İslam Öncesi Türkler.
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 20 Kasım 2017, 10:48:59


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 15
  Yazdır  
Gönderen Konu: İslam Öncesi Türkler.  (Okunma Sayısı 86914 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
İlteriş Kutluk Kağan
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 399


ACUNDA KUTLU YASA, TÜRKLERİN TÖRESİDİR.


« Yanıtla #10 : 19 Mart 2009, 20:20:00 »



ÖZET

Bu çalışmada İslâmî Türk Edebiyatı’nın ilk eserlerinden olan  Kutadgu Bilig’de kadın kavramı işlenmiştir.

Türk kültür tarihinde en eski devirlerden itibaren hep adıyla geçen kadın,  Kutadgu Bilig’ de, eserin alegorik yapısı itibarıyla belirli bir şahıs olarak geçmez. Diyebiliriz ki eserde ismiyle ve çeşitli özellikleriyle tanımlanan bir kadın tipi yoktur. Fakat genel anlamda  bir bakış açısıyla kadın kavramına yer verilmiştir.

ABSTRACT

In this work, the concept of woman in Kutadgu Bilig which is one of the first works of  Islâmic Türkish Literature is discussed.

Woman who has had an identity in terms of being named from the oldest periods in  Türkish Culture history,is not mentioned as a specific person in Kutadgu Bilig because of the allegorical structure of the work. We can say that there is not a type of woman which can be defined by its name and various characteristics in the work. But, in a general sense, a conception of woman is included.

Anahtar Kelimeler: Kadın, Türk kültürü, Kutadgu Bilig 

Key Words: Woman, Culture of Turkey, Kutadgu Bilig 

 Karahanlılar dönemi İslâmî Türk Edebiyatı’nın önemli eserlerinden biri olan Kutadgu Bilig, insana her iki dünyada, tam manası ile kutlu olmak için gereken  yolu göstermek maksadı ile kaleme alınmıştır. Kutadgu Bilig, özellikle dil bakımından milliyetçi davranışlar ihtiva etmesiyle de dikkati çekecek mahiyettedir. Devrinin ileri gelen âlimlerinden olduğunu bu eseriyle ortaya koyan Yusuf Has Hâcib, İslâm ahlâkını, İslâm imanını, kısaca İslâm kültürünü kuvvetle benimsemesine rağmen yerli ve millî değerleri de ihmal etmemiştir.         

Kutadgu Bilig, İslâmiyet’in Türkler arasında kabul edildiği ilk asırlarda yazıldığı için eserde yeni kabul edilen dinin verdiği heyecanla İran, Arap kültürünün ve bunlarla ilgili diğer kültürlerin de tesirini görmek mümkündür. Reşit R. Arat, şairin gündelik hayat kaygılarının üstüne çıkmış ve kendi muhitinin seviyesinden çok yükselmiş bir insan olmakla beraber,  onun  da muhitinin bir semeresi olduğunu fikirlerini kuvvetlendirmek için, çevrenin fikir mahsullerinden faydalandığını belirtmektedir (Arat, 1991: XXVI, XXVII).

Faruk K. Timurtaş’a göre Kutadgu Bilig, eski Türk ahlâk ve devlet telâkkisi ile  inancı birleştiren nasihatnâme ve siyasetnâme mahiyetinde didaktik bir kitaptır (1993: 191).

Yusuf Has Hâcib, eserin yazılışında karşılıklı konuşma tarzını kullanmış; insanın melekelerini adalet, devlet, akıl ve kanaat olmak üzere dörde ayırmıştır. Bunlardan adalet, padişahı temsil eder ve adı Kün-Toğdı’dır. Devlet, veziri temsil eder ve adı Ay-Toldı’dır. Vezirin oğlunu temsil eden aklın adı Öğdilmiş, kanaat kavramı ise vezirin kardeşini temsil eder ve adı Odgurmuş’tur.

Eserde bu sembollerle insanlara mutlu olma yolları öğretilirken dönemin ve yazarın dünya görüşü ve hayat felsefesi de aktarılır. Dolayısı ile saadete ulaşmak isteyen akıllı bir kimsenin yapması gereken eylemlerden bahsedilir ve aile kavramına ve ailenin temel taşlarından biri olan kadın kavramına[1] yer verilir. Biz de bu çalışmamızda sosyal değerlerin ve normların yansıdığı alanlardan biri olan edebiyatın kapsamı içinde kalan bir  eserde geçen kadın kavramını değerlendirmeye çalışacağız. Fakat eseri kendi devrindeki ve kendi devrinden önceki eserlerle karşılaştırdığımız zaman eski anlayışla tamamen örtüşmediğini görüyoruz. F. Köprülü, eserin kendi devrinden önceki eserlerle, meselâ Orhun Kitabeleri ile mukayese edince, Kutadgu Bilig’de hâkim olan ideolojinin asla eski Türk ideolojisi olmadığını söylemektedir. Eski Türk an’anelerinde ve halk destanlarında kadın hakkında beslenen yüksek ve özgür anlayışa göre kadın, çocuğunun ilk ve başlıca mürebbisi, kocasının en fedakâr yoldaşı, ocağın temeli ve bütün faziletlerin kaynağıdır. Bu anlayış ile, onu bütün fenalıkların sebebi, vefa ve fazilet hislerinden hemen hemen tamamıyla mahrum, ancak evde hapsedilmeğe lâyık bir mahluk olarak gören  Kutadgu Bilig’in ideolojisi ile  arasındaki tezat, ne kadar keskin ve belirlidir (Köprülü, 1981: 168).

Türk kültür tarihinde en eski devirlerden itibaren hep adıyla geçen kadın,  Kutadgu Bilig’ de, eserin alegorik yapısı itibarıyla belirli bir şahıs olarak geçmez. Diyebiliriz ki eserde ismiyle ve çeşitli özellikleriyle tanımlanan bir kadın tipi yoktur. Fakat genel anlamda  bir bakış açısıyla kadın kavramına yer verilmiştir.

M. Kaplan, yaşadığımız medeniyet devrelerine göre Türk kültüründe kadını üç şekilde değerlendirir:

1. Devrinin ideal erkek tipi olan Alp tipine yaklaşan İslamiyet’ten önce ve göçebelik devrinde kadın.

2. Yerleşik medeniyete ve İslâmî kültür çevresine dahil olduktan sonra kadın.

3. Batı medeniyeti tesiri altında kadın (Kaplan, 1976: 41).

 Kutadgu Bilig’de idealize edilen kadın, kavramı bu sınıflamaya göre ikinci grupta yer almaktadır. Dolayısıyla buradaki kadın anlayışı toplumsal hayatta fazla yeri olmayan pasif bir karakter arz eder. Eserde tasvir edilen kadın anlayışı, 11. yy.da İslâmiyet’i yeni kabul etmiş bir toplumun ferdi olan şairin bütün samimiyetiyle bağlandığı İslâmiyet’in gereğini yerine getirme ve bunu kendi insanına (topluma) anlatma gayreti neticesi ortaya çıkan silik bir tiptir.

Bununla birlikte eski Türk kültürünün kadınla beraber düşündüğü namus kavramı, İslâmiyet’in değerleri ile de örtüşmüş ve dinî akidelerle muhafaza altına alınarak geliştirilmiştir.

Kutadgu Bilig’de kadının, kız, gelin,  gelin kız, anne, dişi, dul ve kadın gibi çeşitli görevleriyle birlikte düşünüldüğünü ve çok yönlü işlendiğini görürüz. Biz de incelememizde bu tasnife tabi olduk.         

Kız

Eserde bu kelimenin karşısında …nadirliğinden dolayıdır ki nadire kız adı verilmiştir... (Arat, 1985: b564) açıklaması geçer. Hatta yazar olumlu bir sıfatı ismin yerine kullanarak bu varlığa verdiği değeri ortaya koyar. Beyitlerde  kız, tavrı, güzelliği, kendisini sevdirmesi, namuslu oluşu bakımından olumlu bir bakış açısıyla değerlendirilir. Ayrıca çeşitli vasıflarına da sık sık atıfta bulunur. Kız, tabiat varlıkları gibi estetik bir malzemedir; nazlı bir kız sesi, edası kız gibi, kız gibi gülmek, kızların tebessümü gibi şeklindeki  ifadelerle benzetme unsuru olarak kullanılmıştır. Meselâ aşağıdaki beyitte kara çumguk adlı ötücü bir kuşun sesi, nazlı bir kızın sesine benzetiliyor.   

Kara çumguk ötti sıta tumşukın (77)[2]           

Üni oglagu kız üni teg yakın (Kara çumguk mızrak gibi gagası ile ötüyor, sesi nazlı bir kızın sesi gibi, cana yakındır.)

Kız kelimesi bazı beyitlerde oğul-kız şeklinde birlikte kullanılmıştır. Eski Türklerin oğul ve kız diye ayırmadan evlâda bakışları, evlât sevgisi, evlât yetiştirmenin zorluğu  Kutadgu Bilig’de  şöyle anlatılır:

Yime yakşı aymış bu Türk  buyrukı (1165)

Körür köz yarukı ogul-kız okı (Bir Türk veziri de çok güzel söylemiş: -Oğul-kız hakikatte gören gözün nûrudur demiştir.)

Oğul kız sakınçu bu tüpsüz tengiz (1163) 

Oğul kız sarıg kıldı kızgu mengiz  (Oğul-kız derdi dipsiz bir denizdir; oğul-kız al yanağı soldurur.)

 Kimin oglagu bolsa oglı kızı (1223)

Angar yıglagu boldı  munglug özi (Kimin çocukları naz içinde yetiştirilirse, o kimseye ağlamak düşer; keder ona mukadderdir.)

Kız, bütün bu olumlu özelliklerinin yanında özellikle Çocukların Nasıl                         Terbiye Edileceğini Söyler bahsinde çocuk terbiyesinin ne kadar önemli olduğu vurgulandıktan sonra birden olumsuz bir tavırla ele  alınır. Bu olumsuzluğun sebebi başta da belirttiğimiz gibi İslâmiyet’i yeni kabul etmiş, farklı kültürlerle alışveriş içine girmiş bir muhitte ideal İslâm’ı yaşama gayretidir. Belki biraz da kız çocuğu büyütmenin zorlukları, gerektiği gibi korunup yetiştirilememiş kızların aileye getirdiği ağır mânevî yıkım düşüncesidir.

