Karapapak-Terekeme Türklerinin Kültür Ve Tarihi
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 06 Aralık 2019, 14:37:05


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 6
  Yazdır  
Gönderen Konu: Karapapak-Terekeme Türklerinin Kültür Ve Tarihi  (Okunma Sayısı 2576 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
KarapapakTerekeme
Nihalatsiz.org - Atsizcilar.com
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 65


Yıl 2002 Nihalatsiz.org


Site
« : 01 Mart 2019, 05:36:51 »


1) Karapapak Türkleri’nin Menşei

Karapapak adı, siyah astragan kalpak giydikleri için Kafkasya’daki komşu halklar tarafından verilmiştir. Karapapakların diğer bir adı olan “Terekeme” ise Arapça’daki, Türkmen sözcüğünün karşılığı olan Terâkime sözcüğünden kaynaklanmaktadır. “Terekeme” terimi “yurtlarını terk edenler” anlamında kullanılmaktadır. Çoğu zaman Terekeme olarak da adlandırılan Karapapaklar, ayrı bir etnik grup olarak tanımlanmış olsa bile sıklıkla Azerbaycan Türklerinin bir alt etnik grubu olarak tanımlanmaktadır. Fahrettin KIRZIOĞLU ve Zeki Velidi TOGAN gibi bazı tarihçilerin teorilerine göre ise Karapapakların soyu Kumuklara dayanmaktadır. Atilla’nın ölümünden sonra (453) Bizans saldırıları sonucu Hunlar tarih sahnesinden çekildi. Bu yıllarda kuzeyden Kafkasları aşarak Kür Irmağı boylarına Oğuz Türklerinden olan iki yeni boy geldi. “Borçalı” ve “Kazaklı” olarak anılan bu boylar, bugün Terekeme olarak bilinen Türklerin atalarıdır. Karapapaklar konusunda önemli araştırmalar yapan KIRZIOĞLU, şu tespitleri yapar: ‛‛Yukarı Kür boylarındaki Karapapak adlı çoğu Sünni-Hanefi, azı Mürüt (Mürid, yarı Şaman Müslüman) ve Şii mezhebinde olan Türkler, başlıca: Borçalı ve Ka    an bu çok yiğit atlı göçebe ‘ulus’un, II. yüzyıl sonlarında Kafkasların kuzeyinden Borçalı-Kazak çayları bölgesine gelip yerleşmeleri ve adlarını bu sulara vermeleri, 1064’te Selçuklu Alp Arslan’ın huzurunda toptan İslam dinine girmeleri; yaylakçı-kışlakçı yaşayışları, Türkistan’daki Karakalpak-Kazak ağzı ile konuşmaları ve pek zengin halkiyatı son derece mühimdir.’’

2) Karapapak Türklerinin Yurtları

Karapapak Türkleri, Azerbaycan’ın Kazak-Şemşeddin bölgesinin Kazak, Ahıstafa şehir ve 50’den fazla köyünde, Şemkir ve çevre köylerinde; Gürcistan’ın Borçalı bölgesinin iki yüzden fazla köyünde, Tiflis’in birkaç mahallesinde; İran’ın Sulduz bölgesinin Nağadey (Nagade) şehrinde ve altmıştan fazla köyünde; Komican ve bazı köylerinde, Sultaniye ile Zencan’ın köylerinde; Mazenderan-Minudeşt ve köylerinde; Horasan’ın Guçan şehrinin köylerinde; Türkiye’nin çoğunlukla Kars, Ardahan ve Iğdır’ın merkez, ilçe ve köylerinde olmak üzere, Erzurum, Horasan, Hasankale, Aşkale, Muş, Bulanık, Siirt, Ahlat, Kayseri, Sivas, Tokat, Amasya, Adana, İstanbul, Ankara, Bursa merkez, ilçe ve köylerinde; ayrıca Gürcistan’ın sınır şehirleri Ahıska- Ahılkelek’te meskun iken Moskova yönetimi tarafından 1944 yılında sürgün edilerek, zorunlu iskana tabi tutuldukları Kazakistan’ın Kentav, Türkistan, Çimkent, Sayram, Ordabas, Badam, Sarağaç, Türkübas, Lenger, Almatı ve Dalgar şehirlerinde varlıklarını devam ettirmektedirler.



3)Karapapakların Türkiye’ye Göçleri

Karapapakların Anadolu’ya göçleri kadim devirlerden beri çeşitli sebeplerle devam etmiştir. En önemli Karapapak göçleri, 1807, 1813-1828, 1854-1855, 1878-1881 ve 1914-1924 yıllarında gerçekleşmiştir. Selçuklular, Safeviler ve Nadir Şah döneminde altın çağını yaşayan Kafkasya, Azerbaycan ve Doğu Anadolu, 18. yüzyılın sonları itibariyle, Osmanlı Devleti’nin kötü yönetimi ve İran Kaçar Türk şahlarının basiretsizlikleri hatta dirayetsizlikleri sebebiyle Rusların eline geçer. Bütün bu coğrafya Timur’un Altın Orda Devletini yıkmasıyla yıldızı parlayan Rus generallerinin cirit meydanı olur.

Rus ordularının Kafkaslara inmesiyle birlikte Rusların ve onların güdümündeki Ermenilerin zulmüne dayanamayan Kafkas halkları, Borçalı-Kazak Karapapakları Osmanlı topraklarına kaçmaya-göçmeye başlar. Binlerce Karapapak halkı Çıldır, Arpaçay, Kars, Sarıkamış, Horasan, Hasankale, Erzurum, Eleşkirt, Ağrı, Van, Muş il ve ilçelerine göçüp, Osmanlı Devleti’ne sığınırlar. Rus ordularının Kaçar Türk Şahlarının elinde bulunan şimdiki Gürcistan ve Azerbaycan’ı işgal edip 1913’te Gülistan Anlaşmasını imzalamasıyla 3 binden fazla Karapapak aile Kazak ve Borçalı’dan göç eder. Bunların yarısı, Revan’a, buranın da Rusların eline geçmesiyle Sulduz’a göçerler. Geriye kalanın ise bir kısmı Türkiye’ye bir kısmı da geri yurtlarına dönerler.

Türk düşmanlığı ile tanınan Çar I. Nikola, Osmanlı yönetiminin 1826’da Yeniçeri Ordusunu kaldırmasını ve yeni ordunun kurulma aşamasında olmasını fırsat bilerek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki hakimiyetine son vermenin, boğazları ve Anadolu’yu Rusya’ya katmanın zamanının geldiğine inanarak harp hazırlığına başlar. Ruslar, İngiliz ve Fransızlarla işbirliği yaparak 20 Ekim 1827’de Osmanlı donanmasını Navarin’de yakarlar. Ardından kara ve deniz gücünden yoksun durumda bulanan Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eder. Rus orduları 1828 yazında Anadolu’ya girer, Ahılkelek, Ahıska ve Kars’ı alır. Ertesi sene Erzurum, Bayburt ve Muş’u işgal eder. Batı’da ve Doğu’da Ruslara karşı savaşan ve maddi ve manevi çok büyük kayıplar veren Osmanlı Devleti, Ruslarla Edirne Antlaşması’nı yapmak zorunda kalır. 1828-1829 Türk-Rus Savaşı sonrasında Borçalı ve Ahılkelek ve Ahıska’dan pek çok Terekeme/Karapapak tayfası Türkiye’ye göçer.

 

Diğer bir Karapapak göç dalgası 19. yüzyılın son çeyreğinde görülür. Bu dönem, sadece Kafkasya için değil, Balkanlardan Doğu Türkistan’a, Sibirya steplerinden Yemen’e kadar bütün Türk dünyası için felaketli yıllardır. Türk halklarına Hıristiyan dünyası tarafından en şiddetli zulüm ve soykırım bu yıllarda yapılır. Hem Balkanlarda hem de kuzey doğu Anadolu ve batı Kafkasya’da Türk halklarına benzeri görülmemiş katliam yapılır. Yüz binlerce insan yurdunu yuvasını terk edip Anadolu’ya göçer. Kafkaslardan gelen göçmenlerin bir kısmı Kars, Ardahan, Ağrı, Erzurum, Muş, Sivas gibi şehirlere önceden gelen akrabalarının yanına yerleşirler. Büyük çoğunluğu ise Kayseri, Adana, Mersin gibi şehirlere yerleştirilir.

93 Harbinden önce Kars ve çevresinde 105 köyde 29.000 Karapapak yaşamaktadır. Savaştan 7 yıl sonra Ruslar tarafından yapılan sayımda nüfusun 21.652’ye düştüğü görülmektedir.1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başarısızlıkla sonuçlanınca, 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile Kars, Kağızman, Ardahan, Oltu ve Batum Ruslara harp tazminatı olarak bırakılır. Ardından 8 Şubat 1879 günü İstanbul’da imzalanan Muahede-yi Kat’iyye’nin 7. maddesi gereğince de bu şehirlerde yaşayan Türklerin üç yıl içerisinde Osmanlı topraklarına göçmelerine izin verilir. Bu üç yıl içerisinde resmi kayıtlara göre 11.000’i Kars merkez ilçeden olmak üzere 82 bin Türk Kars’tan ayrılıp Erzurum ve Anadolu içlerine göçer. Göçenler içerisinde Karapapaklar önemli bir kitleyi oluşturmuşlardır. Karapapakların bir bölümü Horasan, Hasankale, Erzurum ve Aşkale’nin merkez köylerine, ve Sivas’a yerleşirler. Karapapaklardan büyük bir kısmı da Bayazıt sancağına gider ve orada Antap (Tutak) kentini şenlendirirler. Bütün bu göçlere rağmen Karapapak Türklerinin nüfusu bu bölgede yine de büyük çoğunluğu oluşturmuştur.

