Ergenekon Destanı (Destanlarımız)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 08:13:41


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 8
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ergenekon Destanı (Destanlarımız)  (Okunma Sayısı 78794 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
IŞBARA ALP
Ziyaretçi
« : 01 Aralık 2008, 22:31:27 »

Ergenekon destanı, Göktürkler'in türeyişini anlatan bir Türk destanıdır.

 Genel olarak, düşman tarafından hile ile yenilgiye uğratılan Türklerin, Ergenekon Ovası'nda yeniden türeyip tekrar eski yurtlarına dönerek düşmanlarıyla çarpışmalarını anlatır..

Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: "Türklere hile yapmazsak halimiz yaman olur"


Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, "Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar" deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkleri öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.

O çağda Türkler'in başında İl Kağan vardı. İl Kağan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: "Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.

Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye Ergenekon dediler.

Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.

Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.

Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir." Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tengri'nin yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.

Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.

Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.

Ergenekon'dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına girdi.


Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Almila
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 93



« Yanıtla #1 : 02 Aralık 2008, 18:34:54 »

ERGENEKONDAN çıkış bizim inancımızdır, Tabumuzdur, O'nun adını başka mahalde kullananlar birgün cevaplarını alacaklardır.
TANRI TÜRKÜ KORUSUN
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCI
Urungu
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 02 Aralık 2008, 18:56:13 »

ERGENEKONDAN çıkış bizim inancımızdır,Tabumuzdur,Onun adını başka mahalde kullananlar birgün cevaplarını alacaklardır.
TANRI TÜRKÜ KORUSUN


Size tamamen katılıyorum,ERGENEKON  TÜRKLÜĞÜN varoluş simgesidir.
TANRI TÜRKÜ KORUSUN
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ŞamanisTürk
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 02 Aralık 2008, 19:23:26 »

Bu destanı kahpece bir operasyona isim seçen şerefsizler utansın.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Alpagut
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 21


Ya tam susturacağız; Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #4 : 08 Aralık 2008, 15:51:27 »


Kaçınız bilirsiniz, biz nerelerden geldik
Atamız Kayan gibi, dağlardan akan seldik
Bugün anlatacağım, geldiğimiz yerleri
O dağları, taşları, ovayı, nehirleri
İyi dinleyin beni, ki yaşayın o anı
Öyle anlatayım ki, unutmayın o anı
İyi bilin, öğrenin, anlatın unutmadan
Tek sözü eksiltmeden, bir kelime katmadan

İl Han Kağan baştaydı, kuvvetliydi Gök Türkler
Savaşa doymuyordu, heyecanlı yürekler
Okunun ötmediği, kılıcın yetmediği
Millet kalmış mıydı ki, tek mağlup etmediği
Bir de Sevinç Han vardı, Moğolların başında
Yaşını da bilirim, İl Han Kağan yaşında
Diş geçirememişti, yiğit Türk çerisine
İlerlemişti Türkler, Moğol içerisine
Sevinç Han dayanamaz, mektup yollar dört yana
Der ki: "Türkler düşmandır, hem bana hem de sana."
Toplanıp çevre beyler, varırlar bir karara
Birleşmeli hep birden, açmalı Türk`te yara
Haber alır İl Han`ım, geldi savaşın çağı
Beş bin ordu birleşse, sönmez Türk`ün ocağı
Gök Türkler yener yine, şaşırır karşı beyler
Hele bir görün bakın, Sevinç Han şimdi neyler
Bırakıp hayvanları, kaçar Moğol ordusu
Bu ne anlama gelir, sorulmamış sorgusu
Türkler başlar şölene, hem yeyip hem içmeye
Ama Moğol uyumaz, gelir kanım içmeye
Ani bir baskın olur, bir bir düşer Türk eri
Her yan cesetle dolar, ayrık gövdeyle seri
İki alp er çarpışır, adları Kayan, Tukuz
Unutma biz bir yaydan, atılan dokuz okuz
Kayan, kağan oğluydu, dağdan akan sel gibi
Tukuz, kağan yeğeni, gökten esen yel gibi
Gözlerinin önünde, yok oldu budunları
Atlayıp da atlara, kaçtılar kadınları
Kaçtılar dediysem ben, sanmayın ki korkudan
Beyleri emretmişti, ar denilen duygudan
Almıla idi biri, Bengül de ötekisi
Gittiler Kutlu Dağ`a, at üstünde ikisi
Kayan ve Tukuz, bitik; yığıldılar toprağa
Türk`ün bu helal kanı, feda olsun bayrağa
Sevinç Han geri döndü, Türkler öldü sanarak
Bir kahkaha patlattı, manzaraya kanarak
Derken bir kıpırdanma, Tukuz kalktı ayağa
Taşıdı Kayan`ı da, kuytuda bir oyuğa
Almıla ile Bengül, döndüler sonraki gün
Ama kaçmalıydılar, öz vatanından sürgün
Yiğitleri yaralı, halleri yok ölmeye
Ne ölmeye hal kaldı, ne de bir tek gülmeye
Kutle Dağ`a vardılar, kaldılar bir kaç gece
İyileşti yiğitler, gezdiler gündüz gece
Aradılar o kadar, sonunda da buldular
Bu korkulu yaşamdan, sonunda kurtuldular
Lakin bu yerin yolu, geçit vermez pek kolay
O anda oluverdi, o ne muhteşem olay
Bir bozkurt peyda oldu, düştü dördün önüne
Yol gösterdi onlara, bu cennetin içine
Öyle bir yer ki ora, Kök Tanrı`dan hediye
Kapattılar geçidi, yağı bulmasın diye
Dediler buraya ad, koyalım "Ergenekon"
"Ergene": "dağ kameri"; ve "diklik" demektir "kon"...

