TÜRK DESTANLARINDA EVREN TASARIMI
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 17 Kasım 2019, 20:57:45


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: TÜRK DESTANLARINDA EVREN TASARIMI  (Okunma Sayısı 2602 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 21 Mart 2010, 16:48:18 »

TÜRK DESTANLARINDA EVREN TASARIMI I

Tasarım, “daha önce algılanmış olan bir nesne veya olayın bilinçte ortaya çıkan şekli,
biçimi”dir. Bu zihinde ortaya çıkış, beş duyuyla hissetmeye, hayal ile cisimlendirmeye,
sezgilerle algılamaya, kıyaslamaya ve anlamlandırmaya dayanır. İlkel insanın nesnel âlemle
ilgili ilk merak ve bilme ihtiyacını karşılamak üzere sorduğu evrensel sorulara, kendi algı ve
tecrübesi dâhilinde bulduğu cevaplar, onun ilk kabullerini ve zihinsel tasarımlarını oluşturur.
İnsanın, kendi tanımladığı evrende kavradığı nesnelerin imgeleriyle kurduğu zihinsel
tasarımlar, evren/dünyanın da modelidir. Buna bağlı olarak, “bilinmeyen”e ilişkin her
ayrıntıyı açıklayan bir bilgi sistemi ortaya çıkar. Her türlü kozmik olay, bu bilgi sistemiyle
açıklanır ve yorumlanır. Bir anlamda insanın kendisi ve çevresiyle ilgili her şey, onun
tasarımıdır. Tasarımlar iddia edilebildiği ölçüde bir gerçeklik kabul edilir ve onlar bütün
düşünülebilen ve tecrübe edilen bilginin niteliğini, biçimini dile getirirler. Farklı tanımları
yapılmakla birlikte, kesintisiz biçimde bugüne uzanan düşünce tarihindeki bir ilk halka; insan
bilincinin tarihsel serüveninde bir duruş noktası şeklinde ifade edilebilecek olan mitik
düşünce ve mitler, nesnel âleme ilişkin ilk zihinsel tasarımların kalıplaşmasıdır. Bir başka
deyişle bu zihinsel kalıplaşmalar, önce temel değerler ve derin anlamlar şeklinde ilk bilgileri
ve bilinci, sonra da eş ve artzamanlı formlar içinde dış dünyaya yansıyan, yeryüzünün ve
kâinatın oluşumuna, kaostan kozmosa geçişe dair bilgileri ihtiva eden kültürel kurguları
ortaya çıkarmışlardır.1 Bunların oluşumunda insanın fizyolojik yapısı ve düşünme yetisi
kadar, içinde yaşadığı çevre ve şartların da önemli olduğu kabul edilir.2
Türklerin kültür hayatının temelinde Orta Asya bozkırlarındaki göçebelik ve
hayvancılığa dayalı hayat tarzının şekillendirdiği düşünce yapısı yer alır. Bu düşünce yapısı
aynı zamanda, içinde bulunduğu sosyo-kültürel bağlamın evren ile ilgili tasarımlarını da
ortaya çıkarmıştır. Esasen evren, bütün ilkel toplumlarda daha çok merak edilen ve üzerinde
tasarımlar geliştirilen bir varlık topluluğudur. Araştırıcılara göre Türkler, evren hakkında bir
tek izlenim/tasarım edinmemiş veya edindikleri tasarımı aynen korumamışlardır.3
Eski Türk düşüncesinde mevcut dünya tasarımı hakkındaki yaygın görüşlerden biri,
“Kâinatın bütün tezahürlerini, gök ve yeryüzünün (yer-sub, yer-su) temsil ettiği, birbirine zıt,
fakat birbirini tamamlayan iki evrensel nefesten oluşmuş kabul eden sistem”dir ki, bu Proto-
Türk ve Türklerin en eski ve öz kozmolojisi olarak görülür. “Evrenselci Dikotomi” şeklinde
adlandırılan bu ikili sistem, İran dinlerindeki birbirine düşman iki ilke üzerine kurulu “ikici”
(düalist) görüşten tamamen farklıdır.4 Başka bir görüşe göre ise, daha sonra, büyük ihtimalle
yabancı dinlerin de etkisiyle, yerin altında bulunan üçüncü bir bölge daha hayal edilmiş ve üç
katmanlı bir dünya tasarımı ortaya çıkmıştır.5 Ancak bazı araştırıcılar, herhangi bir etki
olmadan da, üçlü bir evren anlayışının kaçınılmaz olduğunu ve önceleri nadir bir öneme sahip
olan “iç-yer, yer-astı, tamuk, tozok” vb. şekillerde adlandırılan üçüncü bölgenin giderek daha
büyük bir rol oynadığını belirtirler.6
Altay Şamanist Türk topluluklarından derlenen metinlerde, evren ile ilgili tasarımların
temelde üç katmanlı, fakat daha ayrıntılı ve farklı bir içerik kazandığı görülür. Şamanlığa
mensup olanlarca dünya birçok kattan ibarettir. Yukarda on yedi kat, ışık âlemi olan semayı,
aşağıdaki yedi veya dokuz kat, karanlıklar âlemini meydana getirir. Sema katları ile aşağıdaki
dünyanın katları arasında insanoğullarının oturduğu yeryüzü vardır. Üzerinde yaşayan
insanlarla birlikte yeryüzü, gök ve yeraltı dünyalarının tesiri altında bulunur. Yaratıcı,
koruyucu bütün tanrılar ve iyi ruhlar göğün katlarında; ifritler, kötü ruh ve tanrılar ise
yeraltındaki karanlık katlarda otururlar.7 Esasen, birbirine bir orta eksenle (göğün direği) bağlı
olan üç katmanlı şamanist evren tasarımı, şamanların veya şamanist düşüncenin yarattığı
kurgular değildir. Onlar zaten var olan bu öğeleri içselleştirmiş, deneyimleştirmiş ve esrimeli
yolculuklarında kullanmışlardır. Onların bütün etkilenimleri sonrasında bile evren tasarımına
ilişkin temel şema saydamlığını yitirmemiş, üç büyük katmanlı ve bir eksenle birbirine bağlı
oldukları için birinden ötekine geçilebilen evren anlayışı devam etmiştir.8 Göktürk
Yazıtları’nda da Kültiğin Abidesi’nin doğu cephesi, “Üstte mavi gök, altta yağız yer
kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış "9 sözleriyle ve üç katmanlı evren anlayışının
ifadesiyle başlar. Üç katmanlı evren tasarımının Türk boylarına ait çeşitli metinlerde de yer
aldığı görülür.10
Konuyla ilgili çalışmalar dikkate alındığında, tasarımların her şeyden önce bir kurgu
olduğu anlaşılır. Fakat bu kurgu, sofistike, keyfî, öznel veya hayalî değil, nesneyle
ilişkilendirilmiş ve özneler-arası kabul edilebilirlik niteliği olan bir kurgudur. Yani, tasarımlar
varlık alanının kendisi değil, onu anlatan bir bilgi türüdür. Bu bilgi türünün iletişime dayalı
bir hadise olarak aktarılmasında, sözlü kültür ortamı anlatıcılarının ve ürünlerinin önemli bir
yeri vardır. Gök ve yeraltı dünyalarında bulunan “kutsal”larla doğrudan iletişim kuramayan
sıradan insanların yerine, aracılık görevi üstlenmiş kudretli ve bilge şahsiyetler olan “kam,
şaman”11 vb. adlarla anılan ilk icracı ve anlatıcı tiplerle ortaya çıkan ve sözlü edebiyatın ilk
türü olarak kabul edilen mitlerden sonra, çoğunlukla onların izlerini bir çerçeve olarak
taşıyan, oluşum efsaneleri ve kahramanlık konulu destanlar, zihinsel tasarımlara ilişkin ilk
bilgileri, tarihsel yolculukları boyunca nesilden nesile aktarırlar, yaygınlaştırıp geliştirirler ve
onların kültürleşmesine katkıda bulunurlar. Bu sebeble, Türk toplumunun evren tasarımlarını
ve bu tasarımların farklı devirlerde, farklı sosyo-kültürel çevrelerde ortaya çıkan
yansımalarını, Maaday-Kara, Oğuz Kağan, Manas ve Köroğlu destanlarındaki bazı
örneklerden hareketle göstermeye çalışacağız.

