Eski Türklerde Hukuk
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 06 Aralık 2019, 01:20:13


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Eski Türklerde Hukuk  (Okunma Sayısı 1417 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« : 06 Eylül 2017, 14:44:50 »

İngiltere kralı VIII. Henry'nin, İngiltere'deki yasa ve yargı düzeninin, yeniden düzenlemek amacı ile Türkiye'deki yasa ve yargı düzenini örnek alması ve Türkiye'deki yasa ve yargı düzeninin önemini yerinde görüp incelemek, bu modeli İngilte’ye taşımak görevi ile bir kurul görevlendirmesi, bu kurulun İstanbul'a gelip, yerinde adalet düzenini, adli düzeni, yasaları, yargı düzenini, mahkeme düzenini, yerinde İstanbul’da inceleyerek İngiltere’ye dönmesidir. Ve bu heyetin kimlerden oluştuğu İngiliz belgeleri ile kanıtlanmıştır.

Bu heyetin başında Sir Peter Carew, John Kampernon ve diğer birkaç üyesi ile birlikte, bu heyetin yapısı bellidir. Avrupa’da 1500’lü yıllarda Rönesans ve Reform hareketlerinin başladığı dönemde, bu hareketlere ‘Avrupa’yı Avrupa yapan Rönesans ve Reformdur’ der, işte Avrupa’yı Avrupa yapan Rönesans ve Reformda Türk Damgası’nı ortaya koymuştur. Avrupa’yı Rönesans’a ve Reform’a davrandıran, devindirici gücün ‘Türk Korkusu’ olduğu, Türk yayılmasını önlemek üzere başvurdukları önlemlerden birinin adı, din öncesi yani Hıristiyanlık öncesi ataların imparatorluğuna dönüş, reformda da kilisenin bozmuş olduğu Hıristiyanlığın özgün kilise öncesi kaynağına dönmek olduğu bilinir. Bu da Protestanlık vs. fakat tamamen Türk’e karşı konumlanma söz konusu ama yine VIII. Henry Türkiye’den yargı ve yasa ithal ettiği gibi, Elizabeth’de yani Henry’den sonraki yönetimler de I.Elizabeth’de Türkiye’den dokuma sanayinin sırlarını, bir görevli göndererek, dahası diplomat görünümlü ajan, Türkiye’deki dokuma sanayinin sırlarını ve dokuma boyacılığının, yün boyama sırları, hangi otlardan, hangi topraklardan, nerede yetişirse en ince ayrıntısına kadar bilgi kaçırmışlardır. Bununla da yetinmemişler, boyacı iki usta genç istemişlerdir.

Genç olması önemli, İngiltere’de bunu yıllarca öğretebilsin diye. I.Elizabeth’in görevlendirdiği (ajan) kişilere verdiği 14 maddelik direktifler mevcut. Bundan başka matbaanın, ders kitaplarında yazılı olduğu gibi 1450’li yıllarda Almanya’da Gutenberg tarafından icat edildiği bilgisinin doğru olmadığını, çünkü matbaanın 800 ila 900’lü yıllar arasında Uygurlar tarafından tahta basmakalıp şeklinde uygulandığını, Çin’de ve Uygur’da uygulanan bu sistemin hareketli harflere dönüşmesi işinin otuz bine yakın ideogramdan oluşan Çin yazısına uygun olmayıp, ancak Uygurların bunu 14 harfli buluşu olabileceğini Alman Türkolog Annemarie von Gabain, Albert von Le Coq gibi yabancı bilginlerin araştırmaları ile ortaya konmuş bir buluş olduğunu kanıtlanmış. Gutenberg sadece geliştirmiş. İslâm öncesi eski Türklerin hukukta neler yaptığına bakarsak, Batı, ‘Türklerin uygarlığa hiçbir katkısı olmadığını, tersine nereye girdi ise yakıp, yıktığını ileri sürerek savaştı. Türkler uygarlık yıkıcısıdır, o nedenle bulundukları her yerde işgalci konumdadırlar, bulundukları her yerden atılmalı, geldikleri yere Asya bozkırlarına geri gönderilmeleri gerekir.’ sloganı ile Türkiye’yi işgal ettiler. Anti-Türkizm’in suçlaması uygar olmamaktır. Türkler uygar değildir. Yani buz dağının görünen yanı Türkler uygar değildir. Ama buz dağının altı, biz Türkleri dibine kadar nasıl kırarız? Nasıl yeryüzünden kazırız? Bütün yapılanların çığlığı, yani saldırı çığlığı. Batı Türklere saldıracağı zaman Türklerin uygar olmadığın haykırır.

