Türklerde Ordu ve Turan Taktiği...
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Ocak 2020, 12:03:56


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türklerde Ordu ve Turan Taktiği...  (Okunma Sayısı 6246 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
ATABEK
Ziyaretçi
« : 18 Aralık 2009, 12:45:07 »

Türklerde Ordu ve Turan Taktiği
 
Bozkır Türk devletlerinde hemen her Türk savaşcı durumunda olduğundan ve askerliğe hususî meslek gözü ile bakılmadığından, Türk ordusunun, diğer bütün yerleşik ve orman kavimlerdekinden en büyük farkı “ücretli” olmayışı ve daimiliği idi.

        Unvan ve rütbelerin sahipleri aynı zamanda, emirlerindeki askerî güçlerin başında, her zaman savaşa hazır kumandanlardı. Merkez orduları, barış devrelerinde, salahiyetli bir başbuğun sorumluluğu altında (meselâ, Batı Hunlarında Onegesius = On-ügez; Gök-Türkler'de, Tonyukuk, sonra Kül-Tegin) idi.

        En büyük askeri birlik 10 bin kişilik kuvvet idi. Bu birliğe Tabgaçlar, Gök-Türkler ve Uygurlar'da “tümen” adı veriliyordu. Tümenler 1000'lere 100'lere, 10'lara ayrılmış ve başlarına ayrı-ayrı kumandanlar tayin edilmişti. Türk tesirindeki yabancı ordularda da görülen bu 10'lu teşkilat ilk olarak Asya Hun imparatoru Mete Han devrinde tesbit edilmektedir.

       Asya Hunları, Avrupa Hunları, Gök-Türkler devirlerinde, sağ ve sol (veya doğu ve batı) başbuğlarının yüksek idaresi altında eğitilen ve onların emirlerinde savaşlara katılan ordunun bu 10'lu sistem içinde, onbaşılardan tümen başılarına doğru belirli bir kumanda zincirinde birbirine bağlanması, esas karakteri şüphesiz “askerî” olan eski Türk devletini kabilevî (tribal) kalıptan kurtarıyor ve hiç olmazsa devletin sahibi bulunan unsuru, disiplin içinde, ortak gayeler etrafında birleştiriyordu. Bu sayede kurulan büyük Türk imparatorlukları aynı zamanda disiplinli ve o çağların en kudretli askerî gücünü meydana getiren ordulara sahip idiler.

       Sayıları hakkında, yabancı kaynaklarda mübalağalı rakamlar verilmekle beraber, yine de kalabalık olduğu muhakkaktı. Mamafih Türkler zamanın müşkil şartları içinde dahi yiyecek ve malzeme ikmallerini kolayca yapmak çarelerini bulmuşlardı. Başka orduların gerisinden binlerce baş sığır sürüleri sevketmek zorunda kalınırken, Türkler yiyecek ihtiyaçlarını et konservesi diyebileceğimiz hazır kumanya ile karşılıyorlardı. Konserve et, Çin'de ve Avrupa'da ortaya çıkmasından en aşağı 500-1000 sene önce Türklerce biliniyor ve bazı Lâtin yazarlarının Hunlar'ın çiğ et yediklerinden bahs etmeleri, eğerlere bağlı çantalarda taşınan bu kurutulmuş et konservesini (bugünkü pastırma) tanımamalarından ileri geliyordu.

        Her çağın, tekniğine göre, en tesirli silahlar ile donatılan Türk ordularında (Meselâ, Sabarlar'da “görülmemiş savaş aletleri”, Kumanlar'da, neft atan yangın mermili mancınıklar) başlıca silah ok ve yay idi. Türkler at sayesinde sür'atli ve seri manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan savaşı tercih ederlerdi. Çeşitli yayları vardı. Bunlardan gerilmesi en güç, fakat vuruculuğu en fazla olanı çift kavisli ve reflexif yaylardı. Oklar da çeşitli idi. Bunlar arasında da, Hunlar'ın yaptığı ve ilk defa Mete zamanında kullanıldığı bilinen ıslıklı (veya vızıldayan) oklar en korkunç olanı idi. Türkler dörtnala giden at üzerinde dört istikamette ok atmakta mahir idiler.

