OSMANLI DEVLETİ’NİN TÜRKİSTAN VE DOĞU POLİTİKASI
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 29 Şubat 2020, 00:03:35


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: OSMANLI DEVLETİ’NİN TÜRKİSTAN VE DOĞU POLİTİKASI  (Okunma Sayısı 1884 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.127


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« : 03 Mart 2015, 14:35:58 »

13. yüzyılın sonlarıyla 14. asrın başlarında Anadolu toprakları üzerinde
kurulmuş olan sınır beğliği bilindiği üzere, 15 ve 16. yüzyıllarda bir cihan
devleti haline gelmiş, dünyada olup-biten işler adeta bu devletten sorulur
olmuştu. Bu cihan devletinin en büyük hususiyeti çağına göre her bakımdan
ileri bir seviyede bulunmasıydı.
 Bununla beraber tarihe şöyle bir baktığımızda, Osmanlı Devleti’nin
doğudan çok batıya yöneldiğini ve bu sebepten dolayı doğudaki Türk ve
Müslüman ülkeleri ihmal ettiğini görürüz. Ancak bu durumun başlıca nedeni,
herhalde Osmanlı Devleti’nin cihad yapabilmesi için müsait olan hrıstiyan
devletlere ait toprakların batıda bulunmasıdır. Bu muhteşem Türk hanedanı
sadece kendisine doğudan tehdit geldiğinde yönünü bu tarafa çevirmiştir. Hatta
bu cihan devleti o kadar gaflet içerisinde bulunmuştur ki, 16. yüzyılın ilk
yarısına kadar Rusya’nın bir tehlike olduğunu bile kavrayamamıştır. Bilindiği
üzere Rusya’nın Osmanlı Devleti ile ilk diplomatik faaliyetleri III. İvan (1462-
1505) zamanına tesadüf eder. Bu diplomatik hareketlilik ise, Kırım hanı Mengli
Gerey’in aracılığıyla olmuştur. Ruslar bunun üzerine 1497’de Mihail Pleşçev
adlı birini İstanbul’a elçi olarak gönderdiler. 1501’de de Kefe’den Alagöz isimli
bir Türk elçisi Moskova’ya gitti. Bu kişinin Rus payitahtına giden ilk Türk
elçisi olduğu sanılmaktadır.
 Osmanlı Devleti’ni idare edenler nazarında, Moskova Rusyası’nın varlığı
ile yokluğunun hiçbir anlamı olmadığı görülüyor. Küçük Moskova knezliğinin
kısa bir zaman içerisinde Doğu Avrupa’nın en büyük devleti haline gelebileceği
ihtimalini ve eski Rus knezliklerinin yerine milli bir Rus devletinin ortaya
çıkacağını ne Fatih Sultan Mehmed, ne de II. Bayezıd gibi devlet adamları
tahmin edemediler. Sadece Akdeniz ve Balkanlarda siyasi hakimiyeti devam
ettirme politikası takip eden Osmanlı devlet adamları, Doğu Avrupa ve
Asya’daki bu siyasi değişikliklerle yeterince ilgilenmediler. Bu yüzden Osmanlı
kaynaklarında Moskova knezliğinin adının dahi geçmemesi, İstanbul’da Ruslara
karşı olan vurdum-duymazlığı göstermeğe kafidir.
Tabiki bu durumun olumsuz sonuçları Osmanlı Devleti’nin başını
ağrıttığı gibi, Türk Dünyasının da üzerine kara bulutların üşüşmesine sebep
olmuştur. Özellikle 1552’de Kazan’ın Rusların eline geçmesi Türk tarihinde bir
dönüm noktası oldu, bu tarihten sonra Türk toprakları kuzeyden güneye ve
batıdan doğuya doğru işgal edilmeye başladı. Kazan ve nihayet arkasından
Astarhan’ın kaybedilmesi ve Kafkasya’daki Çerkez beglerinin Rus
hakimiyetine girmeleri, Osmanlı devlet adamlarının dikkatlerini Rusya’ya
çekebildi. Osmanlı topraklarına sığınan göçmenler, Rus zulümleri hakkında
haber verdiler. Nogay mirzaları ve Türkistan hanlıklarından elçiler geldi. Bu
sırada Astarhan’dan İstanbul’a gelenler arasında Yarlıkaş isimli bir beg de
vardı. Yarlıkaş, Sokollu Mehmed Paşa ile irtibata geçerek görüşlerini ona kabul
ettirdi. Onun fikrine göre, Don ile İdil’in arasını bağlamak mümkündü. Böylece
Azak Denizi’nden Hazar’a asker sevkedilerek, İran’ı arkadan vurmak da
sağlanabilirdi. 1569’da Astarhan’ı zaptetmek için bir Osmanlı ordusu harekete
geçti. Adı geçen proje gerçekleştirilmek istendi, fakat kanalın açılmasından
önce bu bölgede esaslı araştırmalar yapılmadığından, araç-gereç
yetersizliğinden ve iklim şartlarından dolayı sonuca ulaşılamadı3
.
 Bununla beraber 15. yüzyılın başlarında Portekizlilerin Hürmüz
Boğazı’nı zaptederek, doğu mallarını Akdeniz’e ulaştıran yolların kapısını
tutması, Kızıl Deniz’de işleyen Arap ve Hintli gemiciler için tehlike arz etmeye
başladı. Türkler Mısır’a sahip olunca, Portekizliler de Kızıl Deniz yolunu
zorlamaktan vazgeçtiler. Çünkü Osmanlılar Memluklulardan daha güçlü bir
rakip idi. Şam valisi Hadım Süleyman Paşa’nın Mısır valiliğine tayin edilmesi,
Kızıl Deniz ve Hint Denizi’ne hakim olma meselesini gündeme getirdi. O, hem
Mısır’ın gelişmesine çalışırken, hem de Portekizlilerle mücadele için hazırlık
yapılıyordu. Bu hazırlıklar olurken, Hindistan’daki Gücarat hakimi Bahadır
Şah, Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istedi (1535). Bu şahıs gönderdiği
mektupta; memleketinin karadan Mogolların, denizden de Portekizlilerin
tehdidi altında bulunduğunu, bilhassa Portekiz baskısını savuşturmak için asker
ve silaha ihtiyacı olduğunu, söylüyordu. Ayrıca Mekke-i Mükerreme’ye
saklanmak üzere emanet gönderdiği altınlarından gerektiği kadarını,
gönderilecek asker ve malzemenin masrafı için kullanılmasını da teklif
ediyordu.
 Süleyman Paşa Hint Denizi’ne açılırken, Kanuni Bogdan seferine,
Barbaros Hayreddin Paşa da Preveze’ye doğru yola çıktı. Bu durum Osmanlı
Devleti’nin aynı anda üç istikamette ordular sevkedecek derecede kudretli olduğunu gösterir.
 Ancak, yine plansız ve programsız bir doğu siyaseti takip
edildiğinden başarı sağlanamadı. Netice olarak, Hadım Süleyman Paşa 1538’de
Gücarat sahillerine ulaştı, fakat bu sırada başta bulunan Şah Mahmud selefi gibi
Türklere karşı sempati beslemiyordu. Mahmud Şah’ın ihanetleri sonucu
muvaffak olunamadı.
 Daha sonra Osmanlı Devleti, güneyindeki Kızıl Deniz ve doğusundaki
Hint Denizi’nde üstünlüğü ele almak amacıyla, bu bölge idarecilerinde birtakım
değişiklikler yaptı. 1553’te Süveyş kaptanlığına Murad Reis getirildi, ancak
onun da Portekizliler karşısında yenilgiye uğraması üzerine, Basra’da mahsur
kalan donanmanın selamete çıkarılması için Seydi Ali Reis’in görevlendirildiği
anlaşılmaktadır (1553). Seydi Ali Reis ve donanması, Portekizlilerle giriştiği
mücadelelerden sonra, büyük zaiyatlar vererek, Gücarat sahillerine ulaştı. Bazı
top ve malzemeler Gücaratlılara teslim edildi. Bu arada gemilerin
mürettebatlarına Hintli racaların yüksek maaşlar vermesi, adamlarının da
dağılmasına yol açtı. Seydi Ali Reis elli kadar arkadaşıyla İstanbul’a karadan
gitmek için yola çıktı. Hatta Buhara civarında Özbek Türklerinin hücumuna
uğradı. Bir arkadaşı öldüğü gibi, kendisi de yaralandı. Bu hadiseden dolayı
kendisinden özür dileyen Buhara hanı, onu yanında 15 gün misafir etti. O,
bugünkü Afganistan, Maveraünnehir, Horasan, İran ve Anadolu üzerinden
Osmanlı Devleti’nin başkentine ulaştı. Döndüğünde iki büyük eser ortaya
koydu. Bunlardan biri Mir’at-ül Memalik, diğeri de Muhit’tir.

