirlendiği ve eski Türkçede "Aile" kelimesini karşılayan herhangi bir kelimenin bulunmadığı hususlarında birleşmişlerdir.

Boşanma: Ögel, eski Türklerde kalın yanacağı için, aile üyelerinin buna karşı çıktığını ve bu yüzden boşanma olayının görülmediğini söylemektedir.

Eski Türklerde, öldürülen bir kişinin ailesine karşılık olarak, kalınsız bir kız verildiği de görülmektedir. Ayrıca, karşılıklı dünür olma (kız değiş tokuş etme) durumlarında da kalın ödenmezdi. Yiğitler, aralarında anlaşırken, bazen birbirlerine kız kardeşlerini vereceklerine dair söz verirlerdi. Karşılıklı dünür olma geleneği, en çok, Kırgızlar'da yaygındır.


“KALIN*”, oğlan evinden kız ailesine verilen bir aile malıdır. Buna, bugünkü modern anlaşımızla “depozit” de diyebi­liriz. Kız evine ödenen kalında yalnızca evlenen oğlanın değil oğlan ailesindeki herkesin bir payı ve dolayısıyle bir mi­ras hakkı da vardır. Bunun içindir ki er­kek karısını kovamaz, kadın da kocasını bırakıp kaçamaz. Bu durumda kalın veya depozit yanar; yahut kız ailesinden oğlan ailesine geri vermek gerekir. Böy­le karı kocalar, her iki ailenin hatta bü­tün topluluğun şimşeklerini üzerlerine çekebilirler. Bununla beraber ayrılma, ailelerin anlaşması ile olabilir. Bunun için Türklerin kaim sistemi; mihrden daha sosyal veya içtimaîjhatta daha gü­ven vericidir. Anlaşıldığına göre Türklerin bu kalın geleneği, çok eski çağlarda, “kız kaçır­ma yolu ile evlenme” dönemlerinde oluş­muştu.

PROTO-TÜRKLER ** Bu ırk, avcı ve savaşçı bir kavimdi. En kutsal hayvan olarak kartalı kabul ederlerdi. Dağlık bölgelerde yaşayan kavimlerde görülen kartal hayranlığı proto-Türklerde de bulunmaktaydı. Bakırı işlemesini öğrenmişler ve bıçak benzeri aletlerin yapımında kullanmışlardı. Proto-Türk kültürünü temsil ettiği benimsenen Anav'da, bugünkü Türkmenistan'ın başkenti Aşkabad çevresinde ilk kültür tabakasına yaklaşık olarak altı bin yıllık bir geçmiş biçilmiştir. Anav kültürünün dördüncü katı ise milat yıllarına rastlamaktadır. Tarihçiler genel olarak Orta Asya kavimlerinin kültürlerini Anav uygarlığı tabakalarına göre tarihlendirmeye ve bu tabakalarla karşılaştırmaya çalışırlar. Milattan önce iki binlerde Altay'larda uygarlık iyice canlanmakta, çeşitlenmekte ve giderek zenginleşmektedir. Bakırın yanında tunç ve altın işlenmekte, bıçakların yanı sıra yüzük ve bilezik gibi süs eşyası yapılmaktadır. Bu dönemde dünyanın altın merkezi Altaylar görünmekte ve bu endüstriyi proto-Türkler yürütmektedir. Bu kavim sonraki yıllarda Sibirya Ovası'nın güneyine doğru taşmıştır. Milattan önce iki bin yılları kalıntıları Güney Sibirya bölgesinde bulunmuştur. Proto-Türkler göçebe bir kavim olduklarından yerleşik yaşam biçimini ender zamanlarda göstermektedirler.

