YENİÇERİ OCAK NİZAMININ BOZULUŞU
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 14 Aralık 2019, 08:21:01


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: YENİÇERİ OCAK NİZAMININ BOZULUŞU  (Okunma Sayısı 1961 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bögü:Alp
Atsız'ın İzinde
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.991


Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!


Site
« : 05 Temmuz 2015, 13:12:15 »

YENİÇERİ OCAK NİZAMININ BOZULUŞU

Çok eskidenberi "Ocağın nizamı nasıl bozuldu,, diye bir mesele vardır; Osmanlı İmparatorluğunun sarsılmakta olduğu hissolunduğundanberi de bu sualin cevabı aranıp durmuştur. Fakat bu güne kadar bu mevzuun makûl bir izahı yapılmamıştır. Tarihçi Ali'denberi, bütün
ileri sürülen fikirler, aşağı yukarı birbirinin aynıdır. Yeniçeri teşkilâtının Osmanlı İmparatorluğundaki rolünü pek mübalağalandıran
Avrupalı müellifler Ocağın bozulması konusunda Osmanlı müelliflerinden pek ayrılmamışlardır1. Onun içun, burada onların söylediklerini
ayrıca kayda lüzum kalmadan, bu hususta ileri sürülen fikirlerin bir hulâsasını vermek kâfidir. Umumiyetle kabul olduğuna göre, Kapukulu teşkilâtının temel
kanunu, Türk-Müslüman halkın bu müesseseye alınmasının yasaklığına dayanıyordu. Hıristiyan çocukları, Acemi Ocağı denen bir mekteptemüslüman dinini  benimsedikten ve kuvvetli bir Türk terbiyesi aldıktan sonra, çok sadık ve disiplinli bir asker oluyorlar, girişilen harplerde, Devlete büyük zaferler sağlıyorlardı. Kanunî Süleyman ve ondan evvelki padişahların dirayetleri ve ordunun başında bizzat harbe gitmeleri, bu yeniçeri ocağının intizamını muhafaza etmişti. Bu devirlerde Ocağa yabancı girmesine katiyen müsaade olunmazdı2. 1575'de Padişah olmuş bulunan III. Murad devrine kadar Yeniçeri Öcağı'nın bu esas nizamı devam etmiştir3. Fakat, Yeniçerileri sevmiyen bu padişah, şehzadesi Mehmed için yaptırdığı düğün esnasında, hoşuna giden bir takım insanları, mükâfat olarak Ocağa aldırdı; işte bu hâdise ile Ocağın nizam ve kanunları hemen bozuluverdi4. Bir defa Ocağa "yabancı,, -yani Türk halkı- girdikten sonra, disiplin de kalmadı. Yeniçerilerin bekâr kalmalarılâzım iken, XVI. yüzyıl ortalarındanberi, aralarında evlenmeler de
 başlamıştı. Ocak mensuplarının ticaret ve sanatla uğraşmıya atılmaları, mües'seseyi büsbütün intizamından çıkardı. Bunun neticesi olarak,
talimle de uğraşmaz oldular ve harp kudretleri de düştü. İşte son senelere kadar meselenin izah şekli böyle idi.
Türk yazarları tarafından Osmanlı tarihi yeni bir metot ile tetkik olunmaya başladığındanderi, son olarak, sayın Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, bu meseleyi yeni baştan ele alarak tetkik etmiş ve iki cilt halinde bin sahifeye yaklaşan "Osmanlı Devleti Teşkilatından Kapukulları,, adında mühim bir eser çıkarmıştır. Bibliyografyasından ve hele arşiv vesikalarından, üstadın bu esere ne kadar emek sarfettiği kolayca anlaşılır. Fakat, yukarıda kısaca özetini verdiğimiz fikirler Uzunçarşılı tarafından da, adeta hiç dokunulmadan kaydedilmiştir.
Şimdiye kadar kimsenin bir türlü izah edemediği "Ocak nizamının bozuluşu,, meselesini biz burada, katî surette halledecek değiliz. Ne bu makalenin kadrosu ve ne de buna ayırdığımız zaman bu işe yetmez. Yalnız, burada yapacağımız iş, daha çok meselenin nasıl ele alınması lâzım geldiğini düşünmek Ve elimizdeki müspet delillere dayanarak şimdiye kadar ileri sürülen fikirlerin esassızlığını meydana koymaktan ibaret kalacaktır. Gerek sayın Uzunçarşılı'nın ve gerek ondan evvelkilerin eserlerinin bizde bıraktığı bir tesir şudur ki, bunlar İmparatorluğun süratli tekâmülünü içtimaî müesseselerinin mükemmeliyetine bir sebep olarak almışlardır.
Yani, kısa bir zamanda muhtelif milletleri idaresine alarak kararlı bir rejim yaratabilen bir devletin içtimaî müesseselerinin çok
mükemmel olacağı tabiidir. Böyle bir hipotezi kabul ettikten sonra, devlet müesseselerinin bozulmasının tarihini araştırırken, XVI. yüzyılın
ortalarından geriye gitmiye lüzum yoktur. İmparatorluğun inhitatını hazırlıyan olaylar, bu yüzyılın sön yarısından itibaren cereyana
başlamıştır. Gene bu müellifler, Ocak kanunlarını tesbite çalışırken, meselâ XV. yüzyıldaki bir noksanı XVII. yüzyıldaki cari usullerle veya kanun kayıtlariyle ikmale çalışarak, sanki eskiden noksansız bir kanun konmuş da, tarihî vesikaların ve kaynakların kifayetsizliği yüzünden bugün bu bilinemiyormuş gibi bir zihniyetin tesirinde kalıyorlar5. Bu yüzden müessesenin tekâmül ve gerileme safhalarını ve bunların sebeplerini meydâna çıkarmak zorlaşıyor. Bütün sosyal müesseselerin birbirleriyle olan münasebetlerini ve  tekâmüllerinde yekdiğerlerine olan tesirlerini düşünmeden, her bir müesseseyi tek başına ve sırf kendi kanunlarına dayanarak izah eylemiye çalışmak bizi yanlış neticelere götüreceği açıktadır. Meselâ, sayın Uzunçarşılı, Kapukulu teşkilâtını devletin yalnız diğer müesseselerindendeğil, hattâ geniş ordu teşkilâtından da tecrit ederek  izaha çalıştığı için, bu bakımdan, birçok meseleleri ya kapalı bırakmış veyahut hiç dokunmamıştır.  Şimdi, biz burada, sayın profesörün müphem bıraktığı ve belki de lüzumsuz sayarak tetkiki faydasız gördüğü tarafları ve bu yoldaki görüşlerimizi bildireceğiz.

