İslamiyet Öncesi Türk Destanlarının Bilim ve Kültür Hayatına Etkisi
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 01 Kasım 2014, 09:35:29


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: İslamiyet Öncesi Türk Destanlarının Bilim ve Kültür Hayatına Etkisi  (Okunma Sayısı 2025 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 27 Haziran 2010, 17:45:50 »

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK DESTANLARININ BİLİM VE KÜLTÜR HAYATINA ETKİSİ
    Tarih öncesi tanrı, tanrıça, yarı tanrı ve kahramanlarla ilgili olağanüstü olayları konu alan şiir, epope..

    Bir kahramanlık hikâyesini veya bir olayı anlatan, koşma biçiminde, ölçüsü 11 hece olan halk şiiri.

    Çağdaş Türk edebiyatında biçim ve içerik yönünden geleneksel destanlardan ayrılık gösteren uzun kahramanlık
şiiri...


  Türkçe sözlükte "DESTAN" kelimesi üç anlam olarak tanımlanmasının, edebiyatın
üç ayrı şubesinde yer aldığı görülmektedir. Elçin, destan “kelimesi ve
mefhumu”nun kullanıldığı Halk ve Yeni Türk edebiyatı alanlarına ayrıca
Divan edebiyatı ve Tarihleri de eklemektedir(Elçin, 1977:90-99).
“Türk dili ve edebiyatı tarihinde destanî türdeki eserleri ifade etmek
için, çeşitli zamanlarda birbirinden farklı kelimeler kullanıldığını”
belirten Yıldırım, “bunların içinde yabancı kaynaklı bir kelime olmasına
rağmen en çok kullanılan ve bir terim olarak işletilenin destan olduğu”
görüşüne yer vermekte, ayrıca, “Edebiyatımızda “destan” sözü, bugün,
daha çok kahramanlık temalarının ağır bastığı manzum, manzum-mensur
veya mensur eserler için kullanılan edebi bir terimdir.”
demektedir(Yıldırım, 1998:149).
   Bizim burada ele alacağımız destan, “Sözlük”te verilen ilk tanım
olan ve Batı literatüründe “epope” olarak gördüğümüz ve Türk
dünyasının büyük bir çoğunluğunun “epos” olarak kabulleri arasında yer
verdiği destandır. Konumuzun başlığını oluşturan bu destanı Elçin, şöyle
tarif etmektedir: “Destan(epos), bir boy, ulus(kavim) veya millet
hayatında tam estetik hüviyet kazanmamış eser sayılan efsanelerden
sonra nazım şeklinde ortaya çıkan en eski halk edebiyatı mahsullerinden
biridir. Sözlü geleneğe bağlı olan bu anonim mahsuller, zaman ve mekan
içinde cemiyetin iradesini ellerinde tutan “Kahraman-Bilge”
şahsiyetlerin menkabevî ve hakiki hayatları etrafında teşekkül etmiş uzun,
didaktik hikâyelerdir(Elçin, 1986:72). Köprülü, bu destan dairesi için
“Millî Destan”ifadesini kullanmaktadır(Köprülü, 1980:41). Çünkü Millî
destanlar, “tarihî vakaları tasvirden ziyade milletin yüksek millî
duygularını in’ikâs ettiren, tamamıyle veyahut az çok tarihe müstenit bir
ideal âlemi gösteren halk edebiyatı eserlerinden
ibarettir.”(Togan,1931:4). “Destan Kavramı”nı muhtevalı bir biçimde
kaleme alan Karasoy, yerli ve yabancı kaynaklardaki tariflerin yanı sıra,
destan tariflerindeki ortak ve farklı unsurları da belirterek genel bir
değerlendirme yapmıştır(Karasoy, 1991:37-42)
“Orta Asya’da yapılan arkeolojik araştırmalar sonunda elde edilen
bilgilere göre, Türk destan devrinin M.Ö. XII. Asra kadar uzandığı
kanaatine varılmıştır.”(Yıldırım, 1998:149). Bu bakımdan edebiyat
tarihçileri, Türk edebiyatını “destan”la başlatmaktadır(Atsız, 1992:31).