        Proto-Türk sanatında asıl öğe hayvan motifleridir. Bu motifler çok incelikli yöntemlerle işleniyor ve hemen her eşyada kullanılıyordu. Hayvan üslubu göçlerle beraber Kuzey Karadeniz bölgelerine doğru yaygınlık kazanıyordu. Proto-Türkler giderek askeri ve siyasal güç kazanıyor, Moğollar ve Mançular gibi çevrelerinde yaşamakta olan kavimleri egemenlikleri altına alıyorlardı. M.Ö. 1700'lere doğru Çin tarih kaynakları proto-Türkler'den söz etmeye başlarlar. Bunun da nedeni proto-Türk kavimlerinin Çin bölgesini tehdit eder bir duruma gelmeleridir. Türklerin tarih öncesi çağları M.Ö.200'lere kadar uzanmaktadır. Bu yıllarda ortaya Teoman veya Tuman Yabgu adlı bir hükümdar çıkarak çevredeki Türk boylarını bir araya toplar. Tarihte Büyük Türk Hakanlığı denilen büyük ve sürekli Orta Asya İmparatorluğu böylece tarih sahnesine çıkar. Sonraları Oğuz Han denen Mete bu ilk Türk hükümdarı Teoman Yabgu'nun oğludur. Oğuz Han, ilk Türk İmparatorluğu'nun sınırlarını sonraları Pasifik' ten Hazar Denizi'ne, Sibirya buzullarından Çin ve Kuzey Hindistan'a kadar genişletir, Asya Kıtası'nın yarısından fazlasını egemenliği altına alır. Türklerin bu ilk imparatorluğu başındaki hanedanın adı nedeniyle "Kun" veya "Hun" adıyla anılmaktadır. Başlangıçlarda Türk adı Türkçe konuşan kavimlerden birisinin adı idi. Sonradan bütün Türkçe konuşanlara Türk adı verilmiştir. Sözcüğün anlamı "güçlü" demektir ve ilk başlarda "Türük" olarak söylenmekteydi. Bu sözcük ilk kez M.Ö.1400'lerde Çin belgelerinde geçmektedir. Gene Çin tarihinden öğrenildiğine göre Türkler M.Ö. 700'lerde Çin topraklarını ele geçirmeye başlamışlardır.

        Türk tarihinin karanlık dönemlerine ait bulunan izler bazı Türk destanlarına yansımıştır. Ergenekon destanında Türklerin düşmanlarınca küçük bir alana sıkıştırıldıktan sonra çoğalmaları, demir madenini eriterek, dışarı çıkmaları ve dünyaya açılmaları konusu Türk tarihi açısından çok önemlidir. Türklerin birçok kavmi egemenlikleri altına alarak büyük imparatorluklar kurmaları en eski çağlarda bile yabancı ulusların dikkatini çekmiş ve tarih belgelerine geçmiştir. Türk tarihi açısından birinci derece kaynak olan Çin belgeleri Türklerin cihangirlik özelliğini açıklamada gerçekçi davranmış ve bunu günümüze yansıtmıştır. Çinlilere göre Türkleri yabancı kavimlere egemen kılan, onların iyi ata binmeleri yani süvarilik karakterleridir. Atlı Türk ordusu o çağların en ileri ve gelişmiş öğesi olarak en geniş ülkeleri ele geçirebilmiştir. Ayrıca Türklerin demir, bakır ve altın gibi madenlere sahip olmaları ve bunları en ileri biçimlerde işleyebilmeleri de onlara üstünlük kazandırmıştır. Atı ve madenleri iyi kullanabilen Türkler, cihangirlik karakterleriyle de kısa zamanda tüm Asya'ya yayılmışlardır. Bu yayılmalar daha sonraki dönemlerde birçok Türk devletini tarih sahnesine getiren en önemli öğe olmuştur.

  

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.926


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 06 Temmuz 2010, 20:51:22 »

KUTSALIN TÜRK KÜLTÜRÜNDEKİ İZLERİ "TANRISAL SİMGECİLİK"

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.926


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #5 : 08 Temmuz 2010, 21:45:41 »

