Eski Türklerde Su ve Su Ulaşımı
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 12 Ağustos 2020, 03:53:53


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Eski Türklerde Su ve Su Ulaşımı  (Okunma Sayısı 3776 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.926


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 21 Eylül 2011, 08:34:11 »

ESKİ TÜRKLERDE SU VE SU ULAŞIMI

“Türk milleti, … yerinden suyundan ayrılma!”
                                                                                   Bilge Kağan


“Yer ve sular sahipsiz kalmasın diye milletimi düzene koydum… Doğuda Şantung (ya da Şantung) ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı.”
                                                                                     Kültigin.


“Denizlere hakim olan cihana hakim olur.”
                                                                          Barbaros Hayrettin Paşa


“En güzel ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye, endüstri, ticaret ve sporu ile en ileri denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifade etmeliyiz. Denizciliği, Türk‟ün büyük millî ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız.”
                                                                             M. Kemal Atatürk


  Anayurtları Orta Asya‟da Ural-Altay dağları arasındaki bozkırlar olarak bilinen Türkler‟in, en erken devirlerden itibaren Orta Asya‟nın dıĢına taştıkları düşünülmektedir. Türkler hakkındaki bilgiler, genel itibariyle Orta Asya‟daki kurganlarda yapılan tetkikler ve arkeolojik çalışmaların sonuçları ile Orhun Kitabeleri, Çin kaynakları, Bizans kaynakları ve Arap coğrafyacılarının aktardıkları bilgilere dayanmaktadır. Daha erken dönemlerde hangi isimlerle anıldıkları tam olarak bilinmeyen, antikçağ kaynaklarında çeşitli kollar ve gruplar halinde adları geçen Türkler‟in soyu Büyük Asya Hun Devleti ile başlatılmaktadır. Türklerin erken dönemleri ile ilgili bilgi veren kaynakların azlığı, hatta çoğu zaman yetersizliği, onlar hakkında bazı konulardaki değerlendirmelerimizi zorlaştırmakta ya da zihnimizde birtakım müphem noktalar bırakmaktadır. Bazen de Türklerin baskın bir özelliği çoğu tarih araştırmacısı tarafından ele alınırken, yaşanmış bazı özelliklerine yeterince yer verilmemektedir. Mesela Türkler‟in askerlikteki maharetlerinin hemen pek çok araştırmacının dikkatini çektiği bir gerçektir. Türkler‟in günlük yaşantısına da damgasını vuran bu belirgin özelliklerinin belki de tarih araştırmacılarının, Türkler‟in diğer niteliklerini görmelerini engelleyecek kadar baskın olduğu söylenebilir. Ancak, bu geleneksel bakış açısı bir yana bırakılırsa, Türkler‟in birtakım sebeplerle gölgede kalmış olan diğer bazı özelliklerinin de bulunduğu anlaşılacaktır ki bu konuların ortaya konulması oldukça önemlidir.
    Bugünkü coğrafî şartlara bakılarak, Türklerin Orta Asya‟da erken dönemlerde yaşadıkları bölgenin step iklimine sahip bozkırlar olduğu düşünülerek ve bu coğrafî mekanın açık denizlere kıyısının olmadığı da gözününde bulundurularak, Türklerin Orta Asya‟daki hayatları boyunca deniz ve denizcilikle yoğun bir şekilde ilgilenmedikleri kanaati oluşabilir. Ancak bu ilk izlenimle, Türklerin tamamıyla bir “kara toplumu” olduklarını söylemek de peşin fikirlilik olur ve bu hüküm Türklerin denizleri ve suları ne derece tanıyıp tanımadıkları hakkında yeterli bir fikir vermez. Çünkü tarihleri boyunca Türkler, tek bir mekanda oturup kalmamış, en azından Eski Çağdan ortaçağın sonlarına ve hatta günümüze (hatta günümüzde bile bu hareketliliklerini farklı göç tipleriyle devam ettirmektedir) kadar Orta Asya‟dan Anadolu‟ya ve Avrupa‟ya (hatta belki Amerika‟ya) doğru göç etmişlerdir. Dolayısıyla Türkler, her ne kadar temelde bir bozkır toplumu karakteri gösterseler de kendilerini hiçbir zaman Asya kıtası coğrafyası içerisinde sınırlandırılmış bir millet olarak görmemişler ve daima yeni yerler, yeni iklimler, yeni kültürler ve yeni ortamların arayışı içinde olmuşlardır. Türklerin bu dinamik yaşayış tarzı onların yeni geldikleri çevrelerin hayat şartlarına daha kolay uyum sağlamalarında etkili olmuştur.
   Gerçi dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi insanlık tarihinin tahmin edilen 50.000 yıllık geçmişi içerisinde Orta Asya‟ya Türkler‟in ve onların atalarının ne zaman, nereden geldiklerini, Orta Asya‟dan başka yerlere ilk kez ne zaman göç ettiklerini ve bu göçlerin nasıl bir süreklilik oluşturduğunu da kesin bir Ģekilde ifade etmek mümkün görünmemektedir. Fakat Ġ.Ö. 13. yüzyılda “Mısır kıyılarını tehdit eden „Deniz Kavimleri‟nden olan Turshalar‟ın, destanlardan bildiğimiz ve Orta Asya‟da bir zamanlar var olduğu gerçekten saptanan iç deniz çevresi halklarından olduğu, bu sebeple de denizcilikten iyi anladıkları ve bu denizin kurumasıyla batıya göç ettikleri” düşünüldüğünde anayurttan yapılan göçlerin oldukça erken dönemlerde gerçekleşmiş olabileceğini ve aslında Orta Asya halkının denizcilikten anladığını söylemek mümkün olmaktadır. Turshaların Türklüğü bazı tarihçiler tarafından kabul edilmese bile M.Ö. II. bin ve belki de daha öncesinde gerçekleşen bu göçler öncesinde, Orta Asya halkının tamamıyla kendini kara toplumu olarak gördüğünü düşünmemizin yanlışolduğunu çıkarabiliriz. “İnsanoğlunun evrende varolduğu erken dönemleri anlatan Türk Yaratılış Mitolojisi,