        Düz, yivli veya çengelli temrenler (ok-uçları) kullanan Türkler iyi kement atmasını da bilirlerdi. Yakın muharebede kargı, mızrak, süngü, kalkan ve kılıç kullanan Türkler, birliklerine göre değişen renklerde bayraklar taşırlardı. En yaygın Türk bayrağı tuğ (başında bir demet yaban sığırı kuyruğunun dalgalandığı ve ipek kumaş parçasının asılı bulunduğu sırık bayrak) idi. Ayrıca çeşitli bayraklar vardı.

       Savaş meydanlarında süvariler, atların renklerine göre, belirli kanatlarda mevki alıyorlardı. (M.Ö. 201'de Çin imparatoru Kao-ti'yi kuşatan Mete’nin savaş nizamı böyle idi). Bunun dört kozmik cihetle ilgili olduğu ileri sürülmüştür.
Okçu süvarilerden kurulu Türk savaş birlikleri at sayesinde sağladıkları sürat sayesinde, (Türk ordularının “fırtına sür'ati” M.Ö. Çin yıllığı Shi-ki'de, Lâtin yazarı IV. asır 2. yarısı- A. Marcellinus, Bizans tarihçisi Priskos ve Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos'da belirtilmiştir), sıkı saflar teşkil eden, ağır hareketli ve kütle savaşı yapan yabancı ordular karşısında daima üstünlük sağlamakta idiler.

         Türk birlikleri savaşın ve muharebe sahasının icaplarına göre, aldıkları emri icrada kendi insiyatiflerini kullanmakta tam serbestlik içinde mütemadiyen dağılırlar, birleşirlerdi. Bozkır savaş şeklini bilmeyenlere “nizamsız ve telaşlı” gibi görünen bu akıcılık Türk ordularının en büyük avantajı idi. İşte bu esas üzerine kurulu Bozkır muharebe usulünün iki mühim hususiyeti vardı: Sahte ric'at ve pusu. Yani kaçıyor gibi geri çekilerek düşmanı çenbere almak üzere, pusu kurulan mahalle kadar çekmek. Bu savaş usulüne, Türk yurdunun kadîm adından dolayı “Turan taktiği” denilmektedir. Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda bu taktiği tatbik etmişlerdi (Hatta daha sonraki çağlarda bile: 1040 Dandanakan, 1071 Malazgirt, 1396 Niğbolu, 1526 Mohaç vb bu taktik kullanılmıştır.)

         Fertleri bir askerlik havası içinde yetiştiren bozkır Türk halkına bu sürekli başarıları sağlayan başlıca hususlardan biri, aynı zamanda savaş hazırlığı vasfında olan, daimi spor hareketleri idi. Ata binmek, ok atmak herkesin tabii meşgalelerinden idi. At yarışları, cirit, gülle atma, güreş, doğancılık (yırtıcı kuşlarla avlanma) vb. mücadele azmini keskinleştirirdi.
        Kadınların da iştirak ettikleri çeşitli top oyunları (futbol, golf ve polo'ya benzer nevileri) Hunlar'dan beri Türkler arasında oynanmakta olup Gök-Türkler çağında Çin'e de yayılmıştı. Fakat Türkler'in en mühim sporu avcılıktı. Bilhassa vahşi ve zararlı hayvanın avı ile sonuçlanan sürek avları gerçek bir savaş manevrası mahiyetini taşıyordu.

        Çin kaynaklarına göre M.Ö. 62 yılında Hun hükümdarının idaresinde tertiplenen böyle bir sürek avına 100 bin süvari katılmıştı. Diğer bir sürek avında 700 li’lik (aş. yk. 350 kilometre) bir çevre kuşatılmıştı. Altaylar'da çok eskiden beri bilinen kayakçılık, bazı araştırıcılara göre, oralardan her tarata yayılmıştır.

        Bu suretle sağlamlığını ve kudretini koruyan Türk orduları yabancılar tarafından ilk taklit edilen Bozkır müessesesi olmuştur. Türk akınlarına karşı imparator Şi-huang-ti'nin inşa ve ikmal ettirdiği (M.Ö. 214) meşhur Çin şeddi maksada kafi gelmeyince, orduda ıslahat hızlandırıldı. Önce, 20 sene uğraşılarak, Hun usulünde 163 bin kişilik bir ordu hazırlandı. Daha sonra da 300 bin kişiyi Hun usulünde yetiştirdiler.