Asena`nın kurtları, girdiler güzel yurda
Hepsi duacıydılar, o yol gösteren kurda
Kağan soyunda gelen, Kayan önderleriydi
O demirden kurt başlı bayrak gönderleriydi
Ergenekon onlara, yurt oldu tam dört yüz yıl
Hatırla o günleri, sarhoşluğundan ayıl
Dört yüz yıl çoğaldılar, yaşlıları ölürken
Boy boy oldu Tukuzlar, Kayat ve de Türülken
Tukuzlar ve Türülken, atalarıdır Tukuz
Sonra da bu iki kol, oldular Dokuz Oğuz
Kayat; soyu Kayan`ın, kağanlar hep bu boydan
Çıkmadılar töreden, hepsi de aynı soydan
Şölen yaptılar her yıl, anarak kutlu günü
Unutmadılar bir an, ne yağıyı ne dünü
Dört yüzüncü şölende, kağandı Börte Çine
Türk`ün öç duyguları, bir başka coştu yine
O savaşta olanlar, Gök Türk`üme ar gelir
Sığmaz oldu tümenler, Ergenekon dar gelir
Ama burdan çıkmanın, bir çaresi yok muydu
Demirden dağı gören, o tarihte yok muydu
Bütün halk arar oldu, kurtuluşun yolunu
Gözler hep tarar oldu, hem sağını solunu
Bir çocuk çoban vardı, yiğit Tirek adında
O ne kaval çalardı, bu on yedi yaşında
Bu Tirek çalmaz sanki, kavalıyla inlerdi
Çalmaya başlayınca, bütün oba dinlerdi
Kavalıyla dosttu o, üflerdi sevdasını
Kattı Ergenekon`dan, bir çıkış arzusunu
Gök gözlü bir kök böri, varıp geldi önüne
Sonra yavaaaş yürüdü, bir çıplak dağ yönüne
Tirek eve dönünce, anlattı demirciye
Dedi: "Ey bilge kişi, bu kurt gelir de niye?"
Demirci hazırlandı, sabah Tirek`le gitti
Düştü kurdun peşine, dağ önünde yol bitti
Anladı ki demirci, bu dağ saf demirdendir
Ve bu gök tüylü böri, ulu Kök Tengri`dendir
Dönüp anlattı Han`a, bütün bu olanları
Demir dağı eritip, yol açmak planları
Yığdılar odun, kömür ve devasa körükler
Bu son umutlarıydı, çıkmalıydı Gök Türkler
Dualar eşliğinde, yakıldı koca ateş
Sonunda eridi dağ, sevindi bacıkardeş
Bir öncü yolladılar dışarıya bakmaya
Sabırsızdı Gök Türkler, öz yurduna akmaya
Öncü giden dönünce, mutlu haber verince
Tuğlar kalktı havaya, bu ereğe erince
Çıkıp Ergenekon`dan, dost ile dost oldular
Varıp atayurduna, yiğitçe öç aldılar
Yüzlerce yıl solmadan, hep tomurcuk verdiler
Dirlik düzen içinde, yaşayıp yeşerdiler
Ateşte demir dövüp, her yıl hiç unutmadan
Yaşattılar o günü, hem de hiç aksatmadan...
..........

Ozan Çu-çu anlattı, size kutlu destanı
Siz de anlatasınız, gence dostu düşmanı
Sözümüz uzun oldu, lakin gönülden oldu

Giden bir kaç dakika, yine ömürden oldu...

Er meydanlarından çekilir oldun
Çorak iklimlere ekilir o!dun
Eğilmek bilmezdin bükülür oldun...
Sürer mi bu gaflet; daha kaç sene?
Uyan ey Türk uyan! Uyumak nene?

Boşaldın boşaldın.. dolabilmedin,
Gidişin o gidiş.. gelebilmedin...
Döktüğün kanları alabilmedin...
Şah damarlarına yapışan kene
Sömürür mü seni: daha kaç sene?

Bakın şu Oğuz'un torunlarına;
Kara taş bağlamış karınlarına!
Umutsuz gözlerle yarınlarına
8akarlar mı dersin; daha kaç sene
Uyan ey!... Kendine dönmeyi dene!

Eski sandıklarda harsın, tören ey!
Hain, çaşıt dolu; yanın, yören ey!
Bağlı tutsak sanır seni gören ey!
Bu böyle sürer mi; daha kaç sene?
Uyan ey!... Kendine dönmeyi dene.

Bak ne der Oğuz Han, Alparslan, Tuğrul:
Ey Bozkurtlar soyu! Yerinden doğrul!
Silkin!... Öz mâyanla yeniden yoğrul!
İnsanlığı nûra kavuştur yine
Uyan ey!... Kendine dönmeyi dene.

Acunda ne varsa kurudan, yaştan
Al Dede Korkut'tan, Hacı Bektaş'tan
Malazgirt ufkuna doğ yeni baştan...
Dilerim Tanrı'dan bu devran döne,
Uyan ey Türk!... Uyan! Uyumak nene?

Seni aldatmasın "Batı" denilen,
Onun mayasıdır "katı" denilen,
Onun iç yüzüdür "kötü" denilen...
Odur özsuyunu sömüren kene!
Sen uyan; onu da uyandır gene!

Düşün! Kaç parçaya bölmüşler seni?
Sonsuz bir sahraya salmışlar seni...
Kanadını kırıp yolmuşlar seni..
Kalk, doğrul yerinden! Yürü, geç öne!
Uyan ey!... Kendine dönmeyi dene.

Yıkıldın, yakıldın: "devrim" dediler,
Soysuzlaştırıldın "evrim" dediler,
Bozkurta it, ite "yavrum" dediler..
Kalk, doğrul yerinden! Yürü, geç öne!
Uyan ey!... Kendine dönmeyi dene.

Türk Bilge Kağan der "İşitin beni!
Benim çağlar aşan, benim en yeni.
Ey Türk! Birgün gaflet basarsa seni
Gönül ver, kulak tut bendeki üne,
Uyan Ey! Kendine dönmeyi dene!"

"Üstten gök basmayıp yer çökmeyince
Hainler türeyip bel bükmeyince
Seni gafil bulup kan dökmeyince
Türk'ün bir düşmanı çıksa da bine
İlini, töreni bozamaz yine!"

Köklerinden koptu okumuşların,
Batıyı put yaptı okumuşların,
Yaptığına taptı okumuşların...
Ey Türk! Kendine dön! Yad, yaban nene
Kalk, doğrul yerinden, yürü geç öne!

Dinle! Dövülmekte... Çağrı kösleri,
Dinle! Yakındadır... ayak sesleri,
Bozkurtların sıcak, hür nefesleri
Ufkunu doğudan sarsın da yine
Kalk! Doğrul yerinden! Yürü, geç öne!

Sen, Oğuz Ata'nın has milleti, sen!
Sen, son Peygamberin has ümmeti. sen!
O seni boğmadan, boğ zilleti sen!...
Uyan! Ey Türk oğlu! Uyumak nene?
Kalk, doğrul yerinden! Yürü, geç öne!

Medet ummayagör kızıl surattan,
Seni mahrum koyar aşktan, muraddan,
Çağla Sakarya'dan, kükre Fırat'tan..
Kara, kızıl, sarı.. sür, topla yine;
Bunlardır özünü sömüren kene!

Destanlar yazılır, şanına lâyık,
Yine de erişmez ününe lâyık,
Olursan soyuna, dinine lâyık...
Geçer bu gafletin; sürmez çok sene,
Uyan ey Türk oğlu! Uyumak nene?

Niyazi Yıldırım GEÇOSMANOĞLU

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Dökülen kan, alınan can bizim,
Yıkılsın liberal kapitalizm!
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #5 : 04 Nisan 2009, 00:51:03 »

Er Manas Destani

--------------------------------------------------------------------------------

Bu muhteşem Türk Destanının tamamı 400.000 mısradır. Bir Kırgız destanıdır. Müslüman Kırgızlarla Putperest Kalmuklar arasındaki mücadeleri anlatır. Bununla beraber Manas Destanının dokuzuncu yüzyılda, Kırgızların yenisey Kıyılarında devlet kurmağa başladıkları sırada teşekkül ettiğini ileri süren ilim adamları da mevcuttur. Manas' ın, tarihi bir şahsiyet olduğuna dair izlere tesadüf edilmemiş ise de, Kırgız-Kalmuk mücadelerinde temayüz etmiş bir Kırgız yiğidinin, muhtemelen bir Kırgız Beğinin adı ve yiğitliği ile bu destana mevzu olduğu bir ihtimal sayılamaz.