Karapapak Türklerinin en büyük göç hareketine maruz kaldıkları dönemlerden biri de 1914-1924 dönemi olmuştur. Rus sayımına göre 1892’de Kars’ta 28.121 olan Karapapak nüfusu, yine Rus istatistiklerine göre bütün olumsuzluklara rağmen 1910 yılında 99 köyde 39.000 olmuştur. Ne var ki Birinci Dünya Savaşı yıllarında bölgede Rus ve Ermeniler tarafından yapılan katliamda başta Ardahan Karapapakları olmak üzere Çıldır, Arpaçay ve Kars Karapapakları çok kayıp vermişlerdir. Ruslar, Sarıkamış hareketinde ve daha sonra Kars, Ardahan savaşlarında Osmanlı Ordusu’na yardım ettikleri gerekçesi ile 1915 yılının ilk üç ayında büyük katliam yapmışlardır. 30 Ekim1920’de Kars, 23 Şubat 1921’de de Ardahan ve Çıldır kurtulduktan sonra yapılan Moskova ve Kars antlaşmaları ile bugünkü sınırlar çizilmiştir. Bu yıllarda yani 1920-1921 yıllarında Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’dan birçok Türk tayfası Türkiye’ye gelmiştir. 1921-1924 yıllarında ise mübadele yolu ile aynı ülkelerden 45.000 Türk, Kars’a gelmiştir. Bunlardan 10 bin kadarı, 1922-1923 yıllarında Kars Sovyet Konsolosluğunun gayreti ile geri dönmüştür. Kars’ta kalan 35 bin göçmenin 25 bin kadarı Akbaba, Borçalı ve Karayazı’dan gelen Karapapaklardır.

4.Karapapaklarda Kültür ve Edebiyat

 Karapapakların yaşadıkları bölgelerin göç yolarlı üzerinde bulunması, Türk boyları ve diğer milletler arasında kültür alışverişi ortak bir Kafkas Türklüğü kültürü meydana getirdi.Bu ortak Kafkas Türk kültürü içerisinde Karapapaklar son derece gelişmiş sözlü edebiyat ürünleri ortaya koydular.Selçuklular zamanında devletin resmi dilinin Farsça olması, şiir Edebiyat ve bilim dili olarak Farsçanın kullanılması Türk kültür ve edebiyatını olumsuz yönde etkiledi.İlhanlılar ve Altınordu devletleri zamanında ise resmi yazı dilinin Türkçe olması, Türk kültür ve edebiyatının hızla gelişmesini sağladı. Moğollar Farsça ve Arapçayı yasakladılar. Bu ortamda şiirleri, hikayeleri, masalları, ninnileri, atasözleri ile Karapapak kültür ve edebiyatı hızla gelişmeye başladı. Karapapakların edebiyatı sözlü gelenekle canlı bir şekilde devam etmektedir. Son derece zengin bir halk edebiyatına sahiptirler.

 

Karapapaklar genellikle koyun yetiştiriciliği ile geçimlerini sağlıyorlardı. Bu nedenle koyun hayatlarında çok önemli bir yere sahipti. Koç katımı ve yün kırkımı mevsimlerinde törenler düzenlenirdi. Bu törenlerde çeşitli şiirler okunarak dualar edilirdi. Sonraları bu törenler, sayacıadı verilen bir edebiyatı doğurdu. Sayacılar yün kırkma ve koç katımı mevsimlerinde sürü sahibinin yanına gelerek övücü ve bereket dileyici şiirlerini okurlardı. Sayacıların değeri, zamanla halkın nazarında çoban ve koyunların manevi koruyucuları olarak arttı. Karapapaklarda hikayecilik ve masal geleneği de çok gelişmiştir. İçlerinde düzgün ve olgun bir ifade ile saatlerce hatta günlerce masal ve hikâye söyleyenler vardır. Karapapaklar masala “nağıl” derler. Kahramanlık hikayeleri de savaşçı, cesur kimlikleri ile tanınan Karapapaklar arasında çok fazladır. Anadolu’da da sık sık rastladığımız Zaloğlu Rüstem, Köröğlü, Hz. Ali, Battal Gazi gibi hikâyeler ana kurgu benzer kalmak kaydıyla yer ve yöresel kültür motifleri değiştirilerek anlatılır. Karapapak sözlü edebiyatı içerisinde Aşık tarzı edebiyatın ayrı bir yeri vardır. Aşıklık geleneği tüm canlılığı ile yaşatılmaktadır. Usta çırak ilişkisi ile âşıklık geleneğini sürdürüp bu alanda çok büyük başarılar kaydetmişlerdir. Örneğin Aşık Şenlik Türkiye’de bilinen yedi âşıklık kolundan biri olan “Şenlik Kolu” diye anılan aşıklık geleneğini başlatmış, kendisinden sonra gelen onlarca âşık bu koldan devam etmiştir.

5.Karapapaklarda Dini Hayat

Karapapaklar bütün Türkler gibi ilk başta Gök Tanrı inancına mensuptular. M.S. III.yüzyılda Karapapakların komşuları olan Arşaklar arasında Hıristiyanlık yayılmaya başlayınca Karapapaklardan Hıristiyanlığı seçenler oldu. Bunlar Hıristiyan inancının yanında Gök Tanrı inancının motiflerini de beraberlerinde yaşattılar. Hıristiyanlığın insana kendini dünyadan soyutlamasını öğütleyen inancı Türklerin savaşçı kişiliklerine uymuyordu. Kuran’da ise imansızlar birer kafir olarak görülüyor ve onlarla cihat edin emri bulunuyordu. Bu da tarih sahnesinde hep yayılmacı bir politika izleyen Türklerin karakteriyle örtüşüyordu. İslamiyet’in Türkler arasında hızla benimsenmesinin en önemli sebeplerinden biri bu yayılmacı anlayıştır. XV. yüzyılda bölgeye İranlılar hakim olmaya başladılar. Osmanlıya karşı bir güç oluşturabilmek amacıyla Karapapaklar arasında Şii Mezhebi’ni yaymaya çalıştılar. Karapapakların bir kısmı Şii mezhebini seçerken büyük çoğunluğu Sünni olarak kaldı.

6.Karapapaklarda Sosyal Yapı

Karapapaklar gözü pek, cesur, savaşçı, Kafkasların sert koşullarına dayanabilen bir millettir. İçlerinden Mehrali Bey gibi bir kahraman çıkarmış, Şeyh Şamil’le silah ve dava arkadaşlığı yapmışlardır. Erkeleri kadar kadınları da yiğittirler. O kadar ki; tarih, bazı savaşlara Karapapakların eşleriyle katıldığını kaydeder.Karapapaklarda soysal yapıda boy ilişkileri geçerliydi. Aileler uruğları, uruğlarda boyları meydana getirirdi. Bu yapı arasındaki ilişki çok kuvvetliydi. Herhangi bir olay karşısında boy içerisinde birliğin sağlanmasında güçlük çekilmezdi. Mücadele edilecekse toplu halde mücadeleye girişilirdi. Karapapak Türkleri boylardan meydana geldiği halde hiçbir zaman feodal bir yapı egemen olmamıştır. Boylar kararlarını aile veya uruğ temsilcileriyle alırlardı.Karapapaklar geleneklerine son derece bağlıırlar. Bir olay karşısında geleneklerine göre nasıl davranmalarını gerektiğini bilir öyle davranırlardı. Dürüst ve mert insanlardır. Sosyal ilişkileri güçlü bir toplumdur. Onların karakterini yansıtan “Düz ol, Allah düziylendir.”(Sen dürüst ol, Allah dürüstün yanındadır.) sözü çok yaygındır. Karapapak bayatıları(ağıtlar) onların ruh hallerini anlatmaya yeterlidir. Bir Karapapak’ın en değerli eşyası silahıdır. Giysileri ve silahı görene heybet verecek kadar süslü ve alımlıdır. Konukseverlilikleri ile de ünlüdürler. Evin her zaman en güzel odası misafir için ayrılmıştır. Misafirlerine ayrı bir değer verirler. Misafirler, Karapapaklar için bir övünç kaynağıdır. Bu yüzden bir Karapapak evine veya ailesine çok misafir gelmesi o hane için büyük bir onur ve şeref kaynağıdır.



7.Karapapak Türklerinin Dili

Karapapak Türklerinin dili Oğuz Türkçesinin doğu grubuna girer. Bu grubu oluşturan Azerbaycan Türkçesinin bir ağzı niteliğindedir. Karapapakların yaygın bir yazılı edebiyatı olmadığından haklarında pek fazla dil araştırması bulunmamaktadır. Aslında, dil özelliklerinin büyük bölümü yaşadıkları bölgelerin şiveleri içinde eridiği için haklarında dil özelliklerini tamamıyla yansıtan bir çalışma yapmak da çok zordur. Kars, Erzurum, Ağrı ağızlarını anlatan eserlerde Karapapakların dil özelliklerine yer verilmiştir. Yapılan çalışmalar daha çok sesbilgisi özellikleri üzerine yoğunlaşmaktadır.