       Atlı birlikler teşkili yolu ile Türk silahları, bozkır Türk süvari elbisesi olan ceket, pantalon ve Hun başlığı ile çizme Çin'e girdi. Sürek avları da orada görülmeğe başladı ve bu ıslahat ve taklitler Gök-Türkler çağında da devam etti.

       Romalılar da 5. yüzyıl boyunca ordularını Türkler'inkine uydurmağa çalıştılar. O zamanlardan itibaren yay Roma askerlerinin baş silahı oldu (İngiltere'nin Wales bölgesinde bulunan Romalılar'ın Hun tarzında yay imalathanesi). Bu suretle ceket, pantolon da ilk defa Batıda göründü ve sonra yayıldı.

      Romalılar gömlek giymesini de o sırada Türkler'den öğrenmişlerdi. Türk süvariliği ve teçhizatı en çok tesirini Bizans'ta gösterdi. Orada yalnız taklit ile kalınmamış, bizzat imparatorlar tarafından bu hususta eserler de yazılmıştı.

      Ordusunda Türk usulüne göre geniş islahat yapan imparator Herakleios (ölm. 641)'un “Tactica” adlı eserinde, 700 yılına doğru Mauriacus tarafından yazılan “Strategikon” adlı eserde, diğer imparator Leon Phyiosophos (ölm. 912)'un yine “Tactica” adını taşıyan kitabında Gök-Türk, Avar, Bulgar, Peçenek, Türk (Macar)'lerin silahları, teçhizatı, savaş usulleri tanıtılmakta ve Bizans ordusunda islahat lüzumu belirtilmektedir.

       Üzengi de Avrupada ilk defa Avarlar'da görülmüştür.

       Ruslar daha Kiyef knezliği devrinden itibaren Hazar, Peçenek ve Kuman tesirinde, Balkan Islavları, Tuna Bulgarları aracılığı ile hem eğitim, hem teçhizat yönlerinden Türk tarzında askerî güçlerini meydana getirmişlerdi. Cengiz Han da, 1206'da “han” ilanını müteakip devletini teşkilatlandırırken, önce ordusunu Türk usulünde düzenlemiş, yani rütbe hiyerarşisi yerine kabile ünitesi ve hizmetin çeşidine göre kuvvet mevcudu değişen eski Moğol adetini terk ederek, onbaşısından tümen beğine kadar kendi kabilesi (Manghol = Moğol) noyan'larından ve nö-kör'lerinden tayin ettiği 10'lu sistem üzere büyük ve disiplinli ordusunu kurmuştur.

        Buraya kadar ana çizgileri ile görüldü ki: Özel mülkiyet, serbest çalışma, imtiyazsızlık; hükümranlık karizma'ya dayanmakla birlikte töre hükümlerinde ifadesini bulan zımnî anlaşma (kanunî meşruiyet), askerî karakter, hayvancılık ve imperium Bozkır devletinin özellikleridir. Bu devlette en mühim mesele, İl'in bütünlüğünü korumak için zarurî kanun mevzuatının, gelişmiş hürriyet eğilimi ile bir ahenk içinde tutulmasını sağlamaktı. Bu son derecede güç bir işti.

        Töre sınırlamaları ile şahıs hak ve topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmek yüksek idare kabiliyeti istiyen bir husustu. Devlet başkanının, cesareti ve askerî bakımdan kifayeti yanında tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşü, yani eski deyimle “hakîm” olması da gerekiyordu. Tatbikatta bu, gördüğümüz gibi, Türk ülkelerinde umumiyetle daima yeni şartlara göre düzenlenen törenin tam olarak yürürlükte tutulması, imparatorluk durumunda ise toplumda halkı tedirgin etmiyen sosyal ve kültürel alışkanlıkların muhafaza edilerek, ancak huzur bozucu uygulamaların ortadan kaldırılması şeklinde tecelli ediyordu. Töre'nin hakim bulunmadığı yerde Türk İl’i dağılıyor, diğer taraftan İl-hakanlıkların çöküş anlarında, kendi geleneklerine dokunulmayan, yabancı kütleler birer toplum bütünü halinde tekrar ortaya çıkıyorlardı.