Manas Destanı, Kırgızların bir bkıma ansiklopedisi gibidir. Manas Destanında Kırgızların bütün örf ve adetlerini, inanışlarını, dünya görüşlerini, diğer milletlerle olan ilişkilerinin, masallarını ve ahlak anlayışlarını bulmak mümkündür. Manas Destanının bütününü söyleyenlere Manasçı, bir kısmını söyleyenlere ırcı denilir. Manasçılar, destanı anlatırken kendi zamanlarının, tesiri altında kaldıkları hadiselerini veya duygu ve düşüncelerini de ustaca katmışlardır.


Manas Destanına ilk defa, Kazak-Kırgız idarecisi olan Rus aslından franel tesadüf etmiştir. Daha sonra Çokan Velihanof 1856 yılında destanı dinlemiş fakat destanın en uzun parçasını rodloff tesbit ederek 1885' te neşretmiştir. Destanın en önemli bölümlerini Manas, Manas' ın oğlu Semetey, Manas' ın torunu Seytek, Colay ve Töştök' ün hikayeleri teşkil etmektedir. Colay Er Töştük hikayeleri ile ilgili bölümlerin Colay adında bir Manas' çıdan derlendiği zannedilmektedir.

Destanın, bölümler halinde kısaltılmış hali:


1) Yeditör adını taşıyan yerde Böyün Han oturmaktadır. Böyün Hanın oğlu Kara Han ve onun oğlu da Cakıp Han (Yakup Han) adıyla abılır. Cakıp Han, Alma Ata Irmağının gözesinde, Sungur Yuvası denilen yerde yerleşmiştir; Cakıp Han' ın hiç evladı yoktur. Bir gün Tanrı' dan bir oğlan çocuk ister, onun da kahraman olmasını ister. Tanrının izni ile bir oğlu olur. Oğlu olduğu için de Tanrıya güzel bir kısrak kurban eder. dört Peygamber gelip çocuğa ad kor ve adına Manas der. Manas dile gelir ve babasına: "ben İslam yolunu açacağım, gavurların malını yağmalayacağım" deyince Cakıp Han, çok eski arkadaşı olan Baka' ya haber gönderir ve yanına gelmesi için çağırır. Baka gelince de, Manas' ın söylediklerini ona nakleder. Bu söz üzerine Baka: "Pek güzel söz" der:



"Hemen anlatalım, Çin' e akın edelim ve pekin yolunu bozalım!"


Dediği gibi yaptılar.


Cakıp Han' ın oğlu genç Manas ise on yaşına gelince ok attı, on dört yaşına basınca da han evini basıp yıktı, ahn oldu. Kaşgar' dan bütün Çinlileri sürüp Turfana tıktı, Tufandaki Çinlileri sürdü, Aksuya attı.


2) Kalmuk Han' ın oğlu Almambet' in Müslüman oluşu, Er Kökçe' ye sığınışı, Er Kökçe' den de ayrılıp Manas' a gelişini anlatır:


Yerin yer suyun su olduğu çağda... altı atanın oğlu gavur, üç atanın oğlu müslüman idi. O zaman Kara Han' ın oğlu Almambet doğdu, hemen büyüdü ve Müslüman oldu. Babasını müslüman olmadığı için öldürdü, kaçıp geldi müslüaman beylerinden Er Kökçe' ye sığındı. Er Kökçe' nin kırk yiğidi vardı. Bu kırk yiğit, Beylerinin bu Kalmuklu' ya, Almambet' e çok iltifatlar edip onu yanından ayırmadığını görünce kıskandılar, kıskanınca da Almambet hakkında dedikodular çıkarıp yaydılar. Bu yüzden Almambet şle Er Kökçe Bey' in arası bozuldu. Almambet de kalkıp Manas' ın Bey evine geldi.

Manas da Almambet' i büyük iltifatlarla karşıladı. Manas Almambet' i çok sevdi.


3) Manas ile Er Kökçe' nin savaşmasını anlatır: Manas' ın çerileri Er Kökçe' nin ilini yağma ederler. Savaşta Er Kökçe yenilir. Ardından da Cakıp Han, oğlu Manas' ı evlendirmek ister. Kız aramağa başlar. Temir Hanın kızı olan Kanıkey' in, Manas' a layık bir evdeş olduğunu sağlık verir. Temir Han da kızını Manas' a vermek istmektedir. Ama Temir Hanın baş danışmanı bu evlenmeye engel olmağa çalışır. Bu yüzden düğün esnasında kavgalar olur, ucu savaşa ve yağmaya varır. Sonunda baş danışman Mendibay Manas' ı zehirler Manas ölür. Manas' ın ölümü ailesini yoksulluğa, sıkıntıya ve felakete düşürür. Atı, doğanı ve köpeği mezarının başında ağlarlar. Manas' ın canını bağışlaması için Tanrıya yalvarıp yakanırlar. Manas' ın kırk tane de yiğidi vardır ama hepside beğlerini unuturlar. Tanrı, Manas' ın hayvanlarının sadakatı karşısında onların duasını kabul edip Manas dirilir. Eskisi gibi, eskisinden daha güçlü bir şekilde iline ve töresine hizmet eder.

4) Kökütey Han' ın yas törenini anlatır:


Kökütey Han hastalanır. Son nefesini vermeden önce vasiyetini yapar. Ardından da ölür. Kökütey Han ın ölümü üzerine komşu milletlerden de yas töreni için çağrılanlar olur: Herkes gelir. Büyük bir yuğ töreni yapılır. Törenin biteceğine yakın istirak edenler arasında bir kavga başlar ve sonu savaşa varır. Manas ve müslüman olmayan Calay Han arasında devam eden savaş uzayıp gider.

5) Göz Kaman' ı anlatır:


Cakıp Han' ın, küçükken Kalmuklara esir düşen ve Moğalistan' a götürülüp orada büyütülen Göz Kaman adlı bir kardeşi vardır. Göz Kaman Moğalistan' da, Kalmuklar arasında büyütülüp orada bir Kalmuk kızıyla evlendirilir; orada beş oğlu olur ve bir gün oğulları ile birlikte asıl yurduna döner. Kalmukça konuşmaktadır.


Manas, hem amcasını giç görmediği ve o güne kadar tanımadığı, hem de amcası Kalmukça konuştuğu için onu casus zanneder; yakalayıp zincire vurur. Bunları yaptıktan sonra da böyle bir amcası olup olmadığını anlamak için babasına haber gönderir. Colay Han haberi alınca sevinir ve kardeşini hoş tutması için oğluna emir verir. Fakat Manas' ın annesi ve karısı da Göz Kaman' dan hoşlanmışlar hele Kalmukça konuşmasını büsbütün yadırgamışlardır. Bu yüzden birlik olup hep beraber Cakıp Han' ın emrini hiçe sayarlar. Yalnız Manas babasının buyruğunu dinleyip amcasına iyi davranır, hatta amcası ve oğulları için büyük bir şölen verir. Fakat göz Kaman' ın oğulları bu şölende bir kavga çıkarıp Manas' ı döverler.