Yerin yer olduğunda sularla kaplıydı her yer
Ne gök vardı ne de ay ne güneş ne de bir yer.
Tanrı uçar dururdu insanoğluysa tekti.
…
İnsan daldı sulara aldı bir avuç toprak
Sulardan çıkıp verdi Tanrısına sunarak.
„Yaratılsın yer!‟ dedi Tanrı sulara saçtı.
Yeryüzü yaratıldı denizler karalaştı.”

ifadesiyle Türkler‟in tarih öncesi dönemlerde dahi evrenin yaratılışının denizlerden kaynaklandığına inandıklarını kuvvetle ortaya koymaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.926


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 21 Eylül 2011, 08:35:19 »

ESKİ TÜRKLERDE SU VE SU ULAŞIMI

  Dünya üzerinde pek çok toplumda dünyanın ana maddesi olan su, hava, toprak ve ateşin varlığına Eski Çağlardan itibaren inanılmış olmakla birlikte, Türklerde, bunlardan “su”yun önemli bir yeri vardır. Türkler‟in yer-sulara duydukları ilahî yaklaşımlardan Türk dünyasındaki sulara sahip olma ve denizlere ulaşma idealini anlamak mümkündür. Türkler‟in, kara üzerinde, hayvanlarını otlatmak ve hayatî ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yeşil ve sulak alanlar aradıkları bilinmektedir. Ancak, suyun temel hayatî ihtiyaçları karşılamasındaki öneminden başka, Türkler‟de su kültürü bir inanışın ve felsefenin de parçası olmuştur. Her şeyden önce Türkler, kara parçalarını susuz düşünmüyor, “kara ile su”yun dünyada birbirini tamamlayan bir bütün olduklarını kabul ediyorlardı. Eski Türkler, bütün âlemin sudan yaratıldığına, evrenin ilk maddesinin su olduğuna inanır ve suya saygı gösterirlerdi. Türk yaşantısındaki bu anlayış, gerçekten pek çok yazılı
belgede ortaya çıkmaktadır.Türk oldukları kabul edilen Chou hükümdarlarının savaşa giderken geçtiği mıntıkaların, yahut ordugah veya yeni yurt kabul ettiği yerlerin “yer-su”larına kurban verdikleri ve yeni yurt kurarken de yapılan ayinlerde, yere gömmek ve sularda boğmak suretiyle yere ve sulara belirli aralıklarla ve düzenli olarak ayinler eĢliğinde hayvan kurban edilip, içki, kumaş ve yeşimtaşı gibi kıymetli şeylerden adaklar sunulduğu belirtilmektedir.Benzer Ģekilde İrtiş nehri boylarında yaşayan Kimekler‟in de İrtiş ırmağını kutsal saydıkları ve nehri tazim ettikleri bilinmektedir. Dokuz-Oğuz (Uygur) ve Kimek ülkesini ziyaret eden halifenin elçisi Bahroğlu Temim, Isıg Göl‟ün Türkler tarafından kutsal sayıldığı ve çevredeki köylerden gelen halkın gölün çevresini tavaf ederek gölü takdis ettikleri, Buharalış tarafından ortaya konulmuştur. Wang-Yen-Te‟nin 981-984 tarihleri arasında Çin elçisi olarak T‟ai-tsung Kao-ch‟ang Uygurlarına gönderildiğinde yolda, Çin-Ling (dağına)‟e tırmandıklarında Lung Wang adı verilen su ve yağmur tanrısı adına dikilmiĢ bir taş ve üzerinde bir kitabe bulunduğunu belirtmektedir.

