j) Hoca Ahmet Yesevi ve Horasan Erenleri
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 18 Ekim 2019, 18:14:40


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: j) Hoca Ahmet Yesevi ve Horasan Erenleri  (Okunma Sayısı 8099 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
fahrettin öztoprak
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 87



« : 30 Nisan 2010, 16:33:14 »

-6-
Eba Müslim Horasani’yi az buçuk tanıdık? Kanaatler onun bir Türk olduğu yönünde. Bir İhtilal de yapmış Ve bunu başarmış biri. Eba Müslim, Abbasi halifesi Mansur tarafından hunharca katledilmesinden sonra, onun evlenmeye vakit bulamadığı ve sevgilisi olan Gülhanım, dünyanın başına yıkıldığını, alemin kendisine dar geldiğini bildiği halde, Nişabur’a gelerek, onun hatırasını yaşatmak için çalışmalar başlatmıştı. Onun bu çalışması semeresini verecek, (Eba Müslim Horasani ve İmam-ı Azam hakkında) anlatılanlar ta Ahmet Yesevi’ye kadar gelecekti. Ondan da Hacı Bektaş’a… Eğer Hacı Bektaş olamasaydı Selçuklu Anadolusunu Fars kültürü ve dilinin tesiri altında, tamamen bir Acem ülkesi haline dönüştüreceklerdi. Zaten Sultan Alpaslan da bu gaye ile yola çıkmamış mıydı? Eğer o olmasaydı Selçuklular tamamen Acemleşecektiler. İşte Bektaşiliğin sırrı budur. Hacı Bektaş bu nedenle Ahmet Yesevi tarafından Anadolu’ya gönderilmişti. Arap kamusları Hacı Bektaş ile Ahi Evran arasına bir fark koymak isterler. Bu fark tamamen yalandır. Bari biz bunu yapmayalım, Hacı Bektaş Veli’ye ait olduğu söylenen Vilayetname’yi açalım ve Hacı Bektaş’ın kim olduğunu öğrendiğimiz gibi, onun fikir ve düşüncelerini de öğrenmeye çalışalım.
Vilayetname-i Hazreti Hünkar Hacı Bektaş Veli, yahut diğer adı ile Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli kitabı tam 504 sayfadır. Bu eser birçok kısma ve baba ayrılmıştır:
Hacı Bektaş’ın nesebi, doğumu, derse başlaması, ona adını Lokman Perende’nin vermesi… Hacı lakabının nereden gelmesi, onun Horasan erenlerine nişanı, Ahmet Yesevi’ye dair sözler, Kubbe-i Elif Tacı, hırka, safra, çerağ ve seccadenin gelmesi, Kutbettin Haydar’ın Bedehşan’a gitmesi, Hacı Bektaş’ın Ahmet Yesevi’ye intikali, Hacı Bektaş’ın Bedehşan’ı zaptetmesi, Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesi, onan Anadolu erenleriyle selamlaşması, Yunus Emre’ye gösterilen nişan, Hacı Bektaş’ın İbrahim Hacip’le görüşmesi, onun “bir sahib-i velayet eri ile mülaki olması”, Ürgüp’e gelmesi, Uçasar karyesine gelmesi, Açık saraya vasılı, Kızılırmak’tan geçmesi, Sulucakarahöyük’e gelip yerleşmesi, Karadonlu Can Baba ile mülakatı, Akpınar yolculuğu, Hava Ata’yı Tatarlara göndermesi ve Kayseri seyahati… Bütün bunlar Hacı Bektaş Menakıbı’nda vardır. İşin tuhafı ise şu: Fransız yazarlarından De Joncquieres’in Kantemir Tarihi ve Guer’in yazdığı kitapla bu menakıpnamede anlatılanlar arasında bir benzerlik vardır. Biri de bir gazete yazısında Osmanlı Türkleri arasında Bektaşiliğini yakın zamanda yayıldığını söylemişti. Bütün tarihi belgeler gösteriyor ki, Balım Sultan dönemine kadar Bektaşilik mevcut değildi. Ancak onun kurduğu teşekkül Türkler arasında milli bir cephenin teşkil edilmesi, eski Türk dini olan Tek Tanrı inancının (yani Hanefiliğin) ne olduğunun bilinmesi ve yeniden ihyası içindi. Milli şuurdan nasibini alamayan veyahut birilerinin tesirinde kalan Selçuk sultanlarının İranlılarla işbirliğine girerek, onların kültürel değerleriyle İslamı yaymak istemesi Türklük için feciydi.