Altaylar’dan Anadolu’ya Kamizm-Şamanizm
   Nasıl ki bir maddi nesnenin kendine özel  yapısı varsa, sosyal grupların ve milletlerin de kendilerine mahsus bazı özellikleri vardır. İşte o özellikler milletleri birbirlerinden farklı kılar. Şüphesiz sosyal farklılıklar maddi nesneler gibi kesin çizgilerle ayrılmazlar. Ancak onları analiz ettiğimizde benzerlerini diğer milletler ya da halklarda görsek de bazı hususları ya da bazı anlamlandırmaları diğerlerinde göremeyiz. Zaten kültürü milli yapan da bu anlamlandırmalardır. Yani kültür unsurları genellikle milli değildir. Onlar evrensel özellikler taşır. Fakat kültür unsurlarına verilen anlamlar ya da onlara karşı takınılan tavırlar, onları diğerlerinden ayırır ve onları milli yapar. Mesela her toplumda aile vardır,  her toplum yemek yapar ve yer. Fakat her toplumun aile anlayışı ve yemek kültürü bir diğerinden farklıdır.
   G.L Bon’un ifadesiyle “bir uygarlığın temel fikirlerinden en önemlileri arasında dinsel fikirler bulunurlar. Tarih olaylarının çoğu dolaylı olarak dinsel inançların değişikliğinden çıkmışlardır. İnsanlığın tarihi her zaman tanrıların tarihine koşuttur”. Bu bağlamda din, dini ritüeller ve inanmalar sosyal yapıyı etkileyen sosyal faktörlerin en önemlilerinden birisidir dersek yanlış yapmış  olmayız.
   Türklerin İslamiyet’e girmeden önceki dini anlayışları  yeterince ele alınmadığı gibi, şimdiki durum da gerektiği şekilde değerlendirilememiştir. Diğer yandan Türklerin eski dini sadece Oğuz grubu esas alınarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Oysa Kıpçak grubu en azından Oğuzlar kadar Türk tarihinde önemli bir yer işgal eder. Bu nedenle günümüzde eski Türklerin dini inançları hakkındaki yeterli bilgileri öğrenebilmek için Asya’da yaşayan Kıpçak gruplarının yaşayışlarına da bakmamız gerekir. Elinizdeki çalışma, hem Oğuz hem de Kıpçak grubuna ait Türkler arasında saha çalışmaları yapılarak hazırlanmıştır. İşte bu açıdan Türkiye’de bir ilke imza atılmıştır.
   Bir çok çalışmada Türklerin “Gök Tanrı” ya da “ Şamanizm” dinine inandıkları yazılmaktadır. Bir defa Şamanizmin bir din olmadığı hususunu konunun dünyaca tanınan Dinler Tarihi uzmanı M. Eliade “Şamanizm” adlı eserinde  dile getirir.  Her ne kadar Eliade eserinin önsözünde “Şamanizm de tam böyle bir arkaik bir esrime tekniklerinden biridir; hem gizemcilik hem büyü hem de terimin geniş anlamıyla ‘din’dir” dese de ileriki bölümlerde   Şamanlık “bir vecd tekniğidir” der. Ona göre “Şamanizm Orta ve Kuzey Asya’nın dinsel yaşamına egemen olsa da bu geniş bölgenin dini değildir. Bazı kimseleri kuzey insanlarının ve Türk–Tatar halklarının dinlerini Şamanizm saymaya götüren şey, gevşeklik ve kafa karışıklığı olmuştur”. Ayrıca Eliade’ye göre Şamanları bir din adamı yerine koymaktansa onları mistikler arasında kabul etmek daha doğru bir yaklaşımdır.
   Sayın Kalafat’a göre de “…Şaman kişi oğlu ile ruhlar alemi arasında görev üstlenmiş iken, Kam daha ziyade Tengri buyruğu ile kişioğlu arasında işlev üstleniyordu”. Kam kavramı öz Türkçe olduğu ve anlam farklılığına rağmen Türkiye’de yapılan çalışmalarda bazı istisnalar hariç “Şaman” kavramı kullanılmıştır. Bu çalışmada da bazen “Şaman” kavramı kullanılmıştır. Ancak burada “Şaman”a verilen anlamla “Kam”a verilen anlam arasında bir farlılığa da  dikkat çekilmiştir.
