ALAFRANGA ZÜPPE
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 06 Aralık 2019, 03:48:50


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: ALAFRANGA ZÜPPE  (Okunma Sayısı 4676 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
ATSIZALP
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 8.931


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« : 05 Eylül 2016, 20:53:45 »

GÖSTERİŞÇİ TÜKETİM BAĞLAMINDA İKİ ‘ALAFRANGA ZÜPPE’
TİPİ: BİHRUZ BEY VE FELATUN BEY*
Selami ÇAKMAKCI**
ÖZET
Lale Devri ile başlayan Batılılaşma hareketleri Tanzimat Fermanı’nın
ilânıyla plânlı bir şekil alır. Sosyal ve kültürel açıdan çok hızlı gelişmelerin
yaşandığı bu dönemde Batının gündelik yaşam unsurları etkin bir şekilde
toplumsal yaşama girer. Sosyal yaşamın yeniden ve hızlıca şekillenmesinde
ise gecikmiş modernliğin payı vardır.
Avrupa’da Aydınlanma Çağının doğuş koşullarını hazırladığı roman
türü, Türk edebiyatında Batılılaşma hareketinin sonucunda ortaya çıkar.
Batılılaşma olgusu, ilk roman örneklerinde alafranga züppe tipleri üzerinden
sorun olarak ele alınarak Batılılaşmanın sadece şekilde yaşandığı
vurgulanmıştır. Alafranga züppe tipi, yabancıya olan aşırı hayranlığı,
taklitçiliği ve basit özentisi ile tanınır. Bu çalışmada “alafranga züppelik”le
ilgili Batılılaşma eksenli yapılan bir okuma gerçekleştirilmiş; yabancı
arzuların peşindeki iki alafranga züppenin ortaya çıkışındaki şartlar,
düşüncelerine ve davranışlarına yön veren nedenler belirlenmiştir.
Çalışmada asıl amaçlanan şey ise Doğulu kalmak veya Batılı olmaktan çok
aşırı Batılılaşma arzusu taşıyan bir toplumun arkasında gizlenen sosyal
gerilimleri fark etmektir.
Toplumsal kırılmaların yaşandığı bir dönemin ürünü olan alafranga
züppe tipi; “Araba Sevdası”nda ironik bir söylemle, “Felatun Beyle Rakım
Efendi” romanında ise toplumun örnek alabileceği yeni aydın tipinin
karşıtlığında eleştiri konusu yapılmaktadır. Bu romanlardaki başkişilerin
gündelik yaşamına ilişkin ögeler modernleşmeye olan bakışlarını
yansıtmaktadır. Ayrıca gündelik yaşamla olan ilişkileri ve gündelik yaşamda
değer verdikleri araçlar iki roman kişisinin Batılılaşmayı algıladıkları zihin
düzeyine ilişkin bilgileri verir.
Anahtar Kelimeler: Batılılaşma, alafrangalık, gösteriş, züppelik,
tüketim.
TWO TYPES OF EUROPEAN SNOB WITHIN PRETENTIOUS
CONSUMPTION: MR. BIHRUZ AND MR. FELATUN
ABSTRACT
Having started with Tulip Age, Westernisation movements take a
planned form with edict of Gulhane. In that age, when social and cultural
developments are lived quite fast, daily life units of West go into the social
life effectively. The late modernism has a share on the fast and repeated
remodelling of social life.

*Bu makale Crosscheck sistemi tarafından taranmış ve bu sistem sonuçlarına göre orijinal bir makale olduğu
tespit edilmiştir.
** Yrd. Doç. Dr. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü, El-mek:
selamicak23@hotmail.com
336 Selami ÇAKMAKCI
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
The type of novel which prepares the birth conditions of
Enlightenment in Europe springs in Turkish literature towards the end of
Westernisation movements. Westernisation phenomenon was handled as a
problem over the European snob types in the first samples of novel and it
was stressed that Westernisation was only lived in only appearance.
European snob type is known with admiration, apery and simple wannabe
towards foreign. In this study, a reading based on over-westernisation about
“european snobbery” has been carried out, and the causes directing their
behaviours and thoughts and the conditions emerging those two European
snobs who were in the pursuit of foreign desires were determined. The main
aim of the study is to realize social tensions hidden behind a society which
carries the desire of over westernisation instead of being a Westerner or
staying Easterner.
