BABAİLİK ve BEKTAŞİLİK
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 16 Ekim 2019, 18:50:44


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: BABAİLİK ve BEKTAŞİLİK  (Okunma Sayısı 3878 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
fahrettin öztoprak
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 87



« : 28 Nisan 2010, 22:19:37 »

-1-
a) Babailik
Babailik tanımı çok önemlidir. Bunu bazıları Bahailikle karıştırmak isterler ama, onunla Babailiğin hem zaman bakımından, hem fikir bakımından, hem de uygulama açısı bakımından en ufak bir ilişkisi yoktur. Babailik, Anadolu’nun sosyal-kültürel hayatında yer almış, bu sosyal-kültürel hayata tesirlerde bulunmuş; özünü Türkistan Türklerinin eski din ve inançlarından almış; bunların zaman ve mekan bakımından tesiriyle ortamına göre yoğrulmuş, Anadolu Türkmenlerinin zaruret ve şartlarına göre de bunların savunucuları tarafından düzenlenmiş milli bir akide sistemidir, toplum felsefesidir. C. H. Tarım, Babailiği böyle tanımlamaktadır. O Bektaşilik ve Ahiliğin de Babailikten çıktığı kanısındadır.
Baba İshak öyle basit bir kimse değildir. O, kentlerdeki insanları, köylerdeki insanları ve konar-göçer insanları da tanımaktadır. Bu insanları tanıdığı gibi, onların kültürlerini, geleneklerini, temayüllerini, inançlarını da bilmektedir. Bir tarafta rahatını sürdürenler, diğer tarafta hayatın sıkıntısını, yetmedi; çilesini de çeken insanlar. Bir tarafta beş vakit namaz kılan, her yıl 30 gün oruç tutan, ömürlerinde bir iki defa hacca giden insanlar; diğer tarafta sırf kelime-i şehadetle ve zekat vermekle yetinenler. Şehir ve kasabalarda yaşayanların evlatları devlet yönetiminde görev alırken, muharebelerde geri planda kalırken; köylerde ve obalarda yaşayanların evlatları askere alınıyor, bunun sonu gelmiyor; her defasında da muharebelerde ön plana sürülüyorlar. Baba İshak bunları halk kesimine, Türkmenlere anlatıyordu. Amacının eşitliğin sağlanması, kesimler arasında ayrımların yapılmamasıydı. Böyle bir sosyal düzen istiyor, ağır vergilerin kaldırılmasını, herkesin kazancına göre vergilendirilmesini şart koşuyor; sömürünün olmadığı bir ekonomik düzenin gerekliliğini söylüyordu. Onu bu yönleriyle düşünmeyen H. Hüsamettin’e göre Baba İshak ıssız ve kayalık bir arazide bulunan mağaraya çekilmiş münzevidir. Müneccimbaşına göre ise sürekli namaz kılan, oruç tutan biridir.

b) Bektaşilik
Bektaşi Hacı Bektaş’ın yolunda giden demektir. Hacı Bektaş da bir Babaidir. Ahi Evran gibi Babai isyanında yer almış ve bu nedenle kardeşi Menteş’i bile kaybetmiştir. Bunu bazı yazarlar kabul etmese de, belgeler onların aksi görüşündedir. Hacı Bektaş’la Ahi Evran arasında her hangi bir fikir ayrılığını görmüyoruz. Ancak Mevleviler her ikisine de karşıdır. Mevlana, Ahi Evran’ı ve Hacı Bektaş’ı Türkmenlere destek verdikleri için sevmez. Mevlana’nın ayrıca Ahi Evran’la Şems-i Tebrizi’den dolayı şahsi bir meselesi de vardır. Ancak onun Hacı Bektaş’la bu tür bir meselesi yoktur diyemeyiz. Çünkü Ahi Evran’ın hanımı Kadıncık Ana dolayısı ile ilgisi vardır.
Karaca Ahmet, Kumral Abdal, Geyikli Baba Hacı Bektaş’ın mürididirler ve Osmanlı Beyliği’nin hizmetine girmişlerdir. Bunların Sulucakarahöyük’le bağlantılarını kestiklerini zannetmiyoruz. Daha yüzlerce, binlerce Hacı Bektaş müridi aynı yolu izlemişlerdir. Hacı Bektaş’ın Anadolu teşkilatlanması ile de ilgisi vardı. Abdal Musa, Hacı Bektaş’ın mürididir. Tabduk Emre ve Yunus Emre Hacı Bektaş’la bağlantılı. Kadıncık Ana’nın Bacıyan-ı Rum’u bile bağlantılı. Karaca Ahmet Gaziyan-ı Rum’dandır. Kumral Abdal Ahiyan-ı Rum’dandır. Demek ki bu teşkilatın dördü de Hacı Bektaş’la bağlantılı. Daha doğrusu Hacıbektaş bir kaynak mesabesinde. Osmanlı Beyliği’ni besliyor, Ertuğrul Gazi’yi güç bakımından takviye ediyor.
