Ziya GÖKALP
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 17 Kasım 2017, 22:32:38


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ziya GÖKALP  (Okunma Sayısı 14140 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
BABRAK
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 451


Tanrı'nın Öfkesi


« : 11 Ekim 2008, 16:00:43 »

Ziya Gökalp (1876-1924) öncelikle Türkiye'yi Sosyoloji ile tanıştıran kişiydi ve ateşli bir Türk Milliyetçisi olarak sosyolojiyi entellektüel bir temel oluşturmada esas aldı.
Mahallî,resmî bir gazetede mesul müdür bir memurun oğlu olan Mehmet Ziya (daha sonra Gökalp) Diyarbakır'da doğdu, orada laik okullara devam etti ve aynı zamanda islam hukukuna vakıf olan amcasından geleneksel islam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Yine de, bir sonraki yıl İstanbul'a gidebildi ve Baytar Mektebine (Veterinary College) kaydını yaptırdı.

Daha önce Jön Türklerin (Young Turks) fikirlerinden etkilenen Gökalp, 1985 yılında İstanbul'da gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (Union and Progress) üyesi oldu. 1898'de tutuklandı; bir yıllık mahpusluk devresinden sonra bütün zamanını çalışmalarına adadığı doğduğu şehre sürgün edildi. O yıllarda Paris'te sürgünde olan Jön Türkler Fransız sosyolojisinden çok yoğun olarak etkilenmişti.İçlerinde Le Play hayranı olan Prens Sabahattin, Osmanlıların sadece sosyolojik çalışmalar yoluyla sosyal değişmeyi anlayabileceklerini daha sonra bu görüş Gökalp tarafından da desteklenmişti ve imparatorluğu bir arada tutan çeşitli unsurlar arasında uzlaşma sağlama yolunu bulabileceklerini (28 Ağustos, 1099 tarihli Peyman gazetesinin ilk sayısında) beyan etmişti.

Jön Türk devriminden sonra, 1908'de Gökalp İttihat ve Terakki Fırkası'nın Diyarbakır'daki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanik'teki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanikte sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiye'de ilk defa gerçekleşen böyle bir atamadan beş yıl sonra da İstanbul Üniversitesi'nde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbul'u Türkiye'deki sosyoloji çalışmaları için bir merkez haline getirirken, bu faaliyeti 1919'a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Malta'ya sürgüne gönderilen Gökalp, yürekli bir Atatürk taraftarı olarak 1921'de Diyarbekir'e geri döndü ve milli liderlere yol göstermek amacıyla sosyolojik makale serileri hazırladığı küçük mecmua'nın sorumlu müdürü oldu. 1922'de (Ministry of Public Deparmant of the Education) un Ankara'daki Kültürel Yayınlar Dairesine müdür olarak atandı ve orada ünlü eseri "Türkçülüğün Esasları" yayınlandı.

Gökalp Jön Türklerin gerçekleştireceği siyasi devrimin, iktisat aile, güzel sanatlar, ahlak ve hukuk gibi alanlarda "Yeni Hayat" ortaya çıkaracak sosyal bir devrimle tamamlanmaya ihtiyaç gösterdiğine inanmıştı. Yeni bir Türk medeniyeti sadece Türkiye'nin gerçek milli değerlerinin kazanılmasıyla yaratabilirdi. 1911'e kadar Gökalp, değerlerin hiçbir şey ifade etmediğine,"fikir-kuvvet"(idees forces)'un felsefesi öneme haiz olduğuna inanmıştı. Fakat 1912'den sonra Durkheim'in değerlerle ilgili yorumunu (collective represantations) kollektif temsiller olarak kabul etti. (Gökalp, Durkheim'i en önemli sosyolog ve sosyolojinin kurucusu olarak düşünüyordu.)