Bilindiği gibi, İmparatorluğun XV. yüzyıldan önceki zamanları hayli karanlıktır. Osmanlı kaynakları umumiyetle Fatih devrinden az evvel
veya az sonralarında yazılmışlardır. Halbuki, Yeniçeri Ocağı bu zamandan yüzyıldan fazla bir eskilikte olduğundan dolayı, bunların kayıtlarına
yüzde yüz doğru denemez. Hele mükemmel bir Ocak Kanunu'ndan ise hiç bahsetmiyorlar. Ta ilk zamanlardan itibaren, her sonraki müellif
bir evvelkisinin kanun diye kaydettiklerini tamamlıyarak, bu suretle muhtelif kanunnameler meydana gelmiştir.
Herhangi bir Padişah tarafından konmuş tam bir kanun da yoktur. Esasen ilk zamanlarda müessesenin basitliği dolayısiyle, bunu tabii bulmak lâzımdır. Sayın Uzunçarşılı'nın vesikaları arasına aldığı nümunelerden de anlaşıldığı gibi, bir meselede tereddüde düşüldüğü veya
mevcut geleneğe aykırı bir iş yapıldığı zaman, her Padişah böyle meselelere ait birtakım hüküm ve fermanlar çıkararak "kanunnameme kayd olunsun,, demek suretiyle ötedenberi kalmış bir âdeti kanunlaştırmış veya mevcut kanunun yetmediği meselelerde yeni hükümler koymuştur.
Ayrıca bunlara ait verilen ilk numunelerin dahi hayli sonraki tarihlere ait olduğu görülmektedir6. Gerek birer şahıs tarafından kaleme alınan kanunnameler ve gerekse zaman zaman, padişahlarca birer meseleye ait olmak üzere çıkarılan hükümler, bize, Yeniçeri Ocağı'nın ana prensiplerini ihtiva eden bir kanunun
var olmuş bulunduğunu kabul ettirebilir mi? Şüphesiz buna hemen evet denemez. Esasen, en ince teferruatına kadar bir kanunun var olup
olmadığı, varsa buna riayet olunması, zarureti ancak XVI. yüzyılın sonlarından itibaren duyulmıya başlanmıştır. Çünkü devlet şiddetli sarsıntılar
geçiriyordu. Mazinin parlaklığı, düşünen insanları, ister istemez,, kendi zamanlarındaki cari usullerle eskileri mukayeseye sevketmiş, tabii
olarak, meydana gelen değişmeler birer "bid'at,, sayılmış ve eski kanunların ihyası istenmiştir. Osmanlı müellifleri içinde XVII. yüzyılın ortalarına
kadar gelenlerden yalnız Kâtip Çelebi içtimaî tekâmül zaruretini
kavramış görünüyor 7. Bunları söz etmekle şunu söylemek istiyoruz ki, baştan XVI. yüzyılın sonlarına kadar geçen üç yüzyıl devamınca, hangi devirde hangi kanun, ne gibi suret ve sebeplerle kondu ve aynı kanun ne zaman hükümden düşerek, yerine yenisi geldi, bu açıkça bilinmiyor.
Meselâ, Ocağın temeli sayılan, Türk-Müslüman ahalinin yeniçeri olması yasağı acaba ne zaman ortaya çıkmıştır? Daha başta, böyle bir hüküm konmuş mu idi? Yoksa bu sonradan mı ortaya çıktı? Sonradan ise, bunu hükümdar siyasî bir gaye ile mi, yoksa kendilerinde kuvvetli bir Ocak şuuru uyanmış olan yeniçerilerin zorlamalariyle mi kabul etti ? XVI. yüzyılda, Türk ahali arasında gördüğümüz Ocağa girmek hususundaki arzu ilk kuruluşta da var mıdır? Ocağın doğuşuna
kadar hemen tamamiyle millî olan sosyal bünye, bu yeni müesseseyi nasıl karşıladı ? Siyasî reaksiyonlar meydana gelmiş midir ? yukarıdaki suallere cevap  malzemeleri ve ilmî eserleri meydana getirmiş durumda olmadığı için,bunlara ait en ufak tahmin dahi mümkün olmadığından, şimdi, biz gene
 Kanunî Süleyman'ın ölümü sıralarındaki Ocak teşkilâtını esas alarak, bunun XVII. yüzyılın ortalarına kadar ne gibi tarihî zaruretlerle değiştiğiniaraştıracağız Evvelâ Ocak kanunlarına aykırı olarak Türk - Müslüman ahalinin ne zaman ve ne yolla toplu halde yeniçeriliğe alındıklarını araştıralım: bir defa, sarayda Türk unsurun hiç bir zaman eksik olmadığına vehatta Türklerle devşirmeden yetişenler arasında mücadeleler de çıktığına
 göre, az çok, her zaman Türkler ocağa dahil olmuşlar demektir. Fakat bunun da ocağın devşirmelik karakterine, hiç olmazsa Kanunî
Süleyman'ın son yıllarına kadar, bir tesir yapmadığı meydandadır. Fakat XVI. yüzyılın ortalarına gelindiği zaman, Devletin bünyesinde
hissolunmaya başlayan sarsıntı, Ocağın geleneğini yıkacak sosyal âmilleri hazırlamış bulunuyordu. Bir taraftan Devlet ordusunun esası ve onda dokuzu demek olan Timar teşkilâtı çökmekte ve topraklı sipahiler isyana hazırlanmakta idiler8. Diğer taraftan, Anadolu'da çiftçi halkın mühim bir kısmı ziraatı bırakarak, ya levent olup soyguncu bir grupa dahil oluyar, veyahut şehre gidiyordu. Bu sıralarda Anadolu leventlerinin ne kadar çok olduğunu anlamak için, bunların
soygunculuk etmek üzere üçer, beşer gruplar halinde Selanik ve Filibe taraflarına kadar gittiklerini söylemek yetişir 9.
Kendilerine vazife verilmediği için medreselerde yığılıp kalmış olan softalar (yani medrese talebesi) yirmişer otuzar kişilik bölükler halinde
dolaşıyorlardı. Anadolu'da sosyal sıkıntı kendini 1553 de gösterdi, timarlıların
başta bulunduğu gayrımemnunlar Şehzade Mustafa ile Aksaray'daki orduyu basacak iken, hâdise önlendi ve şehzade de yokedildi.
Timarlı sipahilerin memnuniyetsizliği devam ediyordu. Nahcivan seferinde bu hallerini Padişaha gösterdileı 10. Padişah, Amasya'ya
gelip Rumeli Tımarlılarına izin verdiği esnada, Rumeli taraflarında timar erbabı, Levent ve Medrese talebesi ile birleşerek, gene isyan
ettiler. Başlarında, Şehzade Mustafa olduğunu iddia eden biri vardı. Himaye ediyorlar, başlarına levent topluyarak eşkiyalıkta bulunuyorlardı. Nihayet, 1559 da Osmanlı iç tarihinin sayılı hadiselerinden birisi meydana geldi: Selim ile kardeşi Bayezid arasında, taht yüzünden, anlaşmazlık çıktı. Osmanlı vakanüvislerince pek basit bir vaka, kaç defa emsali geçmiş şehzade kavgalarından birisi olarak kaydedilen buhâdise, yukarıda tablosunu çizdiğimiz duruma gelmiş Anadolu'da
olduğundan dolayı, devletin ordu ve idare teşkilâtı ve Anadolu halkının hükümet karşısındaki durumu bakımlarından bir dönüm noktasıdır. Önemi şimdiye kadar anlaşılamadığından henüz tetkik edilmemiş bulunan bu hadiseyi kısaca kaydedelim.
Bayezid'in Kanunî'ye isyan etmesindeki sarayın iç sebeplerini söylemiye lüzum yoktur. Fakat Anadolu'da, Ankara, Amasya gibi
şehirlerin ileri gelenlerinin, Kanunî'ye karşı, Bayezid'i tutmaları hayli enteresandır. Fakat, bu şehir muhitlerinin hareketlerine ait fazla birşey bilemiyoruz. Sipahilerle leventlere gelince, bunların zaten isyana hazır olduklarını söylemiştik.

