İslam Öncesi Türkler.
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 08:13:06


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 ... 12 13 [14] 15
  Yazdır  
Gönderen Konu: İslam Öncesi Türkler.  (Okunma Sayısı 87011 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #130 : 05 Mart 2010, 23:51:30 »

İSLAMİYET’TEN ÖNCE TÜRKLER’DE EĞİTİM VE ÖĞRETİM III
B. GÖKTÜRKLER
3. Bagımsız Yasama Azminin Yeni Nesillere Aktarımı
Hunlar’da bagımsız yasama azminin yeni kusaklara aktarılmasında
töre etkiliydi. Göktürkler’de ise bu, kitabelere kazınarak daimi bir ögreti
haline dönüsmüstür. “Yukarıda Türk Tanrısı Türk’ün mukaddes yeri suyu
böyle tanzim etmis. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam
İlteris Kagan’ı, anam El Bilge Hatun’u, Tanrı Tepesi’nde tutup yukarı
götürmüs (yüceltmis). Babam kagan on yedi erle dısarı çıkmıs, dısarı
yürüyor diye sehirdekiler daga çıkmıslar, dagdakiler inmisler, derlenip
yetmis er olmuslar. Tanrı güç verdigi için Babam Kagan’ın ordusu Kurt gibi
imis, düsmanı koyun gibi imis… Kul olmus milleti, Türk türesi bozulmus
milleti, ecdadının türesince yaratmıs, yetistirmis…”60
Burada on yedi erle harekete geçen İlteris Kagan için kemiyet degil,
keyfiyetin, inancın, azim ve iradenin önemli oldugu sonucu çıkmaktadır.
Hürriyet, Türk milleti için her seyden önce gelir. Kölelik ve zillet ise, asla
kabul edilemezdi. Nitekim Türk’ün bu karakteri Atatürk’te “Hürriyet benim
karakterimdir” vecizesiyle ifadesini bulmustur.61
Göktürkler’deki egitim Hunlar’dakine kuskusuz çok benzemekteydi.
Egitim töre içinde ve töre kanalıyla veriliyor, benzer özellikleri tasıyordu.
Çünkü Göktürkler’in yasam biçimi de Hunlar’dan çok farklı degildi. Ancak
Göktürkler’in 38 harfli gelismis bir alfabe ile islenmis bir dile sahip olusları,
yazılı eserler bırakmıs olmaları, yazı ve dil konusunda örgün, planlı bir
egitim yapmıs olduklarını düsündürüyor. Gerçekten ileri düzeyde bir dil ve
yazı egitimsiz var olabilir miydi? Orhun Yazıtları, yazılı Türk tarihinin en
görkemli zirvelerinden, en parlak örneklerinden biridir. Ancak bu zirvenin
uzun bir geçmisi oldugu veya olması gerektigi, hemen ilk akla
gelenlerdendir. Göktürk yazısı ile yazılan bu anıtlar hem yazı hem de dil
bakımından yüzyıllarca süren bir öngelismenin oldugunu açıkça gösteriyor.62
Bu nedenle, Göktürkler’de sözlü töre bilgisi yazı ile de genislemis ve
yaygınlasmıstır.
Günümüz Avrupa uluslarının hemen hiç birinin milli dil ve yazısı
bulunmadıgı bir dönemde Göktürkler ileri bir dil ve yazı ile tas üzerine yazı
yazarak, bize çok degerli belgeler bırakmıslardır. Aslında Göktürk
hükümdarlarının, VI. yüzyılda Çin mparatorlugu’na Türkçe olarak
mektuplar yazdıgı biliniyor. Bunların ancak Çince çevirileri günümüze
ulasabilmistir. Yenisey mezar tasları ise daha da eski tarihlere çıkar. Su
halde, Türkçe’nin ilk yazılı belgeleri Orhun Anıtları’ndan önce meydana
getirilmistir. Fakat kesin olarak tarihlendikleri, binlerce kelimeden olustugu
ve konuları çok önemli oldugu için, Türkçe’nin, tarihi bilinen en eski yazılı
belgeleri, Orhun Anıtları kabul edilmektedir.63 Barthold bu yazıtların
anlasılmasında Thomsen ve Radloff’un tercümelerinin çok kolaylık
saglayacagını ifade etmektedir.64
İçindeki degerli esyalar, dolayısıyla pek çogu tarihin çesitli
dönemlerinde yagmalanmıs olan eski Türk kurganlarında (mezar), Göktürk
yazısı ile donatılmıs birçok esyalar bulunmaktadır. Bu açıdan M.Ö. V. veya
IV. yüzyıla ait oldugu tahmin edilen Kazakistan'daki Esik Kurgan’ı bize iyi
bir örnek vermektedir. Bu mezarda bulunan bir genç cesedinin üzerindeki
altın kaplama zırh, kemer ve yine altınla süslenmis eyer, kama, kamçı sapı,
ok ve yaylar; o zamanki Türk uygarlıgının yüksek seviyesini göstermektedir.
Bu esyaların içinde bulunan bir çanaktaki Göktürk harfleriyle yazılmıs bir
cümle, bize bu yazının ve yazılı dilin ne kadar eskiye gittigi konusunda bir
fikir vermektedir.65

4. Göktürklerde Ziraat ve Tarım
Çin kaynaklarından anladıgımız kadarıyla Göktürk’ler de tarım ile
ugrasıyorlardı. “Her ne kadar Türkler yerlerini degistirseler de herkesin
kendi topragı vardır.”Topraklarını iyi islesinler diye “Kapagan Kagan,
Çin’den tarım araçları ve tohumluk talep etmisti.”66 Ziraat ve tarım büyük
tecrübe isteyen bir ugrastır. Mevsim bilgisi, takvim bilgisi, cografya bilgisi
vb. gibi bilgilerin gelecek kusaklara aktarılması da yaygın egitimin en güzel
örneklerinden birini bizlere gösterir.

C. UYGURLARDA EĞİTİM
Göktürk devletini yıkan Uygur-Karluk-Kırgız konfederasyonu dagılıp,
Ötüken havzasına Uygurlar hâkim olduktan sonra 745–844 yılları arasında
bölgede Uygur Kaganlıgı’nı kurmuslardır. ç siyasi çekismeler, Çin’in
izledigi bölücü politika, Maniheizm dininin olumsuz etkileri ve dogal afetler
sonunda, Uygurlar 840’ta bagımsızlıklarını kaybettiler.
Uygurlar’ın hayat biçimleri Göktürkler’den baslıca iki biçimde
farklıdır.
1. Kentlerde yerlesik hayat, önem kazanmıstır.
2. Uygurlar öteki kültürlere genis ölçüde açılmıslar, eski dini
inanıslarını bırakıp, Manihaizm’i benimsemislerdir. Et ve süt yenilmesine
izin vermeyen sadece sebze yenilmesini isteyen bu din onları
pasiflestirmistir. Yerlesik hayat ve din degisikligi nedeniyle Uygurlar, Türk
egitim tarihine kendi damgalarını vurmuslardır.67
Mani dini, 762'de Bögü Kagan tarafından resmî devlet dini kabul
edilince, Arami-Süryani alfabeleri karısımı Mani yazısı da Türkçe eserlerin
basıldıgı bir yazı haline geldi. Maniheist rahipler de, Budist rahipler gibi,
kendi dinlerini anlatan eserleri Türkçe’ye çevirmeye ve propaganda
yapmaya basladılar.
768 yılından itibaren Uygur Kaganı, Çin mparatoru’ndan Çin’de
Mani dininin vaazı için bir kararname çıkartmayı basarmıstır. Uygur
vatandasları için Hu-pei’nin King-Ceu’sunda, Kiang-sunun Yang-ceu’sunda,
Çö-köang’ın Sao-hing’inde ve Kiang-sinin Nan-Çangında Mani tapınakları
insa edilmistir. Uygurlar ran’dan veya dıs ran’dan Mani dinini aldıkları
gibi aynı bölgeden özellikle Maveraünnehir’den Sogdak alfabesini de
almıslardır. Bundan özel bir Uygur alfabesi gelistirmislerdir.68
Bu yazı ile kütüphaneler dolduran edebiyat, sanat ve din konularında
kitaplar yazdılar. Onların basın teknigini bulduklarını gösteren deliller
vardır. Baskı yolu ile kitapları çogalttılar. Okuryazarlık arttı, toplumun bilgi
düzeyi yükseldi. Yerlesik hayat nedeniyle planlı ve örgün egitimin de var
olması gerekir. Bilginin yazı ve yerlesik hayat kanalıyla genislemesiyle
sözlü töre bilgisi çok asıldı. Bilginin önemine iliskin geleneksel degerler de
geliserek sürdü gitti.
Uygurlar, bilgi ve kültür düzeyleri yükseldigi için yüzyıllarca çesitli
Türk ve yabancı devletlerin saraylarında katiplik, bürokratlık, danısmanlık,
tercümanlık, ögretmenlik ve kültür elçiligi yapmıslardır.69

Uygurlardan kalan kitabeler
Göktürk kaganlıgının bir devamı niteliginde olan Uygur kaganlıgı
döneminde de Göktürk kitabesi ile yazılmıs kitabeler günümüze kalmıstır.
Bunlar içinde en önemlileri Sine-Usu ve Karabalsagun kitabeleridir.

a) Sine-Usu Kitabesi:Büyük Uygur kaganı Bilge Bayun-çur(Moyunçur)(
746-759) adına dikilen bu kitabede Bayunçurun babası ve Uygur
kaganlıgının kurucusu Kutluk Bilge Kül Kagan’dan bahsedilir (Ö.746). Bu
kitabe Kuzey Mogolistan’da Selenga havzasında Sine-Usu gölü kenarında
Finli Ramstedt tarafından 1909 yılında bulunmustur.70

b) Karabalsagun Kitabesi:Uygurlar’ın kurulusundan, zaferlerinden
ve Mani dininden de detaylı olarak bahseder.71 Bu yazıt, Türkçe, Çince ve
Sogdça olarak yazılmıstır. Bütün dillerdeki metinler ne yazık ki simdiye
kadar saglıklı bir sekilde Türkçe’ye kazandırılamamıstır.72
Sanskritçe’den Uygurca’ya çevrilen pek çok metin vardır. Ayrıca
Budizm’in ziyana ugrayan bazı bölümleri Uygurca metinlerde bulunmustur.
Tüm bunlardan Uygurlar’ın çok yüksek bir medeniyete ulastıklarını
anlıyoruz.73 Maniheizm ve Budizm gibi dini vesikalar yanında hukuk
vesikaları da 1890 yılında tesadüf eseri ortaya çıkmıstır. Bu vesikaların XXIV.
yüzyıllar arasında yazıldıgı tahmin edilmektedir. Bu vesikalarda
sahısların kendi arasındaki iliskilerle ilgili olanlar da vardır. Vasiyetnameler,
köle satısları, çocugun evlatlıga verilmesi, arazi satısları, hayvan kiralama
belgeleri vb.74
Kuzey dogu Avrupa’da bulunan eski Türk kitabelerinden en
önemlileri Madara Kaya kitabesi, Peçenek ve Sekel kitabeleridir. Madara
Kaya kitabesi Bulgaristan’da Madara köyü yakınlarında kaya üzerinde bir
süvari kabartması ve asagısındaki yazılardan ibarettir. Bu kitabe Türk-Bulgar
kaganı Kurum Han (Ö. 813) adına oglu Omurtag kagan tarafından
yaptırılmıstır. Macar G. Feher kitabeyi okumustur. Peçenek kitabeleri ise
Macaristan’ın Nagy Szent Miklos köyü civarında bulunan 23 parça altın kap
kaçak esya üzerindeki yazılardır. Bu yazılar, Macar Gy. Németh tarafından
1932 yılında okunmus ve bu altın esyaların Peçenek Türkleri’ne ait oldugu
anlasılmıstır.75


60 Ali Öztürk, Ötüken Kitabeleri, s. 67; Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, s. 6.
61 Mustafa Öztürk, Tarih Felsefesi, Elazıg, 1999, s. 10
62 Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları II, stanbul, 1932, s. 7; Mustafa Ergün, Türk
Egitim Tarihi, Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://egitim.aku.edu.tr/tet00.htm,
15.10.2008.
63 Yahya Akyüz, Türk Egitim Tarihi, s. 11-12.
64 W. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, stanbul, 1927, s. 4.
65 Mustafa Ergün, Türk Egitim Tarihi, Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://egitim.aku.edu.tr/tet00.htm,
15.10.2008.
66 Ayrıntılı bilgi için bkz. Sencer Divitçioglu, Kök Türkler(Kut, Küç, Ülüg), stanbul, 2000,
s. 247-248.
67 Yahya Akyüz, Türk Egitim Tarihi, s. 14.
68 Rene Grausset, Bozkır mparatorlugu, Çev. M. Resat Uzmen, stanbul, 1980, s. 131.
69 Yahya Akyüz, Türk Egitim Tarihi, s. 13.
70 Abdulhaluk Çay, “Türk Kültürü ve Kaynakları”, s. 56.
71 Gülçin Çandaroglu, “Uygur Devletleri Tarihi ve Kültürü”, Yeni Türkiye Yayınları,
Ankara, 2002, s. 212-213.
72 Özkan zgi, Çin Elçisi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi, Ankara, 1989, s. 23.
73 Làszlò Ràsonyi, Tarihte Türklük, s. 49.
74 Bkz. Özkan zgi, “Turfan Uygurlarında Kiralama Vesikaları”, X. Türk Tarih Kongresi, C.
III, Ankara, 1986, s. 767-768.
75 Abdulhaluk Çay, “Türk Kültürü ve Kaynakları”, s. 57.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #131 : 05 Mart 2010, 23:59:05 »

