Avrupa Hun Devleti
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 30 Ekim 2014, 15:10:56


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Avrupa Hun Devleti  (Okunma Sayısı 9648 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Uraltu
Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 601



« : 14 Temmuz 2009, 16:01:13 »

BÜYÜK HUN İMPARATORLUĞU :(MÖ. 216-MS.48)
Kuruluşu hakkında kesin bilgiler yoktur. M. Ö. 220 yılında Teoman tarafından kurulduğu kabul edilir. Teomandan sonra devleti büyük bir imparatorluk haline getiren Mete Kağan (Mo-dun)’dır. Hun, Türk ve Moğol boylarını bir çatı altında toplayan Mete, İpek yoluna egemen olmak için Çin ile savaşmıştır. M.Ö. 200 yıllarında Çin’i yenilgiye uğratarak vergiye bağlamıştır. M.Ö. 187 yılında Çin İmparatorluk ordusunu, ki başında Ka-o-ti bulunmaktadır, Pa-i-Teng seferinde 10 bin kişilik disiplinli ve düzenli ordusuyla yenilgiye uğratmıştır. Bu çin ordusunun sayısının bazı kaynaklarda 200 bin bazı kaynaklarda ise 35 Tümen yani 350 bin olduğu yazmaktadır. Mete Kağan devrinde Sibirya, Çin Denizi, Japon denizi ve Hazar Denizi arasında kalan tüm topraklara hakim olunmuştur.

Metenin Çin’i topraklarına bağlamayıp, vergi almak suretiyle yönetmesi sebebi, Çin yerleşik hayatı ve siyasi etkisinden uzak durma olarak yorumlanır. Bunun yanında Çin’in kalabalık nüfusu altında Hunluk özelliklerini kaybetmek istememiştir.





Büyük Hun İmparatorluğunun en geniş sınırları, Sarı renk: Günümüzde Turk halklarin yaşadığı yerler
Metenin ölümünden sonra bir süre daha gücünü koruyan devlet, Çinli prenseslerle evlenme geleneği ile Çinli prenseslerin casusluk faaliyetleri, Hun boyları arasındaki iktidar kavgaları, Çinin İpek yolu üzerinde gittikçe siyasi nüfuzunu arttırması gibi nedenlerle M.Ö. 46 yılında Hunlar Doğu Hunları ve Batı Hunları olmak üzere ikiye ayrıldı. Bu ikiye ayrılışın nedenlerinden birisi de Büyük Hun Devleti’nin başında bulunan Ho-han-ye’ nin ekonomik sıkıntıları da neden göstererek Çin egemenliğine girmek istemesidir ki, bu düşünceyi kardeşi Çiçi, “atalarına saygısızlık” olarak kabul edip esaret altına girmeyi reddetmiştir.
Batı Hunları Çiçi yönetiminde Talas’ın batısına egemen oldular. Akhunların ve Avrupa Hunlarının kurulmasında etkin rol oynadılar. Batı Hunluları’nın başında bulunan Çiçi’nin Çin’e karşı verdiği mücadelede kısa bir süre sonra başarısız olduğu görülmüştür. Zira Çiçi, Çin ile mücadelede eski Hun savaş taktiklerini bırakarak bir şehir kurup burayı kale haline getirerek savunma savaşı yapmayı yeğlemiştir. Bu kendisinin birinci hatasıdır. Yenilgisinde etkili olan diğer hata ise emri altında bulunan askerlere çok sert davranmasıdır.
Doğu Hunları Ho-Han-ye yönetiminde Talas’ın doğusunda M.S 48 yılına kadar hüküm sürdü. Çin’in siyasi hareketleri sonucu, M.S. 48 yılında Güney ve Kuzey Hunları olmak üzere ikiye ayrıldı. Kuzey hunları hakan Pi yönetiminde Moğol ve Sibirya stepleri çevresinde 156 yılına kadar devam etti. Güney Hunları Panhu yönetiminde Uygur havzasında ve Çine yakın bölgelerde 216 yılına kadar devam etti.
Doğu Hunlarının kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmasının sebebi; Panhu yönetimindeki Türkler’in Çin’in siyasi üstünlüğünü kabul etmesine rağmen, yeğeni Pi yönetimindeki kuzey Türklerin’in Çin üstünlüğünü kabul etmeyişidir.
Güney Hunlarının yıkılması sonunda Çin siyasi egemenliği çerçevesinde Çin ülkesine tampon maksatlı birçok küçük Hun devleti kurulmuştur. Bu Hun devletleri Göktürk siyasi üstünlüğüne kadar devam etmiştir.Mete kağan zamanında hun imparatorluğunun en iyi dönemi idi.
Tarihi kayıtlara göre hun varlığı mö-200 de başlamıştır.Tarihçiler burdan öteye bağlantılı bir türk tarihi gösterememekteyselerde birden iskitlere geçer sonra bir ara sakalardan bahseder buradanda hitit urartı gibi karışık kesinliği yokmuşçasına bir tarih rivayet ederler bu bilgiler eksik ve yanlıştır.Gerçek bilgiler düşmanlarımızda mevcuttur bilerek gizlemekte yanlış bilgi vermekteler.
Biz bir türk evladı olarak uzun araştırma ve tanrı ülgenin de yardımıyla Hun evvelindeki türk ve dolasıyla dünya tarihini keşfettik.Şimdi bağlantıları kurup bunları irdelemek kaldı.

Avrupa Hun devleti öncesi karanlık bir dönem Hun Artur

Avrupa Hun devletinden önce ki devir :Ms.48-220
Ms.48 de hun imparatorluğunun Batı kanadının çökmesi üzerine doğu avrupa üzerinde kalan hun boyları başıboş ve sahipsiz kalmış.Bir yandan kuzey barbarlarına karşı mücadele verirken bir yandan da roma ile savaşmışlar sonunda romaya bir vergi vermeyi ve erkeklerinin roma için askerlik yapmasını kabul etmek zorunda kalmışlardır.İşte bu dağınık dönemde yani M.S 100 ve 200 arası bu hun boylarından birinden olan Arturak yada Artark adlı bir hun genci roma lejyonunda subay olmuştur.Görevi tıpkı kendi gibi hun olan zorunlu lejyonlar birliklerini kumanda etmekti.Bu dönemde roma artan vizigot astrogot sakson gibi odin kökenli kuzey avrupa barbar kavimleri frenk ve germenler gibi bir takım barbar kavim saldırı ve ayaklanmaları nedeniyle zayıflamaya başlamıştı.Avrupanın kuzeyinden yavaş yavaş çekilmekteydi.Britanya bölgesini de terk etmeye karar vermişti.Britanyada orman halkı olan katalanlar romaya karşı hep direnmişler ormanlık alanlarda varlıklarını sürdürmüşlerdi.Bu katalanlar pagan dininden bilinir.Gizli sırlar öğretilerine sahip bir topluluktu.Romanın britanyayı işgali ve hristiyanlık misyonerliği nedeniyle eziyet görmüşler ormanlara yerleşip oralarda gerilla tarzı bir mücadele vermişlerdi.Artark yani artur un babası da tıpkı kendi gibi bir savaşçıydı hatta bir hun kavminin beyi idi.Mecburen halkı ile birlikte romaya hizmet etmekte idi.Romanın britanyadaki bir uç karargahının başında idi.bu karargah roma tarafından kurulmuş hun soyundan bir topluluktan oluşuyordu ve romalıların güvenliği için katalanlar ve diğer barbar kavimlerle çarpışıyordu.Henüz artur küçükken bir çarpışmada öldü.Ölmeden önce ekskalibur adı verilen kılıcı öldüğü noktada bir kayaya saplar efsaneye göre kılıç ana vatanda dövülmüş yani asyada metali ise yıldızlardan getirilmiştir.kılıcın doğru ve erdemli bir kişinin elinde çok güçlü olduğu söylenmektedir.Arturun annesinin ise bir katalan olduğu söylenir.Katalanlar liderleri Kahin merlin önderliğinde bu köy ve karargaha yaptıkları saldırıda oradaki hun lejyon askerlerini ve ailerini ve Arturun annesini öldürürler.Bu olay esnasında artur babasının mezarına gelir ve kılıcı ister çekip çıkarır bundan sonrasında roma lejyonu olarak kendi gibi hun kökenli askerleri ile özel görevler icra etmekteydi.Fakat yayılmakta olan hristiyanlıktan sonradan hoşlanmamaya başladı katalanların dininin atalarının dinine yakın olduğunu gördü.Oradan çekilen roma lejyonları ile dönmeyip katalanlarla birlikte yaklaşmakta olan saksonlara karşı direnişe geçti.Saksonların elinden britanyayı kurtardı ve katalan halkıyla birlikte camelot(kamurata) şehrini kurdu ve kral ilan edildi.
Arturun ölümü ile angıl saksonlar buraları ele geçirip katalan varlığına son verip angıl-tara yani ingiltereyi kurdular.Bu artur hadisesinden önce Büyük hun M.Ö –50 li yıllarda batı doğu diye ikiye ayrılmış.Ms-48 dede batı tarafı tamamen dağılmıştı.Ms 48 ve 200 lü yıllar arasında artur hadisesi ve camerotun kurulduğunu tespit ettik.Sonuçta ingilizlerin meşhur arturu bir hunludur.Ve Britanya ülkesi olan kamerotu o kurmuştur.Kamerotun yıkılıp angıl saksonların bu günki ingilterenin temellerini attığı yıllarda yani Ms.220 li yıllarda çinliler sebebiyle yıkılmış olan doğu hun devletinin kalıntıları olan doğu hunlu boylar romanın zayıfladığını görerek batıya doğru Kumandan Balamir komutasında akın etmişlerdir.Bu akınlar ta 400 lü yıllara kadar devam etmiş yavaş yavaş avrupa hun devletinin temelleri atılmaya başlamış amcası Rua nın ölümüyle atilla ve bleda komutasında avrupa istila edilmiştir.böylelikle ikinci batı hun yani avrupa hun kurulmuştur.

