Çingiz Yasalarının Tarihi ve Sosyal Dayanakları
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 13 Kasım 2019, 17:23:46


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Çingiz Yasalarının Tarihi ve Sosyal Dayanakları  (Okunma Sayısı 2208 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« : 03 Şubat 2015, 17:49:39 »

Dünya tarihinin gelmiş-geçmiş en büyük hükümdarlarından birisi olarak
kabul edilen Çingiz Han’ın (1161-1227)
 fetihleri ve onun yasaları hakkında
şimdiye kadar binlerce çalışmanın yapıldığı bir hakikattir. Tabiki ona duyulan
ilgi boşuna değildir. Çünkü 60-70 senelik bir ömür zarfında ki- bunun 15-20
yıllık bir dönemi çocukluk çağıdır- ortalama 40 yıl içerisinde, dünyanın yaklaşık
3/2’sine yakın bir kısmını ele geçirerek, haklı bir ün kazanmıştır.
 Bakış açısına ve sosyal olayların neticesine göre Çingiz Han, zaman
zaman göklere çıkarıldığı gibi, bazan da yerin dibine batırılmaya çalışılsa da,
gerçek olan bir şey var, o da; dünyanın sonuna kadar yaptıkları ve
yapmadıklarıyla adı unutulmayacak bir şahsiyettir.
 Bu incelemede Çingiz’in hayatı ve yaşadığı siyasi olaylardan çok, çağında
gerçekleştirdiği sosyal atılımlardan birisi olan yasaları üzerinde durulacaktır.
Bugün Çingiz Kagan’a ait Türkçe kaleme alınan yayınlara bir baktığımızda,
sosyal meselelere değinen pek fazla bir şeyin olduğunu söylemek mümkün
değildir. Bununla birlikte Türkiye dışında C.Alinge gibi birtakım kişilerin
teferruatlı tedkikleri mevcuttur ki; hakkında ciddi tenkitler de olsa, bunlardan en
mühimi B.Y.Vladimirtsov’un eseridir. O, başta “Mogolların Gizli Tarihi”
olmak üzere, dönemin diğer kaynakları ve seyyahların kitaplarını inceleyerek,
birtakım neticeler çıkarmaya gayret etmiş olduğu gibi, bu konuda yapılmış diğer
araştırmalardan da yararlanmıştır. Bununla beraber Çingiz Yasaları hakkında
bizde de zaman zaman hem kültürel, hem de hukuki boyutu açısından
tedkiklerde bulunulmuştur. Bunların arasında Z.V.Togan, B.Ögel, S.M.Arsal,
A.İnan, gibi araştırmacıları sayabiliriz. Bir hususa daha işaret etmekte fayda
vardır ki; bazan “Töre-i Çingizî” diye de bahsolunan Çingiz Yasalarının toplu
bir metni yoktur. Biz onları Çingizliler dönemini anlatan çeşitli kaynaklardan
topluyoruz. Dolayısıyla yararlandığımız birinci elden vesika, pek çoklarının
yaptığı gibi Tarih-i Cihangüşa olacaktır.