İSLAMİYET’TEN ÖNCE TÜRKLER’DE EĞİTİM VE ÖĞRETİM IV
D. TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE YABANCI ETKİLER
Tarih boyunca benimsedikleri çesitli dini inanıslar, içinde yasadıkları
çok genis fiziki, siyasi ve kültürel çevre Türkler’in egitimine de dısarıdan
bazı unsurların girmesine yol açmıstır.
Evlilik yoluyla: Pek çok Türk hükümdarı Çin hükümdarlarının kızı ile
evlenmistir. Ülkelerinde Konfüçyüs’ün sözlerini ezberlemis ve kendilerini
gelistirmis bu hatunlar Türk sehzadelerin annesi olmus ve bu fikirleri
çocuklarına ögretmislerdir.
Beyin Göçü: Zaman zaman Çin’den kaçan aydınlar Türk
hükümdarlarına sıgınmıslar ve kendilerine uygun devlet isleri verilmistir.
Birçok sehzade Çin’e ögrenim için gönderilmistir
Siyasi iliskiler: Ülkeler arasında siyasi iliskiler kurulmus, elçiler gidip
gelmistir.
Savaslar, ticaret iliskileri, gezginler yoluyla baska ülkelerin kültür ve
egitiminin etkileri Türk egitiminde de görülmüstür.76

E. ESKİ TÜRKLER’DE ÖĞRETİM ARAÇ GEREÇLERİ
Matbaa: Bossert’in ileri sürdügüne göre bir ülkede, matbaanın icadı
ve gelistirilebilmesi için üç sartın birlikte bulunması gerekir:
a) Harf sayısı az bir alfabe kullanılmakta olması
b) Okuma arzusunun artmıs ve kitapların çok aranmakta olması
c) Üzerine basılacak saglam bir malzemenin veya kâgıdın bilinip
kullanılması
Bu açılardan bakıldıgı zaman matbaanın önce çinlilerce bulundugu
seklindeki söylenti dogru görünüyor. Çünkü kâgıdı biliyorlardı. Ama
binlerce harften olusan Çin yazısı basım için çok büyük teknik zorluklar
çıkaracagı gibi bu yüzden Çince kitapların matbaa ile çogaltılması elle
çogaltmaya göre pek ekonomik de olmazdı. Bu nedenle matbaayı ilk önce
onların bulduguna süphe etmelidir. Onlar tahta vs. ile kalıp baskıyı
kullanmıslardır. Ama bu matbaa teknigi degildir. Çinliler’e komsu olan
Uygurlar da kalıp baskıyı ve kâgıdı kullanıyorlardı. Okuma yazma ve kültür
düzeyleri çok yüksekti. Hatta baska devletlere kâtip bürokrat çevirmen,
danısman ve ögretmen olarak hizmet verecek kadar bilgili kültürlü
yetisiyorlardı. Sade bir alfabeleri vardı. Böylece ayrı ayrı kesilmis harfler ile
basım tekniginin ortaya çıkması için tüm sartlar hazırdı. Bu uygun ortam
içinde onların matbaa teknigini bulduklarını gösteren somut veriler vardır.
Kansu bölgesinde, Tun-Huang’da üstü örtülü bir magarada tahtadan bazı
Uygur matbaa harfleri ve Uygurca kitaplar ele geçirilmistir. Bunların M.S.
700-900 yıllarına çıktıgı anlasılmıstır. Böylece Bossert’e göre matbaayı
Uygurlar’ın buldugunu kabul etmek gerekir. Çinliler’de bu teknigi XI.
Yüzyılda (1041) Pi-Seng isimli bir demirci, demirden harfler yaparak
gelistirmislerdir. 1241’de de Altınordu devletleri Almanya’ya yaptıkları
akınlarda bu teknigi oralara götürdüler. ki yüzyıl sonra 1440-1450’lerde
Gutenberg matbaayı gelistirdi. Ortaçagda fikirlerin ve teknik bilgilerin bir
ülkeden ötekine ne kadar yavas tasındıgı düsünülürse iki yüz yıllık gecikme
fazla sayılmaz. Böylece Uygurlar’ın ve Gutenberg’in matbaası arasında iliski
bulunmaktadır.77

DEĞERLENDİRME
Çok genis sahalara yayılan ve içinde birçok yabancı kültürleri de
muhafaza eden devletler kurmus olan Türkler’in, bu devletleri idare
edebilmek için çok iyi bir devlet teskilatı gelistirmeleri gerekiyordu. Bu
mekanizmanın isleyisini saglıklı bir sekilde yürütebilmesi, devletin tüm
kademelerindeki isleyisin saglıklı yürütülebilmesine baglıydı. Bunun
saglanabilmesi için sehzadelerin iyi yetismeleri gerekiyordu. Kitabelerden
anlasıldıgına göre “Halkı beslemek ve giydirmek” isi tüm ülke genelinde
saglanmaya çalısılmıstır. Yukarıda verdigimiz bilgilerden anlasılacagına
göre, Türkler’de devlet kavramı bütünü ile beraber ortaya çıkmıstır.
Göktürk’ler, milleti devletin kurucusu olarak kabul etmislerdir. Bu sebepten,
milletin içinden çıkan devlet baskanı, milleti korumak, doyurmak, is ve as
temin etmekle yükümlüdür. Devlet yöneticileri halkının hayatını
düzenlemekle görevlidirler. Bu bakımdan halk “devlet baba”nın
koruyuculuk adı altında yaptıgı hizmetten yararlanır. Buna göre devlet,
sosyal, siyasal, ekonomik ve fikir hayatlarını düzenleyecektir. ste her sey
devletten beklenir ve hizmet devleti olma kavramına sahip, bir yapı
içerisinde kendini kabul ettirmistir. Bunun için büyük bir dagıtım teskilatının
varlıgına ve yetistirilmis elemanlara ihtiyaç vardır. Bunlar birkaç Çinli kâtip
ile olacak isler degildir.
Türkler’de Hunlar’dan itibaren çesitli el sanatlarının gelismesi, belirli
bir estetik anlayısının varlıgını gösterir. Türkler’de tezyin sanatı fevkalade
inkisaf etmis, Eski Türkler tarafından yapılan oymalı silahlar, kılıç
saplarındaki islemeler, bugün dahi hayret ve begeniyle izlenmektedir.
Boyacılık sanatı da gelismis, günümüze kadar gelen kökboyanın ve
halıcılıgın (dokumacılıgın) temelleri çok eskilerden beri süregelmistir. Tüm
bu isler belli bir teknik ve egitimi gerektirmektedir. Ancak günümüzde Eski
dönemlerde Türkler’de mevcut olan planlı bir egitimin yapıldıgına dair net
bir delil yoktur. Ama Hunlar’dan itibaren Türkler’de, belirli bir egitimin
yapıldıgı kuvvetle muhtemeldir. Bu bölgelerde yapılan kazılarda, bulunan
yapıların bazılarının, egitim için kullanıldıgı düsünülmektedir.
Altay bölgesinde Hun çagında açıldıgı düsünülen muhtelif sulama
kanallarının izine rastlanmaktadır. Bu kanallardaki sulamanın ilmi bir usulle
yapıldıgı belirlenmistir.
Bugün ordumuzda da kullanılan 10’lu sistemi (Onbası, yüzbası,
binbası gibi) ilk kez uygulayan Türkler’dir.
slamiyet öncesi Türkler’den kalan bir siirde “bilgi”ye önem ve deger
verildigi anlasılmaktadır. “Bilgili insan beline tas kusansa kas olur, bilgisizin
yanına altın kusansa tas olur” denir. Bu siirden de anlasılacagı gibi Türkler
bilgiye ve bilgine önem vermislerdir.
Kalıntılara bakılırsa; (yazma eserler, sistem, devlet yönetimi, bilgiye
verilmis önem ve alfabe, vs.) Türkler’in yerlesik yasam ile göçebeligi uzun
müddet birlikte sürdürdükleri gözlenmektedir. Orta Asya’daki kazı sonuçları
ile bilimsel tarih incelemeleri bu görüsü dogrulamaktadır.
Yazının yaygınlastırılması, “Türk Takvimi”nin ıslah edilisi, yalnız
içinde bulunulan zamanda degil, nesiller boyu tarihten ibret alınması için
dikilen kitabeler, Türk toplumunda kalabalık bir okur yazar toplulugunun
oldugunun en önemli kanıtıdır. Bilgi ve bilginler övülmüs, bilginin degeri
atasözlerine yansımıstır.“Kut belgüsi bilig”(Kudretin belgesi bilgidir), sözü
Eski Türkler’de bilgiye verilen önemi en iyi sekilde gösterir.
Son yıllarda yapılan arastırmalar; Göktürkler’in Orhun anıtları dısında
mezar tasları, daglardaki sabit kayalar, agaçlar, kemikler, madenler, toprak
ev araç gereçleri, silahlar ve süs esyaları vs. üzerine pek çok yazı
yazdıklarını ortaya koymustur. Örnegin, Altay daglarında kayalarda yolları
gösterici sosyal ve günlük yasayısa ait pek çok yazı bulunmustur. Küp ve
tabak gibi ev esyaları üzerinde sihirsel yazılar görülmektedir. Bunlardan biri,
bir küpün nisanlanan bir kız için armagan olarak alındıgını bildirir. Bunlar
bize Göktürkler’in yazıyı toplum hayatının her alanında kullandıklarını,
okuryazarlıgın yaygın oldugunu göstermektedir.
Görüldügü gibi, egitim anlayısını yasayıs biçimleri sekillendirmis,
töre ise yeni kusakların yetismesinde ve hangi degerlere sahip olması
gerektiginde, etkili olmustur. Destanlardan ve kitabelerdeki ifadelerden,
Türk-Egitim sisteminin amacının Alp-nsan tipi yetistirmek oldugu
anlasılmaktadır. Bilge ve erdem kutsal sayılmıs, ileriki kusakların hayırla
anmaları ve övmeleri için bilge olmanın gerekliligi vurgulanmıstır. Hatta
ileri de Türk devletinin basına geçmesi muhtemel olan sehzadeler, özel bir
egitim-ögretim metodu uygulanmaktadır. Her bakımdan mükemmele yakın
birer insan olmaları için egitimlerine özen gösterilirdi. Devleti yöneteceklere
teorik bilgiler verilir ve uygulamalı olarak baska bir yerde vali olarak
atanırdı. Böylece yetismis ve yirmi yasında devleti yönetecek bir bilgi ve
egitime sahip olarak, kendini ispat ederdi. Türkler’deki bu teknoloji ve
kültür düzeyi örgün egitim kurumlarının bulunduguna isaret etmektedir.
Özetle anıtlarda, daha sonra gelecek Türk hükümdarlarına ve sonsuza
kadar Türk milletine bagımsız ve mutlu yasama ile ilgili bir tarih dersi
veriliyor. Milletin bunları ögrenip, bilmesi isteniyor. Bu bilgilerin kalıcı
olmaları için tas üzerine yazıldıgı belirtiliyor. Böylece, Bilge Kagan’ın Türk
milletinin ilk siyasal egitimcilerinden biri olarak degerlendirilmesi gerekir.
Tüm bunlardan da anlasılıyor ki, Türkler, kültür ve medeniyet kurabilecek
bir egitim seviyesine sahip, büyük bir millettir. Üç bin yıllık bir devlet
gelenegine sahip olunması da bunun bir göstergesidir.


76 Yahya Akyüz, Türk Egitim Tarihi, s. 13.
77 T.H. Bossert, “Tabı Sanatının Kesfi”, II. Türk Tarih Kongresi, stanbul, 1943, s. 421-426.