Gök:
   Yukarıda belirtildiği gibi, insanın kendisinin tanımladığı üç katmanlı evren
tasarımında “tengri, gök, gökyüzü, mavi gök, yukarı dünya” vb. şekillerde adlandırılan ve
“yaratıcı, koruyucu ruhların ve tanrıların bulunduğu âlem” olarak algılanan en üstteki katman,
aynı zamanda onu tasarlayan insan için, gerekli ideal donanımların edinilebileceği birincil
kaynaktır. Çeşitli sayılarla ifade edilen katlarındaki kutsallarla birlikte, ay, güneş ve yıldızlar,
“gök dünya”yı oluşturan ve her biri kendine has işlev üstlenen unsurlardır. Bunlar
destanlarda, kahraman veya onunla birlikte olan çevreyi koruyan, gözeten özelliklerinin
yanında; onların üstün vasıflarının belirtilmesindeki kavramlar olarak da karşımıza çıkarlar.
Altay Türklerinin Maaday Kara Destanı’nda12 kahramanın doğumu, ay ve güneş ile
birlikte ifade edilen altın ve gümüş kavramlarıyla, “göğsü baştan aşağı saf altın idi, sırtı
baştan aşağı saf gümüş idi oğlanın” şeklinde verilir. Destanın değişik yerlerinde altın “ay”ın,
gümüş de “güneş”in simgesidir. “Yüz budaklı ölümsüz kavak” (hayat ağacı), ay ve güneş
ışığında parıldar, onun aya doğru eğilen tarafından altın, güneşe doğru eğilen tarafından
gümüş yapraklar dökülür. Dolayısıyla hayatın, canlılığın simgesi olan “hayat ağacı”, bu
göksel unsurlarla tamamlanır ve bütünleşir. Kahraman Kögüdey-Mergen’in eşi, “ay benzeri
ama aydan güzel, altın gibi; güneş benzeri ama güneşten güzel, gümüş gibi parıldayan” biri
olarak tasvir edilir. Gökyüzü, “yaratıcı Tanrı’nın, koruyucu ve aracı kutsal varlıkların, iyifaydalı
ecdat ruhlarının” ve hatta yer altı dünyasının zalim varlıklarının “ruh”larının da
mekanıdır. Yer altı kağanı “Kara-Kula” ve atının ruhları, “göğün üç kuşak derinliğinde”,
“maralların karnında” saklı olan ve ruhun “kuş” şeklindeki tasarımındaki gibi
“bıldırcın”lardadır. Gök âleminin “cennet-uçmak” tasavvuru ise destanın sonunda karşımıza
çıkar. Yer ve yeraltını kötülüklerden temizleyen, yurduna huzur ve güven getiren Kögüdey-
Mergen, “ben gökyüzüne çıkacağım, aşağıdan bakınca yukarıda görünen bir yıldız olacağım”
diyerek, eşiyle birlikte mavi gökyüzünün derinliklerinde bir yıldız olup uçar. Toplumun
sıradan üyeleri için kozmolojik bir düşünce olarak kalan bu şey, esasen şamanlar gibi
kahramanlar için de mistik bir güzergâh olur. Çünkü, üç kozmik düzey arasındaki “gerçek
iletişim ve ulaşım ancak şaman, kahraman” vb. üstün nitelikli insanların güç ve yetileri
arasındadır.13 Bu anlamda kahramanın “göğe yükselişi”, Altay Türkleri arasında yaygın olan
“ölümden geçmeksizin göğe ve dolayısıyla ölümsüz geleceğe erişebildikleri” düşüncesinin,
yani kozmik yolculuğun bir yansımasıdır Diğer yandan bu düşünce, “iyi insanların cennete
gideceği” düşüncesinin Altay Türkleri arasındaki simgesel ifadesidir. Çünkü onlara göre,
“cennet/uçmak”, gökyüzünün üçüncü katında bulunan, iyi ruhların, meleklerin, bolluk ve
bereketin dolu olduğu mekândır. Gökyüzündeki her yıldız, yeryüzünde iyi şeyler yapanların
görüntüsüdür. Şamanist hayat tarzının tesiriyle de şekillenen bu gök tasarımı, Alıp Manaş14
Destanı’nın Altay varyantında da benzer şekilde yer alır: Kahramanın atı, sahibini düşman
yurduna gitmemesi için ikna edemeyince, gökyüzüne uçup yıldıza döner.
Gökyüzü tasarımı, daha arkaik özelliklere sahip Oğuz Kağan Destanı’nda15 ise,
doğrudan ifadeler veya ilişkiler yanında, simgesel öğelerle de somutlaştırılır. Kahramanın
doğumuyla ilgili olarak yapılan tasvirde çocuğun yüzünün “gök” renkli olması, “insan
yüzünün iyiliği, güzelliği veya çirkinliği, kötülüğü, yani insanın iç âlemini yansıtması”16 ile
ilgilidir ki, olgunluk ve tecrübenin Tanrı tarafından ona doğarken verildiğini, kahramanın,
daha başlangıçta yaratıcı ve koruyucu “gök dünya”nın himayesinde olduğunu gösterir. Bu
tasvir bir anlamda, Bilge Kağan abidesinde yer alan “tengri tek tengride bolmış” anlayışının
ifadesidir. Mukaddes addedilen “gök”ten bir iz taşımak, kahramanlarla birlikte diğer
insanların da ihtiyaç duyduğu bir anlayış halinde, değişen sosyo-kültürel çevre ve şartların
etkisiyle farklılaşarak “gök boncuk, nazar boncuğu” şeklinde günümüze kadar ulaştırılmıştır.
Oğuz Kağan’ın üstün niteliklerini ve donanımlarını tamamlayan “göksel unsurlar”, onun ilk
evliliği ve seferleri sırasında da karşımıza çıkar: “Yine günlerden bir gün Oğuz Kağan bir
yerde Tanrı’ya yalvarmakta idi. Karanlık bastı, gökten bir gök ışık indi. Güneşten ve aydan
daha parlaktı...O ışığın içinde çok güzel bir kız vardı. Başındaki ateşli ve parlak beni demir
kazık (kutup yıldızı) gibiydi. O kız öyle güzeldi ki, gülse Gök Tanrı gülüyor, ağlasa Gök
Tanrı ağlıyordu. Oğuz Kağan onu sevdi ve eş aldı.” “Tan ağarınca Oğuz Kağan’ın çadırına
güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü ve gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı…Ey
Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun, ben senin önünde yürümek istiyorum dedi.”
