İslam Öncesi Türkler.
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 24 Kasım 2017, 03:07:12


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 15
  Yazdır  
Gönderen Konu: İslam Öncesi Türkler.  (Okunma Sayısı 87019 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
IŞBARA ALP
Ziyaretçi
« : 05 Ekim 2008, 12:27:01 »

İslam Öncesi Türkler
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ŞamanisTürk
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 19 Ekim 2008, 01:20:49 »

Araplar İslamiyet öncesi dönemde Kabe'deki 360 tane put arasından en yükseği, en güçlüsü olarak ay tanrısını görüyor ve buna Al-ilah (en güçlü ilah) diyor, ellerini iki yana açarak ona dua ediyorlardı. İngilteredeki British Museumun Babil Bölümü B kısmında bulunan aşağıdaki heykeller arap paganlarının bu inancını gösteren önemli bulgulardandır:

Arapçada "ilah" olan tanrı kelimesi İslamiyetle beraber "Allah" a dönüştürüldü.(Southern Arabia, Carleton S. Coon, Washington, D.C. Smithsonian, 1944, p.399) Ay tanrısı Al-ilah erkek kabul ediliyordu ve dişi güneş tanrıçası ile evliydi. Üç kızı vardı. Bunların adları Al-lat, Al-Uzzat ve Al-Menat idi:


Yukarıdaki resim British Museum'dan. İslam öncesi arap inanışlarını çok güzel özetliyor. Solda Allahın kızları Lat, Uzza ve Menat, sağdaki erkek figürü ise Allahı simgeliyor. Muhammed, şeytan ayetleri diye bilinen olayda önce bu Lat, Uzza, Menat adlı tanrıçaları gaf yaparak övmüş ancak daha sonra pişman olmuş ve o sözleri kendisine şeytanın söylettiğini ileri sürmüştü.

Çeşitli Arap kabileleri aslında bu ay tanrısına değişik adlar veriyordu bunlardan bazıları Sin, Hubal ve Kureyşte Al-ilah. Dilbilimciler "Allah" kelimesinin "Al-ilah" tan türediğini söylerler.(İslam Muhammed and His Religion, Arthur Jeffery, 1958, p 85, Muhammad at Mecca, W. Montgomery Watt, 1953, p 23-29)

Muhammedin babasının adı Abdullah, arapçada "Allahın kulu" anlamına geliyordu ( abd= kul, ullah=allah)

Muhammed, Kabedeki 360 puttan en güçlüsü kabul edilen ay tanrısının ismini alıp tek olduğunu söylüyordu. "Al-ilah tan başka ilah yoktur" (The hajj, F. E. Peters, p 3-41, 1994) Muhammed böylece Al-İlah' ı tek tanrı olarak ilan etti ve diğer putlara tapınmayı yasakladı.

İslamiyet öncesi arap paganlarının (müşriklerin) ilginç gelenekleri vardı. Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke'ye Hacca gidip Kabe'nin etrafında yedi kez dönerler, "Kara Taş" ı ( Hacerül Esved) kutsal sayar onu öper ve günde dört veya beş vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı. ( Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam, Beliefs And Observances, Caesar E. Farah)

Yukarıda, Kabenin bir köşesinde bulunan Hacerül Esved'i öpen bir arap müslüman. Bu putperest inanışı İslam öncesi arap paganlarında da vardı. Muhammed bu taşı öpmüş ve bu putperest anlayışı İslama taşımıştır. Halife Ömerin Hacerül Esved hakkında "Seni rasullullahın öptüğünü görmeseydim asla öpmezdim" dediği bilinmektedir. Hacerül Esvedin ne zaman, nereden ve nasıl geldiği bilinmemekte sadece rivayetler ileri sürülmektedir. Ama bu rivayetler hakkında İslamcılar arasında mutabakat yoktur.

Arap müşriklerinin namazdan önce bugünkü İslamiyet dünyasında olduğu gibi abdest alma gelenekleri de vardı..Burunlarına su çekerlerdi, ellerini dirseklerine kadar yıkardı bunlar eski pagan Arapların abdest alma şekliydi. Bu gelenekler yahudi ya da hristiyan kültürlerinde yoktur.Oruç bilindiği gibi hristiyanlıkta da vardır fakat "belli bir ayda oruç tutma" geleneği Arap paganlarının eski bir geleneğiydi.

Ayrıca Kabe eldeki kanıtlara göre İbrahim peygamber tarafından yapılmamıştır,Yaklaşık MÖ. 800 lü yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor. Kabe bu tarihten sonra paganlar tarafından "Al-ilah ın evi" olarak anılmaya başlanmıştır (A Guide to the contents of Quran Faruq Sherif, Reading, 1995, pgs. 21-22., Muslim).

Bugün İslamcılar her ne kadar İslam dininin Muhammedden önce de var olduğunu, bu nedenle İslam inacına ait öğelerin eski pagan toplumlarda da görülmesinin normal olduğunu iddia etse de bu iddialarını destekleyecek Kuran haricindeki tarihsel belge ve delillerden tamamen yoksundurlar.


Kaynak: Turan Dursun (eski imam)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 31 Aralık 2008, 15:11:28 »

Noel Bayramının Kökeni Türkler / Sümerbilimci Muazzez İlmiye Çığ

İnanabilir misiniz, yüz yıllardır Hıristiyan'ların İsa'nın doğuşuolarak kutladığı Noel bayramının, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramı olduğuna?

 Nereden nereye, inanılacak gibi değil, değil mi? Ben de ne yazıkki yeni öğrendim.Bu senenin galiba ilk başlarında idi Adnan Atabek imzalı bir e-mail aldım. Çok ilginç gelmişti, Hıristiyanların Noel bayramının tamamıyla Türklerden alınmış olduğunu gösteriyordu. Fakat üzerinde durmaya vaktim olmadı, hem de  Noel zamanına doğru ele almayı düşünmüştüm. Bu arada Türk devletlerinden başka birilerine ayni konuyu bilip bilmediklerini sordum. Bana İran'ın Azerbaycan bölgesinden İsmail beyden yanıt geldi, verdiği yanıt tam ayni olmasa da çok uyduğunu gördüm. Olay şöyle:

 Türkler'in, tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yer yüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Bunun tepesi, gökyüzünde oturan tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzuyor, buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde buluruz. Ülgen insanların koruyucusu. o sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü , güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'da gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bugüneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor Türklerde.Bayramın adı Nardugan , nar= güneş, tugan, dugan = doğan. Doğan güneş astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamayabaşlıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu Türkler, büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi, diye Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları tanrıya gitsin, diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrı'dan. İnanca göre bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş.

 Bu bayram için evler temizleniyor. Güzel giyisiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar büyük babalar,nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. Yedikleri yaş ve kuru meyveler,özel yemek ve bir tür şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş. Yazılana göre akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş. Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden bu olayın Türklerden Hıristiyanlara geçmiştir,bu da Hunların Avrup'yı gelişlerinden sonra onlardan görerek almışlardır,deniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok. Doğum, güneşin yeniden doğuşu. Meydan Larousse'da, İsa evrenin nuru olarak algılanıyor ve bu olayın pagan halklardan alınıp İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternette yazıldığına göre, imparator Kostantin (324-337) zamanında İznik'de toplanan konsülde,22 Aralık'da güneşin doğumu için yapılan bu pagan bayramının İsa' nın doğumu olarak 24 Aralığa alınıyor ve Noel bayramı deniyor. Batı kilisesi ise yani Katolikler 25 Aralıkta kutluyorlarmış bunu. Çam süsleme ise ilk 1605 de Almanya'da görülüyor, oradan Fransa'ya geçiyor. Ne kadar ilginç değil mi? Batı, en büyük bayramını, göçebe, ilkel olarak tanımladığı Türkler'den yürütmüş. Yeni yapılmakta olan çalışmalarlaBatı'ya Türklerden kim bilir daha nelerin geçtiği ortaya çıkacak? Belki deyazının ve dillerin anası Türkler olduğu kanıtlanacak.