   Bir yerin vatan olabilmesi için, yer ve sularına birlikte sahip olmak gerekiyordu. Hunlar‟da devlet ve Kağan “Türk‟ün yer ve sularının sahibi”ydi. Kültigin de atalarının kendilerine bıraktığı “yer ve sular sahipsiz kalmasın diye” milletini düzene koyduğunu anlatmaktadır.Orhun kitabelerinde, Bilge Kağan milletine seslenerek, devletin milletin bekasının “Türk Kağanından, beylerinden, yerinden suyundan ayrılma”mak olduğunu vurguluyor.Osman Turan, “Eski Türk dinine (şamanîliğe) göre “Türk Tanrısı” nasıl Türk milletinin hâmisi idiyse Türk yurtları, hususiyle yüksek dağları, pınarları, suları, ata mezarları ve hâtıraları ile de öylece mukaddes ruhların makamı ve ziyaretgâhı olup bunlar da yurdun koruyucusu idi” diyerek vatanın bekâsı ve millî birliğin sağlanması konusunda “yer ve su”ya ait ruhların önemini ortaya koymaktadır.Yenisey yazıtlarında da ölüm, “hem yerimden, hem suyumdan ayrıldım!” sözleri ile ifade edilmektedir.Yine bu ruhanî anlayışın bir parçası olarak “sol kol” Oğuz boylarının, Oğuz Kağan‟ın “Gök, Dağ ve Deniz” adındaki oğullarından türemiş olması, Türk devlet geleneğinde kutsallığa verilen önem ile birlikte, “yer-su” anlayışının Türk isimlerine de bir bütün halinde geçtiğini göstermektedir.Devlet için bu kadar önemli olan “yer ve sular” şüphesiz fertler için de kutsaldı ve bunların da çeşitli atasözleri ve veciz sözlerde ifadesini bulduğunu görüyoruz.Suyun her bakımdan Türkler‟in hayatında yer aldığını Dede Korkut Kitabı‟ndaki ifadelerden de anlayabiliriz.

 “Ağaç gemileri oynatan su
 Hasan ile Hüseyin‟in hasreti su
 Bağ ile bostanın ziyneti su
 Ayşe ile Fatma‟nın nikahı su

 Şahbaz atlar gelip içtiği su
 Kızıl develer gelip geçtiği su
 Ak koyunlar gelip, çevresinde yattığı su
 Ordumun haberini veriri misin bana değil mana
 Kara başım kurban olsun suyum sana”

   Türk devletlerinin Orta Asya‟dan Anadolu‟ya ve Avrupa‟ya gelinceye kadar pınarlar, nehirler, göller ve nihayet deniz çevrelerinde önemli kültür çevreleri kurdukları tarihî belgelerle sabittir ve dikkat çekicidir. Orta Asya‟da Orhun ve Selenga ırmakları çevresi Göktürkler‟in, Sirderya Oğuzlar, Karadeniz‟e dökülen bütün nehirler İskitler döneminde Türkler‟in yerleştikleri birkaç su çevresine örnek olarak verilebilir ki bunların sayısı, üzerinde yeni bir tez hazırlayacak kadar çoktur.Türkler‟in bu coğrafyaların nehir, göl ve deniz ulaşımlarından faydalanma konusunda bu erken dönemlerde dahi pek sıkıntıya düşmediklerini, bu mekanları aşmak için gerek var olan bilgileriyle, gerekse çevrede hazır buldukları bilgi birikimlerinden istifade ederek suyollarını kullandıklarını görüyoruz.

  Priskos‟un, Avrupa Hunlarından önce, İskitler‟in ülkelerinde kuraklık başlaması üzerine Medlerin topraklarına girerken takip ettikleri rotayı “onlarla (İskitlerle) birlikte gidenler, onların çölü geçtikten sonra, bir gölü de (Azak Denizi) geçerek Media‟ya bu suretle gelebilmiĢlerdi...” şeklinde anlatan sözleri Herodotos‟un anlatımlarındaki bilgileri kuvvetlendirerek İskitler‟in su ulaşımı konusunda herhangi bir sıkıntı yaşamadıklarını desteklemektedir.
  Miladî 569-571 yılları arasında, Göktürkler (I. Göktürk devleti) ile Bizanslılar arasında ilk siyasî girişimler neticesinde başlayan ticarî yolun orta Asya ile Avrupa arasında yeni bir ulaşım ve iletişim yolu meydana getirdiği anlaşılmaktadır. Temelde bir kara yolu olan bu ticarî yolun güvenliğini sağlamak görevini üstlenecek olan Göktürkler‟e ait elçi heyeti, Kağan‟la görüşmeye gelen Bizans elçilik heyetiyle birlikte Bizans‟a dönerken muhtemelen hem güvenlik hem de gemi temininin mümkün olmaması sebebiyle Aral gölü ve Hazar denizinin kuzeyinden,karadan dolaşarak geçmek zorunda kalmışlar ve bir gemi ile Phasis ırmağına gelerek buradan Karadeniz‟e ulaşmışlardı. Türk-Bizans birleşik elçi heyetinin Karadeniz‟in en doğu ucuna ulaştığında da Ġstanbul‟a gitmek için Bizans İmparatorluğu‟nun resmî taşımacılık servisinden faydalandıkları anlaĢılmaktadır.Bu dönemde Göktürklerin yaşadıkları bölgenin açık denizlere kıyısı olmaması sebebiyle doğrudan doğruya merkezde oluşturulan bir deniz gücünün olmadığı, buna karşılık Bizans‟ın yaşadığı çevre şartlarının gerektirdiği ve Karadeniz‟in çalkantılı sularına dayanabilecek kadar güçlü bir deniz kuvvetine sahip oldukları açıktır. Gerçi miladî 6. yüzyılda, Orta Asya‟da yaşamakta olan Göktürkler‟in kara alanında tabii olarak bir deniz gücü olmasa da, bir zamanlar Göktürkler‟e bağlı oldukları bilinen diğer bir Türk topluluğu olan Avarlar‟ın bu dönemde Karadeniz çevresinde denizcilikle uğraştıkları anlaşılmaktadır. Ancak, bu dönemde Göktürkler‟in kendilerine karşı şiddetli bir mücadele içerisinde bulunan akrabaları ve daha önceki müttefikleri Avarlar‟dan deniz gücü istemeleri mümkün değildi. Kısacası bu dönemde dahi Türk toplulukları denizlerde hareket kabiliyetine sahip gemiler inşa edip bunları yürütebiliyorlardı.

