Cumhuriyet Dönemi Düşünce Hayatı
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Ocak 2020, 23:59:02


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: Cumhuriyet Dönemi Düşünce Hayatı  (Okunma Sayısı 9484 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.124


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« : 30 Ağustos 2015, 16:18:03 »

Mondros Mütarekesi'ni takiben İstanbul'un ve Anadolu'nun Müttefikler tarafından işgali üzerine İstiklâl Mücadelesi başladı. 23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi toplândı. Böylece Anadolu'da Yeni Türk Millî Devleti kurulmuş oldu. Bu Meclis, önce ilk Esas Teşkilât Kanunu'nu (Anayasa'yı) kabul etti. Yine bu Meclis, Anadolu'da küçük gruplar halinde başlattıkları mücadeleyi, millî ordu hâline getirerek bir bayrak altında birleştirdi. 12 Mart 1921'de Mehmed Akif'e yazdırılan İstiklâl Marşı, Millî Marş olarak Meclis'te kabul edildi. Sakarya Meydan Muharebesi ve Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanıldı.Yunan ordusu mağlup edildi.

Millî ordu Anadolu'yu düşmandan temizledi. 1922'de saltanat kaldırıldı. 4 Şubat 1923'e kadar toplanan Lozan Konferansı'nda yeni Türk devletinin millî hudutları tespit edildi. Millet Meclisi'nin şahsında yasama, yargı ve icra kuvvetleri toplândı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi ilan edildi. Gazi Mustafa Kemal, ilk Cumhurbaşkanı seçildi. 3 Mart 1924'te halifelik de kaldırıldı.

Mustafa Kemal Paşa, savaşı kazanmıştı. Osmanlı idaresini tasfiye etti. Hedef olan muasır medeniyet seviyesine çıkmak için yeni ve Avrupaî bir toplum yaratmak gerekiyordu. Tanzimat'tan beri gittikçe hızlanan modernleşme projesinin muhtevasını zenginleştirmek ve süreci tamamlamak gerekiyordu. Bundan dolayı, Cumhuriyet idaresi önce Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Kanunu'nu çıkardı. Şer'iye ve Evkaf Nezareti'ni kaldırdı; dinî teşkilâtı başbakanlığa bağlayarak İslâm'ı kamusal alandan çekti. Bunun devamı olarak laikliği getirdi. Medenî Kanun'u çıkardı.

Tarikatleri, tekkeleri ve zaviyeleri kapattı. 1926'da milletlerarası takvimi kabul etti. Türk musikîsinin öğretimini, daha sonra yayımını kaldırdı. Sarayburnu'na ilk Atatürk heykelini dikti. 1928'de İstanbul'da ilk Türkçe hutbeyi okuttu. Anayasadan "Devletin dini din-i İslâm'dır" maddesini çıkardı. Latin harflerini kabul etti.

1931'de Türk Tarih Kurumu, 1932'de Türk Dil Kurumu'nu kurdu. Kılık-kıyafette değişiklik yaptı;

fesi kaldırıp şapkayı kabul etti. 1932'de ezanı Türkçe okuttu. 31 Temmuz 1933'te Darülfünun'u kapatıp üniversiteyi açtı. 1934'te Ayasofya'yı müze haline getirdi. Soyadı Kanunu'nu kabul etti (21.6.1934). Devlet Konservatuarı'nı, Dev­let Tiyatrolarını kurdu. Tevhid-i Tedrisat Kanunu'na göre açılan İmam-Hatip Okulları ve İlâhiyat Fakültesi'ni kapattı.

Bütün bu yenilikler ve köklü değişmeler siyasî, iktisadî, kültürel, toplumsal, hukuk, yapıyı kökten değiştirmek için yapılıyordu. Bundan da önemlisi, düşünüş şeklini ve zihniyeti değiştirmek hedeflenmişti. Zihniyeti değiştirmek için, eğitim sistemini değiştirmek gerekti. Dil değişti, terimler Türkçeleşti. Eğitime, pragmatik bir yön verildi. Pragmatizmin tanınmış filozofu John Dewey, çağrıldı. O, Millî Eğitim Bakanlığı'nı yeniden teşkilâtlandırdı. Kamusal alan, özellikle eğitim alanı dinî etkilerden temizlendi. Bu sırada Durkheim'in Ahlâk Eğitimi adlı eseri, Jean Meslier'in Akl-ı Selim gibi eserleri çevrildi. Durkheim, adı geçen eserde rasyonalizmi, her alanı dinin etkilerinden kurtarmak şeklinde tanımlıyordu. Cumhuriyet dönemi öğretim ve eğitim hayatına tamamen pozitivist düşünce hakim oldu. Bu hareket, Tahsin Banguoğlu'nun "Kendimize Geleceğiz" kitabında söylediği gibi materyalizme kaydı.

Bu hızlı modernleşme ve Batılılaşma gayretleri, Avrupaî bir toplum yaratma projesinin pratiğe dökülmesiydi. Bütün toplumsal alanlarda böyle devrinden değişmelere yol açılması, zihniyetle birlikte düşünce hayatını da etkiledi.

II. Meşrutiyet Dönemi'nde ortaya çıkan felsefî ve siyasî akımlar Cumhuriyet döneminde de devam etti. Bunlara yenileri ilâve edildi. O dönemde kuvvetli görünenlerin bazıları zayıfladı, bazıları kuvvetlendi.

Cumhuriyet Döneminde Siyasî ve Felsefî Akımlar

1. Atatürkçü Düşünce

 Genel Olarak Türkiye'yi "muasır medeniyet seviyesi"ne çıkartma ve bunun için gereken her tedbiri alma idealidir, denebilir. Gerçi Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde, 1950'li yıllardaki baskılarında, "Kemalizm, Türk milletinin dinidir" diye tarif ediliyordu. Aslında Atatürk ne bir din kurmak ne de bir peygamber olmak istedi. Kemalizm, topyekün ve tavizsiz bir modernleşme ideolojisidir. Bu çerçevede Kemalist reformlar toplumu laikleştirerek modernleştirme hareketidir. Laikleştirme hareketinin en keskin görülen alanlarından biri de ailedir. Aile hukuku tam laikleştirildi. Dinî nikâh ve çok kadınla evlenme kaldırıldı.

Gökalp'in ilke olarak savunduğu dayanışmacılık (Tesanütçülük), Cumhuriyet döneminde halkçılığa dönüştü. Gökalp zaten "Halka Doğru" yazısıyla halkçılığın esaslarını ortaya koymuştu. Kemalist ideolojide belirleyici bir role sahip olan din, millî kimliğin içinden atıldı ve ferdî alana inhisar ettirildi.

Türkiye'yi kalkındırmak, Batılı ülkelerin medenî, hür, akılcı hayat tarzlarına ulaştırmayı hedef alan Kemalizm'in iki esası vardır; milliyetçilik ve medeniyetçilik. Kemalizm'in laiklik gibi diğer ilkeleri de açık tanımlanmamıştır. Dolayısıyla bu ideoloji zamanla istismara müsait hale gelmiştir. Kavram kargaşası ve fikir bulanıklığından dolayı, Kemalizm, niyetleri farklı bazı kimseler ve gruplarca dinden, milliyetten, tarihten ve milleti ayakta tutan manevî değerlerden koparılmanın aleti olarak kullanılmıştır, kullanılmaktadır.

Batı'nın sömürgeciliğine ve istilacılığına karşı savaşan Kemalizm'in; medeniyet, kültür ve hayat tarzı olarak onu benimsemiş olması, ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Bu, evrensel-millî alanın barıştırılması ile gerçekleştirilmek istenmiştir. Bunun da birçok temellendiricileri vardır. Atatürk, kendi dönemindeki enternasyonalist hareketlere, millî kültüre ağırlık vererek karşı durmaya çalışmıştır. Bununla beraber Batı medeniyetinin evrenselciliğini kabul etmeyi bir zorunluluk olarak görmüştür.

Kemalist inkılâbın yorumcularından olan ve felsefî temellendirmesini yapan Mehmet Saffet (Engin), Kemalizm İnkılâbının Prensipleri adlı eserinde Kemalizm'i değişik yönlerden yorumluyor ve Kemalist ilkelerin felsefî ve tarihî temellendirmesini yapıyor. O, Kemalizm'in millîleşen "maşerî iman"a dayandığını söylerken aynı zamanda insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir hareket olduğunu özellikle vurguluyor. Şöyle diyor: "Kemalizm, beşeriyet tarihinde emsali görülmemiş bir sür'at, heyecan ve mükemmeliyetle meydana gelmiş bir millî kurtuluş ve yükseliş hareketinin doğurduğu karakterdir."1

Kemalizm'in ve Kemalist inkılâbın pozitivist felsefeyle sıkı bir ilişkisi olduğu bilinmektedir. Hatta onun karakterinin pozitivist olduğunu söylemek daha doğru olur. Nitekim M. Saffet bu fikri doğruluyor; "Şeriatcılığın iskolatisizmi, Kemalizm'in pozitivizmine müncer olmuştur.2 Kemalizm 'sosyal ideal, hakim ve muharrik kuvvet' olup,3...hayatın her safhasında cezrî (köktenci) ve dinamik bir millî inkılâp"tır.4

M. Saffet, yıktığımız şeriatın yerine ne koyduk, diye soranlara "Millî şuuru, maşerî vicdanı koyduk" diye cevap veriyor.5 Buradan Kemalist inkılâbın veya Kemalizm'in dini kamu alanı dışında bırakan milliyetçi karakteri ortaya çıkmaktadır. Bu "millî vicdan" nerede ortaya çıkar, nerede "tecessüm eder" (cisimleşir-somutlaşır)? M. Saffet'e göre milletin "yüksek şahsiyetlerinde" en hakikî şekliyle ortaya çıkar. Bundan ne gibi sonuç çıkar? İnkılâbın baş mimarının yanılmaz olduğu neticesi çıkar:.Onun her söz ve hareketi her türlü hatadan salim, mutlak bir suretle isabetli, iyi ve doğrudur; millî dehanın ifadeleridir."6 "Bütün hareketlerinde hiçbir isabetsizlik bulunmayan" Atatürk, Nietzsche'nin "Üstün insan"ıdır (fevkâlbeşer). Nietzsche'nin dünyevî, coşkun dionisos ahlâkının kurucusu Türkler olduğu için, Atatürk'ün ahlâkı, en yüksek şekilde bu ahlâkı temsil eder.7

Kemalist düşünce ve Kemalizm, kendisini savunan, koruyan, sistemleştiren, felsefî yönden temellendirmeye çalışan çeşitli düşünürler yetiştirmiştir. Kemalizm, aynı zamanda devletin resmî ideolojisi olmuştur. Bu ideoloji, okul kitapları, inkılâp tarihi dersleri ve Atatürkçü düşünce dernekleri kanalıyla yayılmakta ve faaliyet göstermektedir.

Atatürkçü veya Kemalist düşünce, altı okta belirtilen ilkeler çerçevesinde Atatürk'ün gerçekleştirdiği inkılâpların yorumunu yapan ve bu inkilâpları çeşitli yönlerden temellendirmeye çalışan düşünce şeklidir. Gerçi Atatürkçü düşünce, toplumlar ve siyasî eğilimlere göre farklı yorumlar kazanmakta ise de özünde değişiklik yoktur. 1977 senesinde Ankara Üniversitesi'nin açılış töreninde ilk dersi veren Prof. Dr. Coşkun Üçok şu mealde sözlerle başlamıştı: "Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana elli iki sene geçmesine rağmen hâlâ Atatürk'ü kanunlarla koruyoruz. Neden? Çünkü, Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü halka maledemedik. Bu kabahat, aydınlarındır."

Türkiye'de 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül Darbeleri hep Atatürkçülük adına yapıldığı ve iktidarlar Atatürkçülükten uzaklaştığı için iktidardan düşürüldüğü söylenmiştir. Atatürkçülüğü yaymak için yeni birtakım kurumlar kurulmuş, inkılâp tarihi dersleri üniversite ve yüksek okullarda mecburî ders olarak daha yaygın bir şekilde konulmuştur.

Devletin geniş desteği ve imkânlar ile pek çok araştırma yapılıyor. Tezler hazırlanıyor, kitaplar yayımlanıyor, Atatürkçü düşünce gelişiyor.

Genelkurmay ve Millî Eğitim ve Kültür Bakanlıkları ile Atatürk Dil, Tarih ve Kültür Yüksek Kurumu pek çok kitap çıkarmaktadır. Özel yayınevleri de bu konuda değişik kitaplar yayımlamaktadır. Atatürkçü düşüncenin değişik zamanlarda farklı yorumlarını yapan düşünürlerden belli başlıları ana hatlarıyla incelenmiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.124


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #1 : 30 Ağustos 2015, 16:19:14 »

B. Atatürkçü Düşüncenin Temsilcileri

1. Mehmet Saffet Engin: (1857-1979)

Atatürk zamanında Millî Eğitim Bakanlığı'nda da çalışan bu zat "Kemalizm İnkılâbının Prensipleri" isimli 3 ciltlik eseriyle, Kemalizm'i, felsefî, sosyolojik, tarihî, psikoloji, edebî ve epistemolijik yönlerden en iyi temellendiren kimsedir, denebilir.

2. Mahmut Esat Bozkurt (1892-1943)

Atatürk döneminin meşhur adliye vekili olan Mahmut Esat Bozkurt 1940'ta yayımladığı "Atatürk İhtilâli" adlı eserinde, Atatürk ihtilâlini, Magna Carta'dan (15.6.1215) başlayan ihtilâl çizgisi içinde incelemektedir. O, ihtilâlin temelini, Türk tarihinde ve kültüründe aramaktadır. Ona göre, Atatürk ihtilâli tarihî gelişimi içinde haklıdır; Kemalizm, diğer sistemlerden ayrı ve altı ok ile ifade edilen sosyal ve siyasî sistemdir. Lâiklik ve Türk Milliyetçiliği birbirleri içinde incelenmelidir; İslâm dini, geriliğimizin sebebidir. Bu kitabın en önemli özelliği, sonraki ihtilâllere açık kapı bırakmasıdır.8 Kitap ayrıca Kemalizm'in, komünizmden farklılarını da ortaya koymaktadır.

3. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu (1904-1993)

"Türkiye'de Üç Devir" adlı eserine; Türkün geri kalması, ".Kendisini afyonlayan ve bir kanser uru gibi bütün iliklerine yayılan" softaların telkinleridir.9 Bu telkinler onu, bilimden, doğal olayları araştırma yolundan, hür düşünceden, aklın kudretine inanmaktan alıkoymamıştır. Buna karşılık Atatürk devri, akıl ve zekâ ile düşünüldüğü devirdir. Türk zekası, her alanda bu devirde parlamıştır. Atatürk devrimi sürecek ve devamlı olacak bir devrimdir. Amacı, her yönden Batı seviyesine ulaşmaktır.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, 1949'da İstanbul Üniversite Hukuk Fakültesi Dekanı iken o zamanki İstanbul Müftüsü olan Ömer Nasuhî Bilmen'in "Hukuk-ı İslâmiye ve İstilâhât-ı Fıkhiye Kamusu" adlı altı ciltlik eseri, Hukuk Fakültesi'nin yayınları arasında çıkarmış; kitaba İslâm hukukunu ve eseri öven bir de takdim yazısı yazmıştı. Fakat sonraki yazılarında İslâm hukukunun okutulmamasını istemiştir.

4. Nadir Nadi Abalıoğlu (1908-1991)

Nadir Nadi, bir gazeteci ve gazete başyazarı olarak değişik dönemlerde değişik tavırlar sergilemiştir. 1940'larda devrimler elden gider endişesiyle, çok partili hayata karşı çıkmıştı. Bilhassa CHP'nin devrimlerden ödün vermemesi gerektiği üzerinde ısrarlı durdu. Devrim ilkelerinden zerre kadar taviz vermeden demokrasinin gerçekleştirilmesini istiyordu.

12 Eylül 1980 askeri hareketinden sonra askerî idare şöyle düşünmüştü: Şimdiye kadar Atatürkçü bir nesil yetiştirmeye çalıştık. Devletin okullarında yetişen genç nesillerden devlete silâh çeken gruplar çıktı. Öyleyse bir eksiğimiz vardı. Dinsiz ve maddeci, Atatürkçü nesil yetiştirmek yerine Ata dine de inanan bir nesil yetiştirilmesi gerekir. Askerî idare, bundan sonra Atatürk'ün dine, İslâm'a dair fikirlerini öne çıkardı ve Anayasa'ya Din Kültürü derslerinin zorunlu olmasını madde olarak koydu.
Bu uygulamadan rahatsız olanlardan birisi de Nadir Nadi'dir. Bu yeni Atatürkçü anlayışı protesto etmek için bir kitap yazdı: "Ben Atatürkçü Değilim", (İstanbul 1982).

5. Tarık Zafer Tunaya (1916-1991)

Tarık Zafer Tunaya, Atatürk devrimlerini, II. Meşrutiyet Dönemi'ne ait araştırmalarının sonucu olarak yayımladığı "Hürriyet'in İlânı", "İslâmcılık" gibi bir dizi kitap ile temellendirmektedir. O, Türk devriminin birçok uygulamalarının, II. Meşrutiyet'in getirdiği kuramsal temele dayandığı kanaatindedir ki bu doğrudur. O, II. Meşrutiyet için "Cumhuriyetin siyaset laboratuvarı" tabirini kullanır. Celâl Bayar'ın işaret ettiği bir noktaya, devrimlerin "Batı'ya rağmen Batılılaşma" şeklindeki çelişkisine de işaret ediyor. Tunaya, Atatürkçülüğün resmî bir ideoloji olarak tek bir yoruma bağlanmasının imkânsız olacağını savunur. Tunaya'nın "İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa, İst. 1979" ve "Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, İstanbul 1981" adlı eserleri vardır.

6. Suat Sinanoğlu (1918-1998)

Suat Sinanoğlu "Türk Hümanizmi" adlı eserinde M. Saffet (Engin) ve Celâl Bayar gibi Atatürk devrimlerinin, gelmiş geçmiş ihtilâllerin en büyüğü, en radikali (köktenci) olduğunu söyler. S. Sinanoğlu, Batı uygarlığının esasını, "tam bir hak özgürlüğü" olarak belirler.10 O, Atatürk'ün uygulamasında üç aşama görür: 1) Askerî, siyasî ve toplumsal, 2) Ekonomik, 3) Başarılan işlerin, ideolojik bir sistem içine oluşturulması aşaması.

Atatürk ihtilâlinin fikrî temeli var mıdır? Suat Sinanoğlu olmadığını söyler: "Güçlü bir zekânın hazırladığı devrim, Fransız İhtilâli'nin tersine fikir düzeyinde hiçbir köklü hazırlığa dayanmıyordu." Neden dayanmıyordu? S. Sinanoğlu bunun sebebini şöyle açıklar: ".devrim yalnızca Atatürk'ün olağanüstü kişiliği ile gördüğü büyük saygınlık sayesinde, bir de Türk ulusunun bir önder etrafında toplanmaya iten ve Atatürk tarafından zaman zaman büyük ustalıkla değerlendirilen olaylar sayesinde gerçekleşme olanağını bulmuştur."11

"Kendine özgü" olan bu "ideal ihtilâl"in amacı, bir düzenden başka bir düzene geçmek değil,.bir toplumun tümüyle bir uygarlıktan başka bir uygarlığa aktarılmasıdır."12 Suat Sinanoğlu'nun hümanist fikirlerinden ayrıca söz edilecektir.

7. Hasan Ali Yücel (1897-1961)

"Yeni Hayat" adlı şiirinde "Tanrıyı göklerden yere indirdik" diyerek pozitivist düşünceyle Atatürkçülüğü ve Batılılaşmayı bağdaştıran Hasan Ali Yücel, çift yönlü bir düşünürdür.

Kendini "Yeni hayatın erenleri"nden gören Hasan Ali'ye göre Atatürk, hürriyetsizlik nizamını yıkmış olup, devrimler birer baskının kaldırılması hareketidir. Atatürk, asla "tek şahıs" olmamış (S. Sinanoğlu aksini söylüyordu), her istediğini de yapamamıştır. Yapacaklarını önceden konuşup danışmıştır.13

8. Reşat Kaynar (1910-)

Reşat Kaynar, Nejdet Sakaoğlu ile yazdığı "Atatürk Düşüncesi" adlı eserinde konferanslarını toplamış ve çeşitli sorulara cevaplar vermiştir. Kitapta Atatürk düşüncesinin hedefleri ve inkılâpları ele alınmış ve çeşitli alt başlıklarla konu açıklanmıştır. İkinci bölümde konferans verilen okullar ve sorulan sorular, üçüncü bölümde ise Atatürk'ün konuşmalarından parçalar verilmiştir.