Being a product of a period when social breakages were lived,
european snob type has been made a subject to criticism in an ironic
expression in “Araba Sevdası” and contradiction of a new intellectual type
who will be taken as an example in the novel of Felatun Beyle Rakım
Efendi”. The daily life units of protagonists in these novels reflect their
viewpoints towards modernism. Moreover, the selected means concerning
daily life gives information about both of their intelligence level of acquiring
Westernisation.
Key Words: Westernisation, europeanism, pretention, snobbery,
consumption.
Giriş
İnsanlara önceki dönemlerden daha fazla olanaklar sunan “modernleşme”nin dinamik ve
geleceğe dönük bir yapısı vardır. “Mark ve Durkheim modern çağı sorunlu bir dönem olarak gördüler.
Fakat her ikisi de modern çağın sağladığı olumlu olanakların onun olumsuz karakteristiklerine daha ağır
bastığına inandı.” (Giddens, 2012: 14) Aydınlığı ve karanlığı çerisinde birlikte barındıran modernleşme,
bir yandan insanlara hayatın tadını çıkarma imkânı verirken diğer yandan da güven bunalımı yaratmıştır.
Hep yeni olanı imleyen modernleşme, değerlerin yitirileceği endişesini taşıdığından her zaman eski
değerlerle çatışma halinde olmuştur. Tarihsel anlamda Tanzimat fermanının doğurduğu atmosfer ile
birlikte modernleşmeyle tanışan Osmanlı toplumu, gecikmiş bir modernlik yaşamıştır. Gecikmiş
modernleşmenin yarattığı endişe ise, Batılı birçok değer ve alışkanlığın sorgusuz sualsiz kabul
edilmesiyle sonuçlanmıştır.
Modern zamanlara ait bir anlatı olan roman bizde Batılılaşma hareketinin parçası olarak gelişen
bir türdür. Şerif Mardin, ilk dönem romanlarının büyük çoğunluğunun toplumsal ve siyasal değişmenin
yarattığı sorunları inceleyen tezli romanlar olduğunu, bu romanlarda özelikle iki konunun kadının
toplumdaki yeri ve üst sınıf erkeklerin Batılılaşma sorununun başında geldiğini belirtir. (1999: 31) DoğuBatı,
eski-yeni, gelenek-modern arasındaki değerler çatışmasının yaşandığı sahneleri kapsayan ilk
romanlarımızda, “alafranga züppe tipi” üzerinden Batılılaşma olgusu ele alınır.
Batılılaşma olgusu sonucunda ortaya çıkan alafranga züppe tipi, yabancı hayranlığı ile tanınan,
basit bir taklitçidir. Genel anlamda bir özentiyi çağrıştıran züppe, kendini beğendirmek ve saygınlık
kazanmak için bin bir türlü bayağılık yapan, basit bir özentinin sosyal ve psikolojik tazyiki altında değeri
olmayan bir soyluluk sürdürür. “Züppelik, kişinin gerçek benliğinin görünmesini önlemek ve böylece dışa
karşı, kendisiyle özdeşleştirdiği daha iyi bir kişilik yansıtmak için kullandığı araçlar bütünüdür.” (Girard,
2007: 47) Taklitçi olmasının kendisini belirgin kıldığı züppe, zevk ve eğlenceyle zamanını geçirir.
Züppenin modaya karşı da aşırı bir ilgisi vardır. Züppe, kendisinden uzaklaşıp “öteki”ne yüzünü dönerek
gerçek benliğinden uzaklaşır. Kişinin dış dünyayla doğru ilişki içerisinde olması öncelikle kendisiyle
kurduğu sağlıklı iletişime bağlıdır. (Öksüz, 2011: 1704) Kendi değerleri ile uzlaşamayan alafranga züppe,
“Batıyı genelde yüzeyde temsil eden, ona öykünmekle öne çıkan, kendi toplumsal katmanları ve zihniyet
dünyasına uzak ve yabancılaşmış bir tip”tir. (…) Köklü felsefî-düşünsel temellere yaslanmamakta,
“üstün-öteki”ne benzeme tutkusundan, onu aşırı bir tarzda taklit etmekten öteye geçememektedir.”
Gösterişçi Tüketim Bağlamında İki ‘Alafranga Züppe’ Tipi: Bihruz Bey… 337
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
(Alver, 2002: 255-257) Züppe, giyiminden konuşmasına, davranışlarına, alışverişteki tercihlerine kadar
sahte bir yaşam tarzına sahip, kendi toplumunun değerleriyle uyuşmayan, Batılı görünen ancak Batının
eşiğine bile yaklaşamamış ve Batılı yaşam tarzı bakımından marjinal sınırı aşmış bir kişiliktir. Batılı bir
zihin yerine Batılı bir görüntüye kavuşmanın peşine düşmüş alafranga züppenin temel karakteri gündelik
yaşamda aşırılık içinde olmasıdır.