   Gerçekten de, İslamiyet öncesinde Göktürkler devrindeki siyasî girişimlerle (ve belki de daha önceleri de bu istikamette ticaret yapılmaktaydı) daha da belirginleĢen ve Çin ve Hindistan kıyılarından başlayarak doğudan batıya uzanan bu ticaret yolu, temelde bir kara yoluydu. Ancak, bu yol, yer yer nehir ve göl (Eski Çağ‟da, Sümerlerin Fırat ve Dicle‟yi, Mısırlıların Nil nehrini kullandıkları gibi, Asya içlerinde de gerektiği yerlerde ticaret kervanları nehir ve göller üzerinden geçebiliyordu) taĢımacılığı ile devam etmekte ve nihayetinde deniz taşımacılığıyla son bulmaktaydı. Bu yol üzerinde yer alan İskit,Göktürk, Hazar, Peçenek vb. Türk kavimleri çeşitli taşımacılık servisleriyle insan ve kıymetli yüklerin taşınmasında önemli roller oynamışlardır

  Göktürk Hükümdarı Bumin Kağan, Juan Juanlar‟ı yendikten sonra İrtiş nehri boylarında Tukin (Ötügen) dağında kurduğu karargahında büyük Ģenlikler tertipledikleri bilinmektedir.Burası aynı zamanda Göktürkler‟in önemli bir merkezi olmuştur. Miladî 716 ile 734 yılları arasında II. Göktürk devletini yöneten ünlü Türk Kağanları Kültigin ve Bilge Kağan, Orhun kitabelerinde, Türkler‟in denizler ve sular hakkındaki görüĢlerini belirten ifadeler sunmaktadır. Kültigin, “Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı. ... Batıda İnci(Sirderya) nehrini geçerek Demirkapı‟ya kadar ordu sevk ettim.”, “Amcam kağan ile doğuda Yeşil Nehir, Şantung ovasına kadar ordu sevk ettik.”,“Kara Gölde savaştık”ifadeleriyle nehir, göl ve denizlerin bir yandan Göktürkler ile düşmanları arasında tabii ve coğrafî bir sınır oluşturduğunu anlatırken diğer taraftan da bunların Türkler açısından aşılmaz ortamlar olmadığını vurgulamaktadır. Kültigin abidesindeki bu sözler, kardeşi Bilge Kağan‟ın sözleriyle de desteklenmektedir. Bilge Kağan da, “Türgiş‟e doğru Altın ormanını aşarak İrtiş nehrini geçip yürüdüm.”, “... Selenga‟dan aşağıya yürüyerek ...”, “Batıda İnci nehrini geçerek Demir Kapı‟ya kadar ordu sevk ettim.”34 sözleriyle ağabeyi gibi deniz ve nehirlerin Türkler için birer tabii engel olmayacağını belirterek, denize ulaĢmayı hedeflediklerinin de ısrarla üzerinde durmaktadır.
  Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk adına dikilmiş üç büyük abide de, Türkler‟in merkezi olan Ötügen‟in onlar açısından ne kadar önemli olduğu anlatılmakla birlikte, Ötügen‟in Türkler‟i sınırlandıran bir ortam olmadığı da belirtilmektedir. Tonyukuk abidesinde “İrtiş nehrini geçit olmaksızın geçtik.”ifadesi ise, nehri nasıl geçtiklerini ortaya koymamakla birlikte, Türkler‟in ihtiyaç duyduklarında nehirleri geçebilecek dinamiklere sahip olduklarını göstermektedir. Bütün bu ifadelerden, özellikle II. Göktürk devleti zamanında, Türkler‟in açık deniz ve okyanuslara uzak olduklarını fakat buralara ulaşma özlemini taşıdıklarını da anlamak mümkündür. Ancak büyük deniz ve Okyanuslara ulağma düşüncesinin tabii olarak Türk inanç sistemi ve “Türk Cihan hakimiyeti mefkuresi” ile de bağlantısı vardır. Türk devlet yönetiminde bu idealin Osmanlı devletine kadar pek çok devlette örneğini görmek mümkündür.

    Marco Polo, diğer Türk devletlerinde olduğu gibi, Cengiz Han‟ın da denize açılma idealini; Han, pek çok yeri ele geçirdikten sonra, “bu denli çok gözüpek adamın baĢına geçmekten güç alarak artık çölden çıkmak istedi”sözleriyle anlatmakta ve böylece Cengiz Han‟ın karada gücünü sağladıktan sonra, Hindistan kıyılarına kadar sınırlarını genişlettiğini belirtmektedir. Polo, Türk-Moğol Hanlığı‟nın sınırlarının genişlemesiyle, Hindistan kıyıları, Çin Denizi ve Japonya adaları arasındaki ticarete de bu büyük devletin hakim olduğunu ifade etmektedir.