   Türk edebiyatının hem ilk, hem de önemli bir bölümünü oluşturan
destanların, doğup yaşadığı coğrafyanın büyüklüğü ve doğuşundan
günümüze oluşturduğu tarihî çizginin uzunluğu göz önünde
bulundurularak, “ilk, orta ve son dönem” biçiminde üç ayrı safhada ele
alınması, belki bu alandaki çalışmaları kolaylaştırıcı bir tasnif denemesi
olarak kabul edilebilir. Bu tasniften hareketle adlandırılabilecek “İlk
Dönem Türk Destanları” ise; başlangıcından 9. yüzyıla kadar olan tarihî
süreçte yaşanan olayları ele alan ürünler olarak düşünülmüştür ki, bu
dönem İslâm’ın Türkler tarafından kabulünün öncesini oluşturduğu için,
bu dönem destanları Türk edebiyatında “İslamiyet Öncesi Türk
Destanları”(Sakaoğlu-Duymaz, 2002) olarak yerini almıştır. “Millî Türk
Destanı” (Köprülü,1980:41) biçiminde de adlandırılan bu destanlar,
destanları meydana getiren hadiselerin tarihî seyri esas alınarak şu
şekilde sınıflandırılmaktadır: Yaratılış, Saka(Alp Er Tunga, Şu), Hun-
Oğuz(Oğuz Kağan, Attila), Göktürk(Türeyiş(Bozkurt), Ergenekon),
Uygur (Türeyiş, Göç).
   Adı geçen bu destanlarda bilim üzerine, sosyal, siyasal, dinî,
kültürel vb. hayatlar üzerine ele alınabilecek çok sayıda motif ve unsur
bulunmaktadır. Birçoğu “tez” konusu olabilecek bütün mevzulara
değinmenin güçlüğü bilincinden hareketle bu yazıda, ilk dönem Türk
destanlarında bilim ve kültürel hayata tesir etmiş ya da edebilecek
durumda olan bazı anekdotlar üzerine hatırlatmada bulunulacaktır.
   Altay destan, efsane ya da usturesindeki inanmaların yaşandığı
dönem, Türk dilinin oluşum dönemi kadar eskidir denilebilir. Çünkü
insan, önce düşünür, sonra bu düşüncesini ifade yollarını arar. Yaratılış
destanı, Türkçe’nin de içinde bulunduğu Altay dil grubunun bir ürünü
olarak kabul edilmektedir. Yaratılış destanlarından birinin girişinde şu
sözlere yer verilmektedir: “Daha hiçbir şey yokken “Tanrı Kara Han”la
su vardı. Kara Han’dan başka gören, sudan başka görünen yoktu. Kara
Han yalnızlıktan sıkılıp ne yapayım diye düşünürken su dalgalandı. “Ak
Ana” çıktı. Kara Han’a “yarat” diyip yine suya daldı.”(Atsız,1992:32-
33). Görüldüğü gibi, bu destanda ve diğer versiyonlarında kadının önemli
bir yeri vardır. Burada Tanrı Kara Han’a “yarat” emir ya da ilhamını
veren, bir kadın olan Ak Ana’dır. Birçok dünya milletinin destanında
ikinci sınıf bile olamayan, aşk ve şehvet unsuru olarak kabul edilen, hatta
bazılarında tanrıların oyuncağı olan kadın, Türk yaratılış destanlarında
Ak Ana, Ülgen, Umay, Güneş vb. olarak görülebilmektedir. Bu
sebepledir ki, Türkçe’nin kelimelerinde, bazı dillerin “masculin-feminin”,
“müzekker-müennes” yaklaşımlarında olduğu gibi erkeklik-dişilik
ayırımı görülmemektedir. Türkçe, kanaatimizce, birçok dile nasip
olmayan bu insanî ve medenî özelliğini, Yaratılış destanlarında ortaya
koyduğu, dünyanın yaratılışı da dahil her alanda “erkek-kadın”
birlikteliği düşüncesinden dolayı elde etmiştir. Ayrıca, daha sonra ortaya
çıkan destan ve diğer edebî mahsullerde görülen “kutsal varlıkların sudan
çıkma” olayına da ilk olarak Yaratılış destanları kaynaklık etmektedir.
Alp Er Tunga gibi, ölümü üzerine “sagu”lar söylenmiş, “Alpliği”
ile yücelmiş bir kahramandan söz edilirken , “dünyaya hâkim
olma”sındaki asıl yolun “bilgi”den geçtiği vurgulanmaktadır:
“O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi, bilgili, anlayışlı ve
halkın seçkini idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi; zaten âlemde
ferâsetli insan bu dünyaya hâkim olur.”(Sakaoğlu-Duymaz, 2002:197).