Bu kitabın diğerlerinden farkı, dine (İslâm'a) kitapta ve inkılâplardan ayrı bir yer verilmiş olmasıdır. Kitapta din duygusunun "birey ve toplum hayatı açısından gerekli ve düzenleyici bir faktör" olduğu belirtilmiş ve Atatürk'ün bu konudaki, bilinen bazı ifadelerine yer verilmiştir. Burada, Cumhuriyet'in ilk yıllarında tekrarlanan "İslâm'ın bizi geri bıraktığı" fikrinin terk edildiği de görülmektedir. Atatürk düşüncesinde temel görüş şudur: "İslâm dini, ilerlemeye, çağdaşlaşmaya engel
değildir."14

Atatürkçülük, inkılâplar hakkında Peyamî Safa'nın, Remzi Oğuz Arık'ın, Nurettin Topçu'nun, Ayhan Tuğcu'nın, Erol Güngör'ün, Mümtaz Turhan'ın ve benzeri düşünürlerin farklı yorumları ve değerlendirmeleri vardır. Bunlara yeri gelince kısaca temas edilecektir.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.124


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #2 : 30 Ağustos 2015, 16:21:25 »

2. Milliyetçi Düşünce

Genel Olarak Osmanlı idaresindeki etnik grupların, ayrılıkçı azınlık milliyetçilik hareketlerini hızlandırmaları ve Balkan Harbi'nde, Balkanlar'dan Anadolu'ya gelen göçmenlerin Osmanlı idaresinde hakim duruma geçmeleri üzerine Türkçülük hareketi de daha güçlü olarak sahneye çıktı. Ziya Gökalp ve arkadaşlarının sistemleştirdiği Türkçülük, Cumhuriyet döneminde Halk Fırkası'nın altı ilkesinden biri olan "Milliyetçilik" olarak kendini göstermiştir.

Milliyetçilik nedir? Bu soruya değişik kesimlerden çok farklı cevaplar verilmiştir. Hatta milliyetçi bilinen ve aynı grupta yer alan kimselerin verdiği cevaplar bile çok farklı olabilmiştir. Bahis konusu olan Türk milliyetçiliği olduğuna göre; Türkiye'nin ve Türklerin maddeten ve manen yükselerek dünyada eski itibarlı ve üstün mevkiine ulaşmasını gaye edinerek davranmaktı denebilir. Bu yükselme de maddî ve manevî unsurların dengeli bir terkibi ile mümkün olabilir. Milliyetçi hareket eğitim, sanayi, tarım, dil, tarih ve din kavramları etrafında halk ve aydının kaynaştığı bir akımdır. Bu akım Türk dünyasını, Türk tarihini ve kültürünü bir bütün olarak görür. Asya, Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin mirasçısı olarak Türk ve İslâm dünyasının manevî lideri olarak Büyük Türkiye'yi gerçekleştirmek. Buna Mehmed Kaplan "Büyük Türkiye Rüyası" diyor. Ziya Gökalp de "Türkün beynelmileliyeti İslâm dünyasıdır" diyordu.

Milliyetçilik, dilde sade ve nesiller arası ve kültürel kopukluğa meydan vermeyen, nesilleri çatıştırmayan güzel Türkçeyi esas alır. İktisatta özel teşebbüse ağırlık veren, devletin düzenleme ve kontrol gücünü muhafaza eden bir anlayışa itibar eder. Dinde Türk milletinin bağlandığı değerlerin, kaynağı olan İslâm tam bir bağlılığı esas alır. Bu milliyetçilik ırkçı değildir; insanları ve insanlığı sever; saldırganlığı kabul etmez, barış olup milletin menfaatlerini, değerlerini ve kültürünü korumayı ön plâna alır.

Ana hatlarıyla ifadeye çalışılan bu milliyetçilik anlayışına karşı, Cumhuriyet idaresinin milliyetçiliği nasıldır? Yeni idare milliyetçilik deyince ne anlıyor? Bu sorulara yine Kemalizm'i bir sistem hâlinde ve en aşırı bir yorumuyla ifadeye çalışan ve onu felsefî temellere kavuşturan M. Saffet Engin'in adı geçen kitabından nakledeceğiz.

Bilindiği gibi Alman filozofu Fichte (1763-1814), önceki Goethe ile birlikte koyu bir hümanist idiler. Bu yüzden Napolyon'un Almanya'yı istilasını "insanlığın kurtuluşu" diye karşıladılar. Fakat bunun bir kurtuluş olmadığı anlaşılınca Fichte koyu bir Alman milliyetçisi oldu. İşte bunun için M. Saffet Engin "Fichte burada mistik nasyonalist, panteist bir vatanperverdir" diyor. Milliyetçilik ideali hangi felsefî esaslardan doğmuştur. sorusunun cevabını Fichte'nin felsefesine dayanarak veriyor. Bugünkü "Germenlik ruhu" anlayışının babası sayılan Fichte, Türk milliyetçiliğinin de bir çeşit babası oluyor.

M. Saffet Engin burada bir kolaycılık yaparak Kant'ın nomenal âleminin insan iradesi ve aklı olduğunu söylüyor. Bu akıl, maddî aklın ızdırap ve esaretinden kurtulmak için üçlü (diyalektik) mücadeleye girer. Mücadele, varlığın ve gelişmenin (tekamülün) esası olduğundan, yüksek şahsiyetimizin bu derunî (içsel) mücadelede maddî benliğimize karşı zafer kazanması lazımdır. M. Saffet Engin'e göre "asıl bu milliyetçilik ideali" bu mücadeleden çıkar. Tek tek maddi benliklerle mücadele için onları yaratan manevî şahsiyet, bireysel ve bağımsız varlığa sahip midir? Hayır o, böyle bir varlığa sahip değildir. Şu halde o nedir? M. Saffet Engin'e göre, o fertlerin üzerinde millî benlik, "maşerî vicdan" olup, şuurlu, kudretli ve müstakil bir kaynaktır. Böylece Fichte'nin evreni yaratan "Evrensel Ben"i -Almanlık ruhu Türk millî vicdanı ve millet haline dönüşüyor. İşte bu büyük varlığı (milleti) sevmek, onunla kaynaşmak ve "ona hizmet etmek" milliyetçilik ülküsüdür. M. Saffet Engin, milliyetçiliğin ilkelerini buradan çıkarır.

"Hayatta sadece var olmak ve yaşamak esas değildir"; o halde "millet için feragetle çalışmak, birinci ilkedir. İkinci yaratıcı ilke vazifedar olmaktır", zira sadece varlığın bir kıymeti yoktur. Kainat asîl bir âzadenin tezahürü olduğuna göre, hakikî realite "iyidir", "iyi ol­maktır." Böylece M. Saffet Engin, naturalizm ile entellektüalizmin sentezi olarak milliyetçiliği doğurtuyor; bu bir "uzlaşmadır." "Ahlâkî ve millî bir idealizmdir." İdeoloğumuz, buradan cemiyeti tanrı ilan etmeyi de ihmal etmiyor; "Allah'ı, insanlardan ve cemiyetlerden ayrı müstakil bir varlık telakki eden bütün dini mefhumlar esassızdır." M. Saffet, buradan yeni bir din de çıkarıyor; "Hakikî din, ulûhiyetin millî vicdanda ve mutlak idealde nefiste tecelli ettiğine inanmaktadır."15

Tanrı, millî vicdanda tecelli ederek, yeni dinî de bildirmiş oluyor: Milliyetçilik.

Nitekim M. Saffet Engin, bir başka yerde bunu daha açık şekilde ifade ediyor: "Milliyetçilik bir manaya göre dindir."16 Bu din, Batı'da Hristiyanlığın yerini almış, "İnsanlığın ideallerini ve derin duygularını kendi içinde toplamıştır."17

Türk milleti ve millî vicdanı Atatürk'te tecessüm etmiş (cisimleşmiş) olup onun hiçbir hareketinde ve sözünde yanılma ve isabetsizlik yoktur, o, "Millî dehanın ifadeleridir^'. 18 Hatadan mutlak salimi olan, Atatürk, Nietzsche'nin ifade ettiği eski Trakyalıların Dionizos ahlâkının tarihte en büyük temsilcisidir.

Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere önceleri Türk Dil Kurumu sözlüğüne Kemalizm'in "Türkün Dini" olarak alınmasının manası daha iyi ortaya çıkmaktadır.

Atatürk'ün şahsında somutlaşan bu milliyetçiliğin bir özelliği nasyonal hümanizm ruhuna sahip olması, diğeri de halkçılığı esas almasıdır. M. Saffet Engin'in milliyetçiliği, hümanist olduğu için Yunanlıları "Grek Türkleri" saymakta bir beis görmüyor. Zaten Trakyalıların bağbozumu ve şarap ayinlerinde tecelli eden Grekçi, hareketli Dionizos ahlâkını yaşayış tarzını göçler yoluyla Türkler, Yunanistan'a götürmüş; böylece eski bir "Türk an'anesi" Rönesans'ta Avrupa'da uyanmış, yitirdiğimiz eski bir hayat tarzını kazanmış olduk. Atatürk bu "Dionizos ahlâkıyatının bizde yaratıcısı ve yeniden diriltici dehasıdır".19 Aslında bu fikirler ve yorumlar, Atatürk'ün millet, milliyet ve millî kültür hakkındaki sözleriyle çelişir olması gerekir. Cumhuriyet döneminde milliyetçiliğin turuncu, Anadolucu dindar (İslamcı), hümanist ve sosyalist temsilcileri çıkmıştır. Ahmed Kabaklı'ya göre, bu yeni milliyetçilik "Ziya Gökalp-Mehmed Akif-Yahya Kemal" çizgilerinin birleştiği bir üçgende yeni mütefikkerler yetiştirmiş ve yeni boyutlar kazanmıştır.20

Milliyetçi düşünce, millet ve vatan sevgisinin ona bağlı olarak çeşitli manevî değerleri benimseyen ve bunlara göre olayları değerlendiren düşüncedir. Milliyetçi düşünce, dünyaya millet penceresinden bakan bir dünya görüşüdür. Milliyetçi düşüncenin temsilcileri arasında tarihe, coğrafyaya, edebiyata, felsefeye, psikolojiye, arkeolojiye, sosyolojiye ve diğer bilim dallarına ve sanata ağırlık verenler vardır. Milliyetçi düşüncenin temsilcilerinin bir kısmı kendi sahalarıyla ilgili derinliğine araştırmalar yapmanın yanında milliyetçiliğin kuramı (teorisini) geliştirmişler; bir kısmı da araştırmalarıyla milliyetçi yorumlar yapmışlardır.

B. Milliyetçi Düşüncenin Temsilcileri

1. Mehmed İzzet (1891-1930)

Mehmed İzzet, genç yaşta olgunlaşmış ve verimli çağında erken yaşta vefat etmiştir. Bir filozofumuzdur. Felsefî idealizminin Batı'da çeşitli kaynakları vardır. Batı'yı iyi tetkik etmiş ve milliyet nazariyelerini eleştiren bir kitap yazmış ve kendi milliyet anlayışının felsefî ve sosyolojik izahını yapmıştır. Mehmed İzzet bu konudaki görüşlerini izah ederken Ziya Gökalp'ın bazı görüşlerini tenkit etmekten geri durmaz.

Mehmed İzzet, medeniyet ile kültür arasında sıkı bir ilişki kurar ve bu konu Gökalp'tan farklı düşünür; ona göre medeniyet diye "insanı hayvandan ayırt eden bu ihtiyaçlara (ahlâki, hukukî) ve onların tatmin edilmesine müteallik usûllerin mecmuuna" denir.21 Bir millette hars "içindeki bütün insanların iştirak eylediği manevî hayattır."22 Kültür, medeniyet ayırımının yansıması milliyet ve milletlerarası zıddiyetini doğuruyor. Mehmed İzzet, bu milliyet internasyonel zıtlığın fert ve cemiyet tezadı gibi tâbiri görür (s. 148).

Mehmed İzzet, başlangıçta milliyet mefkûresinin, aslının, unsurlarının, kıymetinin ne olduğunu araştıracağını söylüyor (s. 7). "Milliyet"i bir millete mensup ve bağlı olmak mânâsına alan (s. 11) Mehmed İzzet, milleti meydana getiren toprak, dil, iktisat ve ırk gibi unsurların milliyeti olduğu kadar ferdiyeti ve beynelmileliyeti (uluslararası olmayı) de teşhise yarayabilen vasıtalar olarak görür (s. 149). Bunlar, vakıa (gerçekçiliği) ile mefkûreyi telif etmekten acizdirler. Bunlarla esir olabildiğimiz gibi, hayatımızı da geçindirebiliriz. Mehmed İzzet buradan şu sonucu çıkarır; "Toprak lisan, ırk birer âlettir."23

Bu unsurlar gibi, "ruhî seciyeler, tarihî ananeler" de millî mefkûreyi meydana getirmekten acizdirler. Mehmed İzzet, bunların "Millî Ene"mizin (Millî Ego) bir parçasını temsil ederler, derken bu unsurların hepsinin (bilhassa maddî olanların) toplanmasından da bir millet çıkmayacağını ileri sürer (s. 15). Çünkü, dert, hayat, ruh ve cemiyet olaylarında herhangi bir bütünün parçaları toplamından ibaret değildir.

Mehmed İzzet, milliyet mefkûresinin kalpte doğduğunu söyler ve bu konuda Gökalp'a katılır. O, "milliyet hissi, dinî bir bağdır, bir imandır. Fakat her iman millî iman değildir" diye düşünür.24 Mehmed İzzet, İsmail Gaspıralı'nın "Milliyet fikrinin en kuvvetli dayanağı, dindir" fikrine de karşı çıkıyor. O, "dinî hissiyet zayıflamadıkça milliyet hissi, kuvvetlenememiştir"25 diyor. Din ve milliyet birbiriyle uzlaşıyor veya çatışabiliyor. Dolayısıyla din ve milliyet yerine göre, birbirlerini hakimiyette âlet olarak kullanmışlardır. Millî cereyanın temelinde ruhî örnekleri görerek oradan milliyetin gayesini çıkarır. Onun gayesi, "Tabiata binaen, tabiat içinde mefkûreyi tecelli ettirmek, beşerî hürriyeti temin etmektir."26 Toprağı, ırkı, dili, seciyeyi "mühim birer ictimaî rabıta veya timsal" sayan Mehmed İzzet, "Millî hayat" için şunu söyler: "Millî hayat, elleri yalnız duada kavuşturmak için kullanmıyor; kaba âletler idare etmek çalışmak, toprağı sürmek ve istikbâlin tohumlarını ekmek onun nazarında pek mühim."27

Mehmed İzzet, hakikî millî hayat "Beynelmileldir ve beynelmilel sahada (milletlerarası alanda) inkişaf eder" iddiasıyla millî ve enternasyonalist tavırların zıtlığını ortadan kaldırmaya çalışıyor. O, insanın tabii hayatını inkâr veya yok eden eğilimlerin ve inançların millî ve evrensel olamayacağını, onların gayri millî olacağını söylüyor (s. 161). Çünkü, o insanlığı millî olmak isteyen insanlık ile zıddının (enternasyonalliğin) sentezini yapmak gayretinde görüyor. Bunu da insanın hürriyetini aramasına bağlıyor. İnsan hürriyetine ulaşmak için tabiata bir kıymet vermeli, tabiat kanunlarına uyarak gerçekleştirmelidir.28

Mehmed İzzet, milliyet hakkında şöyle bir sonuca varır: "Milliyet bir vaka olmaktan çok bir mefkûredir (ülkü) verilmiş olmaktan çok inşa edilmiştir, irade mahsûlüdür".29 Öyleyse milliyet, siyasî sahada demokrasi ile ittifak eder.

Mehmed İzzet, millet için toprak, dil, ırk, iktisat gibi unsurları yeterli görmezken millî hayatı tamamen ruhî ve manevî bir birlikte görmektedir. Milliyetin varlığını dinî bir iman gibi görürken, onun kuvvetlenmesini dinî hayatın zayıflamasına bağlamaktır. Millî hayatın evrensel (beynelmilel) bir hayat olduğuna kâni olan Mehmed İzzet, toplum felsefesi açısından hümanist bir milliyetçiliğe kapı aralamaktadır. Onun milliyetçiliği özneden nesneye, şuurdan millete ve vatana doğru açılır.

2. Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975)

Hüseyin Nihal Atsız, tanınmış bir tarihçi, şair ve Türkologtur. Onun tarihi araştırmaları onu milliyet ve Türk tarihi üzerine düşünmeye sevk etmiştir. Gökalp'tan sonra, Cumhuriyet döneminde Türkçülüğün önderi sayılır.

Nihal Atsız, saf, katışıksız bir Türk milleti ister. Bu millet içinde Türk kanından olmayanların, Türkleşmiş olanların yeri yoktur. "Çanakkale'ye Yürüyüş" adlı kitapçıkta çingenelerin, Türkleşmiş diğer kavimlerin aramızda yeri olmadığını, bunların Türk milletinin saflığını bozduğu kanaatini beyan eder. Bu bakımdan Türk milletinin esası dil değil, ırk ve kan olmalıydı, bir zenci Türkçe öğrense Türk mü olacaktı, der. Buna göre Türk topraklarında yaşamak hakkı Türkün olmalıdır.

Atsız, Türk kılıcının kınında paslanmaması gerektiğine inandığı için sık sık savaş yapılması taraftarıdır. Ona göre insaniyetperverlik köpekliktir. İnsaniyet milliyetçilikle asla bağdaşmaz.30

Atsız, "Türk Tarihinde Meseleler" adlı kitabında Türk tarihinin aralıksız bir bütün olduğunu, halbuki Türk tarihinin sıralanmış bir bütün halinde konulmadığını, hükümdar sülâlelerinin zamanlarının ayrı devletlermiş gibi ele alındığını, Türk milletinin kurduğu çeşitli devletlerin hiçbirisini yaşatamamış, istikrara ulaşamamış durumuna düşürüldüğünü söyleyerek bütüncü tarih görüşünü açıklar. Türk tarihine bakışımız nasıl olmalıdır, sorusuna cevap arayan Atsız; Türk tarihinin Fransız, Alman tarihleri gibi basit olmadığını, Türk milletinin tarih başladığı zaman teşekkül ettiğini iddia eder. Türk milletinin daha ümmetlikten çıkıp da millet olamadığını veya Cumhuriyet döneminde millet olduğunu söyleyenlere karşı, Atsız'ın bu iddiası çok önemlidir. O, Türk tarihini, anayurttaki, yabancı illerdeki Türk tarihi olarak ikiye ayırır (s. 12). Atsız, "Yeni bir tarih sistemi bulmak zorunda" olduğumuzu söyler. Milliyetçi olarak bu sistem nasıl olmalıdır? Atsız, "yeni tarih sisteminin amacını dileklerimize uygun olmalı ve bu sistem bize geçmişimizi en parlak şekilde göstermekle kalmamalı, aynı zamanda ilerisi için de yol çizmelidir" şeklinde tespit eder.31

Atsız, Türk tarihinin meselelerini Türk tarihinin başlangıcı, kadrosu, çağları, isimlerin imlâsı, devletimizin kuruluşu gibi meseleler olarak bildirir.

"Devamlı mücadele" fikrinden doğan hayat görüşü, Atsız'ı, toprağı kutsal saymaya ve hakikatin kaynağı görmeye sevk etmiştir.32

"Mazi bizim atamızdır, toprak anamız.
Biri bizi yetiştirir, biri verir hız"

"Hakikat ne şu göklerin derinliğinde,
Ne suların şairâne serinliğinde...
Aristo'nun mantığında zerresi yoktur,
Fisagor'da Eflatun'da nebzesi yoktur.
O ne felsefenin ne de dinin hiçinde,
O toprağın asırlardan beri içinde.
Hakikatı bulmak için onu eşmeli,
Yükselmekten birşey çıkmaz, derinleşmeli."

Topraktaki gizli hakikat, Atsız'a göre, mazidir. Çünkü insanı insan yapan mazidir. Nitekim o, "Kader" şiirinde "Maziye ırka, sancağadır iftiharımız" diyerek maziye verdiği önemi ortaya koyar.

Atsız, Turancı Türkçü milliyetçiliğin en büyük temsilcisi olarak daima Altay ve Tanrı Dağlarının, Ötüken ormanlarının hayali ile yaşamıştır. "Kader" şiirinde;

"Hakanların dikilmeli Altay'da tuğları
Varsın cihanda olmaya görsün mezarımız"
beyti de son yazdığı "Sana Doğru" şiirindeki;
"Herkes bir özleyişle yaşar. Ben de öylece
Altaylar'ın ve Tanrıdağ'ın çevresindeyim"

beyti bunu ifade etmektedir. "Bir ülkünün mehabetinin zirvesinde" olan Atsız, kendisini daima "ırkının şeref taşıyan efsanesi" içinde yaşatmıştır. Buna bir "Ötüken metafiziği" ve "Tanrıdağ" mistisizmi demek mümkündür. Zaten millet hayatında dinî metafiziğe yer vermemiş ve itibar etmemiştir. Onun ırka öncelik veren Turancı milliyetçiliği, metot açısından objektif olandan öznel olanına doğru yönelir. Bu öznel olan da bir Ötüken mistisizmidir.