Atatürk, yabancı kaynaklara dayanarak Türklerin tarihte uygar bir millet olduğunu, bizzat Batılı ülkelerin en önemli akademisyenlerinin yayınlamış olduğu kitaplardan alıntılarla göstermiştir. Batı'nın emperyalist, saldırgan davranışına cevap veren milli ruhtur. Nedir ki, I.Elizabeth'te de görüldüğü üzere gönderdiği görevliye, casusluğu emrederken, hem bizim bilmediğimiz uygarlığı al gel diyor, hem de uygar değilsiniz diyor. Al gel derken sessiz, uygar değilsiniz derken sesli. Pazırık civarında, Altay dağının eteğinde bir kazıda yıl İsa'dan önce 500 yılında, mezarda Bir Türk prensinin giysileri, İsa'dan önce 500 yıl, tunik, pelerin, çizme, başlık, ceket, pantalon altın işlemeli bugün gibi modern bir giysi, altın elbiseli adam, o tarihte Batılılar nasıl giyiniyormuş, bir kumaş sarılmış, ne dikiş var, Rusya'da Ermitaj müzesinde sergilenmektedir. Bu arkeolojik buluntunun Türk giysisi olduğu kanıtlanmış. Ceketi, pantalonu, giysiyi Türklerden almış Batılılardan söz ediyoruz. O bize dönüp, uygar değilsiniz diyor. Yine bir pazırık kazısında halı bulunmakta, bir kurgandan çıkan, yine Ermitaj müzesinde İranlılara ya da Ermenilere ait diyerek yanlış bilgilendirilmekte dünya. Buna itiraz eden Almanya'da Fuat Tekçe bu halının Türklere ait olduğunu kanıtlamak için bir kitap yazmış Pazırık adlı Altaylardan bir halının öyküsü diye, Kültür Bakanlığımız tarafından bu kitap yayınlanmış. Pazırık halısının Türklerde değil de İranlılara, Türklere değil de Ermenilere ait olduğu iddialarına muhteşem cevaplarla dolu bir kitap bu. O iddiaların tamamına cevap veren bir kitap. Fuat Tekçe'nin M.Ö. 500 - 600'lü yıllarda halı kullanıyor Türkler, Avrupalılar da Rönesans’ı gerçekleştirmeye çalışırken de masaya seriyorlar Türk halısını. Aradaki uygarlık farklı bu kadar açık. Bu kazıyı yapan Rudenko, 1950 - 60'lı yıllarda yayınlanan kitabı derhal İngilizceye çevirir, İngiltere'de de yayınlanır. Kazı bilimci, arkeolog Rudenko bütün o kazının nasıl yapıldığını, nereden nereye kazıldığını, kazı mevkiinin neresi olduğunu haritalar ile çizimlerle ortaya koyuyor, kazı bulgularını ortaya koyuyor. Mezarın nasıl açıldığını ortaya koyuyor. Mezarda bulunan kemiklerinin vaziyetini çizimlerle ortaya koyuyor. Atı ile birlikte gömülmüş olduğunu ortaya koyuyor. Mezarda bir de tekerlekli araba çıkıyor. Gömlekler çıkıyor mezardan, çıkan bu gömlekleri Topkapı sarayında padişah gömlekleri olarak görebilirsiniz üslup aynı, arada 1500 yıl var. Çorap çıkıyor, dövme yaptırmışlar vücutlarına, dövmelerde hayvan figürleri var. Sonra halı çıkıyor, bir de ayrıca kilim çıkıyor.

