ÇİN KAYNAKLARINDA TÜRKLER
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 08 Aralık 2019, 16:14:48


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: ÇİN KAYNAKLARINDA TÜRKLER  (Okunma Sayısı 1231 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 29 Aralık 2015, 12:06:16 »

Çin kaynakları Eski Çağ Türk boyları konusunda dikkate laik
bilgiler içermektedir. Tüm kaynaklarla olduğu gibi Çince kaynaklarıyla
da çalışmanın belli zorlukları vardır. Bu çalışmayı yazmakta amacımız
bu kaynakların özelliklerini ortaya koymak ve sözünü ettiğimiz
zorlukları aşmakta araştırmacılara bir nebze de olsa yardımcı olmaktır.
Uzun yıllar Arapça el yazmaları üzerine yaptığımız çalışmalar kaynak
konusunda çalışmamızda bize yardımcı olmaktadır.
Kaynak üzerinde çalışırken yazarın bakış açısını, eğitim
seviyesini, yaşadığı dönemin özelliklerini, bahsi geçen halkların veya
etnik grupların kültürünü, tarihini ve etnik özelliklerini göz önünde
bulundurmak çok önemlidir. Sunduğumuz çalışmada Çin
kaynaklarında Avrasya’da meskûnlaşmış Türk boylarının tarihinin,
yaşam tarzlarının ve kültürünün betimlemesini ortaya çıkarmak ve bu
konuya Çinlilerin münasebetini bildirmektir. Eski çağlardan beri Çin’de
tarih biliminin gelişmesine özen gösteriliyordu. Tarih bilinci milletin
vicdanı sayılıyordu ve en ünlü imparatorların şöhreti vakayiname
yazarının eserine bağlıydı. Çoğu zaman imparatorlar gelecek kuşaklara
iyi gözükmek isteğiyle vakayiname yazarlarını memnun etmeye
çalışırdılar.
Geleneklere göre hanedan vakayinamesi hanedanın hükümranlığı
sona erdikten sonra yazılıyordu. Tarihi olayların yazılmasının devlet
ciddiyeti göz önünde bulundurularak yazarların siyasi görüşlerinden
kuşku duyulacak hususların olmamasına dikkat ediliyordu. Bu
söylediklerimizden belli oluyor ki Çin tarih kayıtları devlet siparişiyle
yazılıyordu. Bu da yazılan tarihi bilgilerde kasıt olduğu anlamına
gelmektedir. Bu nedenle araştırmacının öncelikli amacının gerçek
olayların değiştirilmesinin nedenini tespit etmek olduğu aşikârdır.
Çin’in yüceltilmesi, onun öneminin ve askeri başarılarının abartılarak
yazılması tarihçinin görevleri arasındaydı ve bu husus araştırmacının
dikkatli olmasını gerektirmektedir. Bunun aksine Çinlilerin yenilgisi ve
başarısızlığını betimleyen bilgiler küçültülüyor, önemsiz duruma
getiriliyordu. Bu nedenle onlara şartlı olarak güvenilmelidir. Orduların
sayısı yabancı veya yerli olmasına bakmaksızın artırılıyordu.
Göçebe halkların yaşamı konusundaki bilgiler Çin istihbaratı
tarafından verilirdi. Bu bilgilerin doğruluğu tartışılmazdır. Ama
maalesef bu bilgiler yetersizdir, çünkü istihbarat elemanlarını
ilgilendiren sadece askerin dövüş kabiliyetiydi. Halkların kültürü, dini,
gelenekleri birkaç cümleyle geçiştirilirdi.
Araştırmalarımız için büyük önem arz eden, gerçek belgelerdir.
Bunlar devlet kurumlarında yapılan sunumlar, mektuplar, raporlardır.
Bu belgeler çoğu zaman tam olarak, bazen ise kısaltılarak yazılıyordu.
Çin tarihçileri tarafından olayların araştırılması, genelde sınırlıdır
ve tarihi şahsiyetlerin iradesi, kişiliğine bağlıdır. Halk kitlelerinin rolü
ise gözden kaçırılmaktadır. Göçebe halkların komutan ve önderlerinin
yaşamı gayri ihtiyari olarak Çin aristokratlarının yaşam tarzı gibi
betimlenmekte idi.