3. Sadri Maksudî Arsal (1880-1957)

Sadri Maksudî, Kazanlı âlimlerden olup Batı ülkelerinde tahsilini tamamladıktan sonra, Türkiye'ye gelmiş, Hukuk Fakültesi'nde profesör unvanıyla dersler vermiştir. Bu münasebetle "Türk Tarihi ve Hukuk", "Hukuk Felsefesi Tarihi" gibi eserleri de yazmıştır. Fakat burada kısaca ele alacağımız eseri "Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları"dır.

Sadri Maksudî, Türkiye'de ilk defa bu çapta bilimsel ve tarafsız bir anlayışla milliyetçiliğin ilmî sosyolojik, psikolojik ve tarihî temelleri üzerinde araştırmalar yapmış; eserini Fransızca olarak da yazmışsa da yayımlatamamıştır. Sadri Maksudî, Türkçenin sadeleşmesi konusunda da ciddî çalışmalar yapmıştır. Ama uydurmacaya karşı çıkarak, dilin fakirleşmesini önlemeye çalışmış, Türkçe kurallara uymayan "Denizbank" gibi kelimeler konusunda Atatürk'le anlaşamamıştır.

Sadri Maksudî, adı geçen kitabından millet ve milliyet, milliyetçilik, ırkçılık, şovenizm, kozmopolitlik milliyet duygusunun menşei, sosyolojik kaynağı nedir, gibi sorulara cevap aramıştır. Ayrıca milletler nasıl yaratılır, nasıl pâyidar olur, millî ruh, millî seciye nasıl teşekkül eder, milliyetçilik beşeriyetcilik arasındaki münasebet nedir, gibi soruları da sormuş, bunlara cevap vermiştir.

Sadri Maksudî, üstün ırk teorisinin tenkidini yaparak eserine başlar. İlmî ve tarihi yönden bu teoriyi ve ona dayanan siyaseti de yanlış bulur (s. 37). Düşünürümüz, millet varlığını, bir var olma hakkı bir varlık şartına bağlar. Bu bakımdan birey ve millet için varlığını devam ettirmeyi, hayatını geliştirmeyi biyolojik bir görev "Kutsî bir hak" olarak kabul eder. Her fert ve milletin "Ben de varım, var olacağım" demek en tabiî hakkıdır. Ama böyle demeyip de "Ancak ben varım" diyen kimse veya millet suçlu (mücrim) olur; çünkü başkalarının varlığına ve hürriyetine tecavüz etmiş olur. Avrupa ülkeleri böyle deyip böyle yapıyorlar.33

Sadri Maksudî, aileden sonra ilk insanî câmia, soydur görüşünü taşır. "Soy", insanın sosyalleşme ihtiyacının ve kabiliyetinin ilk tecellisidir. Soy ahlâkının en kutsal esası, "soya bağlılık"tır. Milletlerin, insan topluluklarının devamında ve bekâsında en kuvvetli etken, fertlerin mensup oldukları kütleye bağlılığıdır. İşte bu "zümre şuuru ve hissi" insanlığın ilerlemesinin şartıdır. Öyleyse, Sadri Maksudî'ye göre, "Milliyet duygusunun kaynağı ve nüvesi, ferdin mensup olduğu kütleye karşı duyduğu bağlılık hissidir". Sadri Maksudî, milletlerin var olmak azim ve iradesini milliyetçilik olarak kabul ediyor (s. 58). Aslında o, kavim ve milleti aynı anlamda kullanır ve kavim=millet, der. Millet tarifi uzunca bir tariftir. Fakat milletin yapısında ortak dil, ortak örf ve âdetler, ortak dinî inançlar, ortak millî seciyenin (ahlâk) varlığını benimsiyor; bunlardan dolayı milletin uyumlu (mütecanis) ve dayanışmalı (mütesanit) bir "insan kütlesi" olduğunu bildirir.

Sadri Maksudî, milleti meydana getiren unsurları tespit ettikten sonra dini, "milletin millet olarak teşekkülünde ve yaşamasında mühim bir amil" olarak niteler. Bugünkü Türk milletinin ve milliyetinin meydana gelmesinde de "İslâmiyet mühim bir amil olmuştur" der.34 Din birliğine lüzum yoktur diyenlere karşı çıkar (s. 58).

Milliyet duygusunu "ferdî bir ruhî hal" olarak tarif eden Sadri Maksudî, aynı zamanda ma'şer'i (kollektif) bir duygu olarak da görür. Bundan dolayı onun kaynağını biyolojik ve sosyolojik, mahiyetinin de psikolojik olduğunu bu duygunun nesilden nesile güçlenerek geçtiğini ileri sürer (s. 69).

Milliyetçiliği, milliyet duygusunu millete ve değerlerine derin bir bağlılıktan ibaret mi görmeliyiz? Sadri Maksudî, onun maziye ve oradakilere bağlılıktan ibaret olmadığı, tecelli ettiğini diğer bir saha olduğunu belirtir. Bu saha, istikbale yönelmiş emel, gaye ve düşünceler sahasıdır.35 O, geleceğe yönelik gayeler taşıyan milliyet hissinin "dinamik" bir gelişme ve ilerleme sebebi olmasını istikbale yönelik dilek ve arzulara bağlar (s. 74).

Milleti meydana getiren "Millî Seciye"den ne anlaşılmalıdır? Sadri Maksudî, onu şöyle tarif eder: "Millî Seciye'den muradımız bütün millet fertlerine şâmil, umumî ve müşterek temayüllerdir." Böylece ortak eğilimlerin millî seciye ve karakteri meydana getirdiğini söylerken milletlerin teşekkülünde taklit kanununun rolünü de belirtmeden geçmez. Gabriel Tarde'dan etkilenen Sadri Maksudî, taklit kanunu sayesinde millet içinde, örf ve adetlerin, ruhî eğilimlerin, belli bir dilin, millî gayenin yayılması, genelleşmesini mümkün görmektedir.36




Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.124


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #3 : 30 Ağustos 2015, 16:21:47 »

Milliyet duygusu dinamikliği, yüksek kültürün etkisiyle gevşer mi? Canlılığı kaybolur mu? Hayır. Çünkü o, "gevşeyen bir ruhî durum değildir" (s. 94). Aksine milliyet duygusu, Sadri Maksudî nazarında, yüksek kültürde daha kuvvetli, daha derin, daha sağlam bir hal alır. Şu halde çağdaş milliyetçiliği nasıl tanımlayabilir? Sadri Maksudî, çağdaş rasyonel milliyetçiliğin tarifini şöyle yapar: "Milliyetçilik biyolojik ve sosyolojik esaslara dayanan ve ırsîleşmiş bir duygu olan millî kütleye bağlılık duygusunun derinleşmiş, kudsî bir prensip mahiyetini iktisab etmiş (kazanmış) şuurlu bir şeklidir."37 Sadri Maksudî, milliyetçiliği, mahiyeti ve eğilimi itibarıyla "demokratik ruhî bir hadise" olarak niteler, Mehmed İzzet gibi, demokrasi ile bağdaştırır. Milliyet duygusunu "en dinamik manevî bir kuvvet" olduğuna göre, tarihte olduğu gibi, bugün de büyük rol oynamaktadır. Sadri Maksudî, şovenizm ve emperyalizmi milliyet duygusunun gerilemiş şekilleri olarak eleştirir.38 Bugünkü milliyetçiliğin rasyonel, hürriyetçi, liberal, eşitlikçi, demokratik, barışçı, federalist idealist ve iyimser niteliklere sahip olması, onun en bariz özelliklerini teşkil eder.

Sadri Maksudî'nin temellendirdiği ve sistemleştirdiği milliyetçilik, bugünün dünyasında geçerli olan, Birleşmiş Milletler gibi kuruluşların ilke ve amaçlarıyla da çatışmayan bir anlayıştır. Onun milliyetçiliği insanlık sevgisine sırtını dönmeyen bir milliyetçiliktir.

4. Remzi Oğuz Arık (1900-1954)

Remzi Oğuz Arık, Anadolucu milliyetçiliğin en önemli temsilcilerindendir. Kendisi arkeologdur. Alacahöyük kazılarıyla ilgili önemli eserler yazmıştır. "Millet" dergisini çıkardı ve burada vatan, millet, milliyet ve insanlığa dair fikirlerini yazdı. 1951'de yaptığı radyo konuşmalarında Türk inkılâbının taklidini ve yorumunu yaptı. Çeşitli yazılarını "İdeal ve İdeoloji", "Coğrafyadan Vatana" adlı eserlerde topladı. Müzeciliğin bugünün ideal topluluğu olan millete temel olan yurt gerçeğini yansıtan tek modern kurum olduğunu yazdı.

Remzi Oğuz, "Coğrafyadan Vatana" adlı eserinde coğrafyanın ne zaman vatan olabileceğini açıkladı. O, vatan gerçeği hatıralara dayanır, ama hatırlanacak tarih ve hatırlayacak nesiller olması şartıyla diyor. İnsanlar, toprağı yurtlara tercih ettikleri, kendisine maddî menfaat temin etmediği zaman bile uğrunda can verilecek bir toprak, vatan haline gelmiş demektir.

Remzi Oğuz, vatan sevgisiyle insanlık idealine yükselmenin mümkün olduğuna kanidir. Remzi Oğuz, "İdeal ve İdeoloji" adlı eserinde bütün ideolojilerin üstünde millet idealinin bulunduğunu, bu idealin insanlıkla çatışmadığını söyler. İdeolojilerin kuvveti nereden geliyor, diye soran Remzi Oğuz, "onların realitelerden doğup, realitelere dayanmasından" diye sorusunu cevaplar. Milliyetçiliği en keskin "fikir manzumesi", "en kudretli" ideoloji olarak niteleyen Remzi Oğuz, aynı soruyu milliyetçilik için sorar: "Milliyetçiliğin eşsiz kudreti nereden geliyor? Remzi Oğuz bu soruya cevap verirken bir muhteva tahlili yapar: Milliyetçilikte demokrasinin, bilimin tenkidin yıktığı geleneklerin, inançların, hislerin, mukaddes ihtisasların sığındığı bir yapı vardır. Bu iç yapı milliyetçiliğe "Mystique" vermektedir. Dolayısıyla maddeciliğin teselli edemediği kütleler arasında, kaybolan dinlerin yerini tutmaktadır. Remzi Oğuz, milliyetçiliğin bu özelliğinin "ayakta kalan tek ahlâk olmasını" sağladığını belirtir.

Milliyetçilik, demokrasi ve bilimciliğin aksine, toplayıcı müspet bir ahlâkla kökleşmek ihtirasıyla ikinci niteliğini kazanır. Bu bakımdan onun "dinî bir kudreti vardır". Böylece milliyetçilik, göründüğü her yerde ilerlemeyi, büyük hareketleri, geniş ve metotlu çalışmalar meydana getirmiş olmaktadır.39 Ona dinî bir güç vermek konusunda Remzi Oğuz, Mehmed İzzet ile birleşmektedir.

Remzi Oğuz, milliyetçilikle insan şahsiyeti arasında sıkı bir ilişki kurar: Şahsiyetler nasıl millet kuramına gelmiş cemiyetlerde türerse, büyük millet nasıl şahsiyeti bol olan bir cemiyet ise; asıl, insanlık ve beynelmilellik de millet haline gelmiş topluluklarda mümkün olacaktır. Millet ile insanlık ve evrensellik arasında bu bağı kuran Remzi Oğuz, milliyetçiliği "bir topluluğu bir cihan ölçüsünde şahsiyet olmaya eriştiren yol" olarak tarif eder. Buradan ne çıkabilir? Milliyetçiliğin tutku halinde gayesi çıkacaktır. Bu gaye ise "Sürü cemiyet değil, her biri şahsiyet halinde yükselmiş şuurlu teklerden doğan millettir."

Milliyetçilik, bireye dünyadaki misyonunu öğretir, onu menfaatin üstüne çıkarır, kitlelere dinamizm, hareket, yardımlaşma hisleri, fedâkarlık duyguları kazandırır. "Kısa ömürlü cıvık tekin (bireyin) hayatını değil, bütün bir toplumun hayat ve menfaatini hedef alır. Bu da onun dünyadaki ebediliğidir".40

Remzi Oğuz, Mehmed İzzet gibi milliyetçilikte bir "mistik" bir dinî yön görür, bu mistiğin kaynağında ise "Halk"ı bulur. Halka dayanması bakımından onu demokrasi ile bağdaştırır.

Remzi Oğuz, bir başka açıdan muhteva tahliline girer. Ona göre milliyetçilikte statik ve dinamik unsurlar vardır. Toprak, dil, din, tarih ve soy, statik unsurlardır. Değişen dünyada milliyetçiliğe istikrarı bunlar kazandırır. Dinamik unsurlar ise, milliyetçilerin gerçekleştirmek istedikleri birliklerden (dil birliği, iktisat birliği, gönül birliği) doğar. Bu ikinci unsurlar ise milletin ilerlemesini,41 ayrıca bütün insanlıkla temasını sağlar.

Remzi Oğuz, milliyetçiliği felsefî yönden de temellendirir. Bütün dünyaya ait hakikatlerin zafer kazanması için cemiyetler, yerli gerçeklerin çevresinde toplanmayı, düşünmeyi teşvik etmişlerdir. Bu, önemli bir tespittir. Zira bugünün küreselci akımları karşısında toplumların kendilerini korumalarının belki de tek yoludur. İşte Remzi Oğuz, günümüz milliyetçiliğinde felsefî mekanizmanın burada olduğuna işaret eder. O, "aklın, şüphenin, makinenin yakıp attığı bu gibi metafizik inançların" yerini doldurmayı hedeflemektedir.

Yıkılan metafizik inançların yerini, toprak, insan, tarih, devlet, iktisat ve kültür gibi realitelerin senteziyle doldurulabileceğine inanır. Bu realitelerin sentezi "Millet"tir. Millet ise bünyesinde "bir nevi metafizik mistiği" barındırmaktadır.42 Remzi Oğuz, milliyetçiliği "dine benzetmek yanlış olmayan bir ideoloji" gözüyle bakar.

Remzi Oğuz, kendi milliyetçiliğinin lâik karakterini şöyle ortaya koyar: "Milliyetçi, emir ve nehyi ma'veradan, metafizikten değil,...dünyevî kanunlardan alır."43 O, milleti kuran unsurlar arasında dini kabul eder. Dini tek başına kurucu veya batırıcı unsur olarak görmenin yanlışlığına işaret eder. Ama burada olduğu gibi pozitivist yorumunu da ortaya koymaktan çekinmez. Emir ve nehyi dinden almadığına göre onun milliyetçiliği günahı, sevabı, haramı, helâli de tanımamaktadır.

Remzi Oğuz, Türk milliyetçiliğinin hareket noktası olarak sevgiyi ve milletler arası eşitliği aldığını söyler. Bu, onun milliyetçiliği bir gelişme faktörü görmeye yol açar. Bundan dolayı soyu ve kültürü esas olan milliyetçilik anlayışlarına karşı çıkar.

Ona göre soyun menşei belli değildir, tesadüftür. Kimse anasını, babasını seçmekte serbest olmamıştır. Milleti sadece soya dayamak, "o soydan olmayanlara, o milletten olma" yasak ve haram etmek demektir. Milleti kültüre bağlayanlar da, soyun vadesi ve emeği mahsulü olan müesseselere bağlıyor demektir. Remzi Oğuz, kültürü, inançları, duyguları, hükümleri temsil eden ve koruyan, nakleden yansıtan müesseseler olarak tarif eder. Dolayısıyla ayrı soydan olanlar bu kültürü benimsemekte zorlanmazlar. Bunun cazip tarafı olduğu gibi tehlikeli tarafı da var: Milleti yeni ve yenileşen imkânlara kavuşturmuş oluruz. Millî kültüre yeni katılanların onu benimseyip uyması, çetin mücadeleleri gerektirebilir. Bu, hem kültür gelişmesini durdurur hem de milletin varlığı için tehlike yaratır.44

O halde millet ve milliyet nedir? Remzi Oğuz'un tarifleri şöyle: "Millet, soy aslına dayanan, kültür birliğini benimsemiş insan kitlesidir"; Milliyetçilik ise "Milletini sevmek ve onun örnek millet haline yükselmesini istemek, bu yolda elinden gelen bütün hizmetleri esirgememek"tir.

Remzi Oğuz, Türk milliyetçiliğinin bazı karakterlerini şöyle sıralar: 1) Japon Denizi ile Endülüs yaylaları arasında geniş bir Türklük âlemini kucaklamak istemesi, 2) İçeriye ve dışarıya karşı kendimizi bir savunma cihazı olarak alması, 3) Bir kitap milliyetçiliği olması (Araştırmalarla desteklenmiş), 4) Türkçülüğün sentezi yapılamamış formüllere dayanması, 5) Milliyetçilik idealinin ağırlık merkezinin anavatan dışında oluşu. Düşünce, duygu, gaye merkezi dışarıya kaymakta oluşu.45

Denebilir ki, Remzi Oğuz 1950'lerin şartlarına göre, milliyetçi anlayışı, adeta yenilemiştir. Bu çerçevede inkılâplara da farklı ve orijinal sayılabilecek yorumlar yapmıştır. Millî hayatı bir şuur olarak görmesi, vatan değerinin ruhsal bir ideal haline gelmesini gerektirir.

5. Mehmet Fuat Köprülü (1890-1966)

Ord. Prof. M. Fuat Köprülü, XX. yüzyılda Türk dünyasının yetiştirdiği en büyük âlim ve düşünürlerdendir. Gustave Le Bon'un bazı fikirlerinden esinlenerek "Türk Edebiyatında Usül"ü ve benzerlerini yazdı. Böylece, milliyetçi görüşlerden ayrılmadan Batılı metotların bize nasıl kullanılacağını, hangi konulara nasıl uygulanması gerektiğini gösterdi. 28 yaşında iken yazdığı "Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar" adlı eseri, Batı'da da büyük takdir ve itibar gördü; Batılı bir kısım şarkıyatçıların yanlışlarını düzeltmesine vesile oldu.

M. Fuat Köprülü'nün Türk tarihi, Osmanlı Devleti'nin kuruluşu, etnik menşei, Anadolu'da İslâmiyet, Bizans müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri, Türk hukuk tarihi gibi önemli konularda çığır açan araştırmalar yapmıştır. Bu araştırmalarındaki yeni tezleri de hem yeni nesillere ışık tutmuş hem de hatalı görüşleri ve tezleri yıkmıştır.

M. Fuat Köprülü, eleştirici zekâsı ve büyük terkip (sentez) gücü ile çok geniş bir sahada çalışmıştır. 1918'de Osmanlılık üzerine yazdığı bir yazıda; devleti büyük bir ictimaî daireye benzeterek, merkezdeki daireyi Türklük, sonraki daireyi, ilkin sıkıca bağlı olan İslâmlık, daha sonrakini de Hıristiyan unsurların teşkil ettiğini söyler. O, Osmanlı Devleti'nin önce bir Türk-İslâm saltanatı olduğuna kanidir. Merkezi kuvveti ise önce Türklük ve İslâmlık teşkil eder.46 Milliyetçiliğini, bu anlayışla temellendirmeye çalışan Köprülü, "Türklerin millî bir vicdana" sahip olmalarını çok lüzumlu görür. Bu bakımdan o, Türk mütefekkirlerini, bu hakikati anlamaya, Türklüğün uyanması için bütün kuvvetleriyle çalışmaya davet ediyor: Osmanlı'nın devamını da bu çalışmaya bağlıyor.47

M. Fuat Köprülü "Asrîlik ve Milliyetperverlik" başlıklı makalesinde bu iki kavramın hakiki mahiyetinin ve aralarındaki münasebetlerin iyi anlaşılmasını şart koşar; aksi takdirde toplumsal hayatı sapmalardan kurtarmak mümkün olmaz.

O, "Asrîlik" (yani modernleşme) ilkesinin gerçek mahiyetini ve gayesini "Türk milletini her hususta Avrupa'nın ilerlemiş milletleri seviyesine çıkarmak" şeklinde tespit eder. Ona göre biz, önce "düşünmek" ve "çalışmak" itibarıyla asrîleşemedik. Aramızda "mantık" ve "zihniyet" farkı var. Bu, nasıl giderilecektir? Cevap: "İlim sahasında Avrupalı âlimler gibi düşünmeye ve çalışmaya kabiliyetli, onlarla aynı seviyede insanlar yetiştirmek gerekir. Bu yapılamazsa "düşünmek ve çalışmak" sahasında Avrupalılaşamayız.48 F. Köprülü, önce bizi zihniyet ve mantık dönüşümü istediği için şeklî modernleşme hareketlerine ve bunların istismarına karşı görünüyor: Ama asrîlik perdesi altında "gayr­ı millî" akımlar çıkarmaya ve milliyetçiliğe sığınarak "Ortaçağ"ın köhne müesseseleri ve yıkılmış içtimai ananeleri müdafaa etmek isteyenlere asla müsaade etmemeliyiz.