Manas, Kalmuklara karşı sefere çıktığında amcasının oğulları Kalmukça bildiği için onlardan yararlanmak ister. Gökçegöz' ü Kalmuklara caus olarak gönderir. Gökçegöz ise Kalmuklar tarafına geçer geçmez Manas' a ihanet eder. Manas da bunun üzerine Almambet' i gönderir. Almambet' in yardımıyla Manas savaşı kazanır. Bir çok ganimetler alır. Dönerken yarı yolda Gökçegöz' e rastlarlar ve Gökçegöz Manas' ı kırk yiğidi ile birlikte zehirler. Kırk yiğid ölür. Manas' ı, karısı Kanıkey tedavi etmek suretiyle kurtarır. Mekke' den erenler gelir ve Kanıkey' e yardım ederler.


Manas da iyi olur olmaz Mekke' ye gider ve orada dua edip Tanrıya yalvararak kırk yiğidinin dirilmesini temin eder.

6) Semetey' in doğumunu anlatır.


Manas artık ihtiyarlaşmıştır. Ak atı halsiz düşmüş zayıflamıştır. Manas kırk yiğidini yanına çağırır. Ölümünden sonra doğacak olan oğluna iyi bakmaları için vasiyet eder.


Ve Manas ölür.


Manas için büyük bir yuğ töreni yapılır, yas tutulur.


Cakıp Han Kanıkey' e haber göndererek Manas' ından kırk yiğidinden biri olan Abeke' ye veyahud da Köbeş' e varıp evlenmesini buyurur. Kanıkey ise:


-Kızım olursa dediğini tutar evlenirim, gel gelelim oğlum olursa evlenmek şöyle dursun ne Abeke' nin suratına ne de Köbeş' in yüzüne bakarım, diye cevabını gönderir. Kanıkey' in bir oğlu olur. dediğini yapıp kimseyle evlenmez. Ötekiler Kanıkey' in oğlunu öldürmek isterler. Bunu öğrenen Kanıkey oğlunu alıp babsı Temir Han' ın ülkesine kaçar. Yolda türlü sıkıntılar çeker, başına gelmedik kalmaz. Sonunda Temir Han' ın ülkesine varır, Bey evine ulaşır.


Temir Han kızına ve torununa kavuşunca pek çok şölenler verir. Torununa ad konulması için bütün il halkını toplar fakat çocuğa kimse bir ad bulup da koyamaz. Bunun üzerine orta yerde bir ak sakallı ihtiyar peyda olur, uzun uzun dualar eder ve Temir Han' ın torununa Semetey adını verir.


Semetey büyür. Baba yurduna dönmek ister. Yola çıkacağı sırada annesi Kanıkey:


-Baka' ya selam söyle, ne söylerse sözünü tut, dışına çıkma, diye tembih eder. Semetey, baba ocağına döner. Cakıp Han hayattadır ve torunu Semetey' in annesine yapılan eziyetlerin acısını çıkaracağını, öç alacağını zannederek korkar. Bunun için de Semetey' i zehirlemeye karar verir. Kararını tatbik etmek isterken durumu öğrenen Semetey hem Çakıp Hanı, hem de Abeke ve Köbeş' i öldürür.


7) Semetey' in baba ocağına yerleştikten sonrasını anlatır: Semetey, baba ocağına dönüp öz yurduna yerleştikten sonra, Kalmuklar üstüne akınlar yapmak için hazırlıklara başlar. Babasının, hayatta olan kırk yiğidini çağırıp toplar. Der ki:


-Akın yapmamız gerek; at sürüleri ve ganimet almamız gerek!


Bu sözden sonra sefere çıkar.


Fakat kırk yiğit, kendi aralarında toplanıp konuşurlar:


-bizden öncekiler yetmiş yaşına vardı; bizden sonrakiler altmışa ulaştı. Biz, bu Semetey' in babasına hizmet ettik, şimdi de oğluna hizmet edeceğiz. İhtiyarladık artık. Semetey, bizi bu ihtiyar halimizde yüce dağ başlarından aşırmak diler, çağlayanlı sulardan geçirmek diler; bizi öldürmeğe kastetmiştir, dönelim! dediler.


Semetey' in buyruğunu dinlemediler, geri döndüler, kaçtılar.


Semetey, onca sözden sonra babasından kalma kırk yiğide söz geçiremeyince onları öldürür.


Bu arada, Acubey ile Almambet' in birer oğulları olmuştur. Semetey, bu çocukları kendisine kardeş edinir. Birinin adını Kançura ötekinin adını Külçura koyup öyle çağırır. Kançura ile Külçura da büyürler. Büyüyünce Semetey' e hizmet etmeğe başlarlar. Bir gün gelir. Semetey, Kançura ile Külçura' ya, Akın Han' ın kızı Ay Çürek' i evlenmek üzere kaçırmak istediğini söyler ve onlardan bu iş için hizmet ister. Bunun için de Akın Han' ın ülkesine sefere çıkılması gerektiğini anlatır. Dediklerini yaparlar ve Ay Çürek' i kaçırırlar. Gel gelelim Ay Çürek' in bir de nişanlısı vardır ki Kökçe oğlu Ümetey diye bilinmiştir. Bu Kökçe oğlu Ümetey, Ay Çürek' in kaçırılışını kendisine yediremez ve o da karşılık olarak Semetey' in sürülerini yağmalarlar. Bunun üzerine aralarında bir savaş başlar. Birbirlerini karşılıklı olarak yağmalayıp dururlar. Sonunda Semetey, Kökçe oğlu Ümetey' e barış teklif eder. Savaştan yorulan Ümetey de bunu kabul eder.


Ümetey' le yaptığı barıştan biraz rahatlayan Semetey, başka bir sefere çıkmak için hazırlandığı sırada bir dÜş görür. Düşünü karısı Ay Çürek' e anlatır. Ay Çürek de düşü yorumlayıp:


-Sen bu sefere çıkma, der çıkarsan başına bir felaket gelecek.


Fakat Semetey inatçıdır, hem de boş laflara kulak asacak cinsinden değildi. Karısının düşünü yorumlamasına karşılık:


-Düş dediğin şey saçmalıktır!.. diye karşılık verdi.


Böyle demedine rağmen, düşünün hayra yorulması için de babsının ruhuna en iyi kısraklardan birini kurban eder. Arkasından da, Er Kıyas' ın ülkesine akın başlar. Akının en kızışmış zamanında Almambet' in oğlu Kançura, Semetey' e ihanet eder ve onu yakalayıp Er Kıyas' a götürür, teslim eder. Semetey' e ihanet etmeyen Külçüra' yı da köle olarak kullanırlar.