Bu halı niçin Türklerin denmekte üzerinde At desenleri var. O atların kuyrukları bağlı. Halının üzerindeki sürekli tekrarlanan At figürü, aşağı yukarı 40'a yakın tekrarlanıyor. At kuyruğu bağlamak Türk damgasıdır ve yeleleri kesikse, Türkler savaşa giderken eğer zenginse ipek ile bağlar kuyruğunu ve yelelerini de keser, ok atarken önden ve arkadan engel olmasın diye. Kuyruğu düğümlü at gibi çalışır diye bir deyim var. Binlerce incelemede gerek Mısır gerek başka devletlerde at böyle kuyruğu bağlanmaz ya da yeleleri kesilmez. Bulunan halıdaki renklerin nasıl verildiğini, bu halının üretiminden yaklaşık bin yıl sonra İngiltere kraliçesi I. Elizabeth, Türkiye'ye casus göndererek öğrenmeye çalışmışsa, bu halı Türk halısıdır. Hunlarla ilgili İsa'dan sonra 460, Bizans’ın komşusu Atilla, gerek Doğu Roma ile gerek Batı Roma ile sürekli anlaşma halindeler. Uluslararası anlaşmalar yapılıyor yani, bunlardan bir tanesinde Bizans, Hun yazılı anlaşmaları söz konusu. Bir ülke içinde birey hukuku var, bireyin devletler hukuku var. Devletin devletler hukuku var. Burada devletle devletin hukuku olduğu görülür. Bizans kaynaklarından Hun Bizans anlaşmaları mevcuttur. Maddeler şöyle - Kaçaklar derhal Hunlara iade edilecek. - Geçmiş vergiler karşılığında 6000 libre altın Hunlara ödenecek. - Hunlara ödenen senelik vergi, 2100 altına çıkarılacak. - Parasını ödemeden Romalıların ülkesine kaçmış olan her Romalı esir başına 12 altın ceza ödenecek ve bu ödenmediği takdirde esir sahibine iade edilecek. - Romalılar, Hun ülkesinden kendi tarafına kaçanları bir daha kabul etmeyecek. Yani mültecilerin geri verilmesi, siyasi iltica, muhaliflerin ilticasının geri verilmesi anlaşması maddede yer alıyor. Şimdi Hunlar uygar değil, öyle mi? Peki, Atilla'nın sarayına elçilikle gelen Bizans Büyükelçisi Priskos’un elçilik raporunda Atilla'nın sarayında ve bulunduğu şehirde tanık olduğu olayları anlatırken Bizans'tan kaçıp, Hunlara iltica etmiş bir Grek ile karşılaşıyor. Tabii şok geçiriyor, sen diyor niçin buradasın? - Ben buradayım diyor, burada daha rahat yaşıyorum. Anlat bakalım nasıl daha iyi? Ve Priskos’un raporunda şöyle yer alıyor: 'Arazi sahipleri savaştan sonra sakin bir hayat sürüyorlardı. Herkes kendi serveti ölçüsünde bir hayat geçirir ve kimseye yük olmazdı. Hâlbuki Romalılar harpte tamamı ile mahvolurlardı. Çünkü kurtuluşu başkalarından beklerlerdi. Efendileri de silah taşımalarına müsaade etmezdi. Silah taşıyanlar da kumandanların kötülüğünden bir türlü eski mevkilerini elde edemezlerdi. Sulhta ise, insanın hâli savaştan daha zordur. Çünkü vergileri çok ağır ve kötü insanların zulümleri fazladır. Güçlü olanın sözü geçer. Zira bütün bunlar kanunların herkese eşit olarak uygulanmaması doğar. Kanunlardan orada sadece zenginler istifade eder, kanuna aykırı davranan zengin, yaptığı suçun cezasını görmez. Fakir ise, hele o kişi hukuktan anlamıyorsa bu şekilde kanunlar onu daha fazla ezer. Malı mülkü elinden alındığı gibi hayati tehlikesi de söz konusu olur, Bizans'ta. Çünkü hakka ulaşmak sadece para ile olur. Avukat ve hâkimlerin aldıkları paralar hiç de dengeli değildir. Kim çok para verirse mahkemeye dahi çıkmadan işini halledebilir. Bu ve buna benzer misaller anlattı bana.'

'Bizans'tan bu nedenle kaçtım, Hunlara' diyor. Bunu yazan da Bizans elçisi, orada tanık olduğu Grekliye soruyor. Bu kötülüklerin hiç birisi Hunların yanına kaçmış, yani siyasi ilticada bulunmuş. Adalet mülkün temelidir. Adalet uygarlığın da temelidir. Dönemin Bizans’ı zengin bir ülke fakat kalkınmış ve zengin olmak da uygar olunmuyor, adalet olmadığından Hunlara kaçmış.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #1 : 06 Eylül 2017, 14:46:43 »

Ali Ahmetbeyoğlu’nun diğer kitabında da Priskos’un raporları mevcuttur. Grek Seyyahı Priskos (V.Asır)’a Göre Avrupa Hunları adlı kitabında konu etmiştir. Priskos’un raporunun ilk yayını bu değil, 1933 yılında Atatürk döneminde de yayınlanmış sunduğu raporu. Atilla ve Oğulları adlı kitabı yazan – Hüseyin Namık, daha sonra soyadı kanunu ile soyadı Orkun’dur. 1933 yılında yayınlanan bu kitabında Priskos’un tam bu satırlarına geliyor ve atlıyor. Atlarken de diyor ki, - ‘Bu hususta evvel ki sayfalarda izahat vermiştim. Priskos’un izahatının sırasını bozmamak için burada da tekrarına gerek görmedim.’ diyor. Az önce okuduğumuz raporu, atlıyor. Priskos’un diğer önemli tarafı Hunların dini yönü. Priskos, Hunlarla muhatap olduğu elçiye – Bizim Bizans İmparatorumuz Tanrıdır. Hâlbuki Atilla Tanrı değildir.’ diyor. Bu, Atilla’nın temsilcisini müthiş kızdırıyor.