 

9.Karapapakların Gelenekleri

Doğum ve Çocuk Karapapaklar için çocuk, kısmet ve bereket olarak nitelenmektedir. kız bereket, oğlan devlet deyimi yaygındır. Bu anlayış ise çok çocukluluğu ve çocuğa ilgiyi artırmaktadır. İlk çocuk erkekse baca sökme denen gelenek uygulanır. Komşu çocukları bacaya çıkarak kiremitleri kaldırır ya da toprak dökerler. Bu aile reisinin bahşiş vermesine kadar sürer. Aşerme döneminde gebelerin istekleri karşılanmazsa, çocuğun sağlıklı olmayacağına inanılır. Doğumun sancıları başlayınca ebe çağrılır. Doğumu kolaylaştırdığına inanılarak bacadan silah atılır. Doğumdan sonra göbek bağı ninenin ayakkabısı üzerinden kesilir. Bu işte kullanılan çakı yıkanmadan kapatılır ve annenin yastığı altına konur. Çocuğun göbeği kuruduktan sonra çakı açılır ve yıkanır. İlk banyo suyuna teni güzel olsun diye yumurta kırılır. Terlemesini önlemek için tuz serpilir. Daha sağlıklı olacağı inancıyla kundağa ısıtılmış elenmiş toprak konur. Yaşamının aydınlık olması için gündüz de olsa anasının ve çocuğun başucunda lamba yakılır. Çocuk al yanaklı, al dudaklı olsun diye yüzüne ve dudaklarına kalın, kara kaşlı, kara gözlü olsun diye de ceviz kabuğu yakılıp külü kaşının gözünün üzerine sürülür. Al basmasına karşı loğusanın Kuran-ı Kerim asılır. Yatağının çevresine kıldan örme ip gerilir ve yalnız bırakılmaz. Doğumdan hemen sonra da oyun amaçlı ilk lokmayı ebe alır. Üç kez anaya uzatıp geri çekerek kendisi yer. Kırkı dolmadan loğusa çocuk dışarıya çıkarılmaz. Bezi dışarıya asılmaz, cinleri kaçırmak inancıyla yanlarında sürekli ateş yakılır.



(Kurut adında bir tür yiyecek)

 

Karapapaklarda evlenme gelenekleri pek az değişime uğramıştır. Evlenme çağı kızlarda 15-19, erkeklerde 18-23 yaşları arasındadır, çoğunlukla görücü usulü ile evlenilir. Erkekler evlenme istemlerini ev içinde çekingen, küskün tavırlarla belirtir. Aracılarla iletirler. Yanıtta aracılara verilir.Erkeğin istediği kızı ana-baba da uygun görürse, kızın evine elçi gönderilir. Erkeğin herhangi bir isteği olmasa da, eğer oğlan evlenme çağına gelmişse kız boylamaya (beğenmeye) çıkılır. Elçi gönderme. doğrudan kız isteme anlamına geldiğinden, önce kadınlar gidip kızı görürler. Elçiler, yörenin saygın kişilerinden seçilir. Oğlanın babası ya da yakınların dan birileri elçilerle birlikte gider. Bunun için de genellikle Cuma günleri seçilir. Elçiler arasında en yaşlı kişi sözü açar, isteklerini bildirirler. Kız tarafı olumlu yanıtlıysa şirni (tatlı) yeme günü kararlaştırılır. Erkek tarafınca getirilen kolonya, şeker, meyve gibi şeyler konuklara sunulur. Bu aynı zamanda beh günü (söz kesme) olarak da değerlendirilir. Kız evine söz yüzüğü, kalağı (baş örtüsü) ve çeşitli hediyeler getirilir. Kalağının bir ucuna kararlaştırılan başlığın bir bölümü bağlanmıştır. Kız evinde yapılan nişana her iki tarafın yakınları çağrılır. Kız evine ve geline çeşitli armağanlar alınır. Güvey evi hazırlanacak yemeklerin gereçlerini ve birkaç koyunu kız evine gönderir. Nişan anlamına gelen Hon düzenlenir. Hon, güvey evinde yapılır, kız yanı kendilerine armağan getirenlerin her birine mendil, çorap götürür. Ayrı bir sinide de kete ya da çörekle birlikte, güvey için giysilik, çorap, mendil ve nişan yüzüğü bulunur. Düğünün iki bayram arasına ya da Muharrem ayına rastlamamasına özen gösterilir. Düğüne her iki taraf kendi konuklarını (konağ) ayrı ayrı çağırır. Konuklara atlı denir. İlkin gelin yada güveyin evine alınan konuklara atlı çayı verilir. Çayda çeyiz görme, kına ve düğün günleri bildirilir. Kimi köylerde atlı deyimi yalnız oğlan evinden kız evine giden konuklar için kullanılır. Konuklar köy halkınca paylaşılır. Her evde birkaç atlı misafir edilir. Düğünden bir gün önce beş dallı ağaç dalları yada birbirine tutturulmuş çatallardan oluşan kız şahı kaldırılır. Kız şahının çevresi ipe dizilmiş meyvelerle bezenir. Şah (onurlu olmanın bir göstergesi ve bereket anlamındadır) meyvesinin gerdek öncesinde yenmesi uğur sayılır.

Kaynak Meltem YILDIZ
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KarapapakTerekeme
Nihalatsiz.org - Atsizcilar.com
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 65


Yıl 2002 Nihalatsiz.org


Site
« Yanıtla #1 : 01 Mart 2019, 05:40:54 »

TÜRK İL TEŞKİLATI'NIN ANA HATLARI

Herhangi bir Türk boyu ve kavminin tarihdeki rollerini doğru olarak anlayabilmek için, Türklerin yaşadıkları bölgenin coğrafi özelliklerini ve il teşkilatını bilmek gerekir. "Türkler'in anayurdu Osta Asya'dır". Biz bu sözü ilkokul dördüncü sınıflardan beri duymaktayız. Orta Asya kavramı Türklerin yaşadıkları bölgeyi tanımlamak için yeterince açık bir kavram değildir. Bu nedenle konuya açıklık getirmek gerekir. Türkler tarih boyunca çok geniş bir alanda hareketli bir yaşam sürmüşlerdir. Bu nedenle sınırları değişmeyen belirli bir alan tayin etmek oldukça zordur. Fakat araştırmalar Türklerin taş devrinden beri Altay-Sayan Dağları'nın kuzeybatı bölgesinde başka bir deyişle Abakan bozkırlarında yaşadıklarını göstermektedir. Yine çeşitli nedenlerle yaşadıkları ve alıştıkları iklime uygun çeşitli yörelere göç ederek geniş bir çoğrafyaya yayılmışlardır. Bunun doğal sonucu olarak konuştukları dilde ve törelerinde bazı farklılıklar meydana gelmiştir. Kısacası Türkler bir bozkırlı olarak yaşamışlardır. Bozkırın doğal yapısı tarıma elverişli değildi?. Şartlar daha çok hayvan besiciliği yapmaya uygundur.

Bozkırda sert bir kara iklimi hüküm sürmektedir. Kışlar soğuk ve uzun yazlar ise kurak olup yağışlar düzensizdir. Geniş ovalar ve yüksek yaylalarda at ve koyun besiciliği yapan Türkler, yazın "yaylak" denilen otu ve suyu bol alanlarda kışın ise nisbeten ılık ve "kışlak" denilen yerlerde yaşarlardı. Mevsim şartlarına göre farklı iki bölge arasında hareketli bir yaşam sürdükleri için kimi araştırmacılar tarafından Türkler'in göçebe ve uygarlıktan yana yeteneksiz topluluklar olduğu öne sürülmüştür. Bu görüş hatalıdır. Çünkü göçebelik apayrı ekonomik ve sosyal özellikleri olan bir olgudur. Bugün kışın Şişli'deki evinde yazın da Adalar'daki yazlığında oturan çağdaş insana nasıl göçebe diyemiyorsak iklim şartları nedeni ile yazın ve kışın farklı bölgede yaşaması gereken insanlara da göçebe diyemeyiz. Türklerin çoğunluğu genel olarak bozkır yaşamı sürerken bir kısmı da nisbeten elverişli bölgelerde yerleşerek çiftçilikle uğraşmışlardır.