Görülüyor ki, buradaki “gök” tasarımı, hem kahramanın “alperen” veya “ideal olma”
donanımlarını tamamlayıcı, onu koruyucu ve ona yol gösterici unsurların ilâhî ve birincil
kaynağı, hem de ibadet için doğrudan kendisine yönelinen “Tanrı”nın ve “kutsal”ların ebedî
mekânı durumundadır. Ancak iyi, doğru, ideal maddî ve manevî donanımlara sahip
kişi/kişiler, “gök” alemi ile “ışık, rüya, Bozkurt, aksakallı ihtiyar gibi çeşitli şekillerde ortaya
çıkan iye, koruyucu ruh” vb. aracı vasıtaların yardımıyla iletişim kurabilir, onun
nimetlerinden faydalanabilir ve takdirini kazanabilir. Destanda Uluğ Türk’ün gördüğü ve
yeryüzünde uygulanması gerekli yasa ve düzenin ilâhî kaynaklı bildirimi şeklinde
yorumladığı “rüya” da, aynı iletişimi sağlayan vasıtalardan biridir. “Kutsal Gök” ile insanın
bütünleşmesi, “gökten bir ışık huzmesi içinde inen” eşinden olan ve “Gün, Ay, Yıldız” adları
verilen çocuklarla tamamlanmıştır. Bu, Oğuz Türklerinin varoluş tasarımında insanın, “yerin
ve göğün güçlerini kendisinde topladığı”17 düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla
“gök” veya “yukarı dünya”, evren tasarımının en üstünde yer alan kutsal, soyut âlemdir ve
yeryüzünü tamamlayan bütünlüğün baskın ve önemli parçasıdır. Nesnel âlemde başarılı
olmak, ideal düzeni sağlamak ve yaşama arzusu amacıyla sadece “Kutsal Gök”e, “Gök
Tanrı”ya dua edilir. Çünkü “Gök”, evrensel yasa ve düzenin ideal örneğidir. Destanda somut
gökyüzü ise, nesnel alemin bir parçası olarak dağ, deniz, ırmak, ağaç gibi algılanır. Bu
düşünce, Oğuz Kağan’ın yeryüzündeki kutsalları simgeleyen, ikinci eşinden olan çocuklarının
adlarında (Gök, Dağ, Deniz) ve halkına duyurduğu büyük hedefinde geçen “Güneş tuğ olsun,
gök çadır” ifadesinde ortaya konulur. Nesnel gökyüzü veya gökkubbe, yeryüzünü örten bir
kapak ya da çadır gibi tasarlanır. Samanyolu çadırın dikiş yerleri, yıldızlar da ışık gelsin diye
açılmış deliklerdir. Bazen kapak yeryüzünün kenarlarına tam oturmaz ve aralıklar oluşur. Bu
aralıktan şiddetli rüzgârlar içeri girer veya ayrıcalıklı insanlar bu aralıktan süzülüp “kutsal
gök”e çıkarlar.18
“Gök” ile ilgili tasarımlar, Manas Destanı’nda19 farklı kültür ve inançlarla kaynaşmış
ve bütünleşmiş şekilde karşımıza çıksa da, eski Türk inanç ve kabullerine uygun olarak
yaratıcı ve koruyucu “Tanrı/Huda” yahut “ruhlar/ervah”ın kutsal mekânıdır. “Kutsal
Gökyüzü”ne ilişkin bilgi ve tecrübenin simgesi olarak da düşünülen “Gök” ya da “Ak-boz”
renk, kahramanların ve yardımcı unsurların tasvirlerinde sıkça görülür. Kahramanlar, “göğün
yıldız batırı”, “gök yeleli erkek böri” şeklinde vasıflandırılır. Onları, ancak “Huda” yükseltir
ve onlara ad verenler, “peygamberler”, “evliyalar” gibi din büyükleri veya yeni sosyo-kültürel
şartlar çerçevesinde yeniden şekillenen “ak boz atlı, eli asalı, ak sakallı, gökten dolaşıp inip
gelen” “koruyucu ruhlar”dır. Bu ruhların en belirgin göstergesi, eski Türk inancındaki “Boz
Atlı Yol İyesi”20 dir. O, farklı kültürel bağlamlarda “boz renkli kurt, ak sakallı koca, ak boz
atlı Hızır, Ak-boz at ya da Kırat” şeklinde günümüz anlatmalarına kadar devam ede gelen
“Kutsal Gök” tasarımının bir yansımasıdır. İnsanın gökyüzünde bir yıldızının olduğu
düşüncesi de, yıldızın iyi veya yıldızını sağ omzuna almış21 ifadelerinde görülür. Ayrıca, “Er
Töştük” merkezli olarak anlatılan epizotlarda22, “Dünya ağacı”nın üzerinde bulunan ve
koruyucu işlevi bulunan “Kartal”ın, kahramana “sen ve ben gökyüzündeki altı takım yıldızı
gibi birlikte ilerledik” demesi veya Töştük ve Kenyeke’nin evlendikten sonra “gezegenlerin
(yıldızların) bir araya gelmesi” şeklindeki tasvirler aynı tasarıma ilişkin düşüncelerden
kaynaklanır.

       KAYNAK İÇERİĞİ
1Arthur Schopenhauer; Le Monde Comme Volonté et Comme Représentatıon, Tome Prémier, (Traduit en
Français Par A. BURDEAU), Paris-1873, s. 3 vd.
2Özkul Çobanoğlu; Halkbilimi Kuramları ve Araştırma Yöntemleri Tarihine Giriş, Ankara, 1999. s. 213 vd.
3 Jean-Paul Roux; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Çev. Prof.Dr. Aykut Kazancıgil, İstanbul, 1998, s. 81
4 Emel Esin; Türk Kozmolojisine Giriş, İstanbul, 2001, s.19-22
5 R. Stein; Architecture et pensée religieuse en Extrem-Orient, Arts Asiatiques-IV, Paris, 1937, s. 163’den
nakleden Jean-Paul Raux, a.g.e., s. 81.
6 Jean-Paul Roux; a.g.e., s. 82. Ayrıca, “üç”ün, ikinin taşıdığı ayrım ve zıtlık anlamının ötesinde olduğuna ilişkin
pek çok dinî ve felsefî görüş ileri sürülmüş, “Bir”in çokluktaki açılımını özellikle “Üç”e göre açıklanmaya
çalışılmıştır. Lao-tzu’ya göre, “Tao birliği üretir, birlik ikiliği, ikilik üçlüğü ve üçlük bütün nesneleri üretir.”
Pisagorcular, nitelendirilemez birliğin âlemi yaratmak için iki zıt güce bölündüğünü ve sonra da hayatı meydana
getirmek için üçtebirliğe (triunity) bölündüğünü varsayarlar. Üçlüler, İslamın mutlak monoteizminde bile kendi
tarzlarında bulunur. Felsefe ve psikolojide “üç”, sınıflandırma sayısı (zaman, mekan ve bunları birbirine
bağlayan nedensellik) olarak hizmet eder. M. Bilgin Saydam; Deli Dumrul’un Bilinci, İstanbul, 1997, s. 228.
7 W. Radloff; Sibirya’dan-III, Çev. Prof.Dr. Ahmet Temir, İstanbul, 1994, s. 3; Abdülkadir İnan, Makaleler ve
İncelemeler, Ankara, 1987, s. 390.
8 Mircae Eliade; Şamanizm, Çev. İsmet Birkan, Ankara, 1999, s. 291 vd.
9 Muharrem Ergin; Orhun Abideleri, İstanbul, 1978, s. 20.
10 Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz.: Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1987; Bahaeddin
Ögel, Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar) II. Cilt, Ankara, 1995.
11 İnan, Abdülkadir; a.g.e., s. 392.
12 Altay Destanı Maaday Kara, Hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali, İstanbul, 1999
13 Eliade, Mircae; a.g.e., s. 297
14 Alıp Manaş-Altay Türklerinin Kahramanlık Destanı; Hazırlayan: Metin Ergun, Ankara, 1988.
15 Oğuz Kağan Destanı, İstanbul, 1970.
16 Bahaeddin Ögel; Türk Mitolojisi, I. Cilt, Ankara, 1989, s. 133.
17 Bahaeddin Ögel; a.g.e., s. 139.
18 Mircae Eliade; a.g.e., s. 292.
19 Manas Destanı; Yayına hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali, Ankara, 1995.
20 M. Öcal Oğuz; Türk Dünyası Halkbiliminde Yöntem Sorunları, Ankara, 2000, s. 122
21 Naciye Yıldız; Manas Destanı ve Kırgız Kültürüyle İlgili Tespit ve Tahliller, Ankara, 1995, s. 401
22 Carolin G. Sawyer; “Er Töştük’te Toplum ve Kozmos”, Manas Destanı Üzerinde İncelemeler (Çeviriler-I),
Yay. Haz: Prof. Dr. Fikret Türkmen, Ankara, 1995, s. 281.
            KAYNAKÇA:
Alıp Manaş-Altay Türklerinin Kahramanlık Destanı, (Hazırlayan: Metin Ergun), Ankara,
1988.
Altay Destanı Maaday Kara, (Hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali), İstanbul, 1999
Arslan, Mustafa; Köroğlu Destanı’nın Türkmen Versiyonu Üzerine Mukayeseli Bir
İnceleme, İzmir, Ege Ünv. S.B.E., 1997 (Yayımlanmamış Doktora Tezi)
Bayat, Fuzuli; Köroğlu-Şamandan Âşıka, Alptan Erene, Ankara, 2003.
Bodkin, Maud; Archetypal Patterns in Poetry, London Oxford University Press, London,
1965.
Çobanoğlu, Özkul; Halkbilimi Kuramları ve Araştırma Yöntemleri Tarihine Giriş,
Ankara, 1999.
Ekici, Metin; Türk Dünyasında Köroğlu, Ankara, 2004.
Eliade, Mircae; Şamanizm, Çev. İsmet Birkan, Ankara, 1999.
Ergin, Muharrem; Orhun Abideleri, İstanbul, 1978.
Ergun, Metin -Mehmet Aça; Tıva Kahramanlık Destanları-1, Ankara, 2004.
