İslam'dan Önce Türkler'de Ölüm ve Ceza Törenleri
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 13 Aralık 2019, 19:00:59


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 6
  Yazdır  
Gönderen Konu: İslam'dan Önce Türkler'de Ölüm ve Ceza Törenleri  (Okunma Sayısı 40046 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 26 Eylül 2009, 12:34:08 »

Şamanist Türk'ler ölümün kötü ruhlardan kaynaklandığına inanırlar. Altay Türk'lerine göre, yeraltı dünyasının Tanrı'sı Erlik yeryüzüne gönderdiği görevlileri aracılığıyla insanların ruhlarını alarak hayatlarına son verirdi. Yakutlara göre ise ölüm, ruhun kötü ruhlar tarafından kapılıp yenmesidir. Bu ruhlar ise daha önce ölen atalarının serserice yeryüzünde dolaşan ruhlarıdır. Altaylılar üzüt, Yakutlar ise iör derler.
Eski Türk'ler can ve ruh mefhumunu genel olarak tın (yani nefes) kelimesiyle ifade etmişlerdir. Ancak genel olarak insanın ölürken canının bir kuş gibi uçup gittiği varsayılır. Orhun Kitabeleri'nde ölmek; uçmak, uçup gitmek olarak anlatılmıştır. Herhangi birinin ölümünden söz ederken ölmek kelimesi yerine kuşu uçtu ifadesi kullanılırmış.
Eski Türk'ler, ölen kişinin ruhunun, şaman tarafından özel bir merasimle yeraltı dünyasına gotürülünceye kadar evde dolaştığına inanırlar; çünkü onlara göre ölü çevresinde olup bitenden haberdardır. Bu yüzden akrabalarına zarar verebileceği düşünülen ölü, merasimlerde etkisiz hale getirilmelidir. Türk'lerin ölülerini nasıl gömdüklerine gelince en sağlıklı ve eski bilgileri Çin kaynaklarından edinebilmekteyiz. Çin kaynaklarına göre, Türk uluslarında aşağı yukarı aynı devirlerde çeşitli gömme adetleri görüyoruz; yakma, ağaca asma, toprağa gömme.
Gök Türk'ler ölüyü çadıra korlar. Oğulları, torunları, erkek-kadın başka akrabası, atlar ve koyunlar keserler ve çadırın önüne sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde bıçakla yüzlerini kesipkanlı gözyaşı dökerler.
Bu töreni yedi defa tekrar ederler. Sonra belli bir günde ölünün bindiği atı, kullandığı bütün eşyasını kendisiyle beraber ateşte yakarlar; külünü belli bir günde mezara gömerler.
İlkbaharda ölenleri sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman gömerler. Kışın veya güzün ölenleri çiçeklerin açıldığı zaman (ilkbaharda) gömerler. Defin gününde ölünün akrabası, tıpkı öldüğü günde yaptıkları gibi, at üzerinde gezer ve yüzlerini keser, ağlarlar.
Mezar üzerinde kurulan yapının duvarlarına ölünün resmini, hayatında yaptığı savaşların tasvirini yaparlar. Türk'lerde bulunan bu balbal geleneğine uygun olarak "ölü" ömründe bir adam öldürmüş ise mezar üzerine bir taş korlar.
İnanışa göre, bir adamın öldürdüğü kimse veya kimseler, cennette öldürenin hizmetçileri olacaklardır.
Gömülme işi bittikten sonra, ölünün atları kesilerek yenirdi ki, bu da Türk kavimlerinde görülen yuğu aşı veya ölü aşı geleneği idi. Bu atların ve kurban edilen koyunların kafaları ise kazıklara asılırdı.
Oğuzların defin törenleri de Gök Türk'lerin defin törenlerinden farklı değildi. IX. yüzyıl Oğuz boylarının defin töreni Gök Türk'lerin defin törenlerinden farksız olduğu İbn Fadlan'ın verdiği malumattan anlaşılmaktadır. Oğuzların defin törenlerini İbn Fadlan şöyle tasvir ediyor:
Onlardan biri hastalanırsa köleler ve cariyeleri bakar; ev adamlarından hiç kimse hastaya yaklaşmaz. Haneden uzak bir çadır dikip hastayı oraya korlar; iyileşince yahut ölünceye kadar çadırda kalır. Yoksul ve köle hastalanırsa onu kırlara bırakıp giderler. Onlardan biri ölürse ev gibi büyük bir çukur hazırlarlar. Ölüye ceket giydirirler, kuşağını kuşandırır, yayını yanına korlar; eline nebiz dolu tahta kadeh tutturup önüne de nebiz dolu bir tahta kap korlar. Bütün mal ve eşyasını bu eve /çukura doldurup ölüyü buraya oturturlar. Sonra çukurun üzerine topraktan kubbe gibi döşeme yaparlar. Atlarından, servetine göre, yüz yahut iki yüz, yahut bir baş at keserler, etlerini yerler. Başını, derisini, ayaklarını ve kuyruğunu sırıklara asıp - bu onun atıdır. Bununla cennete gider derler. Bu ölü hayatında adam öldürmüş ve cesur bir kişi ise öldürdüğü adamlar sayısı kadar ağaçtan suret yontarlar ve mezarın üzerine korlar. Derler ki - bunlar uşaklarıdır, cennette ona hizmet edecekler." Oğuzlar dini inanışlarının tesiri ile suya girmiyorlardı; çünkü bütün Türk'lerdeki köklü bir inanışa göre, su kutludur ve arıdır. Yıkanmak kutlu ve arı olan suyu kirletmek ve böylece büyük günah işlemek demektir. Bu ise uğursuzluğa ve felakete sebep olur.
Bu yüzden Oğuzlar ölülerini yıkamazlardı. Altaylı Türk'ler ise cenaze törenlerini şu şekilde yaparlardı:
Altaylı öldükten sonra dul kadın, ceset yurtta kaldığı müddetçe kocası için ağlamak mecburiyetindedir. Defin işi gizlice ve hiçbir merasim yapılmadan icra edilir. Altaylılar ölülerini umumiyetle dağ üzerindeki gizli yerlerde toprağa gömerler. Ölü tam giyinmiş vaziyette mezara konur ve yanına, yol için bir torba yiyecek de yerleştirilir. Zenginler birlikte binek atı da gömerlermiş. Ölünün dört değnek üzerine kurulmuş iskeleye yerleştirilmek suretiyle defni adeti Altay'da ancak bazı yerlerde tatbik edilirmiş, ben buna ancak Soyonlar arasında rastladım. Ancak ölü gömüldükten sonra akraba ve komşular yurtta toplanarak ziyafet tertip ederler. Geri kalanlar, ziyafetten sonra yurdu şamanlara temizlettirerek başka bir yere naklederler. Ağaç kabuğundan ve kütüklerden yapılmış olan yurtlar, aileden birinin ölümü üzerine terk edilerek olduğu yerde bırakılır ve aile kendisine başka bir yerde yeni bir yurt yapar. Hakaslar ölülerini tarlalardan uzak olan tepelere gömerler. Çukuru derin kazmazlar. Kabirin kazılma işine defin gününün sabahı başlanır. Mezarın etrafına parmaklık veya duvar konulmaz, aksi halde ölünün ruhunun her yıl haraç ödemek zorunda kalacağına ve dua ve yemek almaya çıkamayacağına inanılır. Cenaze evden gün batıya döndüğünde çıkarılırdı. XIX. yüzyılın başında Hakaslar çadırlarda yaşadıklarından bunun için çadırın duvarı yıkılırdı. XIX. yüzyılın sonunda ise kerpic evlere geçildiğinden cenaze ayakları önde olacak şekilde evden çıkarılırdı. Cenaze evinin önünde huraylaası töreni yapılırdı. Bu törenle ölünün bir başkasının ruhunu da "özellikle çocukların" yanında gotürmesine engel olunduğuna inanılırdı. Bu törende dul bir kadın siyah ineğin sütünü ağaç kaba döküp beyaz bezle örterek Huray! Huray! diyerek cesedin etrafında üç kez dolanırdı. Daha sonra ise süt, ölenin yakınlarına içirilirdi. Mezara toprak doldurulmaya başlandığında kadınlar evlerine dönerlerdi. Hakasların bazı boyları ise yalnızca kamlara uygulanmak üzere ayrı bir yöntem uygularlardı. Taysa bölgesinde yapılan bu adete göre ağaçların üzerine tastab denilen bir raf yapılır tabutun üstüne veya içine kayın ağacının kabuğuna sarılmış ceset konurdu. Buna yükseğe çıkma parhan derlerdi. Hakaslar ölülerinin arkasından yılda altı kez yemek verirlerdi ve kirek dedikleri duaları okurlardı. Ölenlerin ardından üçüncü, yedinci, yirminci, kırkıncı günleri ile yarı yıl ve birinci yılında yemek verir, dua okurlardı. Kirek günlerinin tespitinde Hakaslar kutsal saydıkları Flaman kuşunun eşi öldüğünde eşine bu günlerde geri geldiğine inanarak tespit etmişlerdir. Bir yıl dolduğunda kirek bitiyordu. Seneyi devriyesinden bir gün önce tüm akrabalar ölenin evinde toplanır ve ölen için yemek yaparlardı. Sabah ise hepsi mezara gidip ateş yakarak mezarın çevresinde büyülü dolanma -ibirig- yaparlardı. Dul kadın veya erkek yanan sopayla mezara vurur ve bu işlemden sonra ölünün bir daha yemek istemeyeceğine inanırlardı. Kirek günlerinde evdeki dua bittiğinde kara ruhu evden kovmak gerekirdi. Aksi halde kara ruh evde olanlara mutsuzluk getirirdi. Bunun için bir at kafatası, dört at bacağı, dokuz adet kuşburnu dalı, dokuz parça kuşüzümü ağacı dalı, dokuz siyah taş, üç akdiken dalı ve orak demiri hazırlanırdı. Akşam kapıya siyah at bağlanırdı. Hazırlanan karışım yakılır ve şaman kara ruhu aramaya başlardı. Kirek'e katılanlar ateşin etrafında yavaş yavaş dönmeye başlarlardı. Ateş onları haras'dan koruyordu. Şaman kara ruhu bulduğunda ölenin sesini çıkararak yalvarmaya başlardı. Şaman kara ruhu kara ata bindirerek köyden kovarlardı.
Hunlular ölülerini tabut içine koyarak, bu tabutları altın ve gümüş işlemeli kumaş ve kürklerle örterlerdi. Gelecek hayatta da kendisine hizmet etmesi için yüzlerce kişi kurban edilerek ölüyle beraber gömülürdü. Eski zamanlarda Uygurlar ölüyü yakarak gömerlerdi:
O çağlarda cesedi gömerken yeni elbise giydirilip kazılan mezarın içine sedir yapılıp, sedir üzerine kamıştan yapılmış hasır serilip, üstüne ceset konurmuş. Cesedi gömmeden önce büyük törenler düzenlenirmiş. Mezarın yanına ölen kişinin öz geçmişini anlatan, oyularak yazılan abide taş dikilirmiş. Kağan ölürse eşiyle birlikte gömülürmüş. Cesedin konulduğu çadırın etrafında yedi defa dolaşılır, bıçak ile alınlarını çizip kan akıtarak ağlarlarmış. Yine Uygurların cenaze merasimleri hakkında en iyi bilgileri Çin kaynaklarından edinebiliyoruz. Miladi 518 yılında Çinli gezgin Huy Sing ile Sun Yong, Luo Yang'dan yola çıkıp 519 yılında Odun'a (Hotan) gelmişler. Orada gördükleri hakkında yazmış oldukları Luo Yang ibadethane Hatıraları adlı kitabının beşinci bölümünde Odun (Hotan)'daki cenaze törenlerinden şöyle bahsetmektedirler:
Ölen adamın cesedi ateşte yakılır, cesedin külü yere gömülür. Sık sık anmak için yanına put dikilir. Ağıt yakanlar saçlarını kesip, yüzünü boyarlar. Kağanın cesedi ateşe verilmez, tabuta konularak uzak ıssız yerlere gömülürdü. Sık sık anmak için mezarın yanına put hane yapılır. Erkekleri erkek ihtiyarlar, kadınları kadınlar yıkarlar. Ölüyü ateşin yanına korlar. Erkek ölü kapının sol (güney) tarafına, kadın ölü sağ (kuzey) tarafına konularak yıkanır. Yıkandıktan sonra ölüye elbiselerini giydirirler ve beyaz keçe üzerine yatırıp bir köşeye korlar. 30-40 kişi toplanıp tabut yaparlar. Tabut hazır olduktan sonra bir tarafa atarak - Tanrı bundan sonra bu gibi işleri bize rast getirmesin derler. Ölü tabuta konduktan sonra evde bir gün kalır. Ölüyü çıkarırken ayakları önde bulunur. Ölüyü çıkarırken bir koca karı eline bir kap süt alır at üzerine konulmuş ölüyü üç defa dolaştıktan sonra - kutumuz gitmesin, kuruy! diyerek bağırır, ölüye karşı süt serper. Ölü mezara konulduktan sonra atın dizginini ölünün eline vererek - atını al! derler, atı o yerde öldürürler. Eğer takımları ile beraber gömerler. Ölünün elbisesinden düğmelerini söküp ailesine verirler. Buna kumarkı denir. Ölü ile gömülen eşyayı kırarlar. O dünya bu dünyanın aksine olurmuş. Kırılmazsa o dünyada ölüye kırık olarak verilecekmiş. Mezardan dönenler hep beraber ölünün çıktığı eve gelirler. İyice yıkandıktan sonra yemek yerler ve rakı içerler. En yakın dostlarından ve akrabalarından bazı kimseler bu evde üç gün misafir olurlar; geceleri kimse uyumaz. Her yemekten önce ateşe rakı ve yemek atarlar. Gömme töreninden yedi gün geçtikten sonra köy (yahut oba) halkının getirdiği rakıdan bir yudum ve yemeklerden bir parça toplayıp ateşe yakarlar. Orta Asya'da, Hunlar'ın ve Kök Türk'ler'in egemenliği devirlerinde, daha iptidai basamaklarda bulunan boylardan bazıları ölülerini tabutlara koyup ağaçlara asarlardı. Bu uluslar arasında Moğollar'dan Hıtay (Kidan)'lar, Şveyler, Türk'ler'den Dubo (Tuba)'lar vardı. Bu adet Yakutlar'da XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Bazı haberlere göre Kırgızlar'da bu adet vardı. Müslümanlıktan sonra Kırgızlar bu adeti bırakmışlardır. Bununla beraber Kırgızlar'da bu adetin hatırası olarak defin törenine süyök kötürü derler ki, harfiyen kemik kaldırma demektir.
Kao-Çe'ler ise ölülerini kazılmış bir mezara gotürerek, cesedi bunun ortasına yerleştirirler, hayatta olduğu gibi yayını eline, kılıcını beline, mızrağını kol mafsalına yerleştirdikten sonra mezara gömerler. Bir kimse yıldırımdan veya bulaşıcı bir hastalıktan ölürse, uğursuzluğu gidermek için dua ederler. İşler yolunda gittiği takdirde türlü cinsten birçok hayvan keserek kemiklerini yakar ve at üzerinde mezkûr yerin etrafında dönerler. Bu gibi toplantılarda erkek ve kadın hiçbir yaş farkı gözetilmeksizin hazır bulunur. Talihsizliğe uğramamış aileler şarkı söyler, raks eder ve muhtelif musiki aletleri çalarlar, fakat bedbaht aileler acı acı ağlarlar. Eski Türk'lerde ölünün mezarına, et, süt gibi yiyecekler, silahı ile ölünün atı binilmeye hazır halde mezara gömülürmüş. Mezarın başında bir at kurban edilip eti yendikten sonra ise ölenin evi ve arabası tahrip edilirmiş. Bütün bunlar ölenin ruhunun gideceği dünyada; yoksul, silahsız, yalnız ve güçsüz kalmasını önleyerek geri dünyaya gelip yaşayanları rahatsız etmemesini sağlamaktır. Ruhun yaşamaya devam ettiğine inanan Türk'ler, destanlarında da bu konuyu işlemişlerdir. Ölüm töreniyle ilgili Manas Destanı'nda Manas'ın defin işlemi şöyle anlatılıyor:

