Osmanlı’da, ‘falakacılar’
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 12 Aralık 2019, 16:51:00


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Osmanlı’da, ‘falakacılar’  (Okunma Sayısı 3755 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« : 02 Ağustos 2009, 00:26:50 »

Falakacılar
İstanbul’un suç günleri
Osmanlı’da, ‘falakacılar’ denilen görevliler suçluları cezalandırırdı. İdamlar, ibret alınması için halka gösterilirdi.
İstanbul huzursuz. Suç oranı yükseldi, potansiyel suçlu sayısı arttı. Uyuşturucu, kapkaç, hırsızlık, ‘va’ka-i adiye’, yani sıradan olay. 15 milyon nüfuslu metropol için hükümet özel tedbir peşinde. Ve uygulamaya girecek yeni ceza muhakemesi yasası dolayısıyla suç oranının daha da artacağı endişesi var…
Ortalık eskiden süt-limandı da şimdi mi huzur bozuldu derseniz elbette değil. İmparatorluk asırları boyunca da ‘Dersaadet’in başı suçtan yana dertteydi. Osmanlı başkentine kişilerin elini kolunu sallayarak girmesi yasaktı elbette.
‘Taşra’dan gelenler Yedikule, Edirnekapı ve Bostancı’daki ‘nizamiye’ noktalarında görevlilere şehre neden geldiklerini, ne kadar süreyle ve nerede kalacaklarını bildirmek zorundaydılar. Dolayısıyla kent göç dalgası yaşamadı ’sindirerek’ gelişti. İmparatorluk gücünün doruğundayken fazla sorunla karşılaşmadı. Hatta konuşma konusu olsun diye basit hadiselerin dillendirilip abartıldığı dahi söylenebilir. Ama zirveden geriye kayış başladıktan sonra okun yaydan kurtulduğu da…
Lale devri
Hiç kuşkusuz imparatorluğun Avrupa’yı titrettiği asırlarda da suç işlenmiyor değildi. Ama kadı defterlerinden yansıyan çoğunlukla sarhoşluk ve kavgadan ibaretti. Lale Devri’yle ‘şerbetçi’ diye anılan meyhaneler, bekâr odaları, çamaşırhaneler sardı İstanbul’u.
Bir yanıyla imparatorluğun şaşaa ve debdebe çağıdır Lale Devri. Ulaşılan gücün ihtişam olarak yansıdığı, rakipsizliğin kayıtsızlık ve pervasızlığı davet ettiği bir dönem. Her konuda olduğu gibi bu konuda da herkesin önündeki örnek saraydı şüphesiz. Rezalet kelimesiyle anılır olmuştu Topkapı. İçoğlanlardan birinin Yenikapı’da açtığı evde ‘azgın’ kadınların erkeklerle buluşmalarını sağladığı, haremde görevli ‘ak ağalar’ içinde bazılarının valide sultanı hatta padişahın haseki kadını dahil pek çok kişiyi tehdit edip istediğini yaptıracak gücü elinde tuttuğu devirdir bu.
Ahalinin konak eğlenceleri, helva geceleri, sandal safasıyla bu örneği taklide yönelmesine fazla şaşırmamak lazım. Arkası kesilmeyen askeri yenilgiler, suçlanan yeniçeri ocağının cephede başarısız oldukça saray üzerinde kurduğu baskı İstanbul’u asayişsiz kent haline getirdi. Eminönü’nde Hidayet Camii’nin bulunduğu yer ‘Melek Girmez’ diye anılıyordu. (Kütahya’da ve Adana’da bu adı taşıyan esnaf sokakları var) ‘bekâr odaları’nın bulunduğu bu mahal, istiklalini ilan etmiş gibiydi. Yeniçeri ağası Süleyman Ağa’nın arpalığıydı 2. Mahmud döneminde orası. 1813 kayıtlarında Melek Girmez ‘ fuhuş yatağı’ olarak yer alıyor.
Karaköy’deki ‘Çıfıt Kapısı’ 17. yüzyılda, devrin, tefeci, kabadayı, külhanbeylerinin yatağıydı. Oysa aynı yer bir asır öncesine kadar ‘Şuhut Kapısı’ yani şehitler kapısı diye anılıyordu. Mekân, Germiyanoğullarından Kamkar Bey’in üç bin yiğitle baskın verdiği ve tamamının şehit olması üzerine almıştı bu adı.
