Kore Savaşı
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Şubat 2020, 08:10:32


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Kore Savaşı  (Okunma Sayısı 3174 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Kam - Şaman
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« : 24 Mayıs 2011, 14:53:23 »

Sevgili dostlar;

Bu sefer size Kore Savaşını (1950 – 1953) anlatmak istiyorum. Genelde karanlıkta kalmıştır ama tarihimiz açısından önemli olması nedeni ile ufakta olsa bahsedilmesi ve üzerinde dikkatle durmaya değerdir. Zira Kore savaşından alınması gereken çok ders vardır. Batılılar bu gibi konularda yüzlerce film, belgesel yapılırken bizde ise üstün körü anlatımlarla geçiştirilmektedir. Eminim birçok insan ne oldu şu Kore’de diye bile merak edip okumamıştır. Bunu bir kenara bırakın, Kurtuluş savaşı hakkında bile çoğu insan habersizdir, sadece sağdan soldan duyduklarını bilir, hepsi budur. Neyse sitem etmeyi bir tarafa bırakıp şimdi konumuza dönelim.

Kore savaşı, Komünizm’e karşı verilmiş ilk savaştı. Liderliğini elbette dünya mahallesinin abisi Amerika yapıyordu. Bu savaşın diğer bir özelliği ise Komünizm’e karşı kurulmuş ittifakı ve bu ittifakın gücünü göstermekti.

Kore, İkinci dünya savaşı sırasında Japonya’ya aitti. Sovyetler Birliği, Japonya’ya savaş ilan etmişti. İkinci dünya savaşının bitmesinin ardından Amerika Japonya’yı işgal edince, Sovyetlere bir teklif yaptı ve 38. Paralelin kuzey kısmını Sovyetlere, güney kısmını ise kendine almayı önerdi, bu Sovyetler tarafından da onaylanınca artık Kore, güney ve kuzey olmak üzere ikiye ayrıldı.

25 Haziran 1950’de Komünist Kuzey Kore, Güney Kore’nin sınırını ihlal ettiğini öne sürerek sınır boyunca çatışmaya girdi ve ardında da Güney Kore’yi işgal etmeye başladı. Tabi kanımca bu ikiye bölünmeyi hazmedemeyen Kuzey Kore’nin tavırlarından ileri geliyordu. Amerika buna karşı ittifak çağrısında bulunmuş ve bu çağrıya 22 ülke icabet etmişti.

İşte bu ülkelerden biri de Türkiye idi. 30 Haziran 1950’de Mecliste gündeme getirilen konu dolayısıyla kabul edilmiş ve Türkiye’de artık savaşa müdahil olmuştur. Türk Askeri 5.000 kişilik bir tugayla savaşa katıldı. Tugayı yönetmesi için başına Tuğgeneral Tahsin YAZICI getirildi. Tahsin YAZICI paşa aslında emeklilik zamanı gelmiş, oldukça saygı duyulan hatta Çanakkale Savaşı’nda Tümen Komutanlığı yapmış oldukça yetenekli bir komutandı. Hatta bu göreve gelmek için rütbesini bilerek düşürmüştü. Sanıyorum bu görevi ondan daha iyi icra edebilecek biri daha yoktu o dönemde. Yalnız büyük bir pürüz vardı, o da ne YAZICI paşa ne de yardımcıları tek kelime İngilizce bilmemekteydi. Bu savaş alanına da yansıyacak ve çok kayıplara neden olacaktı.

YAZICI paşanın tugayı, 3 piyade taburu, topçu bataryaları ve istihkâm birliklerinden oluşuyordu. TAFC (Turkish Armed Forces Command) adı altında Amerikan ordusunun emrine verilmişti. İşin ilginç yanı bizim tugayımız doğrudan Amerika’nın emrine verilmiş tek Birleşmiş Milletler Üyesi olmasıydı!