"Diyorlar ki Manas'ın sineğe benzer canı çıktı, Gerçek evine gitti. Diyorlar ki ak saray yapıp içine koydular. Gök saray yapıp içine koydular. Diyorlar ki dokuz gün yattı beklettiler. Doksan kısrak kestiler. Diyorlar ki altı gün yine beklettiler. Altmış kısrak kestiler. Diyorlar ki altın işlemeli giyimlerini Dokuz parçaya ayırıp halka üleştiler. Çam ağacından kalın tabut yaptırıp, Diyorlar ki, iç yüzünü gümüşle kapladılar. Dış yüzünü altınla kapladılar. Manas'ı böyle bir tabuta koydular. Diyorlar ki altından kan sızmasın diye Üstünden güneşin sıcağı geçmesin diye Tabutu saray içine yerleştirdiler."

Eski Türk'lerde ayrıca mezarlara bayrak asma geleneği vardır. Bu gelenek, Anadolu'da da görülmüştür. Özellikle evliyaların ve büyük kişilerin mezarlarında. Mezarlara bazı Türk'ler bayrak veya bez asmışlar; daha eski proto- Türk geleneklerini saklayan Türk'ler ise, at perçemli tuğlar asmışlardır. Bazıları da, yalnızca ölü veya yas evine asmışlar. Eski Türk'ler ölülerine "aş vermeyi" en önemli görev sayar ve yoğ töreni dedikleri törenler düzenlerlerdi. İlk çağlarda aş doğrudan doğruya ölüye verilir, yani mezarına konulur veya dökülürdü. İslamiyetin Türk'ler arasında yayılmasından sonra bu tören "sevabını ölü ruhuna bağışlamak üzere fakirlere yemek, helva vermek" şeklini almıştır.
Ölü aşı töreninin en ilkel şekli Tayga ormanlarında kalmış olan şamanist boylarda müşahade edilmiştir. Bunlar arasında öyle koca karılar vardı ki koyunlarına yahut çocuklarına bir hastalık geldiği zaman yemek ve içki alıp kocasının mezarına koyarlar ve -ye, iç! bize dokunma! hain seni! hâlâ doymadın! diye bağırırlar. Demek oluyor ki iptidai devirlerde aş-yemek doğrudan doğruya ölüye sunulmuş kurbanlardır ki bununla onların zararlarından kurtulmak istenirdi. Beltirler'de birinci ölü aşı defnin üçüncü günü verilir. Çadırın güney tarafına masa üzerine sofra kurulur. Bu aşa fazla kalabalık toplanmaz. Hazırlanan yemek ve içkilerin yarısını ölünün ruhu için ateş ruhuna kurban ederler (ateşte yakarlar). Definin yedinci günü bütün oba halkı, kadın ve erkek hepsi toplanıp mezarlığa gelirler. Mezarın sağ tarafına büyük bir ateş yakıp getirdikleri yemeklerden ve içkilerden ateşe atarlar. Sonra herkes mezarın üzerine kadehlerle rakı koyarak ve yemek atarak - bu rakıyı iç! bu yemeği ye! Bunlar sana yukarıdan tayin edilmiş yemek ve içkilerdir, derler. Bu töreni yaptıktan sonra kendileri içmeğe ve yemeğe başlarlar. Yeme içme tamam olduktan sonra, mezar üzerindeki rakı ve yemekleri ateşe atarlar. Tören böylece tamam olur. Yedigün kadar ölünün evinden hiçbir şey dışarı çıkarılmaz. Definin yirminci günü evde yine aş verilir. Ziyafetten sonra ateşe rakı dökülür ve yemek atılır. Kırkıncı günü mezarlığa gidip yedinci günü yaptıkları töreni tekrar yaparlar. Altı ay sonra yine böyle tören yapılır. En büyük aş töreni ölümünün yıldönümü münasebetiyle yapılır. Bütün akraba ve dostlar toplanıp mezara gelir, mezar üzerine yemek ve içkiler kor, kendileri de yiyip içerler. Ölünün kocası, yahut karısı mezarı üç defa, güneşin seyri yönüne göre, dolaşır ve -ben seni bırakıyorum der. Bundan sonra dul kadın veya erkek evlenebilir. "Anlaşılıyor ki aş törenini en eski devirlerden beri din ayrılıklarına bakmadan bütün Türk ulusları devam ettirmişlerdir. Bu törenin en iptidai şekli ormanlı bazı Altay oymaklarında görüldüğü gibi doğrudan doğruya ölünün kendisine aş-yemek vermek olmuştur. Sonraları ölünün ruhuna ateş tanrısı vasıtasıyla göndermek, kurban sunmak, daha sonraları ölünün ruhunun da iştirak ettiği tasavvur edilen ziyafetler tertip ederek kurbanlar kesmek şeklini almıştır. Bu ziyafetler ulusun ve boyların kültür seviyeleri ve servetleriyle mütenasip olarak gelişmiş, çok zengin boylarda muhteşem bayram şeklini almıştır. Göktürklerin hakan ve büyük kahramanlarının yoğ-aş törenine bütün imparatorluktaki ulusların iştirak ettiklerini Orhon yazıtlarından öğreniyoruz. Kuzey ülkelerinde Kıtay'lar, Tatabi'ler, güneyden Tibet'liler, batıdan Sogd'lılar, Fars'lar, Buhara'lılar, Türgiş'ler, doğudan Çin'liler, bu yog töreninde bulunmuşlardır. Aş-yog töreni umumiyetle ölünün birinci yıl dönümüne rastlayan yaz aylarında yapılır. Kül Tegin'in ve Bilge Hakan'ın aş törenleri de yaz aylarında yapılmıştır. İbn Fadlan'ın verdiği malumata göre, Oğuzlar ölü aşı için yüzden ikiyüz başa kadar at keserlerdi. Bundan da anlaşılıyor ki Oğuz aş törenine de çok kalabalık toplanmış olacaktır. Oğuzlar Anadolu'ya geldikten sonra dahi eski usul aş törenini unutmamışlardır. Oğuz kahramanları ölürken - ak boz atımı boğazlayıp aşım veriniz diye vasiyet ediyorlardı.
Eski Türk'lerin yas tutup tutmadıklarına gelince Eski Türklerin en başta Orta Asya uluslarının yas tutma adetlerine dair Çin kaynaklarında bazı kayıtlar bulunmaktadır. Bu kayıtlara göre, yas tutanlar bağıra çağıra ağlarlar, yüzlerini parçalarlar, keserlerdi. Bunlara "sağıtçılar (Ağlayıcılar)" denirdi.
Orhon yazıtlarında Kül Tegin ve Bilge Hakan'a yapılan matem törenlerinin tasvirlerinden anlaşıldığına göre, Gök Türk'ler yas tutarken saçlarını, kulaklarını... keserler, feryat ederek ağlarlardı. Kül Tegin için yapılan yastan bahsederken Bilge Hakan şöyle diyor:

"Çok yaşlandım. İki şad, küçük kardeşlerim, yeğenlerim, oğullarım, beylerim ve ulusumun gözleri, kaşları berbat olacak diye kaygılandım."

Bilge Hakan'ın oğlu, babası için diktiği yazıtta şöyle diyor:

"...bunca kavim saçlarını ve kulaklarını biçtiler."

Eski Oğuzların yas adetleri Dede Korkut hikâyelerinde çok tafsilatlı tasvir edilmiştir:

"Beyrek'in babası kaba sarığını kaldırıp yere vurdu. Çekti, yakasını yırttı. Oğul, oğul diyerek ağladı, inledi. Ak perçemli anası ağladı, gözünün yaşını döktü, acı tırnaklarıyla ak yüzünü parçaladı, al yanağını çekti, yırttı; sim siyah saçını yoldu. Kızı, gelini kas kas gülmez oldu. Kızıl kına ak ellerine yakmaz oldu. Yedi kız kardeşi ak çıkardılar, kara elbiseler giydiler... Beyrek'in nişanlısı kara giydi, ak çıkardı. Bunu işitip Kayan Selçük oğlu Deli Dundar ak çıkardı, kara giydi, yar ve yoldaşları akı çıkarıp kara giydiler. Kalabalık Oğuz Beyleri Beyrek için büyük yas tuttular."