Bazı yıllar çok uzun geçen soğuk kış mevkimi, hayvan hastalıkları ve kuraklık gibi olaylar bozkırlılar içni büyük bir felaket olur. Böyle yıllarda yağma akınları ve göçlerle yörede yoğun bir hareketlilik izlenir.
Bir boyun, onbinlerce at ve koyun sürülerini sevk ve idare etmek yırtıcı hayvanlardan ve yağma akınlarından korumak için sürekli uyanık ve hareketli olması gereken bozkır insanı, zamanla sert ve savaşçı bir mizaç geliştirmişlerdir. Yaşadıkları bölgenin doğal özelliklerini ana hatları ile belirlemeye çalıştığımız Türkler'in teşkilatlanarak bir il haline gelmesi de kendine özgü bir yapılanma ile mümkün olur. Şimdi bir Türk ilinin oluşum aşamalarını sıra ile görmeye çalışalım.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KarapapakTerekeme
Nihalatsiz.org - Atsizcilar.com
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 65


Yıl 2002 Nihalatsiz.org


Site
« Yanıtla #2 : 01 Mart 2019, 05:41:23 »

a- Aile (Oguş):

Türklerde en küçük sosyal birlik aile olup kan bağına dayanmaktadır. Türk ailesinin görünümü geniş aile tipini hatırlatmasına rağmen esasta ondan çok daha farklıdır. Örneğin Eski Yunan da görülen "Genose" Roma'da "Gens" slavlarda ise "Zadurga" adı verilen geniş aile tipinde, aile fertlerinin hepsi aile reisinin kölesi gibi olup ailede babanın egemenliği mutlaktır. Okadar ki babanın aile fertlerini öldürme hakkı olduğu gibi mülk'de tamamen babaya aitti. Bu yapıya ataerkil aile tipi denir. Türk aile sistemi böyle değildir. Baba egemenliğine dayanmasına rağmen bu egemenlik sınırsız değildir. Bir Türk'ün evlatlarını öldürmek hakkı yoktur. Ziya Gökalp Türk ailesini ataerkil değil 'Pederi" olarak niteler. Pederi ailede babaya saygı ve hürmet var. Fakat babanın da sevgi, koruma ve gözetme gibi sorumlulukları vardır. Aile fertlerinin hak ve sorumlulukları gelenekselleşerek töre haline gelmiştir. Herkes bu töre içinde doğar ve buna uymak zorunluluğunu duyar.

b- Uruğ:

Bozkır şartlarında bir ailenin tek başına bağımsız yaşaması zordur. Dış saldırılar ve yağma akınlarına karşı aile tek başına güvenlikli sayılmaz. Bu nedenle baba tarafından kan bağı olan tüm akrabalar genel olarak bir arada yaşamayı tercih ederler. işte baba tarafından akrabaların oluşturduğu bu soy birliğine Uruğ denilir. Uruğ olarak birlikte yaşamak fert ve aile açısından daha güvenliklidir.

c- Boy:

Bod veya kabile gibi kelimeler anlamdaş olup aile ve Uruğlardan meydana gelen birimlerdir. Bozkırda en küçük siyasal teşkilatlanma biçimi boydur. Bir boyda yaşamak aileler açısından daha güvenliklidir. Boyların yöneticilerine bey adı verilir. Bir Türk boyunda beyin ve bireylerin hak ve sorumlulukları törelerce belirlenmiştir. Boy beyini, aile reislerinin oluşturduğu ve adına "Ağ sakallılar" denilen bir çeşit ihtiyarlar meclisi seçer. Bu meclis aynı zamanda iç ve dış politikanın saptanmasında da beye yardımcı olur. Görüldüğü gibi Türk boyunda kendine özgü demokratik bir anlayış vardır.

d- Bodun:

Boyların birleşmesi ile oluşan bir siyasal teşkilatlanma olup yöneticilerine Han adı verilir. Her Bodun'un kendine göre sembolleri ve işaretleri vardır. Bir boduna ait sürüler o bodunun damgasını taşır.
Yağmacılar, güçlü bir boy ve bodunun sularına otlak ve yaylalarına giremedikleri gibi onların damgalarını taşıyan sürü ve yılkalara kolay kolay dokunazlar. Görlüdüğü gibi güvenlik içinde olmak için güçlü olmak güçlü olmak için de üst düzeyde örgütlenmek gerekir. Bir Türk boy ve bodununda herkesin yararlanabildiği otlak ve sular dışında taşınır ve taşınmaz mallarda özel mülkiyet anlayışı da gelişmiştir. Bodun bazında beylerin yetkilerinin önemli bir kısmı hana devredilmiştir. Han yasama, yürütme ve yargı konusunda önemli bir güce sahiptir. Bununla beraber onun bu gücü mutlak değildir. Belirli zamanlarda toplanan boy ve aile reislerinin oluşturduğu meclis (toy)un han üzerindeki etkisi çok önemlidir. Buraya kadar anlattığımız bilgiler bize Türk bodun idaresinde demokratik bir anlayışın varlığını göstermektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KarapapakTerekeme
Nihalatsiz.org - Atsizcilar.com
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 65


Yıl 2002 Nihalatsiz.org


Site
« Yanıtla #3 : 01 Mart 2019, 05:41:44 »

İL:

Bu kelimenin baş harfi "i" ile "e" karışımı bir sesle okunmaktadır. Bu nedenle biz bunu transkrisyonla "e" şeklinde göstereceğiz. O zaman doğru olarak Türk el i şeklinde okunmuş olur.

Bozkırda en yüksek siyasal örgütlenme biçimi eldir. Yöneticisine Kağan denilmektedir. Eller Bodunlann Birleşmesi sonunda ortaya çıkar.

Bozkır şartlarında yaşayan aile boy ve bodunların bir ele ait olması şans sayılmaktadır. Çünkü el bazındaki bir örgütlenmede boy ve bodunların can, mal ve namus güvenlikleri sağlam ve güçlü bir örgütün garantisi altındadır. Bir ele, boy ve bodun gibi alt birimlerin saldırması son derece zordur. Bir ele ancak kendisi gibi güçlü eller rakip olur. Bu nedenle Türk kağanları barışın ve mutluluğun kalıcı ve sürekli olabilmesi için tek elli ve tek kağanlı bir dünya özlemi içindedirler. Bu anlayış gelişerek tarih sürecinde "Türk cihan hakimiyeti mefkuresi" olarak adlandırılan bir dünya egemenliği düşüncesine dönüşmüştür. İslam öncesi ve İslam sonrası bütün Türk devletlerinde bu inanç çok güçlüdür. Örneğin Oğuz babası Kara Han'ı öldürüp tahta çıktığı zaman her yana elçiler göndererek Ben artık bütün dünyanın kağanıyım" der.

Burada sözü edilen oğuz ve Kara Han'ın Asya Hun tan-husu Mete (Motun) ve babası Teoman (Tuman) olması ihtimali çok güçlüdür.

Yine 568 yılında Bizans elçisi Zemarkos İstemi Han'a geldiği zaman çok duygulanarak gözyaşlarını tutamayan han, şöyle der "Atalarımızdan duyduk ki Roma elçisi geldiği zaman bu, bizim için artık yeryüzünü fethedeceğimize delalet sayılır".3 Yine Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Sancar "Allah bu dünyayı bizim tasarrufumuza emanet etmiştir. Bütün hükümdarlar bizim memurumuzdur" der. Aynı inanışı Osmanlılar'da da görürüz. Osmanlılar dünyaya düzen vermek düşüncesini "Nizamı Alem" kavramı ile ifade etmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet "Dünyada tek bir din, tek bir devlet tek bir padişah olmalıdır" der. Görüldüğü gibi Oğuz Kağan'dan Fatih'e kadar tüm hüdümdarlarda dünya egemenliği inancı çok canlıdır.

Siyasal örgütlenme modelini açıklamaya çalıştığımız Türk ilinde kağanın, ili meydana getiren boy ve bodun gibi alt birimler üzerindeki egemenliği mutlak ve sınırsız değildir. Yani Türk Kağanları İran, Mısır ve Mezopotamya'da örneklerini gördüğümüz mutlak egemenliğe sahip ilah ve yarı ilah hüviyetindeki krallar gibi değildir. Ailelerden boylara, boylardan bodunlara ve bodunlardan ile kadar uzanan yapılanmada eli oluşturan birimlerle el arasındaki görev ve sorumluluklar törelerce belirlenmiştir. Yılın belirli günlerinde toplanan ve (Kurultay) adı verilen meclis iç ve dış politikada \ kağanın üzerinde önemli bir etkinliğe sahiptir. Örneğin Bilge Kağan Budizm'in resmi bir din olmasını ister fakat kurultay bu görüşü benimsemediği için Kağan kararını geri alır.

Bu ve benzer örnekler Türk eli'nin demokratik esprisini yansıtması bakımından çok önemlidir.
Türk elinde, kağanlıkla, boy ve bodunlar arasındaki bağ bir tür konfederatif yapıya benzer. Kağanlığın alt birimler üzerinde haksız tasarrufu sömürü ve baskısı söz konusu olmaz. Böylesi bir örgütlenmede kağanın adaletten ayrılmaması, elin devamlılığı açısından çok önemlidir.

Eğer kağan iç ve dış politika saptanırken belirli otlak ve su başlarının kullanımındaki önceliğin, vergi oranlarının yağma alanlarındaki ganimetlerin dağıtımı gibi önemli konuların belirlenmesinde, Kağan kendine yakın boy ve uruğları kayırır ve diğerlerine çifte standart uygularsa bu haksız tutum elin geleceğini ciddi biçimde etkiler:

Durumdan memnun olmayan birimler elden ayrılmaya başlarlar. Bir süre sonra el atomize olur ve dağılır.
"Adalet mülkün temelidir" sözü Türkeli için söylenmiş gibidir.