Tanzimat romanının ilk örneklerinde çok yer verilen alafranga züppe tipinin yaşam tarzında
mirasyedilik, tembellik, aylaklık, Batılı görünmek, gösterişçi tüketim gibi kabuller ön plandadır. İlk
dönem romanlarındaki bu vurgu; Batılılaşmayla başlayan kültür krizine karşı aydın sorumluluğu ile bir
endişe ortaya koyulmaktadır. Çünkü Tanzimat yazarları edebiyat düzeyinde her zaman toplumun bekçisi
olduklarını düşünmüşlerdir. Bu romanları, Batılılaşma sürecinin başladığı bir dönemdeki modernleşmenin
yol açacağı benlik kaybetme endişesini veya kültürel yabancılaşmanın korkularını içermektedir. Nurdan
Gürbilek, alafranga züppeliğin ilk romanlarda çokça işlenmesinin ana nedeninin yazar(lar)ın kendisine
yöneltilebilecek bir suçlamayı abartılı figürlere yansıtarak ortadan kaldırmak olduğunu ifade eder. (2010:
55). Dolayısıyla alafranga züppe tipinin ilk romanlarda sıklıkla işlenmesinin asıl nedeni modernleşmeye
karşı duyulan endişeden kaynaklanmaktadır.
Tarihsel ve toplumsal süreç olan Tanzimatla başlayan Batılılaşma ortamı, değerler bağlamındaki
birçok karşıtlığı toplumsal zeminde tartışmaya açar. Geleneksel ve modern yaşam tarzları arasındaki
karşıtlık ilk roman örneklerinden beri belli tipler aracılığıyla tartışılır. “Tanzimat romanında batılı
zihniyeti üst seviyede taşıyan bir insan olarak kabul edebileceğimiz aydınlar açısından baktığımızda,
Sentezci ve Alafranga olmak üzere iki model tip Türk aydınına rastlarız.(...) Batılılaşmayı doğru anlayan
sentezci tipler, Tanzimat romanının en temel kahramanlarındandırlar.” (Balcı, 2000: 135) Söz konusu iki
aydın tipi A. Mithat Efendi’nin “Felatun Beyle Rakım Efendi” romanında değerler bağlamında karşı
karşıya getirilmektedir. Romanda Felatun Bey ile alafranga züppe tipinin, Rakım Efendi ile ideal
Osmanlı-Türk aydınının özellikleri ortaya koyulmaktadır. Sentezci aydın tip, kendi değerlerini muhafaza
etmekle birlikte, Batılı değerlerde aşırıya varmayacak şekilde bir yenilikçi refleksin sahibi olarak roman
boyunca idealize edilen kişidi konumundadır. Bu kişi, Doğu kültür ve edebiyatını özümsemiş, Fransızca
bilen, çalışkan ve üretken, toplumunun değerlerine karşı saygılı ve bu değerlerle uyumlu aydın bir kişidir.
O, geleneksel değerleri reddetmemekle beraber modern değerlere de uzak değildir.
ngalığın Tarihi, Timaş Yay., İstanbul.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
ATSIZALP
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 8.931


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #1 : 05 Eylül 2016, 20:54:13 »

1. Modernleşme mi? Batılılaşma Arzusu mu?
Yeni bir medeniyet dairesinin eşiği olan Tanzimat, Batılılaşmanın başlangıcı kabul edilmektedir.