“Dünyada hâkim olmak ve onu idare etmek için, pek çok fazilet,
akıl ve bilgi lazımdır.(Arat, 1979: 43).
   Şu destanında, Makedonya kralı İskender(Zülkarneyn) ile Turan
hükümdarı Şu’nun ordularının Fergana vadisinde karşılaşmış olmaları,
Türk kültürüyle Batı kültürünün M.Ö. 4. yüzyılda tanışmış ve
birbirleriyle bilgi alış verişinde bulunmuş olduklarını göstermesi
bakımından önemlidir. Ayrıca, Türklerde ad verme geleneğinden 24
Oğuz boyunun oluşumuna, Oğuzların ilk atası Oğuz Han’ın
mevcudiyetinin M.Ö. 7. yüzyılda görülebileceğine kadar birçok önemli
bilgiyle Şu destanında buluşmak mümkündür(Ercilasun, 1991:6-10)
İslamiyet öncesi Türk destanları içinde hem muhteva bakımından,
hem sosyal, siyasal, kültürel vb. alanlarda vermiş olduğu bilgi
bakımından, hem de toplumun geleceğe yönelik hedef ve ülkülerini
belirleyici olması bakımından Oğuz kağan Destanı çok önemlidir. Oğuz
Kağan’ın doğuşu, çocukluğu, gençliği, bir gergedan öldürmesi, göğün ve
yerin kızlarıyla evlenmesi, yer ve gök varlıklarının Oğuz’un oğlu
olmaları, Oğuz’un aile düzeni, toplum düzeni vb. konular elbette birçok
dinî, sosyal, siyasal, kültürel olay ve bilgiye bünyesinde yer vermektedir.
  Fakat, bizce bunlardan daha önemlisi, birçok ulus ya da milletin dünya
üzerinde varlığından söz edilmediği Milattan önceki yıllarda yaşanan
olayların meydana getirdiği bu destanda, bilim için önemli kabul
edilebilecek keşif ve icatlara yer verilmiş olmasıdır.
   Bunlardan ilki “arabanın icadı”dır. Göktürklerin türeyişleriyle ilgili
efsanelerde, ateş gibi insanlığa faydalı olan şeyleri icat eden atalardan söz
açılıyor ve bunlara büyük bir önem veriliyordu. Zaten ateş, araba vb. gibi
insanlığın gelişmesine yardım etmiş unsurlarla aletlerin icatları , bütün
dünya mitolojilerinde en eski ve öz kalıntılar olarak kabul edilmişlerdir.
Türklerin “Kanglı” boyu, tarih boyunca büyük bir şöhret yapmış ve Türk
kavimleri arasında önemli bir yer tutmuştur. Diğer mitolojilerde olduğu
gibi Türk mitolojisinde de kelimelerle kavramlar arasında bazı
benzeştirmeler yapılmıştır. “Kanglı”, ilk bakışta “kağnı”, yani “kağnı
arabası” nı andırmaktadır. Bu bakımdan Oğuz Kağan destanında “kağnı”
arabasının icadından söz edilirken Kanglı boyu ile bir ilgi kurulmuştur.
Tekerlekli araba(kağnı)nın bulunuşu destanda şu sözlerle ifade
edilmektedir:

Oğuzun askerleri, beyleri bütün halkı
Düşmanda ne bulursa toplayıp hepaldı
Atlar ile öküzler, katırlar az gelmişti
Yığılmış yükler ise ta dağları geçmişti
Oğuz’un bir eri vardı, akıllı, tecrübeli,
Barmaklığı-Cosun-Billig, yatkındı işe eli
Bir kağnı arabası yapıp koydu içine
Oğuz’un bu ustası devam etti işine,
Kağnıyı çekmek için canlı öne koşuldu
Cansız alıntılarda üzerine konuldu.
Oğuz’un beyleriyle halkı şaştılar buna,
Onlar da kağnı yaptı özenmişlerdi ona.
Kağnılar yürür iken derlerdi: “Kanga!Kanga!”