       “Hakim” tabiri eski Türkçe’nin köklü kelimelerinden olan “bilge” sözü ile karşılanmıştır. Türk İl’inde başarıya ulaşan Türk hükümdarlarına devlet adamı ve hatta hâtunlara “bilge” sıfatının verilmesi, bilgelik’in Türk idarecilerinden istenen başlıca şart olduğunu gösterir.

       Türkler uzun bir tarihî hayatın tecrübeleri ile kazandıkları bu siyasî terbiye sayesinde, yabancı ülkelerde de karşılaştıkları sosyal ve iktisadî güçlükleri yenerek, kütleleri memnun edici siyasî teşkilatlar kurmağa muvaffak olmuşlardır. Başarının sırrı, Türk bozkır siyaset anlayışındaki, halk ile işbirliği halinde topluluk menfaatlerini koruma prensibinden ibaret bu “bilgelik” kavramında aranmalıdır. İşaret edilen prensip, aynı zamanda, “Türkler’de devlet toprakları hükümdar ailesinin ortak malıdır” şeklindeki kanaatin yanlışlığını ortaya koyar. Bu tarz, tipik Moğol devlet anlayışıdır ki, Türk ile Moğol’ birbirinden ayırmayan bazı araştırıcılar tarafından Türkler’e yakıştırılmış ve yaygınlaşmıştır. Türk Devleti’ndeki, açıklamağa çalıştığımız ülke kavramı ve meşruiyet telakkisi (kut) karşısında, hanedan mensuplarının çeşitli bölgelere tayinleri, yurt’u şahsî mülk sayarak bölüşme değil, idarî sorumluğu ortaklaşa yüklenme olarak kabul edilmek gerekir.

 