Esin, Emel; Türk Kozmolojisine Giriş, İstanbul, 2001.
Gökalp, Ziya; Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul, 1974.
Günay,Umay; Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara, 1986.
İnan, Abdülkadir; Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1987.
Kafesoğlu, İbrahim; Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1994.
Manas Destanı; (Yayına hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali), Ankara, 1995.
Mardin, Şerif; Din ve İdeoloji, İstanbul, 2002.
Ocak, A. Yaşar; Bektâşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ankara,
1983.
Oğuz Kağan Destanı, İstanbul, 1970.
Oğuz, M. Öcal; Türk Dünyası Halkbiliminde Yöntem Sorunları, Ankara, 2000.
Ögel, Bahaeddin; Türk Mitolojisi, (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar), I. Cilt,
Ankara, 1989.
Ögel, Bahaeddin; Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar), II. Cilt,
Ankara, 1995.
Radloff, W.; Sibirya’dan, Çev. Prof.Dr. Ahmet Temir, İstanbul, 1994.
Roux, Jean-Paul; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Çev. Prof.Dr. Aykut Kazancıgil,
İstanbul, 1998.
Saydam, M. Bilgin; Deli Dumrul’un Bilinci, İstanbul, 1997.
Schopenhauer, Arthur; Le Monde Comme Volonté et Comme Représentatıon, Tome
Prémier, (Traduit en Français Par A. BURDEAU), Paris-1873.
Türkmen, Fikret; Manas Destanı Üzerinde İncelemeler- Çeviriler-I, Ankara, 1995.
Yıldız, Naciye; Manas Destanı ve Kırgız Kültürüyle İlgili Tespit ve Tahliller, Ankara,
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 21 Mart 2010, 16:55:09 »

TÜRK DESTANLARINDA EVREN TASARIMI II
....Gök:

Kutsal göğe ve koruyucu ruhlara ilişkin tasarımlar, Köroğlu Destanı’nda23, İslâm
kültür çevresinin ve daha reel bir dünya görüşünün tesiriyle şekillenerek “aksakallı baba, kırk
çilten, Hz. Ali ve Kırat” simgeleriyle verilirken, yıldızların koruyucu ve iyileştirici işlevine
yönelik düşünceler, “Köroğlu ya da atının yaralandığında yıldız görüp iyileşmesi” veya
Köroğlu’nun özellikle yaşlandığı zaman “Yıldız Dağı’na çekilmesi” temalarıyla sergilenir.
Bunlarla birlikte, kahramanın Kırat’ı kaybedip aramaya çıktığında “yorulup bir çınar ağacının
altında uykuya dalması ve gördüğü rüyada erenlerin Kırat ile birlikte bazı meziyetleri
kendisine vermesi” epizodu, yukarıda bahsedilen göğe ilişkin tasarımın bir sonucudur.
Destanda özellikle “Kırat” motifi, kanaatimizce eski “gök” tasarımının bir parçasını oluşturan
“yol iyesi”nin, bu destana yansıyan en belirgin örneğidir. Ay, Güneş ve Yıldız gibi göksel
olgular, Köroğlu başta olmak üzere, Kırat’ın ve diğer kahramanların tasvirlerinde de sıkça
kullanılır. Öte yandan, farklı coğrafyalara ilişkin anlatmaların çoğunda Köroğlu’nun diğer adı
“Röşen-Rövşen-Rovşan-Ruşen” olarak geçmektedir ki; “ışıklı, parlak, aydınlık” anlamlarına
gelen kelime, “kahramanın kutsal göğe ait bir iz taşıması” anlayışının destana yansıyan bir iz
düşümüdür. Kanaatimizce, Köroğlu ve Ruşen adlarının birlikte kullanılması bir anlamda,
“Gök, Yer ve Yeraltı ” şeklindeki evren tasarımının bütüncül bir ifadesi ve aynı zamanda
“Gök” ve “Yeraltına” ilişkin sıradan insanın ulaşamadığı “bilgi”nin, yeryüzünde şaman,
kahraman gibi üstün, ayrıcalıklı veya ideal “insan”da toplanmasıdır.
Kutsallığın ve kutsal olanların mekânı olma yanında, evrensel yasa ve düzenin ideal
şekli ve kaynağı olarak algılanan, evrenin yaratılışında “merkez” konumda olan “Yukarı
Dünya-Gök”, destanlarda genellikle, “uçsuz bucaksız, ulaşılamayan derinliklere sahip, fakat,
yeryüzündeki gibi dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları olan ve idarî mekanizması, toplumlara
benzer şekilde hiyerarşik ama ideal bir düzen içinde işleyen” makro kozmik yapıda tasvir
edilmektedir. O anlayış ve algılayışla destan kahramanı, ilâhî göğün yasa ve düzenini,
kendine, çevresine ve yeryüzüne de yerleştirmeyi amaç edinir ve bu yolda mücadele eder.

Yeraltı:
      Evren tasarımlarındaki “Yeraltı” dünyası, üçlü tasarımın en alt katmanıdır ve gök
dünyanın aksine, kötü ruh ve tanrıların mekânıdır. Yedi, dokuz gibi farklı katlardan oluşur ve
bu katlarda şeytanlar, devler, korkunç yaratıklarla birlikte yeraltının hakimi/kağanı bulunur.
Yaratılış ve oluşum efsanelerine göre, esasen karanlık yeraltının hakimi “Erlik” de önceleri,
“Gök dünya”nın yaratıcı ve koruyucu diğer güçleriyle (Ülgen vb.) birlikte “yukarı âlem”de
bulunmaktadır. Fakat kıskançlığı, bencilliği, hilekârlığı gibi nefsî tutum ve davranışları
sebebiyle, “Gök âlem”in yasa ve düzenine uymadığı için cezalandırılır ve yerin yedi kat
altına24, yani “tamu”ya, “cehennem”e gönderilir. Orada kendi yasa ve düzenini kurar ve “Gök
âlem”in “kutsalları ile bir üstünlük mücadelesine girişir, insan başta olmak üzere nesnel
âlemdeki varlıkları ideal yasa ve düzenden saptırmaya, kendi himayesine almaya çalışır.
Bununla birlikte bazı araştırıcılar, yeraltına ait tanrısal veya başka güçlü varlıkların büyük bir
bölümünün mutlaka “kötü” veya “şeytanî” olmadığını, bunların genel olarak “panthéon”
(tanrılar sistemi) içinde zamanla meydana gelen değişiklikler sonucu, bulundukları konumdan
düşmüş yerli tanrılar olduğunu ve yeraltının “kutsal”ları olarak bunların hiçbir aşağılama veya
kötülemeye maruz kalmadıklarını ifade ederler.25 Öte yandan, evren tasarımlarında “yerin
altında bizimkine tıpatıp benzeyen fakat tersine dönmüş bir dünya”nın olduğu, oraya, “yer altı
bölgelerinde yaşayanların havalandırma için bıraktıkları delikten geçerek ulaşıldığı”
anlayışının varlığı çeşitli kaynaklarca ifade edilir. 26 Dolayısıyla yer altı, yeryüzünde idealize
edilen hayat tarzına ilişkin olumlu faaliyetlerde bulunmayanların, yani sıradan varlıkların,
“ölüm” sonrasında gideceklerine inanılan “tamu”nun (cehennem) veya insan başta olmak
üzere yeryüzündeki varlıklara zararı dokunacak karanlık güçlerin sembolik mekanı
durumundadır.
Yeraltı dünyası ile ilgili en açık ve ayrıntılı bilgiler, Maaday Kara Destanı’nda verilir.