Dağılma süreci, elden ayrılan boy ve bodunlar için mutsuzluk ve felaket yılları olur. Dağılan birimler başka güçlü boy ve bodunların saldırıları karşısında çoğunlukla yurtlarını terkederek göçerler. Bağımlı ve tutsak yaşamaktansa göç bozkırlı için her zaman tercih edilmiştir. Örneğin Mete'nin (Motun) örğütlediği büyük Han eli parçalandığı zaman Hunların bir kısmı Çin egemenliğine girerken önemli bir kısmı ise batıya doğru göçe başlamışlardır.

Göç yolu üzerindeki boy ve kavimler bilardo topu gibi birbirlerini batıya doğru itmeye başladılar. Böylece Karadeniz'in kuzeyindeki ve doğu Avrupadaki Germenler Roma topraklarına girdiler. Bu büyük nüfus hareketi sonunda batının bugünkü siyasi ve etnik yapısı oluşmaya başladı.

Yine Göktürk siyasal birliği dağılınca birliğe bağlı boy ve bodunlardan birçoğu göç etmek zorunda kaldılar. Bulgar, Macar, Peçenek, Kuman ve Oğuzlar batıya doğru haraket etmeye başladılar. Bu mecburi göç hareketleri Balkanlar'ın siyasi yapısını önemli ölçüde etkiledi.

Türklerin yaşadıkları coğrafyanın özelliklerini il teşkilatı ve göç gerekçelerini ana hatları ile belirlemeye çalıştık. Karapapak veya Terekeme adı verilen Türk kavmini incelerken onu Türk tarihinin bütünlüğü içerisinde gerektiği yere oturtmaya çalışacağız.

Şimdi bozkırlılarla yerleşiklerin yaşam tarzlarına ve birbirleri ile ilişkilerine kısaca göz atalım. Bozkır, yerleşik ilişkileri bir bakıma sürü sahipleri ve çiftçilerin ilişkilerine indirgenebilir. Çiftçiler köy ve kasabalarda otururlar, tarım, zenaat ve ticaretle uğraşırlardı. Bunların yaşamında ekilebilir topraklara sahip olmak ve onları korumak önemli bir yer tutardı. Temel enerji kaynağı insan ve hayvan gücüne dayanmaktaydı. Uçsuz bucaksız tarlaların ekimi, biçimi ve ürünlerin taşınması gibi önemli işler yerleşikler arasında kölelik kurumunun doğmasını kolaylaştırmıştır. Bozkırlıların yüzbinlerce baş yılkı ve koyun sürüleri ile göç dalgalarının, ekili dikili alanlarda yarattıkları tahribat yerleşiklerin korkulu rüyaları idi.

Sürü sahiplerine gelince bunlar bir çeşit atlı çobanlar olup yaylak ve kışlak hayatı yaşarlardı. Onlar için geniş otlaklar ve sulak yaylalara sahip olmak çok önemli idi. Yerleşiklerin, geniş otlakları çitlerle çevirerek tarla yapmaları bozkırlıların istemediği bir şeydi. Hızla artan nüfusa, sınırlı araziler dar geldiği için her iki grup arasında beliren gerilim bazen savaşla sonuçlanırdı. Bozkırlılar genellikle sürdürdükleri hayat tarzının sonucu olarak usta binici ve savaşçı insanlardı. Yerleşikler ise daha çok diplomaside usta idilir. Bozkırlıların zayıf yanlarını iyi biliyorlardı. Onları birbirlerine düşürmek ve içten yıkmak için çeşitli yöntemler geliştirmede son derece başarılı idiler. Uzun yıllar Çin ve Bizans savaşçı Türk komşularına karşı içten yıkma politikasını büyük bir ustalıkla uygulamışlardır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KarapapakTerekeme
Nihalatsiz.org - Atsizcilar.com
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 65


Yıl 2002 Nihalatsiz.org


Site
« Yanıtla #4 : 01 Mart 2019, 05:42:29 »

BORÇALI VE KAZAKLARIN KÜR BOYLARINA GELMESİ

Sevgili okurlar şimdi sizinle zaman içinde bir yolculuk yaparak M.S. II yüzyıla gidelim. Cebeli Tarık'dan Fırat'a kadar geniş bir alana Roma İmparatorluğu hükmetmektedir. Doğuda Kür ve Aras boylarından batıda Fırat'a kadar olan bölgeye ise Arşaklılar hakimdir. Roma, ve İran ile siyasal ilişkileri olan Arşaklılar devletini İskitler'in Horasan kolundan gelen Arşak isimli bir başbuğun yönetimindeki boy ve oymaklar kurmuştur. Bodun bazında teşkilatlanan arşaklılar Eski Gök dini ve Şamani geleneklerini korumakla beraber bu yeni yurtlarında Hristiyanlıkla tanıştılar.

Şimdi biraz daha doğuya İç Asya'ya doğru gidelim. Mete'nin (Mo-Tun) kurduğu Asya Hun siyasal birliği parçalanmış, Hunların doğu kanadı Çin egemenliğine girmişti. Çiçi batıda Talaş boylarında yerleşik düzene geçmeye çalışıyordu.

Gerek yerleşikliği gerekse Çin egemenliğini kabul etmeyen özgürlük ve bağımsızlıklarına düşkün kimi Hun boy ve Uruğları ise batıya doğru hareket etmeye başladılar. Asya Hunları'nın sahneden çekilmesi ile Çin Denizi'nden Kafkaslar'a kadar geniş alanda büyük bir otorite boşluğu belirmişti.

Bir taraftan göç hareketlerinin yerleşikler üzerinde yapmış oldukları tahribat diğer taraftan ise kendilerine yeni yurt bulmak isteyenlerle, yurtlarını korumak isteyenler arasındaki kanlı mücadeleler bozkırda yaşamı güçleştiriyordu.

İşte bu bunalımlı yıllarda kuzeyden Kafkaslar'ı aşarak Kür Irmağı boylarına iki yeni Türk boyu geldi. "Borçalı" ve "Kazaklı" olarak anılan bu boylar, bugün Terekeme olarak bilinen Türklerin atalarıdır. At sürüleri (Yılkı) ve koyun besiciliği yapan bu boylar siyah astragan kalpak giydiklerinden komşuları tarafından "Karapapaklar" diye anılmaya başlandılar. Kür boylarındaki egemenliklerini pekiştirmek isteyen Karapapaklar Tiflis, Nahcıvan, Karabağ, Loru, Ahır-kelek, Gence ve Şirvan dolaylarında yurt tuttular.
Bulundukları bölgede bir çok yer ve akarsu, dağ ve ovalara kendi adlarını verdiler. Bugün Gümrü'nün kuzeydoğusundan çıkarak Kür'e karışıp "Borçalı Çayı" ile Pembek Dağı'ndan çıkarak Aras'a karışan "Kazak Çayı" isimleri ile bu yılların hatırasını taşırlar.

Karapapaklar komşuları Arşaklılarla pek dostça geçinemezlerdi. Zaman zaman sınırı geçerek komşularına yağma akınları düzenlerlerdi. Dede Korkut hikayelerinden bazıları konularını bu iki Türk toplumu arasındaki savaşlardan almıştır. Örneğin "Salur Kazan" hikayesinin baş kahramanı Ulaş oğlu Salur Kazan Arşaklı hükümdar sülalesindendir. Arşaklılarla Karapapaklar arasında izleyebildiğimiz ilk savaş M.S. 200 yılında cereyan etmiştir. Karapapaklar Surhan isimli bir başbuğun idaresinde Kür Irmağını geçecek Arşaklı ülkesini yağmaladılar. Durumu öğrenen Arşak hükümdarı Ulaş onları takib ederek Derbent Geçidi'nde (Demirkapı) yakaladı. Bu iki Türk toplumu arasında yapılan çetin ve kanlı savaşta Karapapaklar, büyük kayıplar vermelerine karşın Arşak hükümdarı, Olaşı'da okla vurarak öldürdüler. Karapapaklar üslerine dönerken hükümdarları ölen Arşaklılar'da onları takibedemediler.

Tarihin akışı içerisinde Karapapaklarla Arşaklılar arasındaki ikinci büyük savaş M.S. 300 yılında gerçekleşti. Karapapak birlikleri Aras'ı geçerek, Karabağ, Muş, Erzurum ve Ahlat'a kadar Arşaklı topraklarını istila etmişlerdi. Bunun üzerine Arşaklı hükümdarı Tridat'ın yönettiği ordularla Karapapaklar Karkarlı (Gogarlı) ovasında karşılaştılar. Her iki tarafın da çok kayıplar verdiği bu savaşta Arşaklı komutanlarından "Ardovazd" ile Karapapak başbuğu savaş alanında öldüler. Bundan sonra Karapapaklar işgal ettikleri Arşaklı topraklarını terkederek Erzurum'a (Garın) kadar çekilmek zorunda kaldılar.