Kardeşlik teşkilatı olarak günümüze kadar kabul edilen Ahiliği Ahi Evran’ın Kırşehir’de kurduğunu biliyoruz. O da Hacı Bektaş’la Horasan’dan gelenler arasındaydı. Anadolu’ya Türkçülük cereyanını kuvvetlendirmek için gönderilmişti. O kurduğu teşkilata bağlı olanlara Ahi adını vermişti ama, bu ağı kelimesinin bozulmuş şekliydi. Ağı demek Türkçede zehir demektir. Evran ise büyük yılandır. Ona ejderha derler. Hatta Teoman'ın ve oğlu Tanrıkut Mete'nin kurduğu Hun imparatorluğu bayrağında ağzından alev fışkırtan kanatlı ejderha vardır. Yılan bu nedenle Türklerde dokunulmazdı.  Ahi Evran gerçek bir Türk mücahidiydi. Fazlullah Naimi de bir Türktür, ama İran’ın siyasi haritası içinde kalmıştır. Onu bu durumdan kurtarmak gerek. Onun doğduğu topraklara İran diyoruz ama, bu topraklar gerçekte Türk toprağıdır. Firdevsi yazdığı Şehname’de İran-Turan kavgasını alevlendirmiştir. Gerçekte onun anlattıkları bu kavganın İranlılar lehine tahrif edilmiş şeklidir. Fazlullah’ın Timur’un oğlu tarafından öldürülmesini normal karşılıyoruz. Çünkü Timur, aslında bir Türk olduğu halde, Türk adet ve geleneklerine ve milliyetine karşı biri olarak yetiştirilmişti. Ahmet Yesevi’nin, Hacı Bektaş’ın ve Ahi Evran’ın kavgası bu gibi kimseleredir.  Şunu da bilelim. Hurufilik, bir İran mezhebi, bir sapık tarikat değildir. Asla, olamaz. Bu İranlı Türkleri uyandırmak, bir araya getirmek, onlara milli şuur ve akideyi vermek için ortaya konmuş bir görüştür, yoldur. Acemleşmeye de tamamen zıttır. Hurifiler bu inanca sahip oldukları için, halkın nazarında küçük düşürmek, onların daha çok teşkilatlanmasını önlemek için yalanlar uydurulmuş, harflerin esrarı ile ilgili ve bulunduklarına dair dedikodular çıkarılmış, bu nedenle Hurifi diye pek çok kimse Osmanlılar tarafından da idam edilmiştir. Bir şeyhülislamın verdiği fetvaya kimse gerçek mi, değil mi diye bakmaz. Yine birileri kalmış Hacı Bektaş’ın Arap olduğunu söylüyor. Türk kültürünü, dilini, gelenek, töre ve inancını muhafaza eden ve etmeye çalıştıran biri nasıl Arap olabilir? Hacı Bektaş’a izafe edilen Hz. Hüseyin’in soyundan olması gibi, şecereler uydurmadır. Arapların Türklüğe karşı nefreti meydandadır. Araplar bu kin ve nefreti her şekilde yaparlar. “Binbir Gece Masalları”na bakalım. Hele birinde nasıl Türklüğe kin ve nefretin aşılandığını gördüğümüzde hayretler içinde kalmamak elde değil.