Kızıg tutma evde uzun begsizin (4510)     

Ökünç birle ölgey özüng igsizin  (Kızı çabuk evlendir, uzun müddet evde tutma, yoksa hastalığa lüzum kalmadan, yalnız bu pişmanlık seni öldürür.)

 Bu beyitte evlilik çağına gelen kızların çok bekletilmeden olabilecek yanlış davranışlardan korunması, iyi bir evlilik yapması için bir an önce evlendirilmesini öğütlenir. Çünkü   İslâmiyet’e göre babanın görevlerinden biri de evlilik çağına gelmiş oğul ya da kızı evlendirmektir. Ayrıca zamanında evlendirilmeyen kızın ileri yaşlarda evlenememe gibi bir riski de vardır.

Aya koldaş erdeş söz aydım kese (5411)     

Bu kız togmasa yig tirig turmasa  (Ey dost arkadaş, sana kesin bir söz söyleyeyim; bu kızlar doğmasa, doğarsa yaşamasa daha iyi olur.)

Kalı togsa yigrek anga yir koyı (4512)   

Evi bolsa koşnı ölügler toyı  (Eğer dünyaya gelirse, onun yerinin toprağın altı veya evinin mezara komşu olması daha hayırlıdır.)

Oysa eski Türklerde kız evlat sahibi olmak, Araplarda olduğu gibi  bir felâket, bir şerefsizlik değildir. Kız babası olmak için Oğuz Beylerinin duasına müracaat eden kimseler de vardır (Gökalp, 1974: 300-301).

             Gelin Kız

             Eserde yeni evlenen kızlar için bir beyitte gelin kız tabiri kullanılmıştır. Gelin kızların övüneceği gün zifaf geceleri olarak verilirken, kahraman  erkeğin iftihar edeceği zamanın da savaş günleri olduğu söylenerek kızlarda iffetin erkeklerde ise kahramanlığın, cesaretin önemi vurgulanmıştır (Arat, 1986: b2380).

            Gelin

 Eserde kadınlarla ilgili, güzellik, süs, geçicilik, güvenilmezlik gibi vasıfların başka varlıklara aktarılarak kullanıldığını, zengin bir anlatıma vasıta olduklarını görürüz. Hatta bu klişe tabirler günümüze kadar gelmiştir. Dünyanın aldatıcılığı, albenisi süslü bir gelin gibi (b3540, b3567) tabiriyle anlatılır. İnsanların yabancı bir memlekette çektiği gariplik ve suskunlukla bir gelinin ruh hali arasındaki benzerlik çarpıcı bir ifadeyle verilir.

Kişi kirmedük ilke kirse kalı (494)

Kelin teg bolur er agın teg tili (İnsan bilmediği bir memlekete girince, gelin gibi olur ve dili tutulur.)

           Anne

           Tarih boyunca Türk aile hayatında kadın, anne kimliği ile aile içinde tartışmasız bir mevkîye sahip olmuştur. Annenin evin içinde birçok konuda hem sorumlu hem de hâkim kişi olduğu görülür.

           Kutadgu Bilig’de  anne kavramı daha çok baba ile birlikte çocuk terbiyesinde kendini gösterir. Çocuk eğitiminin temelinde ailenin, özellikle kadının kültürleyicilik  rolü (Tural, 2000: 85) vurgulanır.

           Oğul kız sebebi ata ol ana (1486)

           Kılınç artasa ya itilse yana (Çocukların iyi veya kötü olmalarına anne ve babaları sebep olur.)

          Ayu birmedimü atang ya anang (651)

          Ay  oglum begingke özüng kılma teng (Sana baban yahut annen: Ey oğlum, kendini efendin ile bir tutma! -demediler mi?)

           Bir başka beyitte insanın huy ve terbiyesinin anne karnında iken oluştuğu söylenerek annenin insan karakterinin oluşumunda ne kadar önemli olduğu anlatılmak istenir:

Karında törümüş kılınç ögretig (883)

Yagız yir katında kiter ay tetig (Ana karnında teşekkül eden tabiat ve terbiye ancak kara toprak altında insanı terk edip gider ey zeki insan.)

Türklerde insan olma ve insan olarak doğmanın, çocuk terbiyesinin en başta gelen sembolü ana sütüdür (Eröz ve Güler, 1998: 57). Bugün Anadolu’da,  helâl süt emmiş deyimiyle ifade ettiğimiz iyi insan tipini Yusuf Has Hâcib de  bir beyitte anne sütüyle ilişkilendirilerek şöyle anlatılır:

            Örüng süt bile kirse edgü kılık (881)

Ölüm tutmagınça evürmez yorık (Eğer iyilik ananın ak sütü ile insanın ruhuna girerse, o ölünceye kadar doğru yoldan çıkmaz.)

            Bir edgü bolur kör anadın togup (873)

Yorır ol köni çın kör edgü bolup (Biri anadan doğma iyi olur; iyi bir insan doğru ve dürüst bir hayat sürer. Eserde ayrıca sütanne olarak tutulan kadının da iyi ve temiz biri olması öğütlenir.)  (b. 4506)

            Dul

Türk kültürüne ait destanlarda, yazıtlarda ve Dede Korkut Hikâyelerinde ve diğer edebî eserlerde olduğu gibi Kutadgu Bilig’de de boşanmaya veya ayrılmaya dair unsurların yer almadığı dikkati çekmektedir.[3] Bu sebeple  dul  kavramı ise, sadece eşi ölmüş kadın olarak ele alınmıştır. Eşinden ayrılma sonucu dul kalan kadın söz konusu değildir. Eserde sadece dört beyitte geçen  dul kadın kavramının özellikle iki beyitte her zaman gözü yaşlı, kederli, kimsesiz, korunmaya muhtaç olarak söz konusu edildiğini görürüz. Odgurmuş’un hükümdara verdiği öğütlerden biri de fakir, dul ve yetimleri koruması (b.5302) yolundadır. Daha çok kadınlarla özdeşleştirilen dul kavramının kadınlara özgü hallerin edebî ifadelere bir anlam zenginliği olarak yansımasına bir diğer örnek de bu kavram etrafında oluşan çağrışımlar zinciridir.

Dul kelimesi de zaman zaman benzetme unsuru  olarak kullanılmıştır. Bir beyitte karanlığın basması  göğün dul elbisesini giymesine benzetilmiştir:

Kodı ıtdı kesme yaruk yüz turdı (5824)

Kalık tul tonı kedti bilin badı (Gök dul elbisesi giydi ve belini bağladı; zülfünü dağıtıp, parlak yüzünü kapadı.)

Bezendim begim boldı hakan ulug (85)

Ötündüm munu kolsa canım yulug (Binlerce yıldan beri dul idim, benzim solmuştu; şimdi bu dul libasını çıkarıp, beyaz kakımdan gelinlikler giydim.)

            Kadın

            Esere genel olarak bakıldığında, kadın kavramının toplumsal hayatta yerinin tam olarak belirlenemediği eski Türk geleneği ile yeni girilen kültürel muhitin arasında  kaldığı görülür. Kutadgu Bilig’de erkeğin kadına saygı göstermesi söylenirken aynı zamanda kadının eve kilitlenmesi gibi oldukça katı ve Türklerin sosyal hayatına uymayan  bir tutum da göze çarpar:

           Agır tut tişig sen negü kolsa bir (4520)

           Eving kapgı bekle yırak tutgıl er (Kadına saygı göster  ne isterse ver; evin kapısını kilitle eve erkek sokma.)

Beyitlerde kadınla ilgili olumlu ve olumsuz özelliklerden bahsedilir. Eserde şahıs bazında tasvir edilmeyen, tanımlanmayan ideal kadın tipini evlenilecek kadın bahsinde görebiliriz. Yusuf Has Hacip, bu konuda Hz. Muhammed’in bir hadisinden[4] hareketle evlenilecek kadında özellikle  zenginlik, asalet, güzellik ve takva olmak üzere dört şey arandığını fakat bunların en önemlisinin de takva olduğunu belirtir.  Fizikî güzellik üzerinde durulmamış, kadının güzelliği onun tavır ve hareketidir denilerek terbiyeye ve mâneviyata önem verilmiştir:

 Kılınçı köni erse körki kelir  (4500)

 Tişi körki kılk ol biligli bilir (Ahlâkı dürüst olan kimse güzel görünür; kadının güzelliği tavır ve hareketidir; bunu bilen bilir.)

Sakınuk arıg bolsa aşlı bolur (4501)

Ol üç neng bu yirde bolur ay unur  (Kadın takva sahibi ve temiz olursa, asil demektir ve diğer üç şey de onda birleşir, ey kudretli insan.)[5]

 Kadın neslin devamını sağlar. Bir beyitte şair bunu şöyle anlatır:

 Negü tir eşitgil kişi ödrümi (3372)

 Urug kesmegüke kisi ol emi (İnsanların seçkini ne der, dinle; neslin kesilmemesinin çaresi kadındır.)

             Bütün bu olumlu özelliklerin yanında kadın  kavramı bazı beyitlerde hiçbir kişisel, toplumsal ve ailevi konumu dikkate alınmadan  olumsuz  olarak  ele alınır. İslâmiyet öncesi Türk kültüründe iffet ve sadakat sembolü olarak saygın bir konumu olan kadın kavramının zedelendiğini görürüz. Bazı beyitlerde kadın, çocuklarla  birlikte erkeğin kuvvetini kesen bir engel, evde muhafaza edilmesi gereken, vefasız, kendini kontrol edemeyen, iradesiz, erkeklerin mahvoluşuna sebep olarak gösterilmektedir:

   Tişig ıdma evde öngin çıkgalı (4518)

   Kalı çıksa yitrür könilik yolı  (Kadını evden dışarı bırakma; eğer çıkarsa, doğru yoldan şaşar.)

   Tişi aslı et ol küdezgü etig (5419)

   Yıdır et küdezmese bolmaz itig (Kadının aslı ettir; eti muhafaza etmeli; gözetmezsen et kokar; bunun çaresi yoktur.)