Mir’at-ül Memalik uzun yolculuğu sırasında başından geçenleri, gördüğü yerleri anlatan
bir eserdir. Muhit ise, astronomi ve deniz coğrafyasına ait konuları ihtiva eder.
Seydi Ali Reis, Osmanlı devlet adamlarının dikkatlerini daha ciddi olarak
doğuya celbetmek için böyle önemli iki eser vücuda getirmiş olmasına rağmen,
maalesef emeline ulaşamadı.Osmanlı Devleti ile Türkistan hanlıklarının irtibata geçmesinin asıl
sebebi, Doğu ve Batı Türklüğü arasında bir bıçak gibi duran Safevilerin şii
hakimiyetidir. Bu yüzden 16. yüzyılın ilk yarısında, İran’a karşı birlikte hareket
etmek üzere Özbek hanlarıyla yazışmalar yapıldı. 1533-1535 yıllarında Osmanlı
Devleti’nin bugünkü Irak ve İran’a doğru yaptığı seferler bilindiği gibi “Irakeyn
Seferi” olarak anılmaktadır. Bu seferler sonunda Tebriz ve civarı ele geçirilmiş
olmasına rağmen, Osmanlı ordusunun çekilmesinden sonra İranlılar tarafından
geri alındığından, buralardaki Osmanlı hakimiyeti geçici bir işgalden öteye
gitmedi. Hatta, Irakeyn Seferi’nden sonra Kanuni Sultan Süleyman, Özbek
hanlarından Abdullatif Han’a (1540-1551), Şah Tahmasb’a karşı kullanılmak üzere 300 yeniçeri ile toplar göndermişti
, fakat bunların yerine ulaştığı şüphelidir. III. Murad devrinde de (1574-1595), Türkistan’ın silah ihtiyacını
karşılamak maksadıyla, top ve tüfek gönderildiği bilinmektedir. Osmanlı
Devleti’nin hususiyle bu doğu seferleri ve faaliyetlerinin ortaya çıkardığı
neticelerden birisi de, halkının çoğunluğunun şiilerden meydan gelen
Azerbaycan’da şii hakimiyetinin yerleşmediğidir. Çünkü Osmanlı ordusu sınıra
geldiği sırada Osmanlı Devleti’ne vukûbulan ilticalar buna delildir.