Menakıpname’de Hacı Bektaş’a baba olarak İbrahim Sani, ona da baba olarak Musai Sani gösterilir. Bundan sonra nesebi araya herhangi biri girmeden Zeynel Abidin’e çıkarılır. Bu ise Hazreti Hüseyin’in oğludur. Ona böylece ta Hazreti Ali’ye kadar götürürler. Bu sülalenin Horasan’a nasıl geldiğine dair de çok güzel bir hikaye uydurulmuştur. Ali Musai Rıza’nın kardeşi İbrahim el-Mecap Irak’tan güya Horasan’a gelmiş ve gelince de buranın padişahı olmuştur. Bunun on oğlu vardır. Musa-i Sani de bunlardın biridir. Musai Sani, Zeynep Hatun adlı bir kızla nikahlanır. Bu sırada Halife Memun, Horasan’da ve Tus şehrinde bulunmaktadır. Daha çok şeyler anlatılır. İbrahim Sani’nin doğumunda, bu çocuğun adını ilkin Sevinç mi, Gönenç mi koyalım derler ama, ona İbrahim adını verirler. Şimdi şunu söyleyelim: Halife Memun ile Hacı Bektaş arasında en az beş asır vardır. O devirde kabul ettiğimizde, Hacı Bektaş, Halife Mutasım döneminde yaşamış olur. İkincisi İbrahim Sani bir Arap ailesinden olsaydı ona “Sevinç”, ya da “Gönenç” adını koymak istemedikleri gibi, akıllarına bile getirmezlerdi. Bu Menakıpname tamamen bir masaldır. Gerçeklerle uzaktan, yakın alakası yoktur.  
Bu masal devam eder. Hacı Bektaş’la AhmetYesevi arasında en az kırk yıllık bir zaman vardır. Bunu şu şekilde anlayabiliriz: Hacı Bektaş, Ahmet Yesevi’nin kurduğu bir teşkilata veyahut tarikata bağlıdır. Aslında Hacı Bektaş ne İbrahim Sani’nin oğludur, ne de Peygamber soyundan gelmektedir. O, Lokman Perende’nin bir evlatlığı, (Kutbettin Haydar’ın da talebesidir. Lokan Perende, uzun zaman dağlarda kalmış, daha sonra ortaya yeniden çıkmıştır. Bu süre de ondört yıldır. Menakıpname’de Lokman Perende, bir rekat namazı ondört yılda kıldı denir. Bu süre zarfında da Beyazıt-ı Bestami ayakta beklemiştir. Bu masala değil, şuna inanalım:
a-Lokman Perende, bir Türkçü, milliyetçi ve ihtilalcidir. Buna göre değerlendirdiğimizde o, gizli bir teşkilatın başında bulunan Ahmet Yesevi’nin en muteber adamı ve halifesidir.
b-O ömrünün çoğunu evinin, yani yaşadığı şehrin dışında geçirmiş, isyan ve ihtilal hazırlamak için yıllarca çalışmış, bunu başaramadığı ve arandığı zaman da kimsenin haberi olmaması için saklanmıştır.
c-O Arapları sevmediği gibi Arapça da bilmemektedir. Öğrenmek için bile bir gayret sarf etmemiştir. Menakıpname’de Hacı Bektaş’ın Kur’an okuması meselesi bunu açıklar.
d-Hacı Bektaş asla Mekke’ye gitmemiş, Hac da yapmamıştır. Ona Hacı denmesi bir latife gereğidir.  Bunu da Lokman Perende’ye mal ederler. Aslında Lokman Perende de Hac yapmamıştır. Hacı Bektaş’ın adının “Hacı” olması başka bir şey nedeniyledir. Bunu da bilmiyoruz.