Yaslı çadırın üzerine bayrak asmak Oğuzlarda adetti. Dede Korkut hikâyelerinden Beyböyrek hikâyesinde -karalu, göklü otağ zikredilmektedir. Her halde yaslı çadır üzerine kara ve gök bayrak asarlardı. Altay dağlarında yaşayan Kazakların yas alametleri geçmişte beyaz başörtüsü olduğu tespit edilmiştir. Umumiyetle Kırgız-Kazaklarda yas tutma töreni ve adetleri eski Gök Türk ve Oğuzlar'da olduğu gibidir. XIX. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir. Kadınların yüzlerini tırnaklarıyla yırttıkları, saçlarını yola yola ağladıklarını, yakalarını param parça ettiklerini biz kendimiz müşahade ettik. Kazaklarda yas adetine yalnız ölü çıkan aile değil bütün soydaşlar (en az yüz aileden ibaret oymak efradı) riayet ederler. Yas bir yıl devam eder. Yas alameti olarak saç kesme adeti şamanist Sagaylarda tespit edilmiştir. Sagaylar defin törenini tamamlayıp ölenin evine döndükten sonra karısının saç örgüsünü yarısından keserler. Manas destanında bir hakan kadınlarını boşadıktan sonra saçlarını kestirerek dışarı atıyor, bu kadınlar muhafızlar tarafından yağma ediliyorlar. Herhalde saç kesme dul olma alameti sayılmış olsa gerektir. Türk'lerin yas geleneklerinden biri de elbiseleri ters giyinmedir.
Altay dağlarında yaşayan Kuznitsk şamanist Türk göçebelerinin kadınları yas tutarken elbiselerini yedi gün ters giyerler. Kırım sultanlarından meşhur Adil Sultan destanında anası Dana Bigim ağıt söylerken elbisesini ters giyip ağladığı söylenmektedir.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 26 Eylül 2009, 18:28:28 »

 "Bazı bilim adamlarına göre eski Chou’lar, (Çov Hanedanı (Çince: ??|??; pinyin: Zhou Cháo); M.Ö. 1122'den M.Ö. 256 yılına kadar hüküm sürmüş, Shang Hanedanı'ndan sonra, Qin Hanedanı'ndan önce yönetimde olan Çin İmparatorluğu hanedanı)
Aynı ailede her beş kuşakta bir döngüsel yeniden doğumların gerçekleştiğine inanıyorlardı. İnsan ruhu, bir göksel, parlak ve sıcak ruh olan şen diğeri de toprak merkezli, Karanlık ve soğuk olan kuei olmak üzere iki parçadan oluşmuştu. Şen bedenin üst, kuei ise alt kısmında bulunmaktaydı. Ölüm gerçekleştiğinde yeniden doğum beklentisindeki kuei ruh, kuzeye doğru (karanlık geleneksel ikametgâhı) yer altındaki “Sarı pınarlara” (sarı toprağın simgesel rengiydi) giderdi. Şen ruh, göksel özüne doğru süzülmeye çalışırdı. Bununla birlikte ruh, kendi özelliklerine bürünebilen cinler tarafından yok edilme tehlikesi içindeydi. Ölümün hemen ardından ağıt yakılan bir tören gerçekleştirilir ve ruh belirlenen bir ikametgâhta kalmak üzere geri çağrılırdı.

                    Ruh için ayrılan geçici ikametgâh, üzerinde ölünün özü olarak kabul edilen hayvanın amblemi bulunan bir bayraktı. Alplerin ve hakanların amblemi kotuz olduğundan, savaş arabasına çekilen kotuz kuyruklu bayrak alpe ya da hakana ait ruhun geçici ikametgâhı olarak kabul edilirdi. Daha sonra ruhun kesin ikametgâhı olarak bir tapınak ya da tapınak modeli ve bir dikilitaş dikilirdi. Hentze, tapınağın ya kimi kez tepesine bir baca bulunan silindir şeklinde kubbeli bir çadır ya da Çin köşkü biçiminde olduğu sonucuna varmıştır.” [1]

                    “Kök Türk'ler hakkındaki Çin rivayetlerinden anlaşıldığına göre ceset, kubbeli ve yuvarlak biçimli olan Türk çadırına yatırılıyordu. Takvimde uygun bir gün seçerek yuğ merasiminin iki safhası icra edilirdi. Kök Türk beylerinin mezar taşlarında yuğ tarihleri verildiğine göre, gün belirlenirken bazı astrolojik düşüncelerin varlığından da söz edilebilir. Esasen görüleceği gibi, mezar taşlarında astrolojik simgeler de bulunuyordu. Merasim için seçilen günde ceset, at üzerine bindirilip bazen çadır şeklinde bir köşk içinde, silahları ve madeni ayna gibi kıymetli eşyaları yakılıyor ve başka bir mevsimde küller gömülüyordu.

                    Türk kağanlarının mezar abideleri dağ şeklindeydi. Daha sonra Kök Türk'lerde ve Oğuz Türk'lerinde olduğu gibi ceset yakılmadan gömülüyorsa giyimli ve zırhlı olarak, silahları ve elinde bir kadeh içki bulunan ceset, atıyla mezara yerleştiriliyordu. Mezar abidesi olarak ölenin bir portresi ve hayatı sırasında giriştiği savaşlardan sahneler tasvir ediliyordu.

                    Ölen kimsenin hayattayken savaşta öldürdüğü kişilerin simgesi olan taşlar veya heykellere balbal deniyor ve bunlar da mezarın etrafına dikiliyordu. Balballar ve ölene kurban edilen hayvanlar, öbür dünyada hizmete tahsis edilmiş sayılıyordu. J. R. Hamilton ve E. Tryjarski tarafından yeni okunan geyikli bir Kök Türk mezar taşı yazısından anlaşıldığı üzere, kurban edilen hayvanların da tasviri yapılıyordu.

                    Ölenin, onun maiyetinin ve balballar ile kurbanlık hayvanların tasvirleri dikili taşa oyulmuş bir heykel veya kabartma olmaktaydı. Ölenin hayat safhalarını temsil eden levhalar da taşa naklediliyor veya az kabartmalı şekilde oyuluyor ya da kırmızı boyayla çiziliyordu. Bu eserlerin üslubu ilkel, fakat çarpıcı bir ifade biçimiyle kendini gösteriyordu. İnsan tasvirlerinin hiçbiri diğerine benzememek ile, kaynaklarda ölenin portresinin yapıldığı hakkındaki bilgi teyit edilmiş bulunmaktadır. Sin adı verilen bu mezar abidelerinin bazısında Türk sanatkârlarının adları da okunmuştur.” [II]

                    “Halen ölüme uçan ruhun shungkur, sungur şeklinde algılanmış olup olmadığını saptama olanağımız yok, ancak ‘öldü’ demek yerine shungkur boldi, ‘sungur haline geldi’ deyiminin İslam dinini kabul ettikten sonra bile Batı Türklerinde kullanıldığı görülmektedir.” [III]

                    “Ölümü izleyen dönemde bazen birdenbire ortaya çıkan, bazen önceden düzenlenen ağlayıp sızlamalar ile cenaze törenlerinde yer alan ritüele dayalı dövünmeleri birbirine karıştırmamak gerekir. Çinliler bu ayrımı gayet iyi yapmıştır, konuyla ilgili tanımlamaları klâs.k niteliktedir:

                    ‘Onlar, cenazenin içinde olduğu çadırın kapısı önüne gelir gelmez kanlarının gözyaşlarıyla birlikte aktığının görülmesi için yüzlerini bir bıçakla kesmektedirler.’ Jordanes bunun Hunlar tarafından da yapıldığını belirtmiştir. Diğer gözlemciler arasında İbn Faldan, ‘korkunç ve vahşi bir şekilde bağırıp ağlayan’ erkekler olduğunu açıklamaktadır. Aynı zamanda at yarışları düzenlenmekte, yani ölünün çevresinde düzensiz şekilde dönülmekte, ayrıca koyunlar ve atlar kurban edilerek ‘çadırın önüne serilmektedir’. Ölünün seyredilmesi için açıkta bırakıldığı süreyle ilgili olarak dikkat çeken yedi rakamına, çoğu kez yukarıda belirtilen değişik faaliyetler söz konusu olduğunda da rastlanmaktadır: yedi yara, yedi defa çevresinde dönüş…

                    Gömülme tarihi geldiğinde ceset, Herodotos tarafından belirtildiği ve Pazırık kazılarında da görüldüğü gibi, en azından İskitlerde ve ayrıca Moğollarda, mezarında kadar taşınmak için araba üzerine konmaktadır. Tukiulerde, Vuhuanlarda, Huan-Huanlarda ve diğer Türk kabilelerinde bunlara bir cenaze alayı eşlik etmektedir. Cenaze törenleri bir araya gelmek için büyük nedenlerin birini oluşturduğu için eskiden olduğu gibi günümüzde de halk toplanmakta ve bunun için uzak yerlerden gelinmektedir. Yabancı heyetler davet edilmektedir.” [IV]

                    “Aksine bir kanıt bulunmadığı sürece tarihsel çağdaki Altay toplumlarının cenaze töreni geleneklerinin, Orta Asya’nın tarih öncesi (Paleo-Asya, Altay veya Hint-Avrupa) geleneklerinin bir devamı olduğunu söyleyebiliriz.” [V]

                    Sonuç olarak, Altaylıların cenaze törenleri için kullandıkları değişik yöntemleri aşağıdaki şemayla özetlemek mümkündür.

                    I.Ağaçlar üzerinde sergilenen ceset

                    II.Hayvanlara terk edilen ceset

                    III.Yakılan ceset

                    IV.Mumyalama uygulanan ceset

                    V.Gömülen ceset

                    Bu beş durumda II. ve III. sıradaki işlemlerden sonra, hemen hemen her zaman bir gömme işlemi gerçekleştirilmektedir.

                    “Çok sayıdaki metinden ölünün çadıra yerleştirildiğini öğrenmekteyiz. Kuşkusuz söz konusu olan çadır, ölenin hayattayken sahip olduğu çadır değildir. Bu çadır, genellikle cenaze törenleri için kullanılan ya da bu vesileyle kurulan özel bir yer, bir cenaze yeridir.”

                    “Türk'lerin eski tarihlerden beri kefen kullandıkları kanıtlanmıştır.”

                    “Genel olarak ölünün etlerle ve içeceklerle birlikte gömüldüğünü öne sürebilecek yeterli bilgimiz vardır.”

                    “Özetle, öteki dünyada ihtiyacı olan her türlü nesneyi gömmekteler.”


[eklenti yönetici tarafından silindi]
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 07 Ocak 2010, 21:01:13 »