   A yok bularda ozadın berü (5421)

   Közi kança baksa bu köngli naru  (Bunlarda öteden beri vefa yoktur; gözler nereye bakarsa, gönülleri oraya akar.[6])

  Eserde, sosyal hayatta kadına pek yer verilmediğini, kadının hayatının eviyle sınırlanmış olduğunu görürüz:

   Tişilerni evde küdezgil tuçı (4513)

   Tişining taşı teg bolumaz içi (Kadınları her vakit evde muhafaza et; kadının içi gibi dışı olmaz.)

  Eserde kadınlarla ilgili olarak dikkati çeken bir husus da birden fazla kadınla evliliğe yer veren beyite rastlanmamasıdır. Bu bize eski Türklerde görülen genellikle tek kadınla evlilik anlayışının devam ettiğini göstermesi bakımından önemlidir.

  Dişi, kitapta üç beyitte olumlu vasıflarıyla ele alınır. Bir beyitte  nazlı oluşu itibarıyla ele alınır:

   Tişi teg yimegil yime tavrakın (4132)

   Silig bolma artuk tişi teg sakın (Yerken obur gibi yeme acele etme; fakat dişi gibi de fazla nazlanma.)[7]

  Ayıtmaklıg erkek turur ay ilig (979)

  Cevabı tişi ol yetürse  bilig (Dilin fazileti ve sözün faydaları bahsinde ise, sormak erkektir; cevap vermek de dişidir.)

Kutadgu Bilig, olanı değil olması gerekeni tarif eden bir eserdir. Bu açıdan bakıldığında eserde İslâmiyet’e yeni giren bir topluma  değerlerin telkin edildiğini,  kadına da  İslâmlaşmış bir Arap kültürü penceresinden bakıldığını söyleyebiliriz. Kutadgu Bilig’de kadın hakkında ifade edilen pek çok yargı gerek İslâm öncesi ve gerekse İslâm sonrası tarihî kaynaklarda zikredilen Türk kadınıyla ilgili tespitlerle çelişki teşkil etmektedir. Dolayısıyla Kutadgu Bilig sanatı işlevsel olarak gören Türk-İslâm medeniyetinin genel anlayışına denk düşmekte, edebî eserde olanı değil, olması gerekeni tarif etmektedir. Bu çalışmalar, edebî eserleri gündeme getirmek, edebî incelikleri ortaya sermekle edebiyat sahasına ettikleri hizmetin yanında sosyolojik araştırmalara da malzeme olabilirler.  Yusuf Has Hâcib, kadın kavramını genel olarak olumlu bir biçimde ele alırken bazı beyitlerde, ister istemez İslâmiyet öncesi cahiliye devrinde geçerli olan bazı uygulamaları İslâmî bir kisve altında ele almaktan da kurtulamamıştır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

IRKLARIN ÜSTÜNDE TÜRK IRKI!..
GENÇ ATSIZCI
İlteriş Kutluk Kağan
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 399


ACUNDA KUTLU YASA, TÜRKLERİN TÖRESİDİR.


« Yanıtla #11 : 25 Mart 2009, 21:32:58 »

İslam öncesi Türklerde ülkenin ve halkın, kağan ve ailesinin malı veya ortak mülkü olduğu şeklinde pek çok iddialar ortaya atılmıştı. Fakat Hun imparatorluğu hakkındaki çince vesikalar, Uygurlar hakkında bilgi veren Uygurca vesikalar ve başka kaynaklar, bunun aksini ispatlamıştır. Asya Hun imparatoru Mo-tun, m.ö. 209'da tahta çıktığında komşu Tung-hu'lar ile toprak meselesi yüzünden harp etmişti. Mesele, şöyle ortaya çıkıyordu: Tung-hu'lar, Mo-tun'dan ilk önce 1000 mil koşabilen atını istemişler, bunu aldıktan sonra hatunlarından birisini istemişler ve onu da aldıktan sonra bu defa sınırdaki çorak bir araziyi istemişlerdi. Daha önceki istekler üzerine yapılan meclis toplantılarında istenilen şeylerin kendine ait olduğunu ve devletin selameti için bunları feda edeceğini söyleyen Mo-tun, bu defaki mecliste şöyle söylüyordu: "Toprak, devletin temeli ve köküdür. Biz burasını onlara nasıl verebiliriz.".

Devletin selameti için kendi atını ve karısını feda eden Mo-tun'un aynı sebeple bir miktar araziyi de Tung-hu'lara vermemesinin sebebi ne olabilirdi? Burada fazlaca düşünmeye gerek yoktur zira tek sebep vardır ve o da arazinin kendi malı olmayışı'dır. Mo-tun, toprağı veremezdi çünkü o, devletin temeli idi ve Kağan, sadece Tanrının ona devleti koruma ve idare etme vazifesini verdiği bir kişi idi. Ülke arazisinin tespit edilmiş sınırları vardı ve bu arazi, hükümdar ailesinin değil bütün milletin malı idi.

Eski Türklerde taşınır ve taşınmaz mallar da özel mülkiyet hakkının dâhilinde idi. Asya Hunları’nda ailelere ait araziler vardı. Sahip oldukları araziler üzerinde herkes kendi mülkünün efendisi durumunda idi. Zaten insanların hür olduğu Türk cemiyetinde başka bir durum düşünülemezdi. Mülkiyet, insan hak ve hürriyetinin sembolüdür. Nitekim feodal Avrupa’da köylüler, önceleri özel arazilere sahip iken köle ve serf durumunda değildiler. Ne zaman ki topraklarının mülkiyetini kaybettiler, o andan itibaren hürriyetlerini de yavaş yavaş kaybetmeye başladılar. Eski Türk cemiyetinde, ferdi mülkiyetin yanında boylara ait ortak mülkiyet de görülür. Boy'da yalnızca otlak ve yaylaklar ortak mülkiyette idi. Kışlaklar ve tarlalar, ferdi mülkiyet konusu olup ortak mülkiyete dâhil olan yerlerden faydalanan at, koyun ve sığır sürülerinde karşılık boydan belirli ölçüde vergi tahsil edilirdi. Kişilerin mal ve mülkleri ve idaresiyle vazifeli olduğu boy'un arazisi üzerinde Bey'in şahsi tasarruf hakkı yoktu. Boy beyleri, tarlaları ailelere bir vergi bedeli ile dağıtıyorlardı. Fakat toprakların mülkiyeti, yine boy'un tüzel kişiliğinde kalıyordu.

Uygurlarda arazi alım satımını, kiraya verilmesini ve rehin edilmesini gösteren birçok vesika bulunmuştur. Bu vesikalardan birinde, Tülek Temür adlı bir şahsın çeşitli yerlerdeki toprak parçalarını para karşılığında sattığını ve satış muamelesinin şahitler huzurunda yapıldığını görüyoruz. Bu anlayış ve davranış, sadece kısa bir süre için geçerli değildir. İslami devre gelindiğinde bile Batı Türkistan'da aynı hükümler geçerliliğini korumakta idi. Batı Türkistan'da 1191'de bulunan bir vesikada tarla satış muamelesi şöyle görülmektedir: "Bu bir senettir. Şahitlik ettiler. Şahitlerin adı bu senedin en sonunda yazılmıştır. Ben, Beg Tözün Sübaşı oğlu Seli sübaşının kardeşi Siluman. Aklı başında hastalıksız ve sıhhatte iken Rabul'da Sökmen beg butikı'nda bir parça yer sattım. Hüseyin oğlu Ishak Çalap'a dört hududu ile birlikte bir ağaçlığı (Yaş bükig) sattım. Bu ağaçlığın (bük) fiyatı yüz elli yarmak'tır. Karşılığını tamamen buldum.... Yıl dört yüz seksen üç’te bu senet yazıldı. Kutlu Recep ayında (30 Ağustos-28 Eylül 1090)". Bu şekildeki alışverişlerden devletin "alışbiriş" (alışveriş) vergisi adı altında bir vergi aldığını[9] da düşündüğümüzde, ferdi mülkiyet'in devlet tarafından istenildiği ve korunduğu anlaşılmaktadır.

İslam öncesi Türk toprak sisteminde bir başka önemli nokta da "İkta" (Yurtluk) meselesidir. Çünkü ikta sistemi, İslami devirde de feodalite açısından ehemmiyetini muhafaza etmiş ve pek çok tartışmalar ortaya çıkarmıştır. İslam öncesi devir için ikta değil de Yurtluk tabirinin kullanılması kabul edilmişti. B. Ögel'in Türklerde feodalizm'i doğuran bir sebep olarak kabul ettiği bu sistem, gerçekten feodal toprak sistemine uygun mu idi?

İslam öncesi Türk Devlet sisteminde, devlet kurulup düzen verilince, çeşitli bölgelere Yabgu, Şad, Tarkan, Tutuk gibi valiler gönderilirdi. Bu valiler, harp zamanında bulundukları bölgenin askeri kumandanı idiler. Kutluk Kağan, II. Göktürk Kağanlığını kurduğunda kardeşi kapgan'ı Şad, diğer kardeşi To-si-fu'yu yabgu tayin etmişti. Kapgan, Kutlug'un ölümünden sonra 692'de hakan olmuştu. Kapgan'ın oğlu İnel'den sonra Hakan olan Bilge de 19 yıl şad'lık yapmıştı. Bu, bize Selçuklu Devleti'ndeki ve Osmanlı Devleti'ndeki şehzadelerin valiliklerini hatırlatmaktadır. Harplerde yararlılık gösteren halktan kahraman askerler de yüksek mevkilere sahip olur ve kendilerine bir bölge verilirdi. Bunlar, o bölgede orduya asker yetiştirirlerdi. Bunların unvan ve mevkileri, her zaman babadan oğula geçmezdi.

Devlet memuru olan bu valilerin ya da komutanların vazifeli olarak gönderildikleri bölgelerin sahibi olduklarına dair bir kaynak yoktur. Kaldı ki daha önceden de belirttiğimiz gibi bütün boy beyleri, askeri ve sivil memurlar, merkezi idareye bağlı idiler ve bunu toylara (meclis) katılmakla göstermeğe mecbur idiler. Aksi durumda bulunanlar cezalandırılırdı. Şayet bu başarılamazsa istiklalini ilan ederek müstakil bir devlet kurmuş olurdu. Bu durumda zaten devletin bünyesinden çıkmış oldukları için bu teşekküllere de feodal ismi verilemezdi.