17 Ekim 1950’de Türk Tugayı, Kore’nin Pusan kentine çıktı. Sonra da Taeguda BM( Birleşmiş Milletler) karşılama merkezine geçtiler. Askerlerimiz genel olarak küçük kasaba ve köylerden gelmişlerdi, hatta birçoğu ilk defa köyünün, kasabasını dışına askerlik görevini yapmak için çıkmışlardı. Birçoğu ilkokul mezunu bile değildi. Savaş eğitimleri ise oldukça yetersizdi, kısa tatbikatlar yapılmış ama o tatbikatlarda bile oldukça çok koordinasyon sorunu gibi sorunlar çıktı.

Türk Askeri, Kore’ye gelince oldukça popüler olmuştu. Sert bakışlı, uzun bıyıklı ve bellerinde taşıdıkları büyük kama ile gazeteciler için haber niteliğiydi. Amerikalı ve Müttefik askerler arasında Türk Askeri hakkında korkusuz, düşmana aman vermeyen, taşıdıkları büyük kamaları ile göğüs göğse muharebede oldukça etkin olduğu kanısı vardı ve bu korkuları yüzünden mümkün olduğunca Türklerden uzak durmaktaydılar:)

Türk Tugayı ve Amerikan Ordusu arasında iletişim, koordinasyon, levazım gibi çok temel konularda sürekli problem yaşanmasına neden oluyordu. Bu durum tabi YAZICI paşayı derin derin düşündürüyordu. En basit ama en hayati durum olan yemek konusunda bile sorunlar baş göstermişti, domuz eti yiyen Amerikalılara karşın Türk ordusu bunu yemezdi. Ekmek ve kahve konusunda bile sorun çıkmıştı. Türkler içerisinde az sayıda Amerikan irtibat subayı vardı ve bu yüzden karargâha gelen emirler sıklıkla karıştırılıyordu. Bunca sorunun ne denli ölümcül sonuçlar çıkaracağı savaş meydanında anlaşılacaktı.

Çoğunluğu Amerikan askerlerinden oluşan 16 farklı ülkenin askerinin de bulunduğu 8. Ordu içerisinde bizim tugay da vardı (9. Kolordu, kod adı North Star- Kutup Yıldızı). 8. Ordu komutanı General Mac Arthur’du. Ve nihayet hücum emri verildi. Esasında Mac Arthur’a gelen büyük çapta Çin kuvvetlerinin (40 ile 100 bin arası) taarruzu olduğu bilgisini dikkate almamakta, kendine aşırı güvenmekteydi, kısa zamanda bu işi bitirebileceğini düşünmüştü. Unutulan bir şey de o dönem kışın çok sert olduğuydu, son kırk yılın en şiddetli kış ayı yaşanıyordu!

Soğuktan donan askerler benzin tenekelerinden ateş yakarak ısınmaya çalışıyordu, çok sayıda donma vakası da belirmeye başlamıştı ki askerler daha sonra burayı soğuk cehennem olarak değerlendireceklerdi. Hele ki bizim askerlerimiz ne teçhizat ne de eğitim açısından bu soğuk iklim şartlarında savaşa bilecek birikime sahip değillerdi. Bu zorlu şartlar düşmandan daha fazla tehlikeliydi. Buna rağmen askerlerimizde dahil olduğu 9. Kolordu ilerlemeye devam ediyordu ama bilinmeyen ise koskoca Çin birliğinin tam ortasına doğru ilerledikleriydi. Karşılarında Çin’in 4. Ordusundan 18 tümen ve 180 bin asker vardı. Doğu kısmında ise Çin’in 9. Ordusunun 12 tümeni ve 120 bin askeri vardı, yani istihbarat raporları yanlıştı, 40 ile 100 bin arası bir kuvvet beklerken bunun 3 katı bir kuvvet vardı karşılarında. Buna ek olarak Kuzey Kore’nin 12 tümeni ve 65 bin askeri çok iyi derecede mevzilenmişti. Bir de ek olarak 40 bin kişilik Kuzey Koreli komünist gerilla birlikleri cephe gerisine sızmıştı bile! Böylece 5 bin kişilik Türk Tugayı çok güçlü bir düşman kuvvetinin pususu içinde ilerliyordu ve bunu anlamaları çok geç olmayacaktı.