Çin tarihçileri arasında Sıma Tsyan önemli yer tutmaktadır. O,
İ.Ö. II yüzyılda yaşamını sürdürmüştür. En ünlü eseri “ Tarih Notları”
dır. Bu ünlü tarihçi Çin’e komşu olan kabilelerin, özellikle Hunların
Han devletiyle yaptıkları savaşları inceler. Konfüçyüs’ün çizgisinde
yürüyen diğer bir tarihçi Ban Gu da Han sülalesi konusunda “Büyük
Han Sülalesi Tarihi” başlıklı bir eser yazmış, ama bitirememiştir.
Türkler konusunda kaynak sayıla bilecek diğer bir kitap ise Güney Çinli
bir bilim adamı olan Fan Hua’dır. Onun “Küçük Han Sülalesi Tarihi”
eseri İ.S. V yüzyılda yazılmıştır. Bahsi geçen eserler Doğu Hunlarının
tarihini öğrenmek açısından çok değerlidirler.
Çin tarihçileri Sıma Tsyan, Ban Gu ve diğerleri Hunlar hakkında
büyük saygıyla olumlu bilgiler veriyorlardı. Hunların geleneklerine
bağlı, yabancı kültürleri kavrama yeteneği olan, yüksek zekâ sahibi
insanların var olduğu bir halk olduklarını önemle vurguluyorlardı.
Eski çağlardan beri Çin’de tarih biliminin gelişmesine özen gösteriliyordu. Tarih bilinci
milletin vicdanı sayılıyordu ve en ünlü imparatorların şöhreti vakayiname yazarının eserine
bağlıydı. Çoğu zaman imparatorlar gelecek kuşaklara iyi gözükmek isteğiyle vakayiname
yazarlarını memnun etmeye çalışırdılar.
Geleneklere göre hanedan vakayinamesi hanedanın hükümranlığı sona erdikten sonra
yazılıyordu. Tarihi olayların yazılmasının devlet ciddiyeti göz önünde bulundurularak yazarların
siyasi görüşlerinden kuşku duyulacak hususların olmamasına dikkat ediliyordu. Bu
söylediklerimizden belli oluyor ki Çin tarih kayıtları devlet siparişiyle yazılıyordu. Bu da yazılan
tarihi bilgilerde kasıt olduğu anlamına gelmektedir. Bu nedenle araştırmacının öncelikli amacının
gerçek olayların değiştirilmesinin nedenini tespit etmek olduğu aşikârdır. Çin’in yüceltilmesi, onun
öneminin ve askeri başarılarının abartılarak yazılması tarihçinin görevleri arasındaydı ve bu husus
araştırmacının dikkatli olmasını gerektirmektedir. Bunun aksine Çinlilerin yenilgisi ve
başarısızlığını betimleyen bilgiler küçültülüyor, önemsiz duruma getiriliyordu. Bu nedenle onlara
şartlı olarak güvenilmelidir. Orduların sayısı yabancı veya yerli olmasına bakmaksızın artırılıyordu.
Bunu yaparken yuvarlak rakamlara başvuruluyordu: 100.000, 300.000, 1000.000 vesaire. Bunlar
gerçek rakamlar değil, sadece ifade şeklidir. Aynen Türkçede “kıyamet kadar”, “kum gibi”
deyimleri gibi(Gumilyov, 1960: 60).
Çin kaynaklarında rakamların sürekli abartılması rastlantı değildir. Rakamlar belli bir
kurala göre abartılıyordu. Bu kuralı şöyle açıklamak mümkündür. 10.000 kişi derken yazdıkları
abartısız gerçektir. Çünkü eski Çinliler için 10.000 rakamı “oldukça fazla” anlamına gelmektedir.
Yani bunun ötesi çağdaş anlamda sonsuzluktur. Dolayısıyla 10.000 sayısının üstü, sayılması
olanaksız anlamına gelmektedir. Her hangi bir ordunun sayısını belirlerken 10.000 rakamının
üzerinden onu ikiye veya dörde çarparak yazıyorlardı(Gumilyov, 1960: 60).