   Eliade’ye göre dünyanın her yerinde bir “Gök Tanrı” inancı vardır.  Dolayısıyla Sibirya Orta Asya halkları arasında da bu inanç vardır. Onlara göre Tunguzlar, Samoyedler, Türk– Tatar halkları arasında “Gök Tanrı” inancı vardır. Ancak bunun dışında diğer tanrılar da vardır. Ancak “Gök Tanrı” büyük tanrı anlamına geldiğinden en kutsal tanrı “Gök Tanrı”dır.  Buna Samoyedler “Num”, Tunguzlar “Buga”, Moğollar “Tengri”, Buryatlar “Tengeri”, Volga Tatarları “Töngere”, Beltirler “Tingir”, Yakutlar “Tangara” derler. Bu kavramlarla Yakutlar “Yüce Egemen”, Altay Tatarları “Ak Işık”, Türk–Tatar halkları da “ Başkan, Han, Bey” ve daha çok “Ata” anlamını verirler . Bir diğer Dinler Tarihçisi W. Schmidt’e göre de bütün toplumlarda bir “Yüce Yaratıcı” inancı vardır. Hatta Schmidt’ göre insanlar önceleri tek tanrılı inanca sahiptiler, zamanla bu inançlarından çeşitli nedenlerle uzaklaşarak çok tanrılı inanmalar ortaya çıktı. Yapılan antropolojik çalışmalarda da tanrı inancının olmadığı bir sosyal gruba rastlanılmadığı çeşitli çalışmalarda dile getirilmiştir.
   Kalafat, “büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkler yerlere göre değişen, geçen yüzyıllara rağmen eski ve yeni inançlarının karmasını yaşamaktadırlar” der. Bu anlayış belki bazılarının hoşuna gitmeyebilir. Ancak sosyal gerçeklerden kaçamayız veya onları görmezden gelemeyiz. Biz onları görmezden gelsek de onlar bizimle yaşamaya devam ederler. Bu hususa yıllar önce dikkati çeken G. L. Bon’ de “bir ulusun zihin yapısı, sadece o ulusu oluşturan yaşayan bireylerin sentezini değil, fakat özellikle onun oluşmasına katkıda bulunmuş olan sayısız ataların sentezini temsil eder” der. Kalafat’ın bu çalışması eski Türklerden gelen “atalar kültü” konusunda çalışanlara da önemli malzemeler sunması açısından son derece faydalı bir çalışmadır. Diğer yandan bu çalışmanın bizce en önemli tarafı yıllardan beri masa başında eski Türklerin dine hakkında yorum yapanlarından farklı olarak, çok geniş bir sahada ilk defa bir alan çalışmasına dayalı olarak hazırlanmış olmasıdır. Bu açıdan Kalafat, çalışmasıyla eski Türklerin inançları konusunda bir ilke imza atmış olup, umarız bu çalışma başkalarına örnek teşkil eder ve konu hakkında aynı üslupla yapılmış başka çalışmalar bunu takip eder.
   Çok önemli bir çalışmaya imza atmasına rağmen sayın Kalafat, her zamanki üslubu ile alçak gönüllülüğünü yine göstererek “eski Türk inanç veya inançları konusunda yapılması gereken çalışmayı yapabildiğimi sanmıyorum.Yaptığım çalışmanın ihtiyacı karşılayabileceği iddiasında da değilim” der.
   Kalafat, din konusunda çalışmalar yapanlara da bir gönderme yaparak, farklı bir konuda ilgililerin dikkatini çeker. O’na göre  “Türkiye’de dini öğreten müesseseler ile öğrenilmiş dini uygulatan din görevlileri, günümüz inanç dünyasına taşınan ve kaynağı çoğunlukla eski inanç sistemi olan birçok inanç ve uygulamayı; bid’ad, hurafe, batıl ve şirk olarak nitelemekte ve din dışı olduklarını belirtmekle yetinmektedirler. İslamiyet’i, ona ait olmayan inanç ve uygulamalardan ayıklamak İslamiyet’in bizatihi gereğidir ve her Müslüman bu uyarıya uymak ve bu mücadeleye katkıda bulunmak zorundadır. Ancak mücadele adına alınan tavrın daha etkili ve realist olabilmesi itibariyle ayet ve hadislerde de yer  almadığı halde Müslüman’ın inanç dünyasına giren uygulamaların kaynağına inilebilme zorunluluğu vardır”. 
 

Dr. Yaşar Kalafat’ın aynı adlı kitabında sunuş yazısı. (Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2004) 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.268 Saniyede 24 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.