                                         KAYNAKÇA
Akarsu, Bedia, Felsefe Terimleri Sözlügü, stanbul, 1998
Akyüz, Yahya, Türk Egitim Tarihi, stanbul, 1999
Ayas, Nevzat, “Türkler ve Tabiat Kanunu”, II. Türk Tarih Kongresi, stanbul, 1943
Aydın, Mehmet, Ansiklopedik Dinler Sözlügü, Konya 2005
Barthold, W., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, stanbul, 1927
Basar, Erdogan, “Türkiye’deki Egitimin Tarihsel Gelisimi”, Egitim Bilimine Giris,
Ankara, 2007
Basaran, brahim Ethem, Egitime Giris, Ankara, 1984
Bilhan, Saffet, “lk Çaglarda Türk Kültür Hareketleri”, Milli Egitim ve Kültür, S. 19,
stanbul., 1983.
Binbasıoglu, Cavit, Egitime Giris, Ankara, 1988
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #132 : 09 Mart 2010, 22:22:55 »

TÜRKLERDE AĞAÇLA İLGİLİ İNANIŞLAR VE BUNLARA
BAĞLI KÜLTLER I


Dinler ve buna bağlı inanışlar, ilk devirlerden beri toplumların yaşayış
biçimlerini çok derinden etkilemiş olmasının yanı sıra, onların belirli bir
kimlik kazanmasında da önemli rol oynamıştır. Bunun bir sonucu olarak
milletlerin, toplumların din ve inanışları araştırmacıların sürekli ilgi odağı
olmuştur. Bu anlamda birçok araştırmacı, geleneksel Türk dini ve inanışları
ile ilgili inceleme ve araştırmalarda bulunmuş, onların yaşamlarına tesir eden
bu din ve inanışları açıklamaya ve yorumlamaya çalışmışlardır. Nitekim
geleneksel eski Türk inanç sistemi incelendiğinde, bu inanış ve uygulamaların
bir kısmının aynen bir kısmının da değişerek günlük hayattaki etkinliğini
devam ettirdiğini görmek mümkündür. Günümüzde Türk dünyasının büyük
bir çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen, geleneksel eski Türk dini ve
buna bağlı inanışları İslamiyet’le birlikte canlı bir şekilde yaşattıklarını görmekteyiz.
En eski devirlerden günümüze kadar Türk toplulukları arasında görülen
yaygın inanışlardan birisi de ağacın ya da belli ağaç türlerinin kutsal
kabul edilmesidir. Bu anlamda, ağaç kültünün Türk sosyal hayatında önemli
bir yere sahip olduğu söylenebilir. Muhtemelen, mevsimden mevsime kendini
yenilemesi ve daha birçok özelliğinden dolayı olsa gerek ağaç, Türk
toplulukları arasında hayatın ve sonsuzluğun timsali olarak görülmüştür.
Başka bir ifadeyle, Türk insanı ağacın oluşumu ile kendi hayatının tabii seyri
arasında bir benzerlik olduğunu keşfetmiş ve yaşadığı her coğrafyada kutlu
mekânlarla ağaçlar arasında münasebet kurmuştur. Bu inanışın bir sonucu
olarak, en eski devirlerden günümüze kadar Türk toplulukları arasında mabetlerin
çevrelerine ve mezarların yanlarına ağaç dikmenin kutsal bir görev
olduğuna inanılmıştır. Ancak ağacın bizzat maddi varlığının değil, sahip
olduğu bir takım özellikler ve temsil ettiği gücün bir sonucu olarak kutsal
kabul edildiğini söyleyebiliriz. Orta Asya’dan Anadolu’ya farklı Türk toplulukları
arasında görülen kutsal ağaç ile ilgili inanışlar ve bunlara bağlı kültler
benzerlikler arz etmektedir. Bu anlamda, Türk toplulukları arasında belli
ağaçların her yerde kutsal kabul edildiğini söylemek mümkündür.
Biz bu makalede, en eski devirlerden günümüze Türk toplulukları arasında
var olduğu tespit edilen ağaç kültü ve buna bağlı olarak ortaya çıkan
inanışları incelemeye çalışacağız.


1. TÜRK DESTANLARINDA KOZMOGONİ VE AĞAÇ KÜLTÜ
Türk destanları, İslam öncesi Türklerin kozmogoni anlayışlarını, inanışlarını,
tarihlerini, edebiyatını ve hatta yasalarını içinde toplayan bir mahiyet
arz etmektedir1. Ancak, Türkler yaşadıkları coğrafya gereği birçok din ve
kültürlerle karşılaşmışlardır. Bunun sonucu olarak, Türk boyları arasında
nesilden nesile asırlarca söylenmiş olan bu destanlara birçok yerli ve yabancı
unsurlar girmiştir2. Bilindiği gibi, kozmogoni bütün dünya ve âlemin meydana
gelişi hakkındaki nazariye ve görüşlerdir. Dolayısıyla, Türk destanlarından
dış tesirler ayıklandığında, Türk boylarının yüksek bir kozmogoni
anlayışlarının mevcut olduğu görülmektedir3.
Göktürk Yazıtları’ndaki ‘üstte mavi gök, altta yağız yer kılındığı zaman,
ikisinin arasında insanoğlu yaratıldı’ cümlesi ile bundan çok daha sonraları
gelişen Manas destanındaki “yer yer olduğunda, su su olduğunda”4
mısralarında hem Türk kozmogonisinin hem de dünyanın ve kâinatın algı-
lanmasında aynı inanış biçiminin izlerini görmek mümkündür. Göktürk Yazıtlarına
göre, başlangıçta iki önemli şey yaratılmıştır: ‘Yukarıda gök, aşağıda
yer’, ikisi arasında insanoğlu ve insanoğlunun üzerinde de iki büyük Türk
kağanı Bumin Kağan ile İstemi Kağan. Bu dört şeyin, varlıklar âleminde en
önemli dört unsuru teşkil ettiği kabul edilmesinin yanı sıra, bu dört varlığın,
micro kosmosun temelini teşkil ettiğine inanılmaktadır5. Bu inanış biçimine
göre, göğü ve yeri yaratan bir halik vardır. Başka bir ifadeyle gök, Tanrı
olarak kabul edilmez. Aynı şekilde, insanı da Tanrı yaratmıştır. Burada makro
kozmoz ve mikro kozmoz üzerinde durulması gerekir. Makro kozmoz
kâinat, evrendir. Mikro kozmoz ise insanlar, hayvanlar ve bitkilerdir. Bu
anlamda, eski Türklerin kozmogoni anlayışı; kâinatın bütün tezahürlerini
gök ve ‘yir-sub’un (yer-su: yeryüzü) temsil ettiği, birbirine zıt fakat birbirini
tamamlayan iki alemşümul ‘nefes’den müteşekkil bir sistem olarak değerlendirilebilir6.
Oğuz destanına göre; Oğuzlar yerin ve göğün bütün kuvvetlerini ve
unsurlarını kendilerinde toplayarak meydana gelmişlerdi. Bu anlamda Türk
milletini meydana getiren unsurlar, yer ve göğün (makro-kozmoz) hem kutsal
hem de maddi varlıkları idiler7. Bu düşüncenin bir ürünü olsa gerek;
Oğuz destanında, Oğuz Kağanın birinci karısı gökten inmişken, ikinci karısı
ise bir ağaç kovuğundan, yani; yerin sonsuzluklarından gelmişti8. Böylece
Oğuzlar, soylarını yerin ve göğün kutsallıklarından almış oluyorlardı. Yine
Oğuz Kağan destanında; Oğuz Kağan bir gün avlanırken, bir suya ve suyun
ortasında da bir adaya ulaşır. Bu adada bir ağaç kovuğunda ikinci karısına
rastlar. Diğerinde olduğu gibi, bu kızın ne nurları ne de ışıkları vardır. Çünkü
bu kızı, ona yer-su iyeleri göndermiştir. Ancak kızın özelliklerinden biri,
gözlerinin gök oluşudur. Çünkü gök rengi, Tanrının bir sembolüdür. Böylece
Oğuz ve Türk Milletinin varlığı, kainatın yapısına uygun hale getirilmiş oluyordu9.
Nitekim Oğuz Kağanın annesi, nehir ortasında bulunan bir ağaç kovuğunda
doğurmuş ve yine Uygurların menşe efsanesinde de Uygurların
atası olan beş prens iki nehir kavşağında bulunan bir adacıktaki kayın ağacından
doğmuşlardı10.
Eski Türk inanç sisteminde gök birinci derecede öneme sahipti. Nitekim,
Oğuz Kağan destanında; Oğuz doğduğu zaman yüzünün rengi, göğe
‘önglügi çırağı kök erdi’ (benzi gök renkte idi) benzetilmiştir11. Nitekim
Uygurca Oğuz destanında, Oğuz Kağanın ağaç kovuğundan çıkan ikinci
karısının gözleri de göğe, ‘közü kökten kökrek’ (gözleri gökten daha gök idi)
benzetilmiştir12.
Türk efsanelerinde iki ırmak kavşağında bulunan ağaçların kutsal olduğu
ve bu ırmakların da kaynağını cennetten aldıkları düşüncesi yaygındır13.
Bu inanışın bir sonucu olarak, Uygurların türediği tek ağaç da yine iki
nehrin meydana getirdiği küçük bir adada bulunmaktaydı14. Bu aynı zamanda
eski Türk inanç sisteminde kutsal ağaç motifinin önemli bir unsuru teşkil
ettiğini göstermektedir. Nitekim, Dede Korkut’da da Basat’ın ulu bir ağaçtan
türemiş olduğu görülmektedir. Bu sebeple, eski Türklerde ağacın dış kısımları
kadar kökü de büyük bir öneme haizdi15.
Türk toplulukları arasında dünya ağacı ve merkez dağ sembolizmleri
genellikle birbirini tamamlamaktadırlar. Bu bağlamda, kozmik olarak dünya
ağacı yerin merkezinden yükselmekte ve kozmik bölgeleri birbirine bağlamaktadır16.
Çünkü onun köklerinin yerin derinliklerine kadar uzandığına
inanılmaktadır. Moğollar ve Buryatlar’a göre, Tanrılar bu ağacın meyvesiyle
beslenmektedir. Altay Türkleri ise çocukların ruhlarının doğmadan önce,
küçük kuşlar olarak kozmik ağacın dallarında dinlendiğine inanmaktadırlar.
Bu inanışın bir sonucu olarak, Şamanın davulunun dünya ağacından yapılmış
olduğu kabul edilir17.
Bir Altay Efsanesine göre de yerin göbeğinde, her şeyin merkezinde
yeryüzünün bütün ağaçlarının en yükseği olan ve Tanrının ikametgahına
dokunan kocaman bir çam büyümektedir. Bazen bu dünya ağacını, Şamanların
davullarının üzerinde de görmek mümkündür. Yine Abakan Tatarlarına
göre, dünyanın ortasında demir bir dağ vardır ve bu dağın üzerinde de yedi
dallı beyaz bir kayın ağacı dikilidir18. Tatarlar bu kutsal kayından şöyle bahsederler:
‘Altın yapraklı kutsal kayın! Sekiz gölgeli kutsal kayın! Dokuz
köklü, altın yapraklı, Bay-kayın!...’19. Yakut Türklerinin inanışına göre, Tanrı
gökte ilk Şamanı yarattığı zaman, onun evinin kapısının önüne bir de sekiz
dallı bir ağaç dikmişti. Yine inanışa göre, gökteki Şaman ebedi olarak yaşadığı
için, onun ağacı da solmadan ve çürümeden ebediyen yaşarmış. Bu se-
beple, bu kutsal gök ağacına ‘yıkılmayan, çökmeyen’ ağaç anlamına gelen
Tuspet Turuu denmektedir. Ölümlü Şamanların yerdeki ağaçları ise yalnızca
Turuu adı ile bilinmektedirler20. İnanışa göre, gökteki bu ebedi ağaç, zamanla
büyümüş, her tarafa dal budak sararak Tanrının çocuklarının hepsi de bu
ağacın dallarına saklanıp onun himayesine girmişlerdir. İnsanların ruhları da
bu ağacın dalları arasında uçuşmaktadır. Bir insan doğduğu zaman, bu ağacın
dalları arasından bir ruhun gelip, ona can verdiğine inanılmaktadır21.
Yine Yakutlara göre, Tanrı insanları kötülüklerden korumak için yeryüzüne
üç Şaman göndermiş ve kötülüklerden insanları nasıl koruyacaklarını Tanrı
onlara, hep bu ağaçların altında tembih etmişti22.
Görüldüğü üzere, dünya ağacı sembolizmi ile gök ve yer arasında merdiven
veya köprü kurmak mümkündü. Çünkü bunlar bir dünya merkezinde
yükselmekte idi23. Bu anlamda, dünya ağacı sembolizminde birçok dini fikir
de bulunmaktadır. Bir taraftan o sürekli olarak yenilenmekte olan evreni,
kozmik hayatın tükenmez kaynağını, kutsalın mükemmel olarak hazinesini
temsil ederken, diğer yandan da gök veya gezegenlere ait gökleri temsil eder.
Gezegenlere ait gök sembolü olarak, pek çok geleneklerde bulunan dünya
ağacı (kozmik ağaç) sembolü dünyanın kutsallığını, bereketliliğini ve sürekliliğini
vurgulayarak yaratma fikri ile olduğu kadar, nihai olarak da mutlak
gerçeklik ve mutlak ölümsüzlük düşüncesiyle ilişkide bulunur. Böylece dünya
ağacı, hayat ağacı ya da ölümsüzlük ağacı olur. Bu inanışın bir sonucu
olarak, sayısız efsanevi çiftlerle ve tamamlayıcı sembollerle zenginleştirilmiş
olan kozmik ağaç, bizzat menşein ve kaidelerin hakimi olarak görülmektedir24.
Kainatın bu şekilde algılanmasının neticesidir ki, Şamanik ağacın evrenin
ortasında yükseldiğine ve zirvesinde yüce Tanrının veya güneş haline
gelmiş Tanrının bulunduğu ‘Dünya Ağacı’nın bir yansımasından ibaret olduğuna
inanılır25. Gök, yer, cennet ve cehennemler arasındaki iletişim, ancak
kozmik bir ağaçla mümkün olabilmektedir. Başka bir ifadeyle ayinsel ağaç,
kozmik ağaçla özdeşleştirilmiştir. Dolayısıyla, Şamanın bir ağaca tırmanması,
onun göğe çıkışını simgelemektedir26. Nitekim, Şamanın böyle bir ağaca
tırmanması esnasında, ağacın üzerine 7 veya 9 kertik açılmakta ve Şaman
bunlara basarak tırmanırken, hareketiyle tutarlı olmak üzere göğe çıktığını
ilan etmekte ve törene katılanlara kat ettiği gök katlarının her birinde gör-
düklerinin hepsini anlatmaktadır. Altıncı gök katında aya, yedinci katta güneşe
saygı sunmaktadır. Son olarak da dokuzuncu katta Tanrının karşısında
yerlere kadar kapanmakta ve ona kurban edilen atın ruhunu sunmaktadır.
Burada Şamanik ağacın 7 veya 9 kertiği, kozmik ağacın 7 veya 9 dalı; göğün
7 veya 9 katını simgelemektedir. Şaman, mistik bağlantılar aracılığıyla kendini
bu dünya ağacı ile dayanışma içinde hisseder. Kabul ayinlerine yönelik
rüyalarında, geleceğin Şamanı kozmik ağaca yaklaşmakta ve bizzat Tanrının
elinden bu ağacın üç dalını almaktadır ki bu dallar, onun davulunun derisini
gereceği çemberlerden başka bir şey değildir27. Şamanların davullarının
dünya ağacının kerestesinden yapıldığı göz önünde bulundurulduğunda,
Şamanların davullarının çıkardıkları seslerin dini sembolleri ve değerleri
anlaşılabilir28 .