Hacı Bektaş’ın terbiyesine bakalım:
Hacı Bektaş öyle yetiştirildi ki, o kılıcına hakim bir savaşçıydı. İyi ata binen bir süvariydi. Milli ruhun ve milli kimliği bilen biriydi. Milli bir topluluğu ve teşkilatı idare edecek bir siyasi yapıya da sahipti. O zamanın gereği olarak böyle olmak zorundaydı. Çünkü Türk milleti her zaman istiklalini elden bırakmamayı, bunu muhafaza etmeyi bilen bir milletti. Yabancı istila ve idaresine de asla tahammül edemezdi. Bu nedenle Türklüğün ihtilalci ve komiteci evlatlara ihtiyaç duyduğunu Hacı Bektaş çok bilmekteydi. O Türk teşkilatının “Ocak” veya “Tekke” gibi yerlerinde itina ile görev yaptı ve bu görevini her zaman yerine getirdi. Teşekkülün başında bulunan Ahmet Yesevi, bütün Türkistan’ı dolaşmış ve teşkilatlanmayı teftiş etmişti. Menakıpname bunu açık açık belirtiyor. Ahmet Yesevi, Türkistan’a, Hacı Bektaş’ın çocukluk ve delikanlılık çağında birçok defa gitmiş, her geldiğinde Lokman Perende ile görüşmüş, bu hususta uzun uzun sohbetler yapmıştır. Bu kitabın Ahmet Yesevi’nin bir müridinden bahseden 36. sayfasına bakalım:
“Semalar ve Safalar edip Horasan erleri ile azim sohbet eylediler, badehu Sultan Ahmed hazretleri dahi kalkıp Horasan’dan Türkistan’a azmeyledi.”  
Onun Türkistan’a gitmesinin, bütün Türkistan’ı dolaşmasının gayesi ne idi?
Selanikli Osman Efendi’nin yazdığı Hacı Bektaş sislilesinde, Hacı Bektaş Veli tarikatı Nu’man Serin (Lokman Perende)’den, o Seyit Ahmet Bedevi’den, o Şeyh Kutbettin Ecder (Haydari)’den, o da Abdürrab’den gelmekte, denmektedir.  Burada bir karışıklık var. Ahmet Bedevi’yle anlatılmak istenen kim? Herhalde Abdürrab, Süleyman Hakim Ata, ondan önce de Ahmet Bedevi olacak; bunun adı ile de Ahmet Yesevi kastedilmiş olacak. Böylece silsilenin gerçeği medyana çıkar.
Bir de şu anlatılır: Abbasi halifesi Nasr, müselaha için Şıhabettin Sühreverdi’yi sultanın yanına yolladı. O, Nihavend’de sultana yetişti. Sultan çadırına buyur etti. Sühreverdi, sultana Abbasi halifesinin selamını söyleyip söze başladı, Abbasilerin büyüklüğünden söz edecekti ki, sultan susturdu ve dinlemedi. Bu sultan, Cengiz Han’la her karşılaştığında ondan kaçmaktan başka çare görmemişti. Devletşah bunu diyor ve devam ediyor: “Ashab-ı keşften ve ve din ulularından menkuldur ki, Cengiz önünde birçok ricaullah ile Hazret/i Hızır’ın rehberlik etti”ğini görürlerdi.  Devletşah’ın yazısında adı geçen sultan, Muhammet Harzemşah, yani Kutbettin Harzemşah’tı. Olayın önemli yerini, yani sultanın sözlerini F. Köprülü belirtmemiş. Biz bunu eserin kendisinden okuyalım: “Her ne kadar siz bu hanedanı mübarek yapmaya çalışıyorsunuz da Hazreti Peygamberin hanedanından daha mübarek değildir.”  Bu da Horasanlı Eba Müslim felsefesine uygun. Zaten Feridettin Attar’ın ölümü boşuna değildi. Kutbettin Haydar için de denir ki: Abdaldandı. Meczuptu. Muhakkikler onun dediklerine inanmışlardır. Batın erlerinden olduğu gibi, riyazet ehlindendi de. Onun yüzyıldan fazla ömür sürdüğünü, hatta daha çok yaşadığını da söylerler. Kendisi Türktü ve Türkistan hanlarının birinin neslinden gelmekteydi. 602’de vefat ettiği söylenir.
Nişabur katliamında Feridettin Attar da öldürülecekti. Hırkasını Mecdettin Bağdadi’den almış, çocukluğunda Kutbettin Haydar’ın nazarına bile mazhar olmuştu.  Feridettin Attar’ın Muhammet Harzemşah ile arası iyi olmayan ve baskısına uğrayan Bahattin Veled’le de arası iyiydi. Memleketi terk etmek isteyince onun yanına ziyarete gelip, “Esrarname” adlı eserini oğlu Mevlana Celalettin’e vermiş, babası Bahattin Veled’e dönüp, bu çocuk var ya, alemin yüreğine bir ateş salacaktır, demişti.