 Ancak bu fırsattan yararlanılarak, yerli begler de kullanılamadığı ve
Azerbaycan’a yerleşilemediği gibi, dolayısıyla Türkistan’ın kapısı sayılan
Azerbaycan anahtarı yitirilmiştir. Halbuki Osmanlı devlet adamları bu
hakimiyeti ciddiye alıp, İran coğrafyasında kalıcı olmanın yollarını araştırmış
olsalardı, durum belki bugünkünden daha farklı olabilirdi.

 Osmanlı Devleti’nin Rusya ve İran’la mücadeleleri bundan sonra daha da
fazlalaştı. Türklerin üstüne kuzeyden ve doğudan gelen büyük baskılar ciddi bir
hâl almaya başladı. Özellikle İran ve onun başındaki Türk sülaleleri Osmanlı
Devleti’ni fazlasıyla meşgul ediyor ve yıpratıyordu. 1731’de Azerbaycan’ın
Şamahı taraflarında, casusluk faaliyetlerinde bulunan İran şahına karşı başarı
kazanan Kızılbaş taifesinin önünü almak üzere, hazır halde bekletilen Şirvan
hanına bu eyalet yurtluk ve ocaklık olarak veriliyordu.
 Ama, Osmanlı Devleti bu sırada İran şahına karşı muvaffak olan Kızılbaş Türkmenleri desteklemiş olsa
idi, hem Türk aşiretleri kendi yanına çeker, hem de bu şekilde açacağı yol ile
Türkistan’a daha rahat ulaşabilirdi. Bundan birkaç yıl sonra Kerkük bölgesinde
yapılan savaşı Osmanlı Devleti kaybedince, Kafkasya’daki Osmanlı nüfuzunun
takviye edilmesi ve İran şahına karşı sefere iştirak için Kırım hanının
Kafkasya’ya geçmesi emredildi. Osmanlı Devleti bu maksatla Kumuk begine
vezirlik, oğluna da beglerbeyilik makamını vererek kendine bağlamayı başardı.
Bununla birlikte, Nadir Şah Osmanlı Devleti’ne gönderdiği Türkçe mektuplarda
kendisinin de Osmanlı hanedanı gibi Türk olduğunu söyleyerek, anlaşma
zeminleri aradı, fakat maalesef bu da mümkün olmadı.
 Onyedinci asrın sonlarından itibaren önemli ölçüde toprak kaybetmeye
başlayan Osmanlı Devleti, 17 Temmuz 1774’te, Rusya karşısında uğradığı
yenilgi üzerine Küçük Kaynarca Andlaşmasını imzaladı. Bu andlaşmanın 3.
 maddesine göre Kırım, Bucak, Yedisan gibi Türk kabileleri yabancı bir devlete
tabî olmamak kaydıyla, müslümanların mezhep işleri sebebiyle Osmanlı
halifesine bağlı olmaları; gerek Osmanlı, gerek Rus hükümetlerinin han
seçimlerine karışmamaları öngörülüyordu. Bu, herşeye rağmen o zamanın
şartları göz önünde bulundurulursa başarı sayılabilirdi. Tabiki bu sırada
Azerbaycan hanlarının da etekleri tutuştu. Çünkü Gürcülerle birlikte hareket
eden Rus çarlığı kuzeyden güneye doğru Türk ve müslümanlara ait toprakları
birer birer işgal etmeye başladı. 1776’da Şeki ve Şirvan hanı Muhammed Hasan
Han, düşmana karşı duracağını bildirirken; 1783’de Çıldır valisi Süleyman
Paşa, Bayezıd ve Muş sancak beglerini Rus tehlikesine karşı uyarıyor, 1788’de
Azerbaycan ve Dağıstan hanlarına, Rus ve Gürcü saldırılarına karşı beraber
hareket etme emri veriliyordu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.127