Târihin bilinen ilk devirlerinden îtibâren Türkler, bilhassa orduya ve eğitime önem vermişler, bu ordular sâyesinde târihte devletler, imparatorluklar ve hattâ cihan imparatorlukları kurmuşlar, hak ve adâletin savunucusu olmuşlardır. Bu orduların en önemlisi Kara Kuvvetleri dediğimiz kara ordusudur.
Kara Kuvvetlerinin vazifesi, düşmanı saldırıdan caydırmak, saldırıları tesirsiz hâle getirmek, mümkünse yok etmek ve millî menfaatin gözetilip sağlanmasında gereken harekâtı yapmaktır. Türk Kara Kuvvetlerinin teşkilâtlı bir şekilde kuruluşu, Büyük Hun İmparatorluğunda, Mete zamanında M.Ö.209 senesinde olmuştur. Bu târih, Türk Kara Kuvvetlerinin ilk kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir. Türkler kendi yaptıkları sapan, ok, yay, kargı ve topuzu savaşlarda kullanırlardı. Genel olarak Türk kuvvetlerinde itâat, disiplin, savaşma azmi çok yüksek olup çocuklar küçük yaştan îtibâren asker olarak yetiştirilirlerdi. Ata binmek, ok atmak herkesin en tabiî haklarındandı. En önemli sporları ise avcılıktı, bilhassa sürek avları hakîkî bir savaş manevrası özelliğini taşırdı.
Hükümdâr aynı zamanda ordunun başkomutanıydı. Bu durum, Osmanlılar dâhil bütün Türk devletlerinde hiç değişmemiştir. Eski Türk devletlerinde en büyük rütbe Kaanlık olup, sonra Yabguluk rütbesi gelirdi. Komutanlara tuğ verilir, savaştaki başarısına göre rütbesi ve tuğu arttırılırdı. Türk ordusu onluk sisteme göre teşkil edilirdi. Birlikler on, yüz, bin ve tumane (toman, tümen) denilen onbinlik de binliklere bölünürdü. Bunların komutanlarına Onbaşı, Yüzbaşı, Binbaşı, Tumanbaşı, Tomanbey veya Tümenbeyi denilmektedir.
İslamiyetten sonra Ortaasya Türk devletleri ve Anadolu Selçuklu Devleti ile Beyliklerin askerî teşkilâtı Mete devrinden beri süregelen askerî teşkilâtın aynıdır.
Selçuklular bu askerî teşkilâtı aynen kendi bünyelerinde tatbik edip geliştirmişler ve 800 yıla yakın bir zaman İslâm dünyâsında askerî ve mülkî idârelerin tanziminde örnek olmuşlardır.
Selçuklu orduları, özel bir eğitime tâbi tutulup doğrudan doğruya sultana bağlı “Gulamân-ı Saray” ile her an savaşa hazır “Hassa ordusu”, meliklerin, şahnelerin askerleri ve nihâyet tâbi hükûmetlerin kuvvetlerinden oluşmaktaydı. Ayrıca gerektiğinde halktan ücretli asker toplanırdı.
Karahanlı, Türkmen beylikleri ve başlangıçta Anadolu Selçuklu orduları Türklerden kuruluydu. Gazneli ordusunda ise yerli unsur büyük çoğunluk teşkil ediyordu. Selçuklular savaşta ordunun moralini yükseltmek için nevbet ve cenk takımları kurmuşlar, bilâhare bu takım Osmanlılarda mehter takımlarına dönüştürülmüştür.
Selçuklularda bir tuğ Onbaşı(Ortakbaşı-Vişak başı); iki tuğ Çavuş (Serheng-Ellibaşı); üç tuğ Yüzbaşı (Haylı); dört tuğ Binbaşı (Hacip veya Hadim); beş tuğ Emir (General); altı tuğ Sipehsâlâr veya Beylerbeyi; yedi tuğ Hükümdâr (Başkomutan) rütbe işâretleridir. Bütün askerî işler merkezdeki Dîvân-ı Arz denilen dîvânda görüşülürdü.
Osmanlı Devlet teşkilâtında ordu; Orhan Gâzi (1326-1359) devrinde aşîret kuvvetlerinden dâimî orduya geçildi. Ordu; Kapıkulu Ocakları, Eyâlet askerleri ve geri hizmet kıt’alarını meydana getiren Yayalar-Yörükler, Müsellemler, Conbarlardan meydana gelirdi (Bkz. Kapıkulu Ocakları). Eyâlet Askerleri, Timarlı Süvâri, Azaplar ve Akıncılardan teşkil edilirdi. Birinci Sultan Murâd Han 1363’te Yeniçeri Ocağını kurdu.
Osmanlı ordusunda Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807) devrinde askerî ıslâhâtlar yapıldı. Yeniçeriler yeni silâh kullanmayıp, değişik elbiseleri kabul etmediğinden devrin usûlünde Nizâm-ı Cedîd ordusu kuruldu. Fakat yeniçeriler isyân edince kaldırıldı. Yeniçerilerin, 18 ve 19. yüzyıllarda disiplinsizlikleri iyice artınca Sultan İkinci Mahmûd Han (1808-1839), 17 Haziran 1826’da bu ocağı kaldırıp, 20 Haziran 1826’da Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusunu kurdu. Yeni ordunun mevcudu Sultan İkinci Mahmûd Han devrinde 188.000’e çıkarıldı. Sultan Abdülmecîd Han (1839-1861) devrinde 1843’te altı ordu kurulup, askerlik müddeti beş yıla yükseltildi. Sultan İkinci Abdülhamîd Hân (1876-1909) devrinde Kara Kuvvetlerinin ihtiyâcı olan subayları yetiştirmek üzere askerî ortaokul ve liselerin yanında İstanbul’dakine ilâveten Harp Okulu sayısı yediye çıkarıldı. 1887’de Topçu teşkilâtı genişletildi. 1908’de İkinci Meşrûtiyetin îlânıyla Kara Kuvvetlerinde değişiklikler yapılmak istenmişse de Trablusgarp ve Balkan Harpleri netîcesinde muvaffak olunamadı. Birinci Dünyâ Harbinde yedi cephede kahramanca mücâdele eden Kara Kuvvetlerinin mevcudu Mondros Mütârekesi sonunda 1919’da 50.000’e indirildi. Türk İstiklâl Harbinde Kara Kuvvetleri sekiz kolordu, yirmi piyâde tümeni hâline getirildi.
Osmanlı ordusunda kullanılan rütbeler ve kabûl târihleri:
Erbaş ve erler: Er, Onbaşı, Çavuş.
Küçük zâbitler (Astsb): Bölük Emini (1828), Çavuş, Başçavuş (1828).
Subaylar: Mülâzim-i Sânî (Tğm., 1793), Mülâzim-i Evvel (Ütğm., 1828). Yüzbaşı, Tabur Kâtibi, Sol Kol Ağası (Kd.Yzb., 1828), Sağ Kol Ağası (Ön.Yzb., 1828) Alay Emîri (Yzb. rütbesinde).
Üst subaylar: Bnb., Baş Bnb. (1793), Kaymakam (Yb., 1831), Miralay (Alb., 1828) Paşalar (Generaller): Mirliva (Tuğg. 1831), Ferik (Tümg. 1831), 2’nci Ferik (Korg, 1908), 1’inci Ferik (Org. 1904) Müşir (Mareşal, 1832
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
SUNGAR
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 80