Feridettin Attar’ın Mantıkı’t-Tayr,  Pendname adlı iki eseri olduğu gibi, Mazharatü’l Acayip adlı bir eseri de vardır. Bu eserde o, Hazreti Ali ve oniki imamı metheder. Yine o, bu eserde Mehdiliğe inanmadığını, “Mehdi”nin zannedildiği gibi  olmadığını açık açık söyler  Bundan da şunu anlıyoruz: Ahmet Yesevi Teşkilatı’nın kendine göre bazı inanç ve kaideleri vardı. Bu kaidelerden biri Mehdilik inancını kabul etmemekti. Çünkü bu inanç, sonradan çıkarılmış, Hazreti Muhammed’e mal edilen hadislere yamanmak istenmiş, o nedenle İslam dünyasında bir takım karışıklıklar baş göstermişti. Bunun da kimseye faydası olmamıştı. Ahmet Yesevi ve onun dergahına bağlı olanlar bunun bilincine varmıştılar. Kuran’da “Mehdi” kelimesi tek bir yerde geçer. O da İsa’dan bahsedilirken. Ayette o, beşikteyken bile konuşurdu denilir. İşte bu beşik kelimesinin Arapçası “Mehdi”ydi.
XIV. Yüzyıl seyyahlarından İbni Battuta, Seyahatnamesinde, Anadolu halkının tümünün Hanefi olduğunu, içlerinde Kadiri, Rafizi, Harici, Müptedi bulunmadığını, bunun Tanrı’nın bir lütfu olduğunu söylemektedir. Bu “iddiaya inanmak, daha XIII. Asırdaki o kadar mühim Batini ayaklanmalarını bildikten sonra, elbette mümkün olmaz”   dense bile İbni Battuta’nın söylediklerini yabana atmamak gerek. Ahmet Yesevi dervişleri Horasan’dan XIII. Yüzyıl’ın ilk çeyreği sonunda Anadolu’ya gelmiştiler. Bu Horasan erenleri Hacı Bektaş, Ahi Evran, Saru Saltuk, Fahrettin Iraki ve Mevlana Celalettin-i Rumi, olsun kendilerini kabul ettirmiş ve örgütlenmiştiler. Anadolu halkı da bunlara bağlanmıştı. İbni Battuta, Rumeli’ye geçerken Anadolu’yu karış karış gezmiş ve bu sonuca varmıştı. Demek ki Hacı Bektaş da dahil Anadolu Alperenleri silme Hanifiydiler. İtiraz eden ise, bu isyanların neden çıktığını ya çok iyi kavrayamamış veyahut onun anladığı başka bir şey. İsyanlar değil, daha önceden gördüğümüz gibi tek bir isyan vardı. O da Babai isyanı. Bunu Babai İsyanları diye de adlandırabiliriz. Olay Anadolu Selçuklu Devleti’nin Türk kültürü ve dilinden vazgeçip, Fars kültürü ve dilini kabul etmesiyle meydana gelmiş olduğunu bu araştırmamızda gördük. Babailer, Malya Ovası’nda her ne kadar kılıçtan geçirilmiş olsalar bile, Konya’yı 1277 yılında işgal etmişler ve Türkçeyi resmi dil olarak kabul ettirmişlerdir. Babailerin amacı buydu. Belh’ten Konya’ya gelen Bahattin Veled ve oğlu Mevlana Celalettin’in Türkçe’nin yerine Farsça’nın kabul edilmesinde, bu baba ve oğul kendilerine dahil olan Selahattin Zerkubi’yle birlikte önemli rol oynamışlardı. Ama hak yerini bulmuş, Farsça’nın yerini yeniden Türk kültürü ve Türkçe almıştı.