Fuat Köprülü, "Milliyetverlik"ten, gerçek anlamda, tamamen asrî ve yenilikçi (teceddüd-perver) bir kavram olarak bahseder; hatta bu açıdan "muhafazakarlık"ı, milliyetçilik ruhuyla hiç bağdaştıramaz. Fuat Köprülü, milliyetçiliği muhafazakarlarla kabil-ı telif görmüyor, yani eskiye ait her şeyin terkini istiyor, ama bir cümle sonra "Avrupa milletlerinin" kendi millî harslarını nasıl bir gurur ile kıskançlıkla müdafaa ediyorlarsa biz de aynı suretle hareket etmek mecburiyetindeyiz49 diyerek tam bir çelişkiye düşüyor. Muhafaza edecek birşey yoksa, neyi müdafaa edip onunla gurur duyacağız? O, modernleşme (asrîlik) ve milliyetçiliğin ahenkli bir şekilde Cumhuriyet döneminde bağdaştırıldığı görüşündedir. Çünkü o, bu iki kavramı, birbirinin tamamlayıcısı olarak görür.

Fuat Köprülü "Milliyetçilik ve Irkçılık" adlı makalesinde ise, milliyeti toplumsal ve manevî bir gerçeklik olarak niteliyor. Ernest Renan'a dayanarak, millet mefhumunun ırk mefhumundan tamamıyla ayrı olduğunu savunur. Alman ırkçılığının doğurduğu zararları anlatır. Sonra da Türk milliyetçiliğinin meşru, insanî bir özelliğe sahip olduğunu belirterek, ırkçılık nazariyesine muhalif ve çelişken olduğunu açıklar. Fuat Köprülü, Türk milliyetçiliğinin, yeryüzündeki bütün milliyetlerin eşit haklarını tanıdığını, hiçbir milletin diğerlerine üstünlüğünü, tahakküm ve tecavüzünü kabul etmediğini beyan eder.50 O, manevî birliğini ve millî dayanışmasını koruyan Türk milletinin doğurduğu millî birliğini sarsılmaz "millî bir idealizm" olarak niteler.

M. Fuat Köprülü, "İlim ve Münakaşa" başlıklı makalesinde ilmî zihniyetin niçin benimsenmesi gerektiği, ilmî eleştiri ve tartışmanın ancak ilim zihniyetinin yerleştiği ortamlarda geliştiği gibi hususlar üzerinde durur. O, maddî ilimlerin ve ondan doğan, tekniğin hayat şartlarını tamamen değiştirdiğini söyler. Buna mukabil manevî ilimlerinin de insanı yükselttiğine, insan cemiyetlerine manevî benliklerini öğrettiğine inanır. M. Fuat Köprülü, mahiyetleri itibarıyla maddî ve manevî ilimler arasında fark görmez, ama esas farkı tatbikatta farklı metotlar kullanmasında görür.

Fuat Köprülü, "Manevî ve Ahlâkî Kuvvet" adlı makalesinde ise materyalizme ve idealizme düşmeden, toplumlarda ahlâkî kuvvetlerin varlığını kabul etmek zarureti bulunduğunu, toplumda maddî ve teknik kuvvet, manevî ve ahlâkî kuvvetle beraber olduğu zaman hakiki üstünlüğün kazanılacağını ileri sürer.

6. Zeki Velidî Togan (1890-1970)

Ord. Prof. Zeki Velidî Togan, Başkırdistan'dan olup, orada cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Kendisi, Türk bilimini ve tarihçiliğini dünya çapında temsil etmiş bir âlimdir. Muhtelif eserleri olmakla beraber en önemlileri "Umumî Türk Tarihine Giriş", "Tarihte Usûl" ve "Hatıralar"dır.

Zeki Velidî'nin şahsiyetinin ve ilim-fikir hayatının gelişmesinde önce, Türk töresi, büyük rol oynamıştır. Ondan sonra onu en çok etkileyen âmil, İslâmîyet'tir. Bunları zaten "Hatıralar"ında belirtilmiştir. O, İslâm'ın tasavvuf cephesiyle ilgilenmemiştir. Kendisine yapılan tavsiye üzerine İslamîyet'in, Türkü fenalıklardan koruyan en önemli kültür bağı olduğunu ve ona sarılmak gerektiğini idrak eder. O, İslâm'a şüpheye yer vermeden inanır, ama İslâm'ın ilim alanında savunmasını yapar; İslâm'ın sosyal yönüyle kişilerin ezilmesine razı olmaması, onu çok etkilemiştir.

Zeki Velidî, aynı zamanda sosyalizmin de tesiri altında kalmıştır. Ama sosyalist yayınlar ve fikirler onu tatmin etmemiştir. Sosyalizmin ona etkisi, Türk örfüne ve inançlarına uyan tarafı çerçevesinde olmuştur.51

Zeki Velidî, bir milliyetçi olarak önce kendi çevresini ve milletini, sonra da başka milletleri ve bütün insanları sevmiştir; onlara saygı duymuştur. Ona göre, insan ve insanlığı sevmenin yolu kendi milletinden geçer.

Zeki Velidî, "Tarihte Usûl"de tarih metodolojisi yapmış, tarih felsefelerini ele alıp onların tarih anlayışlarını kısaca eleştirmiştir; kendi tarih anlayışını da ortaya koymuştur. O, tarihî olaylarda en çok "tabiî ve iktisadî âmillerin ve bizzat beşer hayatının kendisinin müessir (etkili) olduğuna kâni"dir. Bununla beraber "ruhî âmîlleri" (etkenleri) de bağımsız neden olarak kabul ediyor. Zeki Velidî, tarih tetkiklerinde en iyi yol olarak tam tarafsız kalarak, olayların hangilerinde ne gibi âmillerin etkili olduğunu, önyargısız, tespit etmeyi görmektedir.52 Zeki Velidî, tarihî olayları incelerken tarihçi okulların, doktrinlerin fikirlerine kapılmamayı tavsiye etmeyi unutmaz. Zeki Velidî'nin tarih araştırmalarında tabiî, iktisadî gibi maddî âmillerin yanında insan hayatını ve ruhsal âmilleri (yani insanın içinden gelen motivasyonları) heseba katması ve tarih felsefesi içinde, bu bakımdan hümanist tarih anlayışını yakın bulması, onun tarihe nasıl baktığını ortaya koymaktadır.

7. İbrahim Kafesoğlu (1916-1987)

Tanınmış tarihçi ve fikir adamı İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu tarihi üzerinde ihtisas yapmışsa da Türk tarihinin ve kültürünün birçok meselesi ile ilgilenmiş, değerli araştırmalar yapmış, yeni araştırıcılara rehber olmuştur.

İbrahim Kafesoğlu, "Bozkır Kültürü" adlı eserinde bozkır kültürünün menşeini, sosyal yapısını, hükümran­lık ve cihan hakimiyeti ülküsünü, devlet teşkilâtını dinî, iktisadî hayatı, sanatı ve edebiyatı inceliyor; sonunda da düşünce ve ahlakî hayata yer veriyor.

İbrahim Kafesoğlu, bozkır kültürünü ortaya koyan Türklerin kendilerine mahsus bir düşünce sistemi ve ahlâk anlayışı olduğunu savunuyor. İbrahim Kafesoğlu, atın ve at kültürünün Türk insasına kazandırdığı, şeyler üzerinde duruyor, ona göre, at, Türk insan ruhunu okşayan iki beşerî imkân vermiştir:
1) At üstünde insanın kendisini daha üstün hissetmesi yani bireysel üstünlük duygusu ki bu ona aynı zamanda uçsuz bucaksız bozkırlarda hürriyetinin şuurunu kazandırır.

2) Atın sürati sebebiyle kısa zamanda istenilen yere ulaşabilme arzusunun tatmini. Bu iki unsurdan "üstünlük" ve "beylik gururu" ile "geniş ufuklara hükmetme arzusu doğuyor ve gelişiyordu. Bunu gerçekleştirme aracı ise demir yani teknolojidir.

İbrahim Kafesoğlu "Beylik duygusu+insan sevgisi+gerçekçilik" şeklinde özetlediği eski Türk düşüncesinin, esaslarının, ahlâk ilkeleri haline geldiğini bildirir.53

İbrahim Kafesoğlu; Türklerin ahlâki bir meziyetinin "utangaç"lıkları olduğunu gösterir. Çünkü Türkler, rahat döşekte olmaktan, ihtiyarlayıp hastalanmaktan, esir ve köle olmaktan, kadınların düşman eline geçmesinden, yalan sözden, böbürlenmekten, başarılarından dolayı övünmekten ve övülmekten utanırlardı. Utanan ruhsal bir zaaf (zayıflık) değil, "insana kendisini her zaman kontrol imkânı veren psikolojik bir mekanizmadır."54

İbrahim Kafesoğlu'na göre, Türk düşüncesi mantık ve bilgi teorilerinden çok ahlâk (davranış) ve devlet felsefesiyle uğraşmıştır. Türk devlet felsefesi de "devletin nazariyelerle değil, toplumun eğilimlerine uymakla idare edileceği gerçeğine dayanır. Türk düşüncesi, daha çok, "millet sevgisi, Allah korkusu, doğruluk" ilkelerine bağlı devlet adamı, idareci ve teşkilâtçı yetiştirmiştir. İbrahim Kafesoğlu, Türk düşüncesinin temelde "Beşerî ve pratik" olma özelliğini çıkarır.

Bozkır devleti Türk düşüncesi, devamlı hareketlerle eylem (iş) ile birleşmiş ve buradan "ilahî vazife hukuku"na dayalı cihan hakimiyeti fikri doğmuştur. İbrahim Kafesoğlu, bu hakimiyet fikrinin "Doğu-Batı" tarzında devlet teşkilâtına yansıdığını söyler ve kaynaklarda "Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar" şeklinde ifade edildiğini belirtir. Bunu da "dünyayı yönetme ülküsü" olarak yorumlar. Bu ülkü, destanlarda, efsanelerde ve yazılı eski vesikalarda yer almıştır: Oğuz Hakan'ın "Güneşi bayrak, göğü bayrak" ilân etmesi "Altın yayın doğudan batıya kadar ulaşması" Alp Er Tunga'nın "Acun Beyi=dünya hükümdarı sayılması" gibi ifadeler bunun delilleridir.

İbrahim Kafesoğlu, "Türk-İslâm Sentezi" isimli eserinde "Bozkır Kültürü"ndeki fikirlerin bir özeti ile İslâmî dönemlerdeki Türk tarihinde Türk-İslâm sentezinin hangi noktalarda gerçekleştiğini izah eder.55 Bunu da "terkibin (sentez) oluşması ve tarihî gelişim" başlığıyla verir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.124


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #4 : 30 Ağustos 2015, 16:22:48 »

8. Osman Turan (1914-1978)

Prof. Osman Turan, Selçuklu Devri üzerine çalışmış üstâd bir tarihçidir; tarihî alandaki birikimiyle Türk toplumunun, tarihin ve dünyanın çeşitli meselelerini yorumlamış ve onlara çözümler getirmiş bir düşünürdür. Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu'nun bahsettiği "Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi"nin iki ciltlik tarihini yazmıştır.

Osman Turan, Türk milliyetçisidir. Milliyetçilik âlimin, Türklerde, tarih boyunca, cihan hakimiyeti fikri halinde göründüğünü o büyük araştırmasıyla ortaya koymuştur. O, milliyetçiliğin İslâmiyet'e aykırı olduğunu zanneden kimselere karşı şöyle cevap verir: "...Halbuki, insanlık ideali gibi, İslâmiyet'in cevap vermediği milliyetçilik değil, kavmî asabiyet, yani bir nevi ırkçılık olduğunu izah etmekle bu zümreyi tatmin etmek mümkündür."56

Osman Turan, bugünkü ihtiyaçlara göre millî mefkûre otoritelerinin ortaya çıkmadığından yakınır. Yani milliyetçi otorite olarak düşünürler yoktur, olmaması toplumdaki bunalımı artırmaktadır. Bu da millî bünye ve idealin zayıflamasına, dolayısıyla zararlı ideolojilerin meydanı işgal etmesine yol açmaktadır. Osman Turan daha önceki ele alınan düşünürler gibi milliyetçiliğin insaniyetçiliğe de aykırı olmadığını söyler. Ona göre, "aslında ilim bize millî ve insanî duygular arasında bir zıddıyetin mevcut olmadığını ispat eder." O, "milliyetçiliğe aykırı bir insanlık fikrini hem imkânsız hem de zararlı" görmektedir. Buna mukabil, insanlığı inkâr eden milliyet ideallerini de dar ve bugünkü dünya şartlarına mugayir (aykırı) bulmaktadır.57

Osman Turan'ın milliyetçilik anlayışı, "şumullü" dür (kapsamlı). Bu kapsam bütün insanlığı kucakladığı gibi Türk dünyasını ve İslâm âlemini de kucaklamaktadır. Türk milliyetçisinin dış Türklerle alakâsı, "millî şuurunun millî kültüre dayanması vakıası sebebiyledir".

Osman Turan, milletlerin bağımsızlığını, milliyet idealinin bir zaferi olarak kabul eder, demokrasinin zaferini de aynı ideale bağlar. UNESCO'da verdiği uzun bir tebliğde milliyet ve insanlık idealinin mahiyetlerini tahlil etmiş ve şöyle bir sonuca ulaşmıştır:

"Milliyet ideali için manevî kıymetler ve aile bağları elzem (çok lüzumlu) olduğu gibi, insanlık ideali için de beşeriyetin kazandığı millî, dinî bütün hisler, hakikatle onun vücut bulması için zarurî unsurlardır."58

Osman Turan, İslâmiyet'in Türk tarihinde oynadığı rolün büyüklüğünü ifade bakımından dikkat çekici ifadeler kullanıyor; Türklerin cihan hakimiyeti kudretini kazanmalarını, azametli bir tarih yaratmalarını İslâm'ın manevî gücüne bağlıyor ve şöyle diyor: "Hatta Türkler Anadolu'ya Müslüman olarak gelmemiş olsalardı Karadeniz'in şimalindeki bin yıl zarfında hicret eden ırktaşlarının akıbetlerine uğrayarak yok olur; tarihin istikametini değiştiren Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları, onların kurduğu dünya nizamı ve medeniyet bahis mevzu olamaz" bugünkü Türkiye de mevcut olamazdı.59

Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığını dahi Türklerin Müslüman olmalarına bağlayan Osman Turan, İslâm medeniyetini diriltmeyi (ihyayı) kendisine dava edinmiştir. "İslâm Medeniyetini İhya Davası" adlı makalesi Batı medeniyetinin neden insanlığı mutluluğa ulaştıramadığını ve bu konuda neden yetersiz kaldığını açıklıyor. Sonra da İslâm medeniyetinin neden ihya edilmesi gerektiğinin sebeplerini izah ediyor. O, bu konuda yalnız da değildir. Başta Hilmi Ziya Ülken olmak üzere İslâm medeniyetinin ihyasının mümkün olduğunu bazı yazarlar belirtmiştir.

Osman Turan, laikliği kabul etmekle birlikte yanlış uygulamaların doğurduğu rahatsızlıklara dikkati çekmiştir. Hatta o, laiklik anlayışını genişletmiş ve bu çerçevede "Müslümanların, tatilin pazardan, cumaya çevrilmesini istemeleri tabiidir, böyle bir isteği laikliğe aykırı bulmak doğru değildir". Ona göre, laiklik, Türkiye'de dinsiz-dindar çatışması neticesinde gelişmiş değildir. Laiklik, hızla Avrupalılaşmak ve bunun karşısındaki engelleri kaldırmak için kabul edilmiştir.60 Bundan dolayı, devletin "mutlak laik olması zarureti yoktur." Osman Turan, "Millî ve dinî kıymetleri feda ederek başlayan bir Avrupalılaşma hareketinin milletimize hem kültür ve şahsiyetini kaybettirmekte hem de bizi hakikî terakkî yolundan uzaklaştırdığı" kanaatindedir.61

9. Mümtaz Turhan (1908-1969)

Mümtaz Turhan, Cumhuriyet döneminde yetişmiş en önemli bilim ve fikir adamlarından biridir. Bilimin yapısıyla ilgili düşünceler ortaya koyduğu gibi, müspet bilimlerin verilerinden hangi problemlerin çözümünde ne şekilde faydalanılabileceğini örnekleriyle göstermiştir. Bilimin gücüne inanmış bir kimse olarak Batı'nın bilimlerinin doğru olarak alınıp doğru olarak uygulanması neticesinde halledilemeyecek mesele kalmayacaktır. Yalnız önce Batılı bilim zihniyetini iyi öğrenmek, benimsemek, memlekete getirmek ve yerleştirmek gerekir. Bunun için 500 kadar birinci sınıf bilim adamı yetiştirilmelidir. Nitekim Çin, memleketin yeraltı zenginliklerini tespit etmek ve iyi işletmek üzere önce 23 bin jeolog yetiştirmiştir. Biz de önce Batı'yı iyi bilen orada yetişmiş, orada neler olup bittiğini takip eden genç bilim adamları yetiştirmeliyiz.

Mümtaz Turhan, ülkenin maarif meselelerini halletmek için onları kültür değişmeleri çerçevesinde inceliyor. "Kültür Değişmeleri" (1951) adlı eserinde, kültür antropolojisi açısından bu değişmelerin tahlilini yapıyor. O, toplum hayatı ile temasta uzman yetiştirilmesini çok önemsemektedir. Kültür değişmelerini de zamanımızın sosyal psikolojisinin en önemli problemi olarak sunuyor. Kültürel ve tarihî değişmelerde esas olanın, kalıcı olanla geçici olanı; evrensel olanla mahallî (bölgesel) olanı ayırmak olduğunu bildiriyor.

Mümtaz Turhan, Lâle Devri'nden beri sürüp gelen kültür değişmelerini başarılı görmemektedir. Bunun sebebini bürokratik-edebî zihniyette buluyor.

Mümtaz Turhan, kültür temasının değişmeyi nasıl ve ne kadar meydana getirebileceğini tetkik için Erzurum'un bazı köylerinde yıllarca süren, gözleme dayanan araştırmalar yaptı. Kültür antropolojisine dayanarak yaptığı bu araştırmalarda, kültür karışmasının, unsurlarını önce karşılıklı alınıp verilmesiyle başladığını tespit eder. Bu değişimde psikolojik etkenler daha etkilidir. Kabul edilen unsurların özümsenmesi de psikolojik etkenlere dayanır. İki toplumun kültür karışmasında eşit unsurlar alıp vermesi nadir görülen hususlardandır.

Birinci sınıf bilim adamları teziyle bağlantılı olarak genel eğitimin Batılılaşmaya bir katkısı olmadığı ileri süren Mümtaz Turhan, Türk halkı ile ileri ülkelerin insanları arasında bir fark olmadığını söyler. O, esas farkın aydınlar arasında olduğu kanaatindedir. Bundan dolayı Batılı ve Türk aydınları karşılaştırır. Türk aydınları nitelik ve nicelik açısından yetersizdir.62

Garplılaşmanın biricik vasıtası olarak millî eğitim gören Mümtaz Turhan, Batılılaşmanın, bilimden geçtiğinin anlaşılamadığından okur yazar yetiştirmekten ibaret sayıldığını, böylece halk ile aydınlar arasında bir kültür ikiliği yaratıldığını ileri sürer.

Mümtaz Turhan, Batılılaşma ve çağdaşlaşma problemini etraflıca derinliğine ve çok kapsamlı bir şekilde ele alan, belki de, tek bilim ve fikir adamımızdır. O, bu çerçevede Garplılaşmayı en büyük dava olarak ortaya koymuş, inkılâpları yeniden değerlendirmiş, Batılılaşamayışımızın sebeplerini tahlil etmiş, ilim ve tekniğin mahi­yetini incelemiş, Batılılaşmanın anlamını ele almış, ciddî tenkitler yapmış ve en önemlisi gerçekliğe uygun, uygulanabilir çareler ve tedbirler teklif etmiştir. O, bu konuda, köyün önemini ortaya koymuş, köyden şehre akımın önlenmesinin bilimsel ve sanayi açısından çarelerini göstermiştir.