                      KAYNAK İÇERİĞİ
1 A. Kadir İnan, Makaleler ve İncelemeler I, Ankara 1987, 223.
2 M. N. Sepetçioğlu, Karşılaştırmalı Türk Destanları, İstanbul 1990, 105.
3 Ögel, Türk Mitolojisi I, Ankara 1971, 431.
4 İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm (Materyaller ve Araştırmalar), Ankara 1986, 13;
Sepetçioğlu, 105.
5 Ögel, Mitoloji I, 477.
6 Emel Esin, Türk Kozmolojisi (İlk Devir Üzerine Araştırmalar), İstanbul 1979, 1; Ögel,
Türklerde Devlet Anlayışı, Ankara 1982, 1.
7 Ögel, Mitoloji I, 139.
8 N. S. Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1987, 18; Sepetçioğlu, 39.
9 Ögel, Mitoloji I, 140.
10 Ögel, Mitoloji I, 141.
11 Ziya Gökalp, Türk Uygarlığı Tarihi, Haz: Y.Çotuksöken, İstanbul 1991, 67.
12 Ögel, Mitoloji I, 134.
13 Ögel, Mitoloji I, 82-83.
14 Ögel, Mitoloji I, 88; Esin, Ötüken Yış (Türk sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Notlar),
İstanbul 1976, 147-182; Ergin, Dede Korkut Kitabı, İstanbul 1986, 169.
15 Ögel, Mitoloji I, 89.
16 Eliade, Le Chamanısme Et Les Techniques Archiques de Extase, Payot, Paris 1951, 244.
17 Huzeyfe Sayım, Muhtelif Dinlerde Yaratılış Olayı, (Basılmamış Doktora Tezi), Erciyes
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri 1993, 103.
18 Uno Harva, Les Representation Religiuses Des Peuples Altaigues (Trad. Par Jean-Louis
Perret), Gallimard, Paris 1959, 52.
19 Ögel, Mitoloji I, 91.
20 Ögel, Mitoloji I, 93.
21 Ögel, Mitoloji I, 93-94.
22 Ögel, Mitoloji I, 94.
23 Eliade, İmgeler ve Simgeler, Ter. M. Ali Kılıçbay, Ankara 1992, 25.
24 Eliade, Le Chamanısm, 245-246.
25 Eliade, İmgeler ve Simgeler, 26.
26 Eliade, İmgeler ve Simgeler, 26-27.
27 Eliade, İmgeler ve Simgeler, 26.
28 Eliade, İmgeler ve Simgeler, 27.

                     KAYNAKÇA

ALTINTAŞ Ayten, “ Eski Türk Kültüründe Hayat Ağacı ve Ölümsüzlük Otu”, Türk Dünyası
Araştırmaları Dergisi, Aralık 87, S. 51, İstanbul 1987.
ALTUNDAĞ Şinasi, “Osman Gazi”, İslam Ansiklopedisi XIV, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul
1950.
ARSAL S. Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuk I, İstanbul 1947.
AYDIN Mehmet. “Mut Bölgesinde Yaşayan Halk İnançları”, IV. Milletler Arası Türk Halk
Kültürü Kongresi Bildirileri (Gelenek, Görenek, İnançlar) IV, Kültür Bakanlığı Yayınları,
Ankara 1992.
BANARLI N. Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1987.
ELİADE Mircea, Le Chamanisme Et Les Techniques Archaiques de Extase, Payot, Paris
1951.
---------------, “Orta Asya ve Kuzey Kavimlerinde Semavi Tanrılar”, (traite d’histoire des
Religions, Paris 1974), Ter. Harun Güngör, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,
Kayseri-1984.
--------------, Kutsal ve Dindışı, (Ter. M. Ali Kılıçbay), Ankara 1991.
--------------, İmgeler ve Simgeler, ( Ter. M. Ali Kılıçbay), Ankara-1992.
ERGİN Muharrem, Dede Korkut Kitabı, İstanbul 1986.
--------------, Orhun Abideleri, İstanbul 1992.
ESİN Emel, Ötüken Yış ( Türk Sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Notlar), Atsız Armağanı,
İstanbul 1976.
--------------, Türk Kozmolojisi (İlk Devir Üzerine Araştırmaları), İstanbul 1979.
GÖKALP Ziya, Türk Uygarlığı Tarihi (Haz: Yusuf Çotuk Söken), İstanbul 1991.
GÜNGÖR Harun, “Süryani Kaynaklarına Göre Türklerin Menşei, Dini İnanış ve Adetleri”,
Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Ayrı Basım, S. 40, İstanbul 1986.
--------------, “Orta Asya’da Mani Dininin Yayılması ve Türk Kültürüne Etkisi”, Türk Dünyası
Araştırmaları Dergisi, Ekim 89, S. 62, İstanbul 1989.
--------------, “Manihaizm”, Erciyes Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ayrı Basım,

--------------, “Göktürk Kitabeleri ve Uygur Metinlerinin İnsani Değer ve Hukuk Açısından
İncelenmesi”, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları (Başlangıçtan Günümüze Kadar) I,
İstanbul 1992.
HARVA Uno, Les Representat.ion Religiuses des Peuples Altaiques (Trad. Par Jean-Louis
Perret.), Gallimard, Paris 1959.
İNAN A. Kadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm (Materyaller ve Araştırmalar), Ankara-1986.
--------------, Makaleler ve İncelemeler, İstanbul 1987.
--------------, Makaleler ve İncelemeler II, Ankara 1991.
KAFESOĞLU İbrahim, Türk Bozkır Kültürü, Ankara 1987.
KALAFAT Yaşar, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990.
OCAK A. yaşar, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, İstanbul 1983.
OYMAK İskender, Malatya ve Çevresinde Ziyaret ve Ziyaret Yerleri, Malatya 2002
ÖGEL Bahattin, Türk Mitolojisi, Ankara 1971.
--------------, Türk Mitolojisi II, İstanbul 1971.
--------------, Türklerde Devlet Anlayışı, Ankara 1982.
--------------, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1988.
ÖZEN Kutlu, ‘Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri’, Türk Dünyası Araştırmaları
Dergisi, Nisan 90, S. 65, İstanbul 1991.
RADLOFF W., Sibirya’dan II, (Ter. A. Temir), İstanbul 1956.
RASONYI L., Dünya Tarihinde Türklük, Ankara 1942.
SAYIM Huzeyfe, Muhtelif Dinlerde Yaratılış Olayı, (Basılmamış Doktora Tezi), Erciyes
Üniversitesi, Sosyal Bilimleri Enstitüsü, Kayseri 1993.
SELÇUK Ali, Tahtacılar, İstanbul 2004
SEPETÇİOĞLU M. Necati, Karşılaştırmalı Türk Destanları, İstanbul 1990.
TANYU Hikmet, Türklerin Dini Tarihçesi, İstanbul 1978.
--------------, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1986.
TÜMER Günay-Küçük Abdurrahman, Dinler Tarihi, Ankara 1988.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #133 : 09 Mart 2010, 22:30:26 »