Görüldüğü üzere ilk hun varlığı olan büyük hun imparatorluğu önce doğu batı diye ikiye ayrılmış.Önce batı kanadı sonrada doğu kanadı yıpranıp dağılmalar meydana gelmiş.doğu kanadı çin ve asyadaki toplulukların baskısı üzerine ve romanın zayıflamasıyla batıya akın etmiş burada avrupa hun imparatorluğu oluşmuş bu imparatorluk Atilla zamanında altın çağını yaşamış Atillanın ölümü ile dağılıp gitmiştir

Yeni Bir Kavim
Hun devletinin yükselme dönemi olan 400 yıllarında Asya steplerinde yeni bir kavim beliriyor ve zamanla bir göçebe imparatorluğu kuruyordu. Bunlar Avarlardı. Balkaş ve Aral gölleri civarında artık egemenliği ele geçiriyorlardı. Hunlar doğu bölgelerinde meydana gelen bu değişikliğe karşı çıkmamış ve imparatorluğun sınırlarını, savunma hatlarını Aral Gölü'nün civarına çekmişlerdi. Ancak, Doğu kapısını ellerinde tutarak Asya'nın çeşitli bölgeleri ile ilişkileri sürdürüyorlardı. Avar tehlikesinden dolayı diğer Asya ulusları ile daha yakından ilişkiler kuruyor ve zaman zaman Romalılar ile anlaşarak çeşitli kavimleri kendi egemenlikleri altına alıyorlardı. Bu durum iki imparatorluğun da yararına oluyordu. Hunların barbarları dizginlemesi Roma İmparatorluğu'nu da barbar saldırılarından kurtarmış oluyordu. Buna karşılık Hunlar da Pontus'dan Kuzey Denizi'ne kadar uzayan geniş alanda Romalıların hiçbir isteği olmayacağından emin yaşıyorlardı. Barbar kavimlerin istilasına ve iç karışıklıklara karşın Roma ve Hun İmparatorlukları arasındaki anlaşma o dönemde önem kazanıyordu. Hunlardan sonra barbar dünyasına egemen olan Avarlar ve Göktürkler de Bizansa karşı benzer bir politika izlemişler ve tıpkı Hunlar gibi başlangıçta Bizans İmparatorluğu'nun dostluğunu aramışlar, sonraları ise saldırıya geçmişlerdi.
İran ile anlaşan Hunlar, ancak bundan sonra Gotlar ve benzeri barbar kavimlerin egemenliklerine son vermişlerdir. Hunlar ile Batı Roma İmparatorluğu arasındaki sıcak ilişkiler Hun İmparatoru Uldin zamanında başlamıştır. Hunlar saldırılardan sonra toparlanınca Uldin artık Bizans'tan bir şey beklememeye başladı. Sonraları da Bizans'a saldırılarını artırdı. Roma İmparatorluğunun elinde ise Hun anlaşması büyük bir koz olarak bulunuyordu. Kendisine bağlı Cermen kavimleri ne zaman başkaldırırsa Hunların bunları ezmelerine izin veriyordu. Hun ve Roma anlaşması Germenlere en ağır darbeyi Ren nehri boylarında indirdi. Hunlar Burgond krallığını ortadan kaldırarak Galya'ya doğru ilerlediler. Bundan sonra zaman zaman Hun ve Roma ortak birlikleri civardaki diğer kavimler üzerine saldırılar düzenlediler. Hunların Bizans ile dostluğu çok kısa sürdü ama Batı Roma İmparatorluğu ile dostlukları karşılıklı çıkarlar nedeniyle uzun süreli oldu. Batı Roma İmparatorluğunun bir çöküş dönemine girmesi de bu dostluğu zorlayan ve uzun ömürlü kılan ana nedenlerdi. Batı Roma zayıfladığından düzenli orduları kalmamış ve savaşlara kendilerine bağlı kavimlerden oluşturdukları ordularla gidiyorlardı. Ayrıca barbarlardan bir kısmını ücretli asker olarak işe almışlar ve bunlardan Roma ordusunu kurmuşlardır. Roma devleti zayıfladıkça Hunların saldırıları ve yağmaları bu imparatorluğun topraklarında göze çarpıyordu.
Batı Hunları tarihinde 422 yılının özel bir önemi vardır. Bu tarihte Hun hükümdar ailesinden gelen dört kardeş olan Rua, Muncuk, Aybars ve Oktar'dan Rua, imparatorluk makamını işgal etti. Muncuk erken öldüğü için diğer iki kardeş kanat kralları durumunda bulunuyorlardı. Politikada Uldız'ın izinden yürüyen Rua, Bizans'ın Hun ordusunu ayaklanmaya kışkırtmak ve uyruk altındaki kavimleri Hunlar'dan ayırmak amacıyla Hun topraklarında çalıştırdığı casusluk örgütü ile propagandacıları ileri sürerek düzenlediği Balkan seferinde hiç direnme göstermeyen Bizans devletini yıllık vergiye bağladı. Vergi karşılığı olarak alınan 350 libre altın o dönem için önemli bir vergiydi. Batı Roma Devleti de iç karışıklıklar içinde bunalıyordu. O sıralarda güç durumda kalan Roma komutanları Hunlara kaçarak imparator Rua'nın yardımına sığınıyorlardı. Rua'nın güçlü kişiliği Hun Imparatorluğu'nu her iki Roma devletinde de etkin bir duruma getirmişti. Rua'dan barışı yıllık vergi ile sağlayan Bizanslılar bir yandan da Hunlara bağlı bulunan kavimleri kışkırtmaktan geri kalmıyorlardı. Bunun üzerine Rua Bizanslı tüccarların Hun topraklarında ticaret yapmaları ile Bizans devletinin Hun ülkesinden ücretli asker toplama iznini yasakladı. Bu arada Rua, karşılık olarak Hun İmparatorluğu'ndan kaçan eski bazı devlet adamı ve komutanların geri verilmesini istedi. Ne var ki, tam bu sırada 434 yılında İmparator Rua ölünce Bizanslılar çok sevindiler. Hun İmparatorluğu'nun başına yeni bir hükümdar geçince Bizanslıların sevinci kursaklarında kaldı. Amcası Rua ölünce onun yerine yeğeni Attila geçmişti.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 123


« Yanıtla #1 : 17 Şubat 2012, 01:51:13 »

Attila ve Avrupa Hunları ile ilgili bölümdeki diğer yazılar

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.turkcuturanci.com/turkcu/turk-tarihi/tanrinin-kirbaci-
!/
Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.turkcuturanci.com/turkcu/turk-tarihi/attila-%28406-453%29/

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.turkcuturanci.com/turkcu/turk-tarihi/attila-5202/

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.turkcuturanci.com/turkcu/turk-tarihi/atilla-donemi/
Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 17 Şubat 2012, 01:56:46 Gönderen: Gök Alp »
Kayıtlı
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 123


« Yanıtla #2 : 17 Şubat 2012, 01:52:34 »

Attila’nın doğum tarihi, yeri, gençlik yılları ve yetişmesi hakkında malumat bulunmamaktadır. Yalnız isminden dolayı Hunların Itil (Volga) nehri kıyılarında bulunduğu zamanlarda dünyaya geldiği (390- 395 yılları), babası Muncuk ile, onun ölümünden sonra amcası Rua’nın yanında yetiştiği tahmin edilmektedir. Attila isminin ne manaya geldiği Türkçe olup olmadığı meselesi her zaman tartışma mevzuu olmuştur. Kimi ismin Gotca (G. Doerfer, Z. Moor gibi) kimi ise Türkçe olduğunu ileri sürmüştür (Gy. Németh, O. Pritsak gibi). Attila adının Gotça "Babacık, Atacık, Sevimli, Ağabey" manalarına geldiği söylenerek, Hun dönemi Türkçe bir kelimenin Germence yorumu olarak gösterilmiştir. Ayrıca Klaproth ve Inostroncev Macarca; Venelin Slavca; Poucha Tokarca olarak kabul etmişlerdir. Genellikle Attila isminin Volga nehrinin bir diğer adı olan İtil-Etil’den geldiği düşünülmüştür. Ayrıca Göktürk Türkçesindeki Attay= "şöhretli İmparator" ile de bağlantı kurulmuştur. F. Altheim, Attila kelimesinin aslının Ata-la olduğunu ve "benim atam, atacık" manalarına geldiğini söylemiştir. Bunların yanında Gy. Németh ayrı bir bakış açısı getirerek Attila’nın olgunluk çağı ismi olduğunu, gençliğinde ise başka bir ad taşımış olabileceğini ifade etmiştir ki, bu eski Türk ad verme geleneğine de uygundur. Attila, şahıs isminin ötesinde belki de Hun hükümdarının unvanıdır. En son olarak O. Pritsak ise ismin Türkçe olduğunu ve Es-til-ä ~ As-til-ä ~ At-til-a = Attila şekliyle "Büyük deniz, okyanus" veya "her şeye gücü yeten hükümdar" manalarına geldiğini söylemiştir.



Ali Ahmetbeyoğlu, Grek Seyyahı Priskos (V. Asır)'a Göre Avrupa Hunları

Priskos, 5. yüzyılda yaşamış Doğu Romalı bir sofist, tarihçi ve diplomattır. 410-420 yılları arasında doğduğu ve 472 yılında öldüğü tahmin edilmektedir. Doğu Roma İmparatoru 2. Theodosius tarafından 448 yılında Attila'ya gönderilen elçilik heyetinde yer almış ve oradaki izlenimlerini yazmıştır. Onun bu yazdıkları, Attila devri için ana kaynak durumundadır.