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #1 : 03 Mart 2015, 14:40:37 »

Elbetti ki Osmanlı Devleti, doğuda Türkistan denilen yerde, kendi ata
yurtlarında soydaşlarının ve dindaşlarının olduğunu biliyordu. En azından
Türkistanlı hacılar kutsal topraklara giderken Osmanlı topraklarından
geçiyorlardı ve bu yolla da olsa Osmanlı devlet adamları Türkistan hakkında
bilgi sahibi oluyorlardı. 19. yüzyıla geldiğimizde ise, bu Türkistan Türklerinin
durumu oldukça kötüleşti. Kazak bozkırlarını işgal ederek, kurduğu kaleler
vasıtasıyla güneye inen Ruslar, 1866 yılının mayısında Hokand topraklarını ele
geçirmişlerdi. Bu savaşta Buhara emirinin ordusunu bırakıp kaçması
neticesinde, bütün ağırlıkları Rusların eline geçmiştir. Ruslar Buhara’ya çok
ağır şartları ihtiva eden bir andlaşmayı kabul etmeye zorladılar. Bunun üzerine
Emir Muzaffereddin, Buhara Müftüsü Hoca Muhammed Parsa Efendi
başkanlığında bir heyeti acele olarak İstanbul’a göndermişti. Hindistan İngiliz
Valiliğine ve İngiltere kraliçesine de bir mektup yazarak yardım istemişse de, ne
Osmanlıdan, ne de İngiltere’den gerekli yardımı göremedi. 1868’de Buhara
barış yapmağa mecbur kaldı. Ancak şartlar çok ağır olduğu için tekrar
mücadeleye başladılarsa da, Ruslar önce Semerkand, sonra Urgut ve KattaKurgan’ı
alarak, barış andlaşmasını kayıtsız-şartsız imzalamayı kabul
ettirdiler. Bu barış andlaşması ile Buhara Hanlığı, Rusya’nın himayesi altında
yarı müstakil bir devlet haline geldi.
 Hokand ve Buhara’nın işgali tamamlandıktan sonra Rusya, 1873 yılında
çeşitli istikametlerden Hive’ye doğru hücuma geçti. Çar Deli Petro’nun tek
düşüncesi Hazar Denizi’nde gemiler inşa ettirerek Hive ve Amu-derya’yı almak
suretiyle Hindistan yolunu Rusya’ya açmak idi. Bu yüzden 1873’te Hanlığın
başkenti Hive topa tutuldu. Bu durum karşısında Hive hanı bir müddet müdafaadan sonra şehri bırakarak çöle kaçtı. Hive Hanlığı Rus himayesini
kabule, Amu-derya’nın sağ tarafında kalan bütün toprakları Ruslara vermeğe ve
büyük miktarda harp tazminatı ödemeğe mecbur bırakıldı.

İlk devirlerde Buhara emiri Taşkent’teki Rus Umumi Valisi ile değil,
doğrudan doğruya Petersburg Hükümeti ile münasebette bulunuyordu. Ayrıca
Türkiye’ye hususi bir elçi gönderip siyasi ilişki kurmuş idi. Fakat çok geçmeden
Buhara’nın Türkiye ile temasını Ruslar men ettiler.