Büyük Hun imparatorluğu parçalandığı zaman ayrı sahalarda vazifeli olan valiler merkeze isyan etmişler ve her biri kendini imparator ilan etmişti. Bunların sayıları, B. Ögel'e göre yedi, M. Mori'ye göre ise sekiz idi. Bu isyancı valiler, devletin iyice parçalanmasına yol açmışlardı. Öyle ki Büyük Hun imparatorluğu'ndan söz etmek artık yerinde bir görüş sayılamazdı. Buna rağmen Ögel, parçalanmış bir devletin kalıntıları olan bazı boyları feodal olarak vasıflandırıyor. Fakat evvela ortada mevcut bir devlet, bir sistem olmadığı için bunlara feodal ismini vermek yanlış olmalıdır. Ayrıca feodalizm'den ne anladığımızı da tekrar göz önüne getirmemiz, bu isimlendirmenin yanlışlığını ortaya koyacaktır. Burada şu noktayı da göz önünde tutmakta fayda vardır: Bilindiği gibi Türk devletleri, boyların birleşmesinden ve sıkı ilişkilerinden ortaya çıkıyordu. Bunların dağılması ve ilişkinin bozulması devletin aniden parçalanıp ortadan kalkmasını gerektiriyordu. Bozkırın şartları, boyları bir müddet sonra menfaat bağlarıyla tekrar birbirine bağladığında yeniden bir devlet ortaya çıkıyordu. Zaten sırf bu yapısı bile Avrupa’daki şekliyle feodalitenin Türk devletlerinde yaşamasını imkânsız kılmaya yetmiştir.

Alıntıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

IRKLARIN ÜSTÜNDE TÜRK IRKI!..
GENÇ ATSIZCI
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #12 : 28 Mart 2009, 01:52:42 »

Miladın ilk yılı on ikili takvimde Tavuk yılına rastlıyor. Sıçan yılı Miladın 4. yılına rastlıyor. Burada N=M formülü uygulanmaktadır.
1- Sıçan : 00
2- Sığır : 08
3- Pars : 16
4- Tavşan : 25
5- Ejder : 33
6- Yılan : 41
7- At : 50
8- Koyun : 58
9- Maymun: 66
10-Tavuk : 75
11- İt : 83
12- Domuz : 91

Miladi 1600 yılını bulalım :

M = 1600-4/12= 1596 : 12 = 108,00 = Sıçan yılı

1751 yılı için :
1751 – 4 / 12= 1747 / 12 = 45,58 = Koyun yılı

1990 yılı için :
1990 – 4 / 12 = 1986 / 12 = 165,50 = At yılı.



Edouard Chavannes’in “Le Cycle turc des Douze Animaux 12 Hayvanlı Türk Takvimi”, adlı araştırmasına göre Asya’da kullanılan 12 Hayvanlı takvim Türklere ait bir takvim sistemiydi ve Çinliler bu takvimi Türklerden almışlardı. Chavannes bu yüzden de araştırmasının adını 12 Hayvanlı Türk Takvimi koymuştur.”


On İki Hayvanlı Yılların özellikleri

I - Sıçan Yılı : Karışıklık, kargaşılık ve kan dökme çok olur; Hırsızlar, yol kesiciler çoğalır, halk yerdeki böceklerden zarar görür; bazı yerlerde rahatlık ve huzur olur; valilere ve divan ehline noksanlık ve ziyan yüz gösterir. Bu yılda yağmur orta halli olur.

II - Sığır Yılı : Sığırlar döğüşgen olmasından bu yıl harp çoğalır. Dert ve baş ağrıları çoğalır, kış soğuk geçer, mevsim kendi tabiatına az uyar, havalar değişik olur, soğuktan meyvelere afet erişir, etrafı alemde fitne ve karışıklık çok olur, insanlarda, bey ve sultanlarda keder çoğalır.

III - Pars Yılı : Hükümdarlar birbirine şüpheli nazarla bakarlar ve makam kavgasına girişirler; ahid bozuculuk ederler. Yemiş az olur. Hayvanlara afet az gelir. Kış kısa ve soğuk olur; göze ve ırmakların suyu çok olur.

IV - Tavşan Yılı : Nimet ve feragat çok olur; bazı yerlerde hastalık, ölüm, bilhassa kadın ve çocuklarda çok olur. Hükümdarlar adalet ve insafa meylederler, eğer zulüm vaki olursa adalet sebebi ile olur. Yağmur, çeşme ve ırmak suları bol olur. Meyve her nimet çok olur.

V - Ejder Yılı : Timsahın suda yaşaması dolayısıyla bu yıl çok yağmur yağar ve bolluk olur. Savaş ve kan dökücülük çok olur. Mahsul bol olur.

VI - Yılan Yılı : Bu yıl meyve çok az olur, yıl kurak kış soğuk ve uzun olur. Yılan, sıçan ve karınca bazı yerlerde çoğalır. Hükümdarlar, beyler arasında düşmanlık olur. Halk arasında hile artar, türlü hastalıklar meydana çıkar. Bazı yerlerde veba olur.

VII - At Yılı : Bu yıl karışıklık, fitne ile gelir, cenk ve savaş zuhur eder. Yaz hoş, hububat çok olur; dört ayaklılara hastalık ve helak erişir. Kış gayet yumuşak ve uzun olur; meyvelere afet erişir.

VIII - Koyun Yılı : Bu yılda nimetler bollaşır; insanlar iyilik ve hayra yönelirler; yağmur çok yağar, gerçi fitne ve karışıklık çıkarsa da çabukça sükun bulur ve asayiş yerine gelir.

IX - Maymun Yılı : Çok muharebe ve mücadele olur, reaya ve göçebelerin malı çok olur; büyükler ve eşraf birbirleriyle mevki kavgasına düşerler. Hırsızlar ve fitneciler galebe ederler ve halka mazarrat yaparlar; bu yılda, meyvelere afet erişir. At, deve gibi büyük hayvanlarda çok telefat olur.

X - Tavuk Yılı : Hastalık çok olur, bazı yerlerde zelzele tahribat yapar, alış veriş kesilir, eşya bahalanır, bazı, yerlerde büyük harpler olur. Hububat az olur. Hayvanat çoğalır.

XI - İt Yılı : Fitne, karışıklık ve kan dökücülük, at ve katır ölümü olur, hayvanların kıymeti artar; hırsızlar ve yol kesiciler çoğalır, kış gayet soğuk geçer, çok hastalık olur.

XII - Domuz Yılı : Hükümdarlar arasında mühalefet olur; reaya üzerine emir ve nehiyleri geçer. Tehlikeli hastalıklar çoğalır. Hırsız ve yol kesiciler artar. Meyveler bollaşır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #13 : 28 Mart 2009, 18:00:52 »

Türk cemiyetinin temeli aile idi. Evlenen kız veya erkek, ailesinden kendi hissesine düşenleri alarak ayrı ev kurardı. Aileden sonraki en büyük sosyal birlik Uruk (sülâle) idi. Uruk veya soylar toplamına ise boy denirdi. Boyların kendilerine ait toprakları, başlarında boy beyleri bulunur, boy beylerini ise aile ve uruk temsilcileri seçerdi.

Boylar birleşerek siyasî bir birlik haline gelirse, buna "budun" denirdi. Budunun başına geçen kimseye "han" adı verilirdi. Birden fazla budun bir merkezden idare edilirse, buna "il" denilmekteydi ki, bugünkü "devlet" teriminin karşılığıdır.

Türklerin en belirgin özelliklerinden biri, kuvvetli bir teşkilâtçılık yeteneğine sahip olmalarıdır. Yaşadıkları hayat da onları hürriyete, istiklâle alıştırdığı için, hiçbir zaman devletsiz olmamışlardır. Gerçekten Türklerin 2500 yıllık tarihlerinde, devletsiz kaldıkları, yani istiklâllerini kaybettikleri bir devre rastlanmaz. Dünyada daima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur. Türklerde istiklâle verilen değer, bazı tarihî kayıtlarda görülmektedir. M.Ö. 58'de cereyan eden bir hâdise dolayısıyle, Çin yıllığı, Hun devlet meclisinde yapılan şu konuşmayı nakleder:

"Bizim için tâbiiyet yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız istiklâlimizi, Çin ile uzlaşmak pahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız halâ mevcutken, devletimizi korumalıyız."

Orhun Kitabelerinde ise, istiklâl elden gittikten sonraki durum için: "Beğ olmaya lâyık oğlun kul, hâtun olmaya lâyık kızın cariye" olduğundan yakınan Bilge Kağan, Türk devlet ve istiklâlinin devamına inancını şu sözlerle ifade etmiştir: "Yukarıda gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, Türk budununun ilini, töresini kim bozabilir."

Türk devletinin başında bulunan kimselere "Tanju, Kağan, Han, Yabgu, İlteber" gibi çeşitli isimler verilmiştir. Bunların hükümdarlık alâmetleri, "taht, otağ, tuğ, davul, sorguç" gibi şeylerdi. Hükümdar tuğunun tepesinde, altından bir kurt başı bulunurdu. Hükümdar, yaradanın inâyet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar, onu zenginlik ve adalet içinde yaşatırdı. Bunu başaramayan kağandan, yaradanın, kut'u yani siyasî iktidarı geri aldığı düşünülür ve ona karşı isyan etmek meşru sayılırdı. Hükümdarlar, devlet işlerinde daima, büyük beylerden meydana gelen bir meclise danışırlar, onların razı olmadıkları işi pek yapmazlardı. Danışma meclislerinde herkes sözünü açıkça söyler, hükümdarı dahi istediği gibi tenkit edebilirdi. Çünkü meclis üyeleri, asıl güçlerini, temsil ettikleri zümrelerden alırlardı. Hükümdarın idare yetkisi, bazı şartlarla tahdit edilmiştir. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir. Kutadgu Bilig'te, halkın hükümdardan isteklerini; a) iktisadî istikrar, b) âdil kanun, c) âsâyiş olarak sınırladıktan sonra , "Ey hükümdar, sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkını iste" denilmektedir.