Priskos, eserinde Avrupa Hunlarından bahsederken çoğu kez İskit ve Barbar tabirlerini kullanmıştır. Bu, onun eski Grek kültüründen kurtulamadığını göstermektedir. Zira, çok daha evvelki devirlerden beri Grekler, kendi dışında olan milletleri Barbar ve İskit olarak adlandırmışlardır. (s.21)


Türk ve dünya tarihinin büyük şahsiyetlerinden olan Attila hakkında asırlarca anlatılan ve bazıları günümüze kadar gelen efsaneler türemiş, romanlara, resimlere, heykellere, tiyatrolara konu olmuş, hakkında çok sayıda opera bestelenmiştir. ( S. Eckhardt, Efsanede Attila; H. De Boor, Tarihte Efsanede ve Kahramanlık Destanlarında Attila) (s.16)

... Romalılar, her şeyde Attila'nın sözünü dinliyorlardı. Onun talimatlarını bir efendinin emirleri telakki ediyorlardı. (s.29)

Köyün sahibesi Bleda'nın dul kadınlarından birisi idi. (s.38)

Birkaç ırmaktan geçtikten sonra büyük bir köye geldik. Söylendiğine göre burada Attila'nın bütün sarayları arasında en muhteşemi bulunuyordu. Saray çok süslü, güzel, direklerle inşa edilmiş ahşap binalar idi. Etrafı tahta çit ile çevrilmişti ki, bu müdafaa için değil süs olmak üzere yapılmıştı. Kral sarayının yanında Onegesius'un (Onegesios kelimesinin aslı On-iyi-z yani On-üge-z'dir ve idarecilikle alakalı yüksek bir tabi olan "üge" ile ilgiliydi. bkz. Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, s.74) sarayı bulunuyordu. Attila'nın sarayından sonra en muhteşemi onunki idi. Bunu da tahta çit ile çevrilmiş ise de Attila'nın sarayı gibi kulelerle süslenmemişti. Çitin yakınında bir hamam vardı. Bunu Attila'dan sonra en zengin olan Onegesius yaptırmıştı. Bunun taşlarını Paeonia'dan getirmişlerdi. Çünkü bu taraflarda oturan barbarların ne taşları ne de ağaçları bulunuyordu ve başka taraflardan getirilen tahtaları kullanıyorlardı. (s.40)

Ertesi gün Attila'nın sarayına giderek Creca (Arıkan) diye adlandırılan hanımına hediyeler gotürdüm. Bunun üç oğlu olup, en büyüğünü İskit arazisinin Pontus tarafındaki Acatir ve diğer kavimler üzerinde hüküm sürüyordu. Sarayın içerisi çeşitli köşklerle, tahtalar ve ince oyma işleriyle süslenmiş, zarif kusursuz kirişler ustaca birleştirilmiş, yerden dairevî şekilde yükselmişti. Orada Attila'nın hanımı oturuyordu. Kapıda duran barbarlardan kolayca içeriye girmek için izin aldım ve kraliçeyi yumuşak halının üzerinde yatmış bir vaziyette buldum. Yerler tamamen yün halıyla kaplıydı. Etrafında birçok hizmetçiler vardı. Karşısında da yerde oturan kızlar vardı ki, bunlar ellerinde renkli elbiselerden yünler örüyorlar ve bazı barbar elbiselerinin üzerini süsleyen keten bezler dokuyorlardı. Selamdan sonra heidiyeleri takdim ettim. (s.44-45)

Davet saatini bekleyerek saat dokuzda Batı Roma elçileri gibi davete icabet ettik. Kapının eşiğinde tam Attila ile karşı karşıya durduk. Oturmadan önce bunların örf ve adetlerine göre Attila'ya selam vermek üzere sakîler elimize kadeh verdiler. Elimizde kadehle oturmadan önce selam verdik. Verileni içtikten sonra yemek sırasında oturmamız icabeden iskemlelere oturduk. İskemleler her iki tarafta ve duvarın yanında idiler. Ortada bir divanda Attila oturuyordu. Arkada bir divan daha vardı. Bunun arkasında ise birkaç merdivenin üzerinde Attila'nın özel dinlenme ikametgahı vardı. Burası işlemeli tül perdelerle süslenmiş ve örtülmüştü. Tıpkı Grekler ve Romalıların düğün evlerine benziyordu. Yemekte en hürmetli yer, Attila'nın sağ tarafı idi. İkinci mevki sol tarafı idi. Biz de bu sol tarafta oturduk. Fakat üstümüzde Berichus adlı bir İskit reisi bulunuyordu. Onegesius Attila'nın sağ tarafına oturmuş, karşısında iki oğlu yer almıştı. En büyük oğlu ise Attila'nın divanında ve belirli bir uzaklıkta oturmuş olup babasına saygıdan dolayı gözlerini öne eğmiş bulunuyordu. Hepimiz yerimize oturduktan sonra sakî geldi ve şarap dolu kadehi Attila'ya verdi. Attila bunu alıp sıraya göre ilk adamı selamladı ve şerefine içti.  Selamı alan, hemen ayağa kalkıyor ve içinceye kadar veya iade edinceye kadar bir yere oturmuyorlardı. Daha sonra ayağa kalkan, şarabı içmeden Attila'ya sağlık diliyor ve sonra içip oturuyordu. Attila'nın şarapçısı gittikten sonra diğer şarapçılar geldiler. Çünkü herkesin ayrı ayrı şarapçısı vardı.

Böylece herkese ayrı bir şarapçı şarap ikram etmekteydi. Bu suretle ikinci şahıs ve diğerlerinin şerefine içildikten sonra sıra bize geldi. Bizim şerefimize de içildi. Sonra selam merasimi bitince sakîler çekildiler. Önce Attila'nın önüne bir masa getirildi. Sonra diğer misafirlerin önüne de masa koyulmaya başlandı. Üç veya dört adamın önüne bir masa kurulmuştu. Herkes kendi masasına konan yemekten yedi. İlk önce salona Attila'nın hizmetçisi bir tepsi et ile içeri girdi. Sonra da bize hizmet edenler ekmek ve yemek getirdiler. Masalara koydular. Bize ve diğer barbarlara çok tatlı ve leziz yemekler getirildi. Diğer İskitler'e ve bize gümüş tabaklarda, Attila'ya ise tahta tabakta et getirmişlerdi. Her cihette mutedil ve kanaatkâr idi. Misafirlere altın ve gümüş kadehler verildiği halde onun kadehi tahtadan idi. Sırtındaki elbiseleri, ayakkabıcıları, kılıcının kabzası, kılıfı ve atının takımları askerlerinkinden hiç de farklı değildi. Buna karşı diğer İskit komutanlarının bu eşyaları altın ve kıymetli taşlarla süslü ve göz kamaştırıcı idi. Kendisininki böyle değildi. Yalnız diğerlerinden daha temiz idi. (...)Akşam olunca meşaleler yakıldı ve Attila'nın kahramanlıkları ve İskitlerin zaferleri ile ilgili şiirler okumaya başladılar. Bütün davetliler bu şiir okuyanlara bakıyorlardı. Kimi bu şiirlerden dolayı seviniyor, kimi o esnada yaptığı savaşları hatırlayarak duygulanıyor, ihtiyarlar ise ağlıyorlardı. Şiirlerden sonra bir İskit soytarı içeri girdi. Tuhaf hareketleri ve saçma sapan sözleriyle herkesi güldürdü. Onun ardından Zercon Maurusius yemek yerken içeri geldi. Çok kısa boyu, elbiseleri, sesi, Latin, Hun ve Got dillerinden karıştırarak konuştuğu kekeme sözleriyle herkesi kahkahalarla güldürdü. Sadece Attila gülmüyordu.

O, hareketsiz sert bir şekilde duruyor ve hiç konuşmuyordu. Buna karşı Bleda belli ki çok hoşlanıyordu. Onu yemeklerinde ve seferlerinde beraber bulunduruyor, zırhının içine onu sokarak çok eğleniyordu. (...) Attila'yı gülerken hiç görmedik. Yalnız küçük oğlu Ernak (İrnek) geldiği zaman doğru babasının yanına sokuldu, o da oğlunun yanağını okşadı ve gülümseyerek yüzüne baktı. Attila'nın diğer oğullarıyla bu kadar alâkadar olmaması, bu çocuğa daha fazla alâka göstermesi dikkatimi çekti. Yanımda oturan ve Latince bilen bir barbar eğer kimseye bahsetmezsem bunun sebebini anlatabileceğini söyledi. Kâhinlerin, Attila'nın vefatından sonra soyunun dağılacağını, yalnız bu çocuğun tekrar bu soyu yükselteceğini söylediklerini bana anlattı.

(...) Ertesi gün Attila bizi bir kez daha ziyafete davet etti. Evvelki görgü kurallarına uyarak girdik ve yemeğe başladık. Fakat Attila'nın büyük oğlu bu ziyafette yoktu ve onun yerine Attila'nın amcası Oebarsius (Aybars) bulunuyordu. Bütün yemek boyunca Attila bize çok tatlı ve hoş muamelede bulundu. (s.48-50)

Attila'nın kaldığı uzakta olmayan köye geldik. Buna köy diyorum. Köy tahta surlarla çevrilmişti. Bunlar parlıyordu. Bunların yapısı öyle güzeldi ki, dikkatli birisi tahtaların birleştiriliş tarzını zorlukla anlayabilirdi. Uzun bir çevreyle ayrılmış yemek odaları görülebiliyordu. Her türlü dekorla düzenlenmiş sütunlar vardı. Bu ikametgah bütün barbar ülkesini elinde tutan Attila'nın kaldığı yerdi. Böyle yerleri Attila esir edilmiş devletlerin yerine tercih ediyordu.