 1846’da İngiltere, Keşmir bölgesini imparatorluk sınırlarına katınca,
Türkistan ile sınır haline gelmişti. Herşeye rağmen bugün Doğu Türkistan
olarak bilinen bölgede yaşayan Türklerin durumu diğerlerine nazaran daha iyi
görünüyordu. Bu arada 1862’de Müslüman Dunganların (veya Döngenler)
büyük bir isyanı patlak verdi. 1863/64 yıllarında Kırgız beylerinden Sadık,
Aktur, Yenihisar ve Taşmalık'tan topladığı ordusuyla Doğu Türkistan
Türklerine yardım etmek amacıyla Kaşgar üzerine yürüdü. Etraftan katılanlarla
sayıları ve gücü arttı. Köhneşehir, Yenihisar ve Feyzabad'ı ele geçirdi. Çinliler
Yenişehir'e sığınınca Sadık Beg burayı bir yıl muhasara etti, fakat alamadı.
Ordusunu Taşmalık'a çekti. Kuça'dan düşman kuvvetleri gelince, o da Hokand
Hanı Said Sultan'dan yardım istedi. Hokand Hanı, Cihangir Hoca'nın oğlu olan
Buzurg'u Kaşgar'a gönderdi ve 1864 şubatında Kaşgar'a girdiler. Sadık Beg
burayı Cihangir Hoca'nın oğlu Buzurg Han'a bırakarak topraklarına geri döndü.
Bu yüzden Buzurg'un Kaşgar'a girmesi ve han ilan edilmesi, Kaşgar Hanlığının
fiili olarak kurulduğu tarih kabul edilmektedir.
 Buzurg Han ve Yakub Beg, Kaşgar'a gelir gelmez, Sadık Beg'in ve
askerlerinin ellerindeki silahları almak istemişler ve ona bir suikast
planlamışlardır. Sadık Beg bunların yardıma değil, kendisini ortadan kaldırmaya
gelenler olduğunu geç anlamıştır. Sadık Beg'in ortadan kaldırılması ile Kaşgar
bölgesine tamamen hakim oldular. 1865 tarihinde bir seyahat bahanesiyle
geldiği Hotan’ı da tamamen ele geçirdikten sonra, Yakub Beg Kaşgar’a döndü.
Yakub Beg'in itibarı biraz daha artmıştı. Buzurg Han onun başarılarını
kıskanmış; o da Buzurg Han'ı 1866’de önce hapsetmiş, sonra da Hac’ca
göndererek ondan kurtulmuştur. 1866’da gerçekleştirdiği bu darbeden sonra, Buhara emiri Muzaffereddin'e bir elçi ve hediyeler yolladı. Muzaffereddin, Yakub Beg'e “Atalık Gazi” unvanı verdi. Bazı kaynaklarda onun bu unvanından
dolayı Kaşgar Hanlığına, Atalık Gazi Devleti de denmiştir. Böylece Yakub Beg
kendisini han ilan edip, Kaşgar'ın tek hakimi oldu.

 1868’de Ruslar, yeni kurmuş oldukları Türkistan Umumi Valiliği
vasıtasıyla Kaşgar üzerine bir sefer düzenlemeyi planladılarsa da, bu sırada
ortaya çıkan Hive meselesi daha önemli olduğundan bu düşüncelerinden vaz
geçtiler. Ruslar, Yakup Beg'e de bir ticaret andlaşması imzalatmak istemişler,
fakat o Rusların ticaret adı altında casusluk faaliyetleri yapacağını bildiği için
bu adlaşmayı imzalamamıştır.

 Rusların Türkistan hanlıklarını birer birer ele geçirmeleri ve Hindistan 'a
doğru uzanmaları İngilizleri telaşlandırmıştı. Bu yüzden Kaşgar Hanlığıyla
ilgilenmeyi bir zaruret olarak görüyorlardı. Bu sırada Türkiye ile de dost
geçinen İngiltere'den Yakub Beg yardım istedi. Osmanlı Devleti, Kaşgar
Hanlığının kuruluşundan itibaren bundan haberdardı. 1865’te İstanbul'a gelen
Hokand elçisi Seyyid Yakub Han vasıtasıyla Kaşgar hakkında bilgi alınmıştı.
İngilizler de Kaşgar'ı hem Rusya'ya, hem de Çin'e karşı bir tampon bölge olarak
kullanmayı düşünüyorlardı. Türkiye'de, diğer Türkistan hanlıklarına yeterince
ilgi gösterememenin ızdırabını silmek gayesiyle Yakub Beg'e yakından
davranmaya başladı.