Lala Razi Ali Baba’ya Razıettin Ali de demişlerdir. Aslen Gazneli ve Hakim Senai’nin kuzeniydi. Necmettin Kübra’dan el almıştı. Ölümü (Cengiz’den) çok sonraları oldu. Yetmişdokuz yıl yaşamıştı.  Necmettin Kübra, Horasan ve Batı Türkistan’da tanınmış biriydi. Baba Saadettin Hamevi’yle iyi geçinir ve sohbet ederdiler. Yine onun yanına gelmişti. Sadettin Hamevi; bekle, yakında göreceksin, dedi. O gün geldi. Mecdettin Bağdadi, bir gün vaaz verirdi. O gün camiye Muhammet Harzemşah’ın anası Terken Hatun gelmişti. Dinledi ve vaazı çok beğendi. Haber gönderdi ve onunla “Ebu Hanife mezhebince” nikahlandı. Muhammet Harzeşah bunu işitince, öfkelendi. Emriyle bu şeyhi suya atıp boğdular. Necmettin Kübra’ya bu bildirildi. O, Muhammet Harzemşah’a haber gönderdi ki, Allah mülkü dilediğine verir, demek ki bu mülk Mecdettin’in diyetiymiş. Muhammet Harzemşah bunu işitince, çok pişman oldu. Günahlarından af diledi. Altın ve ipek kumaş hediyeler getirdi, “eğer kısas eyler isen işte kılıç ve baş” dedi, boyun eğdi. Necmettin Kübra buyurdu: “Anın diyeti senin mülkündür. Senin başın gider ve çok halkın dahi başı gider”.  Sultan Muhammet sarayına döndü. Bundan sonra ki, Cengiz Han ve orduları zuhur etti.
Horasan erenleri Batı Türkistan’ı terk ettiler. “Anadolu’da Ahlat, Eyyubilerden Celalettin Harzemşah’a ve ondan tekrar Eyyubilere geçmiş, sonra da Moğollar tarafından tamamen” tahrip edilmişti  sözlerinden Anadolu’ya gelen Horasan erenlerinin peşinden, 1220 yılında vefat eden Muhammet Harzemşah ’ın oğlu Celalettin Harzemşah ve ordusunun, Cengiz Han’ın önünden kaçarak Anadolu’ya geldiğini anlamaktayız. Zaten onun mezarı da Anadolu’dadır. Harzemşahlar Ahlat’ta da pek barınamamıştılar.
Hoca Ahmet Yesevi, “Divan-ı Hikmet” kitabında 63 yıl yaşadığını ve bu yılların her birinde durumun ne olduğunu birer birer anlatır.  
İşte Hacı Bektaş böyle bir ortamda yetişti. Olanların çok iyi farkındaydı. Daha doğrusu Ahmet Yesevi işi sıkı tutmuştu. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin bir Türk olması ve doğrulardan, hak hukuktan ayrılmaması sebebiyle başına gelenleri, kim olursa olsun, ne olursa olsunlar, Araplar yönetici oldukça, onların emri geçerli oldukça Türklerin rahat yüzü göremeyeceklerini, başlarına çok şeylerin geleceğini bilmiş, bunun üzerinde düşünmüş, bu nedenle Türklerin uyanışını, Müslüman olanların da anlayabileceği tarzda bir fikir sistemi geliştirmiş, bunu yaymaya başlamıştı. Ancak bunu inkar etmek için ne yapacağını bilemeyenler, Türk olan Eba Müslim ve Hoca Ahmet Yesevi’den arındırmak isteyip de Mevlana gibi Hıristiyanlık dehliz labirentlerinde in-cin kavgasıyla baş başa bırakılmış bir Hacı Bektaş Veli yaratmak isteyenler bile var. Onlardan biri aklınca bazı görüşler  ileri sürer. Bu görüşlerin biri bile ilmi literatür tarafından kabul edilmeyeceği gibi, dikkate de alınmaz.