Attila tabiatı böyle olduğu için büyük şeyler yapacağına inanan insandı. Onun kendisine güveni kılıcı sağlıyordu. Bu kılıç İskit krallarının nezdinde daima kutsal addedilmiştir. Bir çoban, inek yavrusunun topalladığını görünce bu yaranın sebebini de bulamayınca, endişeyle kan izlerini takip ediyor. Nihayet kılıca geliyor. Dana otlarken bu kılıcın üstüne basmış. Çoban işte bu kılıcı kazıp çıkararak hemen Attila'ya getiriyor. O, bu hediyeden dolayı teşekkür ederek, kendisini bütün dünyanın imparatoru tayin edildiğini düşünüyor ve Ares'in kılıcı ile savaşlarda başarılı olmanın kendisine bahşedildiğine inanıyor. (s.53)

Attila, (Kendisine planlanan suikastten sonra Doğu Roma elçisi) Esla'ya şu sözleri "(İmparator) Theodosius ve Attila'nın parlak ve asil babalarının oğulları olduğunu ve onun kendi babası Mundiuchus (Muncuk)'tan aldığı soyluluğu muhafaza ettiğini fakat Theodosius'un babasından aldığı asilliği kaybettiğini, çünkü kendisine haraç ödediği için köle durumuna düştüğünü, bundan dolayı efendisine suikast hazırlayan bu kölenin doğru davranmadığını, kendisine de Hadım kendisine teslim edilene kadar ona bu isimle hitap etmekten vazgeçmeyeceğini" söylemesini emretti. (s.55)

Attila'nın oğulları Dengisich (Dengizik) ve İrnach (İrnek) (s.69)

Ayrıca, Attila'nın hanımı Arıkan'ın sarayı, elçileri kabul etmesi, onlara ziyafet vermesi ve Bleda'nın dul eşinin bir köyün hakimi olması gibi, Türk siyaset ve idaresinde kadının yerini ve değerini gösteren dikkat çekici izahatlar da vardır. (s.77)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 123


« Yanıtla #3 : 17 Şubat 2012, 01:53:08 »

İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü


Kimlikleri hakkında 200 yıldan beri türlü tahminler yürütülen Batı Hunlarının, Asya Hunlarının torunları oldukları son zamanlardaki araştırmalarla daha da açıklık kazanmıştır. Bu hususta birçok tarihi, coğrafi, linguistik ve kültürel deliller gösterilmiştir: Coğrafyacı Strabon (ölm. 25) Hunların Grek (Baktria) krallığının doğusunda olduğunu söylerken, tarihçi Plinius (ölm. 125) adı geçen krallığın Hunlar tarafından yıkıldığını kaydeder ki, bu Hunları Çin kaynakları Hiung-nu olarak tanıtmıştır. Orosius (1. asrın sonları) ve Ptolemaios (mö. 160-170) haritalarında "Hunların oturdukları bölgeler", Çin kaynaklarında Hiung-nuların toprakları olarak belirtilmiştir. Batı Hunlarının Asya Hunlarından geldikleri hakkında kuvvetli bir delil de F. Hirth tarafından ortaya konmuştur. Buna göre, 355-365 yıllarında Alan ülkesinin (Hazar-Aral arası) istila edilmesi münasebeti ile Çin Kaynakları (Wei-Shu) bu memleketin Hiung-nular tarafından zaptolunduğunu kaydederken, o devir Latin yazarı A. Marcellinus (4. asır sonu) fethin Hunlar tarafından yapıldığını belirtmiştir. Aynı hadise üzerinde birbirini doğrulayan bir Uzakdoğu ve bir Batı kaynağının tespit ettiği Hiun-nu = Hun aynılığı, Çin'de, Hun başbuğu Liu Yüan sülalesi (304-329) tarafından Lo-Yang'ın zaptında (311) esir düşen Sogdlu tacirlerden bahseden, Çin-Tabgaç hükümdarı Kao-çung (452-465)'a yazılmış Sogd dilinde bir metin de ayrıca teyid edilmektedir. (s.70-71)

Geniş Hun İmparatorluğu topraklarında başta Gotça olmak üzere çeşitli Cermen lehçeleri, İslav, İrani ve Fin-Ugor dilleri, Latince ve Grekçe konuşulmakta idi. Kaynaklarımızda Hunlardan kalma dil yadigarlarından bir kısmının bu yabancı dillere ait olması tabii görülebileceği gibi, hatta Hun hükümdar ailesinden veya yakın akrabalarından bazılarının adlarının -bilhassa Gotlarla çok sıkı münasebet dolayısıyla- Gotça'dan gelmiş olması da mümkündür. Fakat hükümdar sülalesinin soyca Türk olduğunda ve Hun kütlesinin Türkçe konuştuğunda şüphe yoktur. Hükümdar ailesinde tespit edilen adlar şöyledir: Karaton (kara don 0 siyah renkte elbise veya Kara-tun = güçlü soy), Muncuk (boncuk, aynı zamanda "bayrak" manasında, Attila'nın babası), Attila (doğduğu yer olduğu tahmin edilen Atıl, Etil = İtil (=Volga) adından. Bizans kaynaklarında adın Attilas olarak kaydedilmesi -latince şekli Attila- de bunu destekler. Adın Türkçe aslı Etil olmalıdır.), İlek (İlek=İllig=elig(kral)=İlig), Dengizik (= dengiz = deniz'den), İrnek (küçük-er) (Attila'nın üç oğlu), Aybars, Oktar (Attila'nın amcaları), Arıkan (Arıg-han = güzel, asli hükümdar. Attila'nın karısı). Tanınmış kimseler: Basık, Kursık, Atakam, Eşkam. Topluluk: Akatir, Şar (sarı = ak) - Ogur. Ayrıca, kımız. Hatta Dura-Europos (Fırat nehrinin orta mecraında Suriye-Irak sınırına yakın yerde buluntu yeri)'da ele geçen ms. 3. yüzyıl ortalarından kalma Parth ve Parsi dilindeki kitabede Güney Kafkasya'daki Hunların "Erk Kapgan, Topçak, Tarkan-beg, Kubrat, Kurtak" gibi Türkçe adlar talışıdıkları ileri sürülmekte ve Batı Hun hükümdar ailesinin Asya tanhularından indiklerini tespit bile mümkündür.   (s.71-72)

(395 yılında) Hun devletinin Don nehri havalisindeki "doğu kanadı" tarafından tertiplenin Anadolu akını, Basık ve Kursık adlı iki başbuğun idaresinde idi. Romalıları olduğu kadar Sasani imparatorluğunu da telaşa düşüren bu akında Hun süvarileri Erzurum bölgesinden itibaren Karasu, Fırat vadilerini takiben Melitene (Malatya)'ye ve Kilikia (Çukurova)'ya ilerlemişler, bölgenin en tahkimli kaleleri olan Edessa (Urfa) ve Antakya'yı bir müddet kuşattıktan sonra, Suriye'ye inerek Tyros (Sûr)'u baskı altına almışlar, oradan Kudüs'e yönelmişlerdi. Çok süratli cereyan eden bu harekattan korkuya kapıldıkları için Hunlara dair acayip hikayeler uyduran kilise adamlarının (St. Ephraim ve Eufermia efsaneleri için bkz. S. Eckhardt, Efsanede Attila) dehşet dolu gözleri önünde, akıncılar sonbahara doğru, kuzeye çark ederek Orta Anadolu'ya, Kappadokia - Galatia (Kayseri - Ankara ve havalisi)'ya ulaştılar ve oradan Azerbaycan - Bakü yolu ile kuzeye, merkeze döndüler (395-396). Bu, Türkler'in Anadolu'da, tarihi kayıtlarla sabit ilk görünüşleri olmalıdır. 398'de daha küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında Doğu Roma'nın genç imparatoru Arkadius hiçbir ciddi tedbir alamamıştı. (s.73)

... Fakat daha korkunç bir barbar belirdi ki, bu da, Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan Vandal'ları, Sueb'leri, Kuad'ları, Burgond'ları, Sakson'ları, Alaman'ları vb. kendi demir yumruğu altında birleştirmiş olarak Roma üzerine atılan Radagais idi. İtalya'da müthiş tahribat yapıyor, Roma'yı yeryüzünden kaldıracağını ilan ediyordu. Stilikho'nun bile Pavia savaşında durdurmaya muvaffak olamadığı bu barbar şef, ancak Türkler karşısında mahkum oldu. Büyük Feasulae ( = Fiesole, Floransa'nın güneyinde) muharebesinde bizzat Uldız'ın kumanda ettiği, Romalı kuvvetlerle takviyeli Hun ordusu tarafından mağlup edilen Radagais yakalandı ve idam edildi (Ağustos 406). (s.74)

451 başlarında Orta Macaristan'dan batıya harekete geçen Hun kuvvetlerinin mevcudu, 80-100 bini Türk, bir o kadarı da yardımcı Germen ve İslav olmak üzere 200 bin kişi civarındaydı. Hun orduları Mart ayı ortalarına doğru Ren nehrini üç noktadan aşarak Galya'ya girdiği sırada, İtalya'dan yola çıktıktan sonra, Hun düşmanı "barbar" ların sağladığı takviyelerle sayısı yine 200 bine yükselen Aetius kumandasındaki Roma ordusu Galya'ya kuzeye doğru hızla ilerliyor; Hun orduları Mettis (Metz)'i ve Durocortorum (Rheims('u zaptederek Paris yakınındaki Aurelianum (Orleans) şehrine ulaştığı zaman, Aetius da oraya yetişmiş bulunuyordu. Fakat karşılaşma Attila'nın Türk taktiğine daha uygun gördüğü Katalaunum (veya Campus Mauriacus sahası. Troyes şehrinin batısında Champagne ovasına doğru)'da oldu (20 Haziran 451). Batı dünyasının iki yarısının birbirine yüklendiği, nihayet 24 saat süren ve iki tarafın çok ağır kayıplar verdiği (Jordanes'e göre 165 bin ölü!) muhakkak olan bu büyük savaşta kimin galip geldiği hala münakaşa edilmektedir. Avrupalı tarihçiler, ta A. Thierry'den beri (1856), Attila'nın yenildiğini söylerler ve buna Roma kuvvetlerinin imha edilmeden Hunların çekildiğini delil gösterirler. Ancak son araştırmalar meseleye biraz daha ışık tutmuş görünmektedir: Anlaşılmıştır ki, savaş gününün akşamı Roma ordusu dağılmış, birlikleri arasında irtibatı kaybeden başkumandan Aetius bile yanlışlıkla düştüğü Hun kıtaları arasından güçlükle kurtulmuş, ertesi gün erken saatlerde, Roma'ya bağlı Got ordusu, savaşta ölen kral Theodorikh'in oğlu Thorismund idaresinde, muharebe meydanından uzaklaşmış, ağır kayıplara uğrayan Frank kuvvetleri de onları takip etmişti. Ayrıca bu savaşta Attila'nın gayesine ulaştığı da aşikardı. Batıyı hakimiyetine alabilmek için Roma İmparatorluğunun insan ve asker deposu durumunda olan Galya barbarlarını saf dışı etmek isteği ile önce Galya'ya yürümüş olan Attila, Roma'nın bu tabii müttefiğinin savaş gücünü kırarak, Roma'yı desteksiz bırakmaya muvaffak olmuştu. Ünlü Aetius'un Roma'da gözden düşmesi bunun neticesi idi. Ordularını Galya ortasından oldukça sağlam ve disiplin içinde 20 gün kadar bir zamanda kendi başkenti bölgesine getirebilen  Attila kudret ve "korkunçluğunu" muhafaza ettiğine göre, Kampus Mauriakus'ta Batı İmparatorluğunun ne kazandığı, daha o sırada Roma'da sık sık sorulan suallerdendi. Nitekim, daha bir yıl geçmeden Attila, İtalya seferine başladığı zaman Roma'nın Hunlara karşı çıkaracak kuvveti kalmamıştı. Hadiselere çağdaş Prosper Tiro (Papa Leo I'in kâtibi)'nun kaydettiğine göre, Aetius, mukavemet imkansızlığı dolayısıyla, İmparator Valentinianus'un İtalya'dan ayrılmasını tavsiye etmekte idi.