 Bununla birlikte Osmanlı Devleti'nin Kaşgar'a yaptığı yardımlar dikkati
çekicidir. Bunun asıl sebebi hem Osmanlının Asya siyasetinde etkili bir duruma
gelmek istemesi, hem de Çin'in Osmanlı Devleti'ne doğrudan karşılık verecek
olmayışıdır. Rusya'nın Hokand Hanlığını yıkmaya yönelik saldırılarının artması
üzerine, Seyyid Yakub Han Töre, Hokand'a daha fazla hizmet edemeyeceğini
anladığından, 1870 yılında İstanbul'dan Hokand'a dönmemiş ve Kaşgar'a
gitmişti.
 Yakub Beg, Abdulaziz Han'a elçi olarak Seyyid Yakub Han Töre'yi
gönderdi. Doğu Türkistan Türklerinin isteğine binaen Osmanlı Devleti, Kaşgar
ordusunu eğitmek üzere subaylarla birlikte 2000 tüfek, 6 adet Krupp topu,Kaşgar'da imal edilmek üzere kapsül ve barut imal aletleri verdi. Yardımı götüren heyet, Süveyş kanalından geçerek Hindistan üzerinden Kaşgar'a
ulaşmıştır. Heyet 100 pare top atışıyla karşılandı. Bundan sonra, Yakub Beg
topraklarında hutbenin Abdulaziz Han adına okunmasını ve sikkelerin de onun
adına basılmasını emretti. Osmanlı Devleti’nce Yakub Beg'e ayrıca “Emir-ül
Müslimin” unvanı da verilmiştir.
 Yakub BegHata! Yer işareti tanımlanmamış.'e bu unvanın
verilmesinden sonra, o teşekkürünü bildirmek üzere, 7 nisan 1875 tarihinde
OsmanlıHata! Yer işareti tanımlanmamış. Türkiyesi'ne bir mektup
göndermiştir. Mektubunda; "Devlet-i Aliyye'nin sancağını açtıklarını, hutbeyi
halife adına okutup, sikkeleri AbdulazizHata! Yer işareti tanımlanmamış.
adına bastırdığını" belirtmiştir.
 Batıya yayılmayı planlayan ve Rus istilasının önünü almak isteyen Çin,
ne pahasına olursa olsun Doğu Türkistan'ı ele geçirmek arzusundaydı. Bu
maksatla Çin, 1869’da 89.000 kişilik orduyla önce Şansi'yi, 1873’de de Kansu
bölgesini işgal etmişti. Bu arada Ruslarla da bir anlaşma yapılarak, Çin
ordusunun ihtiyaçları karşılanmış oldu. Bunun üzerine, Yakub Beg hem
İngiltere, hem de Türkiye nezdinde daha çok yardım edilmesi için taleplerde
bulunduysa da; ne İngiltere'den ne de bu sırada Ruslarla 1877/78 Harbi
kaçınılmaz duruma gelen Osmanlıdan gerekli yardımı temin edemedi.
 Çin'in Kaşgar Hanlığına karşı büyük bir taarruz içerisinde olduğunu
anlayan Yakub Beg, Kaşgar'da bulunan Osmanlı elçilik heyetinin başı Murad
Efendi'nin yanına Seyyid Yakub Han Töre'yi katıp, yeni silah ve askeri yardım
talebinde bulunmak üzere İstanbul'a gönderdi. İstanbul'a tekrar gelen Seyyid
Yakub Han Töre, II. Abdulhamid'e, Osmanlı hakimiyetine tabi bir ülkeye
yardım etmesi gerektiğini söylemiş; ancak bu sırada 93 Harbi olarak bilinen
1878 Osmanlı-Rus savaşından yenik çıkan Türkiye, Kaşgar elçisinin
isteklerine olumlu cevap verememiştir. Yakub Han'a, sadece İngiltere'nin
desteğini sağlama ve Rusya ile iyi geçinme tavsiyelerinde bulunulmuştur.
 Çin'e karşı savunma tedbirlerini almakla meşgul olduğu bir sırada Yakup
Beg'in ölümü Doğu Türkistan için bir talihsizlikti. Onun ardından Türkistan ileri gelenleri birbirlerine düştüler. Neticede, Beg Kulu Han birliği sağladıysa
da, askeri bakımdan son derece güçsüz olduğundan 1878’de Kaşgar'ın işgaline
engel olamadı19. Çinlilerin burada yaptığı ilk iş, 60.000 kişilik Kaşgar ordusunu
tamamen katletmek olmuştur. Bu sırada sivil halktan da binlerce insan idam
olundu. Bundan sonra Çinliler, Doğu Türkistan için “Yeni Sömürge” manasına
“Sinkiang” deyimini kullandılar ve haritalarda da bu adla anılmaya başlandı.
Çinlilerin bu vahşi idaresi 1884 tarihine kadar devam etti.
 1877 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) daha başlamadan, Rusya’da
Türkiye’ye karşı şiddetli bir kampanya başlamıştı. Pekçok ünlü panslavist ile
birlikte ünlü yazar Dostoyevskiy de Rus halkını Türklere karşı kışkırtmak için
yarış ediyorlardı. Ayrıca Ruslar, Balkanlarda ve Kafkasya’da casusları
vasıtasıyla çalışmalar yapıyordu. Halbuki Osmanlı Devleti, Rusya’ya karşı bu
faaliyetlerin onda birini bile yapacak durumda değildi. Ama, sınırın öte
tarafında, özellikle Kafkasya’da Rusları zor durumda bırakmak için mesela, bir
zamanlar Rus ordusunda generallik yapmış olan Musa Kunduk’un büyük bir rol
oynadığı da bilinir. Halbuki Türkler ve Müslümanlar yalnız Kafkasya’da değil,
Rusya’nın içinde de büyük bir kalabalık oluşturuyordu. Herkesçe malumdur ki,
İdil boyunda ve Türkistan’da milyonlarca Türk vardı. Eğer Türklerin bir kısmı
ayaklanacak olursa, Rusların güç bir duruma düşecekleri ve Türkiye üzerindeki
Rus askeri baskısının hafiflemesi söz konusu olacaktı. Böylece Rusların
Balkanlardaki Slavları ayaklandırmalarının intikamı alınacaktı.
 Bu sırada yine, Orenburg’daki Kazak Türklerinden olan ve 1877’de
Türkiye’ye iltica eden Muhammed Rahim adındaki mümtaz bir şahsiyet, gizlice
Kazak Türklerinin de, tıpkı Kafkasya’da olduğu gibi isyan edebileceklerini
Türk dışişlerine (Hariciye Nezareti) anlattı. Bu plan Türk bürokratları tarafından
da kabul edildi, fakat onun yola çıkarıldığı hususunda hiçbir bilgi yoktur.
Bununla beraber Kazak bozkırlarındaki Türklerin gönüllerinin Türklüğün ve
İslamın savunucusu Osmanlının yanında olduklarına şüphe yoktur. Ancak zorla
da olsa Rus ordusuna alınan Kazak ve Kırgız askerlerini düşünecek olursak, bu
planın uygulanmasının zorlukları da ortaya çıkmaktadır.