TÜRKLERDE AĞAÇLA İLGİLİ İNANIŞLAR VE BUNLARA
BAĞLI KÜLTLER II

2. TÜRKLERDE AĞAÇ İLE İLGİLİ İNANIŞLAR
Değişik toplumlarda en yaygın inançlardan biri de ağacın kutsal kabul
edilmesidir. Dinler tarihçileri, insanlık tarihinin en eski devirlerinden beri,
ağaç kültünün farklı toplumlarda değişik biçimlerde kendini gösterdiği düşüncesindedirler.
Ağacın yerin dibine kadar inen kökleri, göğe doğru dik bir
tarzda yükselen gövdesi, gökyüzüne kadar uzanan dal ve yapraklarıyla olduğu
kadar, mevsimden mevsime kendini yenilemesi ve daha pek çok özelliği
sebebiyle olsa gerek, iptidai insanın bir takım dini düşüncelere sahip olmasında
önemli rol oynamıştır. Bu anlamda ağaç, hayatın ve sonsuzluğun timsali
olarak da kabul edilmiştir29. Bununla beraber, ağacın bizzat maddi varlığının
değil, özelliklerinin ve temsil ettiği gücün bir sonucu olarak kutsallık
kazandığı veya kutsal kabul edildiği söylenebilir30. Ancak araştırmalar, her
ağacın ya da aynı ağacın her yerde her zaman kutsal kabul edildiğini, hatta
en çok meyvesiz ve ulu ağaçların takdis edildiğini ifade etmektedirler. Muhtemelen
insan oğlu, küçük bir filizden gün geçtikçe büyüyerek gelişen ve
nihayet bir nedenle kuruyup çürüyen ağaçla, kendi hayatının tabii seyri arasında
bir benzerlik olduğunu görmüş ve kutlu tanıdığı her mekanla ağaç
arasında alaka kurmuştur. Nitekim, en arkaik devirlerden günümüze kadar,
hemen bütün mabetlerde ve mukaddes beldelerde ağacın varlığı dikkat çekicidir31.
Eski Türklerdeki ağaçla ilgili inanışların ilk ortaya çıktığı bölge olarak
Ötüken’in dağlık arazisinin olduğu bilinmektedir32. Hunlar her yıl yaz biti-
minde Ötüken de yer alan ‘Lung-ch’eng’ (Ejder-Şehri) denilen başkentlerinde
yaptıkları yer ayinini, şehrin yakınındaki dağın eteğinde bulunan bir çam
ağacının yanında icra ederlerdi. Kırmızı kurdele ile çevirmiş oldukları bu
ayin yerinde, bir karaçam ağacı yetiştirilmiş, fakat ağaca yıldırım isabet etmişti.
Daha sonra, aynı yerde şimal illerinde olmayan bir dud dalının kendiliğinden
yetiştiği ve Hunlar’ın her ikisini de kutsal kabul ettikleri rivayet
edilmektedir33. Hunlar’ın ağaç etrafında yaptıkları bu ayinlerin benzer şekilde
To-balar ve Kanglılarda da icra edildiği ifade edilmektedir. Güz mevsimindeki
bu ayinlerde, kutsal kabul edilen ağaç etrafında dini törenler düzenlenir
ve kötü ruhlardan temizlenmek istenen yerlere ağaç dikilirdi. Bu gibi
dini törenlerin ve inanışların Göktürklerde de var olduğu belirtilmektedir34.
Uygurlarda ise ağaçla ilgili inanışlar daha farklı bir şekil almaktadır. Uygurlarda
ağacın insan soyu ile ilgisine dair bir inancın varlığını, ünlü Uygur
menşe efsanesinden anlamaktayız. Nitekim Uygurlar kendilerinin
Karakum’da Tuğla ve Selenka nehirlerinin birleştiği yerde fıstık ve çam
fıstığı ağaçları arasına gökten inen ışıktan türediklerine, yani atalarının bu
ışığın, o ağaçları gebe bırakması sonucu dünyaya gelmiş olduklarına inanmaktaydılar35.
Eski Türklerde daha çok tek ağaçlar ve bunlardan da çam ve benzeri
cinsten olanların kutsal sayıldığı görülmektedir. Nitekim araştırıcılarına göre,
bütün Altaylı kavimlerde en çok çam ve kayın ağacı kutsal kabul edilmekte
ve bunlardan sonra da çınar ve servi ağacı gelmektedir36. Buryatlar.
Yakutlar, Çeremisler, Başkurtlar, Kazaklar ve Kırgızlar, arazide tek duran
ulu ve yaşlı çam, kayın, servi ve çınar ağaçlarına nezirler adamakta, kurbanlar
sunmakta, birtakım dini törenlerle onlardan dilekte bulunmaktaydılar. Bu
anlamda, ağaçlar kuruyup gitseler bile, yine de onlara nezirler ve kurbanlar
sunulmaya devam edilmektedir37. Yakut Türklerinde kayın ağacı kadar, kara
çam ağaçları da kutsaldı. Bu bağlamda, Yakut Şamanlarının her birisinin
ayrı bir ağacı olurdu. Şaman olmak isteyen bir genç, bir ağaç diker ve bu
ağaç büyüyüp geliştikçe, buna paralel olarak Şaman gencin de rütbesi yükselirdi.
Şamanın ölümü ile birlikte ağacı da yok edilirdi38. Dolayısıyla, Şaman
ile ağacı arasında bir bağ olduğuna inanılırdı ve birinin hayatının ötekiyle
kaim olduğu düşünülürdü. Yakutlar; Tanrının gökte ilk Şaman’ı yarattığında,
onun evinin önüne bir de sekiz dallı bir ağaç dikmiş olduğuna, gökteki Şamanın
ebediyen yaşadığı gibi, ağacın da ebediyen yaşadığına ve ölen kişilerin
ruhlarının da gökteki bu ağacın dalları arasında uçuşup durduklarına
inanmaktaydılar39. Nitekim, gök yahut dünya ağacı denilen bu ağaç hakkındaki
inanışların bütün doğulu kavimlerde var olduğu görülmektedir40. Altaylarda
Türkçe konuşan topluluklar bu ağacın tepesinde Bay Ülgen’in oturduğuna
inanmaktaydılar. Yerin ve her şeyin merkezinde bulunan bu ağacın,
yeryüzünün bütün ağaçlarının en yükseği olduğu düşünülmekte ve bu ağacın
en tepesinde de Bay Ülgen’in ikametgâhının bulunduğu kabul edilmekteydi.
Nitekim, Altaylı Şamanların davullarının üzerinde bu dünya ağacını tasvir
eden şekiller bulunur. Efsaneye göre de ağacın merkez dağının zirvesinde
büyüdüğü kabul edilmektedir. Bu anlamda, Abakan Tatarları dünyanın merkezinde
demir bir dağın var olduğuna ve bu dağın üzerinde de yedi dallı
beyaz bir kayın ağacının dikili olduğuna inanmaktaydılar41.
Ağacın gerçekte devamlı yeniden dirilen bir varlık olması sebebiyle,
onun bizzat hayatın taşıyıcısı olduğu düşünülmüş ve bu inancın bir sonucu
olarak, insan hayatıyla ağaç arasında bir bağ kurulmuştur. Bu inancın kökünün
de çok eskilere kadar gittiği görülmektedir. Nitekim, bu inancın bir sonucu
olarak Ögeday ve Kubilay Han’ın, kendileri için bir ağaç diktikleri ve
bu ağaçlara da asla dokunulmamasını emrettikleri ifade edilmektedir42. Bu
anlamda, ağacın özelliği sebebiyle olsa gerek, Türk ve Moğol toplumlarında
mezarların ağaç altına yapıldığı veya mezarlara ağaç dikildiği etnograflar
tarafından tespit edilmiştir43. Günümüzde, benzer inanışların Müslüman
Türkler arasında da yaygın olarak bulunması dikkat çekicidir. Bu anlamda,
Müslüman Türklerin mezarlara gömdükleri ölülerinin baş ve ayakuçlarına
çam ya da selvi ağaçları dikme geleneğini devam ettirdikleri bilinen bir gerçektir.
En eski devirlerden itibaren, hemen her Türk boyunun inanç sistemi
içinde bazen aynı bazen de farklı ağaçların kutsal kabul edildiği görülmektedir.
Başlangıçta, Tanrının ve hükümdarın sıfatı olan bu kutsal ağaç inancı,
zamanla hükümdarlığı, ataları temsil etmiş ve en nihayet sülalenin ve boyun
temsilcisi olmuştur. Böylece bu ağaç, kutsal ağaç, ölümsüzlük ağacı ya da
hayat ağacı olarak da nitelendirilmiştir44. Bu anlamda, İslam öncesi Türklerde
gökleri delip-geçen kutsal bir ağacın var olduğu inancı yaygındı. Bu ağacın
bazen kayın bazen de çam ağacı olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, kadim
Choular kayın ağacının kutsallığına inanmalarından dolayı, dini ayinlerini bu
ağacın çevresinde ifa etmekteydiler45. Çünkü onlar, bu ağacın dünyanın
merkezini tayin ettiğine ve hükümdarın bu ağaç vasıtasıyla göğe yükseldiğine
inanmaktaydılar46. Eski Türk inanışına göre, Tanrıya ancak kutsal ağaç
vasıtasıyla ulaşabilmekteydi. Altay Türkleri arasında kutsal kabul edilen
kayın ağacının her dini törende mutlaka bulunması gerekirdi. Nitekim, bu
dini törenlerde Şamanın kayın ağacını şu şekilde tavsif ettiği nakledilir:
‘Altın yapraklı Bay Kayın,
Sekiz gölgeli mukaddes kayın,
Dokuz köklü, altın yapraklı mübarek kayın,
Ey mübarek kayın, sana kara yanaklı,
Ak kuzu kurban ediyorum’47.
Altay Türkleri arasında Şamanlık kutsal bir görev olarak düşünülmekteydi.
Bu sebeple, Şaman olacak kişinin kendisini ispatlaması için Tanrı ile
iletişim kurabilmesi gerekirdi. Bunun için de Şaman vecd haline girer ve bu
halde rüyasında suların hatunu, hayvanların hatunu, cehennemin efendisi
v.b. birçok ilahi suretle karşılaşırdı. Sonra hayvan rehberleri kayın ağacının
yardımıyla Şamanı kâinatın merkezine ve Tanrıya ulaştırırlardı. Burada Tanrı
kutsal ağaçtan kopardığı bir dalı yere düşürür ve Şaman adayı da Tanrının
düşürdüğü bu dal ile kendi davulunun kasasını yapardı. Davulun, kutsal ağacın
kerestesinden yapılmış olması sebebiyle, Şaman ona vurduğunda, büyüsel
olarak bu ağacın yanına, dolayısıyla da kâinatın merkezine fırlatılmış
olduğuna inanırdı. Şaman davula her vurduğunda, kayın ağacının etrafında
bir kaç defa döner böylece, ruhların davete icabeti sağlanır ve Şaman bu
ruhlarla birlikte gökler alemine çıkabilirdi48. XX. yüzyılda Sibirya Şamanları
arasında yapılan araştırmalarda bir kadın Şaman’ın vecd halinde iken, cinler
ile irtibata geçmiş olduğunu, bu esnada bir grup cinin vücudunu parçalamış
olduklarını, vücut parçalarını tekrar bir araya getirirken de kayın ağacının
kabuklarının üzerine koyduklarını ve bu işlemden sonra ‘canım yeniden
bedenime girdi, ben de ayağa kalktım’ şeklinde anlattığı rivayet edilmektedir49.
Şaman davulunun kayın ağacından yapılmış olması sebebiyle, kutsallık
kazanmış olduğu şeklindeki inanca, Müslüman Türkler arasında da rastlamak
mümkündür. Nitekim, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazinin
ölümünden sonra geride bıraktığı eşyalar arasında, Selçuklu Sultanı tarafından
kendisine hediye edilen bir davul kasnağının olduğu da zikredilmektedir50.
Altay Türkleri kurban törenleri esnasında Şaman, sık yapraklı bir kayın
dalı ile hayvanın sırtını sıvazlar ve bu hareketiyle de kurbanın ruhunu Tanrı-
ya yolladığına inanırdı51. Bu anlamda, Şamanın davulunun üzerine çizilmiş
olan ağaç figürleri kutsal kayın ağacından başka bir şey değildi. Dolayısıyla
kurban törenlerinde Şaman, Tanrıya kurban sunmak için en uygun yeri seçerken,
kayın ormanının en tenha yerini tercih eder, kurbanlara sık yapraklı
kayın dalıyla vurur ve elinde kurbanlık hayvanın ruhunun bekçisi kabul edilen
kayın ağacından bir değnek bulundururdu52. Tapgaç’lar da ilkbahar ve
sonbaharda düzenledikleri kurban törenlerinin ardından, çevreye kayın ağaçları
dikerler ve dikilen bu ağaçlardan kutlu ormanların meydana geleceğine
inanırlardı53. Uygurların da bela ve musibetlerden korunmak için bu tür törenlere
önem verdikleri bilinmektedir. Uygurların yıldırım sesini işittiklerinde,
haykırarak göğe doğru ok atmaya başladıkları, bir yıl sonra sonbaharda
da yıldırımın düştüğü yere gelerek, kurban törenleri düzenledikleri nakledilir54.
Öte dünya hakkındaki tasavvurlarından dolayı olsa gerek, eski Türklerin
cenaze defni için yaprak dökümüne veya ağaçların tomurcuklanmasına
kadar bekledikleri bilinmektedir55. Bu anlamda eski Türkler, önemli kabul
ettikleri kişilerin cenazelerini önce deriye sararlar ve daha sonra da ağaç
tabut içerisine koyarak defnederlerdi56. Türklerde ağaç, sonsuz güç ve kudretin
sembolü olarak da görülmüştür. Örneğin, Dede Korkut’ta bununla ilgili
olarak şöyle denilmektedir:
‘Başına doğru bakar olsam, başsız ağaç,
Dibine doğru bakar olsam, dipsiz ağaç’57. Bu anlamda Türk toplulukları
arasında ağacın, hükümdarlık ve sülaleyi temsil ettiği inancı yaygındı58.
Türklerde kayın ağacının yanı sıra, karaçam ağaçlarının da kutsal olduğuna
inanılırdı. Çocuğu olmayan kadınların ‘Yuvalı Kara Çam’ dedikleri
bir ağaca gelerek, beyaz at derisini bu ağacın altına serdikleri ve ağacın karşısında
dua ettikleri söylenir59. Bu bağlamda, Türklerde dut ağaçlarının da
kutsal kabul edildiği belirtilmektedir60. MS. V. yüzyıllarda Göktürklerin
Hakan soyunun yeraltı Tanrısının makamına dut ağacı veya çam ağacı diktikleri,
daha sonra senenin beşinci ve sekizinci aylarında bu ağacın etrafında
at ile yarışarak dini bir tören gerçekleştirdikleri nakledilmektedir61. Nitekim,
Türklerde dut ağacının kutsal olduğu inancının bundan çok sonraları ortaya
çıkmış olan Hacı Bektaşi Veli Menkıbelerinde de var olduğunu görmekteyiz.
Rivayete göre; Hacı Bektaş, Ahmet Yesevi tarafından Anadolu’ya gönderildiğinde,
dervişlerden biri ocakta yanmakta olan odunlardan birini alarak
Rum diyarına doğru fırlatır. Dut ağacından kesilmiş olan bu odun Rum diyarında
Ahmet Fakih tarafından tutularak, daha sonra Hacı Bektaşi Veli’nin
tekkesini yapacağı yerin önüne dikilir ve bu odun derhal yeşererek bir dut
ağacı olur. Günümüzde bu dut ağacının hala durduğu ve tepe kısmının yanık
olduğu inancının yaygın olduğu belirtilmektedir62. Türklerde dut ağacı kadar
meşe ağacı da kutsal kabul edilmekteydi63. Nitekim, yine bir Bektaşi menkıbesine
göre; Hacı Bektaş bir gün, abdallarıyla birlikte Hırka dağına çıkar.
Emri üzerine çalı-çırpı toplanıp, büyük bir ateş yakılır. Daha sonra Hacı
Bektaş ayağa kalkıp semaya başlar ve müritleri de onu takip eder. Tam kırk
kere sema, yani dua ve ilahi ile raks ederek ateşin etrafında dönerler. Sonra
Hacı Bektaş hırkasını sırtından çıkarıp ateşe atar ve yanan hırkasının küllerini
tepeye savurur. Bu yanan hırkanın küllerinin düştüğü yerlerde de meşe
ağaçları çıkar64. Türklerde kavak ağacının da kutsal ağaçlar arasında önemli
bir yerinin olduğu görülmektedir. Nitekim, Şamanın duasında kavak ağacı
şöyle ululanır: ‘Ey melikem, ey anam ateş! sen Hangay ve Gur Hatu Han
dağlarının tepesinde biten ak kavak ağacından yaratılmışsın. Gök yerden
ayrıldığı vakit doğmuşsun. Sen atamız Ötüken kavminden çıkmışsın. Tanrılar
padişahı tarafından yaratılmışsın. Anam ateş! senin baban sert çelik, anan
kaymaktaş ve ulu ataların ak kavak ağacıdır’. Bu anlamda, yine Dede Korkut
kitabında da Beyrek’in Kazan Beye soylamasında, ak kavağın budağından
yarga yuban (yararak) geçmişsin denilmektedir65. Bir rivayete göre de I.
Murat, İnceğiz kalesini fethetmek için çok uğraşır ama muvaffak olamaz.
Biraz dinlemek üzere ulu bir kavak ağacının dibine oturur ve fetih için burada
dua eder. Kısa bir süre sonra da kendisine kalenin düştüğü haberi getirilir.
Bunun üzerine, Sultan I. Murat altında oturup dua ettiği kavak ağacına
‘Devletlü Kaba Ağaç’ adını verir66. Orhan Gazinin Bursa’ya yerleşmesinden
sonra, İnegöl yöresinde Kesiş Dağı’nda yaşayan derviş Geyik Babanın bir
kavak ağacı ile dağdan inerek, Bursa Hisarı Beg sarayı avlusunun kapısının
iç yanına bir kavak ağacı dikmesinin de eski Türk inanışlarının bir devamı
olsa gerektir67. Çeremislerin, Buryatların, Yakutların, Başkurtların, Kazakların
ve Kırgızların arazide tek duran ulu ve yaşlı, çam, kayın, ardıç, selvi ve
çınar ağaçlarına adaklar adadıkları, kurbanlar kestikleri ve bazı dualarla di-
lekte bulundukları ifade edilmektedir68. İslam öncesi Türklerde kutsallığına
inanılan bu ağaçların yanında başka kutsal ağaçların da var olduğu görülmektedir.
Bu anlamda, elma ve nar ağaçlarının da kutsal ağaçlardan olduğuna
inanılır. Nitekim Manas destanında, çocuğu olmayan kadınların kutsal
elma ağacının altında oynamaları sonucu, çocuklarının olacağına inandıkları
şeklinde ifadeler vardır. Ardıç ağacının Türkler tarafından kutsal kabul
edilmesinin bir sonucu olsa gerek, Orta Asya’da ardıçlı adını taşıyan birçok
kutsal yerin varlığından bahsedilmektedir69.