Kahraman Kögüdey-Mergen, hayatın sırrını çözmek, anne ve babasını ölüler diyarından
yeryüzüne geri getirmek, sahip oldukları sürüleri kurtarmak için yeraltına iner.27 Yer altı insan
ötesi bir boyuttur; ruhların, ölülerin âlemidir ve bu âleme karanlık güçler hakimdir. Yer altı
dünyasının kağanı “Kara-Kula”, bu dünyanın asıl hâkimi “Erlik”in kızıyla evlidir ve “yedi kat
yer altı”ndan gelerek, yeryüzünü ele geçirir, halka zulmeder. “Kara-Kula’nın nefesi, dikili
ağaçları kırar, dağları dondurur, yeryüzünde sap-kök bırakmaz.” Bu, yeryüzündeki insan ve
diğer canlıların varlığını sürdürmesi için gerekli tabii düzenin bozulması, felakete maruz
kalmasının açık bir ifadesidir ve kaynağı yeraltının karanlık güçleridir. Tasarıma ilişkin daha
genel bir ifadeyle, “Karanlık Yeraltı”, “Kutsal Gök”e ve himayesinde bulunanlara karşı bir
tehdit unsuru ve kaynağıdır. Yeraltı dünyası aşağıya doğru “yedi kat”tan meydana gelmiştir
ve her katta o dünyayı koruyan “yetmiş kara köpek, doksan kara boğa, kara dağ” vb. engeller
vardır. En altta ise “yeri ayakta tutan, zehir sarısı deniz” bulunur. Kögüdey-Mergen’in attığı
ok, “yedi kara kurdun koltuğundan geçer, yedi kara dağı deler, yerin yedi tabakasından
geçerek zehir sarısı denize düşüp, onu kaynatır.” En alttaki zehir sarısı denizin bir ucu,
yeryüzünde “Toybodım” ırmağına bağlanmaktadır. Diğer taraftan, “göğün direği” olan
“kutsal kavak ağacı”nın alt ucu da yeraltındadır ve orada yaşayan “Aybıstan”ın at bağladığı
direktir. Buna benzer tasvirler, tasarımdaki yer altının bir yönden yeryüzüne bağlandığını,
dolaylı olarak da “merkez gökyüzü” ile bütünleştiğini göstermektedir.
Destanda, yeraltında yaşayan güçler, esasen çirkin ve korkunç olmalarına rağmen,
bazen insanları kandırmak için daha güzel, gösterişli şekillere girebilirler. Erlik, “yetmiş arşın
boyundaki yılanı”, güzel bir rahvan ata dönüştürüp, Kögüdey-Mergen’i kandırır ve yer altı
dünyasına çeker. Yer altı dünyasının varlıkları da, yeryüzündeki insanlar gibi yemek-içmek,
uyumak, aile kurmak vb. ihtiyaçlara sahiptir. Fakat yeraltında güzel yiyecekler, içecekler,
giyim-kuşamlar yasaktır. Bazen yeraltı dünyasının bir üyesi, yeryüzünde bir şeye sahip olmak
için, insan ile mücadeleye girişir. Kögüdey-Mergen’in talip olduğu Altın-Küskü’yü aynı
zamanda Erlik’in oğlu “Obur Kuvakaycı” da ister ve kahramanla yarışır, fakat bütün
yarışlarda yenilir. Bunun üzerine hileye, aldatmaya, baskı kurmaya başvururlar ki, bu,
tasarlanan ideal yasa ve düzene uymamanın, dolayısıyla kötü, olumsuz bir davranışın ifadesi
olarak “yer altı dünyası”nın temel özelliğidir ve yine başarı elde edilemez. Çünkü, yeraltının
karanlık güçleri ancak, zayıf, donanımsız insan ve varlıklara hakim olabilir, onları alt edebilir.
Oysa kahraman, gök ve yeryüzü katmanlarında bulunan yaratıcı ve koruyucu kutsalların
yardımıyla, yasa ve düzene uyduğu müddetçe kötülüğe ve kötülere karşı kaybetmez.
Yeryüzünü talan eden Kara-Kula, bütün çabasına rağmen, yetmiş kollu ırmağın akışını
değiştiremez, yedi güçlü dağı yıkamaz, huzur ve mutluluğun sembolü guguk kuşlarını
öldüremez, göğün direğini ve hayat ağacını deviremez. Tasarıma göre bunlar, evrenin en
temel varoluş unsurlarıdır, onlardan biri olmazsa ideal düzen bozulur. Bunu ancak göğe
ilişkin “ilâhî irade” gerçekleştirebilir. Ayrıca, kahramanın yeraltında yaptığı yolculuk boyunca
karşılaştığı engelleri aşmasında yardımcı olan “birbirine eş yedi bahadır” vardır ki, bunların
her biri ayrı bir üstün özelliğe sahiptir ve kahramanı zor durumlardan kurtarırlar. Dolayısıyla,
yeraltı dünyasında bulunan güçlerin tamamı “olumsuz” değildirler.
Yeraltı tasarımı, Oğuz Kağan Destanı’nda açık ve detaylı özellikleriyle yer almaz.
Hatta destanda, yeraltına ilişkin doğrudan bir hatırlatma bile görülmez. Bu durum, evren
tasarımında “yeraltı”nın olmadığı, sadece “gök” ve “yer” şeklinde bir tasarımın destana
yansıdığı anlamına gelmemelidir. En ilkel topluluklarda bile, temel bilgi sisteminin boşluk
kabul etmediği ve Oğuz Kağan Destanı’nın Türk destanları içinde en arkaik ve temel
özelliklere sahip olanı ve en değerlisi olduğu düşünülürse, iyinin, güzelin ve doğrunun
sembolize edildiği “gök” ile ona ait ideal yasa ve düzenin yerleştirilmeye çalışıldığı
“yeryüzünün” yanında, kötünün, çirkinin ve yanlışın sembolü olarak da bir tasarımın
edinilmiş olması kaçınılmazdır. Fakat, gerek destanın çeşitli bölümlerinden önemli parçaların
kaybolması, gerekse, destanda insan için daha “ideal olan”ın ön plana çıkartılması, yeraltına
ilişkin tasarım hakkında fazla bilgi edinmemize imkan vermemektedir. Ancak, yer altı
dünyasına ait karanlık güçlerin, ideal “ilâhî yasa ve düzen” veya “insan ve tabiat” için bir
tehlike ve tehdit oluşturduğu, yeryüzünde bu tehlike ve tehdide hizmet edenlerin bulunduğu
anlayışı dikkate alındığında, Oğuz Kağan Destanı’ndaki bazı sembol kavramların bu karanlık
dünyayı ifade ettiğini söylemek mümkündür. Bu sembol kavramlardan biri, insan ve
hayvanları yaşatmayan canavar “gergedan”dır. İçinde bulunulan sosyo-kültürel hayatın gereği
olarak, orman, av hayvanları, nehirler, at ve diğer hayvan sürüleri insan için vazgeçilmez
temel ihtiyaçlardır. İnsana ve bu temel ihtiyaçlara “aman vermeyen” canavar, Maaday Kara
Destanı’nda ifade edilen, yerin yedi kat altından gelen Kara-Kula Kağan gibi kötülüğün ve
felaketin sembolü olarak düşünülmelidir. Çünkü, “Kutsal”a ilişkin temel bilgi ve donanıma
sahip olamadığından dolayı hiç kimse, onunla baş edemez. Onu, “kahraman” için gerekli
bütün maddi ve manevi özelliklere sahip bulunan Oğuz alt eder. Aynı şekilde, Oğuz Kağan’ın
kendini, ilâhî yasa ve düzenin yeryüzündeki temsilcisi ve yayıcısı olarak dünyanın dört bir
yanına duyurması sonrasında, bu yasa ve düzene uymayan “kağan”lar da aynı şekilde karşıt
gücün sembolü durumundadırlar. Oğuz Kağan, onları da “ideal yasa ve düzen”e uydurur ve en
temel görevi olarak algıladığı “Gök Tanrı’ya olan borcu”nu öder. Dolayısıyla Oğuz Kağan’ın
mücadelesindeki temel yönelim, “Gök Tanrı”nın yasa ve düzenini yerleştirme yanında, ona
karşı olan “yeraltının karanlık güçlerine hizmet edenler”i alt etmeye de yöneliktir.