Attila, 452 baharında çekirdeğini süvari kuvvetlerin teşkil ettiği 100 bin kişilik ordusunu bugün Julia Alpleri'nden geçirerek bugünkü Venedik düzlüğüne indirdi. Oradaki meşhur Aquileia kalesini zaptettikten sonra Po ovasına girdi. Aemilia bölgesini işgale başlayıp Roma İmparatorluğunun o zamanki başkenti Ravenna'yı tehdit etmesi meselenin nihayete erdirilmesine kâfi geldi. Roma sarayı endişeli, halk telaşlı, Senato ne olursa olsun barış yapmak kararında idi. Kilise de bu arzuya katıldı. Süratle bir heyet hazırlandı. Hitabeti ile meşhur Papa Leo I (Büyük Leo) başkanlığındaki heyet, Mincio ırmağının Po nehrine döküldüğü düzlükte ordugahını kurmuş olan Attila tarafından kabul edildi (452 Temmuz ortası). Papa, İmparator ve bütün Hıristiyan dünyası adına, büyük Türk başbuğundan Roma'yı esirgemesini rica etti. Beş yıl kadar önce kahir bir kuvvetle Çekmece'ye kadar geldiği halde nasıl İstanbul'u tahrip etmekten kaçınmış ise, Papa'nın ağzından Roma'nın teslim olduğunu öğrendikten sonra bu eski medeniyet merkezini korumayı da vazife sayan Attila, muzaffer ordusu ile başkentine dönerken, şüphesiz, tıpkı Bizans gibi, Batı Roma İmaparatorluğunun da kendi iradesine bağlandığı kanaatinde idi. Priskos'un, 448'de Hun başkentinde Batı Roma elçisi Romulus'tan duyarak belirttiği üzere, şimdi sıra Ortadoğu'daki Sasanilerde idi. Oranın da himayeye alınması ile "dünya hakimiyeti" gerçekleşecekti. Fakat bu, Attila'ya nasip olmadı. İtalya seferinden dönüşte, rivayete göre zifaf gecesinde -herhangi bir iç kanama neticesi- ağzından, burnundan kan boşanmak suretiyle öldü (453). Yaşı 60 civarında idi.

Attila, milletlerin hafızalarında ölümsüzlüğe ulaşmış tarihin nadir simalarından biridir. Hatırası etrafında İtalya'da, Galya'da, Germen memleketlerinde, Britanya'da, İskandinavya'da ve bütün Orta Avrupa'da asırlarca ağızdan ağıza dolaşan efsaneler türemiş; romancılara, ressamlara, heykeltıraşlara konu olmuş; hakkında en çok kitap yazılan şahsiyetlerden biri unvanına yükselmiş; tiyatro yazarlarına, kompozitörlere ilham vermiş; adına bir düzineye yakın opera bestelenmiştir. Son yarım asırda yapılan tarafsız tarih araştırmaları onun, Hıristiyan ortacağının taassup kokulu uydurmaları ile ilgisi bulunmadığını, Nibelungen destanları başta olmak üzere, çağdaşı kayıtların onu iyiliksever, babacan, çok yüksek vasıfta bir hükümdar olarak tanıdığını ortaya koymuştur.  (s.81-83)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 123


« Yanıtla #4 : 17 Şubat 2012, 01:54:35 »

Gyula Nemeth, Attila ve Hunları


Lajos Ligeti:

Gerçi elimizde oldukça az dil malzemesi bulunuyorsa da, yine de her iki halde öyle görünüyor ki Türk dili konuşan bir kavimle karşı karşıya bulunuyoruz. Kanaatimize göre Attila İmparatorluğunda Türk unsurun, gerçekten muazzam İndo-Avrupai ve bilhassa İrani unsurun azameti arasında kaybolduğunu itiraf etmeliyiz. Buna rağmen, hakim Attila ve soyunun ve kabilesinin Türk olduğundan şüphe edemeyiz. Bunun delili olarak mühim bir yekûn tutan Türk şahıs adı malzemesine ve herşeyden önce Attila'nın ölümünden sonra ailenin erkek âzalarının idaresi altında meydana gelen küçük imparatorlukların, temiz Türk vasfını taşıyan kavimleri içine almış olmalarına istinat edebiliriz. Bu kavim unsurlarının eski Hun İmparatorluğunun aslî tabakasına dahil bulunması, mühim bir vak'adır. (s.24)

Asya Hunlarının Hiung-nu adı ilk defa, mö 318'de, Kuzey Şansi'de vuku bulan bir muharebe ile alâkadar olarak geçer. (s.26)


Peter Vaczy:

Don ırmağı civarında görülen Hunların Türk vasıfları göze çarpmaktadır. Önce dış görünüşleri Türk'tür. (...) Jordanes'e göre Attila kısa boylu, geniş omuzlu, iri başlı, ufak gözlü, seyrek sakallı, yassı burunlu idi, yüzü renksizdi. (s.54)

(...) Bu tasvirlerden, Hunların fizik karakteri keskin hatlarla belirtilmekte ve önümüze mongoloid bir Türk ırkı çıkmaktadır. Ayırıcı vasıfları, renksiz bir çehre, yassı bir burun, yuvarlak bir başta oturan nispeten küçük gözler, "kalvinist" bir boyun, tıknaz bir gövdedir. Mesela Radloff'un Kırgızlara veya Altay Kalmuklarının görünüşlerine dair satırlarını okuyan bir kimse, aradaki benzerliklerin derhal farkına varacaktır. Hatta, Hunların sakal ve bıyığının seyrek olduğu hakkındaki aslında mânâsız gibi görünen kayıt dahi Kırgızlara ve Kalmuklara uymaktadır. Hunlar, ölüleri yakma modasını Pontus steplerine de getirdiklerinden, mezarlarında hemen hemen tam bir iskelete rastlanmamaktadır. Bu itibarla iki Hun devri mezarında (Viyana Semering ve Nyita civarında Straze-Vagör) mongoloid kafataslarının da meydana çıkmasını bir talih eseri saymak gerekir. Bu buluntular ancak Hunlara aittir; o halde antropoloji Latin yazarlarını haklı çıkarmaktadır ve Hunlar bir Türk kavmidir.

Fakat sadece dış görünüşleri değil, lâkin dilleri de Türkçe idi. Hunların Türkçe konuştuklarını göstermek mümkün olmuştur. Bununla beraber bu dil Çuvaşçaya çalan Bulgar dili olmayıp Göktürklerin, Uygurların ve hatta Avarların kullandıkları türdendi. (s.54-55)


Bleda'nın ve Attila'nın da haremleri vardı. Attila'nın ilk kademedeki zevcesini ismen dahi tanıyoruz: kendisini Arı-kan (temiz prenses) diye adlandırıyorlardı. Her ne kadar Attila'nın Arı-kan'ın yanında başka birçok zevcesi mevcut idiyse de (son düğününü İldiko ile yapmıştı) ve her ne kadar bunlardan da çocukları dünyaya gelmişse de, tahta çıkış bahsinde yine de ilk hanımından dünyaya gelen üç oğlu hesaba katılıyordu. Arı-kan'ın ayrı bir saraya sahip bulunması, kadınlara verilen kıymeti gösterir. Mabeyncisi, müstakil geliri vardı; köşkünde, Grek elçi heyeti şerefine ziyafet veriyordu. Hükümdar Bleda'nın dul karısı hakkında ise Priskos ve dahil bulunduğu heyet âzalarının geceledikleri köyün, kendisine ait olduğunu duyuyoruz. (s.86)


Attila'nın oğulları, Pannonia'ya kaçan Gotları "firari köle" sıfatıyle tekrar hakimiyetine almak istiyorlardı. Kendilerinde daha fazla Hun firarisi bulunmadığını inkara yeltenen Bizans elçisine karşı, Attila'nın sarfettiği hakaretli sözler de karakteristiktir. Attila bu kölelerin derhal idaresini "zira, kendi malı olan kölelerin muharebede karşısına çıkmalarına tahammül edemeyeceğini" söylemişti. Bildiğimiz üzere, Bizanslılar "barış uğruna" Hunlara ağır yıllık vergiler ödüyorlardı. Her ne kadar Bizanslılar bu rezaleti süslemeye çalışsalar da, Attila imparatora bu husustaki düşüncelerini açıkça beyan etmişti: "(imparator) Theodosis, asil ve seçkin bir ailenin çocuğudur; kendisi (Attila( de asilzadedir, babası Muncuk asaletini lekesiz olarak muhafaza etmiştir. Buna karşılık Theodosis, kendisine vergi ödeyen bir köle haline gelmek suretiyle babasından miras aldığı asaleti kaybetmiştir." (s.92)