  Türklerin bu konuda etkili oldukları alanlardan biri de Hazar Bölgesidir. Hazar Denizi;Karadeniz‟in doğusunda, Anadolu‟nun kuzey doğusunda yer alan dünyanın en büyük gölüdür. Bir gölden ziyadesiyle büyük olması ve kendine özgü coğrafyasıyla Hazar, yazılan çoğu yerli ve yabancı eserde “Hazar Denizi” olarak kullanılmıştır. Böyle bir coğrafî yapıya sahip olan Hazar Denizi‟nde Türklerin en azından ihtiyaçlarını karşılayacak kadar denizcilik veya gemi taşımacılığı yapacakları akla gelmektedir. Eski Çağ boyunca medeniyetlerin gelişmesine paralel olarak Atina Deniz Konfederasyon kolonileri, Roma döneminde Karadeniz‟de faaliyette bulunan ticarî koloniler, Hazar denizi ile kısmen bağlantısı olan Don ve Volga nehirleri üzerinde yapılan taşımacılık hiç değilse buralarda yaşayan toplulukların gemicilik mesleğine çok ta yabancı olmadıklarını ortaya koymaktadır. İslam coğrafyacılarının eserlerindeki bilgilere dayanarak özellikle batıya giden Türk kitlelerinin, denizcilik ve gemicilik mesleğiyle ne kadar ilişki içerisinde olduklarını anlatmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.926


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 21 Eylül 2011, 08:36:29 »

ESKİ TÜRKLERDE SU VE SU ULAŞIMI


  

   Karadeniz‟in konumuna dikkat edilecek olursa önceki devirlerde Hazar denizi ve onun etrafındaki ana ve tali ticaret yollarının sürekli kullanıldığı ve bu geçişnoktalarının büyük bir kısmının da bağlı bulunduğu nehirlerin oluşturduğu dikkatten kaçmamalıdır. Bu sayede, Basra ve Kızıldeniz üzerinden giden deniz ticareti yanında, Asya üzerinden yapılan kara ticareti önemli derecede gelişmiştir denilebilir. Kara yolculuğuyla yapılan taşımacılıkta, Asya üzerinden yapılan ticaretin mal ve müĢteri çeşidi veya zenginliği hatta önemlisi Karadeniz‟in kuzeyinde yaşayan halkların ve Kuzey Avrupa‟ya yapılan ticaretin önemi ve karşılıklı menfaatlerin paylaşımı Hazar denizinin kullanılması bakımından önemlidir. Bu konuda Grenard, “Baykal sahilinde yaşayan ve bir Moğol aşireti olan Avarlar (Orhun kitabelerine göre) 400 senelerine doğru Büyük Okyanus‟tan Hazar denizine kadar olan sahada Asya göçlerine hakim olarak Hunlar‟ın yerini tutmuşlardır” diyerek Avarlar‟ın yaşadığı bölgenin önemini ortaya koymaktadır.Yine İtil Bulgar Hanlığı olarak diğer bir Türk devletinin de  Kafkasya‟daki Kuban nehri ve Azak Denizi civarında yaşadıkları bilinmektedir. Bu Türkler Karadeniz-Hazar-Kafkasya-İran ve Türkistan üzerinden yapılan ticarette önemli rol almışlardır.İtil Bulgarları‟nın Azak denizi civarında yaşamalarının onların hayatında ne derecede etkili olduğu anlaşılmaktadır.

   Mekân olarak Türklerin yaşamış olduğu coğrafyanın geniş olması, Türk deniz hayatı hakkında değerlendirmelerimizin de geniş birşekilde ele alınması gerekliliğini doğurmaktadır. Bu konuda Hunlardan bahsedip de Avrupa Hunları‟nın durumunu ortaya koymamak önemli bir eksiklik olacaktır. 434-441 yılları arasında, Slav, Fin-Ugor, İran, Germen ve Türk Kitlelerinin yaşadığı geniş alanda hakimiyet kurmuş olan Attila, Büyük Hun Devleti‟nin sınırlarını, Priskos‟un da ifade ettiği gibi, Kuzey Denizi ve ManĢ kıyılarına kadar geniĢletmişti. Attila, “Okyanus üzerindeki adalarda bile hüküm sürüyor”du. Bu geniş topraklar içerisinde, Priskos‟un da içinde bulunduğu bir (Doğu Roma) Bizans elçilik heyetinin Hun ülkesine gelmeleri sırasında Niş‟e yakın bir yerde, bataklık bir yere geldiklerinde, “Burada barbar(Hun ve diğer Türk gruplarından olmalı?) kayıkçılar bizi kayıklara bindirip karşı tarafa geçirdiler ki, bu kayıklar ağacın gövdesi oyularak yapılmış şeylerdi. Bu nehri aştık.” diyerek o dönemde kullanılan araçların niteliklerini de bize anlatmaktadır. Bizans elçi heyetinin Attila ile gerçekleştirdiği bir başka seyahatinde de “...Geniş bir ovadan geçtik, kolay ilerlenebilecek yollardan sonra bir takım gemilerle geçilebilir nehirlere geldik. Bunlar arasında İstrum‟dan (Tuna) sonra Drecon, Tigasi Tiphesas en büyükleri idi. Bu büyük nehirleri ağaçtan yapılmış kayıklarla geçtik ki, bunları nehir civarında oturanlar kullanırlardı. Öbür nehirleri ise, barbarların atlı arabalar ile bataklardan getirdikleri sallarla geçtik”Ģeklindeki ifadeleri, Orta Asya‟da olduğu gibi, Avrupa Hunları‟nın hem yerel toplulukların su ulaĢımından istifade ettiklerini hem de gerektiğinde çevre imkanlarını kullanarak nehirleri geçebilmek için kendilerine özgü araçlar ve yöntemler kullandıklarını ortaya koymaktadır.