Yer altı tasarımına ilişkin ifadeler Manas Destanı’nın bazı bölümlerinde açık ve
detaylı örneklerle yer alırken, bazı bölümlerdeki alegorik ifade ve anlatımların da aynı
tasarıma ilişkin olduğu düşünülebilir. Manas Destanı’nın önemli halkalarından biri olan “Er
Töştük”, yer altı dünyasına yaptığı yolculuğuyla sadece Türk toplumunun evren tasarımındaki
alt katmanı ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda dünya edebiyatının önemli temaları
arasındaki yerini de alır.28 Er Töştük’te yaşlı sihirbaz kadının “yukarı ve aşağı dünya”larda
“yedi”şer gün geçirmesi veya “Kartal”a “yukarı ve aşağı dünyalar arasında takip için yedi
günlük süre tanınması”, “yedi katlı yeraltı dünyası” tasarımının bu bağlamda ortaya çıkan
şeklidir. Yer altı dünyasında Töştük’e yardımcı olan olağanüstü özelliklere sahip “koruyucu
güç”lerin sayısı, Maaday Kara Destanı’ndakilere göre azalmış, dörde düşmüştür. Fakat
onların yine aynı özelliklere sahip oldukları görülür. Kahramanın mücadele ettiği “olumsuz”
varlıklar ise, “yedi başlı cadı”, “kutsal kavaktaki kartal yavrularını yiyen ejderha”, “yeraltının
iki hükümdarı Kara-döö ve Kök-döö”, “yeryüzünde bir çukur içinde bulunan ve sonra kötü
olduğu anlaşılan Coyun-Kulak”29 gibi sembollerle ortaya konmaktadır.
Manas Destanı’ndaki yer altı dünyası tasarımının bazı dışlaşmış örnekleri, çeşitli
kültür ve inançların tesiriyle ortaya çıkan sosyo-kültürel bağlamlarda değişmelere uğramış
olsa da, temel anlayışın yeni şartların tesiriyle şekillenerek devam ettiğini söylemek
mümkündür. “Yalancı dünya burada/Esas dünyalar orada/ O dünya ile bu dünyada/ İyilik
halini bilelim” veya “Bu dünyadan göçende/ Öbür dünyaya yetende” şeklindeki mısralarda
dile getirilen “öteki dünyalar”, evren tasarımının İslâmî inançlarla birleştirilmiş ifadeleridir.
Bununla birlikte Manas’ın, Kökçö ile savaşta yaralanıp kendini kaybedince söylediği “Yirmi
günde, yirmi gecede yeraltından gelmişim/ Kırk çoram şu yolda bulunmaz, o dünyaya
varanda/ Azabını nasıl çekeyim, yeraltından geçip” şeklindeki sözleri ve kahramanın
“öldükten sonra yeniden dirilmesi” teması, yukarıda Maaday Kara ve Er Töştük
anlatmalarında açıkça görülen sırra-erme arketipinin bu destandaki yansımasıdır. Aynı
yansıma, Köroğlu Destanı’nın özellikle doğu versiyonuna ilişkin anlatmalarında bir başka
şekle bürünerek, “kahramanın mezarda doğması”30 motifi ile karşımıza çıkar. Bu motif, her ne
kadar, çeşitli yönleriyle “şaman folklorunda sık kullanılan ve ölmüş ve gömülmüş adamın
dirilip şaman olarak ortaya çıkması” inancına veya “ölüp-dirilme” temalı şaman/şamanlığa ait
efsanelere dayanarak, şaman kültürüne has olarak görülse de,31 bu temaların şamanların veya
şamanist düşüncenin yarattığı kurgular olmadığı, onların zaten var olan bu öğeleri
içselleştirmiş, deneyimleştirmiş ve esrimeli yolculuklarında kullanmış olduklarına dair
görüşlere yukarıda da değinmiştik. Dolayısıyla denilebilir ki, “yeraltına yolculuk”, “ölüpdirilme”,
“kahramanın mezarda doğması” ve hatta “kahramanın kuyuya atılması” gibi değişik
şekillerde işlenerek sunulan temalar, toplumun zihinsel arka-plânında şekillenmiş olan yer altı
tasarımının ve ona bağlı inanç sisteminin sonraki devirlerdeki sembolik dışavurumlarıdır.

        KAYNAK İÇERİĞİ
23 Mustafa Arslan; Köroğlu Destanı’nın Türkmen Versiyonu Üzerine Mukayeseli Bir İnceleme, İzmir, Ege Ünv.
S.B.E., 1997 (Yayımlanmamış Doktora Tezi)
24 Bahaeddin Ögel; a.g.e., s. 432 vd.
25 Mircae Eliade; a.g.e., s. 218. Başkırt ve Tuva Türklerinin bazı destanlarında geçen “su altı dünyası”
tasarımında, bu dünyanın hanları “iyi” karakterlidir ve kahramana yardımcı olmaktadırlar. Bkz.: Metin Ergun-
Mehmet Aça; Tıva Kahramanlık Destanları-1, Ankara, 2004, s. 114-115.
26 Mircae Eliade; a.g.e., s. 237-238.
27 Yeraltı dünyasına yapılan yolculuk ya da sembolik anlamda ölüp-dirilme temaları veya rüya motifi, esasen
çeşitli inanç ve kültürlerde görülen kişinin kendi varlığını aşması, sade kişilikten nitelikli kişiliğe geçmesi, aşkın
bilgiye ulaşması, sırra-ermesi niteliklerine haiz bir arketiptir. Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz.: Maud Bodkin,
Archetypal Patterns in Poetry, London Oxford University Press, London, 1965; Mircae Eliade, a.g.e., s. 55-92;
Umay Günay, Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara, 1986.
28 Carolin G. Sawyer; a.g.m., s. 267
29 Bu adlandırmalar farklı bağlamlarda ortaya çıkan anlatmalarda değişebilmektedir.
30 Konuyla ilgili anlatmalar için bkz.: Metin Ekici, Türk Dünyasında Köroğlu, Ankara, 2004.
31 Fuzuli Bayat; Köroğlu-Şamandan Âşıka, Alptan Erene, Ankara, 2003, s. 18 vd.

KAYNAKÇA:
Alıp Manaş-Altay Türklerinin Kahramanlık Destanı, (Hazırlayan: Metin Ergun), Ankara,
1988.
Altay Destanı Maaday Kara, (Hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali), İstanbul, 1999
Arslan, Mustafa; Köroğlu Destanı’nın Türkmen Versiyonu Üzerine Mukayeseli Bir
İnceleme, İzmir, Ege Ünv. S.B.E., 1997 (Yayımlanmamış Doktora Tezi)
Bayat, Fuzuli; Köroğlu-Şamandan Âşıka, Alptan Erene, Ankara, 2003.
Bodkin, Maud; Archetypal Patterns in Poetry, London Oxford University Press, London,
1965.
Çobanoğlu, Özkul; Halkbilimi Kuramları ve Araştırma Yöntemleri Tarihine Giriş,
Ankara, 1999.
Ekici, Metin; Türk Dünyasında Köroğlu, Ankara, 2004.
Eliade, Mircae; Şamanizm, Çev. İsmet Birkan, Ankara, 1999.
Ergin, Muharrem; Orhun Abideleri, İstanbul, 1978.
Ergun, Metin -Mehmet Aça; Tıva Kahramanlık Destanları-1, Ankara, 2004.
Esin, Emel; Türk Kozmolojisine Giriş, İstanbul, 2001.
Gökalp, Ziya; Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul, 1974.
Günay,Umay; Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara, 1986.
İnan, Abdülkadir; Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1987.
Kafesoğlu, İbrahim; Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1994.
Manas Destanı; (Yayına hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali), Ankara, 1995.
Mardin, Şerif; Din ve İdeoloji, İstanbul, 2002.
Ocak, A. Yaşar; Bektâşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ankara,
1983.
Oğuz Kağan Destanı, İstanbul, 1970.
Oğuz, M. Öcal; Türk Dünyası Halkbiliminde Yöntem Sorunları, Ankara, 2000.
Ögel, Bahaeddin; Türk Mitolojisi, (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar), I. Cilt,
Ankara, 1989.
Ögel, Bahaeddin; Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar), II. Cilt,
Ankara, 1995.
Radloff, W.; Sibirya’dan, Çev. Prof.Dr. Ahmet Temir, İstanbul, 1994.
Roux, Jean-Paul; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Çev. Prof.Dr. Aykut Kazancıgil,
İstanbul, 1998.
Saydam, M. Bilgin; Deli Dumrul’un Bilinci, İstanbul, 1997.
Schopenhauer, Arthur; Le Monde Comme Volonté et Comme Représentatıon, Tome
Prémier, (Traduit en Français Par A. BURDEAU), Paris-1873.
Türkmen, Fikret; Manas Destanı Üzerinde İncelemeler- Çeviriler-I, Ankara, 1995.