Yalnız “Bektaşi Sırrı”nı çözerken, faydalandığım yazarın bazı görüşlerine katılmıyorum. Peygamber Efendimiz bir hadisinde, “bir kavme olan düşmanlığınız sizi adaletsizliğe itmesin” demişti. Bunun sahih olduğu, akla ve mantığa da uygun olmasından anlaşılıyor. Bir Arabın Türk olamayacağı, Türklere hizmet edemeyeceği, daima Türklere düşman kalacağı fikri doğru değildir. O Arap derken herhalde Peygamber Efendimizin veyahut Hazreti Ali’nin evlatlarından, torunlarından birini kastetmiştir. Peki, Hazreti Ali’nin oğlu Muhammet Hanefi’nin dördüncü batın evladı Abdurrahman’ın, diğer adı da İmam Alevi’nin Malatyalı meşhur Battal Gazi olduğuna, yine Hanefi’nin onaltıncı batından nesli, Turfan’da kabri bulunan Alp Ata’nın bu Türk adını alarak Türklüğe yapmış olduğu hizmetine  ne diyelim? Onun oğlunun Ahmet Yesevi Dergahı’nda ne işi var diyeceksiniz? Bu dergahın gayesi Türkleştirmek, Türk kültürünü ve Türkçeyi yaymak değil miydi? Ancak şu da doğru: Bu işin o kadar suyunu çıkardılar ki, önüne geleni seyit, veyahut şerif yapıyorlar. Yazarın dediği gibi: Hacı Bektaş bir peygamber evladı değildi. O Hazreti Ali’nin neslinden de gelmemekteydi.
Bunu Vilayetname’ye Balım Sultan, (daha doğrusu ondan sonra İkinci) Beyazıt döneminde katmışlardır.   Seyyitin ve şerifin anlamı da başkaydı. Bu iki kelimenin anlamı “efendi” ve “başkan” demekti. Görüyorsunuz, zamanla ne biçim anlam kaymasına uğratıyorlar?! İşte, Hoca Ahmet Yesevi’nin ve teşkilatının mücadelesi bunu yapanlara karşıydı. Anlaşıldı ki, o mücadele bugün de devam edeceğe benziyor.
Yalnız burada değinmeden geçmeyeceğim. Habertürk Tv. Emekli Tuğgeneral Osman Pamukoğlu’yla bir program yapmış, aynı programı iki defa yayınlamıştı. Bu programa bir türbanlı kadın, bir Kürt yazar, bir de tanınmış bir gazeteci yazar konuşmacı olarak davetliydiler. Sorulara çok güzel cevap veren Pamukoğlu, türbanlı kadının sorusuna “bu başörtü değil, bir siyasi simge, türban” demesine rağmen, art niyetli olarak konuya balıklama atlayan Kürt yazarın, konu ile en ufak bir ilişkisi olmasa da, Atatürk’ün Türkçe ezan okuttuğuna meseleyi getirmesinde, tam cevabı veremedi ve suskun kaldı; onun yerine tanınmış gazeteci yazar, o Kürt yazarın ağzının payını verdi. Ama orada bir şey eksik kaldı.
Kürt yazar demişti ki: Cengiz Han bile Semerkant’a girdiğinde ezanlara dokunmamış, onları Türkçeye çevirmemişti. Bunun cevabını ben vereyim: Cengiz Han’ın ister Semerkant, ister Buhara, isterse Nişabur olsun, girdiği yerlerde Moğol askerlerinin atlarını camilerin sütunlarına bağladıkları, at pisliklerinin camileri kirlettiği o tarihte yaşamış pek çok tarihçinin eserinde vardır. Onlar bunu gözleriyle görmüşlerdir. Şehir işgal edildiğinde, halk Cengiz tebaalığını kabul edene kadar bir minarede ezan bile okunmuyordu. O Kürt yazar, bir şeyler biliyormuş gibi, göz göre göre yalan söylüyor. Aslında o şahıs -kim ise-, Cengiz Han yerine Mondoros’tan sonra İstanbul’u veyahut Anadolu’daki bazı şehirlerimizi işgal eden Müttefik kuvvetleri diyecekti ama, dili varmadı, Cengiz Han dedi. Buradan da aklınca anlayan anlar demiştir. Yabancılar ezanı niye Türkçe okutsun, bunu o bilmiyor mu?

Fahrettin ÖZTOPRAK, Babailer, Balkan Türkleri ve Şeyh Bedrettin, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 2010
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.053 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.