Sümerbilimci Muazzez İlmiye Çığ
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAŞKIN
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 22



« Yanıtla #3 : 16 Ocak 2009, 23:40:33 »

TÜRK IRKI = TÜRK MİLLETİ
 


Şimdiye kadar millet’in umumî bir tarifi yapılmamıştır. İçtimaiyat alimleri bu hususta bir şeyler gevelemişlerse de “içtimaiyat”ın ilim olduğunu iddia etmelerine rağmen ilmî bir millet tarifi yapamamışlardır. Bunun sebebi her milletin başka türlü olması ve bundan dolayı başka bir tarife muhtaç bulunmasıdır.

Almanlar milliyette ırkı temel sayıyorlarsa bunun sebebi bir Cermen ırkının var olması ve Alman milletinin kuruluşunda esas rolün Cermen ırkında bulunmasıdır. Fransızlar milliyetlerini inkar ediyorlarsa bu, onların başlangıcı bir tek ırka dayanmadığı içindir.

Bugün ya millet kelimesinin her millet için ayrı bir mana ifade ettiğini kabule yahut da millet dediğimiz birçok cemiyetlerin millet olmadığını söylemeğe mecburuz.

Millet için ırkı esas kabul edersek Fransızlarla Amerikalılar, dil ve kültürü kabul edersek Belçikalılarla İsviçreliler ve hatta Çinliler, vatanı kabul edersek Yahudiler bir millet değildir. O halde millet nedir? Burada önce şunu kabul etmeliyiz: Bizce yalnız Türk milleti vardır. Bunun için de yalnız onun tarifini yapmak lazımdır. Başkaları bu tarifin çerçevesine sığsa da sığmasa da ehemmiyeti yoktur. Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır. Türk nesli de tarihten malûm ve meşhur olan Türklerdir. Sibiryanın buzlu bir bucağında yaşıyan bir Saka veya Litvanyanda yaşıyan bir Kıpçak Türk’tür. Sakanın dili bize pek aykırı gelebilir. Litvanyalı Kıpçak çoktandır öz dilini unutup Litvan diliyle konuşmuş olabilir. Fakat onlar kanca Türk oldukları için Türk’türler. Bunun için biz onlara bir yakınlık duyarız. Fakat yabancı kan taşıyan bir insan Türkçe’den başka dil bilmese bile, o Türk değildir. Bunu şöyle bir misalle izah edebiliriz: Memleketimizde epeyce zenci vardır. Bunların hepsi Türkçe konuşur. Bazılarının dili tam bir İstanbul şivesidir. Başka dil bilmezler. Kanun bakımından da Türk sayılırlar. Fakat onlar Türk müdür? Bir Türk köylüsü onun Türk olduğuna kat’iyen inandırılamaz. Hakikatte de onun Türk olduğunu iddia etmek gülünçtür. Zaten memlekette herkes bunlara Arap der, geçer. Türk kanına yabancılığı bakımından bir İngiliz, bir Yahudi, bir Çerkes, bir Arnavut, bir Kürt veya bir Lâzdan farkı olmayan zencilerin, sırf tabiat ona kara damga vurdu diye Türk olmadığı ittifakla kabul olunuyor da, dış şekilleri Türk’e benziyen başka yabancılar neden Türküm diyince Türk sayılıyor? Madem ki zencinin Türklüğünü kimse kabul etmiyor, o halde şekli Türk’e benziyen yabancı da Türk değildir. Mesele yalnız dış şekil meselesi olsaydı zenciyi Türk saymayıp ötekini saymak belki doğru olurdu. Fakat mesele bir iç meselesidir. Zenci, Türk’e olan sadakatinde ötekilerden, muhakkak ki, daha samimidir. Fakat mesele bir iç meselesi olduğu için Türk’e şeklen benziyenlerden daha çok sakınmak lazımdır. Malum ya: yılanın bile en tehlikelisi bulunduğu yerle aynı renkte olanıdır.

Türk’e düşman olanlar ve bunu açıkça söyliyenler Türkler için o kadar tehlikeli değildir. Asıl büyük tehlike Türkümsü olan yabancılardır. Bunlar iyi Türkçe konuştukları ve çok defa Türkçe’den başka dil bilmedikleri için Türk’ten ayırt edilemezler. Fakat kanlarının başka olduğunu ya bilir, ya da sezerler. Onun için bunlara Türkümsü diyorum. Bunlar dalkavuktur, yalancıdır. Yüze gülerler. Türklüğe zararlı fikirler bunlar arasında revaçtadır. Türk olmadıkları için ufak bir şahsi menfaat uğrunda Türk’e içten içe kötülük eden fikirlere ve teşkilatlara bağlanmaktan çekinmezler. Türkümsülerin, icabında Türk’e nasıl fenalık ettikleri hakkında yüzlerce misal söyleyebiliriz. Bunu tarihi delillerle de ispat etmek kolaydır: Balkan Savaşında Sırplara yenilmemizin sebebi Arnavutların ihaneti değil miydi? Selanik’teki 40 bin kişilik ordumuz neden mukavemet etmeden Yunanlılara teslim oldu? Çünkü o ordunun kumandanı olan Tahsin Paşa Arnavuttu. Halbuki Edirne’deki 12 bin kişilik ordumuz aylarca ve yüzümüzü ağartan bir kahramanlıkla dayandı. Çünkü Edirne Kumandanı Şükrü Paşa Türk’tü.

Abdullah Cevdet bu milletin iki sağlam dayanağı olan milliyet ve din mefhumlarını yıkmağa neden çalıştı? Çünkü o bir Kürt milliyetperveriydi. Türklüğü kürtlükle yıkmanın imkansız olduğunu anladığı için hars ve ilim yoluyla yıkmağa çalışıyordu. Rıza Tevfik memlekete niçin ihanet etti? Çünkü babası Arnavut anası Çerkes olan bir melezdi. Ali Kemal neden düşman için çalıştı? Çünkü dedesi ermeni dönmesiydi. Kurtuluş Savaşında ufak bir menfaat meselesi yüzünden çeteci Etem niçin Yunanlılarla birleşti? Çünkü Çerkesti. Ahmet Cevat neden mütareke yıllarında Türkçülüğün aleyhinde olduğu gazetelerde yazdı? Çünkü Giritli idi...

Buna dair misalleri biz daha yakın tarihten de alabiliriz. Kazım Kara Bekir Paşa’nın yetiştirdiği çocuklar arasında aslı ermeni olan birinin yüksek tahsilini bitirdikten sonra ihanet ettiğini hepimiz işittik. Üniversitedeki Yahudi dönmesi profesörlere “biz de Türk değiliz sizin gibi Yahudiyiz” dedikleri de bir emrivakidir. Gaziye suikast hazırlayan Ziya Hurşit lazdı. Gaziye bilfiil ateş etmek için de koca İzmir’de bula bula bir lazla bir gürcü bulmuşlardı.

Bütün bunları gördükten ve daha ufak nice misallerine şahit olduktan sonra insanın Türkümsülere inanması için ancak aptal olması lazımdır. Filvaki bu Türkümsüler her yerde mübalağa ile Türklük için bağırırlar. Fakat bu, bugün Türklüğün kuvvetli oluşundandır. Yarın ilk kara günümüzde onlar yine bize ihanet edeceklerdir. Onlara bunu yaptıran damarlarındaki kanın bozukluğudur. Binaenaleyh ihanetlerini tabii görmek lazımdır.