Moğollar desteğindeki Nurettin Caca tarafından Ahilerin kırımı hadisesinde Hacı Bektaş’ın bu olayda yer almadığını görüyoruz. Ona dokunulmamış. Bunun nedenini şimdilik çözemeyiz. Hacı Bektaş, N. Caca ile bir irtibat kurup da, bize dokunmayın diyerek, böyle yapmamıştır. Bunu düşünemeyiz bile. Sulucakarahöyük, Kırşehir’e bağlı bir kasabadır. Selçuklu askerleri ve Moğollar bile bu kasabadan uzak kalmaktalar. Nedeni de belli değil. Bunu anlamak Hacı Bektaş’ın Osmanlı Beyliği’yle sıkı irtibatı olabilir. Çünkü bu beylik bir taraftan Selçuklulara bağlı olduğu gibi, diğer taraftan Moğollara da vergi vermektedir. Bu durum Osman Bey’in, amcası Dündar Bey’i oklayıp öldürdükten sonra, 1299 yılında Osmanlı Devleti’ni kurana kadar devam etmiştir.
Hacı Bektaş, Bektaşilik Tarikatını kurmamıştı. Bektaşilik daha sonra meydana çıkmıştır. Hatta Hacı Bektaş, Vilayetnamesini bile yazmamıştı. Bu da sonradan yazılmıştır. Hacı Bektaş, asla ve asla Peygamber soyundan geldiğine dair bir imada bulunmadığı gibi, kendisini herhangi bir tarikatın, Ebu’l Vefa Tarikatı’nı misal verirsek, şeyhi konumunda da görmemiştir. Bu da daha sonra yapılmıştır.

Fahrettin ÖZTOPRAK, Babailer, Balkan Türkleri ve Şeyh Bedrettin, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2010
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
fahrettin öztoprak
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 87



« Yanıtla #1 : 28 Nisan 2010, 22:30:53 »

-2-
a) Bektaşiliğin El Kitabı
“Vilayetname-i Hazreti Hünkar Hacı Bektaş Veli” adlı kitap Hacı Bektaş’a mal edilmek istenir ama, onun değildir. Kimin yazdığı da bilinmez ama, bu manzum kitabın Hacı Bektaş’tan en az 100 yıl sonra kaleme aldığına eminiz. Bu kitapta anlatılanlar efsaneye büründürülmüş olmasına rağmen, bazı gerçekleri de meydana çıkarıyor. Efsane tarihin bir muammasından ziyade onun bir rehberidir. Daha doğrusu efsaneler olmasaydı tarih de olmazdı. “Bektaşi sırrı açıldı” derken bu cümleyi kullanmaya bizi sevk eden efsaneler ve bu efsanelerin üzerinde düşünmemiz, daha doğrusu tahlil yapmamızdı. Vilayetname-i Hacı Bektaş bize bunu açıklıyor.
Bektaşiliğin mistik, yani tasavvufi esaslar üzerine kurulduğunu sananlar ve böyle düşünenler bunun Türklük ve Türkçülük esasları üzerine kurulduğunu bir an bile fark etmemişlerdir. Onun Türklerin eski dini inancı üzerine bina edildiğini, bu milletin milli gaye ve düşüncelerini de ifade ettiğinden bilgi sahibi midirler? Bunun Türkistan’a yönelik Arap istilasından sonra, Eba Müslim Horasani’nin vazettiği akidelerden müşterek bulunduğunu ve hayata geçirildiğini de düşündüler mi? Bu milli ve muazzam sır, Hacı Bektaş’tan bir asır sonra torunlarından Balım Sultan tarafından efsanelerden ve hurafelerden müteşekkil bir tarikat şekline sokulmak istenmiş olsa bile, kanatimiz şudur ki, o bunu Türklüğü ve Türkçülüğü muhafaza etmek için yapmıştır, bozmak gayesiyle değil.