Bayezid isyana karar verdiği zaman, taraf taraf, bütün Anadolu'nun ileri gelen sipahileri, hemen harekete geçerek, şehzadeye bir ordu
kurmuya koyuldular. Bu ordu "Yevmlü ordusu,, adını almıştı. Teşkilâtları Yeniçeri teşkilâtının aynı idi. Zabitlerin hepsi timarlı sipahilerdendi. Yevmlü yazıldığında resmî elbise merasimle giyiliyordu. Bayezid, Padişah olunca ödenmek üzere, halktan para ve hayvanat da toplamıştı.
Yevmlü'ler ulufe alıyorlardı ve harp sonunda Yeniçeri olacaklardı. Anadolu halkının kapukulu olmak hususundaki arzusunu çok eyi
 olan Padişah, oğlu Selim'e de, Bayezid gibi, yevmlü ordusu kurmasını tavsiye etti. Bunun üzerine Selim dahi, kapukulluğu vaadi İstanbul'da telâş vardı. Kanunî harbin kazanılacağından ümidli değildi. Onun için kendi de Üsküdar'a geçmişti. Nihayet, Konya'da olan kanlı harbi Bayezid kaybedince, bütün asî sipahiler yanlarındaki levent bölükleriyle, dağlara çekildiler. Asî şehzadenin Amasya'dan geri gelmesiyle, yeni bir ayaklanma olmak ihtimali mevcuttu. Bu korku Bayezid İran'a gittikten sonra kalmadı. İşte bu tesirledir ki, devletin bütün askerî kuvvetleri, Anadolu'nun mühim noktalarında, uzun zaman hazır bekledi.
Bayezid hadisesinin kapanması mümkün olmakla beraber, devlet üzerinde meydana getirdiği tesir, büyük değişmelere sebep oldu :
Birkaç şehzadenin birden, Anadolu'da valilik etmeleri âdetine son verildi. Bununla timar erbabının isyana vesiyle bulmaları önlenmek
isteniyordu. Bundan daha mühim olarak, yasakçı veya korucu adı ile Anadolu'nun her tarafında Yeniçeri grupları yerleştirilmişti13. Hem timar
erbabının isyanlarının uzaması ve hem de III., Murad devrinde İran seferlerine başlanması Yeniçerilerin Anadolu'da yerleşip kalmalarına
yardım etmişti. Artık vilâyetlerde emniyet, timarlılardan alınıp, ocaklılara teslim edilmiş bulunuyordu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

«Dünyada en büyük iftiharım, Türk yaratıldığımdır!»
Bögü:Alp
Atsız'ın İzinde
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.991


Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!


Site
« Yanıtla #1 : 05 Temmuz 2015, 13:17:17 »