 Bundan başka II. Abdulhamid’in, doğu müslümanlarını Osmanlının
yanına çekmek için takip ettiği pan-islamist politikayı göz-ardı edemeyiz. Hatta
1887’de Japon imparatorunun amcasının bir savaş gemisiyle İstanbul’a yaptığı
ziyarete karşılık, II. Abdulhamid de Ertugrul Fırkateyni’ni göndermiş, Hint ve
Pasifik Okyanuslarında Türk bayrağını dalgalandırarak, hiç olmazsa müslüman
ahalinin sempatisini celbetmişti. Padişahın ajanları Cezayir, Mısır, Hindistan ve
yukarıda belirttiğimiz üzere Japonya’da faaliyete geçip müslüman kamu-oyunu
 kışkırtıyor, Osmanlı Devleti’ne yeni destekler kazandırıyordu. Bunun açık
göstergesi 1897 Türk-Yunan savaşının bütün İslam dünyasında uyandırdığı
ilgide görüldü. Osmanlı zaferleri birçok ülkede kutlandı ve bunları Hindistan,
Batı Hint Adaları, Türkistan, Madagaskar ve Cezayir’deki müslümanlar
arasında karışıklıklar ve ayaklanmalar izledi21
.
 Netice olarak, Osmanlı Devleti’nin Türkistan ve Asya’da sömürge elde
etmeye çalışan Hollanda, Portekiz, Rusya, İngiltere ve Çin gibi ülkelere karşı
bir yaptırım gerçekleştiremediği açıktır. Özellikle Rus istilasına karşılık bu
bölgeye göndermiş olduğu silah ve techizat yardımı sembolik olmaktan öteye
geçmedi. Bununla beraber Türkistan’da veya Asya’nın diğer mıntıkalarında 19.
yüzyıldan itibaren bir uyanışın olduğunu ve ahalisinin ekseriyetini Türk ve
müslümanların meydana getirdiği adı geçen yerlerde, belki de çaresizlikten
dolayı Osmanlı Türkiyesi’ne ve halifeye karşı bir sevginin de varlığını inkar
edemeyiz. Osmanlı ülkesinde iş işten geçtikten sonra, bir Türkçü uyanış söz
konusu olmuş ve Türk aydınları Türklerin sadece Türkiye’den ibaret olmadığını
söylemişler, bu sebeple dili, dini, kültürü bir olan Türkistanlı kardeşleriyle
irtibata geçilmesi yolunda ikazlarda bulunmuşlar, ancak her zaman olduğu gibi,
bunlar değerlendirilmeyerek, fırsatlar kaçmış ve Doğu Türklüğüyle Batı
Türklüğünün biraraya gelebilmesi için yaklaşık 400 yıl gibi bir zamanın
geçmesi beklenilmiştir.

Prof. Dr. Saadettin Gömeç
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Ertin Böke Alp
Ertin Böke Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 541


Turana kadar.


« Yanıtla #2 : 03 Mart 2015, 17:04:04 »