Karkarlı Savaşı'ndan sonra da Araşaklı ve Karapapak ilişkilerinde kalıcı bir dostluk gelişmedi. Zaman zaman taraflar birbirlerine çok pahalıya malolan yağma akınları düzenlediler. Her iki taraf içinde son derece yıpratıcı olan bu akınların hızı, bölgede Hristiyanlığın yayılmaya başlaması üzerine azalmaya başladı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KarapapakTerekeme
Nihalatsiz.org - Atsizcilar.com
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 65


Yıl 2002 Nihalatsiz.org


Site
« Yanıtla #5 : 01 Mart 2019, 05:42:47 »

KÜR BOYLARINDA HRİSTİYANLIĞIN YAYILMASI

Arşaklılar'ın "Süren Bahlav" soyuna mensup Prens "Anlak'ın" 252 yılında bir oğlu oldu. Ağrı Dağı ve Maku arasındaki Otak'da dünyaya gelen bu çocuk eğitim ve terbiye için Kayseri'ye gönderildi. O yıllarda Hristiyanlık hiçbir devlet tarafından resmen tanınmamıştı. Roma egemenliğinde bulunan Kayseri ise genel merkezden çok uzak olduğundan burada hristiyanlar daha rahat çalışıyorlardı. Prens Anak'ın oğlu burada Grigor ismini alarak Hristiyan terbiyesi ile yetişti. Ülkesine döndüğünde herkes ona Aziz Grigor diyordu. Ünlü bir rahip olmuştu.

Bu sıralarda Arşaklı hükümdarı III. Tridat ruhsal bir hastalığa yakalanmıştı. Öyleki kendisini hayvan zannediyordu. Aziz Grigor İncil okuyarak hükümdarı iyileştirince Tiridat Hristiyanlığı kabul ederek ülkesinde de yayılmasına çalıştı. Böylece Hristiyanlık ilk kez bir devlet tarafından resmen tanınmış oldu. M.S. 301 Aziz Grigor Doğu Anadolu ve Kafkaslar'da büyük bir saygınlık kazanmıştı. Arşaklarla yoğun siyasi ve komşuluk ilişkileri olan Karapapaklar arasında da bu yeni dine girme eğilimleri başladı.

Aziz Grigor'un yaydığı Grigoriyen Hristiyanlık büyük ölçüde Gök dini ve şamani öğeler içermekteydi. Sivri Türk çadırına benzeyen kümbet türü manastırlar, Tavşan'ın uğursuz sayılması, domuz etinin yenmemesi, Arşak bayrağındaki kartalın kilisenin sembolü olması mezar taşı olrak koyun heykellerinin kullanılması gibi motifler eski Türk gelenekleri olup bu yeni dine rağmen yaşamaya devam etmiştir. Yine Hristiyanlık öncesi kurban kesme ayin ve gelenekleri de Hristiyani bir makyaja bürünerek devam etmiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KarapapakTerekeme
Nihalatsiz.org - Atsizcilar.com
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 65


Yıl 2002 Nihalatsiz.org


Site
« Yanıtla #6 : 01 Mart 2019, 05:43:16 »

KAVİMLER GÖÇÜ

Dördüncü yüzyılın son çeyreğinde insanlık büyük bir nüfus hareketine tanık oldu. Kavimler Göçü dediğimiz bu olay ilk çağı değiştirebilecek sonuçlar doğurdu. Balamir, Uldız, Rua ve Karaton gibi liderlerin yönetiminde büyük Hun kütleleri batıya hareket ettiler. Bu yıllarda, Karpat Dağları'nın kuzeyinde Lombardlar, Güney Rusya'da Ostrogotlar ve Vizigotlar, Macaristan'da Vandallar Ren ve Elbe arasında Angıllar ve Saksorilar Yukarı Ren boylarında Franklar Tuna ve Ren'in kesiştiği mıntıkada ise Almanlar yaşamakta idiler. Hun baskısı karşısında bu saydığımız gruplar Roma topraklarına girdiler. Romalılar kendilerinden olmayan bu insanlara barbar diyorlardı. Barbar akınları Roma'da büyük bir yıkıma yolaçtı. Cebelitarık'dan Tuna'ya kadar olan geniş olanda Roma barışı (Pai Romana) etkinliğini yitirdi. Atilla'nın önderliğinde sıkı bir disiplin içinde hareket eden Hunlar Germenlerle büyük bir mücadeleye başladılar. Germen şeflerinden Radagais ve Geneserik'e bağlı kuvvetler Hunlar tarafından etkisiz hale getirilerek Kafkaslar ve Avrupa'da Hun barışı egemen kılındı. Bu arada Angıllar ve saksonlar Büyük Britanya»adasına, Franklar Fransa'ya, Gotlar İspanya'ya, diğer kavimler de uygun yerlere giderek batının bugünkü etnik ve siyasal yapısını oluşturmaya başladılar. '

Konusunu Hun Germen savaşlarından alan Almanların ünlü Nibelungen destanı bu yılların anılarını taşır. Batıdaki bu yapılanma sürecinde Roma imparatorluğu önce ikiye ayrıldı, sonra da imparatorluğun batı kanadı Germen akınları sonunda yıkılarak tarihe karıştı.

Batıda Roma İmparatorluğu gibi merkezi bir otoritenin bir anda kayboluşu büyük sorunlar doğurdu. Yurt bulmak isteyen büyük nüfus hareketlerinin yarattığı siyasal istikrarsızlık ve terör uzun yıllar etkinliğini sürdürdü. İnsanlığın en uzun dönemi olan ilk çağ, bu karmaşa içinde sessizce kapanırken tüm Orta Çağ boyunca etkinliğini sürdürecek olan Feodalizm kökleşmeye başladı.

Tarih, bu süreci yaşarken Karapapaklar Kür boyları ve Derbent Geçidini olanca güçleri ile savunuyorlardı. Yaşadıkları coğrafya istila orduları ve göç yolları üzerinde olduğundan bu hareketlerden en çok onlar etkilendiler. Dünyayı sarsan bu büyük kitle hareketleri sonunda yurtlarını terketmeden inat ve inançla savunan bir başka kavim yok gibidir.

Kadın ve erkek hepisi çok iyi birer savaşçı olan Karapapaklar binlerce yıldan beri aynı bölgeyi ellerinde tutmayı başardılar. Nihayet Hun barışının egemen olduğu yıllarda Batı Hun eline bağlı bir beylik olarak siyasi varlıklarını korudular. Hunların doğu kanadının bekçileri olan Karapapaklar Kafkasların en eski kavimlerinden biri olarak tarihe geçti. Bir kavim yaşamına sığmayacak kadar uzun yıllar Kür boylarının hayvancılığa elverişli toprakları ile bütünleşen Karapapaklar hakkında doğal olarak birtakım efsane ve mitler gelişmeye başladı. Bugünde Kafkas Karapapakları arasında yaygın olarak konuşulan bir efsane vardır. "Tanrı dünya dengede tutsun diye Kaf Dağı'nı yarattı. Daha sonra Karapapakları bu dağa bekçi kıldı". Bu mitolojik yargı uzun bir geçmişin anılarını içerir.

Atilla'nın ölümünden sonra Batı Hun barışı bozuldu. Bizans saldırılarına uğrayan Hunların bir kısmı bulundukları bölgede Hristiyanlığı benimseyerek Macar ve Bulgarların etnik yapısını oluştururken; bir kısmı da Kafkaslar'a çekilmek zorunda kaldılar.

Hunların sahneden çekilişinden sonra Kafkaslarda uzun bir süre siyasi istikrar kurulamadı. Nihayet 552 yılında Aşina (Asena) soyundan bir kahraman Göktürk elini teşkilatlandırarak Çin'den Kafkaslara kadar geniş bir alanda siyasal birliği yeniden sağladı. Göktürkler, Türk adının resmi devlet adı olarak kullanıldığı ilk devlet olması bakımından Türk kültür tarihinde önemli bir konuma sahiptir. Karapapaklar Göktürkelinin batı uç akıncıları olarak yeniden tarih sahnesinde belirirler. Demirkapı başka bir adı ile Cor Kapısı'nın güvenliği onlardan sorulurdu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KarapapakTerekeme
Nihalatsiz.org - Atsizcilar.com
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 65


Yıl 2002 Nihalatsiz.org


Site
« Yanıtla #7 : 01 Mart 2019, 05:43:51 »

KAFKASLARDA ARAP EGEMENLİĞİ

Göktürk Elinin 681 yılında parçalanmasından sonra birliğe bağlı bodunlardan Hazarlar güçlenerek Kafkaslardan Doğu-Avrupaya kadar olan bölgelerde güçlü bir el meydana getirdiler Karapapaklar'da Hazar birliğine bağlı idiler. Hazarlar Hun ve Göktürklerden farklı olarak yerleşik düzeni tercih etmiş bir el olmakla beraber bünyesinde bozkır tipi yaşam süren boy ve obalarda bulunuyordu.

Müslüman Arapların etkinlikleri giderek sınırları dışına taşmaktaydı. 642 yılında İslam orduları Nihavent denilen yerde İran kuvvetlerini yenerek dört yüz yıllık Sasani egemenliğini sona erdirdiler.11 Böylece İran'a bağlı Güney Azerbaycan Müslümanların eline geçmiş oldu. Halife Hz. Osman zamanında ise Arap-Hazar savaşları başladı. Her iki tarafında çok kayıplar verdiği bu savaş yüzyıla yakın devam etti sonunda Araplar Kafkasya'nın tamamına yakınını ele geçirdiler. Şirvan, Karabağ, Gürcistan ve Ermenistan İslam egemenliğine girmişti. Karapapakların o güne kadar başarı ile savundukları Derbent ve Kür boylarında artık yeni bir egemenlik başlıyordu. Fethedilen yerlere Arap valiler atandı ve Arap muhacirler getirilerek yerleştirildiler.