Eski Türklerde Mezar Kültü

Eski Türklerde can ve ruh kavramları “tin” nefes kelimesi ile ifade edilirdi. Ölüm durumu ise, ruhun bedeni kesin olarak terk etmesi şeklinde algılanırdı. Türkler, ruhun insan bedeninde vücut bulmadan evvelki durumunu kuş olarak tasavvur ettiklerinden, ölüm hâli bazen “uçtu” kelimesiyle ifade edilirdi.
Ölüm olayı ile karşılaşan Türklerin, kendilerine özgü bir takım yas âdetleri vardı. Yüzlerini bıçakla çizme, geride kalan eşlerin saç örgülerini keserek cesetle birlikte mezara koyma, ölenin bindiği atın kuyruğunu kesme, ölenin mezarına bayrak asma, ölü gömme töreni sırasında elbiseleri ve başlıkları ters giyme, giysi olarak karalara bürünme, ata ters binme, ölünün ardından belirli günlerde aş verme, bu yas âdetlerinden bazılarıdır.
Meselâ Hun Türklerine ait Noin Ula kurganlarınd, ipek örtülere sarılmış halde 17 adet saç örgüsü bulunmuştur. Geride kalan eşlerin saç örgülerini yarıdan keserek mezara koyma geleneği Sagay Türklerinde de vardı. Kırgız Türklerinde ise bu geleneğe ölenin kızları da uymaktaydı. Beltirler ölüyü defnedip eve geldikten sonra ölünün dul kalan karısının saç örgüsünü çözüp, dağıtır ve yarısından aşağısını keserlerdi. Dul kadın ancak ölünün yedisinden sonra saçlarını örebilirdi. Saç kesme geleneğinin bir benzeri de Anadolu’da görülmektedir. Aydınoğulları’ndan Umur Bey, hem babasının, hem de kardeşinin ölümü üzerine saçını kesmiştir.
Türklerin eski yas âdetlerinden biri de ölenin bindiği atın kuyruğunun kesilmesi idi. Eski Türk kavimlerinde ölümden sonra öteki dünyada hayatın devam edeceği düşüncesine bağlı olarak ölen şahsın kabrine ölünün lüzumlu elbiseleri, çeşitli eşyaları, silahları ve atları da gömülüyordu. Pazırık’ta Rus arkeolog Rudenko tarafından açılan MÖ IV. ve III. yüzyıldan kalma kurganlarda, ölü ile beraber eğerli ve koşumlu olarak atlar da gömülüydü. Gömülen atların kuyrukları, yele ve tırnakları kesilmişti. Bu âdet Oğuz, Kırgız ve Kazak Türklerinde de uygulanmaktaydı.
Bir diğer yas alâmeti de ölü gömme töreni sırasında elbise ve başlıkları ters giymek, eyerleri ters çevirmek ve ata ters binmek idi. Kırgız ve Kazak Türklerinde yas esnasında ağıt söylenirken ters oturulmaktaydı. Yine bu uygulamaya Anadolu Türklerinde de rastlanılmıştır. Candaroğulları’ndan Süleyman Paşanın eşi ölünce beyler, saray görevlileri, hatip ve hoca efendiler kaftanlarını ters giymişlerdir. Rasonyi, bu âdeti şöyle yorumlamıştır: “Eski Türk
inancına göre öteki dünya bu dünyanın tersi durumundadır. Öyleyse eşyalar da öteki dünya istikâmetine çevrilmelidir”.
Eski Türklerde mezarlara bayrak asma geleneği de vardır. Bu gelenek, özellikle evliyaların ve büyük kişilerin mezarlarında Anadolu'da da görülmüştür. Mezarlara bazı Türkler bayrak veya bez asmışlar; daha eski proto-Türk geleneklerini saklayan Türkler ise, at perçemli tuğlar asmışlardır. Bazıları da bayrağı yalnızca ölü veya yas evine asmışlar.
Eski Türkler, ölülerine aş vermeyi en önemli görev sayar ve yoğ adını verdikleri törenler düzenlerlerdi. İlk çağlarda aş doğrudan doğruya ölüye verilir, yani mezarına konulur veya dökülürdü. İslâmiyet’in Türkler arasında yayılmasından sonra bu tören sevabını ölü ruhuna bağışlamak üzere fakirlere yemek, helva vermek şeklinde uygulanmıştır. Anlaşılıyor ki aş törenini en eski devirlerden beri din ayrılıklarına bakmadan bütün Türk ulusları devam ettirmişlerdir. İbn Fadlan'ın verdiği malûmata göre, Oğuzlar ölü aşı için yüzden iki yüz başa kadar at keserlerdi. Bundan da anlaşılıyor ki Oğuz aş törenleri çok kalabalık olmaktadır. Oğuzlar Anadolu'ya geldikten sonra dahi eski usul aş törenini unutmamışlardır. Oğuz kahramanları ölürken “ak boz atımı boğazlayıp aşım veriniz” diye vasiyet ediyorlardı.
Eski Türklerin kendilerine özgü yas âdetleri olduğu gibi, yine kendilerine göre defin merasimleri de vardı. Bu konuda en sağlıklı ve eski bilgileri ise Çin kaynaklarından edinebilmekteyiz. Çin kaynaklarına göre, Eski Türk kavimlerinde yakma, ağaca asma, toprağa gömme gibi çeşitli ölü gömme âdetleri mevcuttur.
Eski Türk kavimlerinde ölümden sonra öteki dünyada hayatın devam edeceği düşüncesine bağlı olarak ölen, şahsın kabrine ölünün lüzumlu elbiseleri, çeşitli eşyaları, silahları ve atları da gömülüyordu. Pazırık, Berel, Noin Ula ve Başadar kurganlarının açılması ile bunların maddî verileri ortaya konmuştur. Altay Dağları eteklerinde, Pazırık’ta Rus arkeolog Rudenko tarafından açılan MÖ IV. ve III. yüzyıldan kalma kurganlarda Hunlardan birçok eşya ve buzlar içinde binlerce yıl bozulmayan insan ve hayvan ölüleri bulunmuştur. Leningrad Ermitage Müzesi’nde saklanan bu eserler arasında halı, kumaş, renkli keçe, aplike örtüler gibi tekstil işleri, atlı araba ve çeşitli eşyalar vardır.
Eski Türk kavimleri inançlarının gereği olarak çeşitli defin merasimleri düzenliyorlardı. Meselâ Çin kaynaklarında Hunların defin törenlerine dair verilen haberler M.Ö. III. yüzyıla aittir. Bu habere göre Hunlar ölülerini tabut içine koyarlardı. Bu tabut iki katlı olup, bunlar iç ve dış tabutlardı. Bu tabutları altın ve gümüş işlemeli kumaş ve kürklerle örterlerdi. Ağaçlar dikilmiş mezarlıkları ve matem elbiseleri yoktu. Ölen beye öteki dünyada hizmet etmesi için ölü ile beraber öldürülenler yüz, hatta yüzden fazla olurdu.
Göktürklerden birisi öldüğünde tören için ölüyü çadıra koyarlardı. Ölenin çocukları, torunları, kadın ve erkek akrabalarından hepsi atlar ve koyunlar kurban eder, bunları çadırın önüne koyup, çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlardı. Sonra kapının önünde bıçakla yüzlerini kesip, ağlayarak kanlı gözyaşı dökerlerdi. Bu töreni yedi defa tekrar ederler, sonra belli bir günde ölünün bindiği atı, kullandığı bütün eşyalarını kendisiyle beraber ateşte yakarak, külünü belli bir günde
mezara gömerlerdi. İlkbaharda ölenleri sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman, kışın veya güzün ölenleri çiçeklerin açıldığı zaman (ilkbaharda) gömerlerdi. Defin gününde mezar açarlar ve külleri içine koyarlar. Akrabalar yeniden mezarın etrafında at koştururlar ve yine kanlı göz yaşları dökerler. Mezar üzerinde kurulan yapının duvarlarına ölünün resmini ve yaşarken yaptığı savaşları tasvir ederler. Hunların yaptıkları bu mezar odaları kurgan adıyla anılırdı. Kurganların duvar ve tavanları kalaslarla kaplanır, üzerine toprak yığılmak suretiyle küçük bir tümsek hâline getirilirdi.
İbn Fadlan, IX. yüzyıl Oğuz boylarının defin töreninin, Göktürklerin defin törenlerinden farksız olduğunu belirtir. XIII. yüzyıl Kıpçak-Kuman boyları, Wilhem Rubruk’un verdiği malûmata göre mezarlar üzerine yüksek tepe yaparlar, tepenin üzerine de bir heykel koyarlardı. Bu heykellerin yüzü doğuya bakardı. Zengin adamların mezarı üzerine ehram şeklinde bir ev yaparlardı. Bu mezarlardan birini Rubruk şöyle anlatıyor: “yeni bir mezar üzerinde on altı tane at derisi gördüm. Bunlar mezarın dört tarafına dörder dörder olarak sırıklara asılmışlardı. Eberhard’a göre sırığa geçirilen atlar, ölünün cennete giderken bineceği hayvanlardır.
Altaylı Türkler ise cenaze törenlerini şu şekilde yaparlardı: Altaylı erkek eş öldükten sonra dul kadın, ceset yurtta kaldığı müddetçe kocası için ağlamak mecburiyetindedir. Defin işi gizlice ve hiçbir merasim yapılmadan icra edilir. Altaylılar ölülerini umumiyetle dağ üzerindeki gizli yerlerde toprağa gömerler. Ölü tam giyinmiş vaziyette mezara konur ve yanına, yol için bir torba yiyecek de yerleştirilir. Bazen zenginler binek atlarıyla birlikte gömülürler.
Eski zamanlarda Uygurlar ölüyü yakarak gömerlerdi: O çağlarda cesedi gömerken yeni elbise giydirilip kazılan mezarın içine sedir yapılır, sedir üzerine kamıştan yapılmış hasır serilip, üstüne ceset konurdu. Cesedi gömmeden önce büyük törenler düzenlenirdi. Mezarın yanına ölen kişinin öz geçmişini anlatan, oyularak yazılan abide taş dikilirdi Eğer kağan ölürse eşiyle birlikte gömülürdü. Kağanın cesedinin konulduğu çadırın etrafında yedi defa dolaşılır, sonra bıçak ile alınlarını çizip kan akıtarak ağlarlardı.
Türklerde cesedi normal gömmenin dışında hem yakarak, hem de mumyalayarak gömme âdeti vardı. Hun kurganlarından çıkarılan cesetler hep mumyalanmış vaziyetteydi. Mumyalanmış ceset ahşap bir sandukaya konmakta, yüzü de doğuya çevrilmekteydi. Hanedan üyeleri için yapılan kurganlar genellikle iki odalı olmaktaydı. Odalardan birine ölenin ahşap sanduka içinde cesedi, diğerine de atları ve şahsi eşyaları yerleştirilmekteydi. Şahsi eşyalar arasında elbise, halı, mücevher, kılıç, kımız, koşum takımı, ipekli kumaşlar, kartal pençesi ve geyik dişleri gibi maddeler yer almaktaydı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 03 Şubat 2010, 23:47:02 »

YOG TÖRENİ

Eski Türkler ölü için yapılan cenaze törenine yog adını verirlerdi. Yog törenine bizzat ölünün kendisinin de katıldığı kabul edilrdi. 6. yüzyıldan kalma Çin kaynakları yog töreni hakkında şu bilgileri vermekteler: "Ölüyü çadıra koyarlar. Ölünün oğulları torunları erkek-kadın öteki akrabaları atlar koyunlar keserler çadırın önüne sererler. Yog'a katılanlar ölünün içinde bulunduğu çadırın çevresinde atla yedi kez dolaşırlar. Çadırın kapısının önünde bıçakla yüzlerini yaralarlar. Bu işi yedi kez yinelerler. Belirlenen günde ölünün atı (kesildikten sonra) ile eşyalarını yakıp külünü ölünün mezarına gömerler. Baharın ölenleri güzün otlar ve yapraklar sarardığında gömerler. Güzün ya da kışın ölenleri ise çiçekler açıldığında baharın gömerler. Defin gününde ölünün akrabaları tıpkı yakınlarının öldüğü günde yaptıkları gibi at üzerinde gezer ve yüzlerini keserler. Mezar üzerine yapılan binanın duvarlarına ölünün resmini yaptığı savaşların resmini çizerler. Bu ölü yaşarken bir düşman öldürmüş ise mezarın üstüne bir taş koyarlar. Kimi ölülerin mezarlarında bu taşların sayısa yüze hatta bine dek çıkar".

Yog töreni bittikten sonra ölü sahibi yoga katılanlar için yemekli bir şölen verirdi. Bu yemeğin adı ise ölü aşı idi. Aynı geleneği bugünkü Türkler'de yaşatmaktadır. Mesela Anadolu Türkleri bir kişinin ölümünden sonra lokma yapıp konu komşuya dağıtırlar. Kimi yörelerde lokma yerine başka yiyecekler dağıtılmaktadır. Manas Destanı'nın Han Kögütey'in yogu ile ilgili olan bölümünde bu ölü aşına ve yog törenleri hakkında başka bilgilere de rastlanmaktadır. Manas Destanı'nında şöyle der:

"... Benim gözlerim yumulduğunda (=öldüğümde) gövdemi kımız ile yıkayın. Etlerimi kemiklerimden keskin kılıç ile sıyırın. Bana zırhımı giydirin. Başıma doğuya doğru koyun. Mezarıma gelen kadınlara kumaşlar dağıtın. Kara Sart türbemi yapsın; kullanacağı tuğlaları aaaaen keçi yağı ile terbiyelesin. Aşımı verin. ..."
Yog töreninda ağlayan kişilere Eski Türkçe'de sıgıtçı adı verilirdi ki bunun bugünkü Türkçe'si ağlayıcı'dır.

Eski Türkler'de en geçerli kurban at ve günümüz Türkleri'nde olduğu gibi koç idi. Yug törenlerinde atın yanında koç kurbanına da rastlanmaktadır. En eski Türk boylarından biri olan Ti-e-lê'lerde yog töreninde koç kurban edilirdi. İslam öncesinin yog adlı cenaze törenleri üzerine en çok bilgi Kök Türkler'den elde edilmiştir. Kök Türkler'de yog töreninde ölenin akrabalarından her biri koç ve at kurban ederek cesedin bulunduğu çadırın önüne getirirlerdi. Ölünün külleri gömüldükten sonra üzerine taşlar yığılarak bir höyük (kurgan) yapılır bu höyüğün başına da bir direk dikilirdi. Direğe ise kurban edilen atların başları ve derileri asılırdı ki buna bugünkü Altaylılar baydara Yakutlar ise tabık adını verirler. Kök Türkler'de görülen bu gelenek Hunlar'dan önceki Chou-Türk Devleti'nden beri bozkır Türk topluluklarında yaşamakta idi. 10. yüzyılda Türk ülkeleri hakkında bilgiler veren İbn Fadlan'ın anlattığına göre baydara ölünün üzerinde uçmag'a yani cennete gideceği attır.