Çinliler soyut düşünme tarzına meyilli insanlardır. Ordunun sayısını yazdıkları zaman
onların ilgisini çeken husus ordunun gücüdür. Gücün sayıyla pek orantılı olmadığı düşünülürse
orduların savaş becerisi aynı değildir. Bu duruma bir de kendi ülkesinin askerinin savaş becerisini
öven tarihçinin kururunu eklemek de doğru olurdu. Diğer taraftan Türk boyları, özellikle Hunların
askerinden korkma duygusu Hun askerlerinin savaş becerisini abartarak yazmaya sevk ediyordu.
Bu nedenle Çin ve Türk ordularının sayısının abartılmış olduğunu düşünüyoruz. Gasp edilen
ganimetler konusundaki rakamlar Çin subaylarının raporlarından alınmıştır ve doğru olduğu
belirlenmiştir. Çünkü ganimeti alan ve sayan sivil memurlar idi.
Göçebe halkların yaşamı konusundaki bilgiler Çin istihbaratı tarafından verilirdi. Bu
bilgilerin doğruluğu tartışılmazdır. Ama maalesef bu bilgiler yetersizdir, çünkü istihbarat
elemanlarını ilgilendiren sadece askerin dövüş kabiliyetiydi. Halkların kültürü, dini, gelenekleri
birkaç cümleyle geçiştirilirdi.
Araştırmalarımız için büyük önem arz eden gerçek belgelerdir. Bunlar devlet kurumlarında
yapılan sunumlar, mektuplar, raporlardır. Bu belgeler çoğu zaman tam olarak, bazen ise kısaltılarak
yazılıyordu.
Çin tarihçileri tarafından olayların araştırılması, genelde sınırlıdır ve tarihi şahsiyetlerin
iradesi, kişiliğine bağlıdır. Halk kitlelerinin rolü ise gözden kaçırılmaktadır. Göçebe halkların
komutan ve önderlerinin yaşamı gayri ihtiyari olarak Çin aristokratlarının yaşam tarzı gibi
betimlenmekte idi.
Çin tarihçileri arasında Sıma Tsyan önemli yer tutmaktadır. O, İ.Ö. II yüzyılda yaşamını
sürdürmüştür. En ünlü eseri “ Tarih Notları” dır. Bu ünlü tarihçi Çin’e komşu olan kabilelerin,
özellikle Hunların Han devletiyle yaptıkları savaşları inceler. Konfüçyüs’ün çizgisinde yürüyen
diğer bir tarihçi Ban Gu da Han sülalesi konusunda “Büyük Han Sülalesi Tarihi” başlıklı bir eser
yazmış, ama bitirememiştir.
Türkler konusunda kaynak sayıla bilecek diğer bir kitap ise Güney Çinli bir bilim adamı
olan Fan Hua’dır. Onun “Küçük Han Sülalesi Tarihi” eseri İ.S. V yüzyılda yazılmıştır. Bahsi geçen
eserler Doğu Hunlarının tarihini öğrenmek açısından çok değerlidirler.
Türklerle ilgili Çin kaynaklarını kullanırken dikkate alınması gereken bir husus da eski
Türk boylarıyla Çin hükümdarlarının ve dolayısıyla halkların uyuşmazlığıdır. Tan hanedanının Çin,
Türk ve geniş Avrasya’nın diğer boylarını birleştirme çabası sonuç vermedi ve Tan hanedanının
çökmesine neden oldu. Ünlü Rus tarihçisi Gumilyov’un yazdığı gibi Çinliler yabancı dinlerle değil,
kendi soylarından olmayan insanlarla mücadele ediyorlardı. Bu nedenle Çin ideolojisi Çin Seddi’ni
aşamadı. Merkezi Asya’nın tüm halkları Çin kültürünü benimsemedi(Gumilyov, 1990: 188).
Hunların ve diğer Türk boylarının kendilerine özgü ideolojik sistemi vardı ve bu sistem
Çinlilerin ideolojisine tamamen ters idi. Asya’da inanç sistemleri değiştiği dönemde göçebeler,
kültürü ve dünya görüşünü Çin’den değil, Batıdan aldılar. Uygurlar İran’dan Manihaizm’i, diğer
göçebe halklar Suriye’den Hıristiyanlığı, Arabistan’dan İslam’ı, Tibet’ten ise Budizm’i
benimsediler. Çin’den sadece ipeği, Çini kapları aldılar. Çinliler ve Büyük Çölün göçebeleri o
kadar farklıydılar ki, bir birilerinin kültürlerini kabul etmiyorlardı. Mesele siyasetle veya
ekonomiyle ilintili değildi, sorun etnik uyumsuzluktaydı ve bu da insanların davranışlarını
etkiliyordu. Çinlilerin ve göçebelerin davranışları o kadar farklıydı ki onlar karşılıklı ilişki için
hiçbir neden bulamıyorlardı, neden bile aramıyorlardı. İlişkileri anlamsız buluyorlardı. Yaşam
tarzlarındaki fark bu sonucu doğurmuştu.