Dinsel inanç bakımından çok önemli bir ayrıntı. Atilla’nın elçisi  – ‘Hiçbir insan Tanrı değildir. Senin imparatorun da Tanrı değildir.’ cevabını veriyor. Aynı konu Atilla’nın kulağına gidiyor, Atilla da aynı cevabı veriyor. Bu elçilik raporunda bu mevzuda var. Hunların dini ne idi peki? Sorusunu araştırmacılar araştırmışlar. Bizans’ta İsa’ya Tanrı diyen Hıristiyanlık anlayışı, Bizans’ta ve Roma’da egemenken Suriye ve Mısır civarında bir Hıristiyan bölüngüsü (fraksiyonu) çıkıyor. İsa’nın Tanrı olmadığını, Tanrının kulu olduğunu ve elçisi olduğunu söylüyor. Ama İsa’nın elçiliğini kabul ediyor. Bir mezhep çıkıyor. Bu mezhebin kurucusu Aryus. Balkanlarda Aryusçuluk yayılıyor. İşte Hunlar o tarihte Balkanlarda. Bizans’ta Aryusçuluğu kovuşturuyor, hapse atıyor ve diri diri yakıyor. Bizans ile Hunlar arasındaki uygarlık farkı hem hukuk alanında hem din alanında söz konusu. Yani Hunlar aynı zamanda Bizans’ın ideolojik rakibi. Aryus mezhebine inanan İsa’nın Tanrı değil, elçi olduğuna inanan Hıristiyanlar Hunların yanına kaçıyorlar.

Tarih İsa’dan sonra 730’lar, Karadeniz’in kuzeyinde Hazar İmparatorluğu var. Asya’da Uygurlar, Türkistanlılar var. İslâm kaynaklarından bu Hilâfet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri adlı kitap 833 – 842 arası yazılmış, Türklerin faziletleri, erdemleri, üstünlükleri. Şimdi bu kitapta hilâfet ordusunda yer alan Türk askerlerinin genel yapısı ile ilgili, üstünlükleri ile ilgili bir kitap bu. Kitabın yazılma tarih 800’ler, kitabın içinde 732 yılına özgü bir anlatı var. Bir tarihte Müslüman Horasan valisi Cüneyt Bin Abdurrahman ile Türk hükümdarı, Hakanı ile karşılaşmışlar. Hakan’ın durumu ve kuvveti Cüneyt’i korkutup, dehşete düşürmüş. Birlikleri ve ordusu onun gözüne çok görünmüş ve üzerinde çok fena bir etki bırakmış. Müslüman olmayan Türk Hakan’ı, Müslüman olan Cüneyt’in içinde bulunduğu ruh hâlini anlayınca ona şöyle bir haber göndermiş: - ‘Korkma! Ben sana bir fenalık yapmak istesem, bu şekilde bir şey yapmadan yerimde durmazdım. Kuvvetlerinin eksik taraflarını önceden gördüm, eğer sana galip gelmek yahut bir kötülük yapmak istese idim, çoktan yapardım.’ Fakat Türk Hakanı, Cüneyt’e – ‘Senin dinini tanıyayım, sizde suçlar nelerdir, sen çık ordunun önüne, ben de kendi ordumun önüne çıkayım, ikimiz bir konuşalım, bir sohbet edelim.’ diyor. İşte bu konuşmanın metni 732 yılı burada yer alıyor. Ve Hakan diyor ki, - ‘Biz işlerimizde hile yapmayan bir milletiz. Hileyi sadece harpte mubah sayarız. Eğer harp hilesiz olabilecek olsa idi, hileyi harpte dahi mubah görmezdik.’ demiş. Bunun üzerine Cüneyt yalnız başına oradan ayrılmış. Hakan ile her ikisi ordularından ayrılıp, ortada buluştular. Horasan valisi Cüneyt diyor ki, - ‘İstediğini sor, beğendiğin bir cevap bulursam veririm, aksi takdirde bu hususu benden daha iyi anlayanlara havale ederim.’ diyor. Hakan – ‘Zinaya ne yaparsınız?’ diyor. Cüneyt diyor ki, ‘Taşlarız, evli olursa, evli olmayanı taşlarız. Kur-an’da olmayan aslında Tevrat’ta olan recmi, bizim dinimiz bunu emreder.’ diyerek söylüyor. Peki diyor Türk Hakanı, ‘Namuslu bir insana zina istinat edene, ne yaparsınız, bu eyleme, bu suça cezanız nedir?’, Cüneyt’te diyor ki, - ‘Seksen sopa atarız.’ diye bir cevap veriyor. – ‘Hırsıza ne yaparsınız? Cüneyt’te diyor ki, - ‘Hırsızın ayrıntıları var. Şöyle ise böyle yaparız böyle ise şöyle yaparız’ diyor. Hakan peki diyor, - ‘Gasp eden ve başkalarının mallarını yağmalayanları ne yaparsınız?’ diyor. İslâm komutanı da ‘bunun bizdeki cezası şu şu şudur’ diyor. Türk Hakanı onu da beğeniyor, iyiymiş diyor. Asıl felaket Hakan’ın şu sorusu üzerine kopuyor: ‘Yalancı kişi hakkında sizin cezanız nedir?’ diyor. İslâm komutanı da diyor ki, - ‘Biz böyle kimseleri sürgün ederiz, ahaliden uzaklaştırırız. Hakan – ‘sadece bu mu? Yani yalancıya sadece bunu mu uyguluyorsunuz?’ diyor. Ve devam ediyor Türk Hakanı - ‘Biz, yalancının dilini keseriz.’ diyor. Anlaşamadıkları tek nokta ‘yalan’ konusunda. Şimdi bu karşılıklı görüşmeden ortaya çıkan şu: Aslında putperest denilen Türklerin, suç ve ceza sistemi ile Müslümanların suç ve ceza sistemi arasında büyük bir fark yok.