Kentin asayişinden sorumlu Bostancı himaye edip göz yummasa ayakta kalamayacak bir diğer şer merkezi Zindan Kapısı’ydı. Orayı, her türlü rezaleti işleme özgürlüğüne sahip olduklarını düşünen yeniçeriler Cafer-i Ensari’ye nispet edip Baba Cafer diye anıyorlardı.
Keleş Mehmet, Seyyid Mustafa, Süleyman Ağa… Bu yeniçeri üçlüsü kentte padişahtan daha güçlüydü. Emirlerinde kendilerine bağlı yüzlerce asker vardı. Halk, -Seyyid denilerek Peygamber sülalesinden olduğunu iddia edip umumhane işletmek ne iştir…- diyordu…
Böcekçibaşı, baştebdil
İstanbul’da bu dönemde şimdinin ‘İçişleri Bakanlığı’ diyebileceğimiz İhtisap Ağalığı, sonrasında İhtisap Nezareti ihdas edildi. ‘Falakacılar’ diye anılan ve sadrazama bağlı çalışan elemanlar oraya kaydırıldı. Buraya bağlı Böcekçibaşılar suçluları takip ve yakalamakla görevliydi. Bunlar suç işlendikten sonra hizmet veriyorlardı.
Devlet suç işlenmeden bilgilenmek ihtiyacı hissedince istihbarat hizmeti görmek üzere bir tür ’sivil polis örgütü’ olarak Baştebdil birimini kurdu. Ama ne yasak konulur ve ne tedbir alınırsa alınsın baskıya direnen Bekri Mustafa, Tuzsuz Deli Bekir gibi namlı sarhoşlar eksik olmadı İstanbul’dan.
Bekri Mustafa’nın Bostancıbaşı’na sarhoş yakalanınca meyhanenin havuzuna atlayıp Burası senin yetki alanının dışında… Bana Kaptan-ı Derya karışır- diye kafa tuttuğu anlatılır. Onların varlığı latife kaynağıydı bir bakıma. Ama ortalıktan kaldırılana kadar İstanbul halkı yeniçeri zorbalığından çektiği kadar kimseden çekmedi. İçip içip kadınlar hamamını basar, erkek çocuklarını bile yalnız gezmekten korkar hale getirir, limana gelen gemilerden haraç alırlardı.
Bir yeniçeri ağasının musallat olduğu gemiye adamlarıyla çıkıp seren direğine ucuna özel renklerde kumaşların bağlandığı baltasını saplaması, -Buna ben el koydum- manasına geliyor diğer yoldaşlarını oradan uzak tutmaya yarıyordu.
Gözden ırak olmak
Yabancı kaptanlar içine düştükleri hali padişaha arz etmek için geceleri yelken direklerinin tepesine çaputlar bağlayıp onları tutuştururlar, buna ‘ateş istidası’ yani ateş dilekçesi, denirdi… Umutları padişahın Topkapı Sarayı’ndaki odasından dışarı baktığında, -Ne dertleri var, öğrenin- demesindeydi…
Osmanlı vükelasının saray çevresinde kümelenme alışkanlığını bırakıp Boğaziçi’ne yayılması Lale Devri sonrası. Osmanlı vezirlerinden pek çoğunun izin verilse sarayda ikamete razı olduklarına ya da Padişah’ın seslense işitilmesini sağlayacağı mesafede kalma arzusu taşıdıklarına hükmetmek için sebep çok. Bunların başında güvenlik kaygısı gelir.
Kargaşa yılları, sarayın ve padişahın ahım şahım bir güvenlik içinde olmadığını gösterdikten sonra Osmanlı bürokrasisi Boğaz havası aldı. Saray ‘Patrona’ adında bir hamam tellağı ve çırakları tarafından basılmış, padişah tahtından indirilmek istenmesinin önüne vezir kelleleri feda ederek geçebilmiş, ardından bir senede üç saltanat değişikliğine tanık olmuştu…
Vezirler Boğaz’a, açılmakta sarayda mevki edinmiş suç örgütü liderleri kadar cesaretli olmadı. -Padişaha her gün bir büyük iyi haber vermek lazım- diyen Halet Efendi’nin yalısı Beşiktaş’taydı örneğin. Rüyasında, Arabistan isyanının müsebbiplerinin Mısır Hidivi tarafından yakalanıp İstanbul’a yollandığını gördüğünü söyler, bu müjdesine karşılık binlerce altın alırdı… Fal bakıp büyü yapardı.