Gökalp'e göre tam olarak ifade edildiklerinde idealler olarak adlandırılan kollektif temsiller (collective reprasantations). kollektif şuurdaki gerçeklerdir. Değerlerin tek kaynağı toplumun kendisidir, ve bireylerce elde edilen kollektif duygu ve bilgi birikimi kollektif şuuru oluşturur. (1911-1923) 1959, s.62-64)

Balkan savaşı yenilgisinden sonra, Türkiye için kritik bir dönem başladı. Reformlar üzerindeki tartışmalara İslâmcılık, Batıcılık ve Türkçülük arasındaki çatışmalar öncülük etti. 1912'de İstanbul'a gelen Gökalp, bu çatışmaların daha geniş bir bakışla ele alınarak, giderilmesi gerektiğini hissetti. Gökalp, insanın her biri kendi değer sistemine sahip olan kültür gruplarının ve evrensel kabul ve kültürel yayılma kaabiliyeti olan kural ve tekniklerin bileşimi olduğunu tartıştı.

 ([1911-1923] 1959, s.97-101) Türklerin aynı anda; Türk Milletine, İslâm ümmetine ve Avrupa medeniyetine ait olduğu sosyolojik bir vakaydı. (Gökalp [1911-1923] 1959, s.71-76; Heyd 1950, s. 149-15]) Gökalp, milliyetçiliğin, modern çağın en güçlü ideali, milletlerin ise, kültür grupları skalasında en üst seviyede gelişmemiş türler olduğunu, yoğunluğu gittikçe artan bir şekilde vurguladı. Millet kavramı içinde, Türk kültürünü, İslâmı ve Batı teknolojisini bir araya getirmenin mümkün olduğunu düşündü. Gökalp, daha sonra, kollektif temsilleri millî âdetlerle bir tutma gerektiği noktasına geldi ve ......" bir milletin kültürünü ait olduğu medeniyetten ayırma çalışmaları yapan disipline kültürel sosyoloji adı verildiğini" öne sürdü. ([1911-1923] 1959, s.172-173)

Bir sosyoloğun görevinin millî kültür unsurlarını ortaya çıkarmak (keşfetmek) olduğu inancını takiben, Türk ailesinin evrimi ile (pre-islamic) İslâm-öncesi Türk dini ve devlet üzerine bir dizi çalışmaya girişti. Gökalp'ın modernleşmiş islâm düşüncesine ait teorisi ilahi kaynaklı olmasından ziyade, sosyal kaynaklı uzlaşma dayanan ve bundan dolayı seküler değişimi parelel olarak değişebilen İslamın kurallarının bir kısmına yönelikti. ([1911-1923]1959, s.193-196) Bir devletin seküler olması gerektiğine inanmıştı ve eğitim ve ekonominin millî olması gerektiğinin ısrarlı savunucusuydu. Eğitim ve ve hukuku sekülerleştirme ve kadınlar için eşit haklar teklif etme üzerindeki programları kısmen 1917 - 1918 yıllarında uygulamaya konuldu.

Gökalp üzerindeki fikirler ikiye ayrılır. Gökalp, bizzat kendisi, çalışmalarını özgün hale getiren şeyin, Durkheim'ın sosyolojik metodu üzerindeki denemelerini Türk medeniyetine uygulamak olduğunu düşünüyordu. Destekleyicileri ise; onun kültür ve millet yapısı üzerindeki kavramsallaştırmalarının özgün olduğu ve çalışmalarının, Durkheim geleneğindeki bilimsel sosyolojiyi temsil ettiği konusunda hemfikirdiler; ayrıca, muhalifleri, Gökalp'ın baskın kollektivist fikirlerle, dogmatik tümden ve gelimci bir zihin yapısına sahip olduğunu vurgularlar. Bunların ötesinde, Gökalp, ateşli bir milliyetçiydi ve öğretilerinin Türkiye'nin modernleşmesi yolunda fikrî bir kaynak sağladığına şüphe yoktur.

Gökalp'ın çalışmalarındaki tarihî kavramlar için bakınız. İSLAM,NATİONALISM; PAN MOVEMENTS; ve DURKHEIM; LE PLAY'ın biyografileri..