Burada, Çingiz ya da Mogol Yasaları diye anılan ve izleri günümüze
kadar gelen, esasında oturması süreci de Çingiz’den sonra olan5
 töre hükümlerinin detaylı bir kritiğini yapmaktan ziyade; bu yasaların ortaya
çıkmasını sağlayan sebepler ve bunların tarihi arka planlarında ne olduğuna
bakmaya çalışacağız. Çünkü pekçok kişinin zihninde Çingiz Yasası dendiği
zaman; sanki Çingiz tarafından icat edilmiş kanunlar veya yazıya geçirilmiş
töreler düşünülüyor ki; işin derinine indiğimizde vaziyetin hiç de böyle olmadığı
anlaşılıyor. Dolayısıyla tarihi belgeler içinde gezindiğimizde, bu yasaların
Çingiz Han’dan çok daha önceki vakitlerde zuhur ettiğini görmek mümkündür.
İlk önce Çingiz’in ortaya çıktığı çağın özelliklerine kısaca bakmakta fayda
vardır. Bilindiği üzere 12. yüzyıl, tarihi açıdan Orta Asya’da tam bir keşmekeş
dönemidir. Bu sırada güçlü devletlerin olmaması yüzünden (ki, biz burada
Asya’nın batı kesimini, özellikle bugün Türkistan diye adlandırılan bölümü ayrı
tutuyoruz), küçük kabile idarelerinin sayısının fazlalığı açıkça görülür. Çünkü
Asya’da artık ne bir Hun, ne bir Kök Türk, ne de kısmen Uygur Devleti benzeri
bir merkezi otorite etrafında ülkeleri ve toplulukları kendine bağlamış
yönetimler yoktur. Mevcut teşekküllerden olan Kıtan, Tangut ve Cürcet
devletlerinin varlıklarının bile esamesi okunmuyordu. Her nekadar Çingiz’in
zuhuru sırasında, bu devletlere rastlıyorsak da, Kıtan ve Tangut tarihine
baktığımızda, gerçek manada siyasi bir yapıya erişemedikleri gibi, millet olma
düzeyine de gelememişlerdir. Yine bu esnada doğudaki Mançu-Mogol asıllı
Cürcet Hanlığının uğraştığı saha Çin olup, zaten onlar da kısa bir süre sonra
Çinlileşmişler, kendi akrabaları olan batıdaki halklarla yeterince ilgilenmedikleri
bir yana, onlara çok hakir bir gözle bakmışlardır.

Tabiki bütün bu siyasi organizasyonlar ve toplulukların sosyal durumları
ayrı ayrı araştırma konusudur. Ancak bizim yukarıda çizmeye çalıştığımız
çerçeve dikkate alınınca, Çingiz veya bir başka kişinin bu tablo içerisinden
sıyrılıp, yükselmesinin de mukadder olduğu, kaçınılmaz bir gerçektir. Çünkü
Orta Asya’nın Türk ve Mogol halklarının kendilerine bir kurtarıcı bulmaları
gerekiyordu. Hele hele Türkler, binlerce yıl Asya’da efendi durumundayken
Çinlilerin ve Kıtanların oyuncağı haline gelmişlerdi ve bu durum onları içten içe
hiddetlendiriyordu. Türklerle, Mogollar uzun yıllar birlikte yaşamış
olduklarından ve Mogolların epeyce Türk idaresinde kalmaları yüzünden, dil ve
kültür bakımından Türklere fazlasıyla yaklaştıkları da ortadadır. Yeni bir liderin
etrafında birleşmemeleri için hiçbir neden yoktu. Yani demek istediğimiz, tarihi
şartlar zaten teşekkül etmişti. Bütün bunlar göz önüne alınınca, her yönden
Mogollardan kalabalık olan Türkler; hem güneydeki Öngütler (Sha-tolar), hem
de Turfan bölgesindeki Uygurlar uzak durmadı. Herkes bir an önce eski günlere dönmenin özlemini çekiyordu. Bozkırın en savaşçı kabilelerinden olan Öngütler, Çin’in iki yüzlü politikalarından ve sürekli kan kaybından bıktığı gibi, Uygurlar
da Kıtan ve Tangut baskısıyla ve onların beceriksizlikleri sebebiyle bozulan
ticari ilişkiler için Çingiz Han’ın yanında olmayı tasa etmediler. Elbette ki
Çingiz de Türklere yeterince önem veriyordu. En büyük komutanı bir Tuva
Türkü (Uranhay) olan Subutay’dı ve onu ordularının başına atadı. Askerlerinin
muharip gücünü başta Öngütler olmak üzere, diğer Türk kabilelerinden
oluşturdu ve çocuklarıyla, halkının eğitimini Türk muallimlerin eline bıraktı.
Devlet idaresinde okuma-yazma bilen herkesten yararlanmakla beraber, bu işte
özellikle Uygur danışmanlara çok güvendi.
Şimdi bütün bunları hesaba katınca, Çingizli Devletinin neden Türk
özellikleri gösterdiği ve kuruluşundan kısa bir süre sonra Türkleşip, İslamlaştığı
hususu kolayca anlaşılabilir. Yasaların kayda geçirilmesinin başlıca sebebi, tabiki ülke sınırları
içerisinde, yediden yetmişe herkesin itaatını temin etmek, huzuru sağlamak
yatmaktadır. Her nekadar töreler yazılı olmasa da, zaten herkes onları bilmek ve
uymak zorundaydı. Ancak Çingizli Devletinin yapısına baktığımızda birtakım
farklılıklar göze çarpar. Her şeyden evvel bu hanedanlığın kurucusu durumunda
bulunan Börçiginler sayıca oldukça azdı. Dolayısıyla federasyonu Asya’nın pek
çok yerinden gelerek, toplanmış insanlar oluşturuyordu ki; bunların da büyük bir
kısmı başıboş, ikbalperest, asi ruhlu kişilerdi. Daha önce bulundukları cemaatler
içinde tutunamayan veya huzursuzluk kaynağı olan bu insanlar, Çingiz Han’ın
etrafında birleşmek suretiyle, kendilerine yeni bir gelecek sağlamayı
hedeflerken; hepsinin de zihninde birgün kendi beyliklerini kurmak hülyası
yatıyordu. Bütün bu düşüncelerin önünü katiyetle kesmek ve alışık oldukları
düzensizliklere son vermek gayesiyle yasalar kayıt altına alındı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #1 : 03 Şubat 2015, 17:51:59 »