Bu sırada Ay Çiçek bir oğlan çocuk doğurmuştur. Ay Çüreğin bir oğlan çocuğu doğurduğunu duyan Er Kıyas çocuğu yaşatmak istemez. Öldürmeğe çalışır. oğlunu kurtarmak isteyen Ay Çürek Er Kıyası tehdit adip korkutur:


-Eğer sen benim oğlumu öldürtürsen ben de seni babam Akın' a şikayet ederim, ülkeni alt üst ettirir öcümü alırım der.


Er Kıyas bu tehditten korktuğu için çocuğu öldürtmeyip kendine evlat edinerek yanında alıkoyar. Halkını toplayıp çocuğa ad koymak ister. Fakat kimse bir ad bulamaz. Aksakallı Aykoca derler bir ihtiyar vardır, sonunda o gelir ve Ay Çürek' in oğluna Seytek adını verir.


Seytek de büyür, delikanlı olur, yiğit olur. Külçura' yı koruyup kölelikten kurtarır. Er Kıyas öldürülür. Bunlardan sonra Seytek de baba yurduna, öz ocağına döner. Babasına ihanet eden Almambet' in oğlu Kançura, Seytek' in baba yurduna Bey olmuştur. üstelik Seytek' in babaannesi Kanıkey' e koyun güttürüp çobanlık yaptırmak suretiyle ona eziyetler etmiştir.


Bu hali gören Külçura, Kançura' yı yakalar ve Kanıkey de onu öldürür. Baba yurduna yerleşen Semetey ise, Taşkent' ten Talas' a kadar yayılan geniş ülkeleri idaresi altına alıp oraların Hanı olur.


kaynak: Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #6 : 04 Nisan 2009, 00:52:09 »

Satuk BuĞra Han Destani

--------------------------------------------------------------------------------

Büyük Türk İmparatorluğunu, 840 yılından itibaren devralmağa başlayan Karahanlıların 1212 (1240) yıllarına kadar devam eden hanedanlığı esnasında en önemli ve muhakkak ki dünya tarihinin seyrini değiştiren büyük hadise Türklerin İslam dinini kabul etmiş olmasıdır. 940 yılı civarında Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han zamanında vuku bulan bbu dünya çapındaki hadise, dünya üzerindeki büyük tesiri dercesinde Karahanlılar arasında da destani bir havaya bürünmüş ve Satuk Buğra Han etrafına gelişen bir destan meydana gelmiştir.


Türklerin İslam Dinini kabul edişleri ilahi bir ilhama bağlamaya çalışan Satuk Buğra Han Destanının çok kısa bir zamanda geliştiği, islamiyetten önceki Türk Destanlarından da aldığı ana motiflerle daha da zenginleşerek tesbit edilen yazılı şekle geldiği söylenebilir. Aynı zamanda bu gün bile Kaşgar yakınlarındaki Artuç kasabasında bulunan mezarı bir ziyaretgah mahalli olan Satuk Buğra hayatını, destani bir hava içinde anlatan Satuk Buğra Han Destanı Tezkire-i Buğra Han adlı bir eserde kayıtlıdır. Bu eserin muhtelif el yazmaları vardır.


Peygamberimiz Hazreti Muhammed, Miraç esnasında, diğer bütün peygamberleri de görür. Aralarından birini tanıyamanz ve Cebrail Aleyhisselelama o zatın kim olduğunu sorar. Cebrail de:

-Bu zat Peygamber değildir, der. Bu zat, sizin ruhunuzu Ulu Tanrıya emanet ettiğiniz günden üç yıl sonra yer yüzüne inecek ve sizin dininizi Türkistan da yayacaktır.
Cebrail Aleyhisselamın bu cevabı üzerine hazreti Muhammed çok sevinmiş, Miraçtan sonra, gece gündüz bu mübarek ruh için dua etmeğe başlamıştı. Tabi bu arada, bu mübarek zattan sahabelerine de bahsetmiş ve sahabelerinin bu zatın ruhunu görmeği istemeleri üzerine Hazreti Muhammed de dua ederek Miraç esnasında gördüğü zatın ruhunun görünmesini arzulamıştı.


Hazreti Muhammed' in duası üzerine birden karşılarında kırk silahlı atlı belirdi. Selam verip yaklaştılar. Bu atlılar, başlarında Satuk Buğra Han' ın bulunduğu kırk arkadaşının ruhu idi.


Yıllar geçtikten sonra, Kaşgar Hükümdarının bir oğlu dünyaya geldi. Adını Buğra Han koydular. Buğra Han' ın doğduğu gün büyük zelzeler oldu. Su kaynakları kurudu. Buğra Han' ın büyüdüğü zaman müslüman olacağını falcılar anladılar. Bunun üzerine de onun öldürülmesini sağlık verdiler. Fakat annesi oğluna kol kanat gerdi; falcıların yalan söylediğini iddia etti. Şayet bir gün gelir falcıların dediği çıkar ve Buğra Han büyüdüğü zaman müslüman olursa, onun o gün öldürülmesini istedi. Böylece de oğlunun öldürülmesini önlemiş oldu.


Satuk Buğra Han, on iki yaşına gelince kırk arkadaşı ile birlikte ava çıktı. Bir tavşanı kovalamağa başladı. tavşanı kovalamağa o kadar dalmıştı ki arkadaşalarından ayrıldığını farketmedi.


Tavşanı bir müddet kovalayan Satuk Buğra Han, bir müddet sonra hayvanın şekil değiştirdiğini hayretle gördü. Gerçekten de kovaladığı tavşan bir ihtiyar adam kılığına girmişti. Satuk Buğra Han bu zatın Hızır Aleyhisselam olduğunu anladı ve onun verdiği dini nasihatları ve öğütleri can kulağı ile dinledi.


Bundan bir müddet sonra, zamanı gelince Satuk Buğra Han' ın babası öldü. O zamanki Türk adetlerine göre annesi de, Satuk Buğra Han' ın amcası ile evlendi. Fakat bir gece Buğra Han amcasını İslam dinine davet etti. Amcası kabul etmedi. Bunun üzerine yer yarıldı ve yarılan yere Buğra Han' ın amcası gömülüp kayboldu. Amcasının bu şekilde ölmesi Satuk Buğra Han' ın hükümdar olması demekti çünkü tahta geçecek başka bir kimsesi yoktu. Ve Satuk Buğra Han hükümdar oldu.


Hükümdar olur olmaz da Türk Ülkesinde İslamiyeti yaymağa başladı. Bütün savaşları kazanıyordu. Savaşlarda ağzından çıkan ateşler bütün kafirleri yakıyordu. Kılıcını düşmana çevirince kılıcı kırk adım birden uzuyordu. Bu yüzden bu kılıcın korkusu dört bir yanı doldurmuş, düşmanlarını sindirmişti. Öyleki, Satuk Buğra Han doksan yaşına geldiği zaman ülkedeki bütün Türkler müslüman olmuştu. Amuderya kıyılarından güneyde Kış Kezek taraflarına ve kuzeyde Karakum' a kadar yayılan olanlarda herkes islam dinine girmişti. Bu da yetmeyince Çin ile savaşıp İslamiyeti oraya kadar yaydı.