Peki, nasıl olmuştu da düşman bu kadar büyük bir kuvveti hissettirmeden yığabilmişti? Bunun sırrı Çin ordusunun ilkel şartlar içinde hareket etmesinden kaynaklanıyordu. Çin kuvvetleri taşıma için hayvanlardan faydalanıyorlardı, böylece yolları kullanmak zorunda kalmadığı için oldukça sık olan ormanlıkta rahatlıkla hareket edebiliyor ve casus keşif uçakları bunu tespit edemiyordu. Fakat müttefik kuvvetler bunun tam tersi motorlu araç kullandığı için yolları kullanmak zorunda kalıyor ve kendini gizleyemiyordu. Bunun yanı sıra müttefik kuvvetler ikinci dünya savaşından kalma taktikler kullanıyordu ama buna karşın Çin kendine özgü yeni stratejiler ile savaşıyordu. Çin askerleri kurutulmuş pirinç ve soya sosundan oluşan basit tayınlarından kendilerine 6 gün yetecek kadar miktarını üzerlerinde taşıyorlar ve böylece arkadan onlara yetişecek ikmal kollarına gereksinim duymadan son derece hızlı ve duraksız hareket edebiliyorlardı. Çin birlikleri genelde geceleri hareket ediyor ve bir gecede son derece fazla mesafeleri durmaksızın geçebiliyorlardı. Gün ışıyınca bütün Çin askerleri kazdıkları tek kişilik siperlerde hareketsiz kalıyor ve keşif timleri dışında hepsi hareketiz ve kamufle olmuş bir halde geceyi bekliyorlardı. Sadece Gün ışığında uçabilen Amerikan keşif uçakları bu sebeple Çin ordusunun yığınağını fark edememişti. Son derece kesin emirlerle Çin askerlerinin gün ışığında ortaya çıkması yasaklanmıştı, öyle ki Çinli subayların bu emre karşı gelen askerleri hemen oracıkta vurmaya hakları vardı. Çinlilerin kullandığı bu taktiği en az 150 sene önce Napolyon kullanmıştı. Tabii Amerikalıların modern teorisyenleri bu tip “eski” numaraları çoktan unutmuşlardı!

Türk Tugayı ise ulaştırma kamyonlarına sahip olmadığından harekâta yaya olarak katılıyordu ve bu da geri de kalmalarına neden oluyordu. Bunun için Türk Ordusu Kunuri bölgesinde ihtiyati tedbir için beklemesi emri geldi. 22 Kasım’da Kunuri’ye ulaşan ordumuz, Kuzey Kore devriyelerini etkisiz hale getirmişti. Amerikan birlikleriyle beraber ilerleyen Türklere Dokuzuncu ordunun yan cephesini koruyan 2. Amerikan Tümeninin sağ ve gerisini tutma görevi verilmişti. Emri alan Türk tugayının karargâhı Amerikalılardan karşılarındaki olası düşman kuvvetleri hakkında istihbarat talep etti fakat cevap böyle bir istihbaratın olmadığı yönündeydi. Kısacası Türk Tugayı bilmediği bir arazide körlemesine hareket edecekti.

Ve nihayet 26 Kasım’da pusu halindeki Çin ordusu karşı taarruza geçti. Çin’in genel taarruzu Amerikalıları şaşırtmış ve onların önünde ilerleyen Güney Kore birlikleri daha neye uğradıklarını anlamadan bozguna uğramıştı. Panik içinde sağa, sola emir veren coniler Türk Tugayı’na sağ kanadı koruma emri verilmişti. Amerikan kamyonları Türk Askerini acilen görev bölgesine iletmeye başladı ama araç sayısı yetersiz olduğu için bir kısmı koşarak görev bölgesine intikal etti.