Daha evvelce de söylediğimiz gibi, bu yasalar durup dururken ortaya
çıkmadı. Elbette ki, bunlar Türk sülaleleri ve toplumunun içinde yaşıyordu.
Çingizliler bu kanunlar ile gelenek ve görenekleri uygulamaktan başka bir şey
yapmadılar. Bütün bunları söyledikten sonra, şimdi Çingiz Yasalarının önemli
maddeleri üzerinde durabilir ve izahlarını yapabiliriz.

Kaynaklar, Çingiz Han’a izafe edilen bu toplum kurallarının, Çingiz Han
ve karısı Börte tarafından küçük yaşlardan itibaren büyütülmüş bir Türk olan
Şiki-Kutuku’nun eliyle metal levhalar üzerine kazındığını aktarmaktadır. 1206 kurultayında Çingiz, Şiki-Kutuku’ya şöyle emrediyordu: “Bize tabi olan insanları sınıflandır; keçe çadırlarla, tahta evlerde oturanları ayır. Kimsenin
sözlerine karşı gelmesine izin verme. İnsanların içinde hırsızları temizle,
yalancıyı kontrol et, ölümü hak edeni öldür, cezayı hak edeni cezalandır, sonra
bütün halkla ilgili alınan kararları Kök Defter’e kaydet”. Aynı zamanda baş yargıç olan bu şahıs, unvanını Türklerden geçen “yarganlık”tan alıyordu ki; bilindiği üzere Bilge Kagan’ın (716-734) kardeşi Köl Tigin de, 716’dan sonra
hem ordu komutanlığına, hem de baş yargıçlığa atanmış ve buna bağlı olarak da
Inançu Apa Yargan Tarkan sanını taşımıştır. Dolayısıyla yapılanların hepsi
bir adalet bakanının kontrolünde gerçekleşiyordu. Türk idareciler kimseye
haksızlık ya da zulüm yapmak istemediler. Çünkü Tanrı’nın yeryüzündeki
gölgesi olarak kendini gören Türk kaganı sadece Türk milletinin değil, bütün
insanlığın hükümdarıydı. Onun için de zaten kitabelerin başında, Türk kaganının
insan oğlunu yönetmek üzere vazifelendirildiğine dair atıf vardır. Türk cihan
hakimiyetinin temelinde de, evrenin her tarafına Türk adaletini hakim kılma
düsturu yatar. Mo-tun, Attila, Kapgan, Çingiz, Temür vs. gibi güçlü Türk
hükümdarlarının çağında çoluk-çocuk, köylü, tüccar kim olursa olsun, devletin
sınırları dahilinde bir yerden biryere korkusuzca seyahat yapabiliyorlar ve
Türk’ün an’anevi adalet anlayışının her tarafta hakim kılındığını gördükleri için
kendilerini güven içerisinde hissediyorlardı. İcraatlar ve yazılı kaynaklar bu muazzam devletin de yer yüzünde bazı vazifeleri olduğu ortaya çıkarıyor. Yani bu savaşçı kavmin görevi sadece kılıç sallayıp, savaş yapmak değildi. Onun
başlıca görevleri, Tanrı’nın verdiği devlet ve güç ile Tanrı adına dünya nizamını
kurmaktır. Bu Türk devletinin başlangıcından, bu güne kadar devam etmiş bir
dünya görüşüdür. Önceden de söylediğimiz üzere, Kök Türkler çağında Köl
Tigin’in, Uygur Kaganlığı döneminde bir Kırgız’ın yargıçlık veya adalet
bakanlığı yaptığını biliyoruz. Çingiz zamanına geldiğimiz de ise, onun dört
oğlundan birisi olan Çagatay yasa koruyuculuğuyla vazifelendirildi. Kaynaklar
onun çok özel bir surette yetiştirildiğinden bahsetmektedir. Çagatay töreden ve
kanunlardan anladığı için devlet içerisinde zaman zaman kendi eliyle tahta
çıkardığı Ögedey’den dahi büyük nüfuza sahip idi. Bununla beraber eski Türk
devletinde hükümetin dokuz bakandan oluştuğunu ve bu kanlıklardan birisinin
de adalet işleriyle görevli olduğu tespit edilmiştir.