Bugün Mangışlak'ta (Türkmenistan ile Kazakistan'ın birleştiği yerde) yaşayan Türkmenler bu geleneği sürdürmekte ve mezarlarına koç başları koymaktadırlar. Orta Asya Türkmenleri bugün de mezarların üzerine koç boynuzu koyarlar. İslami dönemde bile Kazak-Kırgız Türkleri beğlerinin mezarına birkaç kesik koç başı korlardı. Bu koç başları mezarda önemli bir kişinin yattığını gösterirdi. Anadolu'daki Alevi Türkler'in bazıları ile Caferi mezhebine bağlı olan Türkler de ölülerin mezarlarının üstüne ölü erkek ise koç kadın ise koyun heykeli dikerler.

Yasa katılma konusunda yapılan Eski Türk geleneği olan ölü evini yoklatma bugün de Anadolu Türkleri arasında yaşamaktadır. Konya ve Van'ın kimi köylerinde ölü evine koç İmranlı ve Zara'daki dağlı Türkler ise koyun göndermektedirler.

Bugün kurgan adını verdiğimiz Eski Türk mezarları toprak altında birbirine geçirilen ahşap tomruklarla inşa edilmiş oda ya da odalardan oluşurdu. Kurganın üzerine toprak ya da dallar yığılarak bir höyük teşkil edilirdi. Kurganın yapımında bazan ahşap tomruk yerine taş kullanıldığı da olurdu. Kurganlar genellikle yüksek tabakadan olan Türkler için yapılırdı. Çin sınırlarından Macaristan'a değin uzanan bozkırlarda bu kurganlara rastlanır. Bu kurganlar İslamlık'tan sonraki Türk mezar mimarisinin en önemli kaynağıdır. Selçuklu sanatının örneklerinden olan kümbetler ve daha sonraki zamanlarda görülen türbeler Eski Türkler'in kurgan ve bark geleneğinin devamıdır. Eski Türkçe'de türbe kavramının kaşılığı bark idi. Özellikle ünlü devlet adamları ve büyük kişiler için bark yani türbe yapılırdı. Köl Tigin Tonyukuk ve Bilge Kagan'ın da kendi adlarını taşıyan anıtlarının içinde birer barkları yani türbeleri vardı. Günümüz Türkler'inde görülen türbe ziyareti geleneği kaynağını Eski Türkler'in kurgan ve bark geleneğinden dolayısıyla da atalar kültünden almaktadır. Bugünün Türkleri de atalarının bark ve kurganları ziyaret etmesi gibi türbeleri ziyaret ederler. Hatta bu ziyaretlerin dine uygun olmadığı kimi zaman dini otoritelerce ileri sürülse de. Özellikle bayram arifesi ya da bayramın ilk günü Türk mezarlıkları ve türbeleri ziyaretçilerle dolup taşar
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 04 Nisan 2010, 10:49:06 »

ALTAY TÜRKÇESİNDE ÖLÜM KAVRAMINI ANLATAN SÖZLER VE SÖZ KALIPLARI
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #5 : 24 Nisan 2010, 22:14:11 »

ESKİ TÜRKLERDE DEFİN ŞEKİLLERİ I

Varolma süreci ile birlikte, karşı karşıya kaldığımız ve her an iç içe yaşamak mecburiyetinde olduğumuz ölüm, yaşam kadar gerçek ve günceldir. Günümüzde tüm canlılığı ile yaşamaya devam eden ve halk bilimi içerisinde, hayata, gençliğe, evliliğe ve ölüme geçiş merasimleri olarak adlandırılan, belirli süreçleri ve koşulları bulunan bu aşamalardan biri de ölümdür.
Canlı olan her şey için, kaçınılmaz sonu ifade eden ölüm, insana dönük yönüyle, tüm varlığa egemen olmuş, çoğunlukla kaygı, kısmen de arzulanan boyutuyla varlığını tüm canlılığıyla devam ettirebilmiştir. Çoğunlukla içerisinde bulunulan inanç kültüne paralel uygulamalara muhatap olan ölüm merasimleri ve bu merasimler etrafında şekillenen defin , yas ve anma törenleri gibi uygulamalar, hemen hemen her toplumda büyük bir ciddiyetle ele alınmış ve uygulamalarında büyük bir itina gösterilmiştir.
Biz, bu incelemede, geçiş merasimleri içerisinde, başlı başına bir yer teşkil eden ölüm merasimleri etrafında uygulanmakta olan defin törenlerinin şekillerini tespit ederek, bu şekiller üzerinde bir değerlendirmede bulunacağız. Bu değerlendirmeler, İslâmiyet öncesi inanç dairelerini, özellikle Animizm, Totemizm, Şamanizm, Gök Tanrı inançlarını yaşamış olan eski Türk toplulukları üzerinden yapılacaktır. İncelememizde ayrıca, defin şekillerinde görülen farklılıkları hazırlayan inançsal alt yapıyı, sınırlı da olsa dikkatlere sunmaya çalışacağız.
Defin çeşitlerinin belirlenmesinde en önemli etkileyici, bu toplumların ölü ve ölüm olgusunu ele alış tarzlarıdır. Bu nedenle, öncelikle eski Türk toplumlarının bu konuya nasıl yaklaşmış olduklarını belirtmek faydalı olacaktır.
Diğer bütün toplumlarda olduğu gibi, eski Türklerde de toplumsal mekanizmanın işlerliği, öncelikli olarak içerisinde bulunulan inançsal değerlerle doğrudan ilişkilidir. Bu doğrultuda, aşağıda değişik şekilleri verilecek olan defin uygulamalarında, karşılaşacağımız farklılıkların temelde anlaşılması, uygulamayı yapan toplumun olayı ele alış tarzıyla bire bir bağlantılıdır. İslâmiyet öncesi Türk kültür tarihinde, defin merasimlerinde karşılaştığımız uygulama farklılıkları, binlerce yıllık bir kültür birikiminin ürünüdür. Buna ilâveten, bu toplumların oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmış olması, çeşitli uygarlıklarla ve inançlarla etkileşim halinde bulunmuş olması da, eski Türk topluluklarında defin merasimlerindeki canlılığın ve renkliliğin temel sebeplerindendir.
 Hun, Göktürk, Uygur gibi eski Türk topluluklarında, umumiyetle öldükten sonra , bu dünyadakine benzer bir hayata devam edebileceklerine ve ölümün kaçınılmaz bir gereklilik olduğuna dair inanç kültü son derece kuvvetliydi.
“ Anlaşıldığı kadarıyla ölüm mukadder olarak karşılanmakta ve kurulu olan düzenin gereği olarak algılanmaktadır. Bu nedenle, gök- yer dikotomisiyle ilişkili olan ve doğal karşılanan ölümle ilgili olarak eski Türkler şan kazanmadan ya da savaşmadan ölmeyi küçüklük sayıyorlardı. Öte yandan savaşta da iyi güçleri temsilen galip olunmalıydı. Çünkü, savaşta öldürülen önemli düşmanların ruhları öteki dünyada hizmetkar olarak kullanılmak üzere balbal haline getiriliyordu.” Eski Türklerde, kaçınılmaz bir sonun başlangıcı olarak algılanan ölüm, bir anlamda ölümden sonraki yazgının gerçekleşmesi açısından da bir gereklilikti. “ Eski Türkçe’de, öldü demek için şu deyim çok sık kullanılır. Kergek boldı, gerekenle buluştu.”
Yukarıdaki ifadeden de anlaşılacağı üzere, eski Türklerde hayat ve ölüm , ayrılmaz bir bütünlük içerisinde ele alınmış, hayattan ölüme , ölümden de hayata geçiş, bir bütünün iki ayrı parçası arasında normal bir süreç olarak algılanmıştır.
  “ Eski Türkler, can ve ruh mefhumunu, genel olarak tın (yani nefes) kelimesiyle ifade etmişlerdir. Çağdaş Şamanist Türk boylarından Yakutlar ruh-can mefhumunu tın, kut ve sür kelimeleriyle ifade ederler.Tın kelimesi aynı zamanda esinti, rüzgar, nefes anlamlarına da gelir. “ Kut” bazı izahlara göre toprak, rüzgar ve “ ana-kut” denilen üç unsurdan mürekkeptir. “Tın” vücuttan ayrılırsa ölüm vukua gelir, fakat “ kut” ayrılırsa ölüm olmaz. Sür-insanî enerji – irade ve umumiyetle ruhî halleri meydana getiren unsurdur.”
  Eski Türkler ölümü, ruhun bedeni terk etmesi şeklinde ele almakta, bedenden ayrılan ruhun, dünya hayatında sergilediği tutum ve davranışlar doğrultusunda, ya Tanrı katına ya da yer altı dünyasına doğru yöneldiğine inanmaktadırlar. “Ölüm Göktürkler’de uça barmak yani uçarak gitme sözü ile söylenir. Onlar ruhun uçup Tanrı katına gittiğine inanırlardı. Bir de Tanrının takdiri vardı… Göktürkler’e göre kişi oğlu hep ölümlü türemiş idi. Bunun için Tanrı yaşar, insan da ölürdü.”
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere eski Türklerde ölüm olgusu ve bu olgu etrafında teşekkül eden bir takım inançlar ve uygulamalar genel anlamda mukadder olan ölüm karşısındaki tutumu yansıtması nedeniyle önemlidir. Ruhun bedenden uzaklaşması ve göğe doğru yükselmesi, bugünkü anlamıyla tam olarak cennet cehennem fikrini karşılıyor olmasa da, ölümden sonraki hayatın varlığına yönelik inançları sergilemesi yönüyle dikkate değerdir. Bu durum, defin merasimlerinde görülen uygulama farklılıklarını ortaya çıkaran en önemli sebeplerden biridir. “Eski Türk dininde ölümden sonraki hayat tasavvuruna bağlı olarak iyilik ve kötülüklerin hesabının verileceğine dair bir inancın bulunduğu kanaati beyan edilmektedir”.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #6 : 24 Nisan 2010, 22:20:45 »

ESKİ TÜRKLERDE DEFİN ŞEKİLLERİ II

Eski Türklerde ölüm anlayışı ve ölümden sonraki yazgıya ilişkin çeşitli inanç kültlerine ilaveten, defin şekillerinin belirlenmesinde, başka nedenler de bulunmaktadır. Bu nedenleri şu alt başlıklar altında sıralamak mümkündür.
a) Ölüm şekli
b) Ölüm sebebi
c) Ölen şahsın toplumsal statüsü
d) Ölümün gerçekleştiği yer
e) Ölümün gerçekleştiği zaman
f) Ölen kişinin vasiyeti
Defin şekillerinin çeşitlenmesinde, bölgesel ve toplumsal farklılıklar sergilemesinde, belirleyici olan bu etkenlerle ilgili hususiyetlere, defin çeşitleri üzerinde yapacağımız açıklamalarımız esnasında temas edeceğiz. Özellikle, Şamanizm ve Gök Tanrı inanç kültleri etrafında şekillenen bir hayatı yaşama eğilimi içerisinde görmeye alıştığımız bu eski Türk topluluklarında, çeşitlilik arz eden defin şekilleri, sadece yukarıda adı geçen sebeplerden değil, yüzlerce yıllık bir kültür ve inanç etkileşiminden de izler taşır. Bir kez daha belirtmek gerekirse, oldukça geniş bir coğrafyada ve bu coğrafyayı oluşturan değişik inanç dairelerine mensup pek çok ulusla bir arada yaşanılmış olması, bu toplumlarla kurulan dinî- siyasî – kültürel ve iktisadî ilişkiler de bu farklılık zenginliğinin ortaya çıkmasında önemlidir. Bu sebepler doğrultusunda eski Türk toplumlarında tespit edilebilen defin şekillerini üç genel başlık halinde vermek mümkündür.
A) Cesedin Toprağa Gömülmesi
B2) Cesedin Yakılması
C) Cesedin Teşhiri veya Terki
“ Çin kaynaklarına göre, Türk uluslarında aşağı yukarı aynı dönemlerde, muhtelif gömme âdetleri görüyoruz. Yakma, ağaca asma, toprağa gömme.”  Cesedin toprağa gömülmesi, yakılması ve sergilenmesi uygulamaları, ölüm, ruh ve öteki hayat konularındaki algı farklılıklarının ötesinde, temelde ortak amaçlara yönelik olmaları ile birliktelik arz etmektedir. Karşılaşılan bu farklılıklar, yüzeysel bağlamda uygulama zenginliği olarak değerlendirilmeli, derin anlamda ise ölen kişinin rahat ve huzur bulması, ailesi ve ait olduğu diğer toplum üyelerini rahatsız etmeyecek bir şekilde ruhunun, inanılan Tanrı’ya iletilmesi esasına dayanır.