ESERLERİ

(1911-1923) 1959 Turkish Nationalism and Western Civilization: Selected Essays, Translated and edited with an introduction by Niyazi Berkes. New York: Columbia Univ. Press.

(1923) 1940 Türkçülüğün Esasları ("Foundations of Turkism") İstanbul: Arkadaş Matbaası. Külliyat. 2 bölüm Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1952-1965. bölüm 1: Şiirler ve halk masalları bölüm 2: Ziya Gökalp'ın mektupları. Ziya Gökalp'ın ilk yazı hayatı, 1894-1909: Doğumu'nun 80. yıldönümü münasebetiyle. İstanbul: Diyarbakırı Tanıtma Derneği 1956.

Kızıl Elma (1914)
 
Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak (1918)

Yeni Hayat (1918)

Altın Işık (1923)

Türk Töresi (1923)

Doğru Yol (1923)
 
Türk Medeniyet Tarihi (1926, ölümünden sonra)

Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler (ölümünden sonra)


HAKKINDA YAZILANLAR

HEYD, URIEL 1950, Foundations of Turkish Natıonalism: The Life and Teachings of Ziya Gökalp. London. Luzac.

TÜTENGIL, CAVIT O. 1949 Ziya Gökalp Hakkında bir bibliyografya denemesi, İstanbul: Berksoy Matbaası 

ZİYA AL-DİN , FAKHRİ 1935 Ziya Gökalp, sa vie et sa sociologie: Essai sur l'inftuece de la sociologie française en Turquie

Ziya Gökalp: Bir Fikir Adamının Romanı (1951), Mehmet Emin Erişirgil'in kişisel gözlemlerine dayanan en ilginç kitaplarından biridir. Yazar bu incelemesinde, bir bölümü kendi yaşadığı olayları, yılların birikimi ile değerlendirilmiş ve Türkiye da yeni bir dönemin başladığı yıllarda yayınlamıştır.
 
Alıntıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Felsefemdir kitâb-ı imânım,
Taparım kendi ruhumun sesine,
Secde eyler hakikâtim her an,
Kalbimin ateş-i mukaddesine!...
BABRAK
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 451


Tanrı'nın Öfkesi


« Yanıtla #1 : 15 Kasım 2008, 15:15:03 »




23 Mart 1876’da Diyarbakır’da doğdu. 25 Ekim 1924’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Mehmet Ziya. Babası yerel bir gazetede çalışan memurdu. Eğitimine Diyarbakır’da başladı. Amcasından geleneksel İslam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Bir yıl sonra 1895'te İstanbul’a gitti. Baytar Mektebine kaydını yaptırdı. Buradaki öğretimi sırasında İbrahim Temo ve İshak Sukûti ile ilişki kurdu. Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Muhalif eylemleri nedeniyle 1898’de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra 1900'de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. 1908'e kadar Diyarbakır'da küçük memuriyetler yaptı. 2'nci Meşrutiyetten sonra İttihat ve Terakki'nin Diyarbakır şubesini kudu ve temsilcisi oldu. "Peyman" gazetesini çıkardı. 1909'da Selanik'te toplanan İttihat Terakki Kongresi'ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Bir yıl sonra, örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. 1910’da kurulmasında öncülük yaptığı İttihat Terakki İdadisi'nde sosyoloji dersleri verdi. Bir yandan da "Genç Kalemler" dergisini çıkardı. 1912'de Ergani Maden'den Meclis-i Mebusan'a seçildi, İstanbul'a taşındı. Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı "Türk Yurdu" başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua'da yazılar yazdı. Bir yandan da Darülfünun-u Osmani'de (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri verdi.