                          KAYNAK İÇERİĞİ
29 A. Yaşar Ocak, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, İstanbul 1983,
84.
30 Eliade, Kutsal ve Dindışı, Ter. M. Ali Kılıçbay, Ankara 1991, 127-128.
31 Ocak, 84.
32 Ocak, 85
33 Esin, Kozmoloji, 83.
34 Ocak, 85.
35 Ocak, 85-86.
36 İnan, Şamanizm, 64; Ocak, 86.
37 Ocak, 86-87.
38 Ögel, Mitoloji I, 93.
39 Ögel, Mitoloji I, 93-94.
40 Bkz., Eliade, İmgeler Simgeler, 21 vd.
41 Harva, 52.
42 Ocak, 87-88.
43 Ocak, 88.
44 Ayten Altıntaş, ‘Eski Türk Kültüründe Hayat Ağacı ve Ölümsüzlük Otu’, Türk Dünyası
Araştırmaları Dergisi, Aralık 87, S. 51, İstanbul 1987, 143.
45 Altıntaş, 144.
46 Esin, 81.
47 İnan, Makaleler ve İncelemeler II, Ankara 1991, 254-255.
48 Altıntaş, 145.
49 Altıntaş, 146.
50 Şinasi Altundağ, ‘Osman Gazi’, İslam Ansiklopedisi, XIV, İstanbul, 1950, 442-443.
51 Ocak, 107.
52 W. Radloff, Sibirya’dan II, Ter: A. Temir, İstanbul, 1956, 23; Ocak, 107.
53 Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, Ankara 1987, 91.
54 S. Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk I, İstanbul 1947, 311.
55 Rasonyı L., Dünya Tarihi’nde Türklük, Ankara 1942, 34.
56 Rasonyı, 71.
57 Ergin, Dede Korkut Kitabı, 51.
58 Esin, Ötüken Yış, 159-160; Esin, Kozmoloji, 87.
59 İnan, Şamanizm, 64.
60 Esin, Kozmoloji, 83.
61 Esin, Ötüken Yış, 153-154.
62 Ocak, 212.
63 Esin, Kozmoloji, 82; Esin, Ötüken Yış, 153-154.
64 Ocak, 186.
65 Altıntaş, 148.
66 Ocak, 94.
67 Altıntaş, 148.
68 Ocak, 86-87.
69 Ögel, Mitoloji I, 90.


                        KAYNAKÇA

ALTINTAŞ Ayten, “ Eski Türk Kültüründe Hayat Ağacı ve Ölümsüzlük Otu”, Türk Dünyası
Araştırmaları Dergisi, Aralık 87, S. 51, İstanbul 1987.
ALTUNDAĞ Şinasi, “Osman Gazi”, İslam Ansiklopedisi XIV, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul
1950.
ARSAL S. Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuk I, İstanbul 1947.
AYDIN Mehmet. “Mut Bölgesinde Yaşayan Halk İnançları”, IV. Milletler Arası Türk Halk
Kültürü Kongresi Bildirileri (Gelenek, Görenek, İnançlar) IV, Kültür Bakanlığı Yayınları,
Ankara 1992.
BANARLI N. Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1987.
ELİADE Mircea, Le Chamanisme Et Les Techniques Archaiques de Extase, Payot, Paris
1951.
---------------, “Orta Asya ve Kuzey Kavimlerinde Semavi Tanrılar”, (traite d’histoire des
Religions, Paris 1974), Ter. Harun Güngör, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,
Kayseri-1984.
--------------, Kutsal ve Dindışı, (Ter. M. Ali Kılıçbay), Ankara 1991.
--------------, İmgeler ve Simgeler, ( Ter. M. Ali Kılıçbay), Ankara-1992.
ERGİN Muharrem, Dede Korkut Kitabı, İstanbul 1986.
--------------, Orhun Abideleri, İstanbul 1992.
ESİN Emel, Ötüken Yış ( Türk Sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Notlar), Atsız Armağanı,
İstanbul 1976.
--------------, Türk Kozmolojisi (İlk Devir Üzerine Araştırmaları), İstanbul 1979.
GÖKALP Ziya, Türk Uygarlığı Tarihi (Haz: Yusuf Çotuk Söken), İstanbul 1991.
GÜNGÖR Harun, “Süryani Kaynaklarına Göre Türklerin Menşei, Dini İnanış ve Adetleri”,
Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Ayrı Basım, S. 40, İstanbul 1986.
--------------, “Orta Asya’da Mani Dininin Yayılması ve Türk Kültürüne Etkisi”, Türk Dünyası
Araştırmaları Dergisi, Ekim 89, S. 62, İstanbul 1989.
--------------, “Manihaizm”, Erciyes Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ayrı Basım,

--------------, “Göktürk Kitabeleri ve Uygur Metinlerinin İnsani Değer ve Hukuk Açısından
İncelenmesi”, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları (Başlangıçtan Günümüze Kadar) I,
İstanbul 1992.
HARVA Uno, Les Representat.ion Religiuses des Peuples Altaiques (Trad. Par Jean-Louis
Perret.), Gallimard, Paris 1959.
İNAN A. Kadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm (Materyaller ve Araştırmalar), Ankara-1986.
--------------, Makaleler ve İncelemeler, İstanbul 1987.
--------------, Makaleler ve İncelemeler II, Ankara 1991.
KAFESOĞLU İbrahim, Türk Bozkır Kültürü, Ankara 1987.
KALAFAT Yaşar, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990.
OCAK A. yaşar, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, İstanbul 1983.
OYMAK İskender, Malatya ve Çevresinde Ziyaret ve Ziyaret Yerleri, Malatya 2002
ÖGEL Bahattin, Türk Mitolojisi, Ankara 1971.
--------------, Türk Mitolojisi II, İstanbul 1971.
--------------, Türklerde Devlet Anlayışı, Ankara 1982.
--------------, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1988.
ÖZEN Kutlu, ‘Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri’, Türk Dünyası Araştırmaları
Dergisi, Nisan 90, S. 65, İstanbul 1991.
RADLOFF W., Sibirya’dan II, (Ter. A. Temir), İstanbul 1956.
RASONYI L., Dünya Tarihinde Türklük, Ankara 1942.
SAYIM Huzeyfe, Muhtelif Dinlerde Yaratılış Olayı, (Basılmamış Doktora Tezi), Erciyes
Üniversitesi, Sosyal Bilimleri Enstitüsü, Kayseri 1993.
SELÇUK Ali, Tahtacılar, İstanbul 2004
SEPETÇİOĞLU M. Necati, Karşılaştırmalı Türk Destanları, İstanbul 1990.
TANYU Hikmet, Türklerin Dini Tarihçesi, İstanbul 1978.
--------------, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1986.
TÜMER Günay-Küçük Abdurrahman, Dinler Tarihi, Ankara 1988.


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #134 : 09 Mart 2010, 22:38:21 »