Türk Tugay’ına özellikle Unsong-Ni bölgesindeki anayolu tutması görevi verilmişti. Fakat bölge uzaktı ve havada giderek kararmaya başlamıştı. Türk askerleri bölgeye ulaşıp tam olarak mevzilenmeden bir baskına uğramaları tehlikesi çok büyüktü. Daha da kötüsü ilerleyen Çin Ordusundan kaçan siviller bölgeyi karmakarışık etmişti. Kaçmaya çalışan binlerce kişinin arasına sızacak Kuzey Kore Gerillaları Türk Tugayına büyük kayıp verdirebilirdi. Bu bölgeyi korumayla esas olarak görevli 2. Amerikan Tümeni geri çekilirken bu görevi onlardan sayıca az Türk askerlerinin yapması bekleniyordu. Türk komutanların en büyük eksikliği de bölge hakkında birkaç harita dışında hiçbir bilgi sahibi olmamalarıydı, bütün bunların üstüne arazinin dağlık yapısı topların kullanılmasını da zorlaştırdığı için Türk Tugayına verilen görev bir çeşit İntihar görevi olmaya başlamıştı.

Bu zorluklara karşın yine de Türk Askeri bölgeye ulaşmış ve çok ağır bir ateş altında kalmıştı. Çin askeri yüksek tepelerde mevzilenmişti ve bu durum oldukça avantajlıydı onlar için. YAZICI paşa hemen hücum emri verdi. Esasında tank, top gibi silahlar olmadan böyle bir arazi durumunda düşmana karşı hücum etmek delilik sayılabilirdi ama başka şansları da maalesef yoktu. Neticede mevziler ele geçirilmişti ama ağır kayıplar vermiştik. Bu sırada büyük bir Çin askeri birliği bizimkilere doğru hareket edildiği Amerikan casus uçaklarından tespit edilmiş ve Amerikan karargâhına iletilmişti, fakat bundan Türkler haberdar edilmemişti. Bu sırada YAZICI paşa iki müfreze askeri keşif için göndermiş ve bunlar da kendilerini Karil Lyong’da Çin askeri tarafından sıkıştırılarak kısa bir zamanda tamamen yok edilmişti.

Çinliler, Birliğimizin tuttuğu bölgeyi ele geçirmeye çalışıyorlardı. Buna karşın çok güçlü bir direniş gösteren Türk Tugayı ağır kayıplara karşın Çin askerine geçit vermiyordu. Çin hücumunun hızı kesilmiş ve Amerikalılar k.çlarını kurtarmak için uygun zamanı kazanmış oluyordu. Çin ordusu tarafından tamamen sarıldığını anlayan YAZICI paşa geri çekilme emrini verdi. Fakat bu hiçte kolay olmayacaktı.

Türk Tugayı hem aç hem de Amerikalılar ile iletişimleri kopmuş durumdaydı. Hava oldukça soğuktu, sıfırı altında adeta cehennem soğuğunda kalmışlardı, geceleri ise Çinlilerin motivasyonlarını bozman için kahkaha, tabak, çanak sesleri çıkarıyorlardı. Böylece direncimizi kırmayı ve askerimizi teslim almayı hesaplıyorlardı. Bunca zorluğun üstüne bir de Çinlilerden kaçan Güney Koreli askerler yanlışlıkla tugayımızın üstüne doğru gelmiş ve bizim askerimizde onları Çinli sandığı için durum anlaşılıncaya kadar yüzlercesini adeta biçercesine öldürmüştü. Aslında bu durumda bizimkilerin bir Koreli ile Çinliyi ayırması pekte mümkün değildi.