İslâm öncesi Türklerin ne gibi bir hukukları olduğu konusu Atatürk döneminde Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitap, 1931 yılında Methal Kısmı, konularından bir tanesi de, İslâm öncesi Türklerde hukuk konusudur. Burada ara bir başlık, eski Türklerin hukukuna umumi bir nazar yazar.

Uygurlardaki hukuk konusu pek çok araştırmaya konu olmuş yerli ve yabancı. Ahmet Caferoğlu, Uygurlarda Hukuk ve Maliye Istılahları başlıklı bir makale yayınlamıştır. Tamamen Uygurlardaki mali kavramlar ve hukuk kavramları tek tek ele alınmıştır. Bu 52 sayfalık bir makaledir. Diğer bir önemli çalışma ise, çok değerli bilgin Reşit Rahmeti Arat’ın, Makaleler Cilt 1 adı ile yayınladığı Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayını, tamamen Uygur belgeleri, kendisi Uygur uzmanıdır. Burada bu kitabın içinden bir bölüm ‘Eski Türk Hukuk Vesikaları’ ara başlık Eski Türk Hukuk Vesikaları ve Bunlar Üzerinde Yapılan Çalışmalar, anlatıyor, Uygurların hukuk belgeleri üzerinde çalışmalara 1789 yılından başlamış. 1789 Fransız devrimi yılı. Fransız devrim yılında yayınlanan Memoıres Concernant L’Hıstoıre, Les Scıences, Des Chınoıs – Tome Quatorzıeme, bu kitapta Uygurlar tarafından yazılmış hukuk belgelerinden birkaç tanesini tam olarak yayınlıyor ve yanına tercümesini koyuyor. Fransa’da Uygur uzmanı var, Osmanlıda Uygur uzmanı yok.
Diğer bilginlerden birisi de Kaltrot, 1812 yılında bu da Reşit Rahmeti Arat, kaynakları arasında gösteriyor. Uygurların hukuk belgelerinin daha önceki yayınlarından söz ediyor. Uygurların Arap yazısına geçtikten sonraki bir hukuk belgesini olduğu gibi yayınlıyor ve ondan sonra tercümesini yapıyor. Yanında ise, Fransızca ve Almanca çevrimi ile yayınlanıyor. İngiltere Kraliyetinde bir dergide, Jurnal, Royal Asıatıc Socıety, Great Brıtaın and Ireland, 1912 yılında Uygur kazılarını yürüten İngiliz Tein, Uygur el yazmaları Mıran’da ve Tun-Huang’da el yazmalarında Uygur el yazmalarını yayınlıyor ve bunları Latin alfabesine döküyor ve bunları İngilizceye çeviriyor. Bunlar hukuk belgeleri, bir başka belge daha, Fransızlar ve İngilizler yarışıyorlar Uygurların hukuk belgelerini bulmakta bir de Ruslar tabii. Sergey Efimoviç Malov’un, Uygurca hukuk belgelerini Rusça olarak yayınlamış olduğu Uygurların hukuk belgelerini, Cengiz Buyar, Rusçadan çevirmiş. 1200’lü yıllara ait Uygurca iki ticari anlaşma metni üzerine değerlendirmeler.