Yıldız, Naciye; Manas Destanı ve Kırgız Kültürüyle İlgili Tespit ve Tahliller, Ankara,
1995.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 21 Mart 2010, 16:58:55 »

TÜRK DESTANLARINDA EVREN TASARIMI III
Yeryüzü:
       Yeryüzü, her şeyden önce üzerinde yaşanan bir mekândır ve insan bu mekânda diğer
varlıklarla düzenli bir ilişki içinde varolmaya çalışır. “Orta dünya, yağız yer, yer, acun,
dünya” gibi adlarla bilinen bu mekân/tabiat veya nesnel âlem, ilk çağlardan itibaren insan
zihnini meşgul etmiş ve her toplumda ona ilişkin tasarımlar da ortaya çıkmıştır. Başka bir
deyişle insan, bu âlemle olan ilişkilerinde bir taraftan son derece geçerli ampirik bilgilere
dayanan rasyonel ve çalışma ile sonuç alma arasındaki bağdan haberli bir davranış biçimini,
diğer taraftan, bu âlemin ötesindeki kuvvetlerle bozulabileceği öngörülen ya da “bilinmeyen”
faktörünü içine alan birbirinden farklı iki sisteme sahiptir.32 Dolayısıyla diğer tasarımlarda
olduğu gibi yeryüzüne ilişkin tasarımların da, yukarıda ifade edilen ikinci sisteme bağlı olarak
oluştuğunu söylemek mümkündür.
Eski Türk inanç sisteminde yer alan “tabiat kültleri”nin, tabiat varlıklarının bazı gizli
güçlere sahip olduğu kabulüne dayandığı, yeryüzüne ait “dağ, tepe, kaya, ırmak, mağara,
ağaç, deniz vb.” unsurlarla, gökyüzüne ait “güneş, ay, yıldız” gibi unsurların ikili bir görünüm
arz ettiği ifade edilir.33 Bu ikili görünüm esasen yukarıda ifade edilen “gök” tasarımının ve
ona ait unsurların, yeryüzü unsurlarıyla bütünleşmesinden kaynaklanmakta, “ideal yasa ve
düzen” anlayışıyla birbirini tamamlamaktadır. Bu sebeble, ay, güneş, yıldızlar, gök gürlemesi
vb., bir anlamda, “gök dünyası”na ait olan, fakat onun yeryüzüyle bağlantısını sağlayan
unsurlardır ve yukarıda “gök” tasarımı içinde ele alınmıştır. Dağ, tepe, ağaç vb. “olumlu”
işlev ve anlamlar üslenmiş olan unsurlar ise, “yeryüzü dünyası”na ait olmanın yanında, “gök
dünya” ile bütünleşmenin aracı unsurlarıdır. Bunlar, Orta Asya inanç sisteminde “yer-su” ya
da “yer-su ruhları” adı verilen ve göksel kökenli olduğuna inanılan, ancak dağların,
ormanların, suların ruhu durumunda bulunan ve yeraltının karanlık güçlerine karşı savaş
halinde olan “yere ilişkin güçler”dir. Diğer taraftan yeryüzünde “olumsuz” işlev ve
anlamlarıyla karşılaştığımız unsurlar da, “yer altı dünyası” ile bağlantılı bir bütünlük oluşturur
ki, son tahlilde somut ve geçici olan “yeryüzü”, gök ve yer altı dünyası tasarımlarının
birleşme-bütünleşme alanı olduğu kadar, aynı zamanda karşıt güçlerin “mücadele alanı”dır.
Üzerinde yaşanan bir mekân olarak “yeryüzü”, Maaday Kara Destanı’nda çeşitli
yönleriyle tasvir edilir. “Yedi zirveli bereketli Çeret-çemen dağı, Dokuz zirveli Çemeten-Tuu
dağ, Ay altında yaylanan Ala dağ, Güneş altında uzanan alacakaranlık orman, aksa da akmasa
da ak ırmak, yetmiş kollu gök ırmak, otlaklara ya da tepeli korunaklara salınmış hayvan
sürüleri” ile “ak” ve “mavi çiçekli Altay”, insanların birey, aile, halk olarak üzerinde
yaşadıkları ve diğer varlıklarla maddî bir ilişki içinde oldukları nesnel âlemdir. Fakat,
üzerinde yaşanan bu mekânda, “uçsuz bucaksız bozkırların, çıplak tepelerin pırıl pırıl, ak
duman misali ak davar sürülerinin huzur içinde, ak çehreli halkın sağlıklı, esen” olması ancak,
bir “baş/sahip/merkez” etrafında oluşturulacak “yasa ve düzen”e bağlıdır. Bu yasa ve düzenin
bozulması sıkıntılara, kaosa, karanlığa sebeb olur ve bolluk-bereketin, iyinin, güzelin,
huzurun yerini kötülük, huzursuzluk alır. Temel ihtiyaçların yanı sıra, hekimlikle ilgili
karşılaşılan özel durumlarda da bu varlık âleminden faydalanılır. Kögüdey-Mergen
yaralandığında atı onu, “şifalı sular”a götürür ve iyileşmesini sağlar. Bununla birlikte, bu
mekândaki varlıkların üstlendikleri daha farklı anlam ve işlevlerin olduğuna da inanılır. Ala
dağ, “ata”, alacakaranlık orman “ana” şeklinde algılanır. Maaday-Kara, oğlu Kögüdey-
Mergen’i yeraltının kötü güçlerinden korumak için, “dağ atan, ağaç anan olsun” diyerek
“kayın ağacı”nın altında “dağ”a saklar. Çünkü bunlar, yeryüzü tasarımının “kutsal”ları
arasındadır ve göğün kutsalları ile birlikte kahraman ya da bilge olarak karanlık güçlere karşı
mücadele için “ideal insan”da tecelli etmek durumundadırlar.
Oğuz Kağan Destanı’nda da yeryüzü, hem nesnel, hem de tasarım boyutuyla karşımıza
çıkar. Orada insanlar, büyük ormanlar, dağlar, denizler, çok sayıda akarsular, at ve koyun
sürüleri, av hayvanları yanında, tehlike ve tehdit unsuru olan canavarlar ve düşman toplumlar
birlikte yaşamakta, aynı zamanda varlıklarını devam ettirebilmek için mücadele etmektedirler.
Sürülere ve halka “eziyet” eden canavar, Oğuz’un aklı ve cesareti sayesinde öldürülür. Zor
durumlarda aklın kullanımı sayesinde çözüm yolları bulunur. Yasa ve düzene uymayanlar için
dört bir yana seferler düzenlenir, kanlı savaşlar yapılır. Bunlar varlık alanına ilişkin
mücadelenin açık ifadeleridir. Öte yandan bütün bu yapılanların dayandığı temel ilke,
yukarıda bahsedilen gök dünyanın yasa ve düzenini yeryüzüne hakim kılmaktır ve bu insanı,
yeryüzünü nesnel mekân olmanın ötesinde algılamaya ve tasarlamaya yöneltir. Su ve ağaç
aynı zamanda “bilinmeyen”e ilişkin özelliklere sahiptir, kutsaldır. Suyun ortasındaki ağaç
kovuğunda bulunan ikinci eş, kahraman olarak Oğuz Kağan’da ifadesini bulan yer ve gök
bütünleşmesinin yere ilişkin unsurunu sembolize eder ki, ideal yasa ve düzen bu bütünleşme
ile sağlanacaktır ve sağlanır. Neticede, Oğuz’un düzenini sağladığı yurt, gök ve yeryüzünün
sembolleri olan oğulları arasında pay edilir. Bu ikili görünümü içinde barındıran tasarımda
yeryüzü, Türk devlet ve toplumsal yapısındaki gibi “dört köşeli”dir.34
Yeryüzü Manas Destanı’nda da benzer şekillerde yansıtılır. “Yalancı dünya burada”
ifadesinde olduğu gibi, bu dünyanın geçici olduğuna inanılır. Dolayısıyla kahramanlar için
dünya, üzerinde doğup savaşılan ve ölünen bir mekândır. Destanın bütünündeki olaylar zinciri
bu doğrultuda gerçekleşir.35 Bununla birlikte yeryüzü, destanın değişik bölümlerinde yer alan
ifadelerdeki “elmalı yerler, mezarlıklar, şifalı sular, kutsal ağaçlar” şeklindeki “koruyucu ve
yardımcı olma” işlevlerini üstlenmiş varlıkların da mekânıdır. İlâhî ve derin anlam yüklenmiş
olan bu varlıklara Köroğlu Destanı’nda kahramanın, altında uykuya dalıp üstün donanımlar
elde ettiği rüyayı gördüğü “Çınar ağacı” veya yaşlandığında ya da “kut”un tükendiği yıllarda
çekilip saklandığı “Yıldız Dağı” örneklerini de ekleyebiliriz. O halde denilebilir ki yeryüzü,
bir yandan, varoluşlarının devamı için karşılıklı bir ilişki içinde üzerinde bulunan varlıkların
nesnel yaşama alanı, diğer yandan bu nesnel alanın gerisinde varolduğu düşünülen
tasarlanmış bir dünyadır. Bu düşünce ve tasarımları, şüphesiz diğer Türk destanlarındaki
örneklerle çoğaltmak da mümkündür.
