Ergenekon Destanı (Destanlarımız)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 20 Kasım 2017, 14:58:25


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 8
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ergenekon Destanı (Destanlarımız)  (Okunma Sayısı 78632 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #10 : 04 Nisan 2009, 00:53:56 »

Alper Tunga Destani

--------------------------------------------------------------------------------

Bugünkü Türkçemizle: "Al Er Tunga, Türk Beyleri içinde adı ve kutsallığı bilinen ve tanınan bir yiğit idi; geniş bilgisinin yanında sayılamayacak kadar çok fazileti vardı; bilgiliydi; anlayışlıydı, meziyetleri çoktu." Alp Er Tunga Destanı hakkındaki bilgilerin en önemli kaynağı Divan-ı Lügat-ı Türk' tür. Milattan sonra onbirinci yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan bu eserde, Destanın, büyük bir ihtimalle son kısımlarına aid bir ağıt (sagu) yazılı olarak verilmekredir.

Bu Türk Beylerind atı belgülük,
Tunga Alp Er idi kutı belgülük,
Bedük bilgi birle öküş erdemi,
Biliglig ukuşlug budun ködremi,
Tacikler ayur anı Afrasyab,
Bu Afrasyap tutdı iller talab.

Bugünkü Türkçemizle: "Al Er Tunga, Türk Beyleri içinde adı ve kutsallığı bilinen ve tanınan bir yiğit idi; geniş bilgisinin yanında sayılamayacak kadar çok fazileti vardı; bilgiliydi; anlayışlıydı, meziyetleri çoktu. İranlılar ona, Afrasyab adını vermişlerdi. Afrasyab "dünyaya hükmetti" anlamına gelen bu ağıttan, Alp Er Tunga' nın, İranlılar arasında da çok iyi bilindiği anlaşılmaktadır.

Alper Tunga babasının öğüdünü tutmuş ve o zaman güçlü bir ülke olan İran' a savaş açmıştır. Selvi gibi uzun boylu, kolları ve göğsü aslan misali kuvvetli ve fil kadar güçlü bir yiğitti, İranlıları yendi. İran hükümdarını esir aldı.
İran ülkesinde bir çok padişahlıklar bulunuyordu. Bunlardan biri de kabil Padişahlığı idi ve başında da Zal adlı biri vardı. Kabil Padişahı Zal, Alp Er Tunga' nın elinde esir olan İran Hükümdarını kurtarmak için Turan ülkesine yürüdü. Alp Er Tunga' yı yendi ama hükümdarını kurtaramadı. Zaman geçti. İran ülkesine hükümdar olan Zev de öldü. Bunu fırsat bilen Alp Er Tunga İran' a bir daha savaş açtı. O zamana kadar Zal da yaşlanmıştı. Kendi yerine, Alp Er Tunga' ya karşı oğlu Rüstemi yolladı.

Halen Anadolu' da da Zaloğlu Rüstem adıyla meşhur olan halk kitaplarında Zaloğlu Rüstem adıyla meşhur olan halk kitaplarında Zaloğlu Rüstem ile Arap Üzengi cengi diye hikayeleri anlatılan bu ünlü İran kahramanı ile Alp Er Tunga arasında sayısız savaşlar oldu. Savaşların çoğunu Rüstem kazandı bir kısmını Alp Er Tunga kazandı. (Şehname İran destanı olduğu için bunu tabii görmek lazımdır)

Savaşlar devam ederken, İran' ın hükümdarı bulunan Keykavus, oğlu Siyavüş' ü ve Zaloğlu Rüstem' i gücendiröişti. Gücenmenin sonucu olarak şehzade Siyavüş kaçıp Alp Er Tunga' ya sığındı. Orada uzun zaman kaldı, hatta Türk yiğitlerinden birinin kızıyla evlendi, Keyhüsrev adında da bir oğlu oldu.

Keyhüsrev büyüyünce, İranlılar onu kaçırıp hükümdar yaptılar. Keyhüsrev Zaloğlu Rüstem' i hoş tutup, gönlümü aldı ve Alp Er Tunga' nın üzerinde hoş tutup, gönlünü aldı ve Alp Er Tunga' nın üzerine gönderdi. Yine bir çok savaşlar oldu. Çoğunda Alp Er Tunga yenildi. Ve en sonunda Alp Er Tunga iyice yoruldu, ordusu dağıldı, askeri kalmadı. Tek başına dağlara çekildi. Orada, bir mağarada kendi halinde yaşadı. Fakat günün birinde izini keşfedip yerini buldular. Alp Er Tunga suya atlayıp kurtulmak istedi; fakat daha önce davranan İran askerleri yetişip saldırdılar. Yiğitçe döğüştü ama ihtiyardı, yorgundu, tek başınaydı. Öldürdüler.

Milattan önce yedinci yüzyılda en güçlü ve en hakim devrini yaşamış olan bu Türk İmparatorluğunun hakanı ise Alp Er Tunga' dır. kaynak: Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #11 : 04 Nisan 2009, 00:54:27 »

OĞuz KaĞan Destani

--------------------------------------------------------------------------------

Günlerin içinde bir gün Ay Han doğum sancılarına tutuldu. Sancıların sonunda bir oğlu dünyaya geldi. Çocuğun yüzü göğün renginde, ağzı ateşin kızılında gözleri bal elasıydı; saçları kara, kaşları karaydı. En güzel perilerden daha güzeldi.

Anasının göğsünden yalnız bir defa süt emdi, bir daha emmedi. Dile geldi; çiğ et, aş ve şarap istedi. Hemen konuşmaya başladı. Kırk gün içinde büyüdü. Kırk gün sonra yürüyüp oynar oldu. Ayakları sığır ayakları gibi güçlü, göğsü ayı göğsü gibi sağlam, beli kurt beli gibi ince ve omuzları samur omuzları gibi parlak ve oynaktı. Vücudu tüylüydü. At sürüleri güderdi; ata biner ve geyik avına çıkardı.