Bu dönemde hız kazanan Batılılaşma hamleleri, genellikle modernleşme olarak algılanmış ve
değerlendirilmiştir. Batı karşısındaki yetersizlik ve yenilmişlik duygusunu yaşayan toplumlarda,
değişimin zorunlu olduğu düşünülmüş, bu düşünceyle Batılı olduğu bilinen birçok unsur modernleşme
diye sorgulanmadan kabul edilmiştir. Tarihsel sürece bakıldığında her zaman “güçlü olan”ın taklit
edildiği ve güçlüde var olanların “yenilik” diye âdeta fetiş haline getirildiği görülmektedir. Dolayısıyla
toplumumuzda yüz elli yıllık süreden beri yapılan bir tartışma konusu olan Batılılaşmanın arka planında
Batı karşısındaki yenilmişlik ve yetersizlik duygusunu aşma çabası vardır. Ancak Batılılaşma olgusu,
başlangıcından beri dışta yani kabukta yaşanmış çekirdeğe yani öze hiçbir zaman inememiştir. Çağın
gereklerini yerine getiremeyerek kendi dönüşümünü gerçekleştiremeyen toplumlar, gecikmiş bir
modernleşme yaşarlar. Gregory Jusdanis’in “gecikmiş modernlik” şeklinde kavramsallaştırdığı bu
düşünceye göre, “modernlik”, Batı dışı toplumlarda her zaman gecikmeli olarak yaşanmıştır. Osmanlı
toplumu açısından bakıldığında ise Tanzimat dönemi ile başlayan modernleşme çabaları; kabul etme ve
uzak durma şeklindeki tepkilerle karşılık bulmuştur. İnceleme konusu yapılan romanlardaki alafrangalık
düşkünü karakterlerin Batılı yaşam şeklini taklit etmeyi medenîleşmenin ön kabulü olarak saymaları
“gecikmiş modernleşme” kavramı ile açıklıklanabilir. “Felâtun Beyle Rakım Efendi” romandaki Rakım
Efendi tipi ile gecikmiş modernleşme denilen olgunun kendi geleneklerinden yola çıkarak dengeli bir
şekilde aşılabileceği, “Araba Sevdası” romanında da bireyin kendi değerlerine arkasını dönmeden ancak
Batılılaşmayla uzlaşabileceği vurgulanmıştır.
338 Selami ÇAKMAKCI
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
Modernle-gelenek arasında her zaman problemli bir ilişki var olagelmiştir. Bu problemi, Türk
edebiyatının Batılı anlamda ilk örnekleri arasında yer alan “Felâtun Beyle Rakım Efendi”1 ve “Araba
Sevdası”
2
romanlarında görmek mümkündür. Bu iki roman, “Yabancı arzuların peşinde bir ucubeye
dönüşen (iki) züppenin (…), kudretini yitirmiş imparatorluk topraklarında gecikerek modernleşmenin yol
açtığı bozulma endişesinin, kültürel melezleşmenin doğurduğu kendini kaybetme korkusunun hikâyesidir.”
(Gürbilek, 2010: 55) İki romandaki alafranga züppe tipinin yaşam biçimi, “yanlış Batılılaşma” veya
“yüzeysel Batılılaşma”ya örnektir. Şerif Mardin “Türk Modernleşmesi” adlı eserinde ilk romanlardan beri
işlenen alafranga züppe tipine duyulan nefreti “Bihruz Sendromu” şeklinde kavramsallaştırır. “Bihruz
sendromu”, benimsenmiş modernlik yerine gecikmiş modernliğin ortaya çıkardığı sorunların değerlerde
sarsıntıya neden olacağı endişesini ortaya koyan bir tanımlama olarak “Batı uygarlığının maddî yönlerine
düşkünlük kadar, bu tutkuyu günahkâr olarak damgalayan bir modernlik karşıtlığını yansıt(maktadır).”
(Gürbilek, 2010: 53) Osmanlı toplumundaki insanlar, gecikmiş modernliğin doğurduğu endişeden dolayı,
onlar gibi giyinerek Batı ile aralarındaki mesafeyi kısaltmak istemişlerdir. Ancak Batı ile olan mesafesini
kısaltmak isterken kendi toplumu ile olan mesafesini de açmıştır.
Modernliği kendi kültürel değerleri üzerinde oluşturamayan bir toplum genellikle idealize
edilmiş bir toplumun peşinden gider ve kendisinden üstün tuttuğu toplumun yaşam tarzını taklit eder.