Meşhur devlet adamı ve tarihçi Cüveynî, içinde yasaların yazılı
bulunduğu kağıt tomarlarının hepsine, “büyük yasa-nâme derlerdi ve han
olabilecek şehzadelerin hazinelerinde bunlardan birer tane yer alırdı”, diyor. 13.
asırda Ön Asya’ya gelen Mogollardan haber veren Ermeni müverrihlerinin
eserlerinde de “Çingiz Han Yasakları”na rastlanılmaktadır ki, bu kanunlara
Hülagu’nun son derece saygı gösterdiğini öğreniyoruz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #2 : 03 Şubat 2015, 17:55:02 »

Bu yeni yapılanmaya göre ilk önce kabile sisteminde bir düzenlemeye
gidildi. Çadırlarda ve ahşap mekanlarda oturanlar tespit edildi. Yani konargöçerlerle,
oturaklar ayrıldı. Bu belki de bir nev’i nüfus sayımıdır. Bütün mevcut
halklar Çingiz’in yakınlarının emrine verildi ve “Kök Tepter”e geçirildiler.

Aynı sistem Türklerde de vardı. Kök Türk Yazıtlarına baktığımızda Bumın ve
İstemi kardeşler devleti kurduktan sonra, ülke sınırları içerisinde yeni bir
düzenlemeye gittiler: Yukarıda mavi gök, aşağıda yagız yer yaratıldıktan sonra,
ikisinin arasında insan oğlu yaratılmış. İnsan oğlunun üzerine atalarım Bumın
Kagan ve İstemi Kagan oturmuş; oturduktan sonra Türk milletinin ülkesini, töresini idare etmiş, düzenlemiş, dört taraf hep düşman imiş. Asker sevkedip
dört taraftaki halkı hep itaata almış, tabi etmiş. Başlılara baş eğdirmiş, dizlilere
diz çöktürmüş. Doğuda Kadırkan Yış’a kadar, batıda Temir Kapı’ya kadar
milletini yerleştirmiş. İkisinin arasında pek teşkilatlı Kök Türkler böylece oturur
imiş. Bilge kagan, yiğit kagan imiş. Bakanları da yine bilge ve yiğitmiş şüphesiz.
Begleri de, milleti de yine doğru imiş. Onun için ülkeyi böylece tutmuş, ülkeyi
tutup töreyi düzenlemiş. Kendisi daha sonra ölmüş, deniyordu. Devlette yeni
bir teşkilatlanma gerçekleşti. Buna göre, Bumın Kagan ülkenin merkezinde, yani
Orkun havzasında mutlak yönetici olarak kalırken, kardeşi İstemi Yabgu da
batıdaki On Okları (Tölös/Ogur) idare etmek üzere görevlendirildi.

Bu yasanın bir hükmüne göre, hiçbir kimse kendi isteğiyle başka bir
kabileye giremez veya sığınamazdı. Buna aykırı hareket edip, yerini
değiştirenler herkesin huzurunda öldürülürdü. Ona kucak açan kişiler de ağır
cezalara çarptırılırlardı. Tiginler bile bu kanundan çekinerek, başka bir aşiretten
kimseyi yanlarına alamazlardı. Onların bağışlanmaları için dahi aracılıkta
bulunamazlardı.