Metnin çevirisinde diyor ki, - ‘Tavuk yılı 4. Ay ile 29. günü bana geldiği zaman Ökrüs Timur adındaki kişi darı gerek oldu. Ben Bedründen, iki ölçek darı aldım. Güzün başlangıcından ben (buna karşılık) bir deri, 30 ölçek tatlı şarap vereceğim. Eğer ödeme zamanına kadar ölürsem, o zaman küçük kardeşim Kusı, akrabalarımla birlikte tam tamına ödesinler. Tanık Bek Timur, Tanık Mısır Kara, bu benim işaretim. Okrüs Timurundur. Ben Yokasiri yazdım.’
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #2 : 06 Eylül 2017, 14:48:42 »

Vasiyet var, tanık var, imzalar var, kâtibin de adı var. Bu belgesini çevirip, koymuş, bunu da bir Rus bulmuş. Başka bir metinde ise,

‘…..yılında, Aram ayında, yeni ayın ilk günü bana, Baçan’a çok kullanılan pamuklu kumaş gerek olduğunda, Bedrün’den 52 top kumaş aldım doğru ve usulüne uygun olarak 52 top kumaş karşılığında Bedrün’e bana ait olan Asan Tigin adlı köleyi sattım. Satılan bu kumaşı yazılı antlaşmanın şartları doğrultusunda ben Bedrün, eksiksiz tam tamına, hesap ederek ve ölçerek verdim. Ben ise Baçan, eksiksiz, tam tamına hesap ederek ve ölçerek aldım. Ben Baçan tarafından satılan bu kişiye karşı, benim büyük ve küçük kardeşim, akrabalarım ve kendimden bildiklerim, onluklarım ve yüzlüklerim, benim müşterilerim, her kim olursa olsun hak iddia etmesinler ve davacı olmasınlar tarafımdan satılan insanın 1000 yıl ve onbin gün Bedrün sahibi olsun’ Yani süresiz demek istiyor, o günün deyimine göre. Sahibi o olsun, eğer hoşuna giderse o tutsun, hoşuna gitmezse başkasına satsın. Bu kadar ayrıntılı, ama yazılı, altında da imzaları var. Tanıkları da var. Bu belgede tanık: ‘Çongay’, tanık ‘Mısır Kara Kuz’, şahit ‘Bek Timur’, Bu mühür damga benim Bedrün’ün. Ben Alap, Baçan’ın ifade ettiği üzere tastamam yazdım. Kâtibin adı da var.

Sanki bir noterlikte işlem yapılmakta, son olarak Huart adlı bir bilgin, 1914 yılında bu defa Fransızların Journal Asıatıque dergisinde Orta Asya’dan dokümanlar başlığı altında Yarkent’ten elde edilen Uygurca belgeleri, adalet belgelerini yayınlamış ve bunları da Fransızcaya çevirmiş. İçeriklerinin hukuk belgesi olduğunu çevirerek anlattığı gibi şahitler ve altlarında imzaları olan metinler.

Bütün bunları Reşit Rahmeti Arat, bu makaleleri, kitabının içinde bu belgeleri hukuk vesikalar vs. başlıkları altında ayrıntısı ile işler ve bize örnek belgeleri gösterdiği kazılardan bulunmuş binlerce Uygurca hukuk belgeleri var. Bunlardan 800 – 900’lü yıllardaki Reşit Rahmeti Arat’ın çevirdiği hukuk metinlerine bakalım.

Uygur Türkleri nasıl bir hukuk düzenine sahip? – Tercüme, - ‘Sıçan yılı, sekizinci ayın on sekizinde, ben Tuşimi ağır hastalığa tutulduğu için, iyi veya fena olacağımı düşünerek, karım Sılang’a vasiyetname bıraktım. Benden sonra başka bir kimse ile evlenmeden, evimi idare edip, oğlum Altmış – Kaya’nın terbiyesi ile meşgul olsun. Oğullarım Kosang, Esenkaya onlar üvey annemiz bize aittir, alacağız diye, müdahalede bulunmasınlar. Eğer alacağız diye, dava ederlerse büyük orduyu bir altın yastık (tazminat) şehzadelere birer gümüş yastık, iç hazineye bir yastık, iç hazineye bir at vermek sureti ile ağır cezaya çarptırılsın (para cezası) ve sözleri geçmesin. Bu vasiyetnameyi Sutz-a, Ked-Kaya, Tutung, Takde ve Kimtsü başta olmak üzere cemaat ile Tavgaç-Yeke ve İkiçi başta olmak üzere halk ve yakınlarımdan Asana, onlar huzurunda verdim. Şahit İnge, şahit, Kara Toyın. Bu damga benimdir. Ben Kaysın sorup, yazdım. Bu damgayı ben Tamgaç-Yeke’nindir. Bu damga ben Asana’nındır.’

Yanlarında damgalar var, bu damga benimdir, diyorlar. Diğer bir hukuk belgesi: - ‘Kaplan yılı, dokuzuncu ayın yirmi altısında, biz, Utuz’un Baltur adlı demirci kölesi ile Tayınçuk’un Ay-Sılıg adlı dokumacı kadın kölesi, bu ikisi beylerinden izin almadan, koca ve kartı olmuşlar. Sonra biz, Toyınçuk ile Utuz, bundan haberdar olunca, bunları birbirinden ayırmadan Tayınçuk’un kadın kölesinin vergisini ben Toyınçuk ve Utuz’un demirci kölesinin vergisini de ben Utuz almaya karar verdik. Ben Utuz kulum hakkında Toyınçuk’a ve kölesine karşı herhangi bir iddiada bulunmam. Ben Toyınçuk da kölem huzurunda Utuz’a ve kölesine karşı herhangi bir davada bulunmam. Şahit Sarıg, şahit Çaysu, şahit Ötüken, şahit Temür. Bu mühür bizim ikimizindir. Ben Mongul-Buka sorup, yazdım.