   A. Cesedin Toprağa Gömülmesi
 M.Ö 3000 yıllarından kalma kurganlardan da hareketle, cesedin gömülmesi, yakılması veya sergilenmesi şeklinde düzenlenen defin merasimleri içerisinde en yaygın olan uygulama şeklinin cesedin toprağa gömülmesi olduğu görülmektedir. Göktürk, Kırgız, Oğuz, Hun, Uygur gibi pek çok Türk boyuna yönelik tarihi ve arkeolojik incelemeler ve bu toplumların sözlü halk kültürü ürünleri içerisinde zaman zaman karşılaşılan defin merasimlerine dönük uygulama anlatmalarından hareketle, bahsi geçen bu toplumlarda müracaat edilen temel defin şeklinin toprağa gömme olduğu görülür.
“ Ölü gömme âdetlerine gelince, onlar ölülerini , Göktürkler gibi sırtlarında elbiseleri, üzerlerinde silahları ve yanlarında diğer şahsi eşyaları ile birlikte gömüyorlardı. Ölü, ev şeklinde açılan bir mezara oturtulup, eline içki dolu ( her halde kımız ) bir çamçak veriliyor ve önüne de yine içki dolu bir kap konuluyordu. Mezar, bir oda gibi açılıyor, tavanı yapıldıktan sonra onun üzerine de çamurdan kubbeye benzer kısım ilave ediliyordu.” Ölünün defni esnasında, bir takım yiyecek ve içecekler yanında, şahsi eşyaları ile birlikte, bu dünyadaki evini andırır bir kurgana gömülmesi, bu toplumlarda ölümden sonraki yazgıya dönük bir uygulama olarak değerlidir. Eski Türkler, ölümden sonra, insanın bu dünyadakine benzer bir hayat süreceğine, yiyip – içeceğine, eğleneceğine, savaşacağına kısacası; dünya hayatından pek de farklı olmayan bir yaşam süreceğine inanmaktaydılar. Bu inanç dairesinde, cesedin muhafaza edildiği ve ölen kişiye bu dünyadaki yaşamının benzeri bir yaşam sağlama yönünde, uygulayıcılara tanıdığı kolaylıklar açısından kurganların ön plana çıkmış olması, toprağa gömme defin şeklinin tercihinde önemlidir.
“ Eskiden ölülerini yakma adeti olan Türklerin 628’lerde mezarı yükseltme adetine yöneldikleri ve VIII. yüzyılda mezarların üzerine inşa edilen barkların ve abidevî mezarların kendilerini gösterdikleri anlaşılıyor ”  Türk kültür tarihi, özellikle toplumsal statü bakımından ön planda olan şahısların, bu kurganlara defnedilmesi ile ilgili, bize pek çok malzeme sunmaktadır. Genel bir örnek olarak ele alınabilecek olması nedeniyle, Kırgızlar’ın Manas Destanı’ndan Han Köketay ‘ın ölüm merasimi törenine dikkat çekmek istiyorum:
“ Ey benim ulusum, gözlerim yumulduğu zaman, vücudumu kımızla yıkayınız, sonra etimi kılıçla kemiklerimden sıyırınız. Kemiklerime zırhımı  giydiriniz, deri ile sarınız. Ak kefenimi başımın altına bırakınız, başımı doğuya yöneltiniz. Kızıl çuhayı kızıl deveye, kara kadifeyi kara deveye yükleyiniz. Kırk deve yüklü kervan ile benim mezarıma geliniz. Defin törenine gelen kadınlara çuhayı parçalayıp dağıtınız. Kervanbaşı kara sert keçi yağları karıştırıp, türbenin tuğlalarını hazırlasın. Dört yolun ağzındaki türbem mavi göğe benzer mavi kubbeli, aya benzer bir yapı olsun.”
Yukarıda, ne şekilde yapılması gerektiği tasvir edilen defin töreni, içerisinde barındırdığı zengin kültür ve inanç göstergelerine ilaveten, defin şeklinin belirlenmesinde ölecek olan kişinin vasiyetinin önemini vurguluyor olması bakımından da dikkatimizi çekmektedir. Ayrıca, Köketay Han’ın kendi defin törenine ilişkin tespitlerinde, eski Türklerdeki insan ve evren kozmogonisine ilişkin inançlarının da etkili olduğunu belirtmekte fayda vardır. Yapılması vasiyet edilen kurgan, yeryüzüne ve gökyüzüne ait unsurların bir arada bulunduğu, adeta evrenin küçük bir modeli veya bir mikrokozmosu olarak tasarlanmıştır ki, bu durum, eski Türklerdeki evren kozmogonisiyle paralellik sergilemektedir.
“ Ruh göklere yükseldiği zaman, ceset değişik şekillerde olmak üzere toprağa gömülmektedir. Çünkü insan toprak ve sudan yaratıldığı için böyle bir gömülme biçimi uygun görülmektedir. Nitekim bazı Şamanist Türklerde zayıf doğan çocukların güçlenmesi için toprağa bastırıldığı ve kısa zamanda güçlendiğinin ifade edildiğini görüyoruz.”
Ölü ve ölüm karşısında saygı ile birlikte bir korku hali içerisinde bulunan eski Türkler, ölüme sebep olan kötü ruhların gazabından uzak kalabilmek veya atalar ruhunun koruyuculuğundan istifade edebilmek için defin merasimleri esnasında ölüye hayattaymış gibi bir muamelede bulunmayı gerekli görmüşlerdir. Bu doğrultuda, ölen kişiye yapılabilecek törenler içerisinde, zengin içeriği ile diğerlerine nazaran çok daha fazla törensellik taşıyan toprağa gömme defin şekli, bu toplumlarda daha fazla tercih edilmiştir.“Eski Türklerde ve Hrıstiyanlık’ın kabulünden önce Macarlarda, ölü ile birlikte atı, yahut atının başı ile ayak kemikleri, silahları, sevdiği eşya da gömülmektedir. Bütün bu adetler, ölünün öbür dünyada da yerdeki tarzda hayatı devam ettirdiği inancından doğmaktadır.”
Cesedin toprağa gömülmesi uygulamalarında sıkı kurallara bağlı kalınmamakta, tekdüze bir format tatbik edilmemektedir. Hedeflenen amaçlar bakımından birliktelik söz konusu iken, pratikte bazı uygulama farklılıkları ortaya çıkabilmektedir. Ölen kişinin toplumsal statüsü, bu konuda en belirleyici etkenlerden biri olmakla birlikte, ölüm yeri ve zamanı da bu konuda önemlidir. Özellikle toprağa defin törenlerinde ilk planda uygun bir yer ve zaman tespiti esastır. Ayrıca, ölen kişinin sosyal statüsü, defin merasiminin çok daha törensel bir hal almasında ve ölenin yakınlarının defin yerinin tespitine dair kararlarının belirginleşmesinde etkili olmaktadır.
“ Cenaze şekilleri sosyal mertebeye, oymağın durumunda şu ya da bu dinsel etkinin baskın olup olmamasına ve son olarak da ilgili kişilerin  arzularına göre değişmektedir. Bunlar arasında sabit kalıcı olan husus, ölü için ve hayatta kalanlar için mümkün olan en iyi koşulların yerine getirilmesidir.”
Bahsi geçen toplumlarda, herhangi bir şahsın ölümü karşısında sergilenen tutum ile ölen kişinin ölüm sebebi olarak herhangi bir hastalığın ön plana çıktığı durumlar - eski Türkler savaşta ölmeyi büyük bir şeref olarak değerlendirmekte, hastalıktan veya yaşlılıktan ölmeyi ise makbûl görmemektedir- karşısında takınılan tavır ve yapılan törensel uygulamalar, çok daha basit ve sade olmakta, ölen şahsın statüsündeki değişkenliğe ve ölüm şekline göre bu törenler de tabandan tavana doğru bir uygulama farklılığı sergilemektedir.
“ İskitlerde mezarlara gömü önemli bir yer tutar. Bu hususta Heradotos İskit hükümdar mezarları hakkında bilgi vermektedir… Hükümdarları öldüğü zaman o bölgede eni boyu bir dikdörtgen, büyük bir mezar kazarlar ve hazır olduğu zaman ölüyü getirirler. Mezarın içine çimen yayılır, hükümdar üzerine konur, ölü yere saplanmış mızraklarla çevrilir, üzerine ağaçtan gölgelik konur, sazlarla örtülür, mezarın içinde boş kalan geniş yerlere hanımlarından birisi, elinden içki içtiği kimse, bir aşçı, silahtârı, uşaklarından birisi, bir haberci ve atları boğulup konur, kullandığı şeylerden birer tane ve altın kupalar konur. Bu tören tamamlanınca, herkes mezarın içine kürek ile toprak atar ve en yüksek tümseği yapmak için birbirleriyle yarış ederler.” Ölen kişinin bir devlet başkanı olması, cesede dönük yan uygulamaları beraberinde getirmektedir. Cenazenin mumyalanması ve uzaktan gelen misafirlerin de merasime katılmalarının temini için bekletilmesi, bu bağlamda ele alınabilir.
Cesedin toprağa gömülmesi merasimlerinde, en önemli adımlardan biri de kurganın yapılacağı alanın tespitidir. Bu alanların tespit edilmesinde, yukarda bahsi geçen etkenlere ilâveten, inançsal değerler daha fazla ön plana çıkmaktadır. Genellikle, dağlık ve ormanlık alanlarla, akarsu vadileri ve yatakları defin için tercih edilen temel mekânlar olmaktadır. Venedikli ünlü seyyah Marco Polo, büyük Tatar hanları ve soyluların yüz günlük mesafede dahi olsa Altay olarak adlandırılan büyük bir dağa gömüldüklerini  bildirmektedir ki, bu durum defin mekânının taşıdığı önemi sergilemesi bakımından önemlidir. “Kurganlar genellikle toplum tarafından kutsal sayılan yerlere yapılıyordu. Bu tür yerler, dağ tepeleri ve etekleri, yaylalar, ormanlık alanlar, ırmak yatakları ve göl kenarları olabilmektedir.”
Eski Türklerde, mezar yeri olarak ulaşılması zor yerlerin tercih ediliyor olmasında, atalar kültüne olan bağlılık yanında, bu bölgelere yapılan kurganların, ata mezarlarını her türlü saldırıdan veya tahribattan uzak tutacağına olan inanç da etkilidir. Elbette, bu bölgelerin tercih edilmesinde, dağ, ağaç ve su gibi yer – su varlıklarının koruyucu bir ruha sahip olduklarına yönelik inanç da göz önünde bulundurulmaktadır.  “ Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin ağır şekilde cezalandırılmasından da anlaşılıyor. Moğollar’ı ve Bizanslar’ı bu hırsızlık teşebbüslerine sevk eden sebep, eski Türkler’de ölülerin silahları, kıymetli eşyaları, bazen tam teçhizatlı atları, kadınların mücevherleri ile birlikte gömülmeleri idi.” Yüksek dağ başlarına defin merasimlerin şekillenmesinde, Gök Tanrı ve Şamanizm inanç dairesi, oldukça etkilidir. “ Büyük ölülerin mezarları genel olarak dağ başlarında bulunmuştur. Eski Türklerin inanışlarına göre, gökte oturan tanrıya yeryüzünde en yakın olan yerler yüksek dağ başları idi.”  Göğe yaklaşmak, Tanrı’ya yaklaşmak anlamına gelmektedir. Ruh bedeni terk ettiğinde, göğe doğru yükselir, bu yükselmenin kolaylaştırması amacına da dönük olan dağa defin merasimleri ölen ile geride kalanlar arasındaki ilişkinin boyutunu sergilemesi bakımından ilgi çekicidir.“ Orta Asya dağlarının çoğu mübarek, kutsal büyük ata, büyük hakan, anlamlarına gelen sıfatlarla anılmaktadır. Her boyun ve her obanın kendine ayrılmış kutsal dağı ve boylardan kurulan büyük birliklerin de ortak dağları ve ağaçları olmuştur.”
Şamanist Oğuz Türkleri’ne göre, bütün dünya ruhlarla doludur. Dağlar, ormanlar, göller vb. hep canlı birer varlıktır. Kutsallaştırılan bu varlıklar genel olarak yer – su varlıkları olarak nitelendirilmişlerdir ki, bu varlıkların en önemlilerinden biri de dağdır.
“ Dikeyliğin güçlü simgesi olan dağ, ormanları ile, karla kaplı oluşu, ulaşılmazlığı ve gizemliliği, tepeleri göklere uzanan ve dolayısıyla onu tutan doruğu ile evrenin merkezinde bulunuşuyla, Türk ve Moğol kültüründe önemli bir rol oynamıştır.”
Cesedin toprağa defnedilmesi törenlerinde, tercih edilen bir diğer mekân, ormanlık alanlardır. Türk kültür ve medeniyetinde - gerek inançsal ve gerekse mevcut yaşam tarzının ayrılmaz bir parçası olması nedeniyle - orman ve ağaç kültü başlı başına bir değerler bütününü oluşturmaktadır.“ Orta ve Kuzey Asya halklarının inanç sistemi olan Şamanizm’in temelinde de hayat ağacı bulunmaktadır. Şaman davullarının üzerinde yer alan Hayat Ağacı, yeryüzü ve gökyüzüne uzanan bölümlerden meydana gelmektedir. Şamanın yeraltından gökyüzüne, oradan yeryüzüne inişini anlatan bu resimler, ay, güneş ve çeşitli hayvanlardan ibarettir… Kayın, badem, elma ağaçlarını da kutsal saymışlardır… Hayat Ağacı, sonsuz zevklerin kaynağıdır. Bolluk, bereket, ölümsüzlük, mutluluk oradadır.”
Eski Türk toplulukları içerisinde, ağaçtan türemiş olduklarına inananlar olduğu gibi, ağacın gökten Umay Ana ile birlikte kadınların koruyucu ruhu olarak yeryüzüne gönderildiğine dair pek çok inanç kültüne inananlar da  mevcuttur.
Cesedin toprağa gömülmesi defin törenlerinde, bir yer – su varlığı olması nedeniyle bu toplumlarda ön plana çıktığını gördüğümüz su kültüne paralel olarak, akarsu vadilerinin veya yatakların tercihiyle de karşılaşmaktayız. Su yataklarına defin de gözden uzak tutulmaması gereken bir diğer etken ise, mezarın soyulmasını ve tahrip edilmesini önleme ve mezar yerinin gizliliğini koruma düşüncesidir.
“ Hocam zeki Velidi Togan, Mohenjo-daro’da, eski Hind’de hâkim olan su kültünün, ölüleri suda gömmekle günahlarından temizlemek, suda ölmeyi şerefli bir ölüm saymak, su ruhlarına inanmak şeklinde Amu – derya ve Sır – derya bölgesinde, eski Türkler arasında kuvvetle yaşadığını, bu âdetin bir zamanlar Aral – Hazer bölgesinde genel olduğunu söyledikten sonra, El – Birûnî’ye dayanarak, eski paganizm devrinde Oğuzların ölülerini Ceyhun Irmağına sallandırdıklarını yazıyor. İslâm devrine ait rivayetlerde, Ceyhun Irmağı, bir günahkârın cesedi üzerinden kırk yıl akarsa, bu yoldan ölünün ermiş mertebesine ulaşacağı söylenmektedir. Hakim ata ile Korkut ata hakkındaki menkabeler de bu rivayeti berkitmektedir. Oğuz menkâbelerinde, Korkut Ata’nın ölümü hakkında, onun Sır - Derya üzerinde, bir seccade üstünde, elinde kopuzuyla ölümü beklediği anlatılmaktadır. Atilla’nın da Thies yahut Etsch nehrine gömüldüğünü efsane bize söylemektedir. Efrasyap hakkındaki İran rivayetleri, onun, Urumiye Gölü’nde hayatının son bulduğunu yahut bu gölde hayatına son vermeyi denediğini söylemektedir.”
Cesedin toprağa defnedilmesi, eski Türk topluluklarında diğer iki türe nazaran daha fazla rağbet görmektedir ki, bu, ölümden sonraki hayat, atalar ruhu ve tabiat kültü ile olan inançsal altyapıyla doğrudan bağlantılıdır. Ölüm ruhun bedeni terk etmesi şeklinde algılanmakta, ölen kişinin geride bıraktıkları ile olan ilişkisinin devam edeceğine inanılmaktadır. Durum böyle olunca, atalara tanzim törenlerinde, içerik açısından diğer iki türe karşın çok daha fazla zengin bir törenselliği de beraberinde getiren toprağa defin merasimleri ön plana çıkmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #7 : 24 Nisan 2010, 22:23:19 »