Günler, geceler geçti; bu çocuk, bir yiğit oldu. O çağda, o taraflarda çok büyük bir orman vardı. Ormanda sayısız dereler ve bir çok ırmaklar akıyordu. Bunun için de buraya sayısız av hayvanları geliyordu ve binlerce avcı bekliyordu. Fakat bu ormanın içinde bir de korkunç ejderha vardı. Bu ejderha at sürülerini de yerdi, oradaki insanları da yerdi. Büyük, yaman, korkunç bir canavardı. Halk korkmuştu, bizar olmuştu. Çaresizdi. Oğuz Han ise yaman bir yiğit olmuştu. Ejderhayı öldürmek istedi. Günlerden bir gün kararını verdi ve ava çıktı; kargısını, okunu, yayını, kılıcını ve kalkanını yanına aldı. Bir geyik yakaladı; geyiği, esnek bir söğüt çubuğuyla ağaca bağladı ve çekilip gitti. Ertesi gün, tanyeri ağarırken geldi. Baktı ejderha geyiği olduğu gibi yutmuş. Bu sefer de bir ayı yakaladı; onu da altın kemeriyle tutup ağaca bağladı ve yine oradan savuştu
Gün battı, gece oldu sonra yine tan vakti geldi çattı. Tan ağardığında Oğuz Han ormana geldi. Bunun üzerie ağacın dibinde kendisi durup canavarı beklemeye başladı. Az sonra da canavar geldi. Başı ile Oğuz' un kalkanına vurdu ise de Pğuz Han kargısını vurup canavarı öldürdü, kılıcıyla da canavarın başını kesti. Canavarın başını alıp gitti; döndüğünde bir ala doğanın canavarın barsaklarını yemekte olduğunu görünce okunu yayını gerip attı ve ala doğanı da öldürdü. Onun da başını kesti. Bunun üzerine durup düşündü ve kendi kendine dede ki; "Canavar, hem geyiği hem de ayıyı yedi, canavar geyikten de ayıdan da güçlü idi. Ama kargım canavarı öldürdü çünkü kargım demirdendi. Ala doğan ise canavarı yedi; yayımla okum da ala doğanı öldürdü. Yayımla okum da ala doğanı öldürdü. Yayımla okum bakır olduğundan ala doğanı öldürdü" dedi. Bırakıp gitti.

Yine aylar ve günler geçti. Günlerin içinde bir gün Oğuz Kağan yine ormana gitti ve orada Tanrıya yalvarmaya başladı. Derken birden bir karanlık bastı. Gökten bir mavi ışık indi. Bu mavi ışık güneşten de aydan da parlaktı. Oğuz Kağan kalkıp yürüdü; mavi ışığın ortasında bir genç kızın olduğunu gördü. Kız mavi ışığın orta yerinde tek başına oturuyordu. Çok güzeldi. Başında, kutup Yıldızı gibi parıl parıl parlayan bir yıldız vardı. Kız, öyle güzel öyle güzeldi ki, güldüğü zaman mavi gök de gülüyordu ve ağladığı zaman gök yüzü de ağlıyordu. Oğuz Kağan kızı görünce aklı başından gitti, kızı sevdi, aldı.

Günlerden ve gecelerden sonra bu çok güzel kızın, gözleri parıl parıl yandı. Üç erkek çocuk doğurdu. Birine Gün adını verdiler. İkincisinin adına Ay dediler, üçüncüsüne de Yıldız diye çağırdılar. Çocuklar doğup büyümeye başladığı günlerden birinde Oğuz Kağan ava çıktı. Avda, bir göl ortasında bir ada, adada da bir ağaç gördü. Baktı ki bu ağacın kovuğunda bir kız oturmakta; yalnız hem de pek güzel, alımlı alımlı. Gözleri gökler gibi ak mavi, saçları ırmak dalgası gibi ığıl ığıl ve dişleri inci gibiydi.

Kız öyle güzeldi ki tarifi imkansızdı. Herhangi bir insan görse düşüp bayılaabilirdi, sütten kımız olabilirdi. Oğuz Kağan da kızı görünce böylesine aklı başından gidip yüreğine bir yanar ateş düştü. Kızı bir görüşte sevdi, onu da aldı. Bundan sonra günler gecelere karıştı, geceler günlere karıştı, bir sabah bu kızın da gözleri yalım yalım ışıldadı. Bu da üç erkek doğurdu. Ötekiler gibi bu çocukların da birincisinin adını Gök koydular. İkincisine Dağ adını verdiler ve üçüncüsüne de Deniz deyip öyle çağırdılar.
Bu işler olup bittikten sonra da Oğuz Kağan büyük bir toy verdi. Çağrılan çağrılmayan bir birbirine danışıp geldiler. Türlü şlar, tepeleme etler, ırmak gibi kımızlar yenilip içildi. Çok güzel eğlence ve yeme içme oldu. Toydan sonra Oğuz Kağan Beylere konuklara yarlık verdi, onlara dedi ki;

"Ben sizlere oldum Kağan,
Alalım yay ile kalkan,
Talih olsun bize nişan,
Bozkurd sesi savaş naramız olsun.
Oğuz Kağan, böylece konuştuktaan sonra dört bir yana fermanlar yolladı, bildiriler gönderdi. Elçilerini yola çıkardı. Elçilerin götürdüğü ferman ve bildirilerde diyordu ki; "Ben Uygurların Kağanı' yım hem de dört bir yanının Kağanı sayılırım. Sizlerden de bana baş eğmenizi istememekteyim. Kim benim buyruğumu dinler ise onun hediyelerini alırım ve onu kendime dost bilirim. Kim benim buyruğumu dinlemez, baş eğmez ise gazaplanırım, onu düşman bellerim ve çerilerimi üzerine yollarım Baskın yapar tutar onları astırırım, yok ettiririm."

O çağlarda, Oğuz' a yakın sağ yanda Altun Kağan denilen bir Kağan bulunuyordu. Altun Kağan, Oğuz Kağan' a elçileri ile birlikte sayısız altın ve gümüş tartıp ölçüsüz kıymette yakut taşları ve paha bulunmaz mücevherler gönderdi, saygılarını sundu; Oğuz Kağan' ın buyruğunu dinledi. Gönderdiği vergilerle Oğuz' un dostluğunu temin etti. Her ikisi de dost oldular.

Yine o çağda Oğuz' a yakın sol yanda Urum denen bir kağan vardı. Urum Kağan' ın çoktan da çok çerisi ve çoktan da çok şehirleri vardı. Bu çoktan da çok çerileri ile çoktan da şehirlerine güvenip bu Urum Kağan Oğuz Kağan' ın buyruğunu dinlemedi. Onun dostları arasına girmedi. "Oğuz' un sözlerini tutmam!" diyerek fermana küküm vermedi. Bunu duyan Oğuz Kağan gazaba geldi. Urum Kağan' ın üstüne asker saldı. çeri ile atlanıp tuğlarını açıp yürüdü.
Kırk gün gittikten sonra Muz dağı denilen bir dağ vardı, onun eteğine geldi. Burada çadırını kurdurdu, yatıp dinlendi, uyudu. Sessizlik oldu. Ertesi gün, daha henüz gün doğarken Oğuz Kağan' ın çadırına güneşten parlak bir ışık girdi. Bu ışıktan gök tüylü, gök yeleli kocaman bir erkek kurt peyda oldu. Kurt dile geldi, Oğuz Kağan' a söz söyledi, Oğuz Kağan' a söz söyledi. Dedi ki; "Oğuz, Oğuz ey Oğuz. Sen Urum üstüne yürümek dilersin; ey Oğuz ben de senin yolunda yürümek istiyorum."

Oğuz kalkıp baktı, bir şey göremedi; çadırı toplattı.Gitti. Gördi ki çerinin en önünde gök tüylü, gök yeleli, kocaman bir erkek kurt yürümektedir. O kurdun ardı sırada bütün ordu yürümektedir. Böylece gittiler. Nice günlerden sonra gök tüylü gök yeleli kurt durdu. Oğuz da çerisini durdurdu. Burada bir deniz vardı adına İtil Müren deniliyordu. İtil Müren' in yanı bir kara dağ idi. İşte bu kara dağın eteğinde savaşlar oldu. Okla, cıda ile ve kılıçla vuruşup savaştılar.