Çingiz yasalarından birisi de ordu ve muhafız alaylarıyla ilgilidir. Burada
hükümdarı koruyan ve özel işler için seçilmiş bir kuvvetin meydana getirildiği
görülüyor. Ordu onlu sisteme göre düzenlenip, hepsinin başına da komutanlar
atanmıştır. Bu usul Mo-tun çağından beridir Türklerce tatbik olunan bir yapıdır.
Kök Türk ve Uygur dönemi yazıtlarına baktığımızda her birliğin bir başkanı
olduğunu ve Mogolların da bunu Türklerden kopya ettiklerini anlıyoruz.

Bunun gibi Çingiz Han’ın meydana getirdiği özel muhafızlar, yüzlerce yıl evvel
Türkler tarafından oluşturulmuş ve bunlara “Börüler” dendiğini kaynaklar bize
haber vermiştir.

Yine biliyoruz ki, eski Türk toplumunda barış zamanlarında, özellikle eli
silah tutan insanların bir nev’i günümüzün savaş tatbikatı olan sürek avlarına
katılmaları gerekiyordu. Bu avlar bazan kaganın, bazan da ünlü komutanların
idaresinde gerçekleşirdi. Bu olayın temelinde halkı daima savaş için hazır
tutmanın yanısıra, kışlık et ihtiyacının da karşılanması vardır. Gelişi-güzel
avlanmak mümkün değildi. Uygur Türklerinden sonra Asya’ya hakim olan
Çingizliler çağında da bu sistemin devam ettiğini ve yasaya bağlandığını görmekteyiz. Kanunda avcıların nasıl davranacakları, ne gibi bir stratejiye uyacakları hususlarıyla beraber, pekçok şey kayıt altına alınmıştır. Bu iş o kadar
ciddi tutuluyordu ki, “av esnasında görevini yerine getirmeyenler veya ihmalde
bulunanlar şiddetle cezalandırılacaktır”, diye hükümler konmuştur. Mart ile
aralık ayı arasında yavru dönemi olduğundan av kesinlikle yasaktı. Cüveynî’den
edindiğimiz bilgiye göre; vahşi hayvan avı, bu işe bakan bir komutanın izniyle
yapılırdı. Avcıların tutacakları saf, avı nasıl çember içine alacakları, kurallara
bağlanmıştı. Ava çıkılmadan evvel, av sayısını öğrenmek için, av yerine insanlar
gönderilir, avcılar da muhakkak bir eğitimden geçirilirdi. Komutanların ve
askerlerin boş zamanlarında av ile megul olmaları teşvik ediliyordu.

Barış zamanlarında daima savaş için hazır bulunan halk, seferberlik
durumlarında orduda askerlik yapmakla mükellef olmalarının yanısıra, ordunun
da ihtiyaçlarını karşılamak zorundaydılar. Bunun için her kabilenin ve her
obanın sağlamakla yükümlü olduğu nesneler mevcuttu. Hunlar zamanından
itibaren yasalara bağlı olarak, Türklerde boyların ve obaların savaş öncesi ve
sonrasındaki vazifeleri belirlenmişti. Hatta daha ileriki çağlara intikal eden bir
tımar sisteminin kurulduğuna şahitiz. Mesela, Tabgaçlarda 421 tarihinden
itibaren 100 koyuna sahip olan herkes bir savaş atı vermek zorunda olduğu gibi,
Hazarlarda boy sorumluları devlet ordusuna gerektiğinde, durumlarına göre
muayyen miktarda suvari göndermekle yükümlüydüler. Bütün bunlar yine
millet arasında, bir emir-komuta zinciri dahilinde gerçekleşiyordu. 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #3 : 03 Şubat 2015, 17:57:14 »

Belki de ülke güvenliğiyle alakalı bir kanun da, vatanın belirli yerlerinde
menzillerin kurulması ve bunların ihtiyaçlarının karşılanmasıydı. Bunlar bir
nev’i haber ulaştırma merkezleriydi. Biz bu sistemin de yüzlerce yıl önce
Türklerde mevcut olduğunu ve bizzat kitabelere kadar intikal ettiğini biliyoruz.
Meşhur Tunyukuk Yazıtı’nda, 710 tarihindeki Türgişlerle olan savaş
münasebetiyle, şu cümlelere rastlıyoruz: Üç körüg kişi kelti. Sabı bir: “Kagan
sü taşıkdı. On Ok süsi kalısız taşıkdı” tir. “Yarış Yazıda tirilelim” timiş. Ol
sabıg işidip kagangaru ol sabıg ıtdım. Kanta yan sabıg yana kelti: “Olurıng”
tiyin timiş. “Yelme kargu edgüti urgıl basıtma” timiş.