Çinliler süt ürünlerini kullanmıyorlardı. Göçebelerin en önemli besin kaynağı süttü.
Çinlilerin süte olan nefreti göçebeler tarafından anlaşılamıyordu ve karşılıklı anlaşmazlık
doğuruyordu.
Çinli için babasının tüm eşleri kaç olursa olsun, onun annesiydi. Hunlar ve Türkler için ise
anne tekti, babasının cariyeleri ise onların arkadaşlarıydı. Abisinin dul eşi Türkün eşi oluyordu,
duyguları hesaba katmadan ona bakmak, yaşamını temin etmek zorundaydı.
Çin’de o dönem bayanların çocuk doğurmak ve büyütmek dışında başka hakları yoktu.
Büyük Çölde ise bayanlar evin sahibiydi, evin tüm işlerini yapıyordu. Erkeğin sadece bir silahı
vardı, çünkü savaşta ölmek onun görevleri arasındaydı.
Çin ordusunda mutlaka ihbarcı kadroları vardı. Çin ordusunda görev yapan Türkler ise
onlardan nefret eder, açığa çıkarıp öldür erdiler. İki büyük süper etnik kökenden olan insanlar yan
yana yaşamlarını sürdüremiyorlardı.
Çinlilerle barış içerisinde, ayrı yaşamak gerekmekteydi. Ona göre yok ki Çinliler kötü
insanlar idiler ve yahut Çin hükümdarları despot idiler. Yalnız ona göre ki Çinlilerle bir arada
yaşamak için Çinli olmak gerekirdi. Bu o demekti ki, göçebe halklar atalarından miras kalan
gelenekleri unutmak, yaşam tarzını ve kültürünü, etik kuralları ve güzellik anlayışını yitirmek
zorundaydılar. Onların yerine Çin’de bin yıllardır süre gelen gelenekleri kabul etmek, Çinliler için
doğru olanı yapmak zorundaydılar. Çinlilerin etnik psikolojisi böyleydi.
Etnogenetik patlamanın uyuşukluğu geçtikten sonra Çinliler dürüst, çalışkan, hoş insanlara
dönüştüler. XVIII yüzyılda bilim adamları onları öyle tanıdılar.
Tüm bu yazdıklarımızdan sonra tarihi perspektif açısından iki sonuca vara biliriz. Birincisi;
araştırdığımız dönemde Çinlilerin barışçıl siyaset yürüttüğünü söyleyemeyiz. Onların barış isteği
savaştaki başarısızlıkları ve yabancı işgale uğramaları sonucundaki mecburiyetten ireli gelirdi, milli
psikolojik yapılarından değil. Çin güç kazandığı zaman topraklarını genişletmeğe başlıyordu. Tabii
Çin’de çok eski dönemlerde işkâlcı savaşlara karşı olan insanlar vardı. Ama iktidar mensupları
onları pek dinlemiyorlardı ve komşu halklarla savaşlar Çin dış siyasetinde 3000 yıl önemli yer
tuttu. İkincisi; Türklerin, Moğolların, Mançu- Tungusların Çinlilere yakın halklar olduklarını
kanıtlayacak hiçbir bulgu yoktu. Onların kültürü, yaşam tarzı, dilleri ve kökeni tamamen farklı idi.
Tarihi düzenlilik ise Çinlileri ve göçebe halkları düşman yapmıştı. Büyük Çin Seddi boyunca 2000
yıl devam eden savaşlarda Hunlar, Türkler, daha sonra Moğollar kendi topraklarını güçlü, çok
sayılı, kurnaz, acımasız, iyi silahlanmış düşmandan korumak zorunda kalmışlardı. Hiç de tesadüfi
değildir ki Türk ve Moğolların Büyük Çin Seddi boyunca Çinlilerle melezleme siyaseti de sonuç
vermemişti. Bu halklar her hangi bir yolla da olsa birleşmek için çok farklıydılar. Çin
kaynaklarında Hunlar ve diğer Türk boyları konusunda bilgiler söylediklerimiz açısından
değerlendirilmelidir.