1. Dünya Savaşında Osmanlı'nın yenilmesinden sonra tüm görevlerinden alındı. 1919'da İngilizler tarafından Malta Adası'na sürgüne gönderildi. 2 yıllık sürgün döneminden sonra Diyarbakır'a gitti, Küçük Mecmua'yı çıkardı. 1923'te Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı'na atandı, Ankara'ya gitti. Aynı yıl İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet meclisi'ne Diyarbakır mebusu olarak girdi. 1924'te kısa süren bir hastalığın ardından İstanbul'da yaşamını yitirdi. Osmanlı Devleti'nin parçalanma sürecinde yeni bir ulusal kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlaki ve kültürel değerleriyle, Batı'dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu.Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Batı'nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi. Toplumsal modeli, Emile Durkheim'in teorik temellerini kurduğu "dayanışmacılık" temelinde şekillendi. Bireyi temel alan liberalizm ile çatışmacı toplumu temel alan Marksizm'e karşı mesleki örgütleri temel toplum birimi olarak kabul eden solidarizmde karar kıldı. Toplumsal ve siyasi görüşlerini anlattığı sayısız makale yazdı. "Türkçülük" düşüncesini sistemleştirdi. Milli edebiyatın kurulması ve gelişmesinde önemli rol oynadı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Felsefemdir kitâb-ı imânım,
Taparım kendi ruhumun sesine,
Secde eyler hakikâtim her an,
Kalbimin ateş-i mukaddesine!...
Almila
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 93



« Yanıtla #2 : 19 Ocak 2009, 17:39:48 »

Ey Türk, senin köyün hür bir yuvadır
Çiftlik değil, yoktur beyi ağası
Her köylünün var bir çifti tarlası,
Öz evinde o hem bey hem ağa'dır.

Hiç kimsenin yarıcısı rençberi
Olmaz, ancak olur vatan askeri.

Ümmi değil, muallimsiz kalsa da
İmamı yok, gene bilir dinini.
Dost ve düşman kimdir, bilir dünyada,
Doğru bulur... sevgisini kinini.

Ona cami, mektep, kitap yapınız.
Emin kalır hudutta her kapımız...

Lakin ey Türk, bu mesut köy bitiyor!
Mültezimin, faizcinin, tüccarın
Pençesinde diyor beni kurtarın;
Bu üç işi senden çabuk istiyor.

Kaldır a'şar usülünü aç banka
Yap her semtte bir ziraî sendika

Ziya Gökalp
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCI
GökBörü
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 113


BİR BOZKURT GÖRÜN BU GECE BİR DE BENİ


« Yanıtla #3 : 21 Ocak 2009, 13:34:16 »

Ziya GÖKALP düşüncelerinde islamın çağdaş düzeyde yaşanması gerektiğini ve Türk Kültürünün canlanması gerektiğini ülküsüz kudretin olmayacağını anlatmaya çalışmıştır. Bir inceleme kitabınları bunları çok açıklayıcı bir biçimde yazmıştır.

TTK
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

GENÇ ATSIZCI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 8


« Yanıtla #4 : 16 Temmuz 2009, 13:10:21 »

Ya arkadaşlar Ziya Gökalp'in Türkçülüğün Esasları kitabını nerde bulabilirim ??
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
mesuthan
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : 25 Ekim 2009, 17:01:46 »

Büyük Türkçü Ziya Gökalp Beği ölümünün 85.yıldönümünde (25 Ekim 1924) sonsuz saygı  ve rahmetle anıyoruz. Tanrı uçmakta kavuştura .TTK.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATTİLABİLGEHAN
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 973



« Yanıtla #6 : 25 Ekim 2009, 17:14:53 »






                                                                  AMİN
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 123


« Yanıtla #7 : 20 Şubat 2012, 23:01:30 »

Atsız’ı Etkileyen Şahsiyetler : Ziya Gökalp (2)


Geçen yazımızda Atsız’la Ziya Gökalp’ın Türkçülük konusunda müşterek oldukları veya farklı göründükleri noktaları belirtmiştik. Bu yazımızda ise iki şahsiyet arasındaki mizaç ayrılıklarını ve bunun Türkçülük hareketine yansımasını ele alacağız.