Mümtaz Turhan, dinin ve özellikle İslâm'ın toplumsal ve bireysel yönden önemini belirtmiş, toplumun ileriki derecesinde ancak diğer kurumlar kadar sorumlu tutulabileceğini, toplum düzeni ve birey davranışları açısından en etkili kurumun din olduğunu söylemiştir. Onun inkâr veya ihmal edilmesiyle problemin çözülemeyeceğinin farkında olan Mümtaz Turhan, dinin ilim zihniyeti ile yetişmiş ehil ellere verilmesini teklif etmiştir. Bunun için "İlâhiyat Liseleri" açılmasını istemiş, köyde din görevlisi (imam), öğretmen ikiliğini kaldırmak için imamlığın, öğretmenliğin ve muhtarlığın aynı şahısta toplânmasını çözüm yolu olarak teklif etmiştir. Bu çözüm aydın-hal (köy) ikiliğini kaldıracağı gibi köylünün enerjisinin de bir yönde toplânmasını sağlayacaktır.63

Mümtaz Turhan, kitabının sonunda şunları söyler: "Zira dava eğer Türkiye'nin kalkınması ise, o, ne sadece çarşafın ne birden çok kadınla evlenmenin ortadan kalkması, ne ilk tahsil ile mümkündür. Çünkü bunlar, dinden ziyade, muayyen iktisadî şartların, yaşayış tarzlarının meydana getirdiği, netice mahiyetinde içtimaî hadiselerdir."64 Mümtaz Turhan, halkı eğitmek isteyen aydınların, önce kendisinin bilgisini artırarak safsatadan ve hurafelerden kurtulması gerektiğini, aksi takdirde rehberlik hakkını kaybedeceğini söyleyerek kitabını bitirmektedir.

Mümtaz Turhan, "Atatürk İlkeleri ve Kalkınma" adlı eserinde, Atatürkçülüğün taassup (bağnazlık) konusu yapılmasına, onun sağa sola çekilmesine karşı çıkıyor; Atatürk inkılâplarının amacının, millet olmak ve millî kültüre kavuşmaktan ibaret olduğunu belirtiyor.65 Türkiye'nin ana davasının "bir an evvel millet olma ve millî kültüre kavuşma" olduğunu belirten Mümtaz Turhan, milliyetçiliği, bu ana davanın gerçekleşmesinde bir araç görmektedir.

Mümtaz Turhan laiklik kavramı üzerinde de fikir beyan etmiştir. Ona göre, laiklik, sadece dinde devlet, dünya ile ahiret işlerinin ayrı tutulması ilkesini içermez; aynı zamanda vicdan hürriyetini başka inançlara saygıyı ifade eder. O, laikliğe başka bir anlam daha yükler ki, bu nokta üzerinde bizde pek durulmamıştır: Bu kavramın özü her çeşit olay ve vakıa karşısında ister tabiatta isterse toplumda olsun, objektif bir tutum takınmak, hiçbir etki altında kalmadan, realiteyi olduğu gibi idrak edip tarafsız olarak incelemektir.66

10. Ahmet Ağaoğlu (1869-1939)

Azerbaycan, Karabağ Türklerinden olan Ağaoğlu Ahmet, 1912'de Türk Yurdu etrafında toplanan Türkçülerdendir. Cumhuriyet döneminde daha etkili olmuştur. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde üniversitede hocalık yapmıştır. Birçok eseri olmakla beraber esas fikirleri "Üç Medeniyet", "Devlet ve Fert" gibi eserlerindedir.

Ağaoğlu Ahmet, devlet kavramına ağırlık veriyor. Çünkü insan ve hürriyetlerin ancak devletin koruyabileceğine inanıyor. O, millete dayanan devlet görüşünü, ferdin hak ve hürriyetlerini koruyan devlettir, düşüncesiyle benimsiyor. "Üç Medeniyet"in önsözünde ifade ettiğine göre, bu eseri, "dünyada yanyana yaşayan üç medeniyetten, Batı medeniyetinin diğerlerine galip geldiğini, dolayısıyla kurtuluşumuz için bu medeniyeti olduğu gibi benimsemekten başka olmadığını göstermek" için yazmıştır. O, medeniyeti kısaca "Hayat Tarzı" olarak tarif ediyor; hayatın bütün tecellileri maddî ve manevî bütün olaylarını bu "Hayat" kavramı içine dahil ediyor.67 Buda-Brahma medeniyeti ile "İslâm" medeniyetin yenildiğini, yenilmenin de maddî ve manevî olduğunu ifade eden Ahmet Ağaoğlu yenilmeyi tarif ediyor: "Başkasının şahsiyetini kabul ve iradesine tâbi olmak"tır. Dolayısıyla bu iki mağlup medeniyet, Batı medeniyetini kabul ve iradesine tabi olmak mecburiyetindedirler (s. 10). Ahmet Ağaoğlu medeniyeti "bölünmez" olarak kabul ediyor. Batı medeniyetinin üstünlüğünü kabul ve itiraf ediyorsak, o galibiyeti yalnız ilim ve fenne, siyasî ve içtimaî teşkilâta bağlamamamız gerektiğini vurgular ve kurtuluşumuzu mutlak olarak bu bağlılıkta görür: "...Yalnız elbiselerimiz ve bazı müesseselerimizle değil kafamız, kalbimiz görüş tarzımız, zihniyetimiz ile de ona uymalıyız. Bunun dışında kurtuluş yoktur."68

Buradan bir problem çıkıyor: Batı'nın şahsiyetini kabul edip ona tabi olunca millî şahsiyet ne olacaktır? O, bu soruya cevap verirken bir millette özlüğün ne olduğunu araştırır ve şu sonuca ulaşır: "Genellikle şahsiyet ve özlük denilen mefhum, dille beraber bir milletin varlığından başka bir şey değildir." Şahsiyet maddî bir şey olduğu için, fertler gibi milletler de birbirlerinden farklı olduklarından dolayı, aynı medeniyet bunların farklı ruhlardan geçerken türlü şekillerde aksetmiştir. İşte bu şekil çokluğu, şu özellik çokluğu millî şahsiyetin özlük bundan ibarettir. Bu doğuştandır, mukaddestir, isteğe bağlı değildir.69 Ahmet Ağaoğlu, bu değişmez doğuştan özden dolayı başkalarından alınacak hiçbir şeyin, millî şahsiyeti tehlikeye sokmayacağını iddia eder. Bu savunma pek makul görünmüyor, çağımızda ve tarihte birtakım örnekler bunun aksini gösteriyor.

Ahmet Ağaoğlu, din meselesini de ele alır ve dinin konusunu yalnız inanışlarla ibadetlere ait hususların teşkil ettiğini ileri sürer ve "bunun dışında ne varsa dine tesadüfî olarak girmiş" ve "bir mecburiyet dolayısıyla böyle yapılmış olduğunu" iddia eder. O, inanç ve ibadetlerin dışında dine bağlı olmadığımızı, dünya işlerinde tamamen serbest olduğumuzu, Spencer, Durkheim, Bergson ilhamımızı Ebu Yusuf gibi eski zihniyetlerden almış, diyor."70

Ahmet Ağaoğlu, ferdin daima dinin ve edebiyatın baskısı ile ailede, okulda ve dışarda ezildiğini, hürriyetini ancak Fransız İhtilâli'nden sonra kazandığını ileri sürer ve ferdin serbest rekabet içinde gelişeceğini savunur. Çağa uymanın yolunu fertlerin gelişmesine bağlar, medeniyet kavramının "arkasından koşmak büyük bir azim ve iradeye bağlıdır" der.71

11. Ali Fuat Başgil (1893-1966)

Ali Fuat Başgil, hukuk, edebiyat ve felsefe lisansı, hukuk doktorası yapmış, dönüşte memlekette "Teşkilât-ı Esasiye" (Anayasa) hocası olarak dersler vermiştir. Ali Fuat Başgil, hukukî konulardaki düşüncelerinin yanında, din, milliyet, milliyetçilik, laiklik, demokrasi, devlet, hürriyet, felsefe materyalizm, spritualizm, ruh, madde gibi pek çok konuda değişik fikirler beyan etmiştir. Ayrıca Türkçenin fakirleştirilmesine karşı da mücadele vermiş, bu konuda yaşadıklarını "Türkçemiz" adlı risalede anlatmıştır.

Ali Fuat Başgil, "Din ve Laiklik" kitabında, din ve devlet işlerinin ayrı olmasını savunmuş, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Batı'daki gibi muhtar bir kurum haline getirilmesini istemiş, vakıfların gelirlerinin Diyanet'e verilerek devlet bütçesinden para almamasını, siyasetçilerin baskısından kurtarılmasını istemiştir. O, ısrarla laikliğin Anayasa'ya tanım olarak girmesi gerektiğini savunmuş, böylece yanlış yorumlamalardan ve yanlış uygulamalardan kurtulmanın mümkün olacağını savunmuştur.72

Ali Fuat Başgil, demokrasiyi, hak ve hürriyetlerin kalesi olarak niteler. O, vatandaşın hürriyeti; hükümetin düzen ve otoriteyi temsil ettiğini düşünür. Hürriyetçi ve "vatandaşın insanlık hakkı" vatandaşın maddî ve manevî varlığına ve benliğine sahip çıkması, şahsının efendisi, fikir ve kanaatlerinin maliki kalıp endişesizce hareket etmesi ve nefes alması hakkı olduğunu belirtir.73 Onun düşüncesinde hak ve hürriyetlerin teminatı, Anayasası'dır. Çünkü Anayasa, "bir memleketin hükümet gidişini ve idare usulünü tayin ve tesis eden temel kanundur."74

Ali Fuat Başgil, inkılâplar hakkında da fikirler ileri sürmüştür. O, inkılâbı "bir halden başka bir hale geçmek, millet hayatında bir devri kapayıp yeni bir devir açmak" olarak anlıyor. Geçişinin genişliğine ve derinliğine göre inkılâp ikiye ayrılır: Kadro inkılâbı, strüktür inkılâbı. Ona göre, Meşrutiyet inkılâbı, Cumhuriyet inkılâplarını hazırlayan bir kadro inkılâbı idi. Cumhuriyet inkılâbı ise Fransız ve Sovyet inkılâpları gibi, bütün varsayımı taşıyan bir "strüktür inkılâbı"dir (yapı inkılâbı).

Ali Fuat Başgil, sosyal hayatta tarihî ve sosyolojik determinizme inanır. Bunun için, inkılapların ve ihtilallerin olmasında plân-programın yanında tarihi ve toplumsal şartlar da rol oynar; ortam lazım, heyecan lazım. İşte o zaman inkılâp, "adeta suyun yamaçtan aktığı gibi, mevcut ve hadiselerin sürükleyip getirdiği bir emperalifin (emrin) bir tarihî ve sosyolojik zaruretin cevabı olarak zuhur eder."75 İnkılâbın ontolojisini kendinden önceki ve mevcut şartlarla izah eden Ali Fuat Başgil, inkılâpların Türk milletine yeni ve medenî bir hayat yolu açtığı inancındadır. Bu sayede "Dün kendinden utanan Türk vatandaşı, bugün gönlünde Türklüğün gururunu ve alnında şerefini taşımaktadır."

Ali Fuat Başgil, milliyetin unsurları ve milliyetçilik hakkında da fikirlerini beyan etmiştir. O, bu konuda şöyle düşünür: "Milliyetçiliğin, damarlarında asıl kanını taşıdığını ve nimetleriyle beslenip büyüdüğünü, Türk milletini, onun tarihini dilini, eser ve abidelerini, ecdat mirasını canım gibi severim. Onun civanmertliğine, ölmezliğine, emsalsiz kabiliyetlerine ve yüksek seviyesine inanırım." "Onun maddî ve manevî ızdıraplarını, tıpkı kendi ızdırabımmış gibi, içimde duyar, dertlerimi kendime dert edinmeyi bir vazife bilirim." "Nazarımda millettaşını sevmek, milletini sevmektir. Milletini sevmek de insanlığı sevmektir. Çünkü fert, milletin bir parçasıdır. Parçayı sevmeyen, bütünü sevemez." "Milletini menfaat için sevmek, sevgilerin en sefilidir." "Milletine yalnız menfaatıyla bağlanan, vatanını da sevemez."

Ali Fuat Başgil, milliyetçiliği bir sevgi, bir şuur işi olarak ele alarak milletin oluşumunu, ontolojik (varlıksal) teşekkülünü de, metot olarak içten dışa doğru, gönülden tarihe doğru bir yükselişle izah eder: Çünkü der: "Vatan sevgisi millet sevgisidir" öyleyse vatan nedir? "Vatan, millet sevgisidir, vatanı müdafaa etmek hakikatta millet bütünlüğünü müdafaa etmektir."

Milletin unsurları nelerdir? Vatan toprak parçasından ibaret olmadığı gibi, millet de ırk demek değildir. "Irk, ferdin iradesi dışında kalan hakiki ve mefruz (varsayılmış) biyolojik bir bağ değildir." Öyleyse millet, "tarihin yapıp yoğurduğu bir gönül bağıdır." Millî birliği kuran ve milleti yaşatan kuvvet "müşterek dildir, dindir, tarihtir, hulâsa ecdat yadigârıdır."76

Ali Fuat Başgil, maddecilere de tenkit yöneltir: Onlar nazarında milliyetçilik gericiliktir. Halbuki milliyetçilik en tabi ve en meşru bir histir, insiyaktır (içgüdücü). "Maddecilik, tembelliğin ve egoizmanın tıpkı cilt üstünde görülen çıban başıdır" "Zamanımız maddecisi, ta iliklerine kadar egoist, tembel ve faydacıdır".77

Ali Fuat Başgil, kendisinin yalnız bir milliyetçi değil, aynı zamanda manevîyatçıyım, yani spritualistim diyor. Dolayısıyla kendi fikirleri arasında maddeciliğin ve kozmopolitliğin yeri olmadığını belirtiyor.

12. Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958)

Büyük şair Yahya Kemal, Anadolucu milliyetçilerdendir. Yukarılarda görüldüğü gibi, milliyetçi düşüncede bazen dinin yeri hiç yok, bazen çok az, bazen eşit seviye, bazen de en büyük yeri ve rolü elde eder. Yahya Kemal, Türkün Anadolu'yu vatan tuttuktan, yerleştikten sonra büyük bir medeniyeti meydana getirdiğine inanır. Remzi Oğuz metafizik ilhamlarını emir nehiyleri reddederken Yahya Kemal, İslâm'a meftundur. Onu Türklükle bir görür. Ona göre İslâm, Türk milleti ile "tev'emdir" yani ikizdir. Bu din, Allah'ın birliğine dayanan, kitabı Kur'an, Peygamberi Hz. Muhammed olan, "Hürriyet üzerine müesses-kurulu" müminlere yüksek sorumluluk ve bununla uygun yüksek bir ideal verebilen dindir. Yahya Kemal, bu dinin Türkler üzerindeki tesirini şöyle ifade eder: İslâm, Türkleri de bu ruh ile coşturmuş ve asırlarca kıt'adan kıt'aya Bedir Muharebesi'ndeki idealin peşinden koşturmuş bir dindir." O, "En güzel din" olan İslâm'ın bozulmamış şeklini yani ehl-i sünnet Müslümanlığını kabul eder; Şiî Müslümanlığı "Türklüğün o devirlerde karşılaştığı en vahîm tehlike olarak" görmüştür.78

Yahya Kemal, bu anlayışla Yavuz Selim'i, idealize etmiş, "Selimnâme" diye ayrı bir şiir grubu yazmış, onun erken ölümüne İslâm ve Osmanlı'nın ontolojik oluşumunu, Ezanın (İslâm'ın) dünyaya yayılışını aksatan bir olay olarak hayıflanmıştır: Sultan Selim-i evveli râm etmeyip ecel Fethetmeliydi cihanı Ezan-ı Muhammedî.

Yahya Kemal, Türklerin özel bir Türk Müslümanlığına sahip olduklarını, türbe, evliya inançlarıyla özel bir İslâm algılama biçimi olduğunu tespit etmiş, İstanbul'u ve Osmanlı'yı bu anlayış ve ruhla yorumlamıştır. Bu açıdan yeniçerilerdeki fetih ruhunu Ebâ Eyyubî Ensârî (Eyüp Sultan) vasıtasıyla Hz. Peygamber'e bağlamakta, onların fetih esnasında ve diğer savaşlarda kendi akıl almaz kahramanlıkları yerine Bedir, Uhud gibi gazveleri anlatarak değerlerin kaynağını Hz. Muhammed dönemine bağlamıştır.

Yahya Kemal, İslâm'ın Türk milletinin hayatındaki ve kültüründeki önemini "Ezansız Semtler"de, "Süleymaniye'de Bayram Sabahı"nda, "Atik Valide'den İnen Sokak"ta, "Aziz İstanbul"da ve daha birçok nesir ve şiirinde ifade etmiştir. Hatta 1922'de Topkapı Sarayı'nda ziyaret yaparken Mukaddes Emanetler Odası'nda 400 seneden beri bir an bile susmadan Kur'an okunduğunu öğrenince bir hakikat keşfetmiş ve "400 senedir İstanbul'dan neden çıkarılamadığımızın sebebini anladım: 400 senedir susmayan Kur'an ve Ezan."

"Yahya Kemal", medreseden memleket sloganıyla memleketini manevî havasını koklamasını, maddî unsurlarının arkasındaki esas dayanakların iyi tespitini istemiş, kendisi bunu yapmıştır. Yahya Kemal, yeninin kapısını açarken "Öz-Varlık"a dönerek, hatta ona yabancılaşsa bile onu inkar etmeden yapabilen kimsedir. O, "yurdun soluk benizli, mütevekkil ve oruçlu insanları" karşısında bu hayata yabancılaştığı için ezilmekte, fakat üzülme duygusunun kendisinde kalmasını, yabancılaşmaktan kurtulmayı bir başlangıç, dolayısıyla biz kazanç saymıştır. Yahya Kemal "Anamın ak sütü" dediği güzel Türkçeyle, tarihe nasıl bakılacağını, nasıl tarih şuuru kazanılacağını, Türk milletinin iki zamanını, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini "Kökü Mazide Atiyim" diyerek birleştiren kimsedir. O, "imana gelmiş bir toprağın" vatan olduğunu söyler, bu vatanı cihandan ibaret görür ve bu vatanda yaşayanlara "dünya ve ahirette vatandaşlarım" diyerek vatanı ahirete kadar uzandırır.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.124


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #5 : 30 Ağustos 2015, 16:23:06 »

13. Peyami Safa (1899-1961)

Peyami Safa, kendi kendini yetiştirmiş bir edebiyatçı fıkra yazarı (köşe yazarı) ve bir düşünürdür. Ruh tahliline dayanan ilk roman yazarı olarak bilinir. "Fatih-Harbiye", "Cumbadan Rumbaya" gibi romanları Batılılaşmanın getirdiği çatışmaları ve sıkıntıları ele alır. 1933-37'de "Kültür Haftası"nı çıkardı. Felsefe cemiyetinin fikir faaliyetlerine katıldı ve ilk tebliği verdi. 1938'de "Türk İnkılâbına Bakışlar"ı yazarak inkılâbın muhakemesini yaptı ve inkılâplara Kemalizm açısından baktı. Esas milliyetçiliğin Atatürk'le başladığını söyledi. 1951'de aylık "Türk Düşüncesi" dergisini çıkardı. Düşüncelerinde devamlı bir gelişme, yenilenme ve değişim müşahede edilebilir.

Peyami Safa milliyetçidir. Fakat ırkçılığı ve Turancılığı kabul etmez. Tarih ve dil ırkçılığının II. Meşrutiyet'le başladığını söyler.79 Atatürk inkılâplarının iki esas temelinin; Milliyetçilik ve Medeniyetçilik olduğunu belirtir.

Peyami Safa, inkılâpçı olduğunu söyler. İnkılâp, "Değişmek, bir şeyin yerine başka bir şeyin gelmesi" demektir. Devrim ise, sadece yıkılmayı ifade eder, yerine gelecek şeyi ifade etmez. İnkılâbın gayesi, Peyami Safa'ya göre, "devirmek ve yıkmak değil, yıktıktan sonra daha iyisini yaratmaktır. Ben bu manada inkılâpçıyım".80 Peyami Safa, "münevver bir azınlığın münevver olmayan bir çoğunluğa otorite yoluyla kabul ettirdiği bir inkılâbı, hürriyetle bağdaştıramaz.81 O, inkılâbı konusunda bazı meselelerin hallini ister. Meselâ bir inkılâb serbest düşünce yoluyla değil de otorite yoluyla kabul ettirmek en doğru yol mudur? Eğer doğru yol ise münevver olmayan halk inkılâbı tamamen kaybetmiş midir? Eğer etmişse, hürriyetini meselâ irticai ayaklandırmak gibi tehlikeleri var mıdır? Peyami Safa, inkılâp anlayışımızdaki hatalar üzerinde de durur ve gösterdiği hatalı anlayıştan, hakiki inkılâp kendini gösterir.

1) İnkılâp, gelenek düşmanlığı değildir. İnkılâp, kaidelere değil de birbiriyle tarihi bağları olan davranışlara ve geleneklere dayanır. Geriden ileriye doğru tarihî bir itişe sahiptir; gerisi olmayan ileri yoktur.

2) İnkılâp taklit edilemez, tercüme inkılâp ve kanunlar olmaz.