Bunun için de dendi bu halka “Kanga”
Oğuz bunu görünce güldü kahkaha ile
Dedi: “Cansızı çeksin canlılar Kanga ile
Adınız Kangalug olsun, belgeniz de araba”
Bıraktı onları gitti başka tarafa(Ögel,1993:60-61)

   Oğuz Kağan destanında bilim adına verilen ikinci önemli motif,
gemi(kayık)nin icadı, yani suyun kaldırma gücünün bulunuşudur. Çünkü
Oğuz Han’ın bir bilgini İtil(Volga) nehrini geçmek için asırlık ağaçların
içini oyarak “Kıpçak”, yani kayık(gemi) yapmış, yaptığı bu su
vasıtalarıyla Oğuz Han’ın orduları nehrin karşı tarafına geçerek düşmanı
mağlup etmiş ve ganimetleri rahatlıkla nehirden taşıyabilmişlerdi. Bunun
üzerine Oğuz, bu buluşu gerçekleştiren kişiye “içi oyulmuş
ağaç”anlamına gelen Kıpçak adını vermiş, mucit Kıpçak Bey’in nesli de
o günden itibaren Kıpçak boyu olarak anılmaya başlamıştır. Bu bölüm
destanda şöyle anlatılmaktadır:
 “Sonra Oğuz Kağan askerleriyle İtil adındaki ırmağa geldi. İtil
büyük bir ırmaktır. Oğuz Kağan onu gördü ve:
“İtil’in suyunu nasıl geçeriz?” dedi.
 Asker arasında iyi bir bey vardı. Onun adı Uluğ Ordu Bey idi. O
akıllı bir erdi; gördü ki bu yerde pek çok dal ve pek çok ağaç... O
ağaçları kesti ve bu ağaçlara yattı, geçti. Oğuz Kağan sevindi, güldü ve:
“Sen burada bey ol; senin adın Kıpçak bey olsun” dedi (Sakaoğlu-
Duymaz,2002:223).
 Yine Oğuz Kağan destanında görülen “Karluk”, “Kalaç” vb.
adlarda da bilim adına başka özellikler yer almaktadır.
   Bu destanda görülen başka bir husus ise; Oğuz Kağan’ın gördüğü
rüya ile Türklerin “Kızılelma”sını belirlemiş olmasıdır. “Batı hedef”
anlamına gelen bu ülkü sebebiyledir ki Attila, Karadeniz’in kuzeyinden
Avrupa içlerine kadar ilerlemiş, beraberinde gotürdüğü birçok ulus, boy
ve oymakla birlikte merkezi Karpatlar olan coğrafyada yurt tutmuş,
İtalya’dan Almanya ortalarına kadar uzanan büyük bir coğrafyayı vatan
haline getirmeye çalışmış, Avrupa’nın sosyal, siyasal, kültürel ve bilim
hayatını önemli ölçüde etkilemiştir(Yakıcı, 2002). Aynı ülkü sebebiyledir
ki Karadeniz’in güneyinden ilerleyen Oğuzlar, Viyana kapılarına kadar
gelmiştir.
   İslamiyet öncesi Türk destanlarında iki ayrı Türeyiş destanı vardır.
Bu iki destandan biri Göktürk, diğeri Uygurlara aittir. Her iki destanda da
“kurt” ana motiftir. Bu iki destanı birbirinden ayıran özelliklerin başında;
birinde dişi kurt(Aşina-Asena), diğerinde erkek kurt(Börteçi-
Börteçine)un önemli rol üstlenmiş olmasıdır.
Göktürklerin Türeyiş destanında dişi kurtla evlenerek Göktürk
neslini devam ettiren bir “erkek”tir:
  “(Tamamen öldürülen Göktürkler içinde), yalnızca on yaşında bir
çocuk kalmıştı. (Lin memleketinin) askerleri, çocuğun çok küçük
olduğunu görünce (ona acımışlar) ve onu öldürmemişlerdi.Yalnızca
çocuğun ayaklarını kesmişler ve bir bataklık içindeki otlar arsına
bırakarak (gitmişlerdi). Bu sırada çocuğun etrafında dişi bir kurt peyda
oldu...”(Sakaoğlu-Duymaz, 2002, s.205).
Bu destan Göktürklerin “ataerkil” bir yapıya sahip olduklarını
göstermektedir.
   Uygur Türeyiş Destanında ise, Uygur neslinin türemesini sağlayan
bir “kadın”, yani Uygur hakanının güzel ve kahraman kızıdır. Bu
sebepten dolayı Uygurların “anaerkil” bir yapı içine girdikleri
görülmektedir.