Hükümdarların eşlerine "katun" (hâtun) denirdi. Türk kağanları çoğunlukla Çinli veya diğer yabancı prenseslerle evleniyorlardı. Bunlar daha çok siyasî sebeplere dayanıyordu. Ancak, oğulları hükümdar olacağı için, ilk eşlerini Türk kızlarından seçmeye dikkat ederlerdi. Hâtunlar zaman zaman devlet işlerine karışırlar, hattâ kendi başlarına hükümdar bile olabilirlerdi. Fakat onların devlet işlerine karışmaları dâima şikâyet konusu olmuş ve çoğunlukla kötü sonuçlar vermiştir.

Kağanların oğulları, devlet işlerine alışmak üzere, tecrübeli devlet adamlarının yanında yetişirler, sonra devletin sağ veya sol kanadına vali olurlardı. Bunlar han, şad, tigin gibi ünvanlar alırlardı.

Hükümdarın ve valilerin emirleri altında, çeşitli görevler yapan devlet memurları vardı. Sivil idarede devlet meclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç buyruklar (saray idaresine bakan) yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg, babacık vb. ünvanları taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu. Devletin dış siyaset işlerini idare eden memuruna "tangucı", Osmnlılarda "tuğracı", hükümdarların başvezir durumundaki baş müşavirlerine ise "aygucu" denirdi.

Eski Türkler devamlı şehirlerde yaşamadıkları için, yerleri, sayıları belli bir orduları yoktu. Esasen Türklerde herkes savaş sanatını bilir ve gerektiğinde hemen kendi beylerinin emrinde orduya katılırdı. Askerlik hizmetinden dolayı kimse devletten ücret almaz, savaş ganimetinden kendi payına düşeni alırdı. En büyük askerî birlik, 10 000 kişilik kuvvetti. Bu birliğe Tabgaçlar, Göktürkler ve Uygurlarda "tümen" adı veriliyordu. Tümenler binli, yüzlü, onlu gruplara ayrılır ve bunların başına binbaşı, yüzbaşı, onbaşı denen komutanlar tayin edilirdi.

Ordular, o çağın tekniğine göre en tesirli silahlarla donatılırdı. Meselâ başlıca silahları olan ok, yay ve kılıç, mızrak ve kargının yanında, kumandanlarda neft atan yangın mermili mancınıklar, subaylarda, görülmemiş savaş âletleri bulunuyordu. Savaşta düşmana en şiddetli darbeyi vuranlar, okçu süvari birlikleriydi. Bunlar yıldırım hızıyla düşman birliğine ok yağdırıp şaşkına çevirirler, sonra öbür birlikler düşmanı çevirerek imha ederlerdi. Savaş sırasına yarım ay biçiminde açılırlar, merkezdekiler geri çekiliyormuş gibi görünür ve onları takip eden düşman, sağ ve sol kanatların kapanmasıyla çevrilmiş olurdu. Bu savaş usulüne Türkler kurt oyunu adını verirlerdi. Türk ordularının en önemli özelliklerinden biri de disiplindi. Savaşta bir asker, komutandan gelen emri eksiksiz yerine getirmekten başka birşey düşünmezdi.

Diğer taraftan etrafları devamlı düşmanla çevrili bulunan Türklerin rahat ve emin olabilmalari, disiplinli bir şekilde birlik ve beraberlik içinde yaşamalarıyla mümkündü. Bu itibarla Türk ülkelerinde nizam ve intizam sağlayan töre, herşeyden önce gelirdi. Türk töresi bugünkü gibi yazılı kanunlar halinde olmayıp, örf ve âdet şeklinde çok sağlam olarak yerleşmişti. Her konuda, töre'nin ne olduğunu, küçükler büyüklerden öğrenerek ve yaşayarak yetişirlerdi. Gerek kağanın başkanlık ettiği siyasî mahkemelerde, gerek öbür yargıcıların idare ettiği normal mahkemelerde töre hükümleri hiç şaşmadan uygulanırdı. Töreye hükümdar da karşı gelemezdi. Töreye ters düşen kağanlar, tahtlarından indirilir, hattâ idam edilirdi. Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva ederdi. Cezaları ağırdı. Ancak töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için, kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmezdi. Zaten, töre'nin dâima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul ederdi. Öyle ki, Türk töresi, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kurallardan ibaretti.Eski Türklerin dinleri, hangi dinden oldukları bugün hâlâ tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Eski Türklerden günümüze bu bilgileri ortaya çıkaracak yazılı metinlerin gelmemesi, doğru veya yanlış pek çok değerlendirmenin yapılmasına sebep olmaktadır. Meselâ Oğuz boylarında bir orgon/uğur kabul edilen kuşlar, totemcilik olarak açıklanmıştır. Oysa totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan, yani ona değer vermekten ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak onun içtimaî ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir. Bu bakımdan, bunları eski Türklerde totem inancı ile izah etmek mümkün görünmemektedir.

Birçok tarih kitabındaysa, eski Türklerin, Şaman dinine mensup oldukları iddiâ edilmektedir. Aslında Şamanlık bir din olmayıp sonradan Türklerin dinine karışmış bir hurafe durumundadır. Türkler, Tunguzca bir kelime olan "şaman" yerine "kam" kullanırlardı. Kam, tabiat-üstü güçlerle temasa geçebilen insandır. Bunlar, kendilerine göre birtakım usullerle trans hâline girer, yani kendilerinden geçer ve normal insanların görüp işitmediği şeylerden haber verirlerdi. İslâmiyetten önce Arabistan'daki kâhinlere benzeyen bu kişiler, yani kam veya şamanlar, din adamı olmaktan ziyade, birer kabile büyücüsü durumundaydılar. Gelecekten haber verirler, hastaları iyileştirirler, ruhlar âleminde neler olup bittiği hakkında ileri geri konuşurlardı. Bu büyücülere olan inancı, din gibi görmek de meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

Bugün kesinlik kazanan bilgilere göre Türkler, Tengri (tanrı) dedikleri bir yaratıcıya inanmaktaydılar. Tanrının iradesinin üstünlüğüne inanılır, her işte onun rızası düşünülürdü. Kazâ ve kadere inanırlar, Yaratan öyle istediği için bir işin öyle olduğunu kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya Gök-Tanrı denildiği de olurdu. Bazıları bu sebeple, tanrının gökyüzü olduğunu belirttiler. Oysa Orhun Kitabelerinde: "Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış" denilerek bunların mahluk (yaratılmış şey) oldukları belirtilmiştir. Yine onların "Tanrı yapar, Tanrı yaşar" inancına göre, Tanrı mahlûk değil, yaratandır. Dolayısıyla Gök-Tanrı meselesinin, gökyüzünü tanrı olarak kabul etmek değil, olsa olsa yanlış bir inanışla tanrının gökyüzünde, yani üstte olduğunu kabul etmek gibi bir düşünceyle ortaya çıktığı kabul edilebilir. Nitekim bugün dahi, çok yanlış ve söylenmesi çok tehlikeli olan "üstümüzde Allah var" sözü bazan kullanılmaktadır.

Diğer taraftan eski Türklerde ahlâkî prensipler bakımından, zina etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak, düşmanları bile olsa bir kimseyi aldatmak, zulüm etmek, hırsızlık yapmak gibi hususlar büyük suç olarak kabul edilip, bunları yapanlar çok ağır şekilde cezalandırılırdı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Cengiz Han
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 19


« Yanıtla #14 : 29 Mart 2009, 05:08:41 »

Eski Türk dini ile ilgili birçok problem vardır. Şimdiye kadar bu konuda yapılmış olan araştırmaları dikkate aldığımızda da söz konusu problemleri daha açık şekilde tesbit etmemiz mümkündür. Ancak biz doğrudan konuya geçmeden, durumun daha iyi anlaşılabilmesi için tarih ve dinler tarihi üzerinde kısaca durmak, aralarındaki mevcut ilişki ve farklılıklara dikkat çekmek istiyoruz.

Tarih insanların mekân ve zaman çerçevesi içinde meydana getirdikleri olayları, bu olayların sebep ve sonuçlarını ortaya koyan objektif bir bilimdir. Tarihçi olayların açıklamasını yaparken konu ile ilgili dokümanları (arkeolojik, etnografik. linguistik... vb.) ve olayları meydana getiren toplulukların ruhi durumlarını da dikkate almak zorundadır.

Dinler tarihi ise, tarihle aynı metodları kullanarak dini olayları ortaya koyma bilimidir. Böyle olmakla birlikte, tarihçi ile dinler tarihçisi arasında fark vardır. Şöyle ki; dinler tarihcisi bir dini incelerken hem tarihi, hem de incelediği dinin mahiyetini bilmek, dini bir olayın spesifik ve tarihi aşan (transhistorique) anlamını kavramak zorunda iken, tarihçi için böyle bir zorunluluk söz konusu değildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, tarihi olaylar bir defaya mahsus olarak meydana gelirken, fenomeni yaratanın süreç olduğu dikkate alındığında, dini olaylar bir defaya mahsus, belli bir zaman ve mekânla sınırlı olarak ortaya çıkmaz. Dini inceleyen biri için ise, tarih tüm fenomenlere bağımlılığı ihtiva etmektedir. Hiçbir dini fenomenin saf halde bulunmayacağını göz önüne alırsak, dini olayları sosyo-kültürel, ve sosyo-ekonomik olaylardan bağımsız düşünemeyiz. Bu sebeple eski Türk dinini anlamak ve kavramak için de onu sadece bir yönü ile değil, birçok yönü ile ele almak zorundayız. Bu kısa açıklamadan sonra eski Türk dini ile ilgili görüş ve düşüncelere geçebiliriz.

Eski Türk dini ile ilgili ana kaynaklar bulmak oldukça zordur. Bu sebeple onların dini inanış ve âdetlerini ve bu konudaki bilgileri ancak kendilerine komşu olan halklardan, onların tuttuğu günlük ve yazdıkları kroniklerden öğrenmekteyiz. Ancak bu kavimlerin de Türkler hakkında verdikleri bilgilerin doğruluğu her zaman tartışma konusu olmuştur.

Eski Türk dini hakkında en önemli kaynak hiç şüphesiz Hoytu Tamir yazıtlarıdır. İlk defa bu yazıtlarda Tanrı'ya Iduk sıfatı verilmiştir. Bu yazıtlardan sonra 732 / 734 yıllarında Orkun ırmağı kenarına dikilmiş olan abideler gelmektedir. Bu abidelerin birer mezar kitabesi olması dini terminoloji olarak çok az kavram içermesine sebep olmuştur. Kuşkusuz kitabelerde zikredilen Tengri, Yer sub, Iduk, Umay, Kut, Küç, Ülüg, Türk Tengrisi kavramları ile bütün bir dini hayatı ifade etmek imkânsızdır.