Şu olaylardan, gerek yeniçerilik ve gerek timar için, mühim.neticeler doğmuştur : XVI. yüzyıl'ın ortalarına kadar devletin askeri kuvvetinin
onda dokuzu nisbetinde olan timar müessesesi artık bozulmıya başlamış ; yüzyılın sonunda ise, büyük Celâli isyanları bunu, bütün bütünhızlandırmıştı. Koçubey, kendi zamanında, timarlı sipahilerin mevcudunu, 7 ile 8 bin arasında tahmin ediyordu 14. Buna karşı, Kapukulu miktarı muntazam bir artış ile, yarım yüzyıl gibi kısa bir zamanda elli bini aşmış bulunmakta idi. Hele Kanunî'nin ölümünden takriben .85 sene sonra, yani Tarhuncu zamanında, Kapukulu mevcudu yüzbine çıkmış bulunmakta idi 1 5 ; bir yüzyıldan az bir zamanda, evvelce onda dokuz olarak kebul ettiğimiz timarlı sipahi Kapukulu nisbetinin ters döndüğünü
görüyoruz. Yani, topraklı sipahi mevcudu Kapukullarının onda biriderecesine düşmüştü.
 ' Şu halde, umarın tarihî bir zaruretle çökmesinden hasıl olan boşluğu doldurmak mecburiyeti altında adetleri bu kadar artan kapukullarının eski devşirme kanunu ile devam ettirilmeleri mümkün mü idi? Ocak bir kaç bin kişi iken, üç beş senede bir temin olunan bir miktar hıristiyan çocuğu yerine, şimdi her sene ocak kadrosu için on bine yakın bir eksiği tamamlamak gibi ne maddeten ve ne de manen mümkün olmıyan bir vaziyet hasıl olmuştu. Görülüyor ki, üstad Uzunçarşılı'nın, eskilere uyarak, aynen kabul ettiği " yabancı „ alınması suretiyle ocağın disiplininin bozulmuş olması hadisesi III. Murad zamanında değil, en aşağı Kanunî' nin son yıllarından başlıyor ve şahısların keyfî bir hareketi olmayıp, tamamiyle zarurî bir olay olarak görünüyor. Kapukulu teşkilâtı devletin esas kuvveti haline geldikten sonra, bir müslüman devleti olan Osmanlı İmparatorluğunun daimî ordusunun yüz bin kişilik gayri türk bir unsurla kurulamıyacağı realitesi ile, Anadolu timarlı ve leventlerinin yukarda geçen vaziyetleri bir araya gelmiş ve Devşirme kanunu böyle bir zor altında yıkılmıştır. Bahusus XVI. yüzyıl XIV. yüzyıldakinden çok farklı idi16. Bundan sonra ocağın eski disiplin ve intizamının nasıl bozulduğunu
araştıracağız. Ocağın kurulmuş olduğu devrin iktisadî şartlariyle XVI. yüzyılın sonundaki şartları, bazı malûm rakamlara dayanarak karşılaştıralım : Osmanlı devleti, ilk kuruluşu anlarında, sefere götürdüğü Türklere ve sonra kurduğu askerî teşkilâtın mensuplarına, adam başına iki akçelik
bir gündeliği kâfi görmüştü. Bunlar bu para ile geçiniyorlar mıydı ? Bunun mümkün olup olmadığını anlamak için, meşhur arap seyyahı
İbn Batuta'nın Anadolu'daki hayat şartlarına ait verdiği bazı rakamları ele alacağız. İbn Batuta bu sıralarda, meselâ Bolu'da, semiz bir koyunun yarısının iki dirheme alındığını, gene iki dirhem ile on kişinin bir günde yiyebileceği kadar ekmek almak mümkün olduğunu, meyvenin
daha ucuz olduğunu, zahirenin ise hepsinden aşağı fiyatta bulunduğunu söylüyor17. Eldeki malûmata göre, o zamanki akçe bir dirhem gümüş paranın % 32,5 na müsavidir. Semiz bir koyunun yarısını 15 kilo olarak kabul edelim ; bunun fiyatı 6 Osmanlı akçesine müsavi demektir ki, 1939 rayicine göre, bir akçeyi 10 kuruş olarak kabul edersek, bugünkü para ile etin kilosu 4 kuruşa geliyordu 18. Aynı hesapla ekmek de 5 kuruşa gelir. Bir yeniçeri günde iki akçe, yani 20 kuruş aldığına göre, ekmeğin sırf o seneye ait pahalılığı hariç olarak, geçinmek imkânı fazlasiyle mevcuttur. Bu sırada buğday daha ucuzlamıştır ; takriben bir akçeye üç kilo olup, bugüne göre, bir kilo ekmek 3 kuruşa gelir. 1510 narhında, Kayseri'de, yağın okkası 4, unun batmanı 2 akçe olduğuna göre, bir kilo yağ, bugünkü hesaba göre 30, ve bir kilo ekmek bir kuruştan bile aşağı idi. Et, yukarıdaki gibi pahalı kalmıştı. Ketenin arşını 25 kuruşa satılıyordu. Bu sıralarda bir işçi 3 akçe kazanıyordu ki, 30 kuruş demektir. Bir yeniçeri, ortalama, 5 akçe ulufe aldığına göre, yukardaki fiatlar bir pahalılığa alâmettir. 1547'de ilerlemiş bir pahalılık yoktur; bir işçi 4 akçe yevmiye alıyordu, 1582 den itibaren, mühim bir fiyat yükselmesi başlamıştır. Bu yılda Ankara şehrinde narh şöyledir: yağın okkası 10 akçe; koyun eti bir akçeye 150 dirhem; ekmeğin 900 dirhemi bir akçe; sabun 10 akçe idi. Bugünki rayice göre yağın kilosu 80, etin kilosu 23, ekmeğin kilosu 3 kuruştu. Bu sırada, gene bu şehirde, inşaatlarda bir ırgat, yani, işçi yevmiyesi 6 akçe idi. Bir yeniçeri ortalama 7 akçe ulufe alıyordu, ki işçi 60 ve yeniçeri 70 kuruş kazanıyor, demektir.
1590 da, akçenin ayarı yarı yarıya düşürülmüş olduğundan, altının
resmî fiyatı 60 dan 120 ye, kuruşunki de 40 dan 80 akçeye çıkarıldı.
Bu vaziyet üzerine fiatlar da yükseldi. Bu sırada, gene Ankara'da, narh
şöyle idi: Ekmeğin 200 dirhemi 1 akçe, yağın okkası 15 akçe, koyun
eti 6 akçe, bir arşın bez 5 akçe idi. Bu güne göre, ekmeğin kilosu 15
kuruş, yağınki 145, etinki 55 kuruşa gelir; bir arşın bez de 50 kuruşdur.
1595 den itibaren, büyük Celâlî İsyanları başlamış olduğunda,
yukardaki pahalılık anormal bir surette yükseldiğinden başka, bütün
köylülerin harekete iştirak etmeleri yüzünden, şiddetli bir kıtlık da bu
vaziyete katıldı. 1610 yılına kadar bu hal devam etti. Ekmek bugünkü
rayice göre, 25 ile 32 kuruştan aşağı düşmedi. Meselâ 1607 de 100 dirhem ekmek bir akçe (kilo 32 kuruş), sade yağın okkası 40 akçe
(kilo 320 kr.) idi. Sicillerdeki kayıdlara göre, ayrıca, yüzde 10 ile 30
arasında da bir ihtikâr vardı.