  İslam tarihçileri, Türklerin bir başka kolu olan Hazarların ise kayıkları bulunduğu, bu kayıklarla şehrin yukarı taraflarından gelen ve yukarılarda Etil (İtil) nehrine karışan Burtas nehrinde gidip-geldiklerini nakletmektedirler. “Burtas nehri üzerinde yerleşik ve Hazarlara bağlı Türk kavimleri yaşar. Bu kavimlerin yerleşme merkezleri Hazar ülkesi ile Bulgar arasında bulunur. Bu nehir Bulgar diyarı tarafından gelir. Bu nehirde Bulgar, Hazar, Burtas ülkeleri arasında gemiler işler. Burtas bir Türk kavmidir” denilmektedir. Aynı eserin Bulgar ve Ruslar maddesinde de Rusların (500 gemi) savaş gemileri ile Hazar‟ı istilaya geldiklerini ve Hazar hükümdarının gemilerinin olmadığını bahsettiğini görmekteyiz ki; bu muhtemelen Hazar hükümdarlarının savaş gemilerinin olmadığını ifade etmektedir. Hazar, ticaret yollarının geçtiği bir yerde bulunuyordu ve Hazarlar, denizcilik bilgilerini daha çok ticarî faaliyetlerle geliĢtirmiĢlerdi. Hazarlar‟ın, Volga nehri vasıtasıyla Bulgarlarla ticaret yaptıklarını, Hazar Türkleri‟nin, Hazar nehir havzaları ve Karadeniz havzaları sayesinde zenginleĢtiklerini ve bu sebeple, 858‟de Hıristiyanlığı kabul eden Hazar Türkleri‟nin bulunduğu bölgenin, Yahudi misyonerlerin ve Müslümanların da dikkatini çektiğini ileri sürmektedir.
Yine benzer şekilde, Harzemşahlar‟ın, Oxus (Ceyhun) nehri deltasında yaşadıklarını, verimli ve küçük bir araziye sahip oldukları halde, özellikle Aral gölü ve Hazar Denizi‟yle bağlantı kurarak ticaret yaptıklarını belirtmektedir.

  İbn Fazlan, Maveraünnehir‟den Harezm‟e gelmiş ve Harezm‟de kendisine kışın bastıracağı belirtilince tekrar Ceyhun nehrine doğru yola çıkmıĢtı. İbn Fazlan bu günü anlatırken, “Buhara‟dan geriye Ceyhun nehrine doğru yola çıktık. Harezm‟e gitmek için bir gemi kiraladık. Gemiyi kiraladığımız yerden Harezm‟e kadar olan mesafe 200 fersahtan (1 fersah 3 mil) fazladır” demektedir. İbn Fazlan ilerleyen günler (16 şubat 922)‟de Türk ülkelerine girerken, “...havalar ısınmaya baĢladı. Ceyhun nehrinin buzları çözüldü. Yolculuk için ihtiyacımız olan şeyleri tedarik ettik. Türk develeri satın aldık. Türk ülkelerinde geçmemiz gereken nehirlerden geçebilmek için deve derisinden kelekler yaptık” diyerek yolculukları sırasında bölgede yaygın olarak kullanılan nehir ulaşım vasıtasının niteliği hakkında da bilgiler vermektedir.

  İbn Fazlan, Oğuzların yanından ayrılırken de “...buradan hareketle Yagindi (Tchagan) nehrine vardık. Kafiledekiler, deve derisinden yapılmış keleklerini çıkararak yaydılar. Yuvarlak olan eşyalarını Türk develerinin üzerinden alarak kelekler açılsın diye içlerini bunlarla doldurdular. Sonra elbiselerini ve diğer eşyalarını da bunlara koydular. Bundan sonra her keleğin üzerine dörder, beşer, altışar, daha az veya daha çok kişilik gruplar halinde bindiler. Ellerine kayın ağacı parçaları alarak bunları kürek gibi kullandılar. Durmadan kürek çekiyorlar, daire Ģeklindeki keleği su gotürüyordu. Nihayet nehri geçtik”48 sözleriyle nehir üzerinde kelekler sayesinde yolculuğun nasıl yapıldığını anlatmaktadır. “Yagindi nehrinden sonra da yine hepsi büyük nehirler olan “Câm (Emba), CahĢ (Sagiz), Uzil (Oyil), Erden (Zagsibay), Varş (Wahş), Ahtî (Büyük Ankatî), Vabnâ (Küçük Ankatî) nehirlerinin keleklerle geçildiği”İbn Fazlan tarafından belirtilmektedir.
Diğer taraftan, Ġbn Fazlan ile aynı dönemde yaşadığı anlaşılan Wang-Yen-Te‟nin 981-984 tarihleri arasında Çin elçisi olarak T‟ai-tsung Kao-ch‟ang Uygurlarına gönderildiğinde, Sarı Nehri nasıl geçtiklerini anlatan satırları İbn Fazlan‟ınkinden çok farklı görünmemektedir. “Huang-Ho (Sarı Nehir)‟ya geldiğimiz zaman, koyun (ya da keçi) derisinden yapılmış tulumlar yaptık, bunları hava ile şişirdik, böylece (tulumlar) suda yüzdü. Bazı zaman develer tarafından çekilen ağaçtan yapılmış salları kullanarak öbür kıyıya geçtik.” ifadeleri İbn Fazlan‟ın Türklerin bir başka bölgedeki su ulaĢımını ortaya koyan anlatımlarını desteklemektedir.Yine, Wang Yen-Te, Peiting (Beşbalık)‟e geldiklerinde, Arslan Han‟ın Çin elçi heyetini karşılamasından sonra onlara Ģehirde bir eğlence hazırlattığını ve “ertesi gün de gölün dört bir tarafında davullar çalınarak kayıklarla gölde gezinti yaptıkları”nı anlatması Türkler‟in sadece basit ulaĢım için değil eğlence amacıyla da göl üzerinde yüzdürecek kayıklar yaptıklarını ortaya koymaktadır.