Jordanes'in tasvir ettiği Attila siması, en ufak hatlarına kadar, her şeyi ile bir atlı göçebe hükümdarını göstermektedir. Bu, Avar kağanı Bayan veya Göktürk kağanı Slzibul gibi bir insandı. Jordanes'ten öğrendiğimize göre "azametle dolaşır, mağrur vücudunun kuvvetini hareketleriyle gösterme gayesiyle, gözlerini sağa sola çevirirdi. Muharebedeb hoşlanmasına rağmen yine de ileriyi görerek hareket eder ve aklıyla birçok gayelerine erişirdi. Kendisine yalvaranlara karşı merhametli davranır ve kendine tâbi olanlara karşı lüfufkâr hareket ederdi. Kısa boylu, geniş omuzlu idi. Büyük başına nispetle gözleri ufak idi. Seyrek sakalı artık kırlaşmıştı. Yassı burnu ve biçimsiz suratı, menşeinin damgasını üzerinde taşıyordu." Tasvir, Attila'nın mongoloid tipinde Türk ırkından olduğunda şüphe bırakmamaktadır. Çehresinin yassı burun ve ufak gözleri yanında, tıknaz boyu ve kısa boynu buna delalet eder. Seyrek sakal ise, Türk ırkına mensup Asya göçebelerinin (Kırgızlar vs.) bariz bir vasfıdır. (s.101-102)


Doğu Gotlarında öyle isimlere rastlanır ki bunlar Hun hakimiyeti tesirini hatırlatmaktadır. Bir Doğu Got kralıyla bir Şveb hükümdarını Hunimund diye adlandırıyorlardı. Bir Skir hükümdarı da Hunvulf adını taşıyordu. Fakat muhafaza edilen Hun isimlerinden çoğu Türk aslından olan Hun diline mensuptur ve mesela birkaçını zikredecek olursak Arıkan, Muncuk, İrnek, Dengizik, Aybars, Karaton bu nevidendir. Bu hadise, fatih Hunların kesif Cermen muhitinde dahi Hun vasıflarını kaybetmediklerini göstermektedir. Bütün alâmetlere bakarak hükmedilecek olursa, yalnız devlet hayatında değil içtimai ve kültürel alanda da söz Hunlarındı. Şu, esaretle barbarlığa dönen Viminacium'lu tüccar, Cermen adetlerini değil, lâkin hakim unsur olan Hunların atlı göçebe adetlerini kendine örnek olarak seçmişti. Güzel elbiseler giymiş ve eski göçebe adetlerine uyarak çepeçevre başını tıraş ettirmişti. Şayet, sayıca şüphesiz üstün bulunan Cermenlerin ananesi hakim bulunsaydı, tabiatıyla bu tarzda hareket etmeyecekti. (...) Hunların Cermenleşmesinden ziyade aksine Cermenler atlı göçebe kültüründen birçok şey aktarmışlardır. (s.107)


Sandor Eckhardt:

Lâkin bir de kurucu Attila vardır. Almanya'da, Trier eyaletinin İgel köyünde bugün hâlâ mevcut bulunan Roma zafer takı hakkında, daha 12. asırda bunun Attila tarafından inşa ettirildiği yazılır. Aynı zamanda bir "Attila köprüsü" de zikredilir. (...) İtalya'daki Udine şehrini Attila inşa ettirmiş ve bir kumandanının adıyla adlandırmıştı. Udine tepesini, Hun askerleri miğferleriyle taşıdıkları toprakla meydana getirmişlerdi. Viterbo'lu Gottfried, 12. asır sonunda bu havalide dolaşmış ve bu harikaya hayran olmuştu. Bir Roma kulesini aynı yerde son zamanlarda bile Attila kulesi diye adlandırırlardı. (s.163)


Gyula Nemeth: 

Hunların dilleri, isimleri ve izahı (s.191-194) ve "Hunların Dili" adlı makalesi


Nandor Fettich:

Step kültürünün tarihi başlangıcı, mö ilk bin yılın çeyreğine kadar çıkar. 7. asrın sonuna doğru, Güney Rusya'nın bazı sahalarında, özellikle Kafkasya üzerindeki ovalık arazide, Dinyeper civarında, Karadeniz'in sahil mıntıkasında ve Kırım yarımadasında artık tamamıyla oluşmuş muazzam bir bozkır kültürüne rastlarız ve bu birçok bakımdan bin yıl sonraki Hun kültürüyle akrabadır. (s.196)

Cermen aleminin medeni gelişmesi bakımından, Hun İmparatorluğunun Batıdaki genişlemesinin ve bir kısım Cermen kavimleriyle sıkı bir münasebete girmesinin fevkalade önemi vardı. (s.209)


Notlar ve Bibliyografya

Hunların giyimlerine dair en mühim tetkit P. Pelliot tarafından yapılmış olup burada yazar, Wang Kouo-Wei'nin Hun giyimi hakkında yazdığı Çince eseri tahlil eder

Hiung-nu'ların dili hakkında K. Shiratori, B. Munkacsi. her ikisi de Hiung-nu kelimelerini Türkçeden izah etmişlerdir. Keza V. A. Panov da bunları Türkçeden izah etmiştir. Ramstedt (Hou-Çao-Hun tabirine dayanarak) Hiung-nu dilini Bulgar-Türkçesinden sayar; Gyula Nemeth Bulgar-Türkçesinden olmadığını izaha gayret etmiştir; Pelliot, de Groot, von Zach ve diğerleri de bazi izahlar yapmışlardır.  (s.234)


Ortaçağ tarihi doçenti Şerif Baştav (Münih, Aralık 1961):

Memleketimizde adı iyi bilinen ve bu sahanın sayılı bilginlerinden bulunan Budapeşte Üniversitesi'nin sinolog ve mongolist profesörü hocamız Ligeti, en yeni araştırmalar ışığında bir taraftan Çin diğer taraftan Yunan ve Latin kaynaklarının yeni baştan gözden geçirilmesi sonunda Hiung-nu'ların Hunlarla aynı olabilecekleri neticesine varıyor, fakat bu konudaki kati delillerin yokluğunu itiraf ediyor. Fikrine göre, Hunlarla Hiung-nular arasındaki münasebet daha ziyade siyasi olmuştur. Her iki imparatorlukta idareci zümre Türkçe konuşmuşsa da idareleri altında pek çeşitli ırktan ve dilden insanlar yaşamış ve bu kitleler arasında idareci zümre çok ince bir tabaka teşkil etmiştir. (s.272)

Hunların dili meselesinde Nemeth, daha önce kaydettiğimiz Ligeti'nin elde ettiği neticeleri onaylayarak Avrupa Hunlarının Hiung-nularla aynı olamayacağı, ancak Avrupa Hunları idareci tabakasının da Türkçe konuşmuş olmaları icabet ettiği hükmüne varıyor. Hunlardan kalan pek mahdut dil malzemesini ve bilhassa şahıs adlarını araştıran Nemeth, bu Türkçenin Anadolu Türkçesi grubuna dahil bulunmasını muhtemel sayıyor.

Macarların Hunlarla yaşadıklarına dair tarihi kayıtlar mevcut olmadıktan başka, Türkiye'de hatta ilim çevrelerinde sanıldığı üzere Hun ve Ungarus (Hongrois) adları arasında fonetik benzerlikten başka hiçbir münasebet yoktur. (Macarların Ungarus adı Türkçe Onogur isminden gelir). Aslen bir Fin-Ogur kavmi olan Macarlara Türk karakteri kazandıran ve avcı-balıkçı bir kavimden yerleşik ve ziraatle meşgul, daha yüksek medeni seviyede bir kavim manzarası almalarını temin eden hadiseler, işte Onogur-Bulgarla'la vuku bulan bu beraber yaşama neticesidir. (s.274)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 123


« Yanıtla #5 : 17 Şubat 2012, 01:55:28 »

Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu


Bütün bu deliller ise (İ. Kafesoğlu); Hunlara ait arkeolojik malzemenin Hiung-nular ile benzerlik göstermesi ve Attila'nın oğulları başta olmak üzere Hun isimlerinin Türkçe olması, Avrupa Hunlarının Asya Hunlarının devamı olduğunu ortaya koymaktadır. (s.16)


15. asır Macar kroniği Johannes de Thurocz'un 1490 civarında yazdığı "Chronica Hungarorum" adlı eserinde bir soy cetvelinden bahsedilmektedir. Frederich Hirt, Thucroz'un naklettiği soy cetvelini Hiung-nu beylerinin (Tou-man yani Mete'den başlayarak) isimleri ile birleştirerek, Attila soyunun şeceresini ortaya koymaya çalışmıştır. Hirt, Thurocz'un eserinde Attila'nın atalarına ait 37 isimden oluşan bir fihrist tespit etmiştir. Attila'yı bu listeye göre -İncil'de geçenleri saymazsak- 31 isim takip etmektedir.

Bütün bunlardan Hirt aşağıdaki neticeye varmıştır:
1. Attila, kendisini mö 7. yüzyıla kadar uzanan bir hükümdarlık neslinin takipçisi olarak kabul etmektedir.
2. Attila, büyük bir ihtimalle mö 36 yılında Çin elçilerini öldürdüğü için yine Çinliler tarafından öldürülen Tschi-tschi'nin bir takipçisidir.