Şu pahalılığı akçenin düşmesinden sanmamalıdır. Gerçi, halk arasında
kuruş resmî fiyatın iki misline, yani 160 akçeye ve altında 120
den 240 akçeye fırlamıştı. Fakat, kadılar narhları daima resmî akçe
rayicine göre takdir ediyorlardı. Aynı senelerde, Kayseri piyasalarında
hemen daima, altun ve kuruş kullanıldığı halde, pahalılık Ankara'dan
da fazla idi. Meselâ aynı karışıklık senelerinde, buğdayın kilesi (yani
16 okkası) bir kuruş ile 4 kuruş arasında inip çıkmıştır ki, kuruşun
resmî rayici 80 olduğuna göre, bir okka buğday 5 ile 20 akçe
arasında inip çıkmış demektir. Bugüne göre, ekmeğin kilosu 30 ile
120 kuruş arasında değişmiş olur ki, bu da misli görülmedik bir kıtlığı
ifade eder 20. Gerek Ankara'da ve gerek Kayseri'de, hatta bütün Anadolu'da,
bu müthiş pahalılığa göre, işçi gündelikleri, 1582 ye nazaran,
15S0 da, 10 akçeye çıktı; kıtlık ve pahalılık devrinde de aynı kaldı.
Bir yeniçeri de 9 akçe ulufe alıyordu21.
Bu verdiğimiz rakamlardan hakikî fiyat yükselmesinin derecesini
anlamak ve ulufe alanların bundan ettikleri zararı göstermek için, akçe
rayicinin ne kadar düştüğünü söylüyelim:
İbni Batuta devrinde, Osmanlı akçesinin bir gümüş dirheme nisbeti
13/40 idi22. Buna göre, 2 akçe alan bir yeniçeri 65/100 dirhem gümüş
alıyordu. 1510'da bir dirhem gümüş dört akçeye satıldığına bakılınca,
akçenin gümüş nisbeti % 25 olduğu görülür. Bu tarihte, ortalama, bir
ulufe 4 akçe olduğuna göre ele geçen gümüş miktarı % 35 artmış demektir.
XVI. yüzyılın son yarısında akçenin gümüş nisbeti % 20 idi.
Bu sırada orta bir ulufe 7 akçe idi ve bir yeniçeri 1,4 dirhem gümüş alıyordu.
1585'de akçenin gümüş nisbeti % 12,5 a indirildi. Orta ulûfeliye
8 akçe verilmekte idi. Bu bir mikdar dirhem gümüş demektir. Nihayet
1595 de, 1 dirhem gümüşten 9,5 akçe kesildiğinden, 9 akçeli bir yeniçeriye
bir dirhemden az eksik bir gümüş veriliyordu. Görülüyor ki,
ilk yeniçeriye verilen gümüşe nazaran XVI. yüzyılın sonundaki bir
yeniçerinin aldığı gümüş fazlalığı ancak % 25 dir. Halbuki, ilk yeniçeri
bir akçeye iki buçuk kilo et alabiliyordu. 1582'deki bir yeniçeri
ise aynı akçe ile ancak 375 gram et alabilmekte idi. Bütün maddelerin
bu şekilde yükselişleri düşünülürse, meselâ I. Murad devrine nazaran,
III. Murad devrinde, her şeyin en az on misli pahaya kalktığı görülür.
Eğer yeniçerilerin ulufeleri de bu yükselişe uysa idi, en az ulufe alan
bir ocaklının 20 akçe ulufe alması icap edecekti. Görülüyor ki, yeniçeriliğin ilk kuruluşunda konmuş olan prensipleri
ve teşkilâtı, tâbi olduğu disiplin kaidelerini muhafazaya imkân bırakmıyan
mühim sosyal ve ekonomik âmiller meydana gelmiştir. Devlet ise
her zaman müesseseyi bozulmaktan kurtarmaya çalışmış olarak görünüyor.
Ocağa devşirmelerden gayri kimseyi almamak hususundaki
gayret, maaşlarından hariç olarak türlü adlarla para, elbise ve erzak
yardımları bunun bir delilidir.
Ocağın nasıl bozulduğunu hadiseler ve tarihî sebepleriyle tespit
ettikten sonra, şimdi bu halin Anadolu için arzettiği öneme işaret
edeceğiz.
Bilindiği gibi, bu tarihe kadar Anadolu'nun tek asayiş organı sancak
beyleriyle onların tayin ettikleri ve hemen hepsi timar erbabından
olan subaşılar idiler, icabında intizamı temin için, sancak beyleri
timar erbabını dahi kullanırlardı. Mahkemelere mücrimleri tutup getiren
de gene beylerin adamlarıydı. Cürüm ve cinayet resmi dolayısiyle,
beyler ve adamları bu ödevlerinden mühim gelir temin ediyorlardı.
Fakat memlekete yasakçıların konmasiyle, beylerin bu ödevleri ve dolayısiyle
gelirleri, fiilen yasakçılara geçti. Başta, sırf Bayezid taraftarı
olan âsî timar erbabının yeniden toplanarak bir tehlike yaratmalarına
meydan vermemek için konmuş olan yasakçılar, yavaş yavaş, bütün
âsâyiş işlerini ellerine aldıkları gibi, mahkemelere dahi mücrimleri
onların getirmesi âdet oldu. Uzunçarşılı'nın anlattığına göre, Kulluk
denen bu yasakçılık esnasında yeniçerilere bulundukları yerin halkının
bir mıkdar para vermeleri lâzım geliyordu 23. Fakat üstadın "Kazalarda
yeniçeri serdarı bulunması kanundu,, hükmünü nereden aldığını kestiremedik
24.
Uzunçarşılı üstadımız kazalardaki yasakçıların âsâyiş ve intizamı
muhafaza vazifeleri olduğunu yazmaktadır 25, Halbuki aynı vazifelerin,
doğrudan doğruya, sancak beylerine ve onların subaşılarına ait olduğu
bütün kanunnamelerde sarihçe tayin olunmuştur. Hatta, yukarıda söylediğimiz
gibi, yasakçıların kanunsuz olarak sancak beylerine ait olan
bir selâhiyeti ellerine almaları şikâyetlere bile sebep olmuştur. Ankara
Sancak beyinin ve Anadolu Beylerbeyinin, birlikte olarak, İstanbul'a bu
hususu şikâyet etmeleri üzerine, kendilerine yollanan hükümde yasakçılığın
âsâyiş ve nizam umuru ile hiç bir alâkası olmadığı ve ancak
vaktiyle "ehli fesaddan hıfz,, için konulmuş olduğu ve artık lüzum
kalmamakla yasakçılığın kamilen kaldırılmış olduğu bildirilmiştir26. Sırf
umumî bir ayaklanmaya karşı konulan yasakçılar hakkındaki şikâyetler
üzerine daha bir çok defa "ref'olunmaları,, emrolunmuş ise de, Celâlî
isyanlarının başlaması üzerine, buna muvaffak olunamamıştır. Böylece, haslarına mühim bir gelir alarak hesap olunan cürüm ve cinayet ve
buna benzer resimleri yasakçı namındaki yeniçerilerin zaptına geçmiş
olan sancak beyleri, III. Murad'ın birçok fermanlarına rağmen, yasakçılığın
kaldırılamadığını görerek kasaba ve şehirlere subaşı, voyvoda,
hatta kendileri sefere giderken, yerlerine kaymakam olarak yeniçeri