Savaşlar ve vuruşmalar öyle bir kızıştı ki sonunda İtil Müren' in suyu kıpkırmızı yencefil gibi aktı Oğuz Kağan yendi. Urum Kağan ise kaçtı kurtuldu. Oğuz Kağan bundan sonra Urum Kağan' ın kağanlığını elinden aldı, halkını elinden aldı. Çok, pek çok ganimetler kazandı, bir zenginliktir her yana doldu.

Urum Kağan' ın bir de kardeşi vardı adına Uruz Beg derlerdi. uruz Beg, kendi oğlunu, yüksek dağ başında iki yanı derin ırmak vadisinde çok, sağlam yapılmış hem de çok sağlam korunur bir şehir vardı, oraya yolladı. Yollarken de "Şehri iyi korumak gerekir, iyi koruyup bize saklamak gerekir öyle yapsın, vuruşmalardan sonra gelesin" diye tenbih etti.

Gelgelelim Oğuz Kağan bu şehrin üstüne de yürüdü. Uruz Bey' in oğlu, bunu görünce Oğuz Kağan' a pek çok altın ve güömüş yolladı. Oğuz Kağan' a "Sen benim kağanımsın; babam bana bu şehri verdi ve şehri koru, vuruşmalardan sonra da bana gel, diye tenbih etti. Babamın sana kızması benim suçum mu? Ben senin buyruğunu yerine getirmeye söz veriyorum. Sana vergi verir, dostluktan ayrılmam" dedi, boş eğdi.

Oğuz Kağan, yiğidin sözlerini beğendi, sevindi; güldü ve dedi ki:

"Bana çok altın yolladın, Şehrini iyi korudun."

Böyle dediği için de yiğide Saklap adını koydu ve ona dostluk gösterdi.

Ondan sonra çerisini aldı yine yürüdü ve Oğuz Kağan İtil denen ırmağı büyük bir ırmaktı. Oğuz Kağan ırmağı görünce: "itil suyunu nasıl geçeriz?" diye sordu.

Çerinin arasında bir bey vardı ki adına Uluğ Ordu Bey derlerdi. Akıllı bir er idi. Uluğ Beğ, ırmağın yakınında çok sık ve sağlam dalla ve ağaçlar olduğunu görünce ağaçları kesti; ğacın birine yattı, karşıya geçti. Oğuz Kağan çok sevindi, güldü, dedi ki; "Ey ey sen burda beğ ol, kıpçak denilen bağ ol." Ve yürüyerek gittiler.
Ondan sonra Oğuz Kağan yine gök tüylü, gök yeleli kocaman erkek kurdu gördü Gök tüylü, gök yeleli kocaman erkek kurdu gördü Gök tüylü gök yeleli kurt Oğuz Kağan' a: "Oğuz şimdi sen çeri ile buradan atlanıp yürü; atlanıp halkını da beğlerini de götür. Ben senin önünden gideceğim sana yol göstereceğim." dedi.

Tan ağardığında Oğuz Kağan gördü ki erkek kurt çerinin önünden yürümektedir. Sevindi, öne geçip ileri gitti. Oğuz Kağan atlarının içinde en çok alaca aygırı severdi, bunun için de hep bu aygıra binerdi. Yine alaca aygıra binmişti. Yolda, mola verilince Oğuz Kağan' ın aygın gözden kayboldu, kaçıp gitti, gitti. Orada bir ulu dağ vardı, tepelerinde don buz eksik olmazdı, doruğu donun buzun soğuduğunda ap aktı. Onun için adına Buz Dağı derlerdi. Oğuz Kağan' ın aygırı Buz dağ içine kaçıp gitmişti. Oğuz Kağan bundan çok acı çekti.

Oğuz Kağan' ın ordusunda bir beğ var idi ki yiğit, kahraman bir er idi. Hiç bir şeyden korkmazdı. Yürüyüşe de soğuğa da dayanıklıydı; Buz dağına vurdu gitti. Dokuz gün sonra aygırı yedekleyip alıp Oğuz Kağan' a getirdi. dağda çok soğuk olduğundan karlara bulanmıştı, ap aktı. Oğuz Kağan sevincinden güldü. "Sen bu çevredeki beğlere baş ol, senin adın ebediyyen Karluk olsun" dedi. Ona hazineleri bağışladı, yürüyüp gitti.

Yolunun üstünde bir büyük ev vardı, Oğuz Kağan gelip gördü; evin duvarları altından, pencereleri gümüştendi. Çatıları demirdendi ve kapısı kapalıydı. Orduda becerikli, elinden her iş gelir bir er vardı; adına Tömürtü Kağul diyorlardı. Oğuz Kağan ferman etti dedi ki: "Sen burada kal, aç. Kapıyı açtıktan sonra gel orduya katıl!.

Bu yüzden Tömürtü Kağul' a ondan sonra Kalaç adını verdi ve gitti. Gök tüylü yeleli kocaman erkek kurt bir gün durdu, yürümedi. Oğuz Kağan da durdu, yürümedi. Olduğu yere çadırını kurdurttu. Burası otsuz, çorak bir yerdi. Atları, öküzleri çok, buzağıları çok; altınları, mücevherleri ve gümüşleri çoktu. Çürçüt Kağan' la milleti Oğuz Kağan' a durdular, savaş oldu. Oklarla kılıçlarla vuruştular. Oğuz Kağan üstün geldi, yendi. Çürçüt Kağanını bastı, öldürdü. Başını kesti, Çürçüt halkını buyruğu altına aldı. Bu savaştan sonra Oğuz Kağan' ın çerilerine öyle bir dolu mal ve ganimet kaldı ki sayısı bellisizdi. Yükleyip götürmeğe ne at ne katır ne de öküzler yetti.

Oğuz Kağan' ın ordusunda yine bir ev var idi, hem akıllıydı hem de çok becerikliydi, bunun adına da Barmağlığ çoşun Billing denirdi. Becerikli usta olan bu Barmağlığ çoşun Billing bir kağnı yaptı. üstüne ganimetleri koydu doldurdu. kağnının önüne de canlı malları koştu, atları katırları, öküzleri koştu. O canlı mallar, bu cansız ganimetleri çekip götürdüler. Görenlerin hepsi de şaşıp kaldılar. Herkes, daha çok kağnı yaptı. Görenler, kağnılar gitmekte iken kanga kanga kangaluğ diye sesleniyorlardı. Bunun için Barmağlığ Çosun Billing' in yaptığı nesnenin adı kağnı olup kaldı.

Oğuz Kağan, kağnıları görünce gülüp kaldı ve dedi ki: "Kanga kanga ile cansızı canllı yürüttü, Kangaluğ da sana ad oldu, bunu kağnı böylece belirtsin" dedi ve oradan da yürüyüp gitti. Daha sonra gök tüylü gök yeleli kocaman erkek kurt ile birlikte Sind, Tongut ve Şam taraflarına at sürüp vardı. Bir çok savaşlardan sonra oraları da alıp ülkesine kattı, oralarda da buyruğunu yürüttü. Oraları da öz yurdu arasına soktu, yendi, bastı.