ESKİ TÜRKLERDE DEFİN ŞEKİLLERİ  III
 B. Cesedin Yakılması
    Eski Türklerde, cesedin toprağa gömülmesi törenlerine nazaran, çok daha az uygulama sıklığı ile karşımıza çıkan bir diğer defin şekli olarak, cesedin yakılması ile karşılaşmaktayız. “ Çin kaynaklarına göre, ölülerin yakılması âdetine Türklerde VII. Yüzyılın başından önce çok sık rastlanmaz. Ama ölüler yakılsa da gömülse de cenaze törenleri değişmez.”
Göktürk, Uygur, Hun, Bulgar gibi pek çok Türk topluluğunda, örnekleriyle zaman zaman karşılaşılan bu uygulamanın temelinde ve şekillenmesinde yine inançsal değerler ön plana çıkmaktadır. Eski Türk topluluklarında, ruhların iyi ve kötü ruhlar şeklinde ele alınması, gökyüzüne yükselen iyi ruhların geride kalan akrabaları için Tanrı katında bir yüceltme sebebi olabileceği, yeraltına giden kötü ruhların ise bu insanlara kötülük yapabileceği inancı, cesedin yakılması törenlerinde temel hareket noktalarından birini oluşturur.
 Cesedin yakılması, öncelikle kaçınılmaz bir son olan ölüm ve ölüme sebep olduğuna inanılan kötü ruhlar karşısında duyulan korkunun bir göstergesi olması açısından ilgi çekicidir. İnanca göre,ölüm sadece ölen kişiyi değil, bu kişinin yakınlarından tutun da, kullandığı eşyalara kadar tüm çevreyi etkisi altına almaktadır. Ölenin ve ölümün etrafta bıraktığı bu kötü etkinin ortadan kaldırılabilmesi, genel anlamda bir arınma ile olabilmektedir ki, bu işin vasıtası da ateştir.“ Ölümle ilgili her şey bertaraf edilmesi gereken büyük bir tehlike arz eder. Ölünün akrabaları ve onun evinde yaşayan herkesin kendilerini ateşle arındırması lâzımdır.”
Cesedin yakılması uygulamalarında bir diğer önemli faktör, ölümün geldiğine inanılan kaynakla ilgilidir. İnanca göre, ölüme yeraltında bulunan kötü ruhlar sebep olmaktadır. Yeraltını temsil eden bu ruhlar karşısında, göğü yani kutsalı temsil ettiğine inanılan ateşin mücadelesi şekline dönüştürülen bu merasimler esnasında, ateşin gök menşeyi itibariyle kötüyü kovabilecek bir güce sahip olduğuna inanılmaktadır. Özellikle Şamanizm ve Gök Tanrı inanç dairelerini yaşayan toplumlar açısından, gök ve göğe ait olduğuna inanılan her şeye kutsallık atfedilmiş olması, ateşi bu toplumlar nazarında önemli kılmış, kendisine bir takım inanç değerlerinin yüklenmesine sebep olmuştur.
“ Gumilev, Göktürkler’in ateşi kutsal saymasında, Zerdüştlükte ki ateş kültü arasında yalnızca dış görünüş itibariyle benzerlik olduğunu belirtir. Ona göre, İran’da ateşe tapılırken, Göktürkler’de ateşle kötü ruhlar kovulmakta, yani ateş büyü unsuru olarak kullanılmaktadır.”  Ölü yakma geleneği Kuzey Türkleri’nde ve özellikle Kırgızlar’da yaygın bir defnetme biçimiyken  Göktürkler’de bu uygulamaya pek rastlanılmadığını da burada belirtmek istiyoruz. Cesedin yakılarak defnedilmesi uygulamalarında, ateşin kötü ruhlardan koruyucu ve arındırıcı bir özellikle karşımıza çıktığını belirtmiştik. Ayrıca, eski Türkler, insanı beden ve ruhtan oluşan bir terkip şeklinde ele almış ve ruhun beden içerisinde kan ve kemikleri kendisine mesken tuttuğuna inanmışlardır. Durum böyle olunca, eski Türkler nazarında kan ve kemiklerin ne denli önemli olduğunun mantığı anlaşılmış olur.
“ Kemiklerin saklanmasının ölü ile toprak arasındaki ilişkilerin sürdürülmesi için vazgeçilmez bir zorunluluk olduğu bilinmektedir. Yakılan kemikler bu dünyada bir daha var olabilmek için her türlü riski veya her türlü ihtimali ortadan kaldırıyordu.”
Eski Türklerde, ölen kişinin ruhunun kolay kolay bu dünyayı terk etmek istemediğine, yanında sevdiklerini de gotürmek istediğine dair inançların da bulunuyor olması, bu defin şeklinin tercihinde etkilidir. Cesedin ve cesede ait olan eşyaların yakılması, geride kalanlar açısından ölü ve ölüme sebep olan kötü ruhlardan gelebilecek sorunlardan esaslı bir kurtuluşu amaçlamaktadır. Madem, ruh kendisine kemikleri mesken tutmuştur ve ölüme sebep olan da, bu ruhu ele geçiren kötü ruhlardır, bu ruhun ortadan kaldırılması, cesedin doğal olarak da kemiklerin imhâsını zarûri kılmaktadır. “Çinlilerin anlattıklarına  göre, eski Orhun boyu Kök Türkleri’nde, ölüyü yakarlar, atını ve kullandığı eşyayı da onunla beraber ateşe atarlardı.”
Eski Türk topluluklarında cesedin yakılması uygulamalarında tabiat kuvvetleri ile olan inançsal bağların da belirleyici olduğunu belirtmek istiyoruz. Eski Türler, dağın, suyun, ağacın ve ateşin bir ruha sahip olduğuna inanmaktaydılar. Bu tabiat varlıkları arasında ateş diğerlerinin koruyuculuk vasfına ek olarak kötü ruhlar karşısındaki duruşuyla farklılık arz etmektedir.
“Türk ve Moğol topluluklarının inançlarında çok kutsal sayılan ateşte de bir ruh olduğuna inanılmaktaydı. Ateşin temizleyici, kötü ruhlardan ve hastalıklardan koruyucu bir unsur olduğu kabul edildiği için ona kurban sunulduğu ve saçı yapıldığı bilinmektedir.”
Cesedin yakılması uygulamaları, eski Türkler’in ölü ve ölüm karşısında, büyük bir korkuya kapıldığını, ölüme sebep olan kötü ruhların kendilerine de zarar vereceğinden ne denli endişe duyduklarını yansıtması nedeniyle dikkat çekmektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #8 : 24 Nisan 2010, 22:26:13 »