Ondan sonra Satuk Buğra Han ilahi bir emir aldı. Bu emre uyarak Kaşgara döndü ve orada öldü. Dört kızı vardı. Bunlardan ikincisinin adı Alanur idi. Alanur bir gün evinin önünde gördüğü bir arslandan korkarak bayıldı. Ayıldığı zaman bir çocuğu olduğunu anladı. Doğan çocuğa Ali adını verdiler Hazreti Ali gibi Allah' ın Arslanı olduğundan bu adı verdiler.


(Satuk Buğra Han destanının, Buğra Han' ın kızı Alanur' un gebe kalması, değişik bir, el yazmasına göre de: Cebrail' in getirdiği bir ışığın Alanur' un ağzına akması sonucudur. Bu bir damla ışıktan doğan Alanur' un oğlu, Hazreti Ali gibi bir Allah' ın Arslanı olduğundan, Seyyid Ali Arslan Han adını almıştır.


kaynak:Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #7 : 04 Nisan 2009, 00:52:36 »

GÖÇ Destani

--------------------------------------------------------------------------------

Bu destan da bir Uygur destanıdır ve daha önce de belirtildiği üzere, Türeyiş destanının tabii bir devamı gibidir. Bugün, Orhun nehri kenarında bir şehir kalıntısı ile bir saray yıkıntısı vardır ki çok eskiden bu şehire Ordu Balık denildiği tahmin edilmektedir. Büyük Uygur Destanı' nın, işte bu şehrin saray yıkıntısının önünde bugün dahi görülebilecek şekilde duran abidelerde yazılı olduğunu Hüseyin Namık Orkun' un belirttiğine göre bu abideler, Moğol Hanı Öğüdey zamanında Çin' den getirilen mütehasıslarla okutturulup tercüme ettirilmiştir.


Göç Destanının Çin ve İran kaynaklarındaki kayıtlarına göre iki ayrı rivayet halinde olduğu bilinmekte ise de aslında birbirinin tamamlayıcısı gibidir. İran kaynaklarında ki rivayet, daha ziyade tarihi bilgilere yakındır. Aynı zamanda İran rivayeti, Türklerin Maniheizm' i kabulünü anlatan bir menkıbe hüviyetinde görünmektedir. Aşağıda hülasa edilecek olan rivayeti Cüveyninin Tarih-i Cihanküşa adlı eserinde kayıtlıdır ve bu rivayete göre, destanda zikredilen iki ağacın, Maniheizm' in kurucusu Mani' nin "iki Esas" adlı eserindeki iki ağacı temsil ve taklid ettiğini prof. fuad Köprülü iddia etmektedir.


Uygur ülkesinde, Tuğla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde Kumlançu denilen bir tepe vardır. Adına Hulin Dağı derlerdi.


Hulin Dağında da, birbirine çok yakın iki ağaç büyümüştü. Biri kayın ağacıydı. Bir gece, kayın ağacının arasında yaşayan halk bu ışığı gördü ve ürpererek takip etti. Kutsal bir ışıktı, kayın ağacının üstünde kaldığı müddetçe kayın ağacının gövdesi büyüdükçe büyüfü, kabardı. Oradan çok güzel türküler gelmeğe başladı. Gece oldu mu, ağacın otuz adım ötesinden bütün çevre ışıklar içinde kalıyordu.


Bir gün ağacın gövdesi ansızın yarıldı. İçinden beş küçük çadır, beş küçük odacık halinde meydana çıktı. Her odacığın içinde bir çocuk vardı. Çocukların ağızlarının üstünde asılı birer emzik vardı ve onlar bu mukaddes çocuklara halk ve halkın ileri gelenleri çok büyük saygı gösterdiler.


Çocukların en küçüğünün adı Sungur Tekin' di, ondan sonrakinin adı Kutur Tigin, üçüncüsününki Türek Tekin, dördüncüsünün Us Tekin ve beşincisinin adı Bugu Tekin' di. Beş çocuğun beşinin de Tanrı tarafından gönderildiğine inanan halk, içlerinden birini hakan yapmak istediler. Bugu Han en büyükleri idi hem de ötekilerden daha güzel, daha zeki ve daha yiğit görünüyordu. Bugu Tekin' in hepsinden, her hususta üstün olduğunu anlayan halk onu hakan olarak seçtiler. Büyük bir törenlle Bugu hanı hakan olarak seçtiler. Büyük bir törenle Bugu hanı tahta oturttular.

Böylece yıllar yılı kovalamış ve bir gün gelmüş uygurlara bir başkası hakan olmuş.
Bu hakanın da galı Tekin adında bir oğlu varmış.

Hakan oğlu Galı Tekin' e, Çin prenseslerinden birini, Kiu-Lien' i almağı uygun görmüş.
Evlendikten sonra Prenses Kiu-Lien, sarayını Hatun Dağında kurdu. Hatun dağının çevre yanı da dağlıktı ve bu dağlardan birinin adı da Tanrı Dağıydı, Tanrı Dağının güneyinde de Kutlu Dağ derler bir başka dağ vardı, kocaman bir kaya parçası.


Bir gün elçileri, falcılarıyla birlikte Kiu-Lien' in sarayına geldiler. Kendi aralarında konuşup dediler ki:

-Hatun Dağının varı yoğu, bütün bahtiyarlığı Kutlu dağ denilen bu kaya parçasına bağlıdır. Türkleri zayıflatıp yıkmak istiyorsak bu kayayı onların elinden almalıyız.


Bu konuşmadan sonra varılan karar üzerine Çinliler, Kui-Lien' e karşılık olarak o kayanın kendilerine verilmesini istediler. Yeni Hakan, isteğin nereye varacağını düşünmeden ve umursamadan Çinlilerin arzusunu kabul etti, yurdunun bir parçası olan bu kayayı onlara verdi. Halbuki Kutlu Dağ bir kutsal kayaydı; bütün uygur Ülkesinin saadeti bu kayaya bağlıydı. Bu tılsımlı taş Türk Yurdunun bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu düşmana verilirse bu bütünlük parçalanarak ve Türkelinin bütün saadeti de yok olacaktı.


Hakan kayayı vermesine verdi ama kaya öyle kolay kolay sökülüp götürelecek cinsten değildi. Bunu anlayan Çinliler, kayanın çevresine odun ve kömür yığıp ateşlediler. Kaya iyice kızınca da üzerine sirke döküp parça parça ettiler. Her bir parçayı da ülkelerine taşıdılar.