Birinci dil kurultayında Türklük lehinde palavra atanlar hemen hemen ekseriyetle Türkümsülerdir. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti diye bağırırken şivelerinden Arap veya Arnavut olduğu anlaşılan bu gösteriş kahramanları yanında hakiki Türkler daima sessiz kaldılar. Onun için bizce anlaşılmıştır ki Türk olmak için kanı Türk olmaktan başka çıkar yol yoktur ve olamaz da...

Yukarıda birçok Türklüğe ihanet misalleri saydık. “Sanki hakiki Türklerden ihanet eden yok mudur?” diye bir itiraz suali sorulabilir. Fakat bu pek zayıf bir itiraz olur. Çünkü her milletin içinde sütübozuklar bulunmakla beraber Türkiye’de Türk ve Türkümsülerin sayı nispetiyle ihanet edenlerin nispeti mukayese olunursa bu nispetin daima Türkler lehinde pek büyük bir fark göstereceği meydana çıkar.

Türkümsüler birkaç göbek ilerki babalarının Türk’ten başka bir şey olduğunu bilmeyip kendilerini öz Türk sansalar da yine Türk değillerdir. Çünkü Türklük yalnız manevi-ahlaki değil, aynı zamanda maddi (yani fizik, fizyolojik, fizyonomik ve antropolojik) bir şeydir.

Türk olmak için Türk ırkının maddi ve manevi hasletlerini tevarüs etmek icap eder. Binlerce yıllık tarihi hayatların milletlere verdiği bir terbiye vardır ki o öyle birkaç yılda ve hatta asırda elde edilemez. Asırlardan beri kılıç sallamış ve ömrünü er meydanında geçirmiş Türk milletinin bir çocuğu ile asırlardan beri sahtekarlık ve dolandırıcılıkla yaşamış Yahudi milletinin bir çocuğu nasıl müsavi olabilir? Aynı günde doğan bir Türk çocuğu ile bir Yahudi çocuğunu aynı terbiye müessesine alıp ikisine de yalnız esperanto dili öğretseler ve aynı şartlar altında aynı terbiyeyi verseler bile muhakkak ki Türk çocuğu yine yiğit, Yahudi yine korkak olacaktır. Türk çocuğu yine doğru, Yahudi yine sahtekâr yetişecektir.

Türk ordusunda en seçme ve kahraman unsur daima Kastamonu, Çankırı, Taşköprü, Tosya ve havalisinde yetişen neferlerdir. Niçin? Çünkü buradaki Türkler Orta Asya’dan nasıl geldilerse öyle kalmışlar, hiç karışmamışlardır. Savaş meydanlarında yüzde hesabıyla en çok şehit düşenler de bunlardır. Halbuki Kastamonu ve civarı köylüsü ne gösterişsiz mahluktur.

Demek ki Türk vatanı için kendisini harcıyan hep Türkler olduğu gibi en sakınmadan harcıyanlar da en karışmamış Türkler oluyor.

Türklükte dil meselesi kandan sonra gelir. Şüphesiz ki her Türk’ün dili Türkçe olmalıdır ve olacaktır. Fakat yabancı çokluklar arasında kalarak dilini kaybeden, lâkin Türk olduğunu unutmıyan bazı su katılmamış Türkler vardır ki yabancı dillerine bakarak bunları Türklükten çıkarmak doğru olmaz. Türkiye’nin doğu ve cenup sınırlarında Kürtçe veya Arapça ve Lehistanda Lehçe konuştuğu halde Türk olduğunu söyliyen ve tarihi menşelerince Türk soyundan gelen, antropoloji bakımından da mükemmel Türk olan insanlar hiç şüphesiz Türk’türler.

Bazılarının söylediği gibi milliyet yalnız anlaşma vasıtası olan dil’in birliği ile izah edilseydi bir İstanbul Yahudisinin bize bir Kırgızdan daha yakın olması lazım gelirdi. Halbuki bütün kanunlara, siyasi ve içtimai hadiselere, propagandalara rağmen biz Kırgızı kardeş, Yahudiyi de köpek çıfıt olarak tanıyoruz. Çünkü Kırgızın damarındaki kanın kendi damarımızdaki kan olduğunu, Yahudinin ise bize düşmanlıkla yuğurulduğunu biliyor, seziyoruz.

Türk milliyetindeki dilek birliği üçüncü derecede değerli bir meseledir. Bazı zamanlarda bazı Türk zümrelerinde dilek aykırılığı olması onların bir tek millet olmalarına engel değildir. Bu dilek ayrılığı, çok defa, türlü Türk zümrelerinin başında bulunan başbuğların zorla yarattıkları yapmacık ve geçici bir nesnedir. Bugün türlü Türk zümreleri arasında dilek ayrılığı olsa bile, Türkler ya bunun güçsüzlük doğurduğunu görerek dileklerini birleştirecekler, yahut da içlerinden en kuvvetli zümre ötekilerini de zorla kendine bağlıyarak Türkleri tek dileğe doğru yürütecektir. Türk tarihinde bu daima böyle olagelmiştir. Nitekim Gazinin kudretli şahsiyeti Türk milletine bir dilek birliği kurmamış olsaydı muhakkak ki Türkiye’de türlü türlü zümreler bulunacaktı.

Türk milliyetinde menfaat birliği meselesi ise ağza bile alınamaz. “Aynı çanaktan yalıyanların bir millet olduğu” hakkındaki düşünceleri reddettikten sonra menfaat birliği solda sıfır kalır. Bir Kazakla bir Konyalının menfaatlerinde ne birlik vardır? Halbuki bunlar bir milletin çocuklarıdır. Bir Erzurumlu ile bir İzmirlinin menfaatleri arasında da bir iştirak yoktur. Her ne kadar bazı marksistler Kurtuluş Savaşını iktisadi bir hareket olarak izah etmek gibi Yahudice düşünüyorlarsa da Erzurumlu askerin İzmir için ölmesi kendi istihsal maddeleri ihraç iskelesi olan İzmir’i kaybetmek kaygısı dolayısıyla değildir. Bu tamamı ile duyguya ait bir meseledir; bir kan meselesidir.

Bundan başka, madem ki bütün Türkler birleşecektir, şu halde onların arasında uzak veya yakın bir menfaat birliği de kurulacak demektir. Zaten Türkler arasında bir de menfaat birliği vardı ki o da hepsinin aynı düşmanlar tarafından aynı tehlikelere maruz kalmış olmasıdır. Türk milletinin münevverleri sezmese bile hakikat şudur ki Türklere birleşerek birbirlerine dayanamazlarsa mutlaka yok olacaklardır. Çünkü kırk milyonluk Türk milleti küçük küçük parçalara bölünmüş ve her parça büyük, iştahlı, ileri teknikli ve yüksek harslı düşmanlar tarafından çevrilmiştir.

                                                        ***

Şimdi, şu neticeye varıyoruz demektir:

Türk olmak için önce kanı Türk olmak lazımdır.
Ondan sonra dili Türk olmak lazımdır.
Ondan sonra dileği Türk olmak lazımdır.

Kanı Türk olan fertlerden bir Türk milleti bugünkü melez topluluktan, şüphe yok ki, kat kat kuvvetlidir. Bu, kanı Türk olan fertlerin dilleri de Türk olursa (başka bir ihtimale göre hepsi aynı ağızla konuşan Türkler olursa) o millet daha güçlü bir millet olur. Üstelik bir de bu milletin fertleri dilek birliğiyle birbirlerine bağlıysa, bu ülkücü (=mefkûrevi) bir millet demektir. Sayıca azlık bile olsa dünyanın en güçlü milletidir.


Orkun, 16 Temmuz 1934, Sayı: 9
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
İlteriş Kutluk Kağan
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 399


ACUNDA KUTLU YASA, TÜRKLERİN TÖRESİDİR.