Hirt'in bu görüşlerini Türkolog Radloff'un yanısıra, İngiliz tarihçi Bury ve bazı alimler kabul etmişlerdir (Fransız araştırmacılar Ed. Chavennes, Cowreur, İngiliz Parker gibi) (s.16-19)


422 yılında Tuna'da ortaya çıktıklarında Hunların başında Rua bulunmaktaydı. Onun zamanında Hunlar imparatorluk haline gelmeye başlamalarına rağmen, hayatı ve saltanatı hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Kaynaklarda sadece ismi geçen Karaton'un oğlu olup olmadığı veya onunla akrabalık derecesinin ne olduğu meçhûldür. Rua'nın kardeşlerinin isimleri ise Oktar, Aybars ve Muncuk'tur. Attila'nın babası olan Muncuk erken yaşta vefat etmiştir. Aybars ise büyük bir ihtimalle Doğu kanadı komutanıdır. Oktar ise Batı kanadı komutanı olarak Ren Nehri kıyısındaki Burgundlarla mücadele etmiştir. (s.53-54)


Kaynaklarda Mundiuchus (Priskos), Mundzuco (Jordanes) şeklinde geçen Attila'nın babasının ismi Türkçe Muncuk'tur ve "inci, boncuk, bayrak, sancak" manalarına gelmektedir. Muncuk'un hayatı hakkında bilgi bulunmamaktadır. Sadece Attila ve Bleda'nın babası olduğu bilinmektedir. (s.66)


Bleda'nın zevk ve sefaya düşkünlüğünün yanında Attila eğitimi ve şahsiyetiyle sivrilerek Bleda'nın ölümüne kadar tüm işlerini yürütmüş, sonra da mutlak hakim olmuştu. Bazı tarihçiler 444/45 yılında Bleda'nın Attila tarafından öldürüldüğünden bahsetmektedirler. Oysa, Attila gibi büyük bir şahsiyet abisini öldürerek Hun tahtına oturmak isteseydi, tüm güç elinde olduğu halde ona on yıl katlanmazdı. (s.67)


(447 yılındaki kuşatmada) İstanbul surları önünden geri dönen Attila'nın ordusu, Termopil'e kadar depremden tahrip olmuş birçok şehri yakıp yıktı (tek tek kaynaklar 70 kadar şehrin yok edildiğini bildiriyor). Eskiden Doğu Roma kaynakları, Hunların manastırları yıkmadıklarını, rahip ve rahibeleri öldürmediklerini, kutsal kişilere ait mezarlıkları, kiliseleri tahrip etmediklerini yazarken, bu savaş dolayısıyla Balkan manastırlarına, Drizipera'daki ünlü Alexandros manastırına ve ganimet ümidiyle mezarlara zarar verdiklerini belirttiler. Belki de buna sebep, ülkenin içinde bulunduğu durumdan yararlanarak Germen ve İranlı yağmacıların hareketi idi. (F. Altheim, Attila Et Les Huns)  (s.80)


Hunlar devrinden kalan arkeolojik malzemeler  (s.137-148)

Özellikle Hun bakır kazanlarının zamanı ve kökeninin belirlenmesiyle, onları menşeî, izleri iç ve Doğu Asya'ya yani Asya Hunlarına kadar takip edilebildi. (s.137)

Hun arkeolojik eserleri, şüpheli olanlarla birlikte 5 milyon km lik bir alana yayılı idi. (s.138)

Avusturya'nın ortasındaki Untersiebenbrunn'da bulunan zengin, farklı buluntular oldukça dikkat çekti. Bu kazılarda ortaya çıkan buluntular, her elbise için kullanılabilecek altın çengelli iğneler idi. Erkekler gibi ata binen, bu sebeple dar, vücuda oturan, yüksek yakalı düğme ve kopçayla kapanan, genelde kemerle bir araya toplanan Hun kadın elbiseleri için, çengelli iğne kullanmak gerekli değil idi. (s.142)


Avrupa Hunlarının teşkilat ve sosyal hayatı

Avrupa Hun devlet başkanlarının kullandığı ünvanlar bilinmemektedir. Diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Hunlarda da hakimiyetin karizmatik yani Tanrı tarafından bağışlandığı görülmektedir. Bunun en güzel vesikası ise, Akatir beylerinden Curidachus'un Attila'ya hitaben söylediği şu sözleridir: "... Attila fetih ganimetlerinden hissesini alsın diye Curidachus'u huzuruna davet etti. Fakat Curidachus bir tuzak sanıp, insanın Tanrı huzuruna çıkmasının zor bir iş olduğunu söyledi. Şayet insan güneşe bakamazsa Tanrıların en büyüğüne nasıl bakabilir ki?..." (s.149)

Hunlarda tahta geçecek kişinin asil olması gerektiği bilinmektedir. (s.150)


Hatun, Hun devleti yönetiminde söz sahibi idi. Ayrıca hükümdarın ilk eşi olması, ondan doğacak çocukların geleceğin hükümdarı olması hasebi ile, asil kandan yani Türk olması gerekirdi. Nitekim Attila'nın birçok hanımı ve çocuklarının olduğu söylenirse de, yalnız ilk eşi Arıkan (Arıg-han)'dan olan oğulları taht üzerinde hak sahibi olmuşlardı. Hakkında bilgi sahibi olduğumuz Arıg-han, Attila'nın sarayında kendisine ait gayet süslü ve gösterişli bir köşkte oturuyordu. Kendi hizmetine bakan özel erkân bulunmakta idi. Hun ülkesine gelen elçiler Attila ile birlikte kendisine de hediyeler getirmekte ve elçileri kabul ederek görüşmekteydi.  (s.151)


Ömür boyu bu kadar iç içe olunan atla, Hunların kaderi adeta birbirlerine bağlı gibiydi. Bu sebeple, Hunların geniş bir coğrafyada, farklı birçok kavim üzerinde kısa sürede hakimi olması ve özellikle yıkılmaz olarak kabul edilen Roma medeniyetin karşısında büyük başarılar elde etmesi, birçok araştırmacı tarafından at ile ok-yay'ın temin ettiği avantajlara bağlandı. Nitekim daha sonraları Romalılar başta olmak üzere mağlûp edilen kavimler de, hun usulü atlı, üzengili, koşum takımlı ve ok-yay kullanabilen askeri birlikler tesis ederek zaafiyetlerini ortadan kaldırmaya çalışmışlardı. (s.162-163)

Bunların yanında Hunlar ile bugünkü Avrupa milletlerinin ecdadı olan kavimler, aradaki münasebetler sayesinde giyim eşyası, çeşitli sanat tekniklerini öğrenmişler ve işlemeli kaftanları, kemerleri, tokaları, aynaları onlar sayesinde tanımışlardı. Öyle ki, iç çamaşırını bilmeyen Romalılar, karşılarında keten gömlekle gördükleri Hunlardan iç çamaşırı ve gömleği alarak kullanmaya başlamışlardı. (s.163)


Tarihi kaynaklardan bize ulaşan bu tasvirlere göre özetle şu şekil oluşmuştur. Hun insanları, kısa boylu, büyük kafalı, kalın boyunlu, geniş omuzlu, öne çıkık göğüslü, iri yarı tıknaz bedenli, kısa bacaklı ve soluk çehrelidir. Oysa Hun tarihinin aydınlatılması bakımından çok mühim olan arkeolojik buluntular arasında, bu vasıflarda bir insan tipi ortaya çıkmamıştır. Eskiçağ yazarları aşırı derecede abartma ile, Moğolların yüz ve beden hatlarını Hunlara aitmiş gibi tasvir etmişlerdir. Tabii ki aynı coğrafyadan bulunmuş olmaktan dolayı, Hunlarla Moğollar arasında küçük benzerlikler olmuş olabilir. Nitekim Hunların hakim oldukları sahada az sayıda Moğol da yaşamıştır. Bunlar Avrupa'da yaşayan kavimleri şaşırtacak kadar alışılmamış yüz-vücut hatlarına sahiptiler. Bundan dolayı Jordanes'in Attila'yı karakteristik olarak anlattığı bölüm, burada çizdiği Attila'nın dış görünümü, onun gerçek çağdaşları olan Moğol tiplemesinin, halkının bir örnek tipi olarak Attila'ya taşıdığı, bir asır sonra yazarın farazi olarak ortaya koyduğu bir tasvirden başka bir şey değildir. (s.172)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 123


« Yanıtla #6 : 17 Şubat 2012, 01:56:17 »

L. N. Gumilev, Hunlar

Attila orta boylu, geniş omuzlu, koyu saçlı ve basık burunluydu. Gür bir sakalı yoktu. Küçük gözleriyle fırlattığı şahin bakışlar muhataplarını ürkütüyor ve ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Öfkesi korkunç, düşmanlarına acımasız ama silah arkadaşlarına karşı son derece şefkatliydi. Gunlar (Hunlar) onun kabiliyet ve cesaretine güveniyorlardı. Bu yüzdendir ki Volga'dan Rhen'e kadar bütün kabileler onun sancağı altında birleşmişlerdi. Gunlar'dan başka Ostrogotlar, Gepidler, Türingler, Herullar, Turcilingler, Rugiler, Bulgarlar ve Akassir (Akatir)ler onun sancağı altında savaşıyor; keza birçok Romalı ve Grek de seve seve hizmetine koşuyordu. (s.584)

Gunlar(Hunlar)dan eski Türklerin torunları olarak bahsetmektedir (s.586)

Attila'ya "Tanrı'nın kırbacı" adının verilmesi kesinlikle yanlıştır. Attila elbette son derece akıllı, iradeli ve kabiliyetliydi. Fakat etnik dalga öylesine güçlüydü ki, o, kendini ve halkını kurtarabilmek için kendini bu akıntıya bırakmak zorunda kaldı. (s.588)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 123


« Yanıtla #7 : 17 Şubat 2012, 10:35:02 »

Attila'nın Türklüğü


Attila'nın Türk olduğunu gösteren kanıtları şöyle sıralayabiliriz:

1) Hanedandaki Türkçe isimler

Attila adı Türkçe veya Gotça olmakla beraber kendisinin adı değil lakabı da olabilir. Fakat atalarının, eşinin ve çocuklarının isimlerine baktığımızda bunların Türkçe olduğu görülür.