Toplumda Bektaşiler için, ser verir sır vermezler derler. Onların her hangi bir sırrı var mıdır? Varsa, bu hususta kimsenin bilgisi yoktur. Bektaşiliğe intisap edenler, bir ömür dergaha hizmet ederler, çalışır çabalarlar ama, işin içyüzünü bir türlü öğrenemeden bu dünyadan göçüp giderler. Her Bektaşi işin sırrını bildiğini zanneder ama, bilmez. Ancak bazı mitolojik şeyleri dile getirirler. Hazreti Muhammet güya bu sırrı Hazreti Ali’ye söylemiş, o kimseye söylememiş, gün gelmiş bu sırrı söyleyememek onu bunaltmış; Hazreti Ali bir kuyunun başına varmış, sırrını söylemiş, kuyudan kamışlar bitmiş, o kamıştan da bildiğimiz ney yapmışlar. Tarikatlardaki neyin inleyişi, yanık ses çıkarışının sırrı bu imiş. Halk arasında anlatılır. Sırrı öğrenebilmek için bir pirin eteğine yapışmaya çalışılır, bu hususta olanca gayret gösterilir. Sırrın başlangıcının dört kapıyı idrakle mümkün olduğu, sonra da kırk makamı bilmek gerektiği söylenir. Ancak bu sırrı yine de kimse bilmez. Çünkü ne dört kapının, ne de kırk makamın sırla her hangi bir ilgisi yoktur. Belki vardır ama, sır yine gizliliğini korumaya devam eder. Günümüzde bile bu sırrı kimse çözememiştir. Buna rağmen sırra rağbet halen devam etmektedir. Yüzyıllar geçse bile sır kendini yine muhafaza edecek, Bektaşiliğin sırrı bir türlü çözülemeyecektir. Birileri çıkıp ne kadar bu sırrı çözdüğünü iddia etseler de, onların söyledikleri hiç bir anlam ifade etmez. Ancak sırrın ucundan bir şey kapılabilir.
Hacı Bektaş, Bektaşiliği Türklük ve Türkçülük üzerine bina etmişti. Daha doğrusu bunun milli bir teşkilat olmasını istemişti. İşin sırrı yok değildi. Ama bunun ne olduğunu şimdiye kadar kimse öğrenememişti. Bu sırrı anlamak da mümkün değildi. Bunun için sözü Eba Müslim’e getirelim: O, Emevilere karşı emrindeki askeri birliklerle Türk ihtilalini başarmış, Abbasileri iş başına getirerek, Arap aleminde Türk saltanatını kurmuştu. Destekleyenler Ferganelilerdi. O bütün Türklerin başına geçmişti. Şaman ve Mani dinine mensup Türkler de ona destek vermekteydiler. Eba Müslim halkın nazarında bir sembol olmuştu. Maveraünnehirliler, yani Batı Türkistanlılar onu Evliya olarak da tanımaya başlamıştılar. Hakkında çok şeyler söyleniyor, bu Türk kahramanı gittikçe destanlaşıyordu. Çocuklar her akşam ona dair hikaye dinlemeden uyuyamıyordular.
Eba Müslim, Buho’dan geldiğini, bu nedenle Oğuzname’nin kendisinin miras kaldığını konuşmalarında belirtiyordu. Onun en büyük isyanlarından biri, vatanının Arap emperyalizmine düçar kalmış olması ve halkının Arapların sonu gelmez baskılarına maruz kalmış bulunmasıydı. Obalar, köyler, kasabalar, şehirler talan ediliyor, yağmalanan aileler bir lokma ekmeğe muhtaç hale getiriliyordu. Elde, avuçta ne varsa aldıkları yetmezmiş gibi, yeni yetme Türk gençlerini toplayıp, muharebelerde kullanmak için silah eğitim kamplarına götürüyordular. Peki, bu Arap saldırıları, onların Horasan ve Maveraünnehir’i işgali ne zaman başlamıştı? İşte bu sorunun cevabı mühimdir.

b) Arapların İran’a Girmesi
Arap tarihçileri tarafından Horasan bölgesine ve Türkistan’a Arap akınları ilkin Hazreti Osman’la başladığı, söylenir. Hazreti Ömer devrinde İran fethedilmeye başlanmıştı. Devletini ve ülkesini kaybeden İran hükümdarı Yezdicert’i 651 yılında Merv’de öldürmüştüler. Onu öldürenlerin düşmanları olduğu, ailesi ve yakınlarının Çin sarayına sığındığı söylenir.