Çin bu durum karşısında her gün yeni bir taktik geliştiriyor ve farklı saldırılar düzenliyordu. Genel Çin taarruzu da sürüyordu ve Amerikalılar bozguna uğramıştı. Bu arada Türk Tugayı ile Amerikalılar arasında yeniden iletişim kuruluyor ve Türklerden güvenli bir şekilde geri çekilmeyi sağlamaları isteniyordu. Tabi dil probleminden dolayı bu ancak birkaç saat sonra anlaşılabiliyordu. Türk Tugayı bundan dolayı zamanında çekilememiş ve aceleden dolayı dağınık şekilde çekilmeye çalışıyordu ama Çin ordusu arkalarını kesmişti ve bu dağınık durumdan dolayı ağır ateş altında kalmışlardı. Her yönden gelen saldırılara rağmen en ağır yük 3. Taburun üzerine yoğunlaşmıştı. Çin kuvvetleri sayıca çok üstün olmalarına rağmen 3. Tabur komutanı Binbaşı Bilgin tamamını yok etmiş ama bu arada kendisi ve yüzlerce askeride şehit olmuşlardı.

Bu hattın yarılmasından sonra Çin ek kuvvetler ile tekrar bir pusuya girişti ama Yazıcı paşa geri çekilmeyi sürdürdü. Çinliler, Türk kuvvetlerini yarmaya ve parçalayıp yok etmeye çalışıyordu, buna karşın binlerce askeri ölüyor ve bir türlü başarılı olamıyorlardı. Fakat Türk Tugayı oldukça fazla askerini kaybetmişti bu durumda. Fakat k.çlarını kurtarmak derdinde olan Amerikan çakallarının umurunda değildi bu durum. Çinliler ise tüm bu başarısız pusularına karşın yine de vazgeçmiyorlardı, sürekli yeni kuvvetler takviye ediliyordu. Sürekli geri çekilen tugayımız Çinlilerle göğüs göğse muharebe yaparak en sonunda bir dağ eteğine sıkışıp kaldılar. Buna karşın direniş hala devam etti ve Çin çemberini kırmak için olağanca güçleri ile saldırdılar fakat sonunda teslim olmak zorunda kaldılar. Türklerin bu şanlı direnişi sayesinde Amerikalılar kendini güvenli şekilde kurtarmıştı.

Bu çatışmalarda Türk Tugayı resmi rakamlara göre 741 ölü, 2068 yaralı, 163 kayıp ve 244 esir vermiştir. Savaş sonrasında yaşanılan felaketin büyüklüğünün gizlenmesi için bu rakamların çarpıtıldığı gerçek kayıpların ve verilen esirlerin sayısının çok daha fazla olduğu ortaya çıktı. Pek çok Türk esiri sırf bu yalan ortaya çıkmasın diye geri alınmadı ve bu zavallılar vatanlarından çok uzakta çalışma kamplarında birer birer öldüler.

Amerikalılar bu şanlı askerlerin yaptıklarından öyle etkilenmiş ki Türkiye’nin NATO’ya girmesini sağlamıştı. Savaş’ta ilginç bir ayrıntı da vardı;

Çatışmalar sırasında Türk karargâhından Amerikan merkez karargâhına verilen durum raporlarında Türk Askerlerinin düşmana verdirdikleri kayıp rakamları ortalamalardan çok yüksek çıkınca Amerikalı generaller, Türk komutasını yalan söylemekle suçlamışlardı. Bunun üzerine Türk askerleri öldürdükleri düşman askerlerinin getirebilirlerse vücutlarını eğer getiremeyecek durumdalar ise kulaklarını keserek karargâhlarının bahçesine üst üste yığmaya başlamış ve Türk komutası da Amerikan Merkez komutanlığına raporlarla beraber bunları yollamaya başlayınca Amerikalı generaller Türklerin dürüstlüğüne inandıklarını, fakat bu uygulamaya son vermeleri gerektiğini acilen belirtmişlerdi Gülümseme

İşte böyle dostlarım. Bu savaştan almamız gereken oldukça fazla dersler var. Kanımca akademisyenlerin bunları ciddi olarak incelemesi gerekiyor. Bizlerinde tarihini iyi bilerek dostluk masallarına kanmayan bir toplumumuz olsun istiyor isek bunları okumalı, araştırmalı ve anlatmalıyız.

7 Şubat 2005
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 2.183 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.0069999999999997s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.