Hükümdar ailesinde tespit edilen adlar şöyledir: Karaton (kara don = siyah renkte elbise veya Kara-tun = güçlü soy), Muncuk (boncuk, aynı zamanda "bayrak" manasında, Attila'nın babası), Attila (doğduğu yer olduğu tahmin edilen Atıl, Etil = İtil (=Volga) adından. Bizans kaynaklarında adın Attilas olarak kaydedilmesi -latince şekli Attila- de bunu destekler. Adın Türkçe aslı Etil olmalıdır.), İlek (İlek=İllig=elig(kral)=İlig), Dengizik (= dengiz = deniz'den), İrnek (küçük-er) (Attila'nın üç oğlu), Aybars, Oktar (Attila'nın amcaları), Arıkan (Arıg-han = güzel, asli hükümdar. Attila'nın karısı). Tanınmış kimseler: Basık, Kursık, Atakam, Eşkam. Topluluk: Akatir, Şar (sarı = ak) - Ogur. Ayrıca, kımız. Hatta Dura-Europos (Fırat nehrinin orta mecraında Suriye-Irak sınırına yakın yerde buluntu yeri)'da ele geçen ms. 3. yüzyıl ortalarından kalma Parth ve Parsi dilindeki kitabede Güney Kafkasya'daki Hunların "Erk Kapgan, Topçak, Tarkan-beg, Kubrat, Kurtak" gibi Türkçe adlar talışıdıkları ileri sürülmekte ve Batı Hun hükümdar ailesinin Asya tanhularından indiklerini tespit bile mümkündür. (İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 72)

İsimler konusunda daha fazla bilgi için bkz. Gyula Nemeth'in "Hunların Dili" adlı makalesi


2) Dış görünüşü hakkındaki tasvirler

Jordanes'e göre Attila kısa boylu, geniş omuzlu, iri başlı, ufak gözlü, seyrek sakallı, yassı burunlu idi, yüzü renksizdi.

(...) Bu tasvirlerden, Hunların fizik karakteri keskin hatlarla belirtilmekte ve önümüze mongoloid bir Türk ırkı çıkmaktadır. Ayırıcı vasıfları, renksiz bir çehre, yassı bir burun, yuvarlak bir başta oturan nispeten küçük gözler, "kalvinist" bir boyun, tıknaz bir gövdedir. Mesela Radloff'un Kırgızlara veya Altay Kalmuklarının görünüşlerine dair satırlarını okuyan bir kimse, aradaki benzerliklerin derhal farkına varacaktır. Hatta, Hunların sakal ve bıyığının seyrek olduğu hakkındaki aslında mânâsız gibi görünen kayıt dahi Kırgızlara ve Kalmuklara uymaktadır. Hunlar, ölüleri yakma modasını Pontus steplerine de getirdiklerinden, mezarlarında hemen hemen tam bir iskelete rastlanmamaktadır. Bu itibarla iki Hun devri mezarında (Viyana Semering ve Nyita civarında Straze-Vagör) mongoloid kafataslarının da meydana çıkmasını bir talih eseri saymak gerekir. Bu buluntular ancak Hunlara aittir; o halde antropoloji Latin yazarlarını haklı çıkarmaktadır ve Hunlar bir Türk kavmidir.

Jordanes'in tasvir ettiği Attila siması, en ufak hatlarına kadar, her şeyi ile bir atlı göçebe hükümdarını göstermektedir. Bu, Avar kağanı Bayan veya Göktürk kağanı Slzibul gibi bir insandı. Jordanes'ten öğrendiğimize göre "azametle dolaşır, mağrur vücudunun kuvvetini hareketleriyle gösterme gayesiyle, gözlerini sağa sola çevirirdi. Muharebeden hoşlanmasına rağmen yine de ileriyi görerek hareket eder ve aklıyla birçok gayelerine erişirdi. Kendisine yalvaranlara karşı merhametli davranır ve kendine tâbi olanlara karşı lüfufkâr hareket ederdi. Kısa boylu, geniş omuzlu idi. Büyük başına nispetle gözleri ufak idi. Seyrek sakalı artık kırlaşmıştı. Yassı burnu ve biçimsiz suratı, menşeinin damgasını üzerinde taşıyordu." Tasvir, Attila'nın mongoloid tipinde Türk ırkından olduğunda şüphe bırakmamaktadır. Çehresinin yassı burun ve ufak gözleri yanında, tıknaz boyu ve kısa boynu buna delalet eder. Seyrek sakal ise, Türk ırkına mensup Asya göçebelerinin (Kırgızlar vs.) bariz bir vasfıdır.


3) Soyunu Asya Hunlarına dayandırması ve asil bir soydan gelmesi

15. asır Macar kroniği Johannes de Thurocz'un 1490 civarında yazdığı "Chronica Hungarorum" adlı eserinde bir soy cetvelinden bahsedilmektedir. Frederich Hirt, Thucroz'un naklettiği soy cetvelini Hiung-nu beylerinin (Tou-man yani Mete'den başlayarak) isimleri ile birleştirerek, Attila soyunun şeceresini ortaya koymaya çalışmıştır. Hirt, Thurocz'un eserinde Attila'nın atalarına ait 37 isimden oluşan bir fihrist tespit etmiştir. Attila'yı bu listeye göre -İncil'de geçenleri saymazsak- 31 isim takip etmektedir.

Bütün bunlardan Hirt aşağıdaki neticeye varmıştır:
1. Attila, kendisini mö 7. yüzyıla kadar uzanan bir hükümdarlık neslinin takipçisi olarak kabul etmektedir.
2. Attila, büyük bir ihtimalle mö 36 yılında Çin elçilerini öldürdüğü için yine Çinliler tarafından öldürülen Tschi-tschi'nin bir takipçisidir.


Ayrıca Priskos'a göre Attila Roma elçisine şu sözleri söylemiştir: "(imparator) Theodosis, asil ve seçkin bir ailenin çocuğudur; kendisi (Attila) de asilzadedir, babası Muncuk asaletini lekesiz olarak muhafaza etmiştir. Buna karşılık Theodosis, kendisine vergi ödeyen bir köle haline gelmek suretiyle babasından miras aldığı asaleti kaybetmiştir."


4) Birden fazla eşi ve çocuğu olmasına rağmen soyunun ilk eşi olan Arıkan'dan devam etmesi, bu uygulama diğer Türk devletlerinde de (en iyi örnek olarak binlerce çocuğu bulunan Cengiz Han'ın ilk eşinin Türk olması, devlette ilk eşi Börte'den olan çocuklarının söz sahibi olması) görülür.

Hatun, Hun devleti yönetiminde söz sahibi idi. Ayrıca hükümdarın ilk eşi olması, ondan doğacak çocukların geleceğin hükümdarı olması hasebi ile, asil kandan yani Türk olması gerekirdi. Nitekim Attila'nın birçok hanımı ve çocuklarının olduğu söylenirse de, yalnız ilk eşi Arıkan (Arıg-han)'dan olan oğulları taht üzerinde hak sahibi olmuşlardı. (Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, s. 151)

Bleda'nın ve Attila'nın da haremleri vardı. Attila'nın ilk kademedeki zevcesini ismen dahi tanıyoruz: kendisini Arı-kan (temiz prenses) diye adlandırıyorlardı. Her ne kadar Attila'nın Arı-kan'ın yanında başka birçok zevcesi mevcut idiyse de (son düğününü İldiko ile yapmıştı) ve her ne kadar bunlardan da çocukları dünyaya gelmişse de, tahta çıkış bahsinde yine de ilk hanımından dünyaya gelen üç oğlu hesaba katılıyordu. (Gyula Nemeth, Attila ve Hunları, s. 86)


5) Hatun ve kadının devletteki yeri

Yine Priskos'a göre: "Arıg-han, Attila'nın sarayında kendisine ait gayet süslü ve gösterişli bir köşkte oturuyordu. Kendi hizmetine bakan özel erkân bulunmakta idi. Hun ülkesine gelen elçiler Attila ile birlikte kendisine de hediyeler getirmekte ve elçileri kabul ederek görüşmekteydi."

Ayrıca, Attila'nın hanımı Arıkan'ın sarayı, elçileri kabul etmesi, onlara ziyafet vermesi ve Bleda'nın dul eşinin bir köyün hakimi olması gibi, Türk siyaset ve idaresinde kadının yerini ve değerini gösteren dikkat çekici izahatlar da vardır.


6) Tanrıkut inancı

Diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Hunlarda da hakimiyetin karizmatik yani Tanrı tarafından bağışlandığı görülmektedir. Bunun en güzel vesikası ise, Akatir beylerinden Curidachus'un Attila'ya hitaben söylediği şu sözleridir: "... Attila fetih ganimetlerinden hissesini alsın diye Curidachus'u huzuruna davet etti. Fakat Curidachus bir tuzak sanıp, insanın Tanrı huzuruna çıkmasının zor bir iş olduğunu söyledi. Şayet insan güneşe bakamazsa Tanrıların en büyüğüne nasıl bakabilir ki?..."

Tanrıkut inancının bir diğer ve belki de en güzel örneğini Orhun Kitabeleri'nde görüyoruz "Tanrı gibi Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı, sözüm: Babam Türk Bilge Kağanı ... Sir, Dokuz Oğuz, İki Ediz çadırlı beyleri, milleti ... Türk tanrısı ... üzerinde kagan oturdum. (...) Yukarıda Türk Tanrısı, mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiştir. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İltiriş kağanı, annem İlbilge Hatun'u göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmıştır." Yine aynı şekilde Mete'nin "Tanrıkut" şeklinde anılması buna örnektir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Camuka07
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 48



« Yanıtla #8 : 17 Şubat 2012, 13:27:13 »

Verdiğin bilgiler için saol kandaşım.Tükrklüğümüzle ve atalarımızla ne kadar gurur duysak azdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.145 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.01s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.