Horasan’ın fethinin Hazreti Ömer devrinde başladığını yazan Arap tarihçileri de var. Bunlar İbni Kesir, el Bidaye ve et-Taberi gibi tarihçilerdir. Ancak son İran hükümdarı Yezdicert’in 651 yılında öldürülmesine kadar Araplar, doğuda İranlılara karşı Kadisiye ve Nihavent (642 yılı) harplerini kazansalar bile, İran’ın ancak bir kısmına sahip olmuşlar, bu ülkenin tamamına hakim olamamışlardı. Kaldı ki, Doğu Göktürkler 630 yılında Çin hakimiyetine girmiş bulunsalar da, kudretlerini muhafaza eden Batı Göktükleri Horasan’a tamamen sahiptiler. Arap orduları İran içlerinde ilerliyordu. Tabii ki onlardan kaçan Yezdicert yalnız değildi. Onun yanında arta kalan ordusu da vardı. Kanaatimizce Yezdicert, payitahtını kaybettikten sonra, Horasan’a ilerlemek ve buradaki şehir ve kaleleri zapt etmek, dağılan devletini burada kurmak istemişti. Çünkü tarihi realite böyledir. Bir Türk şehri olan Merv’de öldürülmesine gelince. Kanaatimizce o, bu şehri kuşatmış, Türklerden almak istemiş, meydana gelen harpte de birçok askeriyle birlikte öldürülmüştü. Bu, ailesi ve yakınlarının Çin’e sığınmalarından anlaşılıyor.

c) Arapların Horasan’a Girmesi
Ancak bu İran hükümdarı daha devletinin başındayken İslam halifesi Hazreti Ömer tarafından İran’a, bir ordu ile din adına Arap fütuhatını gerçekleştirmek için gönderilen Kaysoğlu Ahnef’ten, İslam tarihinin üçüncü halifesi olan Hazreti Osman devrinde bile söz edilir ve onun adından da övgüyle bahsedilir:
Türk hakanı Tulu Han, Belh’e kadar gelmişti. Arap ordusu kumandanı Ahnef onun geldiğini görünce kuşatmayı kaldırıp Merv’e geldi. O burada, kale önünde müdafaa hattı kurdu. Belh’i kurtaran Türk hakanı Merv önlerine geldi. Harp yapmaya hazırdılar. Ahnef için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Zira Araplar harbi kaybettikleri takdirde, bırak Horasan’da kalmayı, Arabistan’a kadar çekilecektiler. Ahnef bunun üzerine düşündü. Sırtını dağa verecek, önünde de nehir bulunabilecek bir yer buldu. Türk hakanı Tulu Han, buraya da geldi. Ahnef yine tedirgin oldu ve bir daha düşündü. Hazreti Ömer’in Türkler hakkında söyledikleri sözler aklına gelmişti. Bunu Türk hakanına iletti. Türk hakanı bu sözlere ehemmiyet vermemişti. Ancak günler geçiyor, ne Araplardan ne de Türklerden meydana atılıp da kimse harp etmeye cesaret edemiyordu. Bu sürede Türk hakanı Tulu Han bile düşünmüş, Hazreti Ömer’in sözlerinde bir gerçek payının bulunabileceğini kabul etmişti. Ancak şu da olabilir: Belki Türk hakanı Tulu Han, o sözlere yine değer vermemiş ama, muharebenin uzaması ile, tedirgin olmaya başlamış, Araplara tam saldıracak ve onları tamamen imha edecekken, doğudan bir ulak gelmiş, Çinlilerin harekete geçtiklerini, (devlete bağlı bazı kavimlerin de isyan ettiklerini) ona bildirmiş, bunun üzerine Türkler memleketlerine dönmüşlerdir. Çünkü Çinliler Türkler için Araplara göre çok daha tehlikeliydi.(1) Şimdi bunu beyan eden Arap tarihçisi et-Taberi’dir. İbni Kesir ondan nakletmiştir. Tarih de verilmiş: 642. Peki, Türkler Arap ordusuna hiç bir şey yapmayıp, Çinlilerin saldırısını def etmek için gitti de, Ahnef neden bu fırsattan istifade edip Horasan’ı tamamen işgal etmedi? Nasıl olsa Doğu Türklerini Çin kendi tebaası yapmış, Batı Türkistan’ı da birbirine düşürmüştü! Arap tarihçilerinin elinde neden Ahnef’ten başka kimse yok? Sözü ikide bir neden döndürüp dolaştırıp Ahnef’e getirmekteler. 642 yılından Muaviye’ye kadar olan işgal sermayeleri mi tükendi? Hazreti Ömer’in Peygamberden duyduğu, “Türkler size dokunmadıkça, siz onlara dokunmayın” hadisini gerçekleyen olaya yer verilir; daha başka şey söylenmez. Bu sıralar durgunluk yıllarıdır. Tabi ki, bu durgunluk yılları Türkler için değil, Araplar için. Ahnef, 651 yılından sonra Horasan’a bir akın yapmış ama, onun bu yaptığı akın fetih harekatından ziyade, Türk ülkelerini tanıma anlamını taşıyan bir keşif harekatıydı. Araplar Hazreti Osman devrinde bunun için Horasan’a gelmişlerdi. Anlamışlardı ki, şimdilik Türk ülkelerine giremeyecekler.