veya Altı - Bölük halkından olanları tayin etmiye başladılar. Bu suretle,
Anadolu'nun bütün idaresi fiilen ocak halkına geçmiş oldu. Mamafi
sancak beylerine değil, kendi serdarlarına tâbi olan bu yeniçeri - su basılardan
beyler memnun olmadığı gibi, İstanbul Yeniçeri ağası da her
şikâyette "ocak halkının subaşı olmasına, ocağın rızası yoktur,, diye
emirler verip duruyordu 27.
Anadolu'ya yeniçerilerin yayılmaları yalnız yasakçılar yoluyla değildir.
Her sınıf kapukulları şehirlere, kasabalara ve köylere kadar sokularak
yerleşmişler, çift-çubuk sahibi olarak, çiftlikler kurmuşlardır ve
bunların askerlik sanatları dolayısiyle, gerek vergi tahsilini ve gerek
vilâyetlerin sivil idaresini çok zorlaştırdıkları anlaşılmış, fakat bir türlü
bunun önüne geçilememiştir28.
Anadolu'ya, Kanunî devrinde, yeniçerilerden başka Altı-Bölük halkı
da yayılmış bulunmakta idi. Bazı emarelere nazaran, sipahilerin
Anadolu içerilerine dağılmaları yeniçerilerden evveldir. Meselâ, daha
1552'de Kayseri mahkemesine, subaşı Hasan adındaki zaim şikâyette
bulunarak, birkaç kişiyi gecenin yarısında yakalayıp getirmek istediğinde,
kaçıp sipahilerin odalarına sığındıklarını ve onların da bunları
vermiyerek subaşının adamlarını yaraladıklarını şikâyet etmişti29. Anadolu'daki
yerleşmeleri ve halk ile münasebetleri bakımından, Altı-Bölük
halkı ile yeniçeriler arasında mühim bir fark vardır. Yeniçeriler, yasakçı
adı ile köylere kadar girip, bütün âsâyiş işlerini ellerine almalarına ve
kasabaların polisi bulunmalarına, mahkemelerin muhzırlık işlerini görmelerine
karşı, sipahiler, daha çok, büyük şehirlerde toplu ve bölük
halinde tam bir askeri birlik gibi yaşıyorlardı. Başlarında kethuda-yerleri
bulunmakta idi. Altı-Bölük'ten hangisine bağlı iseler, onun bayrağını
açarak geziyorlardı.
Sipahi, yeniçeri vesair kapukulu sınıflarının vilâyetlere dağılarak,
köy ve kasabalarda yerleşme ve hatta mâl-mülk sahibi olmak imkânlarını
bulmaları, Anadolu'nun içtimaî "çehresinde bir başka değişiklik
daha yapmıştır ki, oda on binlerce insanların, kapukulu elbise ve silâhlarını
giyerek, bu yolla eşkıyalık etmeleri ve âsâyiş memurları ve vergi
tahsil memurlarına karşı kulluk iddiası ile askerî imtiyazdan istifade haslarına mühim bir gelir alarak hesap olunan cürüm ve cinayet ve
buna benzer resimleri yasakçı namındaki yeniçerilerin zaptına geçmiş
olan sancak beyleri, III. Murad'ın birçok fermanlarına rağmen, yasakçılığın
kaldırılamadığını görerek kasaba ve şehirlere subaşı, voyvoda,
hatta kendileri sefere giderken, yerlerine kaymakam olarak yeniçeri
veya Altı - Bölük halkından olanları tayin etmiye başladılar. Bu suretle,
Anadolu'nun bütün idaresi fiilen ocak halkına geçmiş oldu. Mamafi
sancak beylerine değil, kendi serdarlarına tâbi olan bu yeniçeri - su basılardan
beyler memnun olmadığı gibi, İstanbul Yeniçeri ağası da her
şikâyette "ocak halkının subaşı olmasına, ocağın rızası yoktur,, diye
emirler verip duruyordu 27.
Anadolu'ya yeniçerilerin yayılmaları yalnız yasakçılar yoluyla değildir.
Her sınıf kapukulları şehirlere, kasabalara ve köylere kadar sokularak
yerleşmişler, çift-çubuk sahibi olarak, çiftlikler kurmuşlardır ve
bunların askerlik sanatları dolayısiyle, gerek vergi tahsilini ve gerek
vilâyetlerin sivil idaresini çok zorlaştırdıkları anlaşılmış, fakat bir türlü
bunun önüne geçilememiştir28.
Anadolu'ya, Kanunî devrinde, yeniçerilerden başka Altı-Bölük halkı
da yayılmış bulunmakta idi. Bazı emarelere nazaran, sipahilerin
Anadolu içerilerine dağılmaları yeniçerilerden evveldir. Meselâ, daha
1552'de Kayseri mahkemesine, subaşı Hasan adındaki zaim şikâyette
bulunarak, birkaç kişiyi gecenin yarısında yakalayıp getirmek istediğinde,
kaçıp sipahilerin odalarına sığındıklarını ve onların da bunları
vermiyerek subaşının adamlarını yaraladıklarını şikâyet etmişti29. Anadolu'daki
yerleşmeleri ve halk ile münasebetleri bakımından, Altı-Bölük
halkı ile yeniçeriler arasında mühim bir fark vardır. Yeniçeriler, yasakçı
adı ile köylere kadar girip, bütün âsâyiş işlerini ellerine almalarına ve
kasabaların polisi bulunmalarına, mahkemelerin muhzırlık işlerini görmelerine
karşı, sipahiler, daha çok, büyük şehirlerde toplu ve bölük
halinde tam bir askeri birlik gibi yaşıyorlardı. Başlarında kethuda-yerleri
bulunmakta idi. Altı-Bölük'ten hangisine bağlı iseler, onun bayrağını
açarak geziyorlardı.
Sipahi, yeniçeri vesair kapukulu sınıflarının vilâyetlere dağılarak,
köy ve kasabalarda yerleşme ve hatta mâl-mülk sahibi olmak imkânlarını
bulmaları, Anadolu'nun içtimaî "çehresinde bir başka değişiklik
daha yapmıştır ki, oda on binlerce insanların, kapukulu elbise ve silâhlarını
giyerek, bu yolla eşkıyalık etmeleri ve âsâyiş memurları ve vergi
tahsil memurlarına karşı kulluk iddiası ile askerî imtiyazdan istifade haslarına mühim bir gelir alarak hesap olunan cürüm ve cinayet ve
buna benzer resimleri yasakçı namındaki yeniçerilerin zaptına geçmiş
olan sancak beyleri, III. Murad'ın birçok fermanlarına rağmen, yasakçılığın
kaldırılamadığını görerek kasaba ve şehirlere subaşı, voyvoda,
hatta kendileri sefere giderken, yerlerine kaymakam olarak yeniçeri
veya Altı - Bölük halkından olanları tayin etmiye başladılar. Bu suretle,
Anadolu'nun bütün idaresi fiilen ocak halkına geçmiş oldu. Mamafi
sancak beylerine değil, kendi serdarlarına tâbi olan bu yeniçeri - su basılardan