Ama sarayın yanı sıra hırsızların iş üstünde yakalanmamak, aşuftelerin zengin bir dost tutmak için başvurdukları kişiydi Halet Efendi.
Ortaköy taraflarında Tırnakçı Yalısı vardı. Günümüzün tabiriyle ‘manikür-pedikür’ yapan kişiydi sahibi. Harem halkındandı, padişahın tırnaklarını kesen kişi olarak ünlüydü.
Bebek taraflarına gelindiğinde Hakimbaşı Behçet Efendi yalısı süslüyordu sahili. O Behçet Efendi ki padişaha ‘Bin esrar’ adında muhteşem bir kitap yazmaya karar verdiğini söylemiş, ancak bahsedecek bin tane vaka bulamayınca, kardeşi Abdülhak Molla’dan yardım istemişti. O da bitiremeyince, oğlu Hayrullah Efendi sayesinde tamamlayabilmişti ‘eser’ini.
Padişahın her derde deva bulduğuna inandığı bu ‘büyük âlim’in Bin Esrar’ında yer alan tedavilerden biri hıçkırıkla ilgiliydi: -Hıçkırık olanın ağzına canlı kazın gagasını yedi defa tutarsan yedincisinde kaz ölür, hıçkırık biter…- Behçet Efendi’nin, -Hastasınız efendimiz…- diyerek her gün padişahın moralini bozduğu gerekçesiyle Keşan’a sürgüne gönderildiğini, İstanbul’dan ayrılırken o zaman kadar biriktirdiği serveti küpeciklere koyup yanına aldığını ama durumdan haberdar olan zaptiye nazırının ‘haşarat takımından biriyle anlaşıp’ kafileye baskın verdiğini ve eklemem lazım….
Beyoğlu
19 yüzyıl ve Beyoğlu’nun keşfiyle Zaptiye Nezerati’nin ihdası aynı döneme denk gelir. İlk genelev nizamnamesinin yayımlandığı, ilk kumarhanelerin açıldığı dönemdir bu; tabii, ilk ‘özel koruma’ların boy gösterdiği dönem. Direklerarası’nın halka dönük şaşaası, tiyatrolar ve Avrupa’dan turneye gelen topluluklarla şenlenen İstanbul’da kulakların kıskançlık cinayetleri, hırsızlık, gasp suçlarına alışmaya başladığı yıllar…
Asayiş görevlilerinin de bu dönemde suça bulaştıklarını söylemekte sakınca yok. Aranan kişiler rüşvetle sırra kadem basarlar, randevuevleri polis himayesinde faaliyet gösterir, yabancı topluluklar beraberlerinde polis yetkililerinin gönlünü eğlendirecek kadınlar gezdirirler, kumar her seviyede heyecan ve vakit geçirme aracı haline gelir…
Suç önlemekte aciz kalan polisin (ki ilk nizamnamesi Paris emniyet teşkilatının kuruluş yönetmeliği tercüme edilerek kaleme alınmış) bulabildiği ‘akılcı’ tedbir kabadayıların asayiş hizmetine alınmasıdır. Semtleri, kabadayılara emanet etmenin halkı ve polisi büyük ölçüde ferahlattığı inkâr edilemez. ‘Tedbir’in bedeli bu kabadayıların pazar esnafını canından bezdirdiğini, hamallığı kendilerince ruhsata bağladıklarını, kahvehaneleri ofise dönüştürdüklerini görmezden gelmekti.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kaan Ulas
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 5.100


Madem ki Türküz; o halde Türk gibi yazarız.


« Yanıtla #1 : 30 Eylül 2019, 17:55:09 »

Osmanlının falakacıları.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCA, ATSIZCILIK
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.067 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.013s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.