3) Hiçbir inkılâp, tek adamın eseri olamaz. Türk inkılâp hareketleri çok önce başlamıştır. Hürriyet inkılâbı daha öncedir (1908). Kadının resmen iş hayatına girişi daha öncedir (1905) Latin harfleri ve şapka cereyanları önceden vardı. Gerçek inkılâplar, bir adamın değil, tarihin malıdır.

4) Laiklik, Batı medeniyetinin şartı ve esası değildir. İlerlemiş ülkelerin birçoğu laik değildir. Batılılar, tarihi İsa'nın doğumundan başlatır. Papa her memlekete elçi gönderir.

5) Türkiye'de hakimiyet 1908'de başlar. O zaman, serbest seçim yapılarak saltanatın elinden icra yetkisi alınmıştı. Peyami Safa'ya göre, "İnkılap bir tekamül hamlesidir, ağır değil hamleli bir tekamüldür. Tarihsiz tekamül olmaz."82

Peyami Safa, inkılâp gibi din ve irtica kavramları üzerinde çok durmuştur: Ölçüyü kaçıran inkılâp hareketleri hasret ve irtica meyillerini artırır. İrtica "ölçüsüz bir muhafazakarlık" olup ölçüsüz inkılâp hareketlerinin cevabıdır. Mürteci, evvelki hali iade etmek isteyen samimî gerilik taraftarıdır. Yobaz ise samimî değildir, bilmez, tek taraflıdır. Belli şeylere saplânıp kalmıştır. Din yobazı olduğu gibi inkılâp yobazı ve diğerleri de olabilir. Türkiye'de irticacının ilmî tarifi yapılmamıştır.83

14. Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962)

Cumhuriyet döneminde tanınmış, fikir ve sanat adamlarından biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, aynı zamanda önemli bir şair, bir edebiyat tarihçisi ve ilim adamı olarak büyük bir araştırmacıdır. Tanpınar'ın özelliği, eserlerini okuyanlara derinden hitap edebilen bir fikir ve sanat adamı olmasıdır. O, "her meseleyi tarihî bir perspektif içinde düşünmüştür".84 O, daima bütüncü bir bakış açısına sahipti. O, şiirlerinde "insan kaderinin derin meselelerini, kainat ile insan varlığı arasındaki münasebeti aşk, ölüm ve sanat konularını" işlemiştir.

Tanpınar, Yahya Kemal'in talebesi olarak, Anadolucu bir milliyetçi, bir kültür milliyetçisidir. Çünkü O, millî varlığı her cephesiyle yaşamaya çalışan ve dünyaya açık olan bir milliyetçidir. Türk tarihini iyi bilir. O'nun "Beş Şehir" adlı araştırma denemesinde Yahya Kemal'in metodunu kullanarak, milletin ruhunu, Anadolu'nun beş tarihi şehrinde, meydana getirdiği eserlerde tespite çalıştığı görülür.

Tanpınar, insana bakarken, insan tariflerinden en çok "Düşünen Saz" tarifini beğenir. Bu tarif, insanın en kudretli ve en zayıf tarafını, kader karşısındaki aczini birleştirir. O diyor ki; "Ruhumuzla, idrakimizle ne kadar büyüğüz ve gene bu yüzden, kaderi yenemediğimiz için ne kadar biçâreyiz."85 Tanpınar'a göre, Kant'ın aksine, insan düşüncesi, zaman ve mekanın yaratıcısıdır. Bütün kainat idrakimizde yaşar. O, her şeyi içine attığımız halde zamanın karşısında ne kadar küçük olduğumuza hayret eder ve "kainatın yanında neyiz?" diye sormaktan kendini alamaz. İnsan ile toplum arasındaki ilişkiye önem veren Tanpınar, fert olarak insanın tam olmadığını, içgüdülerinin emrinde olan kimsenin fert olduğunu, acıyı duyuşta büyüklük fikri olmadığını, dişi ağrıyan insanın fert haline geldiğini belirtir. Fakat cemiyetin içinde insan, kader trajedisinden kısmen kurtulduğunu söyler. Çünkü der, cemiyet için fertte ölüm yoktur; cemiyette süreklilik vardır. Fert, cemiyette ölüm düşüncesini yener. Ölüm, cemiyette, fert için bir başlangıçtır. Kader ve ölüm fikriyle yürüyen Tanpınar, ferdin toplumda şahsiyet ve değer kazandığına kanidir. Tarih orada mana kazanır, hatıralarla topluluk şuuru orada devam eder. Tarih, sanat eserleri, gelenekler, cemiyetin süreklilik şuurudur.

Tanpınar, biraz da Durkheimci bir anlayışla cemiyetin ebedilik boyunca yaşayacağını söyler. Buradan milliyete bir varlık çıkarır; ona da ebedilik verir; kader ve zaman gibi. Tanpınar'ı meşgul eden, hatta korkutan iki büyük güç karşısında ancak cemiyet durabilir; bir de "onun tarihi varlığı olan milliyet durur."86

Tanpınar, medeniyeti "maziden gelen bir kültür yığılması ve toplanması olarak gösterir (s. 181). Bu yığılmanın başında şehir ve mimarî eserleri gelir. Her mimarî eser, millî hayatın koruyucusudur. Tanpınar milliyeti şöyle tarif eder: "Milliyet dediğimiz, bir dil, millî hayat, intikal etmiş şekilleriyle bir din ve ahlâk, başta mimarî olmak üzere bir yığın sanat eseri ve tarih hatırasıdır."87

Tanpınar, kültürün tarihselliğine ve bütünlüğüne inanır. Fakat Tanzimat'ta kültürümüzdeki ve tarihimizdeki bu bütünlük ve devamlılık fikrini kaybettiğimizi iddia eder. O, medeniyeti de bir bütün olarak görür. Fakat medeniyet genel hayat değiştikçe müesseseleriyle birlikte değişir. Bazen bunların bir kısmını tasfiye eder.

Osmanlı'da insanlar farklıydı; aynı zamanda birbirlerinin devamıydılar. Fakat medeniyet değiştirmeyle başlayan dönüşüm, onların parçalanmamış zamanlarını böldü. Hal ile mazi birbirine bağlı olmaktan çıktı. Bu da cemiyetimizi zihniyetçe ikiye böldü ve "daima içimizde ikiye bölünmüş olarak yaşadık."88 Tanpınar, iç bölünmesi olarak ortaya çıkan bir ikiliği toplumumuzun "Aklileşememesi"ne bağlar. Aklileşince yeni insan ve yeni hayat başlayacaktır. Bu hayat şekilleri birbirinin devamıdır, ama önceki hayat şekillerinden kopmaması şartıyla.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.124


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #6 : 30 Ağustos 2015, 16:42:30 »

15. Mehmet Kaplan (1915-1986)

Mehmet Kaplan, Tanpınar'ın talebesi ve asistanı olarak onun yanında yetişmiş, Yeni Türk Edebiyatı profesörü, düşünür ve kültür adamıdır, Anadolucu milliyetçilerdendir. Kaplan da, Tanpınar gibi; bütün Türk edebiyatının ürünlerini değişik metotlarla incelemiş ve kendisinden sonra gelenlere yeni ufuklar açmıştır. Kaplan, edebiyatçıyı sadece devri ve çevresiyle değil, mizacı ve karakteri ile de inceliyor; dolayısıyla tarihî metodun yanında psikolojik metodu da kullanıyordu. O, aynı zamanda metinlere dayanarak, "edebiyat ile medeniyet arasında bağlantı kurmaya" çalışıyordu. Bu bakımdan o, Türk edebiyatını başlangıçtan bugüne kadar dinamik bir süreç içinde görüyor ve yeni araştırıcılara bunu tavsiye ediyordu. Çünkü Kaplan, Türk milletinin tarih boyunca düşündüğü hayal ettiği ve özlediği her şeyin edebi eserlerde gizlendiğine inanıyordu.89

Kaplan da hocası gibi, Türk kültür ve medeniyetini bir bütün olarak ele alıp inceliyordu. Bu vesileyle o, en çok "devlet-kültür-millet" kavramları üzerinde önemle durmuştur. "Devlet" bir organizasyondur ve devletle devamlılığı sağlayan "kültür"dür. Öyleyse, milleti millet yapan esas unsur kültürdür.

Kaplan, Türk tarihinin üç ana dönemine ait metinleri incelemekle, bize has değerleri temsil eden ideal insan tiplerini ortaya çıkarmış ve bu "alp", "gazi", "velî" tiplerinin değişerek devam ettiklerini de tespit etmiştir. Kaplan, bilimsel mukayeseli edebiyat çalışmaları yapmış ve yaptırmıştır. O, bu mukayesenin bütün İslâm kavimlerinin edebiyatlarına da uygulanabileceğini düşünmüştür.

Kaplan da, Remzi Oğuz gibi, milliyetimizi seçemediğimizi de düşünür. O, buradan milliyetin kaynağına ulaşır: "Vücudumuz nasıl ecdadımızın eseri ise milliyetimiz de coğrafyamızın, tarihimizin ve ırkımızın eseridir."90 Ona göre milliyetçi, "mensup olduğu milleti tanıyan, seven ve onu yükseltmeğe çalışan bir insandır." Milliyetçi, milletinin mesut olmasını ister millet realitesi, şehir, köy, kasabalarla bizi çevirir. Milletin ötesinde insanlık değil başka milletler vardır.

Kaplan, milleti ve milliyeti bir şuur olarak kabul eder. Hakiki milliyeti ile Turancıyı ayırır. Turancıyı ütopya peşinde görür. Milliyetçi realisttir. Vatan ve millet realitesinin içinde yaşar, onu görür, değiştirir. Milliyetçilik, sözden çok her gün yapılan, "durmadan yaşanan bir fikirdir."91

Kaplan, Anadolu coğrafyasına dayanan milliyetçiliğe "Yeni Milliyetçilik" adını verir. Bunun coğrafya, tarih ve kültür gibi unsurları vardır. Bu kültür, Anadolu'da Türkler tarafından vücuda getirilen kültür bütünlüğünü doğurur. Bunlar ilave olarak, bu coğrafya ve tarih içinde olgunlaşan soy birliği, bu milliyetçiliğin unsurlarıdır. Bu yeni milliyetçilik sınırları ve benliği içine hapsolunmuş kapalı bir sistem değildir. Kaplan yeni milliyetçiliği, evrenselliğe açmak için onu "pratik insaniyetçilik" olarak da tanımlar. Fakat insaniyetçiliğin yolu, kendi milletini sevmekten geçer.92

Görüldüğü gibi, Kaplan da şuura öncelik veren, milliyetçi oluşumu (ontolojiyi), milliyetçi hareketin meşruiyeti için kullanan, nesnelden öznele dönen bir milliyetçilik anlayışı vardır.

Kaplan, kültürü, T. S. Eliot'un etkisiyle "herhangi bir toplumun dininin vücut bulmuş şeklidir" diye tarif eder.93 Kültürde bütünlüğün bozulmasının, çözülmenin bir sebebi olarak, "ihtisaslaşma"yı gösterir. Çünkü, ihtisaslaşma, sosyal tabakaları ve fertleri ortak kültür ve manevî değerlerden ayırır. Çözülmenin önüne geçmenin bir çaresi de "Toplumun ortak din ve kültür kaynaklarına dönmek ve onlarla beslenmektir."94

Mehmet Kaplan, bu bağlamda "İslâmiyet yeni bir kültür kaynağı olabilir mi?" başlıklı yazısında sorduğu soruya cevap veriyor:
"Hegel ve Kant'tan sonra varoluşçu filozoflar, dinden hareket etmek suretiyle yeni bir felsefe vücuda getirmişlerdir. Batı'da eski Yunan ve Hıristiyan mitolojisine dayanan pek çok yeni sanat eseri vücudu getirilmiştir. Bu örneklere bakarak, İslâmiyet'in de yeni bir felsefe, sanat ve kültür kaynağı olabileceğine şüphe yoktur."95

Mehmet Kaplan, Türkiye'nin kurtuluşunu tarihimizi inceleyerek çıkardığı insan tiplerinden veli tipine bağlar: Türkiye'nin ihtilallerle değil, "köy ve kasabalarda etrafının büyük saygı duyduğu, sözünü dinlediği, gençlerin örnek aldığı 'modern veli tipi' ile kurtulacağını" söylüyor. Bu tip eski veli tipi gibi içe değil, "dışa dönük"tür. Tanrı'ya olan sevgisini insanlara hizmet şeklinde gösterir ona göre Avrupa'da bu tipin şahsiyet haline gelmiş binlerce örneği vardır. Orada bu tip Hıristiyan çevrelerden çıkmıştır. O, bizde de bu tipin dini çevrelerden, yetişeceğine inanıyor.96

Mehmet Kaplan, yer yer tabiat kanunları, madde, ruh, yaratıcı gibi felsefî konularda da fikir yürütmüştür. Meselâ, materyalistlerin her şeyi tesadüfe bağlayarak izah etmelerine karşı şöyle diyor:

"Eğer her şey, tesadüfî ve keyfî olsaydı, bazı masallarda vukua geldiği gibi, bir ağaçtan bir insanın; bir insandan bir ağacın çıktığını görürdük. Hayır, kainatta her şey bir nizama göre vuku bulur. İlmi her yerde muayyeniyet ve kanuniyet keşfetmiştir. Bunlar, ilmin, tabiatın temelidir...İnsan, bunlara bakınca kainatın Tanrı tarafından bir âlim gibi idare olunduğuna inanmaktan kendini alamaz."97

16. Erol Güngör (1938-1983)

Erol Güngör, Mümtaz Turhan'ın asistanı olarak psikoloji ve sosyal psikoloji sahalarındaki araştırmalarıyla tanındı. O da hocası gibi, ağırlıklı olarak, kültür ve kültür değişmeleri ve bunlara bağlı meseleler üzerinde durdu. Türk kültürünün tarihî seyri içinde ve bugünkü hali içinde muhteva tahlillerini yaptı. Ayrıca İslâm'ın meseleleri ve tasavvufun meseleleriyle ilgili birer kitap yazdı.

Türk kültürünün yapısını, oluşumunu ve unsurlarıyla gelişimini yanlış anlayanları tenkit etmiştir. Bunların başında Ziya Gökalp gelir. Erol Güngör O'nu, "Türk kültürünü yanlış anlayanların en kalitelisi" olarak takdir etmiştir. O, kültür, kültür değişmeleri Batılılaşma, modernleşme, laiklik, teknoloji ve değer ilişkileri ile milliyetçilik hakkında fikirlerini kültür ve milliyetçilik kelimelerinin ikisinin isminde yer aldığı iki ayrı kitabında açıklamıştır:

1. Türk Kültürü ve Milliyetçilik,
2. Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik.

1. Erol Güngör, Atatürkçülüğü, "ideolojik aşırılıklara engel olmak ve pluralist demokrasinin ayakta kalmasını sağlamak gayretini güden siyasî tedbirlerden ibaret98 diye tanımlar. Atatürkçülük fikrî, siyasî, felsefî bir sistem veya ekol değildir. Atatürkçülük, genç cumhuriyetin yaşama çabasını temsil eder. Erol Güngör, milliyetçilerle inkılâpçıları ayırır. İnkılâpçıları, modernleşme gayretinde Fransızlaşmaktan Marksistleşmeye kadar uzun bir dönüşüm geçirmiş kimseler olarak niteler. Bunların kökenlerinin Osmanlılar olduğunu belirtir.

Erol Güngör, önce milliyetçilikle halkçılık arasında sıkı bir ilişki kurar. Bütün milliyetçilik hareketlerinin ortak özelliklerinden birisinin halkçılık olduğunu tespit eder, ama programında halkçılık bulunan her siyasî hareketin milliyetçi olmadığı uyarısında bulunur. Böylece milliyetçiliğin hudutlarını da tespit etmiş olur.

Erol Güngör, kültürü değişik şekillerde tarif eder. Kültür, "Bir hayat tarzıdır", "Bir dünya görüşüdür" gibi tariflerin yanında kültürü, bir cemiyetin problemlerini çözme tarzı olarak da tarif eder. O şöyle der:

"Kültür, bir cemiyetin kendi problemlerini çözmenin bir tarzı olarak benimsenmiş olup, kullandığı her türlü davranış sistemleri ve maddi vasıtaların bir terkibidir (sentezi)" Bu kültür tanımında maddî vasıtalar olmakla beraber, kültür maddî ve manevî olarak ayrılmasına rağmen Erol Güngör, kültürün tamamen manevî olduğunu söyler. "Her türlü davranış" deyiminin içinde neler var? Bunların gerisinde açıkça görülmeyen "inançlar, normlar ve kıymetler vardır ki manevî kültür dediğimiz bu zihnî unsurlar kültürün temel yapısını teşkil eder.99 Düşünürümüz, bir başka yerde kültürün manevî olduğunu daha açık ifade eder: "Kültür bir inançlar, bilgiler, his ve heyecanlar bütünüdür; yani maddî değildir."100 Manevî olan kültür, maddeleşir mi? Erol Güngör bu hususu şöyle izah eder: "Bu manevî, bütün uygulama halinde maddî formlara bürünür: Meselâ dinî inançlar, camî, namazdaki beden hareketleri dinî kıyafet vs. şeklinde görünür."

Kültür değişmesi ne zaman ortaya çıkar? Eski çözüm tarzlarının veya eski tatmin vasıtalarının yeni durumlara uyamadığı, yeni ihtiyaçları karşılayamadığı hallerde yeni yollar benimsenir ve kültür alışverişi başlar. Tabii ki zorlamalı kültür değişmesi olmazsa. Tarihî kültür değişmesi seçicidir. Kültür alışverişi, ihtiyaca göre seçerek olur. Erol Güngör burada, değişmenin ajanı olanların kendi kültürlerinin problemlerini iyi bilmeleri gerektiği hususunda bir uyarı da bulunur. Türkiye'de kültür değişmeleri, genellikle, içten ve dıştan, zorlayıcı mahiyette olduğu için, Erol Güngör'e göre, başarısızlıkla neticelenmiştir. Sebebi de bu zorlamalardır.

Milliyetçiliğin amacı nedir? Önce millî kültürü meydana getirmek, bunun için de "geniş kitlenin iradesine dayanan bağımsız bir siyasî idare ve bu siyasî birlik" kurmaktır. Bundan dolayı, siyasî birlik ve kültür birliği yoluyla modern bir cemiyet haline gelme çabası milliyetçilerin değişmez programını teşkil eder (s. 23).

Erol Güngör, halk ve münevver (aydın) kültürlerini de tahlil eder: Türkiye'de halk dindar, münevver din reformcusudur. Münevverle halkı ayıran sadece dinî inanç ve ibadet değildir; o, aynı zamanda, büyük ölçüde kaynağını dinden alan birçok tavır ve davranışlardır. "Halk kültüründe ahlâkın kaynağı ve müeyyideleri esas itibarıyla dine dayanır." Aydının davranışlarında, materyalist görüşlerinden dolayı, ferdî menfaat motifleri hakimdir. Dolayısıyla bu iki grupta zıtlığın kaldırılması gerekir.101

Erol Güngör, milliyetçilere iki uyarıda bulunur: 1) Halka dönüş ile geriye dönüşü karıştırmamalı. 2) Tarihi yanlış yorumlamamak. O, zorlamalı kültür değişmesinde istilâcı kültürün baskısı altında ezilen aydınların çift kutuplu bir tavır takındığını belirtir. Az gelişmiş ülkelerde, sosyal değişmelerde, "milliyetçilik bir korku ve nefretin" ifadesi olarak ortaya çıkar. Modernleşme ise, E. Güngör'e göre, hayranlık ve acizliğin objektif terimlerle maskelenmiş bir ifadesi halinde ortaya çıkar.

Erol Güngör, bu noktada milliyetçiliği, bu bağlamda tarif eder: "Milliyetçilik millî kültürü, bizzat bir medeniyet kaynağı haline getirmek ve cemiyeti sonsuz değişmelerin açık pazar yeri halinden kurtarmak hareketidir."102 Erol Güngör buradan evrensel bir netice çıkarır: "Binaenaleyh milliyetçilik, aynı zamanda bir medeniyet davasıdır." Milliyetçilerin, millî kültür davası, soysuzlaşmasını önlemek olmalıdır. Erol Güngör, milliyetçiliğin bir heves gibi görülmesinden hoşlanmamaktadır. Hele onun karşısına hümanizm ile çıkmaya bir mana verememektedir. Çünkü insanları sevmek, önce onlara hizmet etmeyi gerektirir. Bu hizmetin de "medeniyetçi olan bir milliyetçilikten daha başka bir yapılabileceği şüphelidir."103

Erol Güngör, teknoloji değer yaratır mı, sorusuna, yaratmaz, diye cevap verir. Ama kültür değişmeleri esnasında özü kaybetmezsek ve baskın kültüre yerli kültürle karşı durabilecek güçte olmak şartıyla o, teknolojinin sosyal ve kültürel sahada büyük tesirler yaptığını söylemekle onun kendine has bir sistemi yarattığını söylemeyi birbirinden ayırır.