Yukarıdaki cümlelerdende anlaşılacağı üzere, bu tür gözetleme kulelerine ve menzillere eski Türkler
“kargu” diyorlardı.
Türkler açısından savaş esnasında bey ile hizmetçinin hiçbir farkı yoktu.
Herkes milletin ve devletin bekası için çalışmak mecburiyetindeydi. Çingiz
kanunlarına baktığımızda, başlangıçtaki durumun Türklerdeki gibi olduğu
anlaşılır. Yani han oğlu ile sıradan bir çoban yasalar önünde eşitti. Fakat bir süre
sonra bu usulün değiştiğini görüyoruz. Çingiz’in neslinden gelenlerle, onun
fetihleri zamanında yardımcı olanlara çeşitli payeler verilmiş ve bunlar yasalar
önünde dokuz suça kadar muaf tutularak, ömür boyu birtakım imtiyazlardan
faydalanmışlardır. Halbuki Türk devlet teşkilatında Tanrı’dan (Kök’ten)
aşağıya doğru inen, karizmatik bir yapının varlığı söz konusudur ve töre
karşısında “herkesin boynu kıldan incedir”.

Yasaların önemli maddelerinden birisi de; şehzadelerin ve devlet
büyüklerinin gösterişli elbiler giymelerinin men edilmiş olmasıdır. Türk
devletinde hiçbir vakit ayrıcalıklı sınıflar olmadı. Özellikle yabancılar, komutan
ile askerin, bey ile tebanın aynı sofrada yemek yemelerine, oturup
konuşmalarına bile şaşırıyordu. Halbuki eski Türk düşüncesinde, bütün insanlar
Tanrı tarafından yaratıldıkları için eşittiler. Bir kişinin diğer bir insandan
üstünlüğü ancak erdem ile beliriyordu. İslamiyetle birlikte erdemin yerini edeb
sözü almaktadır ve Kutadgu Bilig’de Yusuf Has Hacib şöyle diyor: Oğula bütün
erdemleri tam olarak öğret; çünkü ileride bu erdem ile mal sahibi olur. Ama
zamanla Mogol beyleri Çingiz yasalarındaki bu hükmü kendi çıkarları uğruna
kötüye kullandılar. Tabi ki bu vaziyet halk ile yöneticiler arasındaki uçurumun
büyümesine, devlet sisteminin çökmesine neden oldu. Onlar artık tarihteki TürkMogol
kudretini muhafaza edemeyecek kadar kendi benliklerini yitirdiler. Saray
hayatı, zevk ve eğlencenin aşırılığı ile çok fazla gevşediler. Etraflarını saran
kadınlar ve Çinli devlet adamları yüzünden, dış dünyadan koptular ve ne olupbittiğini
anlayamadılar.