« Yanıtla #4 : 19 Mart 2009, 14:59:09 »

Herşey Türk'ün, herkes Türk:D
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

IRKLARIN ÜSTÜNDE TÜRK IRKI!..
GENÇ ATSIZCI
İlteriş Kutluk Kağan
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 399


ACUNDA KUTLU YASA, TÜRKLERİN TÖRESİDİR.


« Yanıtla #5 : 19 Mart 2009, 16:34:13 »

Güneş Dil Teorisi, bütün dillerin Türkçeden geldiğini ileri süren dilbilim kuramı. Kuram, 1930'lu yıllarda Mustafa Kemal Atatürk tarafından desteklendi ve bizzat geliştirildi, ancak dilbilimciler tarafından kabul görmedi ve kısa sürede önemini yitirdi.Atatürk'ün 1938 yılında vefatının ardından İbrahim Necmi Dilmen Ankara Üniversitesindeki Güneş-Dil Teorisi ile ilgili derslerine son verdi. Öğrencileri bunun sebebini sorduklarında Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta kalabilirdi diye cevap vermişti.

1990'lı yıllarda bazı yazarlar tarafından, Türkiye cumhuriyeti'nin kuruluş ilkeleri, ilk yıllarındaki icraatları ve Atatürk İlkeleri hakkında, Güneş-Dil Teorisi çalışmaları örnek verilerek, resmi devlet ideolojisi, Kemalist ırkçılık ve etnisitenin inkâr edilmesi gibi tanımlama ve yorumlar getirilmiştir. Bu amaçla Atatürk'ün sahiplendiği Güneş-Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi hakkında akıl dışı rivayetler uydurulduğu ve Atatürk'ün, safsatalara inanan biri olarak gösterilmek istendiği yazılmıştır. Bunların, Atatürk Devrimlerini ve onların etkilerini eleştirme maksadı taşıdığı ve postmodernist dalganın etkisiyle yapılan yayınlar olduğu savunulur.


Ulus gazetesinde 1935 yılında dillerin kökeni sorunu ile ilgili Notlarımızı anlatan izah başlığıyla imzasız makaleler yayınlandı. 14 Kasım 1935 tarihinde Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımından Türk Dili adıyla makaleler kitap haline getirildi. TDK genel sekreteri İbrahim Necmi Dilmen, Tahsin Mayatepek ile yazışmasında bu notların ve açıklamalarının Atatürk'e ait olduğunu ancak kendileri isimlerinin ilanını arzu buyurmadıklarından imzasız yayınlandığını açıklar. Bu notların hazırlanmasında Rus dilci Pekarski, Fransız Hilarie de Barenton ve B. Carra de Vaux'un eserlerinden faydalanılmıştı. Necmi Dilmen'in mektubunda Atatürk'ün yazdığı anlaşılan Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımdan Türk Dili isimli kitapta, Sırp asıllı Avusturyalı dilbilimci Dr. Phil. Hermann Kvergić'in Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi (Fransızca:La Psychologie de Quelques Éléments des Langues Turques) isimli 41 sayfalık basılmamış Fransızca eserinden de faydalandığı açıklanmıştır.

Bu tez, yazarı tarafından 1935 yılında Viyana’dan önce Türk Dil Kurumu'ndan Ahmet Cevat Emre'ye gönderildi. Emre'nin kıymetsiz bulduğu mektubuna cevap alamayan Kvergić, bu kez eserini doğrudan Atatürk’e gönderdi. Kuramdaki esas fikir bizzat Atatürk tarafından geliştirildi ve sunuldu.

Güneş Dil Teorisi, 1930'lu yıllarda Atatürk tarafından desteklenmiş, Türk Dilini Tetkik Cemiyeti'nin düzenlediği 3. Dil Kurultayında katılımcılar tarafından tartışılmış ve hatta kurultay raporunda katılımcı dilbilimciler tarafından da araştırılmasını teşvik edilmiştir.Hermann Kvergić'in teorisinin ana fikri "Türk dilinin dünyada esas bir dil olduğu ve dünya dillerindeki birçok kelimenin de Türkçeden türediği"ydi.

Güneş Dil Teorisinin tarih içerisinde oynadığı rol, Atatürk Devrimleri'ni anlamak açısından önemlidir. Ümmetten millete geçme aşamasında olan ve Batı karşısında kendisini aşağılanmış hisseden Türk milletine özgüven aşılamak Teorinin amaçları arasında görülmüştür. Teori, Atatürk Devrimleri'nin yıktığı düzenle ve Avrupa merkezci tarih teorileriyle hesaplaşma çabası olarak değerlendirilmektedir. Bundan dolayı bilimsel nedenlerden çok siyasi nedenlerle desteklenmiştir. Atatürk Türk Tarih Tezi'ni desteklemek için Kvergić'in hipotezini geliştirilmesini istiyordu. Çünkü kendisine güvenen ve saygı duyan bir millet bilincinin uyanmasını istiyordu. Avrupalı tarihçilerin Türkleri aşağılamasına yanıt olarak "Türk dili, Taş ve Maden devrinde kültür kelimelerini göç yolu ile yeryüzündeki dillere yayan kadim büyük bir kültür dilidir." mesajı verilecekti.

Arkadaşlar elimde Güneş-Dil teorisinin gerçek nüshasından çekilmiş pdf ler var.Buraya nasıl koyacağımı söylerseniz onları da koyacağım.

TTK.



Facebook'a Ekle
Kayıtlı

IRKLARIN ÜSTÜNDE TÜRK IRKI!..
GENÇ ATSIZCI
Alp Bey
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 8


« Yanıtla #6 : 19 Mart 2009, 18:11:38 »

Heyşey Türk'ün, herkes Türk:D
Anda herkes Türk olsa biz neyle gururlanalım? Bırak onlar soysuz kalsın. Biz asil olalım.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
İlteriş Kutluk Kağan
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 399


ACUNDA KUTLU YASA, TÜRKLERİN TÖRESİDİR.


« Yanıtla #7 : 19 Mart 2009, 20:06:41 »

İslamiyet Öncesi Türklerde Aile

Aile insanlığın başlangıcından beri varolup, o günden bu güne anlaşma, cinsiyet gibi bazı etkenlerin etkisiyle değişime uğramıştır. Aile Birleşmiş Milletlerce şöyle tanımlanmıştır:'' Aile; kan, yasa ve evlilik yoluyla bir birlerine belirli derecede akrabalıkları bulunan hane halkı üyelerinden meydana gelir.'' Fakat akrabalık dereceleri toplumdan topluma değişir. Önceleri aynı toteme bağlı olma şeklinde kendini gösteren aile, toprağa bağlılıkla birlikte kan hısımlığına dönüşmüştür, ataerkil aile tipi şekillenmiştir. Daha sonra sosyal şartlara bağlı olarak babanın yetkisi daralmış ve ekonomik nedenlerle çekirdek aile özelliğini almış, aile toplumun en küçük sosyal birimi olmuştur.

Türk ailesinin, İslamiyet’ten önceki yapısını inceleyecek olursak; Türklerde birkaç örnek dışında "ana ailesi''ne rastlanmadığı görülür. Çin kaynakları, Türklerin ana hakimiyetine dayalı bazı boyları olsa da, baba hakimiyetine dayalı aile tipinin ağırlıkta olduğunu söylemektedir.

Fransız sosyologlarından Gaston Richard; Yakut, Kırgız ve Altay Türklerinin ataerkil aileye sahip olduklarını iddia etmiştir.

Türk ailesi hakkında araştırmalar yapan ilk batılı araştırmacı Grenard’a göre; Türk kızı hayat arkadaşını seçmekte serbesttir. Eş seçme geleneğinin çok güçlü bir kurum olduğunu ve günümüze kadar devam ettiğini görmekteyiz. Kaşgarlı Mahmut'un Divan- ı Lügati't- Türk adlı eserinde de eşlerin birbirlerini serbestçe seçtiklerini söylemektedir.