Ziya Gökalp, kararlı fakat sakin bir yaradılış sahibidir. Hattâ mahcup denilecek ölçüde çekingendir. En azından, fikir hayatının ilk yarısında böyledir. Fakat kader onu kalabalıklara ve siyasete çekmiştir. İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne katılmış, bu cemiyet parti hâline gelip de iktidara geçince yönetici kadronun içinde ve önünde yer almıştır.

Ziya Gökalp’ın ünlü “Turan” şiiri, Selanik’te bulunduğu sırada, Ali Canip (Yöntem) ile bir arkadaşının yönetimindeki Genç Kalemler dergisinde yayınlanmıştı. İlk yayımında şiirin imzası Tevfik Sedat idi. Ali Canip, Turan şiiri eline geçince okuyup heyecanlanmış ve derhal yayınlamaya karar vermişti. Şiiri getiren zat “Bunu Ziya Beyden aldım” demişti. Peki ama, bu Ziya Bey nasıl bir adamdı? Şiir hem edebiyat bakımından hem millî duygular bakımından son derece başarılıydı. Ali Canip, Ziya Beyle mutlaka tanışmak istiyordu. Bu arzusunu açtığı arkadaşı birkaç gün sonra gelmiş “Ziya Bey bu akşam sinemadaki locasında olacak. Seninle birlikte oraya gideceğiz. Böylece tanışırsınız” demişti. Locaya girince Ali Canip’i takdim etmiş, Ziya Gökalp da “Müşerref oldum” gibilerden bir iki kelime söylemişti. Oturmuşlardı. Bir daha hiçbir konuşma olmamıştı. Ziya Gökalp sürekli susuyor, düşüncelere dalmış görünüyordu. Ali Canip sıkılmış, geldiğine geleceğine pişman olmuştu. Nihayet “Efendim, müsaadenizi istirham ediyorum” deyip kalkmıştı. Gökalp sadece “Güle güle” demişti. Çıkınca arkadaşına “Yahu, bu ne hâldir?” diye sitemle sorunca “Ziya Bey öyledir, alınmana gerek yok” cevabıyla karşılaşmıştı. Gerçekten, kısa süre sonra Ali Canip’le Ziya Gökalp çok yakın iki arkadaş olacaklardı. Genç kalemler, ikisinin gayretiyle ve Ömer Seyfettin’in de katılımıyla Türkçülük tarihindeki yerini alacaktı.

Balkan Savaşı’nda Selanik’in kaybı üzerine İstanbul’a geldiği zaman da Ziya Gökalp’ın aynı suskun tavrını devam ettirdiğini görüyoruz. Darülfünûnda içtimaiyat (sosyoloji) kürsüsü kurulmuş, başına da hoca olarak Ziya Gökalp getirilmiştir. O günlerde kendisine yardımcı olacak bir sosyologa ihtiyaç duymaktadır. Ona Necmeddin Sadık (Sadak)’tan bahsederler. Yurt dışındaki eğitimini bitirip yeni dönmüştür. Kabiliyetli bir genç adamdır. “Gelsin, göreyim” der, İttihad ve Terakki merkezinde randevu verir. Necmeddin Sadık, yanında arkadaşları olduğu hâlde o gün randevuya gider. Ziya Gökalp’ın odası büyük bir salondur. Onun oturduğu masayla kapı arasında uzun bir mesafe vardır. Necmeddin Sadık, yüreği çarparak masanın önüne kadar yürür ve kendini tanıtır. Gökalp “Buyurun” deyip yer gösterir. Sonra gözlerini hafifçe kapayıp düşünceye dalar. Uzun bir sessizlik... Tek kelime konuşulm z. Necmeddin Sadık, fuzulî yere geldiğini düşünüp müsaade ister. Kapıdan çıkınca, arkadaşları “Ne oldu? Ne oldu?” diye sorarlar. O da ümitsizce “Anlaşılan beni beğenmedi. Hiçbir şey söylemedi” diye cevap verir. O zaman, gülerek “Haydi hayırlı olsun, seni yardımcılığa almış bile” derler. Kısa zaman sonra da Necmeddin Sadık’ın içtimaiyat kürsüsüne müderris muavini olarak tayini gerçekleşir.