Rimbaud, modernliğin gerekliliği üzerine konuşurken; “modern olmak arzusu bir idealdir. Yani içimizin
derinliklerine kök salmış, akıl dışı bir zorunluluktur, içeriği değişken ve belirsiz olan ısrarcı bir
biçimdir.” (Kundera, 2009: 155) der. Ayrıca güçlü karşısındaki yetersizlik duygusu, taklit edilene duyulan
hayranlığı artırarak ve güçlüyü taklit etmesine neden olur. Eric Hoffer, ezilmiş olanların kendisinden
uzaktakileri daha fazla taklit etme isteğine ittiğini ifade ederken İbn Haldun bu düşünceye; “yenilgiye
uğrayanın yeneni taklit etmesi” (Barbarosoğlu, 2012: 39) şeklinde bir açıklık kazandırır. Osmanlı
Devleti’nde, Batı’ya karşı her alanda yaşanan yenilgiler sonucunda yeni bir dünya görüşü oluşur ve
yenilgiler artarak yenilginin boyutları büyüdükçe aydınlar ile siyaset adamları çözümü kendi toplumunun
dinamiklerinde değil, Batılı değerlerin koşulsuz kabulünde ararlar. Tanzimat fermanıyla başlayan bu
düşüncenin doğurduğu yenidünya görüşünün sınırları sosyal yaşamdan ana dile kadar geniş bir yelpazeyi
içine alır. Devlet açısından bir irkilme, toparlanma veya uyanış dönemi anlamındaki Tanzimat, “uzak
düşülmüş bir ideal düzene, yitirilmiş bir altın çağa dönebilmek üzere girişilmiş bir hareket”tir. (Parla,
1993: 11) Ancak bu hareket birtakım yenilikleri getirdiği gibi, bireyde kültürel bir ikilemi de doğurmuş
ve çoğu zaman eski değerlerini yitirmesi ile sonuçlanmıştır. Geleneksel değerleri sarsacağı endişesiyle
Batılı değerlere bazen karşı çıkılmış, bazen de geleneği modernliğin önünde engel olarak görenler
tarafından koşulsuz kabul edilmiştir.
2. Gösterişçi Tüketim
Modernleşme ile gelenek arasındaki en problemli ilişkilerden biri üretimin tüketimin hız
kazanmasıdır. Tüketim kültürü daha çok modernleşmeyi benimseyen Osmanlı toplumundaki seçkin sınıf
arasında kendini göstermiştir. Mısırdaki yönetici zenginlerle paşaların, kendilerine daha fazla lüks yaşam
sunan Osmanlı başkentine taşınması, İstanbul’da zevk ve eğlenceye dayalı bir tüketim ortamı doğurur.
Gösterişçi tüketim anlayışı özellikle Kırım savaşından sonra daha çok artar. Zenginlerin akın akın
İstanbul’a gelmesiyle başkentte tüketim mallarının piyasasında canlılık yaşanır. Geleneksel yapıyı
olumsuz etkileyen bireysel tüketim kültürü, zamanla modernleşme yolundaki üst sınıf üyelerinin bir
kimlik oluşturma aracına dönüşür. Jean Baudrillard bu düşünceye şöyle açıklık kazandırır: “Eğer safça
inanıldığı gibi tüketim bir yalayıp yutma, bir içine çekme isteği olsaydı, o zaman doyuma ulaşmamız
gerekirdi. Ama bu durumun olmadığını biliyoruz: hep daha fazla ve daha fazla tüketmek istiyoruz. Bu
karşı konulmaz tüketim isteği ne birtakım psikolojik etmenlerin sonucu ve ne de basit bir rekabet gücüdür.
Eğer tüketim bastırılamaz bir duygu gibi görünüyorsa, bunun sebebi artık gereksinimlerin doyurulması
ya da gerçeklik ilkesi ile ilişkisi kalmamış olan tam bir idealist uygulama olmasıdır.” (Baudrillard, 2004:
10)
“Araba Sevdası”ndaki Bihruz Bey ile “Felatun Beyle Rakım Efendi”deki Felatun Bey’in temel
ortak yönleri gösteriş ve tüketim eksenli bir hayat tarzına sahip olmalarıdır. Tüketimde ve gösterişteki

1 Felatun Beyle Rakım Efendi, Morpa Kültür Yayınları 1992, İstanbul. (Baskı sayısı yok.)
2 Araba Sevdası, İnkılap Yay., 2005, 5. Baskı, İstanbul.
Gösterişçi Tüketim Bağlamında İki ‘Alafranga Züppe’ Tipi: Bihruz Bey… 339
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
aşırılık onların karakterinin temel belirleyicisidir. İki karakterin gösterişçi tüketime dönük yaşama
tarzlarını eğlence, eğitim, yabancı dil, giyim, kitaplar, aşk ve araba gibi unsurlar üzerinden izlemek
mümkündür.