Muaviye döneminde Maveraünnehir’e doğru Arap saldırıları başladı. Bu saldırılarda Arap ordusunun kumandanı Rebi de Ziyadoğlu Ubeydullah’tı.(2) Bunu, Horasan’a saldırılar olarak nitelememiz daha doğru olur. Çünkü Horasan’a Araplar Ahnef döneminde bir kere hariç, girememiştiler. Burayı geçmeden Maveraünnehir’e ayak basılamazdı. Ama, Arap tarihçileri pek düşünmezler. Nasıl olsa bu bilgileri en az yüzyıl sonra kaleme alacaklardı. Ubeydullah herhalde başarısız oldu ki, Basra’ya dönmesi istenip, yerine Osmanoğlu Said tayin edildi. Türkler bunu oklayarak bir gözünü kör ettiler. Said iki yıl komutanlık yapmıştı. Yerine Ziraoğlu Eslem tayin edildi. Ancak onun emrindeki Arap askerleri Türkler karşısında hezimete uğradılar. Hazreti Muhammet’ten önce ne bir tarihe ne de bir devlete sahip olan Arapların tarihçileri, tarihin ve devletin yaşamak demek olduğunu bilmedikleri ve ancak yazmak olduğunu zannettiklerinden, kalemi ellerine aldıklarında kimi bilgileri 30-32 yıl önceye veyahut sonraya kaydırarak, Maveraünnehir’e girildiğini, hatta Buhara ve Semerkant’ın bile kuşatıldığını okuyucularına aktarmışlardır. Ancak Arap komutanlarından ne Ubeydullah, ne Said, ne de Eslem Maveraünnehir’e ayak basmıştır. Her üç Arap komutanı gibi 675 yılında Horasan valisi tayin edilen Ziraoğlu Elsem de başarısız kalmaya mahkumdu ve öyle oldu. 680 yılında Babası Emevi hükümdarı Muaviye’nin ölümü ile başa geçen Yezid, halifelik adına Emevi iktidarını devralınca, buraya Ziyadoğlu Selm tayin edildi. Et-Taberi der ki: Horasan halkı bunu sevdiği kadar hiçbir valiyi sevmemiş, bu nedenle yirmi bin çocuğa onun adını vermişlerdir.
Yabancı araştırmacı Gibb de der ki: Yeni vali kalabalık mahiyetiyle Horasan’a gelmişti. Yanında iki ordu komutanı daha vardı. Selm, dağılmış olan Arap ordusunu ve askerlerini topladığı gibi onları silah altına da aldı. Bunu İngiliz araştırmacı Gibb diyor. Dikkat edilirse o, Horasan’dan bahsediyor.
Arap tarihçileri de şöyle diyor: Selm, Harzem ve Buhara’yı vergilendirdi ve Semerkant üzerine yüründü. O buraya vardığında kuvvetlerinin bir kısmını A’şa Hemdan kumandasında Hocend üzerine gönderdi. Ancak bu Araplar Türkler tarafından mağlup edildiler.
Şimdi soruyorum: Peki, valinin emrindeki Hakimoğlu Abdullah ve Ebisufraoğlu el-Müellep adlı iki ordu komutanına ne olmuştu da, Selm aslında bir şairden başkası olmayan A’şa Hemdan’a kalmıştı? 683 yılında Horasan’a vali olarak Hazimoğlu Abdullah getirildi. Bu sırada Herat Türkleri başkaldırmıştılar. Valinin Hayyanoğlu Zübeyr komutasındaki bir Arap ordusunu bu isyanı bastırmak için gönderdiği, kargaşanın giderildiği söylenir, ama Horasan valisi tayin edilen Abdullah’ın Halife Abdülmelik tarafından emir verilip öldürülmesine ne diyelim? Demek ki Maveraünnehir’e girememişlerdir.