Evlenme ve aile Türklerde toplumun ve devletin temeli olarak kabul edilmektedir. Aileden anlaşılan ana-baba ve çocuklardır.Evlilik "ev'' ile sembolize edilmektedir. Evlenme aynı zamanda ''duman kurma'' olarak kabul edilmiştir. Ocak, Türklerde her zaman kutlu sayılmıştır. Kazak Türklerinde ocağın önemi büyüktür. Ocağa büyük saygı göstermişlerdir. Kazak kadınlarının yeni evlerine geldiklerinde ve ilk çocukları doğduğunda ateş önünde eğilmeleri ve yağ parçaları atmaları adettir. Altaylılarda ise kadın yeni evine geldiğinde ocağın önünde yere kadar eğilmektedir, kayınbaba veya akrabalardan biri de geline öğütler vermektedir. Ocağa büyük saygı göstermişlerdir. Kazak kadınlarının yeni evlerine geldiklerinde ve i1k çocukları doğduğu zaman ateş önünde eğilmeleri ve yağ parçaları atmaları adettir. Altaylılarda ise kadın yeni evine geldiğinde ocağın önünde yere kadar eğilmektedir. Kayınbaba veya akrabalardan biri de geline öğütler vermektedir. ''Ocak'' Türklerde ailenin en önemli sembolüdür. Yabancılarla etkileşimi az olan Yakut Türklerinde evlilik ''sönmez bir ateş yakmadır''. Eve gelen gelin ise ''evi aydınlatan bir ateştir.'' Anadolu'da ''ocağın sönmesi, aile ocağı'' ve genç erkek çocuklara ''0cak umudu'' denmesi eski Türk geleneklerinin izleridir.

Evlenme olayının safhaları ve unsurları varıdır. Kız ve erkek önceden anlaşmış olsalar bile ailelerinin bir araya gelmesi lazımdır. Bunun için aracılar yardımcı olur. ''Arkacı'', ''Dünürcü'' denilen kişiler evlenme zamanında dünürler arasında gidip gelirler. Aracılık, sosyal gelişmenin bir görüntüsü şeklindedir. Aracılar, saygılı ve tecrübeli, ak sakallılar veya Anadolu'daki ifadesiyle köyün uslularıdır. Bu kişiler aynı zamanda tanık mahiyetindedirler. Dede Korkut'taki Bay Biçen, kızına beşik kertmesi ile nişanlarken bile, ''siz tanık olun'' deme gereğini duyarak ileride vaki olacak evliliği kanun ve töre temellerine oturtmuştur. Evlenme için ''kalın'' veya ''başlık'' adıyla kız ailesine verilen bir aile malı veya gelinin çeyizinin bir kısmını oluşturan eşyaların verilmesi yerleşik adetlerdendir. Bugün bu terim Türkiye'nin çeşitli yerlerinde kullanılmaktadır. Kalın veya başlık Türk aile hukukunun temelini teşkil etmektedir. Çeyiz ise kız çocuğunun baba malından aldığı paydır. Gelin kız kocasının evine giderken ''sep'' adı verilen çeyiz eşyasını da götürmektedir. Gelin kızın çeyizi bazı durumlarda zengin birinin desteğiyle de hazırlanabilmektedir. Evlenecek kızın çeyizini hazırlamak yalnız ana-baba ya değil, bütün akrabalara düşen bir görevdir.

Evlenme sürecini söz kesme, nişan, düğün ve eve gelin getirme oluşturmaktadır. Evliliğin başlangıcı kabul edilen söz kesmeye ; Türklerde büyük önem verilmiştir. Geleneklerine çok bağlı Türk kesimlerinde, söz kesme antlaşması at üzerinde yapılmaktadır. Göktürklerde antlaşmalar ile elçi kabulü gibi resmi törenler hep at üzerinde yapılmıştır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, evlilik Türklerde çok değerli kabul edilerek önem verilmiştir.

Erkek nişanlandığı kızın parmağına kendi yüzüğünü takar, kız da nişanlısına gerdekte giymesi için kendi diktiği kırmızı renkli kaftanı gönderir. Nişan Batı Türklerinde daha çok görülmektedir. Kalın antlaşması ve söz kesimi hediyeleri ile nişan gerçekleşmektedir. Tanıklar, antlaşma ve dua ile yapılan beşik kertmesi ise bütün Türklerde görülmektedir. Kaşgarlı Mahmut Divanı'nda, Türklerde nikahın çok eskilerde de bulunduğu ifade edilmektedir. Anadolu'da ve Orta Asya'da nikah kızın evinde kalın anlaşmasından sonra kıyılır. Kalın ve çeyizlerin miktarı nikah kıyılmadan önce tespit edilir.

Evlenme sırasında düğün yapma zorunludur. Düğünde yerine getirilmesi şart olan adetlerin başın- da ise düğün yemeği gelmektedir. Düğün için gelinlere ipekli kumaşlarla süslenen özel odalar hazırlanmaktadır. Düğüne çağırma işine "okuma'' denmektedir. Bu ifade bugün de kullanılmaktadır. Gelin eve atla gelmektedir. Gerdek gecesi geline yol gösterici birisi (eget,mamu) bulunduğu gibi, güveye de yol gösterici bir sağdıç vardır.

Orhun Abideleri’nden Türklerde tek kadınla evlenmenin esas olduğu anlaşılmaktadır. Çok kadın alma adeti kadının kısır olması halinde söz konusudur. Eski Türklerde babaya ''kang'' denmektedir. Öz kardeşlere ''kangdaş'', üvey kardeşlere ise ''kangsık'' denilirdi. 11. yüzyıldan sonra babaya ''ata'' denmiştir. Türklerde ister kız ister erkek olsun evlada ''oğul'' denmektedir. Erkek çocuğu baba, kız çocuğu anne yetiştirir. Babanın yeri, onuru, şerefi erkek çocuğa kalır.

Kız çocuk evlendikten sonra koca evinin üyesi olmaktadır. Büyük erkek çocuk babadan sonra ailenin reisliğini üstlenir. Küçük oğlan ise baba ocağının devamından sorumludur. Diğer erkek çocuklar evlendikten sonra ayrı eve çıkarlar. Aynı anneden meydana gelen çocuklara ''karındaş" denir.

Türklerdeki aile yapısı, aynı zamanda köklü bir toplum yapısına da sahip olduğunu göstermektedir. Oğuz Türklerinde zina hadisesinin kabul edilemez bir suç sayılması, istisnai de olsa zina edenlerin en ağır şekilde cezalandırılmaları, Yakut ve Altay Türklerinde kız kaçırma ile kurulan evliliklere meşru olmayan evlilik gözüyle bakılması Türklerin sahip oldukları aile yapısını göstermesi açısından önemlidir. Aile yapısının sağlam tutulmasıyla güçlü bir toplumun temeli atılmış olmaktadır. Çekirdek bir unsur olarak aile ordu ve devletin de temel taşıdır. Bundan iki bin yıl önce Türkler aileyi sosyal yapının esası olarak korumuşlar ve ailenin devamlılığını ve bölünmezliğini sağlamak için bazı tedbirler almışlardır. Levirat adı verilen aile düzeninde babaları ölen ailelerde büyük çocuklar annelerini ve küçük kardeşlerini himaye etmek mecburiyetindedirler. Eğer kardeşlerden biri ölürse en büyük kardeş ölenin ailesini kendi ailesine katar. Ölen kardeşin çocuklarının başka ailelere katılıp soyadlarını değiştirmelerine kesinlikle izin verilmezdi. Aile içinde taviz verilmeyen hususlardan biri de aile bireylerinin Türk adlarını kullanmalarıdır. Böylece hem ferdin, hem ailenin, hem de toplumun kimlik arama problemi ortadan kalkmaktadır. Türk ailesinin diğer bir özelliği de devlet ve orduyla en üst seviyede bütünlük sağlamış olmasıdır.