   Uygur Türeyiş destanlarından birinde hakanın bir kızı, diğerinde
iki kızı (Atsız,1992:75), bir başkasında ise üç kızı(Ögel, 1993:32)
bulunmaktadır. Kızı (ya da kızları)nın Tanrıyla evlenebileceğini düşünen
hakan, yüce bir tepeye saray (kule) yaptırarak kızını oraya yerleştirir.
Çünkü bir gün Tanrının gelip burada kızıyla evleneceğine inanmaktadır.
Günlerden bir gün, gök tüylü, gök yeleli bir erkek kurt kızın bulunduğu
mekana ulaşır, bunun Tanrı olduğuna kanaat getiren kız bu erkek kurtla
evlenir, bu kurttan çocukları olur ve bundan dolayı Uygur nesli kurt gibi
ince belli, keskin bakışlı, hızlı, çevik ve güçlüdür.
   Göktürklerin Türeyiş destanında ataerkil bir yapının oluşmasındaki
temel sebebin “atlı-göçebe” kültürü olduğu düşünülebilir. Uygurların
Türeyiş destanında “anaerkil” bir yapının görülmesindeki temel etken ise
kanaatimizce “yerleşik hayat”ı kabullenmiş olmalarıdır.
  Ergenekon destanının Türklerin bilim ve kültür hayatında çok
önemli bir yeri vardır. Günümüze kadar yaşayışını sürdüren “Nevruz”
gibi bir sosyal olgunun temel doğuş efsanesini oluşturan bu destanda,
Moğollar vb. kavimlerin, sihirbazların bir sihri olarak kabul ettikleri ateş
içinde oynayarak demire istenilen şeklin verilebilmesi
hadisesini(Ögel,1993:37) Türkler, Şamanların dinî tesirinden soyutlamış,
somut bir sanat dalına dönüştürmüştür. Diğer önemli sosyal ve kültürel
olaylarla birlikte, “göğü bakır, yeri demir”leştiren Türklerin maden
bilimine hizmetleri bu destanda açıkça görülmektedir.
İslâmiyet’ten önceki döneme ait Türk destanlarından biri “göç”
destanıdır. Göç, mitolojik ve dinî olduğu kadar, sosyal, siyasal , kültürel,
zaman zaman da din ve medeniyet değişmelerinde önemli derecede etkili
olmuş bir olgudur. Türklerin bugün “atayurt”tan çok uzaklarda
“anayurt”lar oluşturmasının Göç destanıyla yakın bir ilgisinin
bulunduğunu kabul etmek gerekir.
   “...Çin’de (egemen olan) T’ang sülalesinin elçileri, (Uygurlar
hakkında)bilgi edinmek için müşavirleri ile birlikte Uygur ülkesine
gitmişlerdi. Bunlar aralarında konuşup şöyle dediler: “Kara-korum’un
kudret ve zenginliği, ancak bu dağ sayesinde olmuştur. Biz bu dağı niçin
yok etmeyip de (Uygur) devletini zayıflatmayalım!”
Elçiler aralarında böyle konuşup anlaştıktan sonra, (Uygur
Kağanı) Tigin’e geldiler ve ona şöyle söylediler: “Siz Çinli bir
prensesimizle evlendiniz. (Bizim de) sizden bazı yardımlarınızı istemek
için ricalarımız olacak. “İyi talih” dağının taşları sizin muhterem
memleketinizce kullanılmamaktadır. (Sizin yerinize biz bu taşları
değerlendirelim), dediler ve Tigin ile anlaştılar.Bu taşları alıp Çin’e
gotürmek istediler. Fakat taşlar çok büyüktü. (Ve Çin’e) Götürmenin
imkanı yoktu. Bunun üzerine taşlara ateş verip yaktılar, geriye kalan
parçalara da asit döküp hepsini küçük parçalara ayırdılar.Ondan sonra
da bu parçaları alarak (Çin’e) gittiler.
   Bu taşların gotürülmesinden az zaman sonra, kuşlarla hayvanlar
(tuhaf tuhaf) bağırmağa başladılar. Yü-lun Tigin ise, on beş gün içinde
öldü.(Memleketin başına) türlü türlü felaketler geldi. Halk ise rahat bir
 gün görmedi. (Yü-lun Tigin’den sonra) onun yerine geçen kağanlar da
arka arkaya öldüler. Bunun üzerine Uygurlar, Turfan’a göç etmek
zorunda kaldılar.”(Sakaoğlu-Duymaz,2002:217).