Söylenmeden kalmasın yeri yurdu belli olsun, aşağılarda Barkan denen bir ülke vardı. Büyük, varlıklı bir yurttu. Havası çok sıcaktı. Avları, kuşları çok boldu. Altını da çoktu gümüşü de, mücevherleri de, Gelgelelim halkının yüzü kapkaraydı. Barkan adlı bu ülkenin Kağanının adı ise Masar' dı. Oğuz Kağan onun üstüne de yürüdü. Çok yaman bir savaş oldu. Oğuz Kağan yine üstün geldi. Masar Kağan ise kaçtı; kurtuldu. Oğuz Kağan' ın dostları sevindi, düşmanları ise kaygılandılar.

Oğuz Kağan Masar Kağanı' da yenince sayılmayacak kadar ganimet ve at sürüleri alarak yurduna döndü. Adını anmadan olmaz, bilinsin ki oğuz Kağan' ın yanında ak sakallı, ak saçlı, çok akıllı bir yaşlı kişi vardı. Anlayışlıydı, doğru düşünür, doğu konuşurdu. Oğuz Kağan' ın danışmanıydı adı da Uluğ Türük idi. İşte bu Uluğ Türük günlerden bir gün bir düş gördü. Düşünde bir altın yay üç tane de gümüş ok gördü. Bu altın yay, gün doğusunda ta gün batısına kadar gerilmişti. Üç gümüş ok da kuzeye doğru uçuyordu.

Uykudan uyanınca Uluğ Türük günlerden bir gün bir düşünde gördüğü Oğuz Kağan' a anlattı. Ve dedi ki: " Oğuz Kağan' ım, sana hayat bunca olsun, sana dirlik hoşça olsun. Gök Tanrı düşümde ne verdiyse gerçek olsun, Tanrım bütün yer yüzünü senin nesline bağışlasın" dedi. Oğuz Kağan da Uluğ Türk' ün sözlerini beğendi. Öğüdlerini dinledi. Öğüdünü de tuttu; yerine getirdi. Ertesi gün, küçük büyük bütün oğullarına buyruk salıp yanına getirtti. Onlara dedi ki: "Benim gönlüm av diliyor. Kocadığım için varıp gidemiyorum. Şimdi siz:
(Gün, Ay Yıldız! Gün doğusuna doğru varıp gidin. Gök, Dağ, Deniz. Siz de gün batısına doğru gidin) dedi. Bu buyruk üzerine oğullarından üçü de gün batısına doğru. Gün, Ay, Yıldız bol avlar avladı, çok kuşlar vurdu ve sonunda yolda bir altın yay buldular. Aldılar, getirip Oğuz Kağan' averdiler. Oğuz Kağan çok sevindi. Güldü. Yayı üçe böldü.

"Ey büyük oğullarım. Yay sizlerin olsun. Yay gibi olup okları göğe kadar atın" diye konuştu.

Gök Dağ ve Deniz ise gün batısına doğru çok avlar bulup çok kuşlar avladıktan sonra dönerken yolda üç gümüş ok buldular. Aldılar, getirip Oğuz Kağan' a verdiler. Oğuz Kağan yine sevindi, yine güldü ve okları üçe bölüp küçük oğullarına verirken:
"Ey küçük oğullarım! Okları size verdim. Yay oku atar, sizler oklar gibi olun!." dedi.

Bunlardan sonra da Oğuz Kağan büyük kurultayı topladı. Herkesi çağırdı. Çağıranlar gelip danışdılar, oturup beklediler.

Oğuz Kağan büyük otağının sağ tarafına kırk kulaç uzunluğunda bir ağaç direk diktirdi, tepesine de bir altın koyun bağladı.
Yine Oğuz Kağan büyük otağının sol yanına kırk kulaç uzunluğunda bir ağaç direk diktirti. Onun tepesine de bir gümüş tavuk koydurdu ve dibine bİr kara koyun bağladı. Sağ yanda Bozoklar oturdular sol tarafta da Üçoklar yerlerini aldılar. Kırk gün kırk gece yenildi içildi, eğlenildi, gülündü. Kırk gün kırk gece geçtikten sonra Oğuz Kağan oğulları arasında yurdunu paylaştırdı ve ondan sonra dedi ki:

"Ey oğullarım ben çok yaşlandım, çok savaşlar gördüm, Cıda ile çok ok attım, Aygır ile çok yollar aştım, Düşmanları ağlattım, Dostlarımı güldürdüm, Gök Tanrı' ya olan borcumu ödedim, Size de yurdumu verdim." kaynak: Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #12 : 04 Nisan 2009, 00:54:55 »

Ergenekon Destani

--------------------------------------------------------------------------------

ERGENEKON DESTANI


Göktürkler' in en büyük destanıdır. Türk destanlarının arasında müstesna ve çok mühim bir yeri vardır. En büyük ve en orijinal destanlarımızdan biridir. Yıllarca Türk içtimai hayatında tesirleri olduğu gibi bu gün bile Anadolunun dağlık köylerinde, bir takım örf ve adetlerde Ergenekon Destanının izlerine tesadüf etmek mümkündür.


Bir bakıma Bozkurt Destanının ana hatları üzerine kurulmuş ve yahut da bu destanın çok serbest bir şekilde genişlemiş halidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile meşeini tesbid eden Göktürk soyu, Ergenekon Destanı ile yeni bir hamle yaparak gelişmesini, durgunluk çağında kuvvetlenmesini ve ondan sonraki yayılış ve büyüyüş devirlerini anlatmıştır.


Ergenekon Destanı, On üçüncü yüzyılda yaşamış olan Moğol tarihçisi Reşüdüddin tarafından ilk defa tesbit edilip yazılı hale getirilmiştir. Daha sonra, on yedinci yüzyılda, Hıyve Hanı ebulgazi Bahadır Han tarafından yazılmış olan Şecere-i Türk adlı eserde de kaydedilmiştir. Göktürk İllerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktur; yani ülkeye Göktürkler hakimdi. Bu durum ise, diğer öteki kavimlere acı geliyordu, üstelik Göktürkleri de kıskanıyorlardı. Bir araya gelip birleştiler ve Türklerden öç almağa karar verdiler, onların üzerlerine yürüdüler.


Bunun üzerine Göktürklere de çadırlarını ve sürülerini bir yere topladılar. Çevresine de hendek kazıp beklediler. Düşman gelince de savaşa başladılar. Savaş, on gün sürdü. Sonunda Göktürkler üstün geldi. Bu yenilgi üzerine Göktürklere düşman olan kavimler büsbütün hiddetlendiler, av yerinde toplandılar ve bir arada konuştular. Dediler ki: "Göktürklere hile yapmazsak işimiz sonunda pek yaman olacak."