Erol Güngör'ün İslâmî konularda yazdığı kitaplardaki fikirlerine dinî düşünceden bahsederken temas edilecektir.

17. Cemil Meriç (1916-1981)

Cemil Meriç, önce Marxist, sonra Marxizmi terk etmiş bir düşünürdür. Cemil Meriç, 1970'li yıllarda parladı ve kendini açığa vurdu. Yazıları, kitapları ve konferansları ile her kesimden okuyanları sarstı. Cümleleri ve fikirleri, okuyanların beynine adeta tokmak gibi indi. Kısa ve dolgun cümleleri, tok ifadeleri ve mantığı ile sarsmadık zihin bırakmadı. Edebiyattan, felsefeden, bilimlerden, ahlâktan, tarihten, dine kadar girmedik saha bırakmadı. Kimsenin el atmadığı, yahut gördüğü halde söylemeye cesaret edemediği gizlilikleri, araştırdı, ortaya çıkardı ve cesaretle söyledi. Çarpıcı ifadeleri ve fikirleri sağda ve solda bir mutabakat ve yakınlaşma noktası temin etti.

Her konuda kuvvetli bir tenkitçi olarak göründü. Yakıcı, yıpratıcı eleştiri oklarını yöneltmediği sistem ve şahıs, adeta bırakmadı. Onun tenkitlerinden nasibini almayan kalmamış gibidir. Ama tenkidin yanında takdir etmesini de bildi ve yerine getirdi.

Ona göre Batılılaşmak, "şahsiyetsizlik erimek, yok demek, benimsediğimiz bir idam hükmüdür",104 "Kavga eden cemiyet iyimserdir. Kavga canlılığın ifadesi"dir.105 "Demokrasi demopedidir" (Halkın eğitimidir). "Faşizm devrimci bir sağdır", "İnsan bazı bahislerde sağdır, bazı bahislerde soldur. Bu itirazla bu kelimeleri aşmak lazım. "Gündelik hayatta materyalist mukaddesi olmayan, davası olmayan bedbahta verilen ad", "Türkiye'de mekanik materyalizm, bir nevi kompradorluktur. Hepsi memur aristokrasisine mensuptur. Kitleden kalabalıktan kopuştur, yani sağcılıktır; materyalizm, Batı'nın istediği insan tipi olmaktır.106 "Oryantalizm, kapitalizmin keşif koludur." "İslamîyet sınıf kavgasını körükleyemez. Çünkü İslâmiyet'te sınıf kavgası yoktur, çünkü İslâm, İslâmın kardeşidir." "Kur'an'da bir iktisat sistemi yoktur, fakat sosyal adalete yönelen bir ahlâk vardır."107 "Batı benim antitezimdir." "Tarih insanla madde dünyasının çatışmasından ibarettir." "Baha Tevfik'in materyalizim insanı cemiyetten koparan, Batı'da çoktan gömülmüş bir materyalizmdir. "Çağın Dini: Hümanizm", "Liberalizmin hürriyeti, hür bir kümeste hür bir tilki hürriyeti."

3. İslamcı Düşünce

Genel OlarakCumhuriyet döneminde, Meşrutiyet Dönemi'ndeki gibi canlı bir İslâmî tartışma zemini yoktu. Meşrutiyet Dönemi'nin İslamcılarından Mehmed Akif, Said Halim Paşa, sonraki dönemde yoktur. Babanzâde Ahmed Naim, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, M. Şemseddin (Günaltay), M. Şerafeddin (Yaltkaya), Ahmed Hamdi (Akseki), İ. Hakkı İzmirli, Eşref Edib (Fergan) var. Bunların hepsi fikir İslâmcılığı yapmışlar, Said Halim Paşa ise daha çok siyasî İslamcılık yapmıştı.

Cumhuriyet döneminde din, (İslâm) kamusal alandan çıkarılınca, İslâm gibi cemiyet yönü ağır basan bir dinin faaliyet alanı fevkâlâde daraltılmıştı. İslâmî kanunların kaldırılıp yerine Batı'dan yeni kanunların alınması, fıkıh gibi bir sosyal bilim üzerinde çalışma imkânı bırakmamıştı.

Cumhuriyet döneminin başlarında Hanefî mezhebine uygun bir Tefsir yazdırılması kararı, uygulamaya ko­nulmuş ve bu Kur'an Tefsiri "Hak Dini, Kur'an Dili" adıyla, Elmalılı Hamdi Yazır tarafından resmî talep üzerine yazılmıştır. Buhari'nin hadis kitabından seçmelerin yorumlanarak tercüme ettirilmesi kararı da Ahmed Naim'e havale edilmek suretiyle gerçekleştirilmişti. Bunun dışında Ahmed Hamdi Akseki'nin yazdığı "İslâm", "İslâm Dini", "Hutbeler", "Vecizeler", "Askere Din Dersleri" gibi kitaplar kitlelerin ihtiyacını karşılamaya yönelik kitaplardı. Ömer Nasuhî Bilmen'in yazdığı "Büyük İslâm İlmihâli" ve İ.Ü. Hukuk Fakültesi tarafından basılan "Hukuk-ı İslamiye Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu" (8 cilt) adlı eserler hem bir boşluğu doldurmuş hem de İslâm hukukunun kapsamlı ufkunu ortaya koymuştu.

Eşref Edib, zaman zaman "Sebilürreşad"ı çıkarmış, İstanbul'da Ali Kemal Belvicanlı ve arkadaşları "İslâm" ve Ankara'da Kemaleddin Şenocak "İslâm" adlı dergileri çıkarmışlar, ikincisi uzun süre devam edebilmiştir. Necip Fazıl Kısakürek, 1943'te "Büyük Doğu" ve Nureddin Topçu 1939'dan itibaren "Hareket" dergisini çıkarmış ve bunlar da uzun süre aralıklarla devam etmiş; birer okul haline gelmiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.124


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #7 : 30 Ağustos 2015, 16:43:06 »

1949'da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nin ve 1951'de İmam-Hatip Okullarının açılması memlekette manevî bir havanın doğmasına yol açmış; 1959'da açılan Yüksek İslâm Enstitüleri bu havanın kuvvetlenmesine tesir etmiştir. 1981'den sonra İlâhiyat Fakülteleriyle Yüksek İslâm Enstitüleri birleştirilerek İlâhiyat Fakülteleri sayısı yirmi üçe ulaştı. Bu fakültelerdeki İslâmî araştırmalar yeni ve değişik görüşlerin ortaya çıkmasına yol açtı.

Öte yandan Necip Fazıl'ın "Büyük Doğu" hareketine bağlı olarak "Yeni İslâmcı Akım" ortaya çıktı. Bunların başında Sezai Karakoç ve çıkardığı "Diriliş" dergisi etrafında halkalanan genç şairler ve hikâyeciler grubu gelir.

Daha sonra yayın hayatına giren "Mavera", "Edebiyat" dergileri etrafında kümelenen Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt ve arkadaşları gelir. Bu akım, edebiyatta, şiire, hikâyeye mecaza yönelerek, Kur'an'dan, hadislerden, İslâmî kıssalardan ve kavramlardan yararlandılar. Bu akımda siyasî İslâm görülmemektedir. Bu yeni akım, mecazları kullanarak İslâmî fikirlerini ifadeyi tercih ediyor.

1969'da Necmeddin Erbakan, Millî Nizam Partisi'ni kurdu. O, kapatılınca aynı siyasî çizgide Millî Selamet Partisi ve daha sonra sırasıyla önce Fazilet ve takiben Refah ve Saadet Partisi kuruldu. Bu partilerin siyasî İslâm davası güttükleri kanaatı hakimdir. Bu gelişmelere paralel olarak İslâmcı bilinen veya denilen bazı yazarlar siyasî İslâm'ı ön plâna çıkardılar. 1999'un sonunda AB Türkiye'ye üye adayları arasına alınca bu bazı yazarlar, hemen "siyasî İslâm ölmüştür" diye beyanda bulundular (Ali Bulaç bunların başında gelir). Günümüzde İslâmcı akım, bazı dergi ve kitap sayfalarında kendisini korumağa çalışmaktadır. Bilhassa 28 Şubat'tan sonra başlayan irtica takibi bu kesimdeki aydınlar üzerinde baskıların artmasına sebep olmuştur.

Cumhuriyet döneminde dinî düşünce var mıdır? Felsefe Profesörü M. Emin Erişirgil'in "Neden Filozof Yok?" adlı eserinde belirttiğine göre, Cumhuriyet döneminde dinî tefekkür olmadığı için, filozof da yoktur. Acaba hangisi sebep, hangisi sonuç? Aksi doğru olsa bile yani filozof olmadığı için dinî düşüncenin olmadığı doğru kabul edilse bile fazla bir şey değişmez. Çünkü Cumhuriyet döneminde, Meşrutiyet Dönemi'ndeki zengin fikir ortamı ve seviyesi yoktur. Meşrutiyet'te çeşit çeşit siyasî, fikrî ve felsefî dinî akım vardır. Bunlar aralarında kıyasıya tartışıyorlardı. Halbuki Cumhuriyet dönemi de din, kamu alanından tamamen uzaklaştırılmıştır. Tek parti ve tek ideoloji vardı. Dolayısıyla İslâm araştırmaları gelişmemiştir. Bununla beraber kimsenin kabuğuna çekilip de tefekkürde bulunmasına bir engel yoktu. Şimdi Cumhuriyet döneminde değişen sosyal ve siyasî şartlara ve küresel değişikliklerin de tesiriyle dinî sahada neler düşünüldü? Bunları tespite ve bazı temsilcilerini teşhise çalışalım.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.124


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #8 : 30 Ağustos 2015, 16:44:09 »

B. Dinî Düşüncenin (İslâmî Düşünce) Temsilcileri

1. Babanzâde Ahmed Naim (1872-1934)

Ahmed Naim'den felsefî düşünür olarak daha önce bahsedildi. Ancak Ahmed Naim'in dinî düşüncedeki önemi İslâm ahlâkının felsefî ifadelerle açıklanması ve temellendirilmesi konusundadır. Bunun yanında "İslâm'da Dâvâ-yı Kavmiyet" adlı risalesinde kavmiyetçiliğe karşı çıkması sebebiyle çeşitli tartışmalara sebep olmuştu. Yahya Kemal'in "Siyasî ve Edebî Portreler"de bildirdiğine göre, 1922'de Edebiyat Fakültesi'nde bir Ahmed Naim, Yahya Kemal'in Türk halkının İslâm'ı yaşayış tarzına ait yazılarına itiraz etmiş; Siz İslâm'ı bozuyorsunuz, yanlış anlayıp, yanlış anlatıyorsunuz, biz buna karşıyız, demiş. O da siz kim oluyorsunuz? Ben yaşanan İslâm'ı yazıyorum, kitaplardaki İslâm'ı değil, demiş. 1934'te bir yaz sıcağında Yahya Kemal'e yaklaşan Ahmed Naim, sizden özür dilerim, sizinle o münakaşamızdan sonra ben de sizin gibi düşünüp araştırmaya girdim, siz haklıymışsınız, deyip uzaklaşmış (bu birkaç ay önce).

Ahmed Naim'in bir diğer hizmeti, Buharî'den seçilmiş hadislerin (Tecrid-i Sarîh) TBMM kararı ile tercüme ve tefsir etmesidir, yorumlamasıdır. Ahmed Naim, Tecrid'in ilk üç cildini çevirmiş, fakat ömrü diğerlerine yetmemiştir. Tercümenin baş tarafına 500 sayfalık hadis metodolojisine ait yazdığı giriş de çok önemlidir. Çünkü hadis kritiğinin önemini felsefî ifadelerle kuvvetlendirerek belirtmiş, akla itimat edilmesini daima esas almış, aklın ilkelerine etmeyen kimsenin aklî delillerle başkasını susturmaya çalışmasını gülünç bulmuştur. 108

2. Kamil Miras: (1878-1957)

Kamil Miras, milletvekili olarak, Meclis'te Kur'an tefsiri yazılması ve Buharî'den seçmelerin Türkçeye tercüme ve şerh edilmesi kararını çıkartan kimsedir. Kendisi, Ahmed Naim'in başlayıp tamamlayamadığı hadislerin kalan kısmını tercüme etmiş ve geniş yorumlar ve açıklamalar yaparak on iki cilt halinde yayımlanmasını sağlamıştır. Kamil Miras'ın İslâmî meselelerle ilgili başka çalışmaları da vardır.

3. İsmail Hakkı İzmirli (1869-1946)

İzmirli'den daha önce Meşrutiyet Dönemi spritualistlerinden olarak bahsedilmişti. O'nun "Yeni İlm-i Kelâm" "Usul-ı Fıkıh" ve benzeri eserleri kelâm ve fıkıh usûlünde yenilik yapmak gerektiğine inandığı için bunları yazdığı biliniyor. Cumhuriyet döneminde Kur'an tercümesi yayımlamış, İslâm'a yapılan bazı hücumlar için tartışmalara girmiş Türk-İslâm Ansiklopedisi hazırlama girişiminde bulunmuş; bir kısım arkadaşlarıyla birinci cildini de yayımlamıştır. Ziya Gökalp ile "İctimaî Usul", "Fıkıh" konusunda uzun süre tartışmıştır. 1928'de Darülfünun'da hazırlanan dinde reform programına zannedildiğinin aksine imza atmamıştır. Bu meselede adaşı Baltacıoğlu ile karıştırılmıştır. İslâm felsefesinin Türkiye'deki ilk ve hâlâ en büyük üstadıdır.

4. Muhammet Hamdi Yazır (1879-1942)

Muhammet Hamdi Yazır'ın felsefî cephesinden daha önce bahsedildi. O'nun Cumhuriyet döneminde "Hak Dini Kur'an Dili" adlı fikrî muhtevası derin ve yüklü olan bir tefsir yazmış olması, dinî tefekkürünün derinliğini ortaya koymuştur. Paul Janet'ten tercüme ettiği felsefe tarihine yazdığı meşhur "Dibace"sinde İslâm düşüncesinin gelişme ve canlanma şartlarını araştırmış, İslâm dünyasının gerileme sebepleri üzerinde durmuş, çağımızda müçtehidin özelliklerinin neler olması gerektiğini belirtmiştir.

5. M. Şerefeddin Yaltkaya (1877-1947)

Darülfünun İlâhiyat Fakültesi'nde Kelâm Tarihi Profesörü ve 1942'de Diyanet İşleri Başkanı oldu. Çeşitli konularda ilmî, fikrî ve felsefî araştırmaları ve eserleri vardır. Onun dinî düşüncede önemi, kelâm ilminin yenilenmesi, sosyal kelâmın kurulması hususunda "İctimaî İlm-i Kelâm" başlığıyla yazıları yazmış olmasıdır. İslâmcı milliyetçi görüşleri itibarıyla Şemsettin Günaltay'a yakındı. Dinde fıkıh ile tasavvuf arasındadır. Tasavvuf felsefesini tarikatların bozulmuş teşkilâtı ile karıştırmaz.

6. Ömer Nasûhî Bilmen (1880-1961)

Eski dersi âmlardan ve İstanbul Müftüsü olan Ömer Nasûhî Bilmen, "Hukuk-ı İslâmiye ve İstilâhât-ı Fıkhiye Kamusu"nu (6 Cilt), "Mufassal İlm-i Kelam"ı ve "Büyük İslâm İlmihali"ni yazdı. Birincisi, terimleri açıklayan bir sözlük, ikincisi eski bilgilerin bir tekrarıdır. İslâm İlmihali ise, çok itibar gördü ve hizmet etti. Sekiz ciltlik tefsiri de eskilerden bir derlemedir. İslâm ahlâkıyla ilgili kitabı ise bir el kitabıdır.

7. Ahmet Hamdi Aksekî (1887-1951)

Cumhuriyet'ten önce çeşitli yayınları ile tanınmış olmakla beraber, Cumhuriyet döneminde, Tedrisat Umum Müdürlüğü ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi yüksek görevlerde bulundu. O'nu şöhretli kılan "İslâm Dini", "Askere Din Kitabı", "Köylüye Din Dersleri", "Yavrularımıza Din Dersleri" gibi geniş kitlelere, çocuklara ve köylüye varıncaya kadar herkese hitap eden kitaplarıdır. Bilhassa; "İslâm Dini" adlı eseri milyonlarca satılmıştır. Ahmed Hamdi, daha önceleri felsefe dersleri de verdiği için felsefeyle yakından ilgilenmiştir. Bu alâkanın bir neticesi olarak "Ruh ve Bekâ-yı Ruh" adlı ruh ve onun ölümsüzlüğünü ele alan bir kitap yazmıştır. Kitap presokratiklerden başlayarak H. Spencer'e gelinceye kadar filozofların görüşlerini incelemiş, arada özel olarak kendi görüşlerini beyan etmiştir. Eseri 1923'te Maarif Vekaleti (M.E.B.) 300 liraya satın almış, fakat basmamıştır.

Ahmed Hamdi Akseki, "Bu millet nasıl kurtulur?" sorusu "İslâm Dini, hakikî medeniyetin ruhudur" aklın önemi, bilginin ve ilmin değeri, vatan sevgisi gibi çeşitli konular üzerinde fikir yürütmüştür. O, İslâm toplumlarının ilerlemesini önleyen en büyük engel olarak şahsî menfaat duygusunun kamu yara­rının önüne geçmesini gösterir. Birtakım ıslahatın yapılmasını zorunlu görür. Fakat bizde yapılacakların Avrupa'dakinin aynısı olamayacağını özellikle belirtir. Müslümanların ilerlemesinin çaresi olarak da din âlimlerinin uyanık olmasını, dinin hedeflerini iyi anlamaları gerektiğini, ulemanın da matematik ve tabiî ilimleri bilmesi lüzumunu teklif eder. Ahmed Hamdi Akseki, yirmi kadar ilke tespit ederek İslâm'ın evrenselliğini ortaya koymaktadır.

Akseki "Peygamberimizden Vecizeler" adlı serisinin birinci kitabına "Kuvvetli iman, kuvvetli irade" başlığını koymuş, seçtiği hadisler ve onlara getirdiği yorumlar İslâm'ın toplumsal yönünü öne çıkaran yorumlardır."

Şevket Süreyya Aydemir, "Suyu Arayan Adam"da Ahmed Hamdi Akseki hakkında bazı ifadeler kullanıyor. "...Zaten ona göre din, bir hayat ve muaşeret kaidesi (görgü kuralları) idi. Onun din anlayışında korkunun cehennemin yeri yoktu. O, Allah'ını sevdiğinden tapıyordu."

"Hazret diyordu, 'İslâm dini, iyi ahlâktan ibarettir.' Bu iyi ahlâkın arkasında her ferdin, ailenin, milletin ve bütün insanların saadeti için lâzım gelen her şeyin mevcut olduğuna inanırdı."109

A. Hamdi Akseki, mezhep kavgalarının İslâm toplumlarını zayıf düşürdüğünü görerek mezheplerin birleştirilmesi (Telfik-i Mezâhip), fikrini benimsemiş ve bu konu da bir de kitap çevirmiştir. O da diğer birtakım kimseler gibi içtihat kapısının açık olduğunu ve içtihat yapabilme şartlarını taşıyanlara içtihat yapabileceklerini söylemiştir.

8. Necip Fazıl Kısakürek

(1905-1983)

Necip Fazıl, Cumhuriyet döneminde yetişen en güçlü şairlerden birincisi ve en büyük tiyatro yazarlarından biridir; otuz üç yaşına kadar serazâd bir hayat yaşamış ve sonra Nakşibendi Şeyhi Abdülhakim Arvasi ile karşılaşmış, İslâm'a dönmüş, yahut İslâm'ı yeniden keşfetmiştir. A. Arvasî ile tanıştıktan sonra, zihnî ve kalbî bir bunalıma girmiş, bu bunalımın doğurduğu dehşetli anları "Çile" adlı şiirinde anlatmıştır:

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk

***
Aylarca gezindim yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe

Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş, Mevsimden mevsime girdim böylece, Gördüm ki, ateşte, cambazda yokmuş, Fikir çilesinden büyük işkence. Bu uzun, uykusuz, duraksız ızdırap dolu bunalımdan (Angoisse) sonra içindeki deniz duruluyor; dünyaya edindiği bilgilerden kafasını temizliyor. Tıpkı F. Bacon'un zihni idolden (putlar) temizlemesi gibi. Ama ikisi farklı gayelerle yapıyorlar. Bu zihnî temizlemenin zorluğunu "Kustum öz ağzımdan kafatasımı" mısralarıyla ifade etmiş:

Ateşten zehrini tattım bu okun
Bir anda kül etti can elmasımı
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.

Necip, daha sonra kendi ideolojisini ortaya koydu: Bunu da "Büyük Doğu" adıyla çıkardığı dergide ifade etti.