 Bununla birlikte daha sonraki zamanlarda Türk töresine, gelenek ve
göreneklerine uymayan, sırf Mogolların içtimai yapılarıyla alâkalı yasaların
yürürlüğe girdiği anlaşılıyor. Bunlardan birisi de evlenme konusundadır.
Mogollarda, herhangi bir yerdeki güzel kızlar toplanarak, yöneticilerin odalıkları
haline dönüştürülebiliyordu ve onlar hiçbir hakka da sahip değillerdi. Erkekler
idare edebilecekleri kadar kadın alırlardı. Ama buna karşılık zina yapanlar
öldürülüyordu. Türklerde aile, aile kurma, kadın ve namus son derece önemli
kurumlardır. Bir kadın hiçbir surette mal gibi alınıp, satılamaz. Türk
toplumunun bugüne kadar varlığını devam ettirmesinin sebeplerinden birisi,
aileye ve kadına verdiği önemden kaynaklanmaktadır.
Din kültürü açısından baktığımızda Mogollar, Türklerin tek Tanrı inancını
benimsemişlerdir. Bu durum Mogol yasalarına da yansıyarak, bir Tanrı’ya iman
öngörülmektedir. Ayrıca dinler arasında bir ayrımın yapılmaması da
kararlaştırılmıştı. Cüveynî, “Çingiz Han Kök Tengri’ye inandığından dolayı,
insanları dinine göre ayırt etmezdi. Hangi dinden olursa olsun alimlere iyi
davranırdı. Bunu Yüce Tanrı’ya karşı bir görev bilirdi”, demektedir. Yine Tarihi
Cihangüşa’da; Çingiz Han’ın birşeyi kabullendirmek için güçlü padişahların
başvurduğu, korkutma ve tehdit yöntemini seçmediği, bir kimseyi yola getirmek
amacıyla söylediği en sert söz (veya yazı), “ne olacağını biz bilmeyiz, Tanrı
bilir” şeklinde olduğuna dair cümlelere rastlamaktayız. Muhtemelen burada
Cüveynî’nin bir abartısı olabilir. Ancak, Çingiz Han’ın ilme ve alimlere önem
vermediğini, Allah’a inanmadığını da kimse iddia edemez. Bilindiği gibi eski
Türkler, yerin ve göğün yaratıcısı olarak tek bir Tanrı’ya inanıyorlardı.
Malumdur ki, eski Türklerde gelecekten haber veren, halkın dertlerine deva
olan, bir nev’i halk hekimi durumunda bulunan din adamları, kamlar vardı.
Fakat zamanla diğer dinlerin de tesiriyle, bu dini anlayışta birtakım değişiklikler
meydana gelmiş ve bu adamlar halkı suistimale başlamışlardı.

 İstismarın önünün alınabilmesi için bu tür yasakların konduğu görülüyor. Bununla beraber,
suya işememek ve tükürmemek fiillerinin de yasada yer alması söz konusudur.
Bunlar elbette ki sosyal olayların tezahürüyle meydana gelmiştir. Hayatın
kaynağı olan su sadece insanlar için değil, bütün canlı varlıklar açısından
vazgeçilmez bir nimet olduğundan, su kaynaklarının korunması ve insan sağlığı
bakımından kirletilmemesi gerekiyordu. 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #4 : 03 Şubat 2015, 17:58:34 »

Veraset hukukuna dair de yasa içinde maddeler olduğunu görüyoruz. Bu
da Mogollarla ortaya çıkmış bir durum değildir. Eski Türklerde ailenin malının
ortak olduğunu, zamanı gelip, yuvayı terkeden çocukların beraberlerinde haklarına düşen malı aldıklarını biliyoruz. Türkçede izdivaç için kullanılan “evlenme” veya “evlendirme” terimleri, evlenen erkek veya kızın baba
ocağından uzaklaşarak, ayrı bir ev meydana getirmesi demek idi.
Hırsızlığın cezası Türklerde olduğu şekilde, çok ağırdı. Mesela at
çalmanın cezası ölüm veya 700 sopa darbesi yemekti. Yalancılık ve falcılık gibi
şeyler yasaklanmıştı. Kavga sırasında taraf olmak, yerine göre ölümle
cezalandırılıyordu36. Zamanla felsefi ve tabiat dinlerinin etkisiyle oluşan yanlış
düşünceler ve batıl inançlardan kaynaklanan hayvan kesme usulleri, ateşin veya
pişmekte olan bir yemeğin üzerinden geçmek gibi konumuzla doğrudan ilgili
olmayan yasa maddeleri üzerinde durmaya gerek görmüyoruz.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bütün dünya ve ilim alemince Çingiz
Yasası diye bilinen bu toplum kuralları birden bire, Çingiz çağında ortaya
çıkmış şeyler değildir. Bunlar o zaman için çok geri olan Mogol topluluğu
açısından da, meydana getirilemeyecek unsurlardır. Dolayısıyla onları etkileyen
bir toplumun olması gerekiyor ki, o da Türklerdir. Zaten kaynaklara
baktığımızda, binlerce yıldan beridir bu yasaların, töre hükümleri şeklinde Türk
milletinin içerisinde yaşadığı anlaşılıyor.

Prof.Dr Saadettin Gömeç
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.052 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.009s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.