« Yanıtla #1 : 17 Şubat 2012, 11:06:23 »

Yeniçerilerin, 18 ve 19. yüzyıllarda disiplinsizlikleri iyice artınca Sultan İkinci Mahmûd Han (1808-1839), 17 Haziran 1826’da bu ocağı kaldırıp, 20 Haziran 1826’da Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusunu kurdu.

Atabek teferruata girmemiş,Yeniçeri ocağı kaldırılmadıki yerle yeksan edildi.Onların ne menem namussuz oldukları malumdur.Bunlar sadece gerileme devrinde her padişahın devrinde yapmışlardır
hemde bahşiş için...Bu pis çingene güruhu her ne kadar devşirilselerde asla Türk kanı ve geni taşımadıkları için her zaman içten içe kin duymuşlardır bu milllete ve en olmaz entrikaların altında bunlar, valide sultan olmak isteyen hasekiler ve veziriazam olmak isteyen devşirme paşalar çıkar.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

En güzel isimler Allah'ındır, O'na o isimlerle dua edin, O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir." (A'raf 7/180)
SUNGAR
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 80


« Yanıtla #2 : 17 Şubat 2012, 11:20:37 »

OLAY 
Olay  1241 yılı zilkade ayının 9 uncu Perşembe gecesi başlar. Zorbalar kol kol Et Meydanında toplandılar. Ocağın büyüklerini, hatta Kol Kethüdası Hasan Ağa'yı da davet ettiler. Vaziyeti sezinleyerek gelenleri savdılar.
Et meydanındaki topluluk büyüyor. Omuzlar üstüne çıkmış bir hatip, Otuzbirinci topluluğun eski odabaşısı Mahmut Habip, avaz avaz bağırıyor:
Ayakdaşlar! Sakın merhamet etmeyin.
Teşbih taneleri mermer üzerinde yuvarlanırken ağlayan ağlayana...
Başta Hünkâr...
Sultan Mahmud, gözlerinde şıpır şıpır yaş, doğru «Livayı şerif» odasına koştu, Sancağı çıkardı, öptü ve Şeyhülislâm ile Sadrazama teslim etti. O kadar coşmuştu ki:
— Et Meydanına kadar ben de askerle beraber gideceğim!
Diye bağırdı.
— Hayır, dediler; Zat-ı Şahaneleri «Hırka-i Saadet» dairesi önünde durup dua ediniz! Askerle gelmeniz münasip olmaz!
İstanbul'u iki ses kaplamış bulunuyor.
— Yeniçeri olan kazanın yanma gelsin!
— Müslüman olanlar «Sancağ-ı Şerif» altına gelsin!
Şüphesiz ki, sancak altına koşanlar kazana koşanlardan çok fazla...
Medrese talebeleri silahlandılar ve bu defa, u-mumiyetle birlik oldukları Yeniçeriye karşı hareket ettiler. Bunlar, hocaları yanlarında, 3500 kişi kadar heybetle ilerlerken, İstanbul imamları, kadılar, yeşil sarıklı seyyidler de gelip kendilerine katıldılar.
Bu esnada isyancılar Sultan Ahmed ve Beyazıt meydanlarında birkaç kişiyi öldürdülerse de hiçbir tesir elde edemediler.
Sultan Ahmed Camii devlet tarafından başlanan hareketin idare yeri... İç cebhane açıldı ve silâhı olmayanlara ariyet olarak silah dağıtıldı. «Sancağ-ı Şerif» altında tekbir alınarak doğruca Sultan Ahmed Camiine gidildi ve mukaddes San-
334
cak minbere dikildi. O zamana kadar eski şeyhülislâmların yenisiyle görüşüp biraraya geldikleri olağan işlerden değilken, Yeniçerilerin son defa din adamlarına karşı aldıkları haraket tavrı yüzünden sarmaş dolaş oldular. Sadrâzam camide kaldı; Ağa Hüseyin Paşa ile İzzet Paşa meydanda yerlerini aldılar.