Bu söylediklerimizden Çinlilerin neden Avrupa’ya doğru ilerleyemedikleri anlaşılıyor.
İ.Ö. III yüzyılda Tsin sülalesinin ilk imparatoru ŞiHuandi döneminde Çin ordusu Hunların
ordusunun 20 misli kadardı. Tan sülalesinin ordusu da Türk hakanlığının ordusuyla kıyaslandığında
tahminen aynı rakama ulaşıyordu. Donanımları ise Roma ordusundan çok daha üstün idi. Bununla
beraber Güzey Çin iki defa Sibirya ve Uzak Doğu halkları tarafından zapt edilmişti. Tarım ülkesi
olan Çin’in ekonomisi hayvancılıkla uğraşan Hun hakanlığının ekonomisinden çok daha gelişmişti.
Tan dönemi kültürü dünya kültürünün doruk noktasındaydı. Bazı bilim adamları bu dönemi “Çin
Rönesans’ı” diye adlandırıyorlar. Ama Çinlilerin komşu halkları küçümsemesi, Çin saraylarındaki
entrikalar, ülkenin maruz kaldığı iç savaşlar Çin kültürünün batıya ulaşmasının önünü kesti. Eski
çağda Çin yekpare bir ülke değildi. Etnik gruplar arasındaki çelişkiler ülkeyi parçalıyordu. Çinliler
Han ve Tan imparatorlukları dönemlerinde sık sık kendi ırklarından olan vatandaşlara ve az sayılı
etnik gruplara silah doğrultur, iç savaşlarda yığınla ölümlere neden olurdular.
Diğer taraftan Çin tarihçileri Sıma Tsyan, Ban Gu ve diğerleri Hunlar hakkında büyük
saygıyla olumlu bilgiler veriyorlardı. Hunların geleneklerine bağlı, yabancı kültürleri kavrama
yeteneği olan, yüksek zeka sahibi insanların var olduğu bir halk olduklarını önemle
vurguluyorlardı(Gumilyov, 1990: 82).
Tüm bu anlattıklarımızdan sonra Eski ve Orta Çağlarda yazılmış kaynaklardan nasıl doğru
bilgi ala biliriz sorusuna yönelmemizde yarar vardır. O dönem yazarlarının elinde olan olanakları
göz önünde bulundurursak kaynaklara eleştirel yaklaşımın doğru olduğu akla gelmektedir.
Söylediklerimiz onları suçlamak için değil, olayları doğru anlamak çabası nedeniyledir. Eleştirmek
istediğimiz XX yüzyılın kaynak uzmanlarıdır. Çünkü onların fikrince eski kaynağın iyi bir çevirisi
onu doğru anlamak için yeterlidir. Ama ülkeyi yani onun coğrafyasını, halkın alışkanlıklarını yani
etnografyayı, halkın geleneklerini yani tarihini bilmeden kaynağın sadece çevirisini yapmak doğru
sonuç vermiyor. Kaynağın dilci tarafından gramer kuralları gözetilerek çevirisinden sonra şerh
edilmesi gerekmektedir. Böylece çevirmen, şerhçi ve yorumlayıcı kaynağın metnini anlaşılır
yapmaktadırlar, bu üçünün beraber çalışması çok önemlidir. Ortak bilgi almak içinse tarihçinin
olayların gidişatını anlaması gerekmektedir. Etnolog coğrafyayı, etnik ve kişisel psikolojiyi dikkate
alarak konunun sınırlarını genişletir ve kaynaktaki gerçekleri belirleyerek olayların bağlantısını,
dâhili mantığını çöze bilir.
XX yüzyıl insanı ilerlemeye alışık olduğundan eskiden insanların onun için faydalı
becerileri ve ona yardımcı olacak bilgiyi bırakmak için yaşamını sürdürdüğünü varsayıyor.