TÜRKLERDE AĞAÇLA İLGİLİ İNANIŞLAR VE BUNLARA
BAĞLI KÜLTLER III


TÜRKLERDE AĞAÇ İLE İLGİLİ İNANIŞLAR
...Türklerde ‘Hayat Ağacı’ ile ilgili bir takım inanışların varlığı da dikkat
çekicidir. Bu anlamda, Türkler arasında hayat ağacına ilişkin birçok efsaneden
söz edilir. Bu efsanelerden biri şöyledir:
‘Büyük bir dağ yükselir, on iki gök katından,
Dağda bir kayın vardı, yaprakları altından,
Kayının altındaysa, küçük bir çukur vardı,
Bir karış bile değil, o kadar yüzlek dardı.
Bu çukur hep doluydu, kutsal hayat suyuyla,
İçen ölmez olurdu, ebedi bir duyuyla’70. Nitekim, ölümsüzlük ağacı ile
ilgili inanışların Aladağ ve Kaf Dağı destanlarında da var olduğu görülmektedir.
Bu dağlarda genellikle nar ve şeftali gibi meyvelerin yanı sıra, ölümsüzlük
otu ve Sigun otu denen bitkilerin yetiştiğine inanılmaktaydı. Bu anlamda,
Eren ve Alplerin ölümsüzlük meyvesi ve ölümsüzlük meyvesini yiyen
Sigun geyiklere binmiş şekilde ölümsüzlüğü temsil eden motifler olduğu
temasının devrin sanat eserlerinde de yer aldığı belirtilmektedir71. Kutlu
Dağda yetişip, ölümsüzlük veren meyvelerden narın, Burkan dininde bereketin
sembolü ve Mani dininde de nurlu (Cennet) yemişlerinden olduğu72, göz
önünde bulundurulacak olursa, bu inancın Türklere bu kültürlerden geçmiş
olması mümkündür. Bununla beraber, Türkler arasında yine de ölümsüzlük
motifinin çok yaygın olduğu anlaşılmaktadır73. Bu anlamda, Türkler arasında
nar, şeftali gibi meyvelerin yanında ölümsüzlük bahşeden otların varlığının
kabul edildiği ve bu ölümsüzlük ağacı motiflerinin değişik şekillerde sosyal
hayatta da çok yaygın bir biçimde kullanılmış olduğu nakledilmektedir74.
Eski Türklerin sosyal hayatında ağaç kadar, bazı ormanların da kutsal
kabul edildiği görülmektedir. Bu anlamda, Ötüken ormanlarının (Ötüken
Yış) bütün Türkler tarafından kutsal sayıldığı bilinmektedir75. Bu inancın bir
sonucu olarak, Türk toplulukları arasında orman iyelerinin memnun edildiği
takdirde, mutluluk ve huzurun artacağına, bolluk ve bereketin olacağına
inanılırdı76. Nitekim, Anadolu’da da pek çok yerde görülen ve mezar taşları
üzerine işlenmiş olan ağaç motiflerinin eski Türk inançları ile alakasının
olduğu açıktır. Bu mezar taşları üzerine ağaç motiflerinin işlemesinin nedeni,
bu ağaç motifleri sayesinde kişinin kabrinde rahat bir şekilde yatabileceği
inancının bir sonucu olsa gerektir.
Bazı ormanların kutsal olduğu şeklindeki inanışların Yakutlarda da
mevcut olduğu ve Yakut avcılarının dokuz nefer orman iyesinin bulunduğuna
inandıkları nakledilir77. Bu inancın bir sonucu olarak, Yakut Türklerinin
güz avına çıkmadan önce, yağ ile eti ateşe atarak, Boyahay adını verdikleri
koruyucu orman iyesine sundukları ve çeşitli hediyelerle onu memnun etmeye
çalıştıkları ve bu şekilde hareket ederlerse, avlarının bereketli geçeceğine
inanmalarının yanı sıra, ağaçlara renkli çaputlar ve kıymetli kürkleri bağlayıp,
yaptıkları bu ilk avın şeklini de ağaç gövdelerine çizdikleri ifade edilmektedir78.
Bu inancın avcılıkla geçinen Şor Türkleri arasında da yaygın
olduğu ve orman iyelerinin avcının temiz ve doğru sözlü olmasını istemesinin
dışında, ava çıkılacağı gün bütün aile bireylerinin temizliğe dikkat etmelerini
istediğine inanıldığı nakledilmektedir79.
Bugün Anadolu’da da bazı orman ve ağaçların kutsal olduğu şeklindeki
inanışların yaygın olduğu bilinmektedir. Günümüzde Sünni Müslümanlarda
görülmekle birlikte, bu tür inanışların daha çok Alevi topluluklarda
yaygın olduğu söylenebilir. Bu bağlamda, özellikle Kızılbaş topluluklarının
ulu ağaçları kutsal kabul ederek, hürmetle tazim ettikleri ve bu gibi ağaçlara
ziyaretlerde bulundukları bilinmektedir. Günümüzde, Kızılbaş topluluklarının
yanı sıra, Tahtacılar ve Yörüklerde de kutsal ağaçla ilgili inanışların
yaygın bir şekilde var olduğu görülmektedir. Nitekim, Tahtacıların geçimlerini
ağaç kesmekle sağlayan kimseler olduğu ve onların ağaçlara büyük saygılarının,
bağlılıklarının olduğu bilinmektedir. Çünkü bu topluluklarda Muharrem
ayında ağaç kesmek şiddetle yasak olduğu gibi, hafta içinde Salı
günlerinde de ağaç kesilmez Yeniden işe başlayacakları zamanlarda da ağaçlar
için dualar okunur. Yörüklerde de ağaçlara büyük saygı duyulur. Tahtacılar
daha çok sarıçam, ladin, köknar ve ardıç ağaçlarını, Yörükler ise kara dut,
çınar ve katran ağacını kutlu ağaçlardan saymaktadırlar. Tahtacılar ayrıca
kutsallığına inandıkları ağaçların motiflerini ölülerinin mezar taşlarına da
işlemektedirler. Bu anlamda, Türk topluluklarının hemen hepsinin dağlarda
tek başına duran ulu ağaçları kutsal kabul ettikleri söylenebilir80.
Türkler, atalarının ruhlarının iktidar ve kuvvetlerine göre büyük su kenarlarında,
yüksek dağlarda, sık ormanlıklar ile gölgesi bol olan ağaç altlarında
ikamet ettiğine inanırlardı. Bu inancın bir sonucu olarak da insana
huzur veren el-ayak sürülmemiş ağaçlık alanların kutsal olduğu düşünülerek
takdis edildiği gibi, bu gibi ormanlara kadınların girmesine izin verilmezdi81.
Türkler; doğum, ölüm, evlenme ağaçları gibi, belli ağaçların belli özelliklerinin
olduğunu kabul etmelerinin yanı sıra, belli ağaçların da bir takım hastalıkları
iyileştirici ve şifa verici özelliklerinin olduğuna inanırlardı82. Ağaçların
yaprak döktüğü dönemlerin keder ve uğursuzluk, çiçeklenip yaprak verdiği
zamanların da hayır ve iyilik getirdiği kabul edilirdi83. Bu inancın bir
sonucu olarak, cenaze defni için yaprak dökümüne veya ağaçların tomurcuklanmasına
kadar beklenilirdi84.
Bugün Anadolu’da da bu tür inanışların bakiyesi olduğu anlaşılan değişik
uygulamaların var olduğu görülür. Örneğin, Malatya’nın Onar köyündeki
Onar Dede ile Sakız Dede türbelerinde bulunan ve kutsal olduğu kabul
edilen kuru bir ağacın gövdesinden çıkarılan yongaların kaynatılıp, hasta
hayvanlara içirildiği takdirde, şifa bulacağına inanılmaktadır85. Bu bağlamda,
Mut bölgesinde de kişi rüyasında ulu bir ağacın devrildiğini gördüğünde,
bölgedeki eşraftan birinin öleceğine inanılmaktadır86.
Görüldüğü üzere, eski Türk sosyal hayatında ağaç ve ormanın insan
hayatı üzerinde tesiri olduğuna inanılan mukaddes varlıklardır. Bu anlamda,
Türkler ağaç ve orman iyelerini memnun ettiklerinde, huzurlu, mutlu ve
bereketli bir ömür süreceklerine inanırlardı. Eski Türk sosyal hayatında güçlü
tesirleri olduğuna inanılan bu kutsal ağaç ve orman kültünün, atalarımız
vasıtasıyla Anayurttan, Anadolu’nun her yerleşim alanına yayılmış olduğu
anlaşılmaktadır. Eski Türk inanışlarının bakiyesi olduğu anlaşılan bazı ağaç
ve ormanların kutsal olduğu şeklindeki düşüncelere Anadolu’nun pek çok
yöresinde rastlamak mümkündür. Örneğin, Siirt’te Kız Evliya Tepesi denilen
yerde, çeşitli dileklerde bulunmak için gidenlerin kutsal kabul ettikleri kayın
ağaçlarına çaput bağladıkları ve bu ağaçları sık sık ziyaret ettikleri nakledilmektedir.
Diyarbakır’da ise Sin ve Sidaş (sindaş) adlı iki kardeşin türbesinin
çevresinde bulunan ağaçlara dokunulmadığı gibi, bu ağaçların dallarını kı-
ranların öküz gibi böğürerek öleceğine inanılır. Siirt, Tunceli ve Adıyaman
illerinde de tek olan ardıç ve meşe ağaçlarının mukaddes ağaçlar olduğuna
inanılması sebebiyle, bu gibi ağaçlara dokunanların hoş karşılanmadığı ifade
edilmektedir87. Günümüzde Anadolu’nun her neresine bakılırsa bakılsın,
takdis olunan ağaçların, eski Türklerdeki ağaç kültü ilgili inanışların bir devamı
olduğu söylenebilir.
Sivas-Divriği Vazıldan köyü ve çevresinde de ardıç ağacının kutsal olduğu
düşüncesi yaygındır. Bu köyün yakınında bulunan bir ardıç ağacının
ise özellikle kutsandığı ve çocuğu olmayan kadınların bu ağacın meyvesinden
yedikleri takdirde, çocuklarının olacağına inandıkları nakledilmektedir.
Aynı bölgedeki Gemhu köyünde de çocuğu olmayan kadınların Koca Haydar
Türbesi civarında bulunan bir söğüt ağacının yapraklarını yediklerinde,
çocuk sahibi olabileceklerine inandıkları ifade edilmektedir. Divriği Odur
köyünde ise Merg Ağacı adı verilen ve kutsal kabul edilen bir ağaca karşı,
bölge halkının hürmet gösterdiği ve bu sebeple dallarını kırmadığı ve ona
niyaz ettikleri belirtilmektedir. Nitekim inanıldığına göre, bir adam balta
vurmuş, ağaçtan kan akmıştır. Çevre halkı tarafından çok kutsal sayılan bu
ağaca, her yıl Haziran ayının üçüncü haftasında yöredeki köylüler tarafından
ziyaretler yapıldığı, mumlar yakıldığı ve kurbanlar kesildiği nakledilmektedir88.
Bu anlamda bölgede, bazı koruluklardan ağaç kesmenin uğursuzluk
getireceğine ve böyle bir eylemde bulunan kişinin ölmekte dahil başına bir
takım musibetlerin gelebileceğine inanılmaktadır. Ayrıca bölgede, İğnedin
(siğilli çalı), Ziniski, (Yılgın dede-siğilli çalı) gibi kutsal mekânlara her türlü
ağrı ve sızılar için ziyaretler yapıldığı, özellikle ellerinde siğili olan kişilerin
buraya giderek, ellerindeki siğil sayısınca dal büktükleri ve evlenmek isteyen
genç kızların ise dileklerinin gerçekleşmesi için bu çalıya mendillerini bağladıkları,
Divriği Yağbasan köyünde ise kutsal kabul edilmeleri sebebiyle,
bazı ardıç ağaçlarının kurudukları halde kesilmedikleri nakledilmektedir. Bu
ağaçlar ancak burada yapılan dini bir tören esnasında kurban eti pişirilirken
yakacak olarak kullanılabilir89. Bazı ağaçların kutsal olduğu ile ilgili inanışların
Doğu Anadolu’daki Alevi topluluklar arasında da yaygın olduğu ve
Siirt, Tunceli, Adıyaman, Elazığ illerinde yaşayan Alevilerin şuraya buraya
serpiştirilmiş gibi duran meşe ve ardıç ağaçlarını takdis ettikleri belirtilmektedir.
Yılın belirli dönemlerinde halkın en güzel elbiselerini giyerek, kadınlı
erkekli gruplar halinde ilahiler eşliğinde bu ağaçlara ziyaretler yaptıkları,
adaklar adadıkları ve kurbanlar kestikleri ve ağaçlara dilek çaputları bağladıkları
ifade edilmektedir90. Eski Türklerdeki ağaç kültü ile ilgili inanışlarının
bir bakiyesi olarak yine Edremit’in Çamcı köyündeki ninelerin karnı
ağrıyan torunlarının karnını ovarken şöyle dua ettikleri belirtilmektedir:
‘Dağlar, taşlar, ulu kaba ağaçlar, koca çaylar! gel çocuğumun karnının ağrısını
al’91. Bu duanın eski Türklerde görülen ağaç kültü ile ilgili inanışlarının
bakiyesinden başka bir şey olmadığı açıktır.
Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar, Türkler arasında görülen kutsal ağaç
ve ağaç kültü ile ilgili tespit edilen inanışlar benzerlikler göstermekte ve bu
inanışların görüldüğü her yerde aynı zamanda ağaç evliya ilişkisine de rastlanılmaktadır.
Nitekim Sibirya’da yapılan araştırmalarda çeşitli yerlerde bazı
ağaçların yanında evliya mezarlarının olduğu ve bu evliya mezarlarının
ağaçlarda mevcut olduğuna inanılan ruhların, Müslüman evliya hüviyetinde
şahıslanmış biçimi olarak algılanması gerektiği belirtilmektedir. Örneğin,
Anadolu’da da kutlu sayılan ağaçların yanında böyle türbelerin var olduğu
bilinmektedir. Bu gibi türbelerin olmadığı yerlerde ise tek başına ağaçların,
Çınar Dede, Çitlembik Dede, Ağaç Baba gibi isimlerle sanki evliya ağacın
kendisi imiş gibi adlandırıldığına rastlanılmaktadır92.
Görüldüğü üzere, eski Türklerin ağaç ve ormanla ilgili inanışları genellikle,
bazen dağ ve su unsuru ile birlikte (dağ, ağaç, su) üçlüsü biçiminde,
bazen de dağ-ağaç veya su-ağaç ikilisi şeklinde ortaya çıkmış olduğu anlaşılmaktadır.
Bu anlamda, İslam öncesi Türklerde görülen ağaç kültü ile ilgili
inanışların Müslüman Türkler üzerinde çok güçlü bir tesirinin olduğu açıktır.
Bu anlamda, İslamiyet de dahil sonradan kabul edilmiş olan bütün din ve
kültürlerin süzgecinden geçerek günümüze kadar gelmiş olmaları sebebiyle,
bu inanış ve uygulamaların çok güçlü bir kültürün ürünü olduğunu göstermektedir.
Nitekim, günümüzde Anadolu’nun neresine giderseniz gidin, eski
Türklerdeki kutsal ağaç kültü ile ilgili inanışlara rastlamak mümkündür.
SONUÇ
Türkler, yaşadıkları coğrafya gereği birçok din ve kültürle iç içe yaşamışlar,
onlardan etkilenmişler ve genellikle de bu din ve inanışları benimsemişlerdir.
Bununla beraber, bu din ve inanışlar, onların dünya görüşlerini,
yaşadıkları çevreyi algılayış biçimlerini ve nihayet tabiatta var olan bir takım
nesnelere manevi anlamlar atfetmelerine sebep olmuştur.
Türklerde tabiat ve tabiatı meydana getiren unsurlar önemli varlıklar
olarak görülmüş ve onlarda bulunan gizli güçlerin (ruhlar) insanlara iyilik
veya kötülük yapabilecekleri düşünülmüştür. Bu anlamda, Türkler doğada
görülen her şeye dini bir anlam ve değer atfetmiştir. Ağaçla ilgili inanışlar ve
uygulamalar bunlardan sadece birisidir.
Anadolu’nun pek çok yöresinde, türbelerin, tekkelerin ve ulu ağaçların
takdis edilerek, çaput bağlanması ve mum yakılması fenomeninin, İslam
öncesi Türklerdeki ağaç kültü ve buna bağlı inanışlarının bir izi olduğu açıktır.
Türkler, Müslüman olduktan sonra, kutsal ağaç inancı ve buna dayalı bir
takım uygulamaları İslamiyet’le birlikte yaşatmaya devam etmişler veya bu
inanç ve uygulamaları İslamî unsurlarla uzlaştırmışlardır. Bu anlamda, Tanrı’dan
dilekle bu kutsal kabul edilen ağaçlara, yatırlara, türbelere adak adamak,
mum yakmak ve kurban sunmak gibi eylemlerin, eski Türklerde olduğu
gibi, günümüz Müslüman Türk toplumunun Tanrı ile bağını güçlendirme
vasıtası olarak değerlendirdiği açıktır. Aynı şekilde, bu gibi kutsal mekanların
evliyalarla bağının olduğuna veya evliyalar aracılığıyla bu gibi kutsal
mekanlara koruyucu bir güç ya da kerametin geçmiş olduğuna da inanılmaktadır.
Günümüzde, Müslüman Türk toplumu arasında görülen bu uygulamaların
sebebinin, insanların İslam’ı yeterince bilmemelerinden kaynaklandığını
söyleyebiliriz. Ancak, bu gibi inanış ve pratiklerin, kişinin karşılaştığı
veya çözemediği değişik sorunlar karşısında, insan varlığını aşan kendisine
imkanlar sağlayabilecek türlü yerlere veyahut da aşkın bir varlığa yönelmesi
olarak da değerlendirmek mümkündür. Bu anlamda insanlar, büyüklerinden
gördüğü veya öğrendiği bir takım dini inanış ve pratikleri uygulamak suretiyle,
üstesinden gelemedikleri bir takım sorunlarını çözebilecekleri inancını
taşımaktadırlar.