Bu konuşmadan sonra, tan ağarınca, sanki baskına uğramışlar gibi, işe yaramayan malları bırakıp kaçtılar. Bunu gören Göktürkler: "Düşmanlarımızda savaşacak hal kalmadı, kaçıyorlar" diye düşünerek, kaçanların arkasına düştüler. Düşmanlar, Göktürkleri görünce hemen geri döndüler, Göktürkleri gafil avladılar, vuruşmağa başladılar. Düşmanlar galip geldi, Göktürkler yenildi. Düşman, Göktürkleri vura öldüre çadırlarına kadar geldi. Çadırlarını ve mallarını öyle bir yıkıp yağmaladırlar ki bir ev bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükler kul edinler ve her birini alıp kendi evlerine götürdüler.


O zamanlar Göktürklerin başında İl Han hakan olarak bulunuyordu. İl Han' ın da bir çok oğlu vardı. Çocukların hepsi bu savaşta öldü. Yalnız Kayan adındaki en küçük oğlu sağ kaldı. Kayan (Kayı Han) adında bir de yeğeni vardı. Kayan ile Tukuz (Kayı Han ile Dokuz Oğuz) her ikisi de düşmana esir olmuşlardı. Fakat on gün geçmeden, kadınlarını da kurtarıp beraberine olarak atlanıp bir gece düşmandan kaçtılar ve esirlikten kurtular. Göktürk yurduna gelmediler. Burada düşmandan kaçıp gelen birçok deve, at öküz ve koyun buldular. Oturup düşündüler: "Dört bir yanımız düşman dolu bizi yaşatmazlar" dediler; "En iyisi dağların içinde insan yolu düşmez sapa bir yer bulup orada yerleşelim" diye karar verip, sürülerini de olarak doğa doğru varıp göçtüler.


Gide gide, geldikleri yoldan başka geçilecek başka bir yolu olmayan bir ülkeye vardılar. Bu yol öyle bir sarp ve sapa yoldu ki bir deve bir at bin güçlükle yürürdü, yanlış bir yere ayağını bassa paramparça olurdu. Göktürklerin vardıkları ülkede akar sular, büngüldükler, türlü bitkiler, meyva ağaçları ve avları vardı. Böyle bir yer görünce Tanrıya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler, derisini giydiler. Ve bu ülkenin adına Ergenekon dediler.


Kayan' ın ve Tukuz' un (Kayı Hanın ve Dokuz Oğuz' un) burada zaman geçti, bir çok çocukları oldu. Kayan' ın çocuğu daha çok, Tukuz' un çocuğu ise daha az oldu. Kayan' dan olma çocuklara Kayat dediler; bir kısmına Tkuzlar dendi. Bir kısmınıd da Türülken dendi. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon da kaldılar. Çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar.


Aradan dört yüz yıl geçti.


Dört yüz yıl sonra Ergenekonda hem kendileri hem de sürüleri o kadar arttı ki ülkeye sığmaz oldular. Bu yüzden toplanıp konuştular, çare bulmak istediler. Dediler ki: "Atalarımızdan duyardık, Ergenekon' un dışında geniş yerler, güzel yurdlar olurmuş. Eskiden oraları bizim öz yurdumuzmuş, Dağların arasından bir çıkılacak yol arayıp bulalım, çıkıp burdan göçelim. Ergenekon' un dışında kim bizimle dost olursa dost olalım, düşman olursa vuruşalım."


Böyle konuşup karar verilince Ergenekon' dan çıkmak için bir yol aramağa başladılar, bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kata benzer. Medenin demirini eritsek bir yol olurdu." Hep birlikte gidip dmir madenini gördüler. Demircinin sözlerini de beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun bir kat da kömür dizdiler. Sonra da dağın üstünü, arka yanını, öte yanını ve beri yanını bir sıra odun ve bir sıra kömürle doldurduktan sonra yetmiş derinden yetmiş körük yapıp yetmiş yerde kurdular; odunlarla kömürleri ateşleyip körüklediler.


Tanrının gücü ve inayeti ile ateş kızdı. kızdıkça demir dağın demiri erimeğe başladı eriyip akıverdi. dağ delindi ve yüklü bir deve geçebilecek kadar yol oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının kutsal gününün, kutsal saatinde Göktürkler, Ergenekon' dan çıktılar. O günü, o ayı ve o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, o günden sonra Göktürkler için bayram oldu. Her yıl, o gün gelince büyük törenler yapıldı. Bu törenlerde, bir parça demir alınıp ateşte kızdırıyordu sonra da kızdıdırılan demiri önce Göktürk Hakanı kıskaçla tutup örse kokuyor, çekiçle dövüyordu. Ondan sonra da diğer Türk Beğleri aynı haraketi yaparak bayramı başlatıyorlardı.


Ergekon' dan çıktıkları sırada Göktürklerin hakanı Kayan (Kayı Han) soyundan gelme Börteçine idi. Börteçine bütün illere elçilerini gönderdi ve Ergenekon' dan çıkıp geldiklerini bildirdi.

Bunu kimi iyi karşıladı baş eğinden boyun eğdi. Börteçine' yi kendi hakanları bildi kimi de iyi görmedi, karşı çıktı, onlarlarla savaşıldı, Göktürkler hepsini yendiler.


kaynak:Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #13 : 04 Nisan 2009, 00:55:23 »

Bozkurt Destani

--------------------------------------------------------------------------------

Bilinen en önemli iki Göktürk Destanından birisidir. Bir bakıma, Miladi altıncı yüzyıldan sekizinci yüzyıl ortalarına kadar, Büyük Türkiye İmparatorluğunun mühim bir halkasını teşkil edip hanedanı elinden tutmuş olan Göktürklerin soy olarak kütüğü ve var olma hikayesidir.


Ayrıca, Türk ırkının yeni bir dal halinde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kağan' ın Orhun Abidelerindeki meşhur hitabesinin ilk cümlesi olan: "Ben Tanrıya benzer, Tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan, Tanrı irade ettiği için, kağanlık tahtına oturdum" cümlesi ile birlikte mütelea edilecek olursa soyun ve ırkın nasıl bir şekilde ilahileştirilmek istenildiğini de anlatmaktadırlar. Destan Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Muhtelif rivayetler halinde ise de, ana hatları aynı fakat isimler üzerinde, anlatıştan doğma veya Çinlilerce yazılırken isimlerin Çince telaffuzlarından meydana gelme değişikler dalayısiyle ayrı görünen belli üç söylenti şeklinde tesbit edilmiştir.


Birinci Rivayet:


Hun Ülkesinin kuzeyinde So adlı verilen bir ülke vardı. Burada, soy bakımından Hunlarla aynı soydan olan Göktürkler otururdu. Bir gün Göktürkler So Ülkesinden ayrıldılar. Bu sırada başlarında Kağan Pu adlı bir yiğit vardı. Kağan Pu' nun on altı kardeşi bulunuyordu. On altı kardeşi bulunuyordu. On altı kardeşten birinin annesi de bir kurttu.