Türkler 751 yılında yapılan Talas Savaşı neticesinde İslam alemini, Araplar da Türk Dünyasını tanıma fırsatı buldular. Türklerin inanç ve düşünceleri ortaçağ boyunca Müslüman Arap bilgin ve seyyahlarının dikkatini çekti ve onlar bu konu ile ilgili basit gözlemlere dayanan bilgiler verdiler. Ancak bu bilgin ve seyyahlar, semitik dinlerin kendilerine empoze ettiği din anlayışı ile problemleri ele alıp tesbitlerde bulundular. Bunların onunla ilgili önemli tesbitleri ise, Türklerin tek tanrıya inanmış oldukları gerçeği idi.

19. yüzyılda Avrupa’da başlayan dinler tarihi çalışmaları dini fenomenlerin tesbit, yorum ve açıklaması yerine, dinin kaynağının ne olduğu üzerine yoğunlaşmış; Spencer, Taylor, Durkheim, M. Müller vb. bu çalışmalara öncülük etmişlerdir. Daha sonra bu çalışmalar yurdumuzu da etkilemiş ve Ahmed Mithat Efendi bu konuda öncülük etmiştir. Ama ne yazık ki, bu araştırmalarda eski Türk dini ile ilgili hususlara rastlamak mümkün değildir. Yurdumuzda eski Türk dini konusunda ilk çalışma Ziya Gökalp[1] tarafından yapılmış olup, Gökalp bu çalışmasında eski Türk dinine Şamanizm denilemeyeceğine işaret etmiş, hatta bu tezini ısrarla savunmuştur. Ne var ki, Gökalp tarafından ileri sürülen bu tez M. Fuad Köprülü[2] ve A. İnan[3] tarafından bir türlü kabul görmemiş, bunlar eski Türk dinini Şamanizm olarak nitelemeyi ve adlandırmayı uygun görmüşlerdir. Hâlâ günümüz bazı araştırmacıları bu terimi anlamını bilmeden şuursuzca kullanmakta ve kavram kargaşasına sebep olmaktadırlar.

Acaba sık sık sözü edilen Şamanizm nedir? Önce bunun tanımını yapmak gerekmektedir. Eliade’a göre: Şamanizm hem mistik hem büyü hem de kelimenin geniş anlamında din olan arkaik vecd tekniklerinden biridir[4]. Couliano ise bunu bir din olmaktan ziyade, gayesi insanlar âlemine paralel, ancak görünmez ruhlar âlemi ile ilişkili ve beşeri işlerin yönetimin de ruhların desteğini sağlamaktan ibaret ekstazik ve terapötik metodlar toplamı[5] olarak tanımlamaktadır, Burada bir hususu özellikle belirtmek gerekir. O da, Şamanizm’in bir din olması ile, bir dinde Şamanî unsurların bulunup bulunmadığı konusunun birbirlerinden ayrılmasıdır. Zira dinin Şamanizm olması ayrı, bir dinde Şamanî unsurların bulunması ayrıdır.

Başta rahmetli hocam Tanyu olmak üzere, Türk din tarihçileri Şamanizm’in bir din olmadığı, eski Türk dinine Şamanizm denilemeyeceği kanaat ve inancındayız. O zaman şöyle bir soru akla gelmektedir. Madem ki, eski Türk dini Şamanizm değilse, o zaman eski Türk dinini nasıl isimlendirmek lazımdır?

Yukarıda ifade ettiğim gibi, kitabelerde kullanılan terimlerle bir dini tam olarak kavramak, ifade etmek imkânsızdır. Ama burada dikkati çeken temel kavram Tanrı’dır. Şimdiye kadar Türk dini ile ilgili araştırma yapanlar da Türk dininin Tanrı ekseninde şekillendiğinden hareket etmiş, diğer kavramları yarı dini kavramlar olarak görmüşlerdir. Bu durum bir bakıma ikincil kavramların neden oluşamadığı sorusunu akla getirmektedir. Buna şöyle cevap vermek mümkündür Budizm Taoizm, Hıristiyanlık (Nesturilik), Mani dini gibi evrensel dinler Türk düşünce sistemini tahmin edilenden çok daha erken devirlerde etkilemiş, bu dinlerin baskısı altında kalmış olan eski Türk dini, kendi özbenliğini ifade edip ortaya koyacak terminolojiyi oluşturamamış ve bu sebeple de kendini hep ödünç terimlerle ifade etme yolunu seçmiştir. Bu da yeni problemlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bütün bunlar gözönüne alındığında da eski Türk dininde esas kavramın Tanrı olduğu açıktır. Öyleyse Tanrı inanışı üzerinde durmak gerekmektedir.

Hunlar, Gök Tanrı’ya inanıyor, onu daha sonra Kaşgarlı Mahmud’un da ifade edeceği üzere; hem Gök, hem de Tanrı anlamını içeren Tengri kelimesi ile ifade ediyorlardı.[6] Göktürkler de aynı anlamda Tengri kelimesini kullanıyor, Tonyukuk Kitabesi’nde ayrıca Türk Tanrısı kavramına yer veriyorlardı. Burada bir hususu hatırlatmak gerekir. O da bütün Türk boylarının eskiden olduğu gibi, üniversel dinlerle temastan sonra da Tanrı kelimesini kullanmış olmalarıdır. Ancak 762 yılında Mani dinini kabul eden Uygurlar sebebi pek anlaşılmasa da Tanrı kelimesinin başına Kün, Ay, Kün-ay kelimelerini ilave ederek, Kün Tengri, Ay Tengri, Kün-ay Tengri kavramlarını oluşturmuşlardır.Acaba sözü edilen, kendine inanılan bu Tanrı hangi özelliklere sahiptir?

Eski Türkler Tanrı'nın antropomorfik bir özellik taşımadığından hareketle onun resim ve heykellerini yapmamışlardır. İşte bu Tanrı gerek yapılan folklorik araştırmalardan, gerekse kitabelerden anlaşılacağı üzere yaratıcı bir özelliğe sahiptir.

Fonksiyonel olup olmaması açısından bakıldığında ezeli ve ebedi yani bengü, mönke, mengü olan, hakanlara güç ve kut veren, kozmik düzenin, toplumun organizasyonu ile insanların kaderinin kendisine bağlı olduğu Tanrı, Sami kültür ağırlıklı dinlerde olduğu gibi müdahaleci değildir. O, insanların işlerine doğrudan karışmayıp sosyal düzen bozulduğu zaman bu düzenin korunması için bakanlara yardım eder. Bu özelliği ile Türk Tanrısı Deus Otiosus bir karakter arzetmektedir Bu husus daha sonra İbn Sina ve Farabi’nin düşüncesinde de kendini göstermektedir.

Bazı Türk destan ve hikâyelerinde Tanrı’nın çocuklarından bahsedilmekle birlikte, Eliade’ın de ifade ettiği gibi, Türk Tanrı anlayışında kutsal evlilik (hierogamie)e rastlanmaz.[7] Yani Türk Tanrısı Asur, Babil, Yunan ve Roma tanrıları gibi tanrıçalarla evlenmezler. Aslında Türkler’in zihni mentalitelerinde ve dil mantıklarında Sami ve Hint-Avrupa dil ailesine mensup kavimler gibi erkek-dişi ayrımına rastlanmaz. Türkler kainatı bir bütün olarak kavrarlar. İşte bu yüzden Türklerde kadın-erkek ayrımı da yoktur.

Gök Tanrı anlayışının neolitik çağda ortaya[8] çıktığından hareketle günümüze kadar bu Gök Tanrı’nın orijinal şeklini koruyup korumadığı tartışılabilirse de, tarihin ilkel diye nitelendirebileceğimiz teofani (theophanie)leri değiştirdiğini kabul edersek, Harva'nın da belirttiği gibi, Tanrı'nın da ilkel ve belirsiz biçimde kalmadığını ifade edebiliriz. Hatta bu şekillenmede üniversel dinlerle ilişkinin etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu etkilerin hiçbir zaman Tanrı'nın orijinal strüktürünü değiştirmeyi başardığını ise kabul etmek imkânsızdır.

Salamon Reinach başta olmak üzere bir kısım araştırmacı Moğol devri etkisi ile ortaya çıkmış Erlik’i Bay Ulgen’in karşısına yerleştirerek eski Türk dini sisteminin dualist bir karakter arzettiğini ifade etmişlerse de[9], bu görüşe katılmak mümkün değildir.

Eski Türk dini Monoteizm’dir. J. P. Roux bu monoteizmi politeizmle iç içe girmiş bir monoteizm olarak nitelemekte[10], bir bakıma Hıristiyan monoteizmini eski Türk dinine uygulamak gibi bir davranış sergilemektedir. Bu görüşü benimsemek mümkün olmadığı gibi, onu henoteizm olarak nitelemek de imkânsızdır.

Gök Tanrı ekseninde şekillenmiş olan eski Türk dini monoteizmini basit benzetmelerle Hanifilik olarak isimlendirmek de bizce yanlıştır. Bu yanlış ve farklılıkların birinci sebebi; eski Türk yazıtlarının farklı değerlendirilmesi yanında, çok geniş bir coğrafi alanda yaşayan Türk kavimlerinin herhangi birinde tesbit edilmiş inanışların genelleştirilmesi, ikinci sebebi ise; dinin kendi terminolojisi dışında, hemen hiç kullanmadığı terim ve terminoloji ile adlandırılması yoluna gidilmesidir. Eğer bir din kendi terminolojisi dışında başka bir dinin terminolojisi ile izah edilirse, bu, izah edilen dini o dinin kalıpları arasında hapsetmek anlamına gelir ve bu da söz konusu dini anlaşılmaz duruma sokar.