                           KAYNAK İÇERİĞİ
70 Ögel, Mitoloji I, 107.
71 Esin, Kozmoloji, 132.
72 Esin, Ötüken Yış, 170.
73 Esin, Kozmoloji, 132.
74 Esin, Ötüken Yış, 173; Esin, Kozmoloji, 82.
75 İnan, Şamanizm, 62.
76 Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990, 46.
77 İnan, Şamanizm, 63.
78 Kalafat, Doğu Anadolu da Eski Türk İnançlarının İzleri, 47.
79 İnan, Şamanizm, 63.
80 Bkz., Ali Selçuk, Tahtacılar, İstanbul 2004, 232 vd., Ocak, 89.
81 Kerim Yund, (Prehistorik ve İlk çağlarda) Türklerde Ağaç Medeniyeti, Ankara 1947, 35.
82 Kutlu Özen, ‘Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri’, Türk Dünyası Araştırmaları
Dergisi, Nisan 90, S. 65, İstanbul 1991, 18-20.
83 Yund, 47.
84 Rasonyi, 34.
85 Kalafat, Doğu Anadolu da Eski Türk İnançlarının İzleri, 47; Ayrıca, Malatya yöresinde
ağaç kültü ve buna bağlı inanış ve uygulamalar hakkında daha geniş bilgi için bkz., İskender
Oymak, Malatya ve Çevresinde Ziyaret ve Ziyaret Yerleri, Malatya 2002, 93 vd.
86 Mehmet Aydın, ‘Mut Bölgesinde Yaşayan Halk İnançları’, IV. Milletler Arası Türk Halk
Kültürü Kongresi Bildirileri, (Gelenek, Görenek, İnançlar) IV, Ankara 1992, 35.
87 Kalafat, Doğu Anadolu da Eski Türk İnançlarının İzleri, 47.
88 Ocak, 92.
89 Özen, 19.
90 Ocak, 90.
91 Ocak, 92.
92 Kalafat, Doğu Anadolu da Eski Türk İnançlarının İzleri, 47.


                          KAYNAKÇA

ALTINTAŞ Ayten, “ Eski Türk Kültüründe Hayat Ağacı ve Ölümsüzlük Otu”, Türk Dünyası
Araştırmaları Dergisi, Aralık 87, S. 51, İstanbul 1987.
ALTUNDAĞ Şinasi, “Osman Gazi”, İslam Ansiklopedisi XIV, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul
1950.
ARSAL S. Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuk I, İstanbul 1947.
AYDIN Mehmet. “Mut Bölgesinde Yaşayan Halk İnançları”, IV. Milletler Arası Türk Halk
Kültürü Kongresi Bildirileri (Gelenek, Görenek, İnançlar) IV, Kültür Bakanlığı Yayınları,
Ankara 1992.
BANARLI N. Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1987.
ELİADE Mircea, Le Chamanisme Et Les Techniques Archaiques de Extase, Payot, Paris
1951.
---------------, “Orta Asya ve Kuzey Kavimlerinde Semavi Tanrılar”, (traite d’histoire des
Religions, Paris 1974), Ter. Harun Güngör, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,
Kayseri-1984.
--------------, Kutsal ve Dindışı, (Ter. M. Ali Kılıçbay), Ankara 1991.
--------------, İmgeler ve Simgeler, ( Ter. M. Ali Kılıçbay), Ankara-1992.
ERGİN Muharrem, Dede Korkut Kitabı, İstanbul 1986.
--------------, Orhun Abideleri, İstanbul 1992.
ESİN Emel, Ötüken Yış ( Türk Sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Notlar), Atsız Armağanı,
İstanbul 1976.
--------------, Türk Kozmolojisi (İlk Devir Üzerine Araştırmaları), İstanbul 1979.
GÖKALP Ziya, Türk Uygarlığı Tarihi (Haz: Yusuf Çotuk Söken), İstanbul 1991.
GÜNGÖR Harun, “Süryani Kaynaklarına Göre Türklerin Menşei, Dini İnanış ve Adetleri”,
Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Ayrı Basım, S. 40, İstanbul 1986.
--------------, “Orta Asya’da Mani Dininin Yayılması ve Türk Kültürüne Etkisi”, Türk Dünyası
Araştırmaları Dergisi, Ekim 89, S. 62, İstanbul 1989.
--------------, “Manihaizm”, Erciyes Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ayrı Basım,

--------------, “Göktürk Kitabeleri ve Uygur Metinlerinin İnsani Değer ve Hukuk Açısından
İncelenmesi”, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları (Başlangıçtan Günümüze Kadar) I,
İstanbul 1992.
HARVA Uno, Les Representat.ion Religiuses des Peuples Altaiques (Trad. Par Jean-Louis
Perret.), Gallimard, Paris 1959.
İNAN A. Kadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm (Materyaller ve Araştırmalar), Ankara-1986.
--------------, Makaleler ve İncelemeler, İstanbul 1987.
--------------, Makaleler ve İncelemeler II, Ankara 1991.
KAFESOĞLU İbrahim, Türk Bozkır Kültürü, Ankara 1987.
KALAFAT Yaşar, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990.
OCAK A. yaşar, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, İstanbul 1983.
OYMAK İskender, Malatya ve Çevresinde Ziyaret ve Ziyaret Yerleri, Malatya 2002
ÖGEL Bahattin, Türk Mitolojisi, Ankara 1971.
--------------, Türk Mitolojisi II, İstanbul 1971.
--------------, Türklerde Devlet Anlayışı, Ankara 1982.
--------------, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1988.
ÖZEN Kutlu, ‘Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri’, Türk Dünyası Araştırmaları
Dergisi, Nisan 90, S. 65, İstanbul 1991.
RADLOFF W., Sibirya’dan II, (Ter. A. Temir), İstanbul 1956.
RASONYI L., Dünya Tarihinde Türklük, Ankara 1942.
SAYIM Huzeyfe, Muhtelif Dinlerde Yaratılış Olayı, (Basılmamış Doktora Tezi), Erciyes
Üniversitesi, Sosyal Bilimleri Enstitüsü, Kayseri 1993.
SELÇUK Ali, Tahtacılar, İstanbul 2004
SEPETÇİOĞLU M. Necati, Karşılaştırmalı Türk Destanları, İstanbul 1990.
TANYU Hikmet, Türklerin Dini Tarihçesi, İstanbul 1978.
--------------, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1986.
TÜMER Günay-Küçük Abdurrahman, Dinler Tarihi, Ankara 1988.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
kemal67
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 124



« Yanıtla #135 : 18 Kasım 2010, 17:43:58 »

Allah 1 dir deniyor.Hz Muhammet El-lah putunu tek kılmak için yapmış olabilir /b]
Buyrun El-lah ın eski hali

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://img03.blogcu.com/images/a/h/m/ahmetdursun374/f55a0158935c075c369924adf0132449_1267698595.jpg


Ve buyrun şuan mekkede hacıların ellerini sürmek için yarıştığı EL-LAH !

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:RjFh8-J8Phn6pM:http://img204.imageshack.us/img204/6947/image1ql1.jpg&t=1


Artık karar sizlerin.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Tanrı Türk'ü Korusun ve Yüceltsin
BİROĞUL
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 147


« Yanıtla #136 : 18 Kasım 2010, 17:52:56 »

Düzenleme.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Terdike
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 3


« Yanıtla #137 : 22 Temmuz 2012, 18:05:05 »

Bu iddaa doğru değil. Allah kelimesinin kökeni en eski semitik dillerinden Sümer ve Babil dillerine dek uzanır. İsa'nın anadili Arapça ya çok benzer bir dil olan Aramicedir. Kendisi Allah ve İlah kelimesini kullanmıştır.Muhammed den önceki Hristiyan ve Yahudi Arapların da Allah kelimesini kullandıkları düşünülürse bu iddaa kesin olarak yanlıştır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tengiz
Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 2.632



Site
« Yanıtla #138 : 22 Temmuz 2012, 18:16:35 »

Verilen bağlantıdaki resim tanrıça Kibelenin görüntüsüdür. ''Kabe'' sözcüğünün ad kökeninin de ''Kibele'' olduğu güçlü bir savdır. Kibele ortadoğu ve çevre uygarlıklarda önemli bir tanrıça idi.

Camilerin tepesindeki ''Ay'' ise eski Ay Tanrısı (EL-İLAH) ın simgesinden başka bir şey değildir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

“Türk sayısını çoğaltmak ulusal büyük amacı, tabii gelişmeye bırakılmamalıdır. Alınacak ve hayata geçirilecek olağanüstü önlemlerle bir ulusal politika izlenmeli ve Türk sayısı çoğaltılmalıdır.” M.KEMAL ATATÜRK
Terdike
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 3


« Yanıtla #139 : 22 Temmuz 2012, 19:05:13 »

Verilen bağlantıdaki resim tanrıça Kibelenin görüntüsüdür. ''Kabe'' sözcüğünün ad kökeninin de ''Kibele'' olduğu güçlü bir savdır. Kibele ortadoğu ve çevre uygarlıklarda önemli bir tanrıça idi.

Camilerin tepesindeki ''Ay'' ise eski Ay Tanrısı (EL-İLAH) ın simgesinden başka bir şey değildir.
Ne Muhammed  ne de 5 halifeler döneminde hilal simgesi kullanılmıştır.Cami ve mescitlerin tepesinde de herhangi bir şey yoktu.Bayraklarda da hilal kullanılmamıştı.O dönemde saf siyah veya beyaz üzerinde islami sözler yazan bayraklar kullanılmıştı.Ay simgesinin ne zaman geldiği ve kimler tarafından getirildiği belli değil.Selçukluların bir ermeni kilisesini camiye çevirip tepesindeki haçı hilalle değiştirmesiyle bu geleneğin başladığı söyleniyor.
Ama islam alimlerinin müslümanların hal ve hareketlerini ay a göre şekillendirmesinden dolayı (namz vakitleri,hicri takvim)bu simgeyi kullandıkları tezi bana inandırıcı gelmiyor.konuyla alakalı güzel bir vidyo;
Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
Crescent Moon -Symbol of Islam? (See Annotations)

 Şimdi tüm camilerin tepesinde hilal olması çok ilginç.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 ... 12 13 [14] 15
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.09 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.