Tarihimiz şanlı çok şanlı ama bir o kadar da kaçan fırsatlar Turana atılacak adımların atılmaması ile dolu tüm Türkler gibi benim de yüreğimi derinden yakıyor hele rus istilası karşısında birşey yapamamak yapmamak devrin en kuvvetli ordularına sahipken gerçekten ah ettiriyor belki o zaman gerekli adımlar atılsaydı asya ile kurulan bağlantı ordaki Türk dünyasının askeri zayiatlarını ve büyük kayıplarını en aza indirger ve yıpranan ordumuz Tamamen Türklerden kurulurdu 1. dünya savaşının kaderini değiştirirdi ne yazıkki tarih varsayımlarla yorumlanmıyor ..
Devşirme yeniçerilerin şuan ki tabloda büyük etkisi var doğu polikası önem veren padişahları tahttan indirilmesi yeniçerilerin kaldırılamaması iç isyanlar ve bir çok neden ile rusların koca bir imparatorluğa dönüşümü farkedilememiştir. Islahat fikrinin doğuşundan sonra devletin yüzü tamamen batıya dönmüş askeri alanda faydalı olacak ıslahatlar yine yeniçerilerin padişahlara fırsat vermemesiyle uygulanamamıştır çünkü tahtta kalma süresi içerisinde bu ıslahatların plandan sonra sahada uygulama vakti olmamıştır. Yeniçerilerin bu kadar rahat terör estirmeleri ise tımar sisteminin bozulması ile yeniçerilere karşı sipahi dengesinin bozulmasına neden olmuştur özbe öz Türk askeri olan sayıları 150.000 i geçen  tımarlı sipahilerin sayısı giderek azalmış önemleri kalmamıştır sipahilerin azalmasıyla asker açığı ortaya çıkmış daha çok devşirme askere alınmış buda devletin sırtına daha fazla ekonomik sıkıntı yüklemiştir sonuç olarak yine asıl unsur olan Türklüğün gerek askeri gerek siyasi yönden zayıflayışı Osmalıyı da çöküşe sürüklemiştir..

Bugün gelinen durumda yine tamamen ortadoğuya kilitlenmiş hain arapların derdine düşülmüş Türkistan zulmüne kör olmuş devlet adamcıkları sahtekar siyaset ve yalancı medya ile milletimiz uyutulmaktadır. Türk ülküsüyle bilinçlenmiş Türkçülerin gayretiyle Tanrının izniyle ortadan kalkmaz ise dünkü tablodan daha vahimiyle karşı karşıya kalmak kaçınılmazdır vakit uyanma vaktidir Tuğ kaldırıp Tanrı dağlarına kurulma vakitidir..

Konu çok faydalıydı soydaşım yüreğine esen yağsın bileğine çelik dolsun Tanrının selamı üzerinize olsun..
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Yitmez TÜRK nesli
Tükenmez TÜRK nefesi
Her yanda çınlama TÜRK sesi
Irkıma şereftir Tanrının TÜRK demesi
Yurduma denmeli sadece ulu TÜRK ülkesi
Aklıma Başbuğumdan armağan TÜRK ülküsü
Gönlüme maziden yarına bir vurgun TÜRK sevdası.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.127


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #3 : 03 Mart 2015, 17:13:16 »

Tarihimiz şanlı çok şanlı ama bir o kadar da kaçan fırsatlar Turana atılacak adımların atılmaması ile dolu tüm Türkler gibi benim de yüreğimi derinden yakıyor hele rus istilası karşısında birşey yapamamak yapmamak devrin en kuvvetli ordularına sahipken gerçekten ah ettiriyor belki o zaman gerekli adımlar atılsaydı asya ile kurulan bağlantı ordaki Türk dünyasının askeri zayiatlarını ve büyük kayıplarını en aza indirger ve yıpranan ordumuz Tamamen Türklerden kurulurdu 1. dünya savaşının kaderini değiştirirdi ne yazıkki tarih varsayımlarla yorumlanmıyor ..
Devşirme yeniçerilerin şuan ki tabloda büyük etkisi var doğu polikası önem veren padişahları tahttan indirilmesi yeniçerilerin kaldırılamaması iç isyanlar ve bir çok neden ile rusların koca bir imparatorluğa dönüşümü farkedilememiştir. Islahat fikrinin doğuşundan sonra devletin yüzü tamamen batıya dönmüş askeri alanda faydalı olacak ıslahatlar yine yeniçerilerin padişahlara fırsat vermemesiyle uygulanamamıştır çünkü tahtta kalma süresi içerisinde bu ıslahatların plandan sonra sahada uygulama vakti olmamıştır. Yeniçerilerin bu kadar rahat terör estirmeleri ise tımar sisteminin bozulması ile yeniçerilere karşı sipahi dengesinin bozulmasına neden olmuştur özbe öz Türk askeri olan sayıları 150.000 i geçen  tımarlı sipahilerin sayısı giderek azalmış önemleri kalmamıştır sipahilerin azalmasıyla asker açığı ortaya çıkmış daha çok devşirme askere alınmış buda devletin sırtına daha fazla ekonomik sıkıntı yüklemiştir sonuç olarak yine asıl unsur olan Türklüğün gerek askeri gerek siyasi yönden zayıflayışı Osmalıyı da çöküşe sürüklemiştir..
Konu çok faydalıydı soydaşım yüreğine esen yağsın bileğine çelik dolsun Tanrının selamı üzerinize olsun..

Güzel duygularin var ol kandaşım.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.116 Saniyede 24 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.038s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.