Annesi Göktürklerce en mukaddes yaratıklardan biri olarak bilinen ve böyle kabul edilen bir kurt olduğu için delikanlı, rüzgarlara ve yağmura söz geçirir ve bu iki kuvveti buyruğu altında tutardı. Bununla beraber, So Ülkesindeki yurdlarından ayrılan Göktürkler düşmanlarının baskınına uğradılar. Bu baskında düşmanlar bütün Göktürkler' i yok ettikleri gibi on altı kardeşten de sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı ise annesi kurt olan delikanlı idi.


Bu delikanlının da, birisi yaz tanrısının diğeri de kış tanrısının kızı olan iki karısı vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine hakan seçtiler ki o zamanki adı Göktürk dilinde değildi; hakan seçilir seçilmez Göktürkçe olmayan bu adını bıraktı ve TÜRK adını taşıyan biri hakanlık tahtına geçince boy' un adı da Aşine oldu.


İkinci Rivayet:


Hunların bir boyu olan ve adına Aşine denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanlarının baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı.

Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hatta içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmağı uygun gördü ve düşündükleri gibi yaptılar.
Kolunu bacağını kesip, yarı ölü hale getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa attılar ve bırakıp gittiler. O sırada nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt peyda oldu ve gelip çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti ve o günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı.


Zamanla Bozkurd' un beslediği çocuk gürbüzleşti.


Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Aşine soyunu yok eden düşman başbuğu, kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.


Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi hissetmiş olduğu için, dişleriyle genci yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi ve orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü. Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi ve onunla evlendi; gençten gebe kaldı, on oğlan doğurdu.


Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçları, av hayvanları vardı, Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da Aşine boyu idi. Aşine kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek ve en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu. Soyunu unutmadı. Çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurd başı bulunan bir tuğ dikti.


Aradan çok yıllar geçti. Aşine boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu. Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurdlara yerleştiler.


Üçüncü Rivayet


Bu rivayet daha ziyade bir not halindedir. Çin devlet adamlarından Çjan-Ken' in, Miladdan önce 119 yılında, Çine göre batı ülkelerinde yaptığı gezi sonunda gördüklerini ve duyduklarını yazıp tesbit ettiği ve o zamanki Çin İmparatoruna sunduğu notları arasında kayıtlıdır. Notu, Abdülkadir İnan' ın, Türk Dili araştırmaları Yıllığı (1954) ndaki Türk Destanlarına Genel bir bakış adlı makalesinden aynen alıyoruz:

"Hun ülkesinde bulunğum zaman duydum ki Usun Hanı, Gummo ünvanını taşıyor. Gunma' nun babası, Hunların batısındaki bir ülkeye sahipti. Gunmo' nun babası bir savaşta Hunlar tarafından öldürüldü. yeni doğmuş olan Gunmo' yu kırlara attılar. Kuşlar çocuğu sineklerden koruyor; bir dişi kurt sütüyle besliyordu. Hun Hakanı buna şaştı. Bu çocuğu saydı. onu kendi terbiyesine aldı, büyüttü. Babasının ülkesini ona geri verdi."


kaynak: Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
BABRAK
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 451


Tanrı'nın Öfkesi


« Yanıtla #14 : 04 Nisan 2009, 10:00:09 »

   Sağ ol Tayma anda ellerine sağlık.Bu destanları her Türk'ün bilmesi lâzım.TTK
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Felsefemdir kitâb-ı imânım,
Taparım kendi ruhumun sesine,
Secde eyler hakikâtim her an,
Kalbimin ateş-i mukaddesine!...
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #15 : 04 Nisan 2009, 23:02:20 »

Andam,Manas destanın tamamı ,her biri ansiklopedi ebatında 15 cilt!Türk çocuğu yıllarca bir takım televizyon dizilerini takip ederek ,değerli zamanını ziyan edeceğine,boş zamanlarının %10 unu ayırsa destan okumaya,çok genç yaşlarda ,Türkçü bir ideolog sayılacak kadar derin kültür alır!Umarım yukarıdaki özetlerden,ilgiler uyanır da araştırcılık tetiklenir.
Esen olsun,var ol!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
tuman yabgu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 9


türk


« Yanıtla #16 : 07 Nisan 2009, 13:07:37 »

TAYMA ELİNE SAĞLIK ÇOCUKLARIM BURDAN OKUYORLAR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Her milletin içindeki azlıklar o milletin hakim ırkının adını alır
orkunalp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 380



« Yanıtla #17 : 12 Mayıs 2009, 00:25:20 »

Kendi ırkına hizmet böyle olur elıne sağlık kandaşım esen kal
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

TÜRK IRKI SAĞOLSUN!!!
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN!!!
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #18 : 23 Haziran 2009, 21:18:44 »

Şu Destanı - Türk Destanlari- Türk Efsaneleri

Şu Destanı, Türkler'in en eski destanlarından biridir. Destanın kahramanı olan Şu, bilginlerin tahminlerine göre MÖ dördüncü yüzyılda yaşamış bir Türk kaganıdır. Şu Destanı'nın konusu, Makedonyalı İskender'in Asya içlerine doğru ilerlerken Türkler'le yaptığı savaşlardır (?). Ama, türkolog Zeki Velidi Togan'a göre, destanda adı geçen İskender'in Makedonya'lı İskender ile bir ilgisi yoktur ve Şu Destanı'nın konusu Makedonyalı İskender'in istilası değil daha önceki yüzyıllarda oluşmuş bir Aryani istilasıdır.

Destanda Türk boylarının oluşumu ve Türkler'in kent yaşamına geçmeğe başlamaları da anlatılmaktadır. Ayrıca, ulusunu bir istiladan korumak için çaba gösteren bir kaganın kaygılarının ince bir biçimde işlenmesi, destana ayrı bir özellik katmaktadır.. Şu Destanı, kendisinden sonra oluşacak Türk destanlarının ana çizgilerini ve süslemelerini belirlemiştir.

Şu Destanı, kimi bilginlere göre Saka Türkleri'nin destanıdır. Şu destanında müzik ve ezgi önemli bir rol oynar; ama bu müzik insan sesine değil, sazların sesine dayanır. Destanın kahramanı genç kagan Şu, Türk destanlarının yerinde durmayan hareketli ve atak yiğitlerinden daha değişik bir yapıdadır. Kagan Şu, beden ve ruh yapısı ile daha çok, Osmanlı hakanı 3. Selim'i andırır. Şu Kagan, 3. Selim gibi içli, sanatçı, düşünceli ve mantıklı bir kimsedir. Sarayının kapısında günde 365 nöbet çalınır.