ESKİ TÜRKLERDE DEFİN ŞEKİLLERİ  IV
   C. Cesedin Terk Edilmesi veya Terki
  Eski Türk topluluklarında uygulama alanı bulan defin şekillerinden bir diğeri de cesedin terk edilmesi veya teşhiri şeklindedir. Bu uygulamada, ceset özellikle ağaçlar üzerinde veya yere çakılmış kazıklar üzerinde çürüyene kadar bir tabut içerisinde teşhir edilir. Çürüme gerçekleştikten sonra, kemikler – bazı Türk topluluklarında öteki dünyada tekrar dirilebilmek için kemiklerin muhafazası şarttır – gömülür veya yakılır.
Cesedin tabiata terk edilmesi veya teşhiri, ölü yakınlarınca ölüden ve dolayısıyla ölüme sebep olan kötü ruhlardan uzaklaşma, kaçma anlamını taşır. Ölünün, evinden ve yakınlarının bulunduğu bölgeden uzak bir mûhite nakli bir bakıma ölünün ruhunu şaşırtmaya, ev halkını ve akrabalarını bir daha rahatsız etmemecesine kaybolmasına yönelik bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır.“Teleütler, ölünün kırkı çıkıncaya kadar, mezarlıklarda yaşayan ve zaman zaman da evine girmeye çalışan ölüm ve ölü ruhuna “ üzüt” adını vermişlerdi. Lebedler, hastalık getirdiğine inandıkları bu ruhu “ aza” adı ile aldandırlar. Altay ve Telengitlerde ölü ruhları olan “ körmözler” insan ruhunu kaparak, onun hastalanmasına sebebiyet verirlerdi. Yakutlar bu ruha “ abası” veya “ yör” adını vermişlerdir.” ( Buluç,1987: 329 )
Eski Türkler, ölümden, ölüme ve çeşitli hastalıklara sebep olduğuna inandıkları ölüm ruhlarından uzak kalabilmek için, cesedi ölüm olayının gerçekleştiği yerden uzak bir mûhite terk etmektedirler. Cesedin toprağa gömülmesi veya yakılması uygulamalarına nazaran, çok daha az uygulama alanı bulan bu defin şekli, törensellik açısından da oldukça zayıftır.
“ Beltir rivayetinden anlaşıldığına göre, ölüleri tabutlara koyup, ağaçlara asmak yahut dört direk üzerine bırakmak âdeti Kuzey Altaylarda ve Tayga Ormanlarında yaşayan bazı oymaklarda XVIII yüzyılın sonlarına kadar devam etmiştir.”
  Bu uygulamanın temelde ölenin yeni hayatına alıştırılması amacına yönelik olduğu da düşünülebilir. Artık o bir ölüdür ve tektir. Bir an önce bu duruma alışmalı, kimseyi rahatsız etmemelidir. Bu düşüncelere uygun olarak, ceset tespit edilen yere bırakılır ve başka herhangi bir uygulamada bulunulmadan hemen oradan uzaklaşılır. Bu bölgeden hemen uzaklaşma, ölünün kendilerini takip edebileceği endişesinden kaynaklanmaktadır.
Cesedin terk edilmesinde veya sergilenmesinde tercih edilen araç olarak ağaç, önceki bölümlerde kısaca temas edildiği üzere ağaç kültü ve ruhu ile doğrudan ilişkilidir. Bu sayede, ceset bir taraftan kutsal olan göğe daha fazla yaklaştırılmış olmakta, diğer taraftan da kutsal olarak kabul edilen bir varlıkla, baş başa bırakılarak onun kutundan istifâdesi amaçlanmaktadır. Bu uygulamadaki bir diğer amaç ise cesedin yırtıcı kuşlar vasıtasıyla, etinin kemiğinden ayrıştırılmasıdır.
“Kırgızlar gibi bazı Türk topluluklarında ceset uğurlu ruhların makamı kabul edilen ağaçlar üzerinde çürüyene ve kuşlar tarafından etleri temizleninceye kadar kalıyordu.”
      Varlık bir anlamda yokluğu da beraberinde getirmiş, varolma süreci, yoklukla anlam kazanmıştır. Varlığın sıcaklığı, yokluğun soğukluğu ile devamlı iç içe olmuş, bu durum da insanoğlunun ölüm karşısındaki duruşunu şekillendirmiştir.Ne şekilde, nerde, nasıl olursa olsun ölüm insanlar tarafından korku ve kaygıyla karşılanmış, ondan kaçmak ve kurtulmak bir tutku şeklini almış, nihayetinde bu durumun kaçınılmaz bir son olduğu kanaatine varılarak, etrafında bir takım uygulamalar icra edilmeye başlanmıştır.
Biz bu incelemede, eski Türk topluluklarında üç farklı örneği ile karşılaştığımız defin çeşitleri ile bu çeşitliliğe sebep olan kültürel ve inançsal altyapı hakkında kısaca bilgi vermeye çalıştık. Sonuç olarak; Animizm, Totemizm, Şamanizm ve Göktanrı inancı gibi pek çok inanç dairelerinin tesiri altında kalmış ve pek çok medeniyetle iletişim kurmuş bu Türk toplulukları için ölüm olgusu, hayat kadar zengin ve canlı motiflerle var olabilmiştir. Defnin şekli ne olursa olsun, amaç ölenin ruhunu rahat ve huzurlu bir şekilde, yeni hayatına ulaştırabilme, geride kalanları ölünün ve ölüm ruhlarının sebep olduğu çeşitli olumsuzluklardan uzak tutma veya atalar ruhunun koruyucu gücünü, yapılan törensel etkinliklerle temin etmeyi sağlamaya yöneliktir. Ölüsüyle, dirisiyle bütüncül bir hayatı benimsemiş olan bu toplulukların defin merasimlerindeki renklilik ve çeşitlilik bu bakımdan her zaman ilgiye değerdir.


                Kaynakça
Belli, Oktay, ( 2000 ), Kırgızistanda Taş Balbal ve İnsan Biçimli Heykeller, Arkeoloji ve Sanat Yay.
Buluç, Sebahattin, ( 1987 ), Şaman Maddesi, İslam Ansiklopedisi, M.E.B. Yay.
Çoruhlu,Yaşar, (2002) Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yay.
Durmuş, İlhami, ( 2004 ) İskitlerde Ölü Gömme Geleneği, Milli Folklor Dergisi,Sayı 61,ss21-29
Gökyay, O. Şaik, ( 2000 ) Dedem Korkudun Kitabı, M.E.B. Yay.
Gumilev, L.N., ( 1999 ) Eski Türkler, çev. Ahsen Batur, Birleşik Yay.
Günay, Ünver – Güngör, Harun, ( 2003 ) Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dini Tarihi, Rağbet Yay.
İnan, Abdulkadir, ( 1992 ) Manas Destanı, M.E.B Yay.
İnan, Abdulkadir, ( 1995 )Tarihte ve Bugün Şamanizim, Materyaller ve Araştırmalar.TKY.,Yay.
Kafesoğlu, İbrahim, ( 2000 ) Türk Milli Kültürü, Ötüken Yay.
Ligeti, L., ( 1986 ) Bilinmeyen İç Asya, çev. Sadrettin Karatay, T.D.K. Yay.
Ögel,Bahattin, (1988 ) Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları,Türk Dünyası Arş.Vakfı Yay.
Öztürk, Ali, ( 2000 ) Çağlar İçinde Türk Destanları, Alioğlu Yay.
Rasonyı, Laszlo, ( 1971 ) Tarihte Türklük, Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü Yay.
Roux, J. Paul, ( 1998 ) Türklerin Moğolların Eski Dini, çev. Aykut Kazancıgil, İşaret Yay.
Roux, J. Paul, ( 1999 ) Altay Türklerinde Ölüm, çev Aykut Kazancıgil, Kabalcı Yay.
Roux, J. Paul, ( 2001 ) Orta Asya Tarih ve Uygarlık, Kabalcı Yay.
Seyidoğlu, Bilge, (1997), İnci Enginün’e Armağan, Hayat Ağacı Dergah Yay.,
Sümer, Faruk, ( 1972 ) Oğuzlar ( Türkmenler ) Tarihleri – Boy Teşkilatı – Destanları, DTCF.Yay.
Turan, Osman, ( 2003 ) Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Yay.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #9 : 02 Mayıs 2010, 22:31:57 »

Ak Çadır Kurulması “Ak Üy Tigüv”
Kazaklarda ölüm vukuu bulduğunda ilk olarak ölen kişi adına ak üy “ak
çadır” kurulur . Cenaze çadırı veya ölü çadırı diyebileceğimiz
bu uygulama, Hunlarda, Tu-kiularda, Kitanlarda, Kumanlarda ve
Moğollarda da mevcuttu. Moğollarda ölü evi, ölen hanların kutsal ruhlarına
ayrılan gösterişli bir çadır anlamına geliyordu. Dini ayinlerin yapılması için
ölünün hayatta iken oturduğu çadır veya bunun yerine geçici bir ölü evi
kurulduğu bilinmektedir . Çin kaynaklarına dayanarak
verilen bilgilerde Göktürklerde bu geleneğin mevcut olduğu görülmektedir.
Tan sülalesi tarihinde, Göktürklerin ölüyü çadıra koydukları, ölünün
oğulları, torunları, erkek, kadın, başka akrabasının atlar ve koyunlar keserek
bu çadırın önüne serdikleri, ölü çadırının etrafında, at üzerinde yedi defa
dolaştıkları zikredilir . IX. Yüzyıl Oğuz boylarının defin töreni
hakkında bilgi veren İbn Fadlan , onlardan biri hastalanırsa,
uzak bir yere çadır dikip hastayı oraya koyduklarını, o kişinin iyileşinceye
yahut ölünceye kadar o çadırda kaldığını nakleder. Ölü çadırı, Urenha-
Tuba’larda da vardır. Tuba’lar, biri ölürse derhal başka bir çadıra çıkarıp
keçe veya deri ile örterler . Kubbeli Türk çadırını andıran
İslam dünyasındaki klasik türbe geleneğinin, Türklerin İslam öncesindeki bu
uygulamasının bir uzantısı olduğu düşünülebilir.
Kazaklar bu geleneği devam ettirerek, ölü için özel çadır kurmaya özen göstermişlerdir.
Çadırın rengi konusunda, eski Türklerle ilgili kayıtlarda açıklık
olmamakla birlikte, Kazaklarda beyaz keçeden olduğu kesindir. Ölünün giyim-
kuşamı, hayatta iken kullandığı araç-gereçleri, silah ve eyer takımları vb.
nesi varsa, her şeyi bu çadırda sergilenir, çocuklarında ve akrabalarında
bulunan kıymetli eşyaları dahi bu eve konur, aşın sonuna kadar burada
özenle muhafaza edilirdi. Büyük aşın sonuna kadar taziyeler burada kabul
edilir, ağıtlar “joktav” burada yakılırdı.
Ölüm gerçekleştiğinde ilk olarak ölünün yüzü kıbleye çevrilerek yatırılır, yüzüne
temiz bir örtü serildikten sonra etrafı perdeyle çevrilir .
 Türklerde, İslam öncesi devirlerde ölü, yılın belirli günlerinde defnedilirdi.
Göktürklerde defin merasimi için yaprak dökümü veya ağaçların
yapraklanması zamanı beklenirdi . İlkbaharda ölenleri
sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman, kışın veya güzün ölenleri
ise çiçekler açtığı zaman gömerlerdi . İslam sonrasında,
ölünün uzun süre bekletilmesi geleneği sona erdi. Kazaklarda ölü çadırının
kurulmasından hemen sonra etrafa cenaze için haber salınır ve bu duyurma
işine, zamanla sözlü edebi unsurlardan biri haline gelen yestirtuv denir. Geleneklere
göre cenaze, uzaktaki akraba ve dostların haberdar edilmesi için 1-
3 gün bekletilir. Bu günlerde yakın akrabaları çıra yakıp, ölü çadırında, ölü
nün yanında nöbet tutar . Haberi alan yakın dost ve
akrabaları hemen atlanarak gelir ve ölen kişi, töre sülalesinden ise haynam,
alelade halktan biri ise bavrım hitabıyla aile bireyleriyle görüşür, kucaklaşır,
baş sağlığı diler. Daha sonra cenaze işlemleri için gerekli olan kefen ve diğer
cenaze araç-gereçleri hazırlanır ve bu arada fidyesinin verilmesi ihmal edilmez.
Fidye, dokuz üzerinden verilir. Mollalara Kuran-ı Kerim hatmetmeleri
için emir verilir. Hatim yapan kişilere, yerine göre at veya deve hediye edilir
. Bu işler tamamlandıktan sonra ölünün yıkanması
işlemine geçilir. Cenaze, yıkama işlemini bilen aile bireyleri ya da mollalar
tarafından, çadırın içerisinde, perdeyle çekilen kısımda yıkanır. Bunun ardından
“ahiret kebin” diye adlandırılan ak kefene sarılır. Kefenlenen cenaze, son
olarak ak keçeye ya da kilim veya halıya sarılarak defnedilecek mekana böyle
gotürülür. Kullanılan bu kilim veya halılar definden sonra mescide hibe
edilir. Ölünün yıkanması ve kefenlenmesi, İslam öncesinde de Türklerde
gelenekti. İslam geleneklerindeki gibi ölüyü yıkama, kefenleme ve cenaze
namazı işlemleri, Kazak Türklerinde de uygulandı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1] 2 3 ... 6
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.075 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.