Burada eski Türkler acaba kendi dinlerini nasıl adlandırıyorlardı? diye bir soru sorulabilir. Bu konuda kesin bilgiler olmamasına rağmen Sovyetler Birliği döneminde bazı Türk topluluklarının kendilerinin Şamanist oldukları hakkında nitelemelere karşı çıktıkları bilinmektedir. Kendi dinlerinin isimlendirilmesine gelince, yapılan araştırmalar ve elde edilen dokümanlar gösteriyor ki, eski Türkler dinle iç içe bir hayat yaşıyorlardı. Toplum geliştikçe din de bu gelişmeye paralel olarak gelişiyordu. Günlük hayatın bir parçası olan din, Yahudilik, Zerdüştlük, Budizm... vb. gibi ayrı toplumsal gerçeklik olarak kurumsallaşmamıştı. Bu sebeple olmalı ki, Türkler kendi dinlerine bir isim vermemişlerdir.

Sonuç olarak denilebilir ki, eski Türk dini animistik, totemistik ve atalara tapınma gibi bir takım özellikler gösterse de onu Lev N. Gumilev’in belirttiği gibi halkın Gök Tanrı’ya, aristokratların da atalara tapındıkları[11] şeklinde ikili lir şemaya oturttuğu, nitelik yönünden de bir nevi animatizm olarak ifade ettiği düşünceye katılmak mümkün olmadığı gibi, J. P. Roux’nun dediği gibi Moğol etkisi ile yeniden canlandırılmış bir çeşit Şamanizm olarak da kabul etmek mümkün değildir.Bize göre eski Türk dini, Gök dini, Gök Tanrı merkezli, onun etrafında şekillenmiş,tamamen kendine özgü bir monoteizmdir ve onu ancak Gök Tanrı Dini olarak isimlendirmek mümkündür.

 
* Prof. Dr. Umay Günay Armağanı. Ankara 1996: 34-39.

[1] Ziya Gökalp: Türk Medeniyeti Tarihi. (Haz. Kazım Yaşar Kopraman-İsmail Aka), İstanbul 1976: 117.

[2] M. Fuad Köprülü: Türk Tarih-i Dinisi. İstanbul 1341: 45 vd.

[3] Abdülkadir İnan: Tarihte ve Bugün Şamanizm. (II. Baskı), Ankara 1972: 1.

[4] Mircea Eliade: Le Chamanisme et Les Techniques Archaique de L’extase. Paris 1951: 14.

[5] M. Eliade, İ.P. Couliano: Dictionnaire des Religions. Paris 1990:  90.

[6] Kaşgarlı Mahmud: Divanü Lügat-it Türk. (Çev. Besim Atalay), Ankara 1986, C. III: 377.

[7] M. Eliade: Traite D’histoire des Religions. Paris 1974: 66.

[8] Paul Poupard: Les Religions (deuxieme Editions). Paris 1989: 34.

[9] Salamon Reinach: Orpheus, Histoire des Religions. Paris 1976: 224.

[10] Jean Paul Roux: La Religion des Turcs et des Mongols. Paris 1984: 123.

[11] Lev N. Gumilev: Drevniya Türki. Moskva 1993: 75.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Almila
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 93



« Yanıtla #15 : 30 Mart 2009, 11:51:36 »

Kültür Bir Toplumun Sahip Olduğu Dil , Din , Gelenek , Sanat Ve Hayat Tarzı Gibi Unsurların Bütünüdür.bir Başka Deyişle , Bir Milletin Tarihi Boyunca Meydana Getirdiği Maddi Ve Manevi Değerlerin Bütünüdür.
Medeniyet Ise Gelişmiş , Büyük Kültür Değerlerinin Bütünleşmesiyle Meydana Gelir.kültür Milli , Medeniyet Evrenseldir.kültürler Milletleri , Milletler De Medeniyeti Doğururlar.örneğin , Islam Medeniyetinin Içinde Arap , Fars Ve Türk Kültürleri Bulunmaktadır.
Türk Kültürünün Temelini , Büyük ölçüde Andronova Kültürü Oluşturmuştur.bu Kültürün Unsurları , Daha Gelişmiş Haliyle Türk Kültürü Içinde Yer Almıştır.türk Kültürünün çıkış Bölgesi , Aral Gölünün Doğusu Ile Tanrı Ve Altay Dağları Arasıdır.orta Asya’nın Bu Uçsuz Bucaksız Bozkırlarından Doğan Kültürün Temelinde , öncelikle Tabiata Hakim Olma Anlayışı Yatmaktadır.
Değişken Ve Sert Iklimde Uzun Mesafelere Ulaşılması , Hızlı Hareket Edilmesini Gerektirmiştir.yaşantıları Içinde At , Bu Yüzden En önemli Vasıta Olmuştur.türkler At Sayesinde Geniş Topraklar üzerinde Gidip Gelebilmişler , Tabiatın Sert Yapısına Karşı Durabilmişerdir.kendilerinden Başka Kültürlerlede Irtibata Geçen Türkler , Onlardan çeşitli Alıntılar Yapmışlardır.böylece Kendi Kültürlerini Zenginleştirmiş Ve Geliştirmişlerdir.
Atın Yanında , Türk Kültüründe En önemli Unsur , Demir Maddenin Kullanılması Olmuştur.bu Sayede Türkler Demirden çeşitli Eşyalar Ve Silahlar Yapmışlardır.bu Da Onlara Diğer Toplumlar Yanında üstünlük Sağlamıştır.demirin Türk Kültür Hayatında Vazgeçilmez Bir Yer Edindiği Destanlardan Da Anlaşılmaktadır.

Ilk Türkler Yaşamak Için Tabiatın Sert Yapısına Ve Diğer Kavimlere Karşı Büyük Mücadele Vermek Zorunda Kalmışlardır.böylece Türk Toplumu Kendine Has Devlet Sistemini Geliştirerek Diğer Kavimlere Göre Bu Konuda öncelik Hakkı Elde Etmiştir.

Türk Devlet Sistemi , Kısa Zamanda Düzen , Disiplin , Fedakarlık , Adalet , Ve Müşterek Hayat Gibi Prensipler üzerine Oturtulmuştur.bu Sayede Türk Devlet Sistemi , Kısa Zamanda Emsallerinin önüne Geçmiştir.sonuçta Da Türk Medeniyetinin ürünü Olarak çeşitli Türk Devletleri Kurulmuştur.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCI
Almila
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 93



« Yanıtla #16 : 30 Mart 2009, 11:52:17 »

I.Devlet Yönetimi

Türklerin En Belirgin özelliklerinden Birisi Teşkilatçılık Yetenekleridir.bu Yüzden Tarih Boyunca Yıkılan Bir Türk Devletinin , Yerine Hemen Yeni Bir Türk Devleti Kurulmuştur.bunda Türklerin Bağımsızlığa Olan Tutkularıda Rol Oynamıştır.dünya Da Bir Veya Birkaç Türk Devleti Var Olmuştur.bu Sebeple Türk Tarihi Bütünlük Içinde Devam Etmiştir.türk Hükümdarları Ve Yöneticileri “devlet Halk Için Vardır” Prensibiyle Hareket Etmişlerdir.topraklarını Koruyarak , Halkı Barış Ve Refah Içinde Yaşatmak Için çalışmışlardır.
Eski Türkler Devlete “il” Diyorlardı.siyasi Teşkilatlanmanın En üst Kademesi Devletti.devlet Içinde Birleşmiş Olan Halk “töre” Denilen Ortak Idari Ve Hukuki Düzenle Yönetilirdi.yani , Türk Devleti , Yurdu Koruyan , Milleti Huzur Ve Barış Içinde Yaşatan Bir Siyasi Kuruluştu.


Türklerde Bağımsızlık Duygusunun Temeli , Türk Kültüründe Yatmaktadır.bozkırlarda Yaşayan Türk , Her Zaman Yer Değiştirmek Imkanına Sahipti.hürriyetini Kaybetme Tehlikesi Ile Karşılaştığında , Geçim Vasıtası Olan Hayvanlarını Alarak Hür Ufuklara Doğru Giderdi.
Türkler Hür Yaşadıkları Topraklarına Bağlıydılar.türklerde ülke Ve Vatan Anlayışı , Daima Siyasi Bağımsızlık Düşüncesi Ile Birlikte Yürümekteydi.eski Türk , Yalnız Hür Ve Bağımsız Oturabildiği Toprağı Vatan Sayardı.

Hakan:hakan , Türk Devletlerinde Egemenliğin Ve Siyasi Iktidarın En Başında Gelen Unsuruydu.türk Hükümdarları , şanyü , Kağan , Han , Yabgu , Ilteber , Idi-kut Ve Erkin Gibi ünvanları Kullanırlardı.
Hakan Olmanın Kaynağı Ilahi Idi.yani Türk Hükümdarına Yönetme Hakkının Tanrı Tarafından Verildiğine Inanılırdı.türk Hükümdarı “kut” Ile Donatıldığı Için Işbaşına Gelebilmekteydi.ancak Kutlu Hanedan Soyundan Olanlar Hükümdar Olabiliyordu.bu Anlayışa Göre , Devlet Yeryüzündeydi ; Fakat Iktidar Tanrı’dan Geliyordu.
Türk Hükümdarı Dört şekilde Tahta çıkabiliyordu:

A. Hanedan üyeleri Arasındaki Siyasi Ve Askeri Mücadeleyi Kazanan , Hükümdar Olarak Tahta çıkıyordu.türk Tarihinde , Tahta çıkmada En çok Rastlanan şekil Buydu.mücadele Kardeşle Kardeş , Amca Ile Yeğen , Baba Ile Oğul Arasında Olabiliyordu.türk Kültüründe Anne Ve Babaya Itaat Esastı.fakat Hükümdar Bunun Haricinde Tutulmuştu.babasını Devirip Tahta çıkan Hiçbir Türk Hükümdarını Kamu Oyu Suşlamamıştır.buna Mete Ve Yavuz Sultan Selim örnek Verilebilir.mücadele Ne Kadar şiddetli Ve Ağır Olursa Olsun Halk Normal Karşılamıştır.bu Sayede Devlet Yönetimi Hükümdar Ailesinden En Güçlü Olana Verilmiş Oluyordu.

B. Hükümdarın Rakipsiz Aday Olması , Kolayca Tahta çıkmasını Sağlıyordu.bunun Yanında , Hükümdar Adayının Yetenek , Bilgi Ve Güç Bakımından çok Kuvvetli Olması Da , Onu Tahta çıkışta Rakipsiz Bırakıyordu.böylece Başa Geçmesi Kolaylaşıyordu.