Olan o zaman oldu işte. Türkelinin bütün kurdu kuşu, bütün hayvanları dile geldi, kendi dillerince kayanın düşmana verilişine ağladılar. Yedi gün sonra da bu düşüncesiz Hakan öldü. Ama Onun ölümüyle ülke felaketten kurtulamadı. bir Çin prensesi uğruna çekinmeden feda edilen yurdun bir kayası, Türkelinin felaketine sebep oldu. Halk rahat ve huzr yüzü görmedi. Irmaklar birbiri ardınca kurudu. Göllerin suyu buhar olup uçtu. Topraklar yarıldı, mahsuller yeşermez oldu.


Günlerden sonra Türk Tahtına Bugu Han' ın torunlarından biri hakan olarak oturdu. O zaman canlı cansız, ehli yaban, çoluk çocuk bütün yurdda soluk alan almayan ne varsa hepsi birden:


-Göç!.. Göç!.. diye çığrışmaya başladı. Derinden, inilti, hüzün dolu, çaresiz bir çığrışmaydı bu. Yürekler dayanmazdı.


Uygurlar bunu bir ilahi emir diye bildiler. Toparlandılar, yollara düzüldüler; yurdlarını yuvalarını bırakıp bilinmedik ülkelere doğru göç etmeğe başladılarç Nihayet bir yere gelip durdular, orada sesler de kesildi. Uygurlar, seslerin kesilip duyulmaz olduğu bu yerde kondular, beş mahalle kurup yerleştiler ve bunun için bu yerin adını da Beş-balıg koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar.



kaynak: Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #8 : 04 Nisan 2009, 00:53:01 »

TÜreyİŞ Destani

--------------------------------------------------------------------------------

Bir Uygur destanıdır. Büyük Türk İmparatorluğunu Göktürkler' den devralan Uygur Türkler' i, Türeyiş Destanı ile soylarının vücud buluşunu anlatırken aynı zamanda da, bütün Türk boylarında hakim bir inanış olarak beliren, soyun ilahi bir kaynağa bağlanması fikrini bir kere daha belirtmiş olmaktadırlar.


Uygur Türeyiş Destanının, Göktürk-Bozkurt Destanı ile çok yakın benzerlikleri, ilk okuyuşta anlaşılacak kadar açıktır. Hemen bütün Türk Destanlarının birinci derecedeki unsuru olan kurt motifi, gerek Türeyiş ve gerekse Bozkurt Destanlarında bilhassa ilahileştirilmekte ve neslin başlangıcı ve devamı bu ilahi motife bağlanmaktadır.


Türeyiş Destanı, aslında bir büyük destanın başlangıç kısmına benzemektedir. Büyük bir ihtimalle, Göktürk-Bozkurt destanı gibi Uygur Türeyiş Destanı da, ilk büyük Türk Destanı olan Yaradılış Destanının etkisi altında gelişip meydana getirilmiş, daha dar bir muhitin veya daha tecrid edilip kavimleşmiş bir sıoyun küçük çapta bir yaradılış destanıdır. Nitekim, bundan sonra göreceğimiz, yine bir Uygur Destanı olan Göç Destanı, Türeyiş Destanının tabii bir devamı intibaını vermektedir.


Büyük Hun Hakanlarından birinin iki kızı vardı. Kızlarının ikisi de bir birinden güzeldi. Ökle güzeldi ki, Hunlar, bu iki kızın da, ancak ilahlarla evlenebileceğine inanıyor ve bu kızların insanlar için yaratılmadığını söylüyorlardı.



Hakan da aynı şekilde düşündüğü için kızlarını insanlardan uzak tutmanın çarelerini aradı. Ülkesinin en kuzey ucunda, insan ayağı az basan veya insan ayağı hiç görmeyen bir yerinde, çok yüksek bir kule yaptırdı. Kızların ikisini de bu kaleye kapattı. Ondan sonra da aklınca inandığı tanrısına yalvarmağa başladı. Öyle bir yalvarıyor ve öyle yakarışlarla tanrısını çağırıyordu ki nihayet bir gün, Hakanın kendi aklınca inandığı tanrısı dayanamadı ve bir Bozkurt şekline girip geldi. Hun Hakanının kızlarıyla evlendi.



Bu evlenmeden birçok çocuklar doğdu; bunlara Dokuz Oğuz- On Uygur denildi ve bu çocukların hepsinin de sesi Bozkurt sesine benzedi. yine bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar.

kaynak: Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #9 : 04 Nisan 2009, 00:53:31 »

Şu Destani

--------------------------------------------------------------------------------

Destana kahraman olarak adını veren Şu, tahminlere göre M.Ö dördüncü yüzyılda yaşamıştır. Bir Türk Hakanınıdır. Destanda Makedonyalı İskender' in, İran üzerinden Asya' ya doğru yürüyüşü esnasında istila savaşları ve bu savaşların Türklerle ilgili bölümü anlatılmaktadır. Türk boylarının teşekkülü, Türklerin şehir hayatı yaşamaya başlamaları, aynı zamanda milletini geçici bir istiladan mümkün olduğu kadar can ve mal kaybına uğratmadan kurtarmak için düşünen bir hakanın kaygıları da anlatılan destanın en büyük hususiyeti, daha sonraki Türk destanlarında gelişecek olan ana çizgi ve motifleri işlemesidir.


Zeki Velidi Togan' a göre, destanda mühim bir yer tutan ve destanın alternatifi olan İskender' in istilasının aslında İskender' le ilgisi yoktur; daha önceki yüzyıllarda cereyan etmiş bir Aryani istila ile ilgilidir. Destanın kısa da olsa hülalası Divan-ı lügat-it Türk' de kayıtlıdır. Şu kalesi Balasagun yakınlarında, genç bir hakan olan Şu tarafından yapılmış bir kaleydi, fajat hakanın sarayı Balasagun' da id. Kalede ve Balasagun' da, o çağların en güçlü ve en büyük ordusu bulunuyordu. Şehir zengindi. Öyleki, her gün, Şu Hakanın sarayının önünde, oru beğleri için 365 nöbet vuruldu.


Bu sıralarda, bir adına da Zülkarneyn denilen Makedonya Kralı İskender meşhur Doğu seferine çıkmış, Ön Asya' dan iran içlerine doğru önüne neresi gelmişse ordusunu yenmiş ülkesini istila etmekle meşguldü. İskender Semerkand' e kadar gelmiş burayı da geçip Türklerin yaşadığı ülkelere doğru ilerlemişti.


İskender' in Balasagun' a ve Şu Kalesine doğru yklaşmakta olduğunu, genç Hakan Şu' nun gözcülerini gelip haber verdiler. Ve dediler ki:

"İskender denilen ve gün batısından kopup gelen bir kral ordusuyla bize yaklaşmaktadır. Önüne gelen ülkeleri istila etmiştir. Bize ne buyursun?. Savaşalım mı?."
Genç Hakan, ordu habercilerini dinlemez gibi göründü. Çünkü çok daha önce, en güvendiği yiğitlerden kırk kişiyi seçmiş, Hucend Irmağı kıyılarına gözcülük etsin diye göndermişti. Yiğitler kimseye görünmeden, gizlice gidip Hucend Irmağının kıyılarına yerleştikleri için ordu habercileri durumu bilmiyorlardı ve getirdikleri haberden, hakanlarının telaş edip yerinden kımıldamadığını gördükleri için de şaşmışlardı.