Bu hukuk belgeleri alacak-verecek üzerine var, ceza üzerine var, vasiyet üzerine var. Bir örnek daha verelim. Meselâ bir şey aldığı zaman çok ilginç kâğıt bırakıyor. – ‘Sığır yılı, on ikinci ayın yirmi ikisinde Buyan-Temür elçinin adamlarına sıra yemek için verilen bir sığ et, beş tembin şarabı, Turfan hesabına kaydedip, Takış-Kaya versin.’

Her şey yazılı yani, bütün bu hukuk belgelerinin yanı sıra şiirde yazılı, edebiyatta yazılıdır. Reşit Rahmeti Arat, sadece hukuk belgelerini incelemekle yetinmemiş eski Türk şiiri bile ki, uygarlık şiirsiz olmaz, edebiyatsız olmaz, sanatsız, resimsiz olmaz. Hepsi var Türklerde. Topladığı şiirlerden 2 – 3 tane okursak,

Uygur şiiri: - ‘Arkadaşın için her vakit iyilik düşün, ondan da sana daima iyilik gelir; arkadaşın için kötülük düşünürsen, Tanrı sana lâyık olduğun cezayı verir.’

Orijinal söylenişi de yazılı. Yıl 800 – 900. Diğer bir şiir: - ‘Bilgi bilin, ey beyim! Bilgi sana eş olur, bilgi bilen insana, bir gün devlet yâr olur. Bilgili insan beline taş kuşansa, kaş olur; bilgisizin yanına altın konsa, taş olur.’

Bir diğeri: - ‘Birçok ağaçlar dimdik ayakta durur, fakat pek azının meyvesi var; bütün işler Allah’tandır, kulun ne düşüncesi var. İyi arkadaşı eş edinmeli, o insanı doğru yola gösterir, eğri dalı kesmeyiniz, tepesinde meyvesi var.’

Şimdi bu da o hukuk vesikalarını düzenleyen Uygurların sanatsal, şiirsel yönleri, heykel çalışmaları var, resimleri var. Kadına ve çocuğa vurulmaz. Riayet etmeyenlere ölüm cezası var. İnsanlık tarihi içerisinde parlayan ve sönen uygarlıklar var. Uygarlıklar kendilerinden sonra insanlığa ve kendi soydaşlarına kalıtlar bırakırlar. O kalıtların ille de elle tutulur, gözle görülür nesneler olması şart değil. Sözlü olarak bıraksa bile, bizim bir büyüğümüz son nefesini verirken bize bir öğüt verse, orada da ne yazı var ne bir şey var. Ama o öğüt bizim hayatımızı biçimlendiriyorsa, o uygarlık görevini yapmıştır.

Kendisi ölürken görevini yapmıştır. Atatürk’ün ‘Ey Türk Gençliği’ hitabesi böyle değil midir? Yani kendisinin toprak olacağını biliyor. Ama bıraktığı kalıtın yaşadığını görüyoruz. En azından toplumun bir kesiminin bilinçlerinde yaşıyor. İşte uygarlıkların yükselişi ve çöküşü, Roma uygarlığı için de aynı şey söz konusu. Roma’da kuruldu, yükseldi, çöktü. Eski adı Grek İmparatorluğu değil mi? Bir İtalya bakiyesi kaldı. Bakiyeler kalıyor.
Geçmişimizde atalarımızın neler başarmış olduğunu bilmemiz, bize şu an ki durumumuzda atalarımızın yaptığının çok pek azını biz yapabiliyoruz ama onlar nasıl yaptı ise bizde yapabiliriz!

Tarihin güzel tarafı bu zaten. Tarihten söz etmek aslında bugün ve yarını konuşmaktır, söz etmektir. Dünümüzü bilirsek, bugün ve yarın için kararlarımızı verirken neleri yapabiliriz, neleri yapamayızın sınırını biliyor oluruz en azından. Kutadgu Bilig, 1070 yılında, Karahanlılar devletinde yazılmış bir ‘Yönetim Bilişim’ kitabıdır. Bu kitabın Viyana’da, Mısır’da bulunmuş nüshaları var. Aynı kitabın Fergana’da bulunmuş bir nüshası var. Bu kitap üzerinde ilk çalışan bilginlerden birisi İngiltere’nin Abdülhamit nezdinde ki casusu Hermann Vambery. Kitabı Kudatku Bilik, Uıgurısche Sprachmonumente.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 594


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #3 : 06 Eylül 2017, 22:56:27 »

Var olun...Paylaşımınız çok değerli.