Şu Destanı'nın özeti aşağıda yer almaktadır:

Şu Kalesi'ni, Balasagun yakınlarında genç kagan Şu yaptırmıştı. Kagan Şu'nun sarayı ise Balasagun'da idi. Kalede ve Balasagun'da çok güçlü bir ordu bulunuyordu. Balasagun kenti çok zengindi. Şu Kagan'ın sarayının önünde ordu beğleri için her gün 365 nöbet vurulurdu. Bu sırada, Zülkarneyn (İskender) doğu seferine çıkmış, Ön Asya'dan İran içlerine kadar önüne çıkan tüm orduları yenmiş, ülkeleri işgal etmişti. Zülkarneyn, Semerkand'a değin ilerlemiş, Türk illerine yaklaşmışt

Şu Kagan'ın gözcüleri, Zülkarneyn'in Balasagun'a ve Şu Kalesi'ne yaklaştığını bildirdiler. Gözcüler, Şu Kagan'a şöyle dediler:

''Zülkarneyn denilen, gün batısından kopup gelen bir kıral ordusuyla bize yaklaşmaktadır. Önüne çıkan orduları dize getirmiş, yerle bir etmiştir. Bize ne buyurursun? Onunla savaşalım mı?''
Genç kagan Şu, habercilerin sözlerini dinlemez gibi göründü. Çünkü daha önceden, en güvendiği yiğitlerden kırk kişiyi seçmiş, Hucend Irmağı kıyılarına gözcülük etsinler diye göndermişti. Yiğitler, kimseye görünmeden gizlice giderek Hucend kıyılarına yerleştikleri için, ordu habercileri durumu bilmiyorlardı. Getirdikleri kötü haberden Şu Kagan'ın kaygılanmamasına, kılını bile kıpırdatmamasına şaşırdılar. Şu Kagan gönlü ise rahattı.


Şu Kagan'ın gümüşten bir havuzu vardı. Havuzu, işten anlayan ustalara yaptırmıştı. Havuz, istenildiğinde taşınabiliyordu. Şu Kagan, savaşa bile gitse gümüş havuzunu yanına alırdı. Konakladığı yerlerde içine su doldurtur, su dolu bu gümüş havuza kazlar, ördekler salar, onlara bakardı. Kazların, ördeklerin gümüş havuzda yüzüşlerini seyretmek kendisini dinledirir, dinlenirken de ulusunun geleceği ile, sefer ve savaşlar ile ilgili tasarılar hazırlardı. Şu Kagan, haberciler geldikleri sırada yine gümüş havuzda yüzen kazları, ördekleri seyrederek dinleniyordu. Habercilerin:


''Ne buyruk verirsin kaganım? Zülkarneyn ile savaşa tutuşalım mı?''


Diye sorup buyruk beklemeleri üzerine onlara havuzu ve havuzda yüzen kazlar ile ördekleri gösterek şöyle dedi:


''Bakın. Görüyor musunuz... Kazlarla ördekler suda ne güzel yüzüyor, nasıl dalıp dalıp çıkıyorlar?''


Haberciler, kaganlarının bu biçimde konuşmasını garip karşıladılar. Ona kuşku ile baktılar. ''Herhalde kaganımızın hiç bir hazırlığı yok. Onun için ne yapacağını bilemiyor'' diye düşündüler.

O sırada, Zülkarneyn'in ordusu Hucend Irmağı'nı geçmişti. vakit gece yarısına geliyordu. Hucend Irmağı kıyılarında gözcülük yapan, Şu Kagan'ın kırk yiğidi atlanıp, yıldırım gibi Şu Kalesi'ne geldiler. Şu Kagan'ın katına varıp Zülkarneyn'in Hucend Suyu'nu geçtiğini, Balasagun yolunda ilerlediğini bildirdiler. Daha önceki habercilerin sözlerini dinlerken kılı kıpırdamayan Şu Kagan, kırk yiğidin sözleri üzerine hemen göç davulunun çalınmasını buyurdu. Davulun çalınması ile birlikte doğuya doğru hızla yola koyuldular. Bu durum halkı şaşırttı. Gündüzün hazırlık yapılmadan, gece vakti göçün başlamasından korktular. Ellerine ne geçtiyse toplayıp bulabildikleri atlara atlayan millet, kaganla birlikte yola düştü. Gün doğarken, kentte kimse kalmamıştı. Yalnızca bomboş ve düz bir ova görünüyordu.


Bütün millet, Şu Kagan'ın ardından gitmişti. Ancak, binecek bir şey bulamayan yirmi iki kişi, Şu Kalesi'nde kalmıştı. Bunlar ne yapacaklarını düşünürlerken yanlarına iki kişi daha geldi. Bu iki kişi kap kacaklarını toplayıp sırtlarına vurmuşlardı. Yorgundular. Fakat, pek duracağa benzemiyorlardı. Önceki yirmi iki kişi, bu yeni gelenlere bir yere gitmemelerini, kendileri gibi kalede kalıp beklemelerini söylediler.


''Zülkarneyn denilen her kim ise, burada uzun süre kalamaz, geldiği gibi geri dönüp gider. Burası bizim yurdumuz, yine bize kalır.'' dediler.


İşte bu yüzden, bu iki kişinin adı Kalaç olarak kaldı. Bu iki kişiden olan çocuklar ile torunları de Kalacı adıyla anıldılar. Ama bu iki kişi, yirmi iki kişinin sözlerini dinlemeyerek onları bırakıp gittikleri için Zülkarneyn'in geldiğini görmediler.


Zülkarneyn gelip de kalede kalan uzun saçlı yirmi iki kişiyi görünce ''Türk mânend'' dedi. Bu söz, ''Türk'e benziyorlar'' anlamına geliyordu. Bu yüzden, yirmi iki kişinin soylarının adı da Türkman (Türkmen) olarak kaldı. Giden iki kişi, gittikleri için tam anlamıyla Türkmen sayılmadılar. Böylece oluşan yirmi dört boydan, yirmi ikisi Türkmen, öteki ikisi de Kalaç diye bilindi.


Bu olaylar olurkan Şu Kagan, ordusu ve yanındakilerle birlikte Çin sınırına değin ilerlemişti. Çin'e yakın Uygur iline vardıklarında Şu Kagan, artık Zülkarneyn'i karşılayabilecek durumda olduğuna, onu asıl merkezinden çok uzaklara çektiğine karar verdi. Çünkü, kendi soydaşları arasında bulunduğu için Zülkarneyn'den daha güçlü durumua gelmişti. Şu Kagan, çerilerinin en gençlerini ayırdı; onları Zülkarneyn'in üzerine yollamayı düşündü. Veziri, gidecek olanların tümünün genç olduğunu, deneyimlerinin bulunmadığını, başaramazlarsa işin kötüye varacağını söyledi. Şu Kagan, vezirine hak verdi. Yaşlı, deneyimli bir subaşını çerileriyle birlikte gönderdi.

Şu Kagan'ın çerileri bir zaman sonra Zülkarneyn'in öncü birlikleriyle karşılaştılar. Türk çerileri, Zülkarneyn'in öncü birliklerine bir gece baskını yaptılar. Baskın çok kanlı oldu. Bir ölüm kalım savaşı yapıldı. Zülkarneyn'in öncü birlikleri bozguna uğradılar. Türk erlerinden biri, Zülkarneyn'in çerilerinden birini tek kılıç vuruşuyla ikiye böldü. Çerinin kemerine bağladığı altın torbası parçalandı; içindeki altınlar yere saçıldı, çerinin kanıyla kızıla bulandı. Ertesi gün, gün ışıkları bu kanlı altınları parlattı. Bunu gören Türk erleri birbirlerine bakıp ''Altın kan! Altın kan!'' diye bağrıştılar. O günden sonra, bu baskının yapıldığı yerin yakınında bulunan dağa Altın Kan (Altun Han) dendi.