Türkler sağlam bir aile düzeni kurarak sosyal yapısını ve milli olma karakterini asırlardır korumuşlardır
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

IRKLARIN ÜSTÜNDE TÜRK IRKI!..
GENÇ ATSIZCI
İlteriş Kutluk Kağan
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 399


ACUNDA KUTLU YASA, TÜRKLERİN TÖRESİDİR.


« Yanıtla #8 : 19 Mart 2009, 20:09:51 »

Yabancı ve Arap kaynakların ortaya vurduğu bir tarihi gerçek şudur ki İslamiyeti kabul edene kadar Türk’lerde KADIN eşit hak ve özgürlüklere sahip bir değerdi. Ve şu mahakkak ki biz Türkler, Şeriat bataklığına saplandıktan bu yana özellikle iki güzel niteliğimizi yitirmişizdir ki bunlardan biri ‘akılcılık’ ve diğeri de ‘kadına saygıdır’

1) 7-8. Yüzyıllarda Orta Asya Türk Ülkelerinin Çoğu Kadın Hükümdarlarla Yönetilmekte:

 

Eski Türklerde, özellikle Şamani döneminde, kadınlı erkekli dini toplantılar tertip edildiği, aynı yerde hep birlikte ayinler düzenlendiği, toplantıya katılanların bir daire halinde yere oturdukları, kadın ve erkeklerin mevki ve yaşlarına göre sıralandıkları anlaşılmaktadır. Yakut’larda ‘Isıah’ denilen ayinlerin yapıldığı ve bu ayinlerde kadınların ve erkeklerin el ele tutuşarak meydana getirdikleri dairede ‘hü hü’ diyerek raks ettikleri, hep birlikte kımız içtikleri ve dini merasimi yürüttükleri tarihi kaynakların ortaya vurduğu gerçeklerdir. (Ahmed Yaşar Ocak, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi Motifler, 125.s.) Kadınlı erkekli bu tür toplantılar, her ne kadar Müslümanlığın kabulünden sonra da bir süre devam etmiş ise de, giderek yok olmuştur.

Buhara’nın Arap orduları tarafından işgalini nakleden Arap kaynaklarından öğrenmekteyiz ki Orta Asya’daki bir çok Türk Devletlerinde kadın, devlet başkanlığı sorumluluğu ile görevlendirilmiştir. Nitekim Buhara o tarihlerde, yani 8. yüzyılda, Toksan adındaki bir Hatun Sultan tarafından yönetilmekteydi.

Öte yandan M.S.720 yılında Gültekin (Kül-Tekin) için dikilen Tonyukuk ve 734 yılında Bilge Han adına dikilen Orhun Kitabelerinden anlaşılmaktadır ki, eski Türklerde kadın, siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda özgürlüğe sahi bir varlıktır. Hatırlatalım ki Bilge Hatun, ki Gültekin’in annesiydi, devlet yönetiminde pek başarılı işler görmüştür. Gültekin Han iktidarı, eşi Kutlulu Sultan ile birlikte kullanmıştır. (Günseli Özkaya Tutsaklıktan Özgürlüğe, Kadınların Savaşı 157,158.s.)

Belazuri’nin Fütüh Ül-Buldan’ında, Arap ordularının Buhara’ya yaptığı saldırılara karşı Buhara Melikesi Hınık Hatun’un nasıl karşı koyduğu anlatılırken onun, son derece dirayetli ve idareci bir kişiliğe sahip olduğu belirtilir. (Dr. Zekeriya Kitapçı, Müslüman Arap Ordularında Çarışan ilk Türkler” Diyanet Dergisi cild XII, sayı 4, s.239-244)

2) X. Yüzyıl: El-Belhi’nin Yapıtlarında Türk Kadını’nın Özgürlüğü Anlatılır:

Onuncu Yüzyılın ünlü çoğrafyacısı el-Belhi, Kitabü’l-Bad ve Ve’t Tarih adlı yapıtının bir bölümünde, o dönem itibariyle Türk ülkelerindeki kadının özgürlüğüne ilişkin olayları hikaye ederken, ve özellikle Muaviye’nin oğlu Yezid zamanında Buhara’da hüküm süren Hatun Sultan’dan söz ederken Türk kadını’nın uygarlığı konusundaki hayranlığını gizleyemez.

Anımsamakta yarar vardır ki Yezid’in Horasan’a vali olarak gönderdiği Zeyyad bin Ebihi’nin oğlu, Orta Asya’da Arap fütuhatını genişletmek için saldırılar düzenlerken, Buhara’da devlet yöneten Hatun Sultan, bu saldırılara karşı korunmak amacıyla, başka bir Türk ülkesinin hükümdarı Terkan’dan yardım istemiş ve bu vesile ile evlenme teklif etmiştir.

(Bu yüzyılda yerleşik hayata geçildiği sonucunu çıkarıyorum ben.)

3) XI. Yüzyıl: Selçuk Sultanı Tuğrul’un Kadına Saygısı:

Selçuk Sultanı Tuğrul, 11. Yızyılda Bağdad’ı işgal ettikten sonra eski halifelerin sarayında Halife El Kasım Biemrillah’ın kızı ile evlenir; evlendiği kadını büyük bir saygı ile tahta oturtur. Arap tarihçisi İbni Halikan şöyle anlatır: “…Sefer ayının 15.inci günü prenses, sarayda kendisini bekleyen kocasına mülaki oldu ve altın kumaşlarla süslü tahta çıktı ve kocasını bekledi. Tuğrul Bey eşinin karşısına diz çökerek geldi… Ona emsalsiz hediyeler vererek (tekrar) yeri öptü ve büyük bir saygı gösterisiyle ve mutluluk duyarak odasına çekildi.” (İbn Hallikan, Vefayatu’l- A’yan ve Enbau Ebna El’zaman. Cild V, 102,105.s.)

Her ne kadar gerci çevreler bu evliliği hoş görmemiş iseler de Tuğrul Bey gibi ünlü bir fatihin karısına karşı takındığı bu saygılı tutumunu hayranlıkla karşılamaktan kendilerini alamamışlardır. (G. Le Starange Baghdad During the Abbasid Caliphate, Oxford 1900)

Yine 11. Yüzyılın diğer tanınmış bir yazarı olan İbn Butlan Türk kadınının zerafetini, inceliğini, canlılığını, temizliğini, cesaretini ve karakter üstünlüğünü gözler önene sererken tarihi bir gerçeği dile getirir. (Takvim u’y Sıhha adlı kitabında: “Türk kadınının cildi fevkalade beyaz ve zerafeti takdire şayandır. Gözler küçük fakat çok çekicidir. Genellikle kısa boyludurlar… Çocuk doğurmada bereketli sayılırlar, fakat doğurdukları çocuklar pek nadiren çirkin olur. Ata binmede ustadırlar. Son derece cömert, temiz ve iyi ahçıdırlar.”)

 

4) XII. Yüzyıl: İbn Cübeyr, Türk Ülkelerinde Kadına Gösterilen Saygıyı Başka Hiçbir Yerde Görmediğini Söyler:

12. Yüzyılın tanınmış tarihçilerinden İbn Cübeyr, 1183-1184 yılları arasında gırnata’dan Mısır, Irak, Suriye ve Yakın Doğu ülkelerine yaptığı gezilerini anlatırken Türk kadınının toplum yaşamlarındaki önemli yerini ve değerini açıklar. Horasan Valisi Tukuş Şah ile birlikte Kabe’yi ziyarete giden Ebu’l Mukrim Teştiki’nin yanındaki Türk prenseslerinden söz ederken, tüm Arap ülkelerini dolaştığını, Irak’taki Abbasi halifelerini ziyaret ettiğini, Selahattin İmparatorluğunu gezdiğinini ve fakat hiçbir yerde Türk ülkelerinde olduğu gibi kadına değer verildiğine tanık olmadığını söyler.  (İbn Cübeyr Seyahatname adlı kitabın yazarıdır. Kitabın İngilizce çevirisi bk. İbn Jubayr, The Travels of İbn Jubayr.)