beyler memnun olmadığı gibi, İstanbul Yeniçeri ağası da her
şikâyette "ocak halkının subaşı olmasına, ocağın rızası yoktur,, diye
emirler verip duruyordu 27.
Anadolu'ya yeniçerilerin yayılmaları yalnız yasakçılar yoluyla değildir.
Her sınıf kapukulları şehirlere, kasabalara ve köylere kadar sokularak
yerleşmişler, çift-çubuk sahibi olarak, çiftlikler kurmuşlardır ve
bunların askerlik sanatları dolayısiyle, gerek vergi tahsilini ve gerek
vilâyetlerin sivil idaresini çok zorlaştırdıkları anlaşılmış, fakat bir türlü
bunun önüne geçilememiştir28.
Anadolu'ya, Kanunî devrinde, yeniçerilerden başka Altı-Bölük halkı
da yayılmış bulunmakta idi. Bazı emarelere nazaran, sipahilerin
Anadolu içerilerine dağılmaları yeniçerilerden evveldir. Meselâ, daha
1552'de Kayseri mahkemesine, subaşı Hasan adındaki zaim şikâyette
bulunarak, birkaç kişiyi gecenin yarısında yakalayıp getirmek istediğinde,
kaçıp sipahilerin odalarına sığındıklarını ve onların da bunları
vermiyerek subaşının adamlarını yaraladıklarını şikâyet etmişti29. Anadolu'daki
yerleşmeleri ve halk ile münasebetleri bakımından, Altı-Bölük
halkı ile yeniçeriler arasında mühim bir fark vardır. Yeniçeriler, yasakçı
adı ile köylere kadar girip, bütün âsâyiş işlerini ellerine almalarına ve
kasabaların polisi bulunmalarına, mahkemelerin muhzırlık işlerini görmelerine
karşı, sipahiler, daha çok, büyük şehirlerde toplu ve bölük
halinde tam bir askeri birlik gibi yaşıyorlardı. Başlarında kethuda-yerleri
bulunmakta idi. Altı-Bölük'ten hangisine bağlı iseler, onun bayrağını
açarak geziyorlardı.
Sipahi, yeniçeri vesair kapukulu sınıflarının vilâyetlere dağılarak,
köy ve kasabalarda yerleşme ve hatta mâl-mülk sahibi olmak imkânlarını
bulmaları, Anadolu'nun içtimaî "çehresinde bir başka değişiklik
daha yapmıştır ki, oda on binlerce insanların, kapukulu elbise ve silâhlarını
giyerek, bu yolla eşkıyalık etmeleri ve âsâyiş memurları ve vergi
tahsil memurlarına karşı kulluk iddiası ile askerî imtiyazdan istifade etmiye çalışmalarıdır. Hatta bu hal mahkemelerin de işini çok zorlaştırıyordu.
II. Selim devrinden itibaren, bir yüzyıla yakın bir zaman sonra,
kapukulu iddia ederek köy ve kasabaların huzurunu kaçıran bu insanların
miktarını Koçubey, kendi zamanında, 200 bin olarak tahmin
etmektedir30.
1559'dan itibaren, yasakcılıktan faydalanarak bütün Anadolu'nun
asayişini ellerine geçiren ve bu yolla beylere ait mühim gelirleri zapteden
yeniçerilerin, aynı sırada gelişen ve 1595'den itibaren de, bir insan
tufanı şeklinde bütün Anadolu'yu altüst eden Celâli isyanlarının devamı
sırasında hayret edilecek derecede pasif bir durumları vardır. Halbuki
Altı-Bölük sipahileri, büyük Anadolu hadiselerinin başlıca rol oynıyan
unsurlarından birisidirler; yirmişer otuzar atlı gruplar halinde, bayraklar
kaldırarak ve bazı kere, yirmi otuz bölük bir arada, beş altı yüzkişilik
bir kuvvet teşkili ile, rasgele yere baskın yapıp durmuşlardır. Hele sipahi
oğlanlığı iddiasiyle bayrak kaldırıp, başlarına birer bölük toplıyanlar
Anadolu'nun her tarafında görülüyordu. Kısaca söylersek, vaziyet şudur
ki, XIV. yüzyılın başındaki ekonomik ve sosyal şartlara göre kurulmuş
olan kapukulu teşkilâtının esası olan devşirme usulü, Kanunî'nin son
yıllarından itibaren bozulmuya başlamış, buna rağmen, timar rejiminin
gittikçe çökmekte olduğunu gören Devlet gene Kapukulu kadrolarını
mütemadiyen arttırarak, mazide yüzde doksan topraklı sipahilerden
kurulmuş olan ordusunu bu sefer de yüzde doksan ulûfeli kullardan
teşkile başlamıştır. Askerlere ilk zamanda bağlanan ulufe, zamanın
rayicine ve artan pahallılığa göre yükseltilemediğinden, Kapukulu saf
askerlik vasfını kaybederek, iaşesini sağlamak zaruretiyle, ayrıca iş de
tutmuya başlamıştır. Timar rejimi vilâyetlerin iktisadî ve idarî teşkilâtının
temeli idiğinden, bu müessesenin yerine Kapukulluğunun geçmesiyle,
halk ile devletin münasebetleri değişmiye başlamış ve Anadolu'da
yukarıda saydığımız durumlar meydana çıkmıştır. Daha sonraları için
bir şey söyliyemez isek de, hiç olmazsa Lâle devrine kadar şu
vaziyetin mevcudiyetini kabul edebiliriz.
1559'da Bayezid'e uyan timar erbabının yarattığı tehlike karşısında
Anadolu'ya yerleştirilen yasakçı postaları, III. Murad'ın bir çok teşebbüslerine
rağmen, geri kaldınlamıyarak, âdeta vilâyetlerin birer âsâyiş
ve nizâm organı haline gelmişlerdir. Bu hal uzun İran harplerinin ve
Celâlî isyanlarının yarattıkları zorluklar altında 1623 yılına kadar
devam etmiştir. II. Osman'ın katlinden sonra Abaza Mehmet Paşa'nın
isyanı ve memleketin sair taraflarında, yeniçerilere karşı hasıl olan
ayaklanmalardan faydalanan Altı-Bölük halkı, Anadolu'da nüfuzu
yeniçerilerden kendi ellerine geçirmişler, gene ismen idareciler beyler
olmakla beraber, Köprülüler devrine kadar sipahiler nüfuzlarını
muhafaza etmişlerdir. Bu arada sekban Ve sarıca adında yeni bir sınıf, beylerin maiyyet askerleri halinden meydana çıkmış ve gittikçe kuvvetlenerek,
bölükbaşılarının ve baş bölükbaşılarının kumandasında sarıca
ve sekban bölükleri, beylere ulufe mukabilinde, sefer için lüzumlu
kuvveti teşkil etmişlerdir 31. Görülüyor ki, Kapukulluğu müessesesinin
bozulması öyle kendi teşkilâtı içinde mücerred bir şekilde mutalea
etmekle anlaşılır bir olay değildir ve devletin bütün diğer müesseseleriyle
ilgisinin göz önünde tutulması zarurîdir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