   Bu destanda, hakanların ölümü, arka arkaya gelen felaketler,
ülkenin yoksullaşması ve göç, ülkedeki bir kaya parçasının yabancılara
verilmesi sonucunda meydana gelmiştir. Bu kayanın verilmesini sağlayan
ise Uygur hakanının Çinli bir kızla evlenmiş olmasıdır. Göç hadisesine
bilimsel açıdan bakıldığında, belki mitolojik ama günümüzde de etkisini
sürdüren şu düşüncelere yer verilebilir:
Ülke yöneticileri, bir taş parçasını bile kendi çıkarları için
başkalarına vermemelidir. Verdiği zaman ülkede sosyal, siyasal ve
ekonomik kriz başlar, ülke felakete sürüklenir.
   Özellikle ülke yönetiminde yer alanların yabancı kızlarla (ya da
erkeklerle) evlenmelerinde dikkatli olunmalıdır. Bu kültürel değişim
çeşitli vesilelerle ülke insanını yoksulluklara, bölünmelere ve sonucunda
felaketlere gotürebilir.
  Sonuç olarak diyebiliriz ki; içinde “mit”leri barındırması
bakımından özellikle İslâmiyet öncesi Türk destanları, sosyal, siyasal,
dinî, kültürel, teknolojik vb. bakımlardan son derece kıymetli bilgilere
sahiptir. Hemen yapılması gereken, bu zengin bilgi ve kültür
hazinelerinden en iyi şekilde yararlanabilmektir. Bu yararlanma şekilleri,
yaş grupları ayrı ayrı ele alınıp özellikle çocuklara yönelik olmalıdır.
Film, çizgi film, kaset, CD, roman, çizgi roman vb. biçimlerde bölümler
halinde işlenecek olan bu destanlar, yalnız Türkçe konuşan insanlara
sunulmakla kalmamalı, çağın iletişim araçlarından yararlanılarak yazılı,
sözlü, ve görüntülü olarak büyük kitlelere ulaştırılmalıdır.

           KAYNAKÇA
ARAT(Reşit Rahmeti), 1979, Kutadgu Bilig I, Metin, 2.baskı,
Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.
ATSIZ(Hüseyin Nihal), 1992, Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul,
Baysan Yayınları.
ELÇİN(Şükrü), 1977, Halk Edebiyatı Araştırmaları, Ankara,
Kültür Bakanlığı Yayınları.
ELÇİN(Şükrü), 1986, Halk Edebiyatına Giriş, 2. Baskı, Ankara,
Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
ERCİLASUN(Ahmet Bican), “Şu Destanı Hakkında”, Millî
Folklor, 12, 6-10.
KARASOY(Yakup), 1991, “Destan Kavramı”, Millî Folklor, 10,
37-42.
KÖPRÜLÜ(M.Fuad), 1980, Türk Edebiyatı Tarihi, 2. Basım,
İstanbul, Ötüken Yayınları.
ÖGEL(Bahaeddin), 1993, Türk Mitolojisi I, İstanbul, Milli Eğitim
Bakanlığı Yayınları.
SAKAOĞLU(Saim)-DUYMAZ(Ali), 2002, İslamiyet Öncesi Türk
Destanları, İstanbul, Ötüken Neşriyat.
TOGAN(Zeki Velidi), 1931, “Türk Destanının Tasnifi I”, Atsız
Mecmua,1, 4.
Türkçe Sözlük 1, 1988, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.
YAKICI(Ali), 2002, “Orta Avrupa ve Balkanlarda Attila’ya Bağlı
Olarak Gelişen Türk Kültürü”, II. Uluslararsı Balkan Türkolojisi
Sempozyumu, Mostar.
YILDIRIM(Dursun), 1998, Türk Bitiği, Ankara, Akçağ Yayınları.
Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 30 Eylül 2013, 16:24:02 Gönderen: Ambakay »
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 06 Temmuz 2010, 21:09:00 »

KIRGIZ MASALLARINDA MİTOLOJİK UNSURLAR
Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 30 Eylül 2013, 16:24:17 Gönderen: Ambakay »
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.156 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.042s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.