Yezid’in ölümüyle Araplar arasında büyük olaylar patlak vermiş, 15 yıl sürecek kargaşalar baş göstermiş, Mervan’ın vefatından sonra Hicaz emiri Abdullah’la Hüseyn’in Kerbela’da hunharca katledilmesinin hesabını Emevilerden soran Muhtar es-Sakafi kapışmış, Hicaz emirinin onu mağlup etmesi, Yusufoğlu Haccac’ın da Abdullah’ı yenerek ortadan kaldırması ile Mervan’ın oğlu Abdülmelik rahatlamış, böylece Emevilerin halifelik koltuğuna oturmuştu.(3)
Hazimoğlu Abdullah’ın Mervanoğlu Abdülmelik’e biat etmediği için başının vurulduğunun söylenmesi; işin öbür tarafını gizlemek içindi. Peki, 15 yıllık boşluk ne oluyor? On-dan sonra Horasan’a vali olarak Abdullahoğlu Ümeyye, Toharistan’a da Vişahoğlu Bükeyr gönderildi, Ümeyye diğer valiler gibi Buhara’ya 996 yılında akın düzenledi, o sırada Bükeyr de başkaldırma eğilimine girdi. Ümeyye bunun üzerine Merv’e geldi ve 697 yılında da (her halde görevden ayrılmış olacak ki) bütün idareyi Irak valisi Haccac’a teslim etti deniyor. Buradan şu anlaşılıyor. Araplar 683 yılından 697 yılına kadar, bırak Maveraünnehir’e girmeyi, Horasan’ın ne Herat, Toharistan’ın ne Merv şehrine de hakim olamamışlardı. Herat’ta Türkler çok güçlüydüler. Arap ordusu Hocend’e kadar uzanamadığı gibi, ne Buhara’ya, ne de Semerkant’a vasıl olamamış, Ümeyye de ancak Merv’e kadar gelebilmişti. Çünkü Emeviler gördüğümüz gibi, 680 yılından 697 yılına kadar büyük bir iktidar kavgası içindeydiler. Neredeyse bunu kaybedeceklerdi! Böyle bir durumda Horasan’a vali tayin edilemediği gibi, Arap ordularının biri bile, Arap dünyasında baş göstermiş isyanlar bastırılmadan Horasan’a sevk edilemezdi. Arap tarihçilerinin Rutbil adı verilen bir Türk hakanı Araplar karşısında fırtına gibi esmekteydi.
Haccac bir vali olmasına rağmen Irak’ta bir hükümdar gibiydi. Hatta Horasan’ı bile Irak’a eyalet olarak bağlamak istemişti. 697 yılında Ebibekrioğlu Ubeydullah’ı Sicistan’ın fethi için gönderirken, Horasan valisi olarak da Ebisufraoğlu el-Müelleb’i tayin etmişti. Ubeydullah, Sicistan’a gelince karşısında Türk hükümdarı Rutbil’i buldu. O bu hükümdar karşısında çaresiz kalmış, fazla bir şey yapamamıştı. Bunu haber alan Haccac, ona bir mektup gönderdi. Diyordu ki: Rutbil’in üzerine yürüyeceksin, onun mülkünü zapt edeceksin, kalelerini yıkmadan, askerlerinin her birini zincire vurmadan asla buraya, Basra’ya dönmeyeceksin.
Rutbil, Araplara yıllık vergisini de ödemekteydi. Neden onun üzerine gelmiştiler, bu belli değil. Belki de ona daha fazla boyun eğdirmek için. Bu Sicistan hakanı Türk askeri taktiğini uygulayarak saldırganları münasip bir yere kadar çekti. Burası her iki tarafı dağ, ancak açık tarafı bir boğazdı. Bu boğaza da Türk askerleri yerleştirilmişti. Rutbil, süvarilerine ani bir dönüş yaptırdı. Bunun üzerine Ubeydullah sıkışıp kaldı. Hatta bu Arap kumandanı, düştüğü durumun öylesine farkına varmıştı ki, Rutbil’e kurtulması için yediyüz bin dirhem altın teklif etti. Araplar burada Türkler tarafından kılıçtan geçirildiler. Kaçabilenler ancak dağa ulaşabilenler oldu.