5) XIII Yüzyıl: Marco Polo, Türk Kadınının Özgürlüğüne Tanık Olur:

13. yüzyılda Türk beldelerini dolaşan Marco Polo, Amu Derya nehrinin yukarılarında Kuzey Doğu’ya yayılan ve ‘Büyük Türkiye’ diye tanımlar olduğu yerleri ziyaret ederken Türk hükümdarlarının kızlarından söz eder ve şöyle der: ‘Prenses öylesine gülü ki tüm ülkede onunla başa çıkacak erkek bulmak güç. Çünkü kim çıkarsa hepsini altetmektedir. Babası kendisini evlendirmek istediği halde o buna razı olmamakta ve (kendi beğendiği birini bulana kadar) hiç kimse ile evlenmek niyetinde olmadığını açığa vurmaktadır. Bundan dolayıdır ki babası ona yazılı olarak, bilediği erkekle evlenebileceğine dair söz vermiştir. Bunun üzerinedir ki prenses, ülkenin dört bir yanına haber salarak genç delikanlıları, kendisiyle güç denemesine çağırmış ve kendisiyle başa çıkacak birini bulduğu zaman onunla evleneceğini açıklamıştır. (The Adventures Of Marco Polo, New York, 1948, 179, 181. s.)

Batılı yazarlar arasında Marco Polo gibi Türk kadınının özgür yaşamlarına, bağımsızlığına ve karakter olgunluğuna hayran kalanlar çoktur. Ricoldo di Morte Groce bunlardan biridir. Bu ünlü yazardan öğrenmekteyiz ki Türk ülkelerinde ve örneğin Selçuk devletinde hakim olan gelenekler, Arap ülkelerindekinden çok farklıdır ve bu farklılık, özellikle Türk kadınının toplumdaki üstün değeri ve yeri ile ilgilidir. (Pre-Ottoman Turkey, 1076-1330, 153.s.)

Kısaca belirtelim ki, Türklerde kadının bu üstün kartede tutulduğu dönemlerde Batı dünyası, tıpkı Arap dünyası gibi, kadını ikinci plana atmıştı. Çoğu yerde koca, sofrada yemek yerken, kadın ayakta bekler, ona hizmet eder, her vesile ile kocasının ayaklarını öper ve fakat yine de haysiyet kırıcı muamelelere uğramaktan kurtulamazdı. Bu durumların özellikle Kolon’ya ve Normandi gibi yerlerde pek yaygın olduğu ve alınan tedbirlere rağmen yüzyıllar boyunca sürüp gittiği anlaşılmaktadır.
 
 
6) Cüveyni'nin Kaleminden Türkan Hatun ve Raziye Sultan Örnekleri:

13. Y.Yılın ünlü yazarlarından Ata Malik Cüveyni, "Tarih Cihan" adlı yapıtında Cengiz Han ailesinden söz ederken Türk kadınının yeteneklerini över. Özellikle Türkan Hatun'un devlet işlerindeki becerikliliğini, haysiyet duygusuna verdiği yeri (ve örneğin kocası Sultan Osman'ı saygılı davranmıyor diye Sultan Mehmed'e şikayet etmesini) nakleder ki çok ilginçtir.

Yine Cüveyni'den öğrenmekteyiz ki İlhanlıların 13. yüzyılda İslam'ı kabul etmelerinden sonra, eski Türk geleneklerinde ve özellikle kadına saygı değerlerinde gerileme başlamıştır. Raziye Sultan örneği bunu kanıtlamaya yeterlidir. Gerçekten de Raziye, 1236 ila 1240 yılları arasında Delhi tahtını işgal etmiştir. Babası İl-Tutmuş, tüm danışmanlarının itirazlarına rağmen onu veliahdlığa getirmiştir. İl-Tutmuş'un ölümünden sonra saray erkanı, devletin bir kadın tarafından idare edilmesini istememiş ve tahta İl-Tutmuş'un oğullarından birini, Ruknuddin Firuz'u getirmiştir. Fakat bu hükümdarın kötü yönetimi yüzünden ihtilal patlak vermiş ve halk, ordu ile birlik olup Raziye'yi tahta çıkarmıştır.

Raziye döneminde Delhi fevkalade iyi bir yönetime kavuşmuştur. Son derece akıllı ve geniş görüşlü olan Raziye, kadınlara özgürlük sağlamak üzere her şeyden önce peçe ve çarşafı kaldırmış ve kendisi de buna örnek olmuştur. Çarşaf giymek şöyle dursun, fakat saltanatının en parlak döneminde kadın elbisesiyle değil, çoğu kez erkek kıyafetine girerek dolaşmayı tercih etmiştir. Böylece gerici çevrelere, insan varlığının geleneklere köle olmaması gerektiği dersini vermiştir.

Her ne kadar bu cesur ve özgür davranışı, ona pahalıya patlamış ve tahtından olmasına yol açmış ise de, yüzyıllar içerisinde yararlı ve etkili bir örneğe zemin teşkil etmek bakımından zikredilmeye değer niteliğini yitirmemiştir.*

Çüveyni'nin yukarıdaki kitabı İngilizceye The Hisitory of the Word Conquieror olarak çevrilmiştir. Yukarıdaki hususlar için bk. Vol. I, 465 ve d.

Şems al-Din İl Tutmuş (1210-1236) Bağdat halifesi Mustansir Bi'llah tarafından resmen tanınan Hindistan'ın ilk müslüman hükümdarıdır.

*Softa zihniyet temsilcisi çoğu Emir'ler onun tahttan indirilmesinde rol oynamışlardır. Bk. Seyyid Feyyaz Mahmud, A. Short History of Islam (Oxford Univer. Press, Pakistan Branch, 1960) 265.

İlhan Arsel'in Şeriat ve Kadın kitabından yararlanılarak hazırlanmıştır.


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

IRKLARIN ÜSTÜNDE TÜRK IRKI!..
GENÇ ATSIZCI
İlteriş Kutluk Kağan
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 399


ACUNDA KUTLU YASA, TÜRKLERİN TÖRESİDİR.


« Yanıtla #9 : 19 Mart 2009, 20:15:17 »

DEDE KORKUT KİMDİR ?

Öyküler okunurken ya da incelinirken akla ilk gelen , DEDE KORKUT’un kim

olduğudur.Bu konuda çeşitli çeşitli yorumlardan ve öykülerin anlatılışından çıkardığımıza

göre o , Oğuz’un güçlü döneminde yaşamış olan bir “DERVİŞ” ; “ozan”lığı , “yol

gösterici”liği üstünde taşıyan bir “ERMİŞ” ‘tir . Kendisinden sonra yaşayan ozan ve dervişler

, söylenegelen bu destansı öyküleri , onun adına sürdürmüşler ; yüce adını daha da

kutsallaştırarak Dede Korkut Kitabı’nın oluşturulmasına katkıda bulunmuşlardır .

Bu öyküleri böyle yazan bir ozan-derviş’in derlediği kuşkusuzdur . Ansiklopedik

bilgiler arasında şunlara rastlıyoruz :

“Reşidüddin’in Cami’üt Teravih’inde Bayat boyunda olup babasının adının

“Kara Hoca” olduğu ; çok akıllı , bilgi ve keramet sahibi bulunduğu : İnal Sir Yavkuy Han’a

vezir olduğu , Kayı İna Han’a danışmanlık ettiği , 295 yıl yaşadığı , güzel sözler söyleyip

kerametler gösterdiği , han tarafından elçilikle Peygambere gönderilerek Müslümanlığı kabul

ettiği yazılıdır .