Baskından sonra Şu Kagan ile Zülkarneyn daha savaşmadılar, barış yaptılar. Barış, iki taraf içinde iyi sonuçlar doğurdu. Burada bir çok kent kurulmağa başlandı. Uygur Türkleri ile öteki Türk boyları bu kentlere yerleştiler. Şu Kagan da Balasagun'a döndü. Şu Kalesi'ni sağlamlaştırdı. Balasagun kentinin geliştirdi. En sonunda da kaleye bir tılsım koydu. Bu öyle bir tılsımdı ki dörtbir yanda duyuldu. Leylekler kente dek geldiklerinde tılsım yüzünden daha uzağa uçamadılar, kenti aşamadılar.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #19 : 23 Haziran 2009, 21:19:48 »

Asya Büyük Hun Devleti ile Kök Türk Devleti arasındaki dönemde Orta Asya'da yaşayan Türkler'e Çinliler, Kao-çı derlerdi. "Kao-çı" sözü Çince'de "yüksek tekerlekli arabası olan" demektir. Kao-çı'lara Çinliler, T'ieh-le adını da verirlerdi. T'ieh-le kelimesi, Türkçe Töles sözünün Çin ağzına uydurulmuş biçimidir. Töles Türkleri, Kök Türk Devleti'nin çekirdeğini oluşturan Türk boyudur. Çin kaynaklarına göre, Tölesler'in (ve öteki Türkler'in) türküleri kurt ulumasını andırırdı; çünkü yine aynı kaynaklara göre onların ataları kurt idi. Çinlilerin sözünü ettikleri kurt ulumasına benzeyen türküler, Türkler'in zamanımızda da söylemekte olduğu "uzun hava, bozlak, maya" türündeki halk ezgileri olsa gerektir.

Kimi kaynaklar Töles ve Kao-çı kelimelerini yalnızca Uygur Türkleri ile özdeşleştirirler. Ama yukarıda da belirtildiği gibi Töles adı, Büyük Hun Devleti ile Kök Türk Devleti arasındaki dönemde Türkler'e verilmiş ortak bir addır. Dolayısıyla Tölesler, Uygur Türkleri'nin ataları olduğu gibi Oguz, Karluk, Kıpçak vs bütün Türk boylarının da atalarıdır. Ayrıca, tarihi araştırmalara göre, Uygurlar ile Oguzlar aynı boy kökeninden gelirler. İleriki dönemlerde Uygur ve Oguz diye ikiye ayrılmışlardır. Zaten, Türk topluluklarına bir bakıldığında tip bakımından Oguzlar (bugünkü Türkmenler, dolayısıyla Azeriler, Anadolu Türkleri ve öteki Ön Asya Türkleri) ile Uygurlar'ın birbirlerine çok yakın oldukları görülür. Ayrıca eski tarihi kayıtlarda Oguz ve Uygur adlarının hep birlikte yer aldığı görülür (Tokuz Oguz-On Uygur).

Bunun yanında, Eski Türkler'in boy adları sistemi ile bizim zihnimizdeki ad kavramını birbirine karıştırmamak gerekir. Eski Türkler'de boy adları geleneksel ve kalıcı değildi; izafi bir nitelik taşırdı. Türk boyları tek bir boy çatısı altında bir bodun olarak birleşirler ve yeni bir adla ortaya çıkarak bir devlet ya da siyasi bir oluşum kurarlardı. Zamanla bu siyasi oluşum dağılır ve oluşumu oluşturan boylar yeni bir adla ortaya çıkarak, bir başka siyasi oluşum kurarlardı. Bu hal, böylece devam ederdi. Yani boy adları geçici ve izafi idi. Zaten, bunun aksi iddia edilecek olursa her Türk devletinin yıkılışında ve her boy oluşumunun dağılışında, bu halkların ortadan yok olduklarını kabul etmek gerekir. E bu adamları uzaylılar da kaçırmadığına göre, tarihte rastlanan Ting-Ling, Töles, Türgiş, Usun, Hun, Abar, Sabar.....vs gibi Türk boyları nereye gittiler. Yanıtı çok basit; uğradıkları bir yıkım (savaş, baskın, kıyım, göç vb) ya da siyasi dağılmadan sonra yeni bir ad ve yeni bir oluşumla yeniden tarih sahnesine çıktılar.

Sonradan Kök Türk ve Uygur devletlerini kuracak olan Töles adındaki bu Türk topluluklarının en yakın komşuları olan Çinlilerin kaynakları, onların kökenlerini kurda bağlayan bir efsane Saptamış ve tarih kayıtlarına geçirmişlerdir. Şimdi bu efsaneyi, yukarıdaki bilgilerin ışığında gözden geçirelim:

Hun kaganlarından birinin çok akıllı iki kızı vardı. Bu kızlar çok akılı ve çok güzel idiler. Kızlar o denli akıllı, o denli iyilerdi ki, babaları şöyle bir karara vardı:

"Ben bu kızları kendim evlendiremem. Bunlar o denli iyiler ki, o denli akıllılar ki, bu kızları ancak Tanrı evlendirir."

Kagan, kızlarını ülkesinin en kuzey ucunda, kişi ayağı değmeyen bir yere götürüp yüksek bir dağın başına koydu. Kızlar bu tepede bekleye durdular. Aradan epey zaman geçti. Bir zaman sonra, tepenin çevresinde yaşlı ve erkek bir Bozkurt göründü. Kurt, tepenin çevresinde dolaşmağa başladı ama kızların yanına gitmedi. Kızlardan küçük olanı bu durumu görünce kardeşine:

"İşte bu kurdu, ikimizden birinin evlenmesi için Tanrı gönderdi" dedi ve kurdun yanına doğru gitti. Kardeşi gitme dedi ise de onu dinlemedi. Tepeden inerek kurtla evlendi. Bu evlenmeden birçok çocuk doğdu. Bunlara Tokuz Oguz-On Uygur (Dokuz Oğuz-On Uygur) denildi. Bu çocukların sesi, Bozkurt sesine benzerdi. Çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar. Ve Tölesler, bu kız ile kurdun soyundan türediler...

Dikkat edilirse buradaki kurt, erkektir. Öteki Kök Türk efsanelerinde ise kurt, dişidir. Bununla birlikte, Oguz Kagan Destanı'ndaki kurt da erkektir. Çin kaynakları, hükümdarın kızlarını bıraktığı yerden "tepe" diye bahsetmektedir. Eski Türkler'de "Kutsal Dağ" ve "Gök Dağı" inancı büyük bir yer tutardı. Ergenekon da böyle kutsal bir dağın ardındaki yurdun adıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 8
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.633 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.