Rutbil’in Arap ordusunu kılıçtan geçirdiği tarih, her halde 698, veyahut 699. Burada Ubeydullah’ın Türk hakanı Rutbil üzerine gönderildiği açık açık söylenmektedir. Arap tarihçileri bunu söylerken el-Belazuri, Rutbil’i Abdullahoğlu Abdülaziz adlı bir Arap komutanına Sicistan’da öldürttürür. Ancak onun bahsettiği bu Rutbil, Muaviye döneminde yaşamıştır. Bir sayfa önce Rutbil için ünvan deniyor. Ancak Rutbil ünvan değil bir addır. Bunu Emel Esin kanıtlamıştır. Sicistan hükümdarları “Tigin” ünvanı taşımaktadırlar. Buradan da Arap tarihçilerinin kaynaklarına pek güvenilemeyeceği meydana çıkıyor. Onlar akıllarına geleni yapmışlardır. Bir Türk kahramanı Rutbil adında Sicistan hükümdarı mı var, bakıyorlar onunla baş edilememiş, ne yapalım diyorlar, düşünüyorlar, bunu Muaviye dönemine nakletmekten başka çare göremiyorlar. Ama foyalarının gün gelip de meydana çıkacağından haberleri yok.
699 yılında, Horasan valisi Müellep de Ahrun’a yaptığı seferde oğlu Yezid’in beceriksizliği nedeniyle çok zor durumda kalmış, Türklere büyük çapta para, altın ve mücevher vererek canını zor kurtarmış, buna rağmen 701 yılında Merv’in bir kasabası olan Zagul’da vefat etmiştir.
Eserlerinden mümkün olduğu kadar yararlandığımız kıymetli araştırmacı yazarlarımızdan Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı şöyle demektedir:
“Mamafih, el-Müelleb’in Horasan valiliği, onun daha ziyade mahalli Türk hanları ile olan çetin mücadeleleri, hatta başlı başına onun hayatı ayrı bir inceleme konusudur. İyi bir asker ve yetenekli devlet adamı ve Emevi devletine çok büyük hizmetler yapmış olmasına rağmen onun; devrin baş döndürücü siyasi gelişme ve olaylar karşısında, özellikle Aşağı Türkistan işlerinde ve Türklere karşı mücadelelerinde başarılı olduğunu, kendisinden beklenen dinamizmi gösterdiğini iddia etmemiz mümkün değildir.”
Haccac, Ubeydullah’tan sonra, onun intikamını almak için Sicistan, yani Gazne üzerine Muhammedüleşaşoğlu Abdurrahman’ı göndermiş, ancak kırk bin kişilik orduya sahip olan bu kumandan, Haccac’ın ağır baskısını kaldıramayarak, Türk hakanı Rutbil ile birleşmiş ve Basra’ya kadar gelmişti. Burada Haccac’a mağlup olduğu için yeniden Rutbil’e sığınmaktan başka çare göremedi. Ancak şu da söyleniyor: Abdurrahman, Rutbil’in ve diğer Türklerin yardımı ile Basra’ya kadar geldi. Ancak burada Türkler onu terk ettiler. O böylece Haccac’a mağlup oldu. Aynı sayfada Batı Türkistan’daki çatışmalardan bahseden yazar, 701 yılındaki meşhur Türk ihtilalinde otuz bin kadar Arap Türkler tarafından öldürülmüştü; bu sırada Arap ülkesine Haccac hakimdi, deniyor. İki ifadeyi birbiriyle birleştirdiğimiz zaman, Türk ihtilalinin, yani Araplara karşı Türk isyanının ne kadar gerçek olduğunu, bunun büyük boyutlarda meydana gelmiş bulunduğunu görürüz. Demek ki, Sicistan’daki Türklerle Horasan’daki Türkler Araplara karşı birleşmiş ve ayaklanmıştılar.