Bir zamanlar Karapapakların kontrolünde bulunan bölgelerde çeşitli Arap valileri hanedanlıklar kurdular. Şirvan'da Yezid bin Mazyad el-Şeybani, Urmiye'de el-Rudyani, Şamahi'da yöreye adını veren Şamah bin Zarir gibi aileler zamanla yerli halkla karışarak yörenin eşraflarını meydana getirdiler Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra Medinelilere Ensar, Mekke'yi terkedenlere ise Muhacir deniliyordu.

Yeni fethedilen Kafkas ülkelerine gerek Ensardan, gerekse Muhacirden ve gerekse Arabistan dışı Araplarından birçok aile getirilerek gerleştirilmeye çalışıldı. Bu aileler fetih evlatları (evlad-ı fatihan) sayılıyorlardı. Yörede yönetim genellikle bunların elinde bulunuyordu. Terekemelerin yoğun olarak yaşadıkları Borçalı dolaylarında ise Hz. Hamza soyundan olduğu varsayılan bir grup aile yerleşmişti. Yörenin göneticileride bu ailelerden gelmekteydi. Kafkaslarda bu Arap göçmenler tarafından İslamiyet yavaş yavaş yayılmaya başlıyordu. Hicret olayı sırasında Mekkeyi terkedenlerin Kafkas müslümanları arasında saygın bir konumu vardı. Bunlara Terki Mekke deniliyordu. Borçalı-Kazaklı uruğlarınm yaşadıkları bölgenin yönetimi bunların elinde idi. Bu Terki Mekke tanımı zamanla Kafkas halkı arasında Mekkeden Medine'ye göç eden "Muhacir" anlamına gelen bir Tarih terimi haline geldi. Bazı araştırıcılar Terekeme sözcüğünün bu Terki-Mekkeden bozulma olabileceğini düşünmektedirler.

Kafkaslarda Türk unsur çoğunlukta bulunuyordu. Arabistan'dan gelenler ise Türklere oranla azınlıkta kaldıklarından zamanla Türkleşerek etnik kimliklerini yitirdiler. Arap fütuhatından yüzyıllar sonra Kafkaslarda artık Müslüman Türklerden sözedilmekte idi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KarapapakTerekeme
Nihalatsiz.org - Atsizcilar.com
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 65


Yıl 2002 Nihalatsiz.org


Site
« Yanıtla #8 : 01 Mart 2019, 05:44:10 »

GÖKTÜRK SONRASI FETRET DEVRİ

Arap fetihleri sonunda Kafkas halkı İslamiyeti tanımaya başladılar. Bu yıllarda Karapapakların birkısmı Gök-Dini anlayışına sahip olmakla beraber içlerinde Hıristiyanlığı benimsiyenlerde bulunuyordu. Arap fütühatı ile birlikte İslamiyet'de yavaş yavaş yayılmaya başlamıştı. Göktürklerin tarih sahnesinden çekilişi, Türk barışınında sonu olmuştu. Böylece eli bozulan çeşitli Türk boy ve bodunları arasında sonu gelmez savaşlar başladı. Güçlü boylar güçsüzleri yerlerinden atarken bazılarında yeniden birleşerek güçlü olmanın yollarını arıyorlardı

Türk dünyasında uzun zaman iç savaş ve göç gündemde kaldı. Bu arada bir Türk kavmi olan Peçenekler başka bir Türk kavmi olan Hazarlara saldırdılar. Peçenek saldırıları Hazarların iyice yıpranması sonucunu doğurduğundan 965 yılında Kiyev Rus Kınezi Suvatoslov'un Hazarlara saldırması bu devletin siyasal varlığını sona erdirdi.

Peçenekler Karadeniz'in Kuzeyine gelerek Don ve Tuna arasındaki bozkırlara yerleşmişlerdi sekiz uruğdan meydana gelen Peçenek birliği hiç bir zaman bodun bazında güçlü bir teşkilat kuramadılar. Birliği meydana getiren uruğlar bağımsız birimler gibi idiler. Herhangi bir konuda ortak politika saptamaları çok güçtü. Peçenek Uruğlarının hiçbiri diğerini kontrol altına alacak kadar güçlü değildi. Ayrıca Gök-türklerde olduğu gibi bütün uruğların itaat edecekleri bir Karizmatik hanedan'da mevcut değildi. Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlarda at ve koyun besiciliği yaparlardı Igor'un Kınezliği sırasında Kiyev Rusyası ile dostluk kurarak yaşamışlar Fak Suvatoslov'un kınez seçilmesinden sonra Kiyev Peçenek ilişkileri bozulmuştur. Kendini Büyük İskender'e benzeten Suvatoslov'un yayılmacı politikası peçenekleri rahatsız etmekteydi.

Suvatoslov 968 yılında Bizans seferine çıkmıştı. Bundan yararlanan Peçenekler Kiyev'i kuşattılar. Durumu öğrenen Suvutuslov seferi yarıda bırakarak Peçenekler üzerine yürüdü ise de ağır bir yenilgiye uğradığı gibi Peçenek başbuğu Küre tarafından kafası kesilerek öldürüldü. Peçeneklerin en çok çekindikleri Rusların Tork dedikleri Oğuzlardı. X. yüzyıl yine büyük nüfus ve göç olaylarının yoğunlaştığı bir dönemdir. Devletin teşkilatlandırdığı milyonlarca insan askeri bir disiplin içinde yine milyonlarca baş sürü ve yılkıları ile yurt bulmak için harekete geçmişlerdir. Oğuzlar Kıpcak-ların baskısı karşısında İdil'in batı yakasına geçerek Don boylarına yerleşmeye çalışıyorlardı. Peçenekler ise Oğuz baskısı karşısında daha batıya Dinyeper boylarına kaymaya başladılar. Ana kitle Dinyester ve Basarabya dolaylarına yerleşirken bir grupta 943-972 yıllarında Macaristana girdiler. Bir kısım uruğlarda Kiyev Rusyası güneyine yerleşmeye çalışırken Kiyev Kınezi Yarsuku tarafından bir daha toparlamıyacak şekilde dağıtıldılar. Peçeneklerin batıya gelen kitlesi ise 1036'dan sonra Tuna boylarına yerleşerek Bizansı tehdit etmeye başladılar. Bizans İmparatoru Aleksi Kom-nen 1091 yılında başka bir Türk kavmi olan Kıpçakları Peçeneklere karşı başarı ile kullanmış ve 29 Nisan 1091'de Meriç boyunda yapılan savaşta Peçenekler Kıpçaklar tarafından imha edilmişlerdir.

Peçenekler Balkanlara inerken takib ettikleri güzergah Karadenizin Kuzeyinden olduğu için Kür boylarında yaşıyan Karapapaklar bu göçten fazla etkilenmediler. Ancak Mugan'da yaylağa çıkanlar bazı Peçenek yağmacılarına rastlamalarına rağmen bu olay ciddi bir tehlike yaratmadı. Karapapaklar en çok Karadeniz'in güneyini takibeden oğuz göçlerinden etkilendiler. Çünkü bu güzergahtaki önemli merkezlerde yaşıyorlardı.

Karapapaklar Kür boylarına Borçalı ve Kazaklı olmak üzere iki boy halinde gelmişlerdi. Her boy birtakım uruğlara uruğlarda obalara ayrılmıştı. Boy ve uruğlardaki oba sayısı kesin olarak bilinmemektedir. Kür boylarının verimli arazileri hayvanların ve ürünlerinin çoğalmasına ve kendilerininde mutlu yaşamaları için gerekli imkanlara sahipti. Karapapaklar'da Peçenekler gibi bir haneden çıkarmamışlardı. Büyük göç olayları karşısında topraklarım korumak için bütün obalar ve uruğlar yetenekli bir başbuğun çevresinde örgütlenirler. Tehlike geçince de tam bağımsızlık içinde yaşamalarını sürdürürlerdi. Hunlar, Göktürkler ve Selçuklular gibi bütün Türk dünyası, el bazında örgütlendiği zaman bu bütünlük içinde belirli şartlara göre yerlerini alırdı. Bu şartlar çok basitti kökeni Türk dünyasında uzun zaman yaşayan bir geleneğe dayanmaktaydı. Karapapaklar, bağlı bulunduğu il hanlığa ve Kağanlığa istendiği zaman belli miktar asker vereceklerdi. Buna karşılık Toprakları, canları ve malları Kağanlığın güvencesi altında olup tüm boy ve obaların malları Kayanlığın damgasını taşıyabilecekti.