Nihayet sadrâzam tarafından ileri yürüyüş ve taarruz emri... Sekbanlar, topçular, hambarcılar, lâğımcılar ve medrese talebeleriyle halk, hep birden harekete geçtiler.
Zorbalar Divanyolu ile Beyazıt çevresini, uzun çarşı ve etrafındaki yolları tutmuş... Birden, Kara Cehennem'in, arkasında iki top çektirerek tekbir sesleriyle gelmekte olduğunu görünce tabanları yağladılar ve soluğu Et Meydanında aldılar.
Ağa Hüseyin Paşa, topçu askeriyle Divanyo-lundan İzzet Paşa da hambarcı, lâğımcı ve kalyoncularla Saraçhaneden yürüyor...
Sultan Ahmed meydanı gayret ve hamiyet sahibi insanlarla dolmakta... Sadrâzam bunlardan bir fırka daha tertipleyerek arkalarından gönderdi. Bu birliğe de Baruthaneler Nâzın Necip Efendi başbuğ tâyin edildi. Böylece isyancılar üzerine harekete geçirilen hükümet kuvvetleri üç kol...
Hüseyin paşa kolu, Aksaray'ın Horhor semtinde bir Yeniçeri kıtasiyle çarpıştı. Bunlar toplar üzerine saldırarak iki neferi öldürdülerse de yetişenler tarafından püskürtüldüler ve Et meydanına can attılar. Et Meydanında Meyan kışlasının demir kakmalı kocaman kapılarını kapayıp arkasına taş yığdılar, İzzet paşa kolu da yetişti ve kışla çepçevre kuşatıldı.
335
Kara Cehennem, cesaretle ortaya çıktı, kapının önüne kadar sokuldu ve haykırdı:
— Yeniçeriler! Kışlanıza tıkılmış ve çepçevre sarılmış vaziyettesiniz! Şimdi toplar konuşmaya başlayacak; üzerinize güllelerden başka tutuşmuş yağlı paçavralar da yağacak ve siz kışlanızla beraber yakılıp yıkılıp gideceksiniz! Gelin âmân dileyin, teslim olun! Akıbetinizi şevketlû Padişahımıza bırakın!
İçeriden küfürle karışık «olmaz, kabul etmiyoruz, teslim olmuyoruz!» sesleri geldi.
Bir emir; toplar gürlemekte... Kocaman kapının bir kanadı devrildi. Kapı arkasında toplananların birçoğu da ölüp gitti. İzzet Paşa'dan 2500 kuruş bahşiş alan bir topçu bahadırı öbür kapıyı da devirdi.
Kara Cehennem ile Tophane İmamı, devrilen avlu kapısından içeriye dalmasınlar mı? Herkese büyük bir cesaret geldi ve bir anda avlu devlet kuvvetleriyle doldu.
Kara Cehennem topuğundan vurulduğu halde aldırmadı ve avlu boyunca yürümeğe devam etti.
İsyancılar kışla binasına sığındılar.
Tarihi an... Yeniçeriler topyekûn kışlalarında ve kapana kıstırılmış vaziyette...
Bu vaziyette ne yapmak lazımdır. Kışlayı topa tutarak ve ateşe vererek Ocağı, haşere yatağı temizlercesine kül etmek mi, yoksa bir kere tam ele geçirdikten sonra onun eski ruh temeli üzerine yeni bir bina çekmek yani, Ocağı, içine girip inkil-âp çapında bir ıslah ve tasviye işine tâbi kılmak mı?
336
Bu, tarihimizin en nazik suallerinden biridir ve cevabı biraz sonra verilecektir.
Biz şimdi ne yapıldığını bakalım:
Yeniçeriye yeniçerilik yapıldı; yani o, tam esir düştüğü anda asla tasfiye ve ıslahı düşünülemez ebedi bir suikast müessisesi farz edilerek bir haşere yuvası gibi ateşe verildi.
Ocak, «Tomruk» ismini verdikleri kasap dükkânı tarafından tutuşturuldu ve Kara Cehennem'in dizdiği toplar, kışlayı gülle ve alevli paçavra yağmuruna tuttu.