Babilliler matematiği, Elinler felsefeyi ve tiyatroyu, Romalılar hukuk bilimini, Araplar cebiri
vesaire icat etmişlerdir. Ama insan bir şeyi düşünmekten kendini alı koyamıyor, acaba tarihçiler
dünya kültüründe var olan tüm kaynakları okuya bilmişler mi, tüm yaratıcı fikirleri kavraya
bilmişler mi? Gelecekte bilimsel kolektif düşüncenin bunu yapa bilecek yeteneğe sahip olacağını
varsayalım. O zaman bu düşünce söylediklerimizi yapacak mı? Hayır, yapabileceğini zan
etmiyoruz, çünkü öncelikli prensip: “tüm değerli bilgiler bize bırakılanlardır, unutulanlar ise
gereksizdir”. Bu sonuç mantığa uygundur, çünkü hesaba katılan Batı- Avrupa uygarlığıdır ve diğer
kültürlerin gelişmişlik seviyesi Avrupalılara benzerlikleriyle ölçülür. Farklı etnik grupların bireysel
özellikleri gereksizmiş gibi unutulur, yabana atılır. Sıradan insanın yaptığı başka bir yanlış düşünce
ise II yüzyılda insanların, arkeolojik kalıntılara bakılırsa XX yüzyıldaki insanlara nazaran
gelişmemiş olmalarıdır. İlk bakışta bu doğru ola bilir. Ama geçmişte insanlar bizim değil kendi
geleneklerine göre yaşamlarını sürdürürlerdi, kendi amaçları, davranış kuralları ve prensipleri
vardı. Onlar bizim değil kendi bakış açılarına göre yaşam kurallarını belirlerlerdi. Onlar gerçekten
de gelecek kuşaklar için belli bir miras bırakmışlardır. Ama o mirasın sadece küçük bir kısmı
günümüze ulaşmıştır. Yitirilmişi yok sayarak bu küçük kısma göre sonuca varmak doğru sonuç
vermiyor. Son 2000 yılda birçok belgenin, kaynağın, kitabenin, görsel sanat örneklerinin yok
olduğunu biliyoruz.
Günümüzde gezegenimizde bir felaket olursa belli bir süreden sonra biyosfer kendini
onarsa bile kitaplar, belgeler okunmaz hale gelecek, çünkü kağıt kil tabletlerden daha çabuk
çürüyor. Makineler metal yığınına dönüşecek, binalar çökecek ve bin yıldan sonra bizim
uygarlıktan bir iz bulunamayacak. O zaman bizden sonra gelen kuşakların onlardan önce uygarlığın
olmadığını söylemeleri ne kadar doğru olur.
1. yüzyılda Avrasya çölünde ve ona yakın ormanlarda birçok halkın ve görkemli kültürün
var olduğunu biliyoruz. Ama gelecek kuşaklara ulaşan sadece onlardan kalan ipucudur. Kısacası
insanoğlunun elinden çıkan kültür varlıkları yok olmaya veya deforme olmaya mahkûmdur. Bu
nedenle maddi kültürün basitçe araştırılması geçmişin tahrif olunmasına getirip çıkarıyor. Burada
etnik yeniden yapılanma geçmişi anlamanın tek yolu gibi önümüze çıkıyor.
Okuyucuların dikkatine sunduğumuz bu çalışmamızda tarih bilgilerine başvurmadan Çin
kaynaklarının özelliklerini sunmaya çalıştık. Umarız gelecekte uzmanların bu konuya ilgisi devam
eder ve bu konuda çok önemli araştırmalar ortaya çıkar.

KAYNAKÇA
GUMİLYOV L. N. “TısyaçiletiyavokrukKaspiya” Baku, 1990.
GUMİLYOV L. N. “Hunu. SredinnayaAziya v drevniyevremena”, Moskva, 1960
TAŞAĞIL A. “Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları”, Ankara, 2004
TAŞAĞIL A. “Çök- Türkler”, II, III ciltler, Ankara, 1999, 2004
EBERHARD W. “Cin’in Şimal Komşuları”, Çeviren Nimet Uluğtuğ, Ankara, 1996
Citation Information/KaynakçaBilgisi
AĞABABA, N., (2015). “Çin Kaynaklarında Türkler / Turks In The Chinese Sources”, TURKISH
STUDIES -International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or
Turkic-, ISSN: 1308-2140, (Prof. Dr. Şefik Yaşar Armağanı), Volume 10/9 Summer 2015,
ANKARA/TURKEY, Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.turkishstudies.net
, DOI Number:
Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın, p. 1-8
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.06 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.007s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.