Sonuç:
Verilen örneklerden de anlaşılacağı üzere, insan bilincinin üretimi ve bilincin dış
dünyayı şekillendirmesi olan evren tasarımlarının anlaşılmasındaki ve yorumlanmasındaki
anahtar kavramlar, temelde mücadele kurgusu üzerine kurulmuş olan ve toplumun hafızası
şeklinde vasıflandırılan kahramanlık destanlarında, doğrudan veya dolaylı ifadelerle yer
almaktadır. Kültürün bütünüyle olan ilişkisinde birleştirici ve koruyucu bir işlevi bulunan
destanlar, mevcut tasarım ve değerleri, destan anlatıcılarının icrası ve özel üslubu içinde
yansıtmışlar, günümüze taşımışlardır. Ele alınan destanlardan hareketle Türk evren
tasarımının, üç katmanlı ve birbirini tamamlar mahiyette bütüncül özelliğe sahip bir sistem
şeklinde oluştuğu söylenebilir. “Gök”, diğer katmanların ve varlıkların ilk oluşumlarının da
kaynaklandığı “ideal yasa ve düzen”in temel kaynağı ve merkezidir. “Yer altı”, esasen bu
merkeze dahil olmakla birlikte, ondan “ideal yasa ve düzen”e uymayan özellikleri sebebiyle
ayrılan güçlerin mekânı, karanlıklar âlemidir. “Yeryüzü” ise, her iki katmana ilişkin
özelliklerin ve varlıkların yer aldığı; bunlar arasındaki mücadelenin yaşandığı nesnel ve aynı
zamanda geçici dünyadır. İnsan, üzerinde yaşadığı dünyada hem akla dayalı, hem de
tasarımlarıyla oluşturduğu bilgi sistemine bağlı olarak yaşanan bu mücadeleye katılır ve
edinimlerini çeşitli anlatmalar halinde sözlü kültür ortamında anlatıcı ve dinleyici arasında
kurulan bir iletişim biçimiyle somutlaştırır ve aktarır. Bu durum, genel olarak kültür
ürünlerinin, özel olarak da epik düşünce kalıplarının ve onun somut örnekleri olan epik
anlatmaların ortaya çıkmasına kaynaklık teşkil eder.
Tasarlanmış evrendeki mücadele düşüncesi, kültürel yeniden üretim ve aktarımlarla
mitik bağlamdan, epik, romantik ve hatta realistik bağlamlara doğru gerçekleşen
yolculuğunda kazandığı yeni anlam ve işlevlerle kendi kahramanını ortaya çıkarır.
Dolayısıyla, toplumun zihinsel yapısında idealize edilen kahramanların ve onlar etrafında
teşekkül eden olaylar zincirinin kurgulandığı anlatmalar olan destanların, tabiatıyla da sözlü
kültür geleneğinin anlaşılması ve yorumlanmasında, ana kök ve kaynak olarak aynı toplumun
tasarımları, önemli bir hareket noktası oluşturmakta, Türk inanış ve düşünüş sisteminin daha
gerçekçi ve bütüncül bir şekilde tespit edilmesi çalışmalarında bir model teşkil etmektedir. Bu
ve benzeri modellerin, “kültürlerin korunarak değil, yayılarak varlıklarını devam ettirmeleri
gerektiği” ilkesinin daha da büyük önem kazandığı ikinci sözlü kültür ortamında yeni
tasarımlara ve sunumlara zengin ufuklar açacağı kanaatindeyiz.

              KAYNAK İÇRİĞİ
32 Araştırıcılar, kültürün toplumsal işlevleri yanında psikolojik mekanizması üzerinde de değerli yaklaşımlar
ortaya koymuşlardır. Özellikle Malinowsky’nin en önemli buluşu, her ampirik sistemde ortaya çıkması
muhtemel “bilinmeyen” faktörünü de bilgisel sistemin içine katmış olmasıdır ki, bu, başlangıçtan itibaren en
ilkel seviyede bile her şeyi izah etmeye çalışan bir sistem oluşturur ve bir evren modelidir. Şerif Mardin; Din ve
İdeoloji, İstanbul, 2002, s. 47-50.
33 İbrahim Kafesoğlu; Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1994; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, II. Cilt, Ankara,
1995; A. Yaşar Ocak, Bektâşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ankara, 1983.
34 Bu konuda geniş bilgi için bkz.: Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, II. Cilt, s. 243 vd., Ziya Gökalp, Türk
Medeniyeti Tarihi, İstanbul, 1974, s. 121 vd.; İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1984.
35 Naciye Yıldız; a.g.e., s. 315-316.

         KAYNAKÇA:
Alıp Manaş-Altay Türklerinin Kahramanlık Destanı, (Hazırlayan: Metin Ergun), Ankara,
1988.
Altay Destanı Maaday Kara, (Hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali), İstanbul, 1999
Arslan, Mustafa; Köroğlu Destanı’nın Türkmen Versiyonu Üzerine Mukayeseli Bir
İnceleme, İzmir, Ege Ünv. S.B.E., 1997 (Yayımlanmamış Doktora Tezi)
Bayat, Fuzuli; Köroğlu-Şamandan Âşıka, Alptan Erene, Ankara, 2003.
Bodkin, Maud; Archetypal Patterns in Poetry, London Oxford University Press, London,
1965.
Çobanoğlu, Özkul; Halkbilimi Kuramları ve Araştırma Yöntemleri Tarihine Giriş,
Ankara, 1999.
Ekici, Metin; Türk Dünyasında Köroğlu, Ankara, 2004.
Eliade, Mircae; Şamanizm, Çev. İsmet Birkan, Ankara, 1999.
Ergin, Muharrem; Orhun Abideleri, İstanbul, 1978.
Ergun, Metin -Mehmet Aça; Tıva Kahramanlık Destanları-1, Ankara, 2004.
Esin, Emel; Türk Kozmolojisine Giriş, İstanbul, 2001.
Gökalp, Ziya; Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul, 1974.
Günay,Umay; Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara, 1986.
İnan, Abdülkadir; Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1987.
Kafesoğlu, İbrahim; Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1994.
Manas Destanı; (Yayına hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali), Ankara, 1995.
Mardin, Şerif; Din ve İdeoloji, İstanbul, 2002.
Ocak, A. Yaşar; Bektâşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ankara,
1983.
Oğuz Kağan Destanı, İstanbul, 1970.
Oğuz, M. Öcal; Türk Dünyası Halkbiliminde Yöntem Sorunları, Ankara, 2000.
Ögel, Bahaeddin; Türk Mitolojisi, (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar), I. Cilt,
Ankara, 1989.
Ögel, Bahaeddin; Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar), II. Cilt,
Ankara, 1995.
Radloff, W.; Sibirya’dan, Çev. Prof.Dr. Ahmet Temir, İstanbul, 1994.
Roux, Jean-Paul; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Çev. Prof.Dr. Aykut Kazancıgil,
İstanbul, 1998.
Saydam, M. Bilgin; Deli Dumrul’un Bilinci, İstanbul, 1997.
Schopenhauer, Arthur; Le Monde Comme Volonté et Comme Représentatıon, Tome
Prémier, (Traduit en Français Par A. BURDEAU), Paris-1873.
Türkmen, Fikret; Manas Destanı Üzerinde İncelemeler- Çeviriler-I, Ankara, 1995.
Yıldız, Naciye; Manas Destanı ve Kırgız Kültürüyle İlgili Tespit ve Tahliller, Ankara,
1995.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.086 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.007s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.