«Dünyada en büyük iftiharım, Türk yaratıldığımdır!»
Bögü:Alp
Atsız'ın İzinde
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.991


Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!


Site
« Yanıtla #2 : 05 Temmuz 2015, 13:23:18 »

KAYNAKLAR

1 Cl. Huart, Encyclopedıe de l'Islam, «Janissaires» maddesi.
2 Aynî Ali'nin Kavanin risalesi ve Koçıbey risalesine bakın.
3 İ. H. Uzunlarşılı, Kapukulu teşkilâtı, I. S. 482
4 1. H. Uzunçarşılı, ayni eser, S. 477.
6 İ. H. Uzunçarşılı, aynı eser s. 86 ve devamı.
7 Kâtip Çelebi, Düstur-ül-amel li islahilhalel, s. 132.
8 «Timar Rejiminin Bozuluş» adlı makalemiz, bu Derginin C. III, sayı 4 'ündedir.
9 «Celâli İsyanlarının başlaması» adı ile çıkacak eserimizde bunlara ait bilgi var.,
10 Selânikî Tarihi, s. 79.
12 Çıkacak eserimizde tafsilât vardır.
13 Çıkacak eserimizde tafsilât var.
14 Koçubey risalesi, s. 24.
15 İ. H. Uzunçarşılı, aynı eser, s. 615.
16 Yeniçerilerin içlerinden çoğunun müslümanlığı samimî olarak kabul etmediklerine
ait birçok deliller vardır. Bu hadiseyi garpliler de kabul ediyor: Rambaud,
Hist. Generale, IV, p. 759.
17 İbn-Batuta Seyyahatnâmesi (Türkçe tercümesi), c. 1,'s. 351,
18 Dr. Osman Turan, XIII. yüzyıldaki bir dirhem gümüş parayı bugüne nazaran
50 kuruş farzediyor: «Selçuk kervansarayları». Belleten, sayı 36,
20 Bu kıtlık ve pahalılık yalnız iki şehirde değil, bütün Anadolu'da çıkmış; Bursa
ve İstanbul gibi şehirlerin iaşesi pek zor olmuştu: Bu hususu ayrıca bir makale halinde
hazırlıyoruz.
21 İ. H. Uzunçarşılı, aynı eser, s. 413.
22 İ. H. Uzunçarşılı, aynı eser, S. 404.
İ. H. Uzunçarşılı, aynı eser, s. 177.
24 İ. H. Uzunçarşılı, aynı eser, s. 327.
25 İ. H. Uzunçarşılı, aynı eser, s. 324.
26 Ankara Etnografya Müzesi, Ankara Mahkeme sicilleri, No, 2, s. 1-32.
7 Ankara Etnografya Müzesi, Kayseri şer'iye sicilleri, sene 1019-1020, kayıd
tarihi: evail cemaziyül-evvei 1020.
28 Bu sıralarda yeniçeri mevcudu 50 bini aşmış bulunduğundan, eskiden olduğu
gibi, bütün ocak halkını İstanbul'da toplamaya imkân yoktu.
29 Ankara Etnografya Müzesi, Kayseri şer'iye: sicilleri No. 7, 19 rebiüleyvel 959
tarihli kayıd.
30 Koçubey risalesi, s. 7 ve 14.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

«Dünyada en büyük iftiharım, Türk yaratıldığımdır!»
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.074 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.01s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.