Hakan Şu' nun bir havuzu vardı; gümüştendi. Bu işten çok iyi anlayan ustalara yaptırmıştı. Her yere taşınabilecek şekildeydi. Bunun için Hakan da gümüş havuzunu, sefere bile çıksa yanına alır, konakladıkları yerlerde içine su doldurtur, kazlar ve ördekleri su dolu gümüş havuza salar ve onlara oyalanırdı, eğlenirdi. Kazların ve ördeklerin gümüş havuzda yüzüşlerini seyretmek Hakan' ı dinlendirir ve bu dinlenişle seferle, milletinin geleceği ile ilgili tasarıları hazırladı.


Haberciler geldikleri zaman yine gümüş havuzunda yüzen ördeklerle kazları seyredip dinleniyordu. Habercilerin:

-Nasıl buyurursunuz?. İskender' le savaşalım mı?. diye sorup buyruk beklemeleri üzerine onları havuza ve havuzda yüzen kazlarla ördekleri gösterdi:
-Görüyor musunuz. Kazlarla ördekler suda ne güzel yüzüyor, nasıl da dalıp çıkıyorlar?. dedi.

Haberciler, hakanlarının bu sözünü garip karşıladılar ve ona şüphe ile baktılar. "Herhalde hakanımızın hiç bir hazırlığı yok ne yapacağını bilmiyor" diye düşündüler.
Ama o sırada, İskender' de Hucend Irmağını geçmişti.


Vakit gece yarısına geliyordu. Hucend Irmağının kıyılarında gözcülük yapıp devriye gezen Genç Hakan' ın en güvendiği kırk yiğit yıldırım hızıyla atlanıp Şu kalesine geldiler ve gece vakti, İskender' in Hucend suyunu geçip Balasagun istikametinde ilerlemekte olduğunu Şu' ya haber verdiler.


Daha önceki habercilerin haberlerini dinlerken kılı bile kıpırdamayan Hakan Şu, yiğitlerin sözü üzerine derhal ve gece yarısı göç davulunun çalınmasını emretti. Davulun çalınmasıyla birlikte ve Doğu' ya doğru hızla yola çıktı.


Bu durum halkı şaşırttı. Hakanın, gündüzün hiç bir hazırlıkta bulunmadan ve hiç bir hazırlık yapmadan böyle gece vakti göçü başlatması üzerine korktular. Ellerine ne geçtiyse toplayıp, buldukları ata atlayan millet hakanla birlikte yola düştü. Sabah olurken, şehirde hemen hemen hiç kimse kalmamıştı; bomboş ve dümdüz bir ova görünüyordu.


Bütün milletin, Hakan Şu' nun ardından gitmiş olmasına rağmen, gece vakti binecek hiçbir şey bulamayan yahud da binecek hiçbir şeyi olmayan yirmi iki kişi, ne ypacağını bilemeden Şu Kalesinde kalmışlardı.


Bu yirmi iki kişi, ne yapacaklarını düşünürken yanlarına iki kişi daha geldi. Bu iki kişi de yayandı, kap kacakları toplamışlar sırtlarına yüklemişler, taşıyorlardı. Yorgundular. Fakat pek de duracağa benzemiyorlardı. Önceki yirmi kişi, bu yeni gelenlere bir yere gitmemelerini, kendileri gibi burada kalıp beklemelerini söylediler. Ayrıca:


-İskender dedikleri her kim ise, burada uzun müddet kalamaz: geldiği gibi geri dönüp gider. Burası bizim yurdumuz, yine bize kalın, diye ısrar ettiler.


Bu yüzden bu iki kişinin adı (Kalaç) olup kaldı ve bu iki kişiden olan çocukları ve torunları (Kalacı) adıyla anıldılar. Fakat bu kişi, öteki yirmi iki kişinin sözlerini dinlemedikleri ve bırakıp gittikleri için İskenderin geldiğini görmediler.


İskender gelip de, uzun saçlı yirmi iki kişiyi görünce: "Türk manend" dedi. "Bunlar Türke benziyorlar" demişti. Bu yüzden yirmi iki kişinin aile adı Türkmen olarak kaldı. Giden iki kişi gittikleri için tamı tamına Türkmen sayılmadılar. Yirmi dört kabileden yirmi ikisi Türkmen, kalan ikisi Kalkaç diye bilindi.


Bu hadiseler oladursun, öte yandan Şu Hakan, ordusu ve kendisiyle gidenlerle birlikte Çin sınırına kadar yürümüşlerdi. Çin' e yakın Uygur İline vardıklarında Şu İskender' i artık karşılayabilecek durumda oluğunu, onu asıl merkezinden çok uzaklara çektiğini, kendi ırkdaşları arasında bulunduğu için İskender' den daha kuvvetli bir duruma geldiğini düşündü. Ve bir kısım askerini ayırarak hem de en gençlerini seçerek İskender' in üzerine yolladı. Veziri, gidenlerin hepsinin genç olduğunu, tecrübelerinin olmadığını ileri sürdü. Başaramazlarsa sonucun kötüye varacağını söyledi. Şu Hakan vezirine hak verdi ve yaşlı tecrübeli bir Subaşını askerleriyle birlikte gönderdi.


Bunlar bir zaman sonra İskender' in gönderdiği öncü birliklerle karşılaştılar. Türk erleri, İskender' in öncü birliklerine bir gece baskını yaptı. Çok kanlı bir baskındı bu, ölüm kalım meslesiydi. İskender' in öncü birlikleri bozguna uğradı. Türk erlerinden biri, İskender' in askerlerinden birini bir kılıçta ikiye bölmüş, askerin kemerine bağladığı altın dolu bir kemer parçalanarak içindeki altınlar yere saçılmış ve İskender' in askerinin kanıyla bulanmıştı. Ertesi sabah güneş ışıkları bu kanlı altınları parıldattı. Bunu gören Türk erleri birbirlerine bakıp "Altın kan!." diye bağrıştılar. O günden bu yana, bu baskının yapıldığı yere yakın bulunan bir dağın adı Altun Han dağı oldu ve öyle söylenip geldi.


Baskından sonra Şu Hakan ile İskender bir daha savaşmadılar, barış yaptılar. Barışın sonu her iki taraf için de iyi neticeler verdi. Birbiri ardınca şehirler yapılaya başlandı. Uygurlar ve öteki Türk kavimleri şehirlere yerleştiler. Şu Hakan da Balasagun' a döndü. Şu kalesini tahkim etti ve şehir halinde geliştirdi. Bütün bunları yaptıktan sonra da şehre bir de tıslım koydu. Bu tıslım öyle bir tıslımdı ki her yanda duyuldu. Leylekler bu şehre kadar geldikleri zaman tıslım yüzünden daha öteye geçemediler, şehri aşamadılar.


kaynak: Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 ... 8
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.299 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.01s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.