  Peçenekler‟in yanında bir gün kaldıktan sonra tekrar yoluna devam eden İbn Fazlan, “Cayih (Yayık) nehrine vardık. Bu şimdiye kadar gördüğümüz en büyük, suyu en bol olan, en hızlı akan nehirdi. Bu nehirden geçerken bir keleğin ters çevrildiğini, içindekilerin nehirde battığını, pekçok insanın telef olduğunu, bazı develerin ve hayvanların boğulduğunu gördüm. Nihayet nehri geçtik”diyerek bir nehir kazasını da bize aktarmaktadır.

  Bunlardan başka, Mesudî, “Balkaş gölü ve Ak İriştir nehirleri üzerinde yaşayan Kimak ve Oğuz Türkerinden, Guz Türklerinin Hazar denizinde yaptıkları yağmacılık”tan bahseder. İdrisî “Kimak Türklerinin ülkelerinin güneyinde Tuğuz oğuzlar, güney batısında Tibet, batısında Halaçlar, doğusunda ise Okyanus vardır” diyerek, “Kimakların denizin sahilinde, deniz coştuğu ve dalgalar büyüdüğü zaman altın tozları bulunduğunu anlatır.” Ġstahrî, “Hazar denizinde Abaskun, Dihistan, Siyahkuh (bir Türk yerlisi) gibi koylardan bahsederek, gemilerin buralara sığındığını, Müslüman ve Hıristiyan tacirlerin buraya uğradığı”nı anlatır. İbn Havkal, “Hazar denizinde Siyahkuh tarafında dar ve sığ bir geçit bulunduğunu, rüzgar gemileri buraya sürüklediği zaman parçalanmalarından korkulduğunu ve gemiler burada parçalandıkları zaman Türklerin bunlara el koydukları…”nı söylemektedir. İbn Hurdâdbih, “…Tarâz-âh nehrinde Türk ülkesinden Çin‟e kadar büyük ticaret gemileri işler." diyerek Türklerin bu bölgeye olan yakınlığını belirtmektedir.

   İslamiyeti kabullerinden sonra da Türkler; Asya‟da (Aral ve Balkaş gölü), Hazar Denizi kıyılarında, denizlerle irtibatlarını arttırmıĢlardı. 868 yılında Mısır ve Suriye‟de kurulan Abbasî halifesine ismen bağlı olan ilk Müslüman Türk devletlerinden (868-905) Tulunoğulları devletinin kurucusu Ahmet b. Tulun‟un harp gemileri inĢası için Ravza adasının etrafında Sınnaatü‟l-cezire diye bilinen havuzlarda yaptırmış olduğu tersane Türk denizciliğinin önemli bir aşamasıdır. Bu tersane aynı bölgede hüküm süren ikinci Türk devleti (935-969) İhşidilerin kurucusu Muhammed b. Tuğc‟un emriyle Fustat‟a Sınnaatü‟s-süfun olarak tanınan diğer bir tersaneye nakledilmiştir. Bu Türk devletleri Mısır ve Kuzey Afrika kıyıları boyunca deniz ve denizcilik mesleğiyle askerî ve ticarî anlamda faaliyette bulunmuĢlardır.

  İslamiyet‟in Abbasiler idaresinde bulunduğu sıralarda Türklerin askerî gücü ve yetenekleri hep dikkatleri çekmiştir. Araplarla beraber İslamiyet‟in yayılması için çaba gösteren Türkler daha o devirlerde de denizcilikle uğraşmışlardır. Abbasi halifesi Harun er-Reşid zamanında Antalya karadan 790‟da alınmış ve Mutasım zamanında da Türk kumandanı Afşin tarafından yine karadan alınmıştır. Ancak 860‟da Mütevekkilin amirali, Türk asıllı Fazl b. Karin kumandasında denizden hareketle Antalya alınmıştır. Diğer bir Türk faaliyeti Selçukluların bir diğer kolu olan ve İran‟ın Kirman havalisine yerleĢen Kirman Selçuklularından gelmektedir. 1061-1062‟de Melik Kavurd Arabistan yarımadasının doğusunda bulunan Büveyhiler‟in idaresindeki Umman ve sahillerini ele geçirdi. Bu girişim Hürmüz emiri Bedr İsa Caşu‟nun sağladığı gemiler ile gerçekleşmişse de bu olay Türklerin tarihlerinde (Umman, Tiz, Hürmüz liman faaliyetleri ve Çin-Hind deniz ticareti) gerçekleştirdikleri ilk ciddî denizcilik faaliyetlerindendir.