ÖYKÜLERİN BİLİMSEL DEĞERİ

İlk bakışta , dil ve edebiyat yapıtı olarak yaklaşılan Dede Korkut öykülerinin , her

yazınsal yapıt gibi , toplumbilim (sosyoloji) ve onun dalları olanbudunbilim (etnoloji) ,

halkbilim (folklor) ... kısaca insanbilim (antropoloji) çalışmalarında aydınlatıcı yönleri olduğu

görülmüştür . Bunlara ruhbilim (psikoloji) , dilbilim , dilbilgisi , tarih çalışmalarını da

eklersek öykülerin ne denli önemli oldukları anlaşılır .









DEDE KORKUT HİKAYELERİNDE KİŞİLER
Dede KorkutKitabı’nda “BOY” ‘u anlatılan kahramanlar çokluk , destan kişilerine

benzetilmektedir . Bir kere , kahramanların yüzde doksanı beyler , hatunlar , bey oğulları olup

yüksek soydan gelirler .

Kişilerden bir kısmı insanüstü kuvvet sahibidir . Bazı kahramanların gövdeleri dahi

insandan ziyade bir devi andırmaktadır .

Dede Korkut , müslüman Oğuz’ların desatnlı hikayeleri olduğu için , burada tanrılan ve

yarım tanrılar yoktur . Fakat sırasında kuş olup uçan ak sakallı Azrail , Deli Dumrul’u yerden

yere vuran bir ilah gibi tasarlanmıştır .

Yine bu hikayelerde insanüstü yaratıklar mesela tek gözlü bir dev olan Tepegöz bir

çobanla peri kızının birleşmesinden doğmuştur .

İnsan ölçüsünde tutulan kişiler bile eşsiz sayılabilecek kadar yiğittirler . Kadınların

çoğu üstün savaşçı , silahşör ve binicidirler .

O halde Dede Korkut Kitabı’nda yaşayan kişilerin çoklukla destan kahramanlarına

benzediklerini söylemek yanlış olmaz .


















KİŞİLERİ GENEL OLARAK ELE ALDIĞIMIZDA;

Hanlar Hanı Bayındır , diğer Türk hanlarının kendisine bağlı oldukları bir büyük

handır . Hikayelerin daha faal kahramanı Salur Kazan’dır .

Ayrıca İç Oğuz ve Taş Oğuz diye tanıtılan iki oğuz zümresi vardır .

Hikayelerin bazı kahramanları (Basat) halka ağır eziyetler eden bir canavarı öldürerek ün

kazanır . (Tepegöz Hikayesi) Bunlar bazen bir yerine birkaç canavarı sıra ile yere sererler

(Kan Turalı Hikayesi) . Hikayelerde , bir kurt tarafından büyütülmüş eski destan

kahramanlarına benzer , fakat bu sefer bir arslan tarafından beslenmiş kahramanlar görülür.

(Basat)

Hikayelerin kahramanları atlarını , kadınlarını , silahlarını namus bilip severler . At ,

ağaç , su , ve ışık sevgisi onlarda tabiat ve İslam inanışıyla birleşmiştir . Savaşçı olmakla

birlikte bunlarda yankılanan asıl öz yüksek bir ahlaka dayanmaktadır . Soy sop içinde , aile

içinde kök salmış bir ahlak , sağlam bir karakter , doğruluk , sözünün eri olma , gerektiği

zaman kendini ortaya atma ve hiçbir sakıncayı düşünmeden kendini verme , adalet , ...

kısacası insan olma onların en belli çizgisidir .

Ana sevgisi , eş sevgisi , sevgilinin bütün engellere , zamana karşı direnip süren ,

Sönmeyen bağlılığı , oğul-baba-kardeş sevgisi onlarda çok güçlüdür.

Hikayelerin kadınları , kızları ince belli , selvi boylu , beyaz tenli , al yanaklı , ala gözlü

kara saçlı , dar ağızlıdır . Ata biner , silah kullanır , erkeği kadar savaş gücüne sahiptir .

Kadınlar ve kızlar , en zor zamanlarda erkeklerin yanında bir silah arkadaşı olarak meydana

çıkarlar . Fakat kadına itibar ve savgi , daha çok onun mukaddes Türk çocuğunun annesi

olmasındandır . Anne olmayan kadına aynı itibar gösterilmez.






Hikayelerde kadın ve erkek , annelerinin ve babalarının da üstüne yükselerek birbirleri

İçin en büyük fedakarlığı yaparak sevgiyle ölesiye bağlıdır . Gerek çocukları için , gerek

birbirleri için hayatlarını fedadan çekinmeyen vefalı ve manalı kişilerdir .

(Deli Dumrul Hikayesi)

Türkler ömürleri savaşlarda geçtiği için , Türk ailesinde çocuğun kıymeti büyüktür.

Milletin devamını sağlayacak olan çocuk bu bakımdan yarı mukaddes varlıktır . Çocuklarında

Yine milletin devamını gerçekleştirecek olan erkekleri daha kıymetli tutulur .

(Bamsı Beyrek Hikayesi)

Çocuklar biraz büyüyünce ok atmayı , ata binmeyi , avlanmayı , savaşta kılıç çalmayı ,

... öğrenirler .

Çocukların , yaşları büyük de olsa , babalarının , analarının , ağabeylerinin ellerini

öpmeleri , onların öğütlerini , emirlerini dinlemeleri vazgeçilmez bir terbiye icabıdır.























DEDE KORKUT’UN OLAYLARA MÜDEHALELERİ
Dirse Han Oğlu Boğaç Boyu :

Hey Dirse Han beylik ver bu oğlana

Taht ver , erdemlidir

Boynu uzun bedevi at ver bu oğlana

Biner olsun , becerilidir

Ağıllardan tümen koyun ver bu oğlana

Şişlik olsun , erdemlidir

Deve ağılından kızıl deve ver bu oğlana

Yüklet olsun , becerilidir

Altın başlı görkemli ev ver bu oğlana

Gölge olsun , erdemlidir

Omuzu kuşlu cüppe , giysi ver bu oğlana

Giyer olsun , becerilidir

Salur Kazan’ın Evinin Yağmalandığı Boyu Öyküler :

Hani dediğim bey erenler

Dünya benim diyenler

Ölüm aldı yer gizledi

Geçici dünya kime kaldı

Gelimli gidimli dünya

En son ucu ölümlü dünya









Kam Büre’ni Oğlu Bamsi Beyrek Boyunu Öyküler :

Ünümü anla sözümü dinle Bay Büre Bey

Yüce Tanrı sana bir oğul vermiş tutuversin

Ak sancak götürende Müslümanlar arkası olsun

Karşı yatan kara karlı dağlardan aşar olsa

Yüce Tanrı senin oğluna aşıt versin

Kanlı kanlı sulardan geçer olsa geçit versin

Kalabalık imansıza girende

Yüce Tanrı senin oğluna fırsat versin

Sen oğlunu Bamsam diye okşarsın

Bunun adı boz aygırlı Bamsı Beyrek olsun

Adını ben verdim yaşını Tanrı versin

Kazan Bey Oğlu Uruz Beyin Tutsak Olduğu Boyu Öyküler :

Hani dediğim bey erenler

Dünya benim diyenler

Ölüm aldı yer gizledi

Geçici dünya kime kaldı

Gelimli gidimli dünya

En son ucu ölümlü dünya

Yukarıdaki kesitlerden de anlaşılacağı gibi Dede Korkut devrin insanlarının akıl hocaları ,

danışmanları olmuştur . Ona sorulmadan hiçbirşey yapılmaz . Oda bilgeliğini ve tecrübesini

kullanarak olaylara çözümler getirmiştir
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

IRKLARIN ÜSTÜNDE TÜRK IRKI!..
GENÇ ATSIZCI
Sayfa: [1] 2 3 ... 15
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.227 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.01s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.