Aşağıda derlediğim kısa alıntılar ile Yargan-Yargıç kavramını metadoloji ve bibliyografya temelinde özetlemek istedim.
Umut ediyorum ki yazınıza bir nebze katkım olur.

Devlet olmak için evvela Hukiki bir teşkilatlanmanın gerekliliği tartışılmazdır.

Devlet, “halk, ülke, hâkimiyet (erkinlik, egemenlik) ve teşkilât” olmak üzere birbirini tamamlayan dört unsurdan meydana gelmektedir. Burada önce bu dört unsurun içinde yer aldığı bir tanım yapalım: Devlet, bir topluluğun (halk) belirli bir toprak parçası (ülke) üzerinde hâkimiyet haklarını hiçbir sınırlama olmaksızın kullanmak suretiyle kurduğu ve geliştirdiği siyasî, sosyal ve hukukî bir teşkilâttır.” (Koca, 2000: 59-60, 2002: 823).

Hukuk, her devletin teşkilâtının temel direklerinden birisidir. Atlı-göçebe bozkır devletlerinde de hukuk kurumunun varlığı, yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Gök Türklerde, hukukî konularla ilgilenip yargıçlık yapan kişilere Yargan deniliyordu. Daha önce de değindiğimiz gibi, aynı anda birden fazla Yargan bulunabiliyordu. Bu da bize bir yargıç heyetinin yani mahkemenin olduğunu göstermektedir. Yargan denen yargıçlar, Törü’nün  (Bazin, 1950: 314; Boodberg, 1936: 171) yani yasaların uygulanmasından sorumlu tutulmuş olmalıdırlar. Törü’ye karşı gelenlerin cezalandırılmasını da Yarganlar’ın karar verdiklerini düşünebiliriz. Kağana karşı başkaldıranların, kağana karşı çıkanların cezası idamdı (Liu, 1958-I: 9, 41; Taşağıl, 1995: 98, 112). (Arık, 1996: 1-50.)

G. Clauson’a göre de Yargan, sonraki dönemlerde Yarguçı’ya dönüşmüştür (Clauson, 1972: 963; Kafesoğlu, 2002: 292). Nitekim G. Clauson, bu sözcüğün kökünün “Yar-” olduğunu, bunun da “Dağıtmak, Saçmak” anlamına geldiğini, bu kökten türetilen Yargu (Yargı) kelimesinin de “gerçeklerin dağıtıldığı (saçılıp ortaya çıkarıldığı) araç” anlamına geldiğini belirtmiştir (Clauson, 1972: 963).

Yargan unvanı Uygurlarda da vardı. Moğollarda ise Gök Türklerdeki Yarganlığın karşılığı olarak Jarquči (Jarγuči, Yarguçı) memurluğu bulunmaktaydı.

Gök Türklerde yargıç anlamına gelen Yargan unvanı, Çince’de Ya-kuan 衙官 olarak geçmektedir ki bu unvanın Türkçe olduğu yukarıda açıklanmıştır. Bu durumda, Çince Kuan 官 karakteri, Yargan’daki -gan ekini karşılamak amacıyla kullanılmış ve dillerine yerleşmiştir.

Eski Türklerde hukuktan sorumlu tek bir kişi yoktu. Gök Türklerde Tonyukuk’un Kapgan Kagan dönemindeki Yarganlardan yalnızca bir tanesi olduğunu görmüştük. Nitekim Moğollarda da farklı kişilerden oluşan bir hukuk heyeti vardı. Bu heyet Farsça metinlerde Türkçe olarak Yargu sözcüğü ile ifade edilmiştir. Örneğin Ögödei Qa’an döneminde Yargu denilen heyet Činqai, Tainal ve başka görevlilerden oluşuyordu (Juvaini, 1997: 497). Yarı bağımsız hükümdarların da kendi Yarguları vardı. Ča’adai’ın ordusunda (sarayında) emirlerden (beylerden) oluşan bir Yargu bulunuyordu (Juvaini, 1997:504).

Moğollarda ayrıca sonradan Büyük Yargıçlık konumu da oluşturulmuştur. Möngke Qa’an’a yapılması düşünülen suikastın ortaya çıkarılmasının ardından yapılan yargılamada mahkeme başkanlığını aynı zamanda tüm Noyanların ve emirlerin başı da olan Büyük Yarguçı Mengeser (Menkeser) Noyan yapmıştı (Juvaini, 1997: 581). Menkeser Noyan, Möngke Qa’an döneminde Yarguçıların başı ve büyük bir komutan idi (Rashiduddin, 1998-I: 39-40).

Tan Hu
06.09.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.062 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.013s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.