Haccac, Türklerin karşısına çıkamadığı gibi onların üzerine bir ordu bile sevk edememişti. Ancak Türkler çekildikten sonra Basra’da kalan, Eşasoğlu Abdurrahman’ın ordusunu mağlup edebildi. Sicistan’a gönderildiğinde ora Türkleriyle baş edemeyen Abdurrahman, ordusunun başında olsa bile, tek başına, yani Türklerin yardımı olmadan nasıl Basra’ya kadar gelebilirdi? Bunu iyi düşünmek gerek. Gerçi Z. Kitapçı, Abdurrahman’ın Rutbil ile birleştiğini söylüyor ama, onun Türklerle birlikte Basra’ya gelmesini es geçmiş. Diğer kaynağımız bunu açık açık ifade ediyor. Bunda şaşılacak bir şey yok. Ancak Türkler Abdurrahman’ı Basra’da terk etmiştiler. Acaba neden? Yıl 705. Türk Kağanı 706 yılında Çinlilerle yaptığı muharebeyi kazanmış, Çin de Batı Türkistan’daki emellerinden vazgeçmiş. Demek ki bu nedenle Türkler Basra’dan çekilmiştiler. Abdurrahman da, Haccac’a mağlup olduğu için, kurtulunca yeniden Türk hakanına sığınmış. Gerçi Arap tarihçileri bu Arap kumandanının hezimetinden bahsederler ama, o arada Türklere değinmek istemezler. Yine her defasında yaptıkları gibi, iki yıl öncesine giderler, bu sırada ondan önceki iki yılı unutmuşlar ki, Müelleb’in Horasan valiliğinden söz etmek isterler. Bu ifade aynen şu:
Haccac, bir taraftan Sicistan’ı işgal etmek isterken, diğer taraftan Türklere haddini bildirmek için 699 yılında Horasan’a vali olarak el-Müelleb’i göndermiş, o üç bin kişilik bir öncü kuvvetiyle Kiş’e gelmiş, burada iken Huttal Türk hakanı Sabbal üzerine oğlu Yezid’i göndermiş, Yezid ise bu hakanla fidye karşılığı anlaşma yapmış, Müellep diğer oğlu Habib’i Buhara üzerine göndermiş; o burayı yakıp yıkmış, buna rağmen (demek ki bir şeyler olmuş ki) Müellep, kalan ordusunu kurtarmak için Merv’e dönmek istediğini yetkililere bildirmiştir. Buradaki Müellep bildiğimiz Müellep, başkası değil, ancak Horasan’a vali olarak gönderildiği tarih yanlış. Habib’in Buhara üzerine yürüdüğünün doğru olması gerekir. Buna itirazımız yok. Buhara Hanlığı’nın başında “Kınık Hatun” denilen bir melike vardı. Bu Kınık Hatun Buhara hükümdarı Beydun’ın hanımıydı. Ancak Beydun, 700 yılından çok önce vefat etmişti. Beydun ölünce, oğlu Tuğşad’ın yaşı küçüktü. Onun yerine Buhara anası tarafından yönetilmekteydi. Buhara melikesi Kınık Hatun’un Araplara karşı koyarak, Buhara’yı savunduğu, dört ay boyunca Araplara çok zorlu anlar yaşattığı da söylenmektedir. Bunun tarihini ancak 699 olarak kabul edebiliriz. Ancak Habib, Buhara’yı alamadığı gibi, pek çok Arap askerini de kaybetmiş olarak, ayrılmış; Merv önündeki Arap karargahına dönmüştür ki 701, daha doğrusu 699 yılından 705 yılına kadar, Horasan, Toharistan ve Sicistan, yani bütün Batı Türkistan’da Araplardan eser yok. Son vali Müellep de 699 yılında çekildiği küçük bir kasabada, 701 yılında hayata veda etmiş. Ancak Abdurrahman’ın Haccac’a mağlup olduğu tarih, -706 yılında Türk-Çin Savaşı meydana geldiğine göre- 705 olabilir. Müellep’ten sonra 701-704 yılları arasında Horasan valisi olarak onun oğlu Yezid gösterilmek isteniyor ama, et-Taberi bunu aradaki boşluğu doldurmak için yapmış olabilir. Aslında Yezit’ten bahsedilirken, onun Nizek Tarhan’ın hazinesini ve malını yağmalaması olayı var. Aynı olayı 704 yılında kardeşi Mufaddal da yapmış. Bunların hiç birinin tarihi değeri yok. Daha önce dediğimiz gibi bu iki Arap komutanı dağda saklanmış, valilik yerine haydutluk yapmışlar. Beş yıl boyunca Horasan’a bir vali bile tayin edilmediğine, hatta ne Toharistan, ne de Sicistan üzerine de her hangi bir ordu gönderilmediğine göre, 701-705 Türk isyanı ve bunun başarısı doğrudur. Bu zaman zarfında Irak valisi Haccac neredeydi? Tabii ki Arabistan’da! Daha doğrusu o, Hicaz valisiydi. Durum bunu gösteriyor.

Fahrettin ÖZTOPRAK, Babailer, Balkan Türkleri ve Şeyh Bedrettin, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2010
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.05 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.007s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.