Necip Fazıl, önce Türk milleti, sonra bütün Doğu âlemine bütün insanlığın kurtulması için, Türk milletine gereken yol, İslâmiyet'tir110 diyor. O, Türk milletinin arslanın maiyyetindekilerden biri olmak yerine "bizzat arslan gibi ya ormanların hakimi veya kafeslerin mahkumu olmasını istiyor. Çünkü Türk milleti, "tarih boyunca kaderinin devamlı ihtar ve ifşa" edişleriyle bir arslan gibi hakim yaşamıştır.

Necip Fazıl, Anadolu milliyetçilerindendi, ama milliyet kabının muhtevasını İslâm ile doldurmak ister. Biz Osmanlı Devleti'nden önce, "ruhunu kubbeleştirmemiş mücerret bir hareket kaynaşmasından, helezonvari bir akıştan" ibaret idik. "Belli bir mekana mıhlı olarak, belli başlı zamanımızı, birkaç küçük örnek bir tarafa Osmanlı İmparatorluğu'yla beraber yaşamaya başlamış olduğumuzu" ileri sürer. Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasını da şöyle ifade eder:

"Orta Asya yaylalarından inen zamansız ve mekansız bozkurt, Anadolu ırmaklarından birinde su içerken suda ateş gözlerinin ateşini seyrede ede bir söğüt ağacına istihale etti (dönüştü); toprağa, göğe ve güneşe perçinlendi, yepyeni bir ruh ve iman hamlesiyle gerçek zaman ve mekan âlemine girmiş oldu."111

Necip Fazıl, "İdeolojya Örgüsü"nde, önce davasını ortaya koyuyor; sonra Doğu ile Batı'nın bir hesaplaşmasını (muhasebesini) yapıyor; sonra Türkün muhasebesini ele alıyor. Sonra "Ana kaynak: İslâm'ı, nasıl bozulduğumuzu", beklediğimiz inkılâbı, "beklediğimiz inkılâbın yönleri"ni, devlet ve idare mefkûresini (ülküsünü) "temel prensipler"i tahlil ediyor, hal ve manzarayı tasvir edip, çilesini ve davasını anlatıyor.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.124


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #9 : 30 Ağustos 2015, 16:44:45 »

Necip Fazıl, inkılâbı bir dinamite benzetir. Bundan dolayı onun kölelik ettiği davaya ve hakikat kutbuna göre değerlendirildiğini söyler. Onun istediği inkılâp, her şeyin etrafında döneceği, olacağı, bulacağı, sabit ve mutlak mihver (yörünge) olan İslâm'ın etrafında dönmelidir. Ona göre; "İnkılâp ve inkılâpçılık hak ve mutlak din peygamberinin mukaddes ayak izleriyle açılmış yolu bulmak demektir."112

Büyük Doğu'da, idarenin terimleri de değişiktir: Yüceler Kurultayı, Başyüce ve Kurultay Başyüce (Cumhurbaşkanı), Başyücelik Hükümeti, yüce din dairesi, başyücelik akademiyası gibi.

Büyük Doğu ideolojisinin temel prensipleri vardır. Bunda ruhçuluk, keyfiyetçilik (nitelikçilik), şahsiyetçilik, ahlâkçılık, milliyetçilik, sermaye ve mülkiyette tedbircilik, cemiyetçilik, nizamcılık ve müdahaleciliktir.

Ruhçuluk, kainatı, ebediyet yolcusu insanın etrafında toplamaktır; maddeci ise kainatı topyekün yokluğa mahkum olan maddenin yörüngesizliğinde dağıtır. Ruhçuluk, madde ve bedenî zevklerin üstünde olan haz ve elem çeşitleriyle (manzume) beraber vatan, millet, aile, aşk, merhamet, namus, kahramanlık gibi kavramlar, ruhçuluk kadrosuna aittir. Ruhçuluğun ufuk çizgisi Allahçılıktır. Her Allahçı kendi kendisine ve en mükemmel ruhçudur.

Necip Fazıl'ın anladığı şahsiyetçilik "hakkın en üstün kaza ehliyetini temsil edenleri hakim kılma davasından başka bir şey değildir" (187). Ahlâkçılıktan anladığı da şudur: "Kökümüzün kaynağımızın, beşiğimizin, ocağımızın ahlâkı", "Millî ahlâk mefhumunu, başta din olmak üzere o milletin bütün iman ve mukaddesat manzumesi içinden süzülüp gelen bir vaka telakki etmenin ahlâkı."113

Necip Fazıl, milliyetçiliği bir zarf olarak görür ve onun içini (mazrufunu) doldurmaya önem verir. O şöyle der: "Her tavus kuşu bir yumurtadan çıkar, ama, gaye, tavus yumurtasından çıkmış olmak değil, tavus kuşu olmaktır." O milliyetçiliği ileriye doğru, tohum üstünde değil, ağaç üstünde karar kılan bir anlayışa bağlar.114

Necip Fazıl, seçme şiirlerini topladığı "Çile" adlı kitabının sonunda "Poetika" (şiir felsefesi) yapmıştır. O, poetikasında şair, şiir, şiirde usûl (metot), şiirde gaye, şiirin unsurları, şiirde kütük ve nakış, şiirde şekil ve kalıp, şiirde iç şekil, şiir ve cemiyet (toplum), şiir ve hayat, şiir ve din, şiir ve müspet ilimler, şiir ve devlet gibi konuları ele almış ve kendi düşüncesi ve ideali açısından bu konuları açıklamıştır. Öyle sanıyoruz ki Cumhuriyet devrinde şiir hakkında yazılan en kapsamlı, kaliteli ve muhtevalı poetikadır.

Necip Fazıl, İslâm ve tasavvuf ilişkisine dair de çok şey yazmıştır. Ona göre İslâm'ın dışı şeriat, içi tasavvuftur. Birisi dış rejimdir, diğeri iç rejimdir (tasavvuftur); 115 tasavvufun aleti nedir? Aleti de zevk ve vicdandır; akıl değil.

Necip Fazıl, gerek şiirlerinde, gerekse çeşitli eserlerinde varlık, yokluk, ölüm, yaratma, ebedilik, zaman, ruh ve madde gibi felsefe mahkemeleri üzerinde de fikir beyan etmiştir. Meselâ zaman için şöyle diyor: "Zaman, bir varlık ve bir yokluğun üst üste gelmesi ve birbirini takip etmesi hadisesidir."116

Necip Fazıl idealini şöyle belirtiyor: "Biri öbüründe tamamlanacak iki dünyanın terkibi (sentezi). Hakikî Doğu dünyasını billurlaştırmak ve onun cemiyetini geliştirmek ideali."117

Necip Fazıl idealini, "İslâm'ın emir subaylığı", "tek zerresini feda etmeksizin İslâm'a yol açmanın sistemi" olarak tarif etmiştir. "Büyük Doğu" idealinin maddî ve coğrafî bir mekanı yoktur. Vatanımızın bugünkü ve yarınki sınırlarıyla çevrili bir ruh ve keyfiyet plânında bu mekan aranmalıdır. Bundan dolayı ideal, kendisini mekan çerçevesinde değil, zaman çerçevesinde gerçekleştirmek ister. Dolayısıyla içimizdeki iklimlere doğru, ince ve ruhanî bir seferdir."118

Necip Fazıl, sonraki nesilleri derinden etkilemiştir.

9. Sezaî Karakoç (d. 1933)

Sezaî Karakoç, "Büyük Doğu" mektebinde yetişmiş kuvvetli, sanat ve fikir dolu şiirleriyle düşüncesine karşı olan gruplara da varlığını ve sanatını kabul ettirmiştir. 1960'ta Rönesans manasında kullandığı "Diriliş" kavramının temele alarak "Diriliş" dergisini çıkarmıştır. Necip Fazıl'dan farklı olarak İslâmî bir varoluşçuluğu benimsemiş görünmektedir. O, varoluş sebebimiz olarak Hz. Peygamber'in sancağını ve davasını göstermektedir. O, İslâm'ın insana doğumundan çok önce başlayan ve ölümden sonra devam eden bir varoluş vaadettiğinden hareketle, insan hürriyetini ruhun hür olmasına, bunu da ruhun dirilişine bağlamaktadır. Çünkü ruh, ona göre, tam hür değildir. Onu çevreleyen çeşitli disiplin daireleri vardır. Bunlar, insan-üstüler (melekler), olaylar ve tabiat dairesi, tarihî önderler, veliler ve kahramanlar dairesi, peygamberler, kitaplar, takdir (kader) ve ehadiyet (zât) daireleridir. Ruh, bu içiçe varlık derece ve bölgelerinden gelen yardım ve engellerle çevrilidir. Bunlardan ruha iyi ve kötü tesirler gelir. Ruh, bunları hür olarak seçebilir. Fakat her zaman hür olarak icraya koyamaz.119

Sezaî Karakoç, şiirinin muhtevasını ve gayesini şöyle açıklamaktadır: "Benim şiirim aşk, hürriyet, arayış ve ölüm gibi, varolmanın dinamitlendiği noktalarda trajik espiriyi, irrasyonele, absürde bulanmış, mutlak"ı zapt etmektir."120

Sezaî Karakoç, "İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü" "Şiir", "Yitik Cennet", "Kıyamet Aşısı", "Ruhun Dirilişi", "İnsanlığın Dirilişi", "Sütun I-II", "Diriliş Neslinin Amentüsü" gibi eserlerinde ve şiirlerinde fikirlerini beyan etmiştir.

Sezaî Karakoç, bir ruhçu olarak, ruhun, maddeye olan zıtlığın çatışmasından dolayı ilerlediğini söyler ve bu konuda dinin önemini ortaya koyar: "İnsanoğlunu en yüce duygulara, yaşantıya götüren dindir. İnanç ve tapınmadır. İnsan tapınırken en samimi duygusunu yaşamaktadır. İçgüdülerin üstüne çıkmıştır. Kendini aşmıştır".121 Ona göre, dünya Allah'ın önümüze açtığı bir kutlu sofradır. "Tabiat ve evren, manevî bir bağ ile müminin avucunda erirler; onunla kaynaşırlar" (s. 72-73). "İnsanın dirilişi bir müjdedir." "Müslüman olmak bir müjdedir." "Tabiat bir müjdedir." "Saatlerin akışı, zamanın anıları saklayışı, tarih, yontulmaya elverişli mermer hep birer imkân olarak bize bağışlanan müjdelerdir."122

Ruhun köprüleri vardır. Silâhları vardır. Silâhları ruhtan bir parçadır, onun uzantılarının dışa karşı ruhun sertleşmiş tabakasıdır. Nedir bu silâhlar? Sezaî Karakoç, ruhun ana silâhının tapınma olduğunu haber verir. Allah'a tapma ise "insanın ve tabiatın tanrılık iddiasını yıkma, onları çıplak hakikatleriyle kavramaktır, yaratılanı aşmaktır."123

Tapınma ve inanç ruhun dirilişini sağlar. Aslında toplumumuzda inanç, düşünce, duygu ve davranış dünyalarımız arasında bağlar olması gerekir. Bu bağları, önceleri, cami, medrese, tekke, asker ocağı gibi müesseseler sağlardı. Bunlar, toplumun ruhunda devamlı bir iç akış sağlardı. Bu "bir nevi kan dolaşımı gibi"ydi.

Sezaî Karakoç, tarihin bizi, kaçmakla kurtulamadığımız, tarihî misyona, İslâm milletleri içindeki liderliğe itmektedir (s. 88). Batı medeniyeti bir görüntü medeniyetidir. Müslümanın medeniyeti, ruhun dirilişi medeniyetidir (Peygamberler medeniyeti).

Sezaî Karakoç, kendi devlet anlayışını da açıklamıştır. "Benim devletim, "Medine-i Fâzıla, diye adlandırılan devlet yani erdem devletidir." "Bir ülke-ideal devletidir. İslâm ideası veya ideali devletidir."124

Onun devleti, bekçi-devlet, yahut ekonomik kuruluş veya bir ırkın, bir sınıfın hakimiyeti devleti değildir. Onun devletinde, temel idea, erdem (fazilet) dir. Devlet hayatında samimi eleştiri şarttır. Bu devlette "Ne Doğu'nun mutlak ve mistik itaat prensibi, ne Batı'nın sürekli muhalefet ve başkaldırı ruhu vardır. Bu devlet ideal bir devlet olsa da insanları İslâmî erdeme ererse bu ideal devlete yaklaşacaklardır.125 Bu ideal devlet ve İslâm'ın dirilişi, 'Vücudunda bir kıyamet aşısı taşıyan, ölenin sarsıntısını duymamış kimselere bir kıyamet aşılayan, kıyamet adamı' olan Müslüman sayesinde gerçekleşecektir."126

Sezaî Karakoç, İslâmî idealin gerçekleşmesi için batıcı olmak veya Batı'ya karşı olmayı doğru bulmuyor. Çünkü ona göre esas olan "Dâvâ, Batıcı olmak veya Batı'ya karşı olmak değil. Doğu'nun, İslâm'ın dirilişi, gerçek diriliş, kendimiz olmaktır."127

Sezaî Karakoç, Niezsche, Husserl, Sartre ve benzeri birçok Batılı filozoflara da önemli eleştiriler yöneltmiştir. Diriliş hareketi İslâmî hayat ile ruhu diriltme hareketidir. Bu hareketten "Edebiyat" ve "Mavera" dergileri çevreleri doğmuştur. Bunların başında Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve Alaeddin Özdenören gibi isimler gelir.

10. Mehmet Saît Aydın (d. 1943)

İslâm'ın modern dünyadaki meseleleri hakkında farklı ve değişik araştırmalar yapıp yeni fikirler ileri süren, bunları, TV kanallarından halka da ulaştıran Mehmet Aydın, bir ilâhiyatçıdır. İslâm felsefesi alanında İngiltere'de doktora yapmıştır. Türkiye'de modern manada ilk önemli ve ciddî "Din Felsefesi" kitabını yazmıştır. Kitap, pek çok baskı yapmıştır. Her eğilimden insanın müracaat kitabı olmuştur. İlâhiyat fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmaktadır. Kendisi Batı ve İslâm dünyasında da tanınmıştır.

Mehmet S. Aydın, İslâmî ve felsefî konulardaki araştırmalarını çeşitli kitaplarda toplamıştır. Dinî meseleleri ise ele aldığı esas iki kitabı vardır; 1) İçe Kritik Bakış-Din, Felsefe, Laiklik, 2) İslâm'ın Evrenselliği.

Mehmet S. Aydın, birinci kitapta, genellikle din ve laiklik meselelerini ele almıştır. Fakat üzerinde ağırlıkla durduğu bazı meseleler, İslâmî Rasyonalizm, laiklik modernleşme karşısında İslâm, ilim ve İslâmî bilgi, din ve demokrasi gibi meselelerdir.

Mehmet S. Aydın, nasıl bir rasyonalite, istemektedir? Onun düşündüğü rasyonalite (aklilik) bölmeci, indirgemeci değil, bütünleştirici, birleştirici, "Tevhit ilkesine göre oluşan ve bu ilkeye sadık kalan bir rasyonelliktir. Bu rasyonellik, her türlü yeni tecrübeye daima açık, oluşum süreci içinde bulunmayı muhafaza etmesi gereken bir rasyonelliktir." "İslâmî rasyonellik içinde vahiy, sadece ontolojik değil, epistemolojik bir istikrar da oluşturur." Bu rasyonellik, bir gelenek içinde gelişir, zenginleşir, post-modern tutumu da benimsemez. 128

Mehmet S. Aydın, İslâmî bir devlet taraftarı görünmemektedir. O, Kur'an'ın bir devlet yapısı, kendine has özellikleri olan bir "din devleti" üzerinde düşünmediği kanaatindedir. Ama Kur'an'ın buna mukabil, "Evrensel (Ma'ruf) nitelikte gördüğü temel ahlâkî değerlerin gerçeklik kazanacağı bir ahlâk düzeni" üzerinde ısrar ettiğini düşünmektedir. 129

Mehmet S. Aydın, modern İslâm düşüncesini esas alarak yeniden kurmayı, kendisine problem edinen, bu çerçevede çeşitli, dinî, ahlâkî, toplumsal ve felsefî problemleri, din felsefesi açısından ele alıp etraflıca tahlil edebilen ve çözüm teklifleri getirebilen bir düşünürdür.

Onun İslâmî akıl ve rasyonellik üzerinde önemle ve etraflıca durması, Kur'an'ın rehberliğinde Müslüman aydınların nasıl düşünmesi gerektiğini göstermek istemesindendir. Bu da öncelikle bir metodoloji sorunudur.

11. Sabri Fehmi Ülgener (1913-1983)

Aslında bir iktisat tarihçisi olan Sabri Ülgener bazı İslâmî meseleler üzerinde derinliğine düşünmüş ve kitaplar yazmıştır. Sabri Ülgener'in çok önemli olan başlıca eserleri şunlardır: "İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası", "Zihniyet ve Din, İslâm Tasavvufu ve Çözülme Devri Ahlâkı", "Zihniyet, Aydınlar ve İzmler" ve "Darlık Buhranları ve İslâm İktisat Siyaseti."

Sabri Ülgener bu kitaplarda, genellikle zihniyet meseleleri üzerinde durmuştur. Onun cevap aradığı başlıca sorunlar şunlardır: Bugünkü zihniyetimiz nasıl oluşmuştur? Bunun din ve tasavvufla ilgisi var mıdır? İktisadî zihniyetin dinde ilgisi nedir? Sosyal değerlerin en önemlisi olan dinî motiflerin ahlâkî, hukukî ve iktisadî değerlerde etkisi yok mudur?

Sabri Ülgener, İslâm tasavvufunun iktisadî zihniyeti kötürümleştirdiği kanaatindedir. Erol Güngör ise, aksi kanaattedir. Sabri Ülgener, Max Weber'e dayanmakla beraber onun İslâm'ı tenkit etmesine cevap vermektedir.

12. Erol Güngör (1938-1983)

Milliyetçi düşünürler arasında ele alınan Erol Güngör'ün İslâmî düşünce bakımından çok önemli iki eseri vardır. "İslâm'ın Bugünkü Meseleleri" ve "İslâm Tasavvufunun Meseleleri" adlı eserleri denebilir ki Cumhuriyet döneminde yazılmış bu sahada bilimsel muhtevada derli toplu tek eserdir. Erol Güngör, "İslâm'ın Bugünkü Meseleleri" adlı kitabında hem İslâm dünyasının hem de Türkiye'nin İslâmî meselelerini genel olarak ele almakta ve bunlar üzerinde ilmî, fikrî tahliller yapmaktadır.

Erol Güngör önce, Batı medeniyetinin bugünkü halinin bir tahlilini yaptıktan sonra insanlığın mevcut durumundan kurtulması için İslâm'ı bir alternatif olarak görmektedir. O, modernizmi çok problemli görmekte ve bütün problemlerin kaynağı olarak göstermektedir. Bu bakımdan, onun nazarında Müslümanın bugünkü meseleleri, modernizmin hakim olduğu bir dünyada Müslümanca yaşamanın önündeki engellerle uğraşmaktır.

İslâm, insanlığın bugünkü bunalımından kurtarılması için gereken şartlara haizdir. Bir defa tarihte gösterdiği bütüncü hakikat anlayışı bakımından bunu yapabilir. Bu hakikatin kavranması konusunda gösterdiği bilgi elde etme vasıtalarını birbirine indirgemeyen yaklaşımıyla bunu yapabilir. Ayrıca getirdiği sosyal adalet ilkeleriyle ve uygulamalarıyla bu kurtuluşu gerçekleştirebilir.

Erol Güngör, İslâm'ın evrensel çapta kurtarıcı özelliklerinden birkaçını belirttikten sonra yapılacak işin ne olduğunu sorar. Onun cevabı, kısa ve açıktır: Yapılacak iş, bütüncü bilgi anlayışıyla modernizmi geliştirdiği indirgemeci ve inkarcı bilim anlayışının aşılmasıdır. Bu şart ağır ve zordur; çünkü Erol Güngör Batı'nın indirgemeci bilim anlayışına karşı yeni bir bilim anlayışı getirmeyi teklif etmektedir. Buna ilaveten o sosyal adalet ilkelerine, yaşanılan şartlar içinde geçerlilik kazandırmanın gereğine işaret etmektedir. Çünkü der, İslâm'ın hakim olduğu yerlerde sınıf kavgaları, ırk mücadeleleri kölelik ve emperyalizm (sömürgecilik) görülmemiştir. Camide eşit gördüğü bir insanı sokakta hayvan sayan bir İslâm cemaati de görülmüş değildir. 130

Erol Güngör, modernizmin insanın acılarına, ızdıraplarına cevap veremediğini, bunlara katlanma sağlayacak bir ideoloji vermekten aciz olduğunu, hayatın bitmez tükenmez acıları ve sıkıntılarının bir metafizik bunalım haline geldiğini belirtir; buna karşılık İslâm'ın insana mutluluk, iç huzuru, acılara dayanma gücü sağladığını çünkü İslâm'ın en kuvvetli tarafının hayatta bir denge felsefesi getirmiş olmasında yattığını vurgular.131
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.531 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.148s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.