   Bir dönem Hindistan‟ın bir kısmına hakim olan Gazneli Türkleri de bu coğrafyada Hindistan sahillerine kadar ulaşmayı başarmıştır. Sultan Mahmud‟un 16. Hindistan seferi Somnât (Sumnat) seferidir. Bu seferle Mansura ve Pencâb sahil yönü (M. 1026) tamamen ele geçirilmiştir. Diğer taraftan bu baĢarılı savaş sırasında Gazneli Türklerine saldıran Hindli Cat kabilesinin cezalandırılması düşüncesi, Sultan Mahmud‟un 17. Hind seferini gerçekleştirmesine sebep olmuştur. Bu, aynı zamanda Sultanın son Hint seferiydi. Catlar iyi savaşan ve aynı zamanda usta birer gemiciydiler. Bunun farkında olan Sultan Mahmud, Multan‟da 1400 gemilik bir filo inşa ettirmiĢtir. Bu gemiler Cat gemilerini parçalamak üzere önlerinde ağır ve sivri demirlerle inşa ettirilmiştir. Neticede 4000 gemileri olduğu rivayet edilen Catlar tamamen (1027 yılında) ortadan kaldırılmıştır. Anadolu‟nun ortaçağda, Oğuz akınlarına 1071 Malazgirt savaşından sonra tamamen açılması ile birlikte Türkler‟in denizcilik bilgilerinin bir bütün halinde ortaya çıktığı söylenebilir. Hatta bu dönemle birlikte, Asya‟dan ve Akdeniz‟e kadar uzanan bölgenin hemen tamamıyla Türk hakimiyeti altında bulunması sebebiyle güvenliğinin onların elinde bulunması ve bu geniĢ bölgedeki ticaret yollarının artık yeni Türk ülkelerinin sınırları içerisinde bulunması dolayısıyla Türk denizciliğinin ciddî bir “devlet politikası” haline geldiğini belirtmek yerinde olur. Yukarıdaki örneklerden yola çıkarak, Türk deniz siyasetinin gelişmesinde Türkler‟in bulundukları coğrafyada kalmayarak, onları sürekli bir sonraki coğrafî mekana iten millî özelliklerinin, dinamiklerinin, Türk cihan hakimiyeti ideallerinin ve ihtiyaçlarının bu konuda etkili olduğunu söylemek mümkündür. İskitler ve Avarlar gibi çeşitli Türk kavimleri yoluyla Karadeniz çevresindeki denizcilik tecrübelerinden dolaylı olarak ve daha sonra da, Türklerin 11. yüzyıl baĢlarında Anadolu‟da Bizansla karşı karşıya geldikleri bir dönemde doğrudan doğruya Bizans‟ın (ki Bizans‟ın de denizcilik konusundaki bilgisini Fenike, Hellen ve Roma‟nın birikimlerinden devraldığı belirtilmelidir) denizcilik bilgilerinden de faydalandıklarını açıklıkla söyleyebiliriz. Anadolu‟nun en uç kıyı kesimlerine kadar ulaşan Türkler uzun yıllar Bizans‟la mücadele ederek eski vatanlarındaki iç deniz ve nehir gemiciliğinden edindikleri tecrübeler, Rus, Çin, Hint, Arap ve diğer milletlerin denizcilik bilgilerini meczederek Anadolu‟nun sahillerine yerleĢir yerleĢmez Anadolu Türk denizciliğini başlatmışlardır.

  Böylece, Anadolu Türk denizciliğinin temelleri 11. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devletinin kurucusu KutalmıĢoğlu Süleyman ġah‟ın Bizans kenti olan İznik‟i alarak Marmara kıyılarına yerleşmesi ve gemi imalatını sağlayan tersanelerini kurması ve aynı tarihlerde Bizans sarayında soylu sınıfına mensup olarak(Grekçe‟yi ve Latince‟yi çok iyi derecede öğrenmiştir) yaşayan Çaka Bey‟in Bizans‟ın taht mücadeleleri sırasında fırsat bularak İstanbul‟dan İzmir‟e kaçışıyla başladığı söylenebilir.


                                  KAYNAKÇA AKA, İ. (1994). “İpekyolu Üzerinde İran”, UNESCO İpek Yolları Deniz Araştırma Gezisi Konferansları, Ankara, Türkiye: Kültür Bakanlığı Yayınları. ALĠYARLI, S. (1994). “Kitab-ı Dedem Korkut Kitap Olmuş mu?”, XI. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, (5-9 Eylül 1990), II. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 465-485. AYDIN, M. (1994). “şamanizmin Eski Dinî Hayatı İle İlişkisi”, XI. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, (5-9 Eylül 1990), II. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1994, 487-500. ATAN, T. (1990). Türk Gümrük Tarihi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. AYDA, A. (1974). Etrüskler Türk müydü?, Ankara.
AYDA, A. (1976a). “Türk Kelimesinin Menşei Hakkında Bir Nazariye”, Belleten, 40, Ankara:
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.249 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.007s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.