Karapapaklarda başbuğluk belli şartlara bağlı idi. Başbuğ olabilmek için Borçalı ve kazaklı boylarından olmak esastı. Yabancı bir boya mensup birinin bu makama gelmesi mümkün değildi. Büyük göçleri ve savaşları yöneten başbuğun her emrine uyulurdu. Fakat başbuğda keyfiliğe sapamazdı. Aile, boy ve uruğ ileri gelenlerinin oluşturduğu "Ak-sakallılar meclisi" başbuğu kontrol etme hakkına sahipti.
Yaşadıkları hayat ve çağın koşulları onların her an savaşa hazır ve teyakkuz halinde olmalarım gerektiriyordu. Başka bir deyişle Karapapaklar devamlı bir seferberlik ortamını yaşamak zorunda idiler. Topraklarının sürü ve yılkılarının güvenliği çok önemli olup tehlikenin ne zaman ve nereden geleceği bilinemezdi. Sürü ve yılkıların bir başka boy Ve uruğ tarafından kitle halinde götürülmesi olayına "Baranta" deniliyordu Karapapak toplumu için Baranta savaş nedeni idi. Bu nedenle her Karapapak aile, oba, urug ve boyu birer askeri birim sayılırdı. Aile reisinden, obabaşı, uruğ ve boy beylerine kadar uzanan hiyerarşik bir düzen yaşanmaktaydı. Kadın ve erkek herkes silah kullanıp ata binebilir ve savaşırdı. Savaşta ve barışta herkesin neler yapabileceği belirlenmişti. Toy adı verilen eylence meclislerinde bile her bireyin nerede oturabileceği ve kesilen bir hayvanın neresini nasıl yiyebileceği dahi belirli kurallara bağlanmıştı. Bu nedenle büyük mutlulukların yaşandığı günlerde olduğu gibi ani baskınlarda ve savaşlarda kesinlikle panik havası yaşanmaz herkes büyük bir hızla teşkilatta yerini alırdı. Kara-papaklar Kışlak olarak kullandıkları Kür boylarında güvenliği sağlamak için sınır karakolları yapmışlardı. Tatar veya "Ulak" adı verilen çok iyi binciler obalar ve ,H°ylar arası haberleşmeyi sağlarlardı. IX. ve X. yüzyıllara kadar Karapapakların, çoğu Gök Dini inancına sahip olmakla beraber aralarında Gregoryan Hristiyanlarla Müslümanlarda bulunuyordu. Karapapak obalarında dini bir hoşgörü hakimdi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KarapapakTerekeme
Nihalatsiz.org - Atsizcilar.com
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 65


Yıl 2002 Nihalatsiz.org


Site
« Yanıtla #9 : 01 Mart 2019, 05:44:46 »

KIPÇAK EGEMENLİĞİNDE KARAPAPAKLAR

Peçeneklerin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Karadenizin kuzeyindeki bozkırlara Kıpçaklar egemen oldular. Arap tarihçiler bu bölgeye "Deşt-i Kıpçak" (Kıpçak bozkırları) derler. Kapçaklarda Peçenekler gibi güçlü bir siyasi teşkilat kuramadılar. Onların Türk siyasi tarihindeki en önemli rolleri Rusların Karadeniz'e inmelerini engellemiş olmalarıdır. Kapçakların en güçlü yılları 1090-1110 yıllarıdır. Uzun zaman Kiyev Rusyası ile mücadele ettiler. 1185 yılında çetin bir savaştan sonra Knez Igor'u esir aldılar. Rusların milli destanı sayılan "Igor Bölüyü Destanı" konusunu bu savaşlardan almıştır. Kıpçak saldırıları karşısında Kiyev Bizans ticaret yolu önemini yitirdiği gibi Rus halkının çoğu daha güvenlikli yerlere özellikle kuzeye göçe başladılar. Zamanla kuzeydeki Suzdal Rusyası artan nüfusla gelişerek Moskova Knezliği'nin temelini oluşturmaya başladı. Bu ara Kiyev kınezliğide siyasi önemini yitirdi. Kıpçaklar Ruslara karşı gösterdikleri askeri başarıyı XIII. yüzyılda gelişen Moğol İstilası karşısında gösteremediler. Hızla ilerliyen Moğol istila orduları karşısında Ruslarla ittifak yapmak zorunda kalan Kıpçaklar 31 Mayıs 1223 yılında Kalka Irmağı boyunda Moğol ordularına yenilerek dağıldılar Kıpçak başbuğu Kotan Han kırkbine yakın tarafları ile Macaristan'a çekekilrek orada çeşitli bölgelere yerleştiler. Bir süre sonra Hristiyanlığı kabul edip yerleşik hayata geçtiler zamanla yerli halk arasında asimile olarak siyasi ve kültürel kimliklerini kaybettiler.

Kıpçaklar Kafkaslarda 150 yıldan fazla eğemen oldular, bu süre içinde Türk kültürü açısından çok önemli oluşumlar yaşandı. Kafkaslar doğudan batıya doğru yapılan büyük göç yolları üzerinde bulunuyordu. Bu nedenle büyük nüfus ve kitle hareketleri sırasında birçok boy ve obalar bu bölgelerde yerleştiler. Kıpçak egemenliği sırasında ise yöreye bol miktarda Türk Kökenli göçmenler geldi. Karapapaklar, Peçenekler, Avarlar, Bulgarlar, Macar ve Oğuzlar'dan oluşan çeşitli boy ve obalar. Kıpçak eğemenliğinde Kafkas Türklüğünün doğmasına neden oldular.

Şiveleri, gelenekleri inançları, edebiyat ve sanatı ile Türk Kafkas kültürü yeni bir senteze doğru olgunlaşma sürecine girdi.
Bu yıllarda Hunlar ve Göktürler düzeyinde yeni bir Türk ili kurulmak üzere idi. Kınık boyunun teşkilatlandırdığı çeşitli Türk boyları, Gaznelileri 1040 yılında Dandanakan savaşında yendikten sonra şaşılacak kadar kısa bir süre içinde eğemenliklerini genişlettiler. Tuğrul ve kardeşi Çağrı Bey'in gayretleri ile gelişen Büyük Selçuklu birliği Göktürklerden sonra kurulan en büyük Türk ili olarak yüzyıla yakın bir süre egemenliklerini korudular.

Tuğrul Bey'in ölümünden sonra Selçuklu tahtına Çağrı Bey'in oğlu Alp Arslan geçti. Bu yıllarda Karapapaklar Kür boylarındaki yurtlarında bulunuyorlardı. Borçalı boyu arasında Hıristiyanlık yayılmakta idi. Boyun başında Gregoryan Hıristiyanlığı benimsemiş İI Gürgen vardı.

Alpaslan ise Tuğrul Bey zamanında başlayan Anadolu'nun fethini tamamlamak istiyordu. Azerbaycan ve Dağıstan'ın üs olarak kullanılmasının çok yararlı olacağı düşünülüyordu.
Bu nedenle Başkent Rey*den hareket eden Alpaslan Azerbaycan'a girdi. Tuğrul Bey zamanından beri Anadolu'da bulunan ve Selçuklu akınlarını yöneten Kardeşi Yakuti ile Emir Tuğtekin ve birçok Türkmen boyları da kendisine katıldılar. Alpaslan 1064 yılında Nahçıvan'a geldi. Teknelerden oluşan bir köprüyü kullanarak Aras Nehrini geçti. Burada ordusunu iki kola ayırdı. Bir kol Lori üzerine yürüyerek Ermeni prensliğini vergiye bağlarken Diğer bir kolda Tiflis-Çoruh arasındaki bölgeleri alarak Gürcistan'ın Kuzeyine kadar ilerledi.

Bu sırada Selçuklu akıncı birlikleri Kür'ün Cek kolu üzerinde bulunan Kueliskür'e kadar etkinliğini sürdürdüler. Sultan'ın bizzat yönettiği kuvvetler Şavşattan güneye doğru geniş bir yay çizerek Panaskert Kalesini ele geçirdi 1064 Temmuz ayı içinde Kür Irmağı boyunda önemli bir Gürcü kalesi olan Allaverdi teslim oldu. Bu savaşlar sırasında Kür boyunda yaşıyan Karapapaklardan Müslüman olanlar diğer Türkmenlerle birlikte Selçuklulara katılmışlardı. Borçalılardan Hristiyan olanlar ise kesin bir tavır belirliyemediler. Fakat büyük bir disiplin ve düzenle ilerliyen kalabalık Selçuklu kuvvetlerine boyun eğmek zorunda kaldılar. Alpaslan Karapapak başbuğu İI Gurgen'in kızı ile evlendi. Bir süre sonra Hristiyan Borçalılar toplu olarak İslam Dini'ne girdiler. Çok hoşnut kalan sultan bunların tüm kiliselerini camiye çevirerek bulundukları bölgelerde yaşamalarına izin verdi. Artık Karapapaklar Selçukluların yüksek egemenliğini kabul etmişlerdi.

Selçuklu ileri harekatı sırasında Gürcü Pirensi IV Bagrat sultana bağlılığını bildirince Alpaslan ileri harekatı durdurarak Aras Havzasına geldi. Bizans kuvvetlerinin şiddetle savunduğu Anberd'i ele geçirdikten sonra sürmeli ovasını, Hagios ve Georgio kalelerini teslim aldı. Bu arada sultanın oğlu Melikşah ile veziri Nizamülmülk Hristiyanların önemli merkezlerinden Meryemnişini aldılar.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 ... 6
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.264 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.043s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.