Türk Ocağı’ndaki konferanslarında Ziya Gökalp’ın tavrı biraz farklıdır. Konuşmanın başında yine yavaş, âdeta ürkek bir eda ile söze girer, fakat konu ilerledikçe açılıp iki saat, üç saat konuşur, Türk tarihinden, etnoğrafyasından, halk biliminden, sanatından örnekler verir, dinleyicileri de heyecanlandırır.

Atsız’a gelince: O, Ziya Gökalp gibi suskun değildir. Ziyaretçileriyle ve konuklarıyla konuşup şakalaşmayı sever. Konuşma sırasında bazen heyecanlanır, bazen öfkelenir ve hislerini açığa vurmaktan kaçınmaz. Topluluk karşısında baştan sona kadar çok düzgün ve âhenkli bir ses tonuyla konuşur. Hitabet kudreti, tartışılmayacak kadar yüksektir. Zaten hayatı boyunca ancak birkaç kere konuşma fırsatı verilmiş, daha çok suskun kalması sağlanmıştır. Edebiyat derslerinde de aynı düzgün ve dikkatli konuşma tavrını muhafaza etmiştir.

Ziya Gökalp, Meşrutiyet dönemindeki siyasî hayata aktif olarak katılmış, yönetici kadro içinde yer almıştır. İstiklâl Savaşı’ndan sonraki dönemde de Atatürk’ü ve yeni kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası’nı desteklemiştir. Atsız ise, hayatı boyunca hiçbir siyasî partiye katılmamış, politik hayata fiilen iştirak etmemiştir. Alparslan Türkeş Türkçü olduğu için CKMP’ni ve onun halefi olan MHP’ni yazılarıyla desteklemişse de daha sonra bu partinin Türkçülükten uzaklaştığını görerek ilgisini kesmiş ve ağır eleştirilerde bulunmuştur. Denilebilir ki, Ziya Gökalp, kendi dönemindeki siyasî partileri Türkçülüğün gelişip güçlenmesi için bir araç olarak görmüşken, Atsız bu gibi kuruluşları Türkçülüğe yakın veya uzak olmalarıyla değerlendirmiştir.

İki şahsiyet arasındaki mizaç farkı ülkü konusunda daha açık olarak kendini göstermektedir. Ziya Gökalp, ülkü meselelerinde sakin, temkinli ve soğukkanlıdır, Atsız ise atak, bazen fevrî ve kavgacı bir üslûbun sahibidir. Yazıları, İbnülemin’in deyimiyle “atlıyı atından indirecek derecede” şiddetlidir. Yanlış gördüğü bir şeye karşı çıkmamak onun deyimiyle “taviz vermek” anlamına gelir. Yerin ve zamanın uygun olup olmaması pek de önemli değildir. Sonu nereye varırsa varsın, doğru belleneni söylemek gerekir. Bunun faydası veya zararı ne olur, fazla hesap kitaba girişmez. Böyle davranışları “taktik” sayar ve taktikten nefret eder.

Tarih Kongresi’nde, hocası Zeki Velidî Beyin tenkidleri sert cevaplarla karşılaşınca dönemin Millî Eğitim Bakanına protesto telgrafı çekmesi, onun üniversitedeki asistanlık görevinden alınmasına yol açmıştır. Uzun yılların ardından bakınca, o telgrafın olumlu hiçbir etkisinin olmadığı görülmektedir. Ama, Atsız’ın akademik hayatına mal olmuştur. Atsız, üniversitede kalsaydı, hiç şüphe yok ki dünya çapında bir Türkoloji âlimi olarak çok verimli olacak ve gayet önemli araştırmalara imza atabilecekti. O kadar sıkıntıya, zaman yokluğuna ve mahrumiyetlere rağmen Atsız’ın Türk tarihi, dili, edebiyatı ve Türk dünyası hakkındaki bilgi birikimi şaşılacak derecede kuvvetliydi. Üniversite Atsız’ı kaybetmekle şüphesiz çok şey kaybetmiş demektir.