Kışla, içinde binlerce yeniçeri, bir taraftan yıkılıyor, bir taraftan da yanıyor.
Pencere ve kapılarda birtakım yeniçeri kafaları, çığlık çığlık bağırıyorlar:
— Bizi böyle diri diri yakmayınız! Allah zulmedenlerden razı olmaz! Gelip bizi teslim alınız! Cezamız neyse veriniz! Ama kâfirlere bile edilmez bir muameleden koruyunuz bizi!..
Yeniçeri kışlasının içinde bir cehennem cümbüşü cereyan ediyormuş gibi, alev alev devrilen kalasların ışıkları duvarları aydınlatıyor, bu duvarlarda 5 asırlık Ocağın devir devir düşmandan aldığı sancaklar, armalar, türlü silahlar göze çarpıyor ve bu tarihli hatıralar önünde, hiçbir fikir sahibi olmaksızın, aynı vahşetle, devletin başta kurucu ve sonra kurutucu askeri çalı çırpı gibi ? ateşe veriliyor, ayyuka yükselici feryatlara aldırılmıyordu.
— Oh olsun!.. Demeli mi, yoksa:
— Seni artık yakaladım, adam edeceğim ve eski ruhuna kavuşturacağım!..
337
Demenin mi zamanıydı?
Biraz evvel kaydettiğimiz gibi, bu- sualin cevabına çok az kaldı.
Paşalar hiçbir şey dinlemedi, kalblerinde hiçbir hassasiyet ve kafalarında hiçbir düşünceve yer vermedi ve emri bastılar:
— Taş taş üstünde kalmayıncaya kadar ateş!..
Meydan Kışlası, içindeki binlerce yeniçeriyle yanıp kül oldu. Hükümet kuvvetlerindense yalnız 25 kayıp... Onların da çoğu yaralı...
Haber, Sultan Ahmed Camiindeki Sadrâzama, paşazade bir beyle gönderildi:
— Ocak, kökünden kazınmış, temelinden yıkılıp yakılmıştır!
Vezirler birbirleriyle kucaklaştılar ve böylece sönen, söndürülen Ocağın, tereddi sebebini bağlıyacakları içtimaî felâket önünde ağlayacaklarına sevinçlerinden tepindiler.
Ocak söndürüldükten sonra temizlik başladı. Hüseyin ve İzzet Paşalar «Eski Odalar» dedikleri kışlaya giderek buradan ve başka yerlerden ele geçen, ahçı, usta vesaire gibi artıkları At Meydanına gönderdiler. Artık Sadrâzam Sultan Ahmed Camiindeki karargâhından çıkmış, camiin avluya bakan sol tarafında meclis kurmuş, gelenleri hafif bir yoklayıştan sonra boğduruyor ve cesetlerini mahut çınar ağacının önüne yığdırıyor.
Bütün İstanbul, yeni askerlerin muhafaza ve kontrolü altına verildi. Her tarafa karakollar çıkarıldı ve halka da mahallelerinde nöbet beklemeleri imamlar vasıtasiyle bildirildi. Paşalar ve ulemâ gece Sultan Ahmed Camii sol cenahında yer alarak tutulan 200 kadar yeniçeri döküntüsünü idam ettirdi. Hüseyin Paşa da 120 kadarını öldürttü.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

En güzel isimler Allah'ındır, O'na o isimlerle dua edin, O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir." (A'raf 7/180)
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.075 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.014s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.