C. Hükümdarın Tahta çıkmasındaki Diğer şekil Ise Seçim Usulü Idi.hükümdar ölünce , En Yüksek Dereceli Meclis (kengeş , Toy , Kurultay , Veya Meşveret Meclisi) Toplanırdı.hanedan üyelerinden Birini Hükümdar Seçerdi.meclis Desteğini Alan Hanedan üyesi Genellikle Hükümdar Olurdu.

D. Hükümdarın Tahta çıkışında Uygulanan Bir Diğer Sistemde Ekberiyet Sistemi Idi.bu Sistem Uzun Süre Tartışılmış Ancak Xvııı. Yüzyıl Başında Osmanlı Devletinde Kabul Görmüştür.alınan Bir Kararla Ailedeki Ekber (en Büyük) Ve Erşed (en Sağlıklı) Olan Kişi Hükümdar Yapılmıştır.bu Usul Osmanlı Devleti’nin Yıkılışına Kadar Uygulanmıştır.

Gök Tanrı Dini , Türk Hükümdarına Bütün Dünyayı Yönetme Yetkisi Veriyordu.bu Anlayış Türk Cihan Hakimiyeti’ne Uzanan Felsefenin Temelini Meydana Getiriyordu.bununla Beraber , Türk Hükümdarı , Sınırsız Bir Hakimiyete Sahip Değildi.idari Yetkileri Bazı şartlarla Sınırlanmıştı.hükümdarın Görevi Dağınık Boyları Toplayıp Nüfusu çoğaltmak , Halkı Doyurmak Ve Giydirmekti.türk Hükümdarı “gece Uyumadan , Gündüz Oturmadan çalışmakla Yükümlüydü.hükümdar Bu Görevlerini Yerine Getirmediği Zaman Kendisine Tanrı Tarafından Verilmiş Olan Kut’un Tanrı Tarafından Geri Alındığına Hükmedilirdi.böylece , Hükümdar Meşruluğunu Kaybeder Ve Iktidardan Düşürülürdü.

Hatun:hükümdarın Eşine Verilen Isimdir.türk Devletinde Hatunlar Söz Sahibiydiler.devlet Siyesetine Yön Veren , Devlet Reisliği Yapan , Naip Olarak Devleti Yöneten Hatunlar Görülmüştü.
Meclisler:asya Hun Devleti’nde Devamlı Bir Devlet Meclisi (danışma Kurulu) Vardı.ayrıca Her Yılın 9. Ayında Genel Bir Toplantı Yapılırdı.bu Toplantıda Ordu Teftiş Edilir , Hayvan Sayımı Yapılır Ve Memleket Meseleleri üzerinde Görüşme Açılırdı.
Avrupa Hun Devleti’nde De Görevi Sürekli Olan Bir “seçkinler Meclisi” Bulunuyordu.bu Kurulda , Yalnız Siyasi Ve Askeri Konular Değil , Ekonomi Ve Kültür Işleri De Görüşülüp Karara Bağlanırdı.
Göktüklerde Ve Uygurlarda Da Bu Meclisin Yetkileri Genişti.ünlü Göktürk Hükümdarı Bilge Kağan , şehirleri Surlarla çevirmek Ve Taoculuğun Yurtta Yayılmasını Teşvik Gibi Iki önemli Konuyu Bu Meclise Getirmişti.fakat Meclis , Başta Devlet Danışmanı Tonyukuk Olmak üzere , Bu Tekliflere Karşı çıkmıştı.uygurlarda Hanedan Dışından Hükümdar Seçilmesi Dahi Bu Meclisin Yetkileri Arasındaydı.
Millete Danışma Tarzındaki Bu Gelenek Oğuzlarda , Hazarlarda , Tuna Bulgarlarında , Peçeneklerde Ve Kıpçak-kumanlarda Da Devam Etmiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCI
Almila
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 93



« Yanıtla #17 : 30 Mart 2009, 11:52:51 »

II.Ordu

Türk Ordu Teşkilatı , Tarihte Türk Devletlerinin Temel Kuruluşlarından Biri Olmuştur.zaten , Türklerin çok Sayıda Devlet Kurmalarının Dayanaklarından Birisi De Disiplinli Ve Sistemli Ordulara Sahip Olmalarıdır.
Başlangıçta Askerlik , Türklerde özel Bir Meslek Değildir.herkes , Hatta Kadınlar Bile Savaş Sanatını Bilirler , Gerekirse Kendi Beylerinin Komutasında Orduya Katılırlardı.türk Halkı Gerektiğinde Ordusunun Yanında Mücadeleye Katılırdı.bu Bakımdan Türk Toplumu “ordu-millet” Deyimi Ile Nitelendirilmiştir.
Ilk Düzenli Türk Ordusu , Büyük Türk Hakanı Mete Tarafından Kurulmuştur.bu Nedenden Dolayı Mete’nin Tahta çıkış Tarihi Olan M.ö. 209 Yılı Türk Kara Kuvvetleri’nin Kuruluş Tarihi Olarak Kabul Edilmiştir.
Ordu Birliklerinde “onluk Sistem” Kullanılmaktaydı.birlikler 10’un Katlarıyla Gruplaştırılıyordu.en Küçük Birlik 10 , En Büyük Birlik Ise 10000 Kişiydi.10000 Kişilik Birliklere Tümen Adı Verilmiştir.

Türk Askerlik Sistemi Içerisinde En önemli Vasıta “at” Idi.askeri Savaş Taktiklerinin Uygulanması Hareketlilik Ve Kıvraklık Istiyordu.türklerde At Sayesinde Her Türlü Savaş Manevrası Ve Taktiğini En Iyi şekilde Uygulamıştır.türklerin Askeri Bakımdan üstünlük Kurmalarının Temelinde Insan , At Ve Silah Unsurlarını çok Iyi Kullanmaları Yatmaktadır.orta Asya’da Bir “türk Atı” Tipi Doğmuştur.bu Atın Başı Ve Kulakları Küçük , Göğsü Ve Sağrıları Kuvvetlidir.gür Ve Uzun Yeleli Olan Bu Atın Genel Yapısı Küçüktü.yine Türk Atı Süratli Ve Son Derece Dayanıklıydı.
Orta Asya Türk Ordularının Silahları , Genelde Hafif Silahlardır.bunlar Bir Askerin Taşıyabileceği Ağırlıktaydı.kullanılan Belli Başlı Silahlar Ok , Yay , Kılıç , Kalkan , Kargı , çomak , Mızrak , Süngü Ve Bıçaktı.türklerin özellikle Keskin Kılıçları , ıslık çalan Okları , Kavisli Yayları Meşhurdu.türkler Bu Silahları Kendileri Yapıyorlardı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCI
Almila
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 93



« Yanıtla #18 : 30 Mart 2009, 11:53:31 »

Strateji Ve Taktik


Strateji ; Milli Politikanın Gayelerini Gerçekleştirmek Için , Silahlı Kuvvetler Ve Ikmal Maddeleri Gibi Askeri Vasıtaları Dağıtma Ve Kullanma Sanatıdır.bir Bakıma Orduyu Başlangıçtan Savaş Durumuna Getirme Faaliyetidir.
Taktik Ise , Düşman Karşısında Askeri Kıtaları En Verimli şekilde Kullanma Bilim Ve Sanatıdır.türkler Tarih Boyu Bu Iki Askeri Kavramın Hakkını Vermişler Ve Bu Sayede Askeri Mücadelede Genelde önde Yer Almışlardır.
Bir Bölgeyi Almak Isteyen Türkler , önce Keşif Seferleri , Arkasından Da Yıpratma Savaşları Yaparlardı.genelde Düşmana En Büyük Darbeyi Okçu Süvari Birlikleri Vururdu.bunlar Yıldırım Hızıyla Düşman Birliklerine Ok Yağdırıp şaşkına çevirirler , Diğer Birlikler De Düşmanı çevirip Imha Ederlerdi.savaş Sırasında Süvari Birlikleri Yarım Ay Biçiminde Açılarak , Merkezdekiler Geri çekilirlerdi.buna “sahte Ricat” Denilirdi.istenilen Yere çekilen Düşman Kuvvetleri , Pusudaki Kuvvetler Tarafından çambere Alınarak Yokedilirdi.türklerin Ustalıkla Uyguladığı Bu Taktiğe “turan Taktiği” Denilmiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCI
Almila
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 93



« Yanıtla #19 : 30 Mart 2009, 11:54:08 »

III.Hukuk

Hukuk ; Kişiler Arasındaki Ilişkileri Düzenleyen Kurallara Verilen Isimdir.orta Asya’da Türk Devletlerine Ait özel Bir Belge Yoktur.bu Yüzden Hukuk Kuralları Ile Ilgili Bilgileri Orhun Kitabeleri Ve çin Yıllıklarından öğrenmekteyiz.
Türklerde Sosyal Hayatı “töre” Adı Verilen Yazılı Olmayan Kurallar Düzenlemekteydi.her Konuda Törenin Ne Olduğunu Küçükler Büyüklerden öğrenerek Yetişirdi.türk Töresi Nesilden Nesile Pratik Hayat Içerisinde Yaşanarak Aktarılmıştır.

Türk Devletlerinde , Sosyal Düzeni Sağlamada önemli Yeri Olan , Mahkemeler Vardı.bu Mahkemelerin Başında Bulunan Kişilere “yargan” Adı Verilirdi.s Uçluyu Devlet Takip Eder Ve Cezasını Verirdi.kağanın Başkanlık Ettiği Mahkemeye Ise “yargu” (yüksek Devlet Mahkemesi) Denilirdi.burada Siyasi Nitelikli Büyük Suçlar Görüşülürdü.töre Hükümlerinin Hiç şaşmadan Uygulandığı Bu Mahkemede Siyasi Suçlular Yargılanırdı.
Türk Töresi Oldukça Sert Ve Kesin Hükümleri Kapsıyordu.cezaları Ağırdı.türk Töresinde Hırsızlık Yapma , Adam öldürme , ırza Geçme Suçlarının Cezası çok Katıydı Ve Tavizsiz Uygulanırdı.türk Töresi Toplum Yapısının Belkemiğini Oluşturduğundan Töreye Kimse Itiraz Edemezdi.hüküdar Bile Töreye Karşı Gelemezdi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCI
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 15
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.098 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.