Üniversiteden alınıp edebiyat hocalığına tayin edilmesi Atsız’la dönemin iktidarı arasına soğukluğun girmesine sebep olmuştur. Çıkardığı Atsız Mecmua ve Orhun dergilerinin, onun muhalif tavrına tahammül gösteremeyen yönetim tarafından kapatılmaları da sürekli yayın yapmasını engellemiştir. Halbuki o dönem, yani 1932 ile 1938 arası, Atatürk’ün Türk milliyetçiliği yolundaki çalışmalarının hız kazandığı dönemdi. Atsız’ın bu faaliyete muhalif olması için hiçbir sebep yoktu. İktidarın yaptığı ilmî hatalar dahi, Türk toplumuna millî şuur ve benlik kazandırma hedefine yöneldiği için hoş görülebilirdi. Nitekim, Atatürk de yanlış atılan abartılı adımlardan geri dönmeyi tercih edecekti.

Atatürk döneminin son yıllarında devletin resmî milliyetçilik siyaseti yanında bir de sivil milliyetçilik akımı ortaya çıkmış bulunuyordu. Bu akımın öndeki ismi Atsız’dı. Tabii ki tek partili şeflik sistemi böyle bir ikiliği hazmedemezdi. Türk Ocağı’nı, Mason localarını, Kadro dergisini kapatan Atatürk, her akımın devlet denetiminde olmasını öngörüyordu. Buna aykırı davranışlar ise tepki çekiyordu. Atsız’ın bakanlık emrine alınması, Gedikli okuluna tayin edilmesi, hattâ özel liselerde ders vermeye mecbur bırakılması, onun rejim nazarında mimli hâle gelmesinin sonuçlarıydı,
Şimdi bir kıyaslama yapabiliriz: Ziya Gökalp, sakin ve ikna edici tavrıyla İttihad ve Terakki kadrosu üzerinde etkili olmuş, fikirleriyle de bu iktidarın temel politikalarına yön vermeyi başarmıştır. O kadar ki, Turan şiirinin yayınlanmasından, yani 1910’dan sonraki birkaç yıl içinde Türkçülük devlet siyaseti olarak benimsenmiştir. Teşkilât-ı Mahsusa’nın faaliyetleri bu istikamette şekillenmiş, Osmanlı Devleti dışındaki Türk yurtlarına önce ajanlar, sonra silâhlı birlikler gönderilmiş, buralardaki topluluklar ve hükûmetlerle yakın ilişkiler kurulmuştur. O dönemde Turan’ın kurulmak üzere olduğuna gönülden inanan aydınlar, daha çok askerler hiç de az değildi. Savaş kaybedilmeseydi belki de birçok şey daha değişik olabilirdi.

Demek ki Ziya Gökalp’ın mizacı, Türkçülüğün genel gidişatı üzerinde etkili olmuştur. Aynı şey Atsız için de söylenebilir. Ancak, aradaki mizaç farkı, Türkçülüğe de yansımış ve bu ülkü çok ağır ve haksız saldırılara maruz kalmıştır. Atsız, inandığı doğruyu veya gördüğü yanlışı, zaman ve zemin uygunluğuna bakmaksızın ifade etmekten kaçınmazdı. Bu tutumu, yaradılışından ileri geliyordu. Böyle olunca da gereğinden çok hasım kazanıyor, onların iftiralarına maruz kalıyordu. Çok kere bunlara aldırmaz, savunma ihtiyacı da duymazdı. Öyle olunca da, hakkındaki suçlamalar gerçekmiş gibi kabul edilirdi. Türkçülüğün en ön safında yürüdüğü için bu yanlış izlenimler, onunla birlikte Türkçülüğe de mal edilirdi. Açıkça söylemek lâzım gelirse, Türk toplumunda Türkçülüğe bakış açısı hâlâ bu kuşkulu nazarın kırıntılarından kurtulabilmiş değildir.

Ziya Gökalp’ın yazılarındaki ve eserlerindeki ağırlık noktaları daha ziyade ülkü ve toplum konularında yoğunlaşmıştır. Onda hayat, ölüm, ölümden sonraki hayat, insanlık gibi konulara eğilim görülmez. Buna karşılık Atsız bu konuları değişik yazılarında ve şiirlerinde ele almıştır:

“Hayat ve ölüm!.. Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedî olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kânatın sinesinde yatmak... İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya âleminde kendimizi ölüm kadar ebedî bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm bizi gayemize, Tanrı Dağında bekleyen ecdat ruhlarına ve bizzat Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek hakikatı anlamaya da yardım edecektir.” (Veda, Orkun, 68. sayı, 1952)

“Şu gördüğün ne varsa birer küçük damladır / Bir denize akıyor hepsi yerli yerince/ Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır / Ölü diriye eştir, düşün biraz derince...” (Gel Buyruğu, Yolların Sonu, 1975)

Atsız’a göre, ülkü sahibi olanlar hariç, riyakârlıkla, dalkavuklukla, sahtekârlıkla, bencillikle ve dünya nimetlerine sarılmakla kirlenmiş bir dünyada yaşamaktayız:

“Bilsin cihan ki ben bu cihanın nesindeyim
Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim
Dünya denen mezellete dalsın her isteyen
Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.” (Sona Doğru, Yolların Sonu, 1975)

Ziya Gökalp ile Atsız arasındaki benzerliklerden biri, her ikisinin de şiiri, ülkü için bir araç olarak kullanmalarıdır. Çünkü, manzum eserler insan hâfızasında daha kolay yer edinir ve uzun zaman unutulmazlar. Ziya Gökalp’ın hemen bütün manzumeleri bu amaca yönelmiştir. Atsız ise, ümit, hayâl kırıklığı, aşk, özlem gibi şahsî duygularını da ifade eden şiirler yazmıştır.

Ziya Gökalp’ın Atsız üzerindeki etkisi başlangıçta daha kuvvetlidir. Fakat zamanla Atsız’ın Türkçülüğün bazı alanlarına farklı veya yeni yorumlar getirmesi bu etkinin nispeten azalmasına yol açmıştır. Ancak, Ziya Gökalp’ın Atsız nezdindeki itibarlı mevkii hiçbir zaman azalmamıştır. Atsız, Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün birkaç büyük önderinden biri olduğu inancını daima muhafaza etmiştir. (Ziya Gökalp, Orkun, l. Sayı, 1962)  


Altan Deliorman

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.orkun.com.tr/asp/orkun.asp?Tip=Makale&Makale_Nu=*YNYP*-WVJDWIFTBSFO/D//B/WI/GSOR/XB/Z,ATFDP*LOSI!P*R/YYLPYDIWDUHL
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kaan Ulas Türk
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : 23 Mart 2012, 14:57:32 »

‎"TÜRK'üm bu ad her ünvandan üstündür!"
diyen Ziya Gökalp'in doğum gününü anıyoruz..
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ANKARALI GÖKTÜRK
Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 2.310


BİR HAKAN GİDER BİN HAKAN GELİR !..


« Yanıtla #9 : 23 Mart 2012, 15:40:25 »

            Böyle büyük adamlar her zaman doğmazlar onların doğumları elbet anlamlıdır. Onlar bizim yolumuzun önderleridir. Bunların en başında gelen de Gökalp Beğ'dir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR.
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.079 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.014s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.