“Felatun Beyle Rakım Efendi” romanındaki başlığın imlediği ikilem iki karakterin temsil ettiği
değerler arasındaki uyumsuzluğa işaret etmektedir. Bu uyumsuzlukta kahramanlardan birincisi hayatı
gösteriş ve tüketim eksenli yaşamayı seçen ikincisi ise çalışarak ve ölçülü bir şekilde yaşayan biridir. On
bir kısımdan meydana gelen romanın birinci kısmındaki Felâtun Bey ile ailesinin tanıtımında,
alafrangalık veya yanlış Batılılaşma bağlamında gösteriş amaçlı tüketici bir kimliğin eleştirisi
yapılmaktadır. Batılı olmayı birçok değerin üstünde gören sahte burjuva Felatun Bey, gösterişçi,
mirasyedi, derinliksiz, ürettiğinden çok tüketen bir şahsiyettir. Romanın başlangıcında onun “büyücek
kalemlerin birisinde(ki) memur”luğu şöyle anlatılmaktadır:
“Cuma günü mutlaka bir seyir mahalline gidip cumartesi ise dünkü yorgunluğu çıkarır ve pazar
günü seyir mahalleri daha alafranga olduğundan gitmemezlik edemez. Pazarın yorgunluğunu dahi
pazartesi çıkarır. Sah günü kaleme gitmeye hazırlanıyor ise de havayı muvafık görünce Beyoğlu'nun bazı
ziyaret mahallerini, baba dostlarını, ahbabı vesâireyi ziyaret arzusu o günü dahi tatil ettirir. Çarşamba
günü kaleme gidecek olur ise, saat altıdan dokuza kadar olan vakti ancak o haftanın vukuatını hikâyeye
bulabilip, akşam için mutlaka iki dalkavukla gelir. Bunlar dahi kendisi gibi genç olacaklarından ve bâ-
husus Felâtun Beyefendi Beyoğlu'nda oturmak münasebetiyle ahbabını alafranga bir yolda eğlendirmek
lâzım geleceğinden, perşembe gecesini alafranga eğlence mahallerinde geçirir. O gece sabahladığı
cibede perşembe günü akşama kadar uyur. Nihayet yine cuma gelir ve işte şu bir haftalık meşguliyet
nasılsa öteki haftaların uğraşıları da yine tıpkı onu andırır.” (s. 15)
Onun kişiliğine dair ilk dikkati çeken şey tüketim eksenli bir hayat tarzına sahip olmasıdır.
Babasının aylık yirmi bin kuruşluk gelirini tüketmekle görevli bir memur! olan Felatun Bey, bu mirasın
tükenmeyeceğini sandığından bütün zamanını Avrupa yakasındaki eğlence ortamlarında geçirir.
Kâğıthane âlemlerinde etrafa avuç avuç paralar saçan Felatun Bey’i çalışmaktan başka her şey
ilgilendirir. Hatta Rakım Efendi’nin çalışmasıyla alay ederek “Bu gençlik ele girmez yahu! Yarın sakalına
kır düştükten sonra paran olsa bile kadınlar yüzüne bakmaz. Birazda gençlikte yaşamaya bakmalı.”(s.96)
der. Tükettikçe var olabildiğine inanan Felatun Bey’in tüketim şekli yapay arzuların doyurulmasından
ibarettir. Madam Josefino, Rakım Efendi’den Felatun Bey’in dört yüz bin franklık sermayesinin
tükendiğini dinleyince şunları söyler:
“İstanbul’un budalaları akıllılarından çok fazla. İşittiğime göre o Platon Bey’in üç dört yüz bin
frank sermayesi varmış! Bu sermayenin geliriyle üç dört yüz bin sene ömrü olsa, yine bir Bey olarak
yaşıyabilirdi. Bu parayı kendisine babası bırakmış. O da kendisini harcamakla görevli kılmış. Acaba
Beyefendimizin üç dört yüz kuruş kazanmak gücü var mıydı?
İnsan para harcar ama, para kazanmaya gücü olur ve daha fazla para kazanmaya başlar da
öyle sarf eder.”(s.175)
İnsanın yaşamdan zevk alabilmesi ve mutlu olabilmesi için tüketim eyleminin anlamlı olması
gerekmektedir. Onun üstleneceği bir sorumluluğu bulunmadığından ve bir aile kurmanın sorumluluğunu
al(a)madığından metresi Polini ile eğlenceden eğlenceye koşmaktadır. Derinliksiz bir şahsiyet olan
Felatun Bey, hayatı yüzeysel yaşadığından can sıkıntısı çekmektedir. Ancak onun kendi sorumluluğunu
üstlenmeden başkaları için bir sorumluluk üstlenmesi imkânsızdır.
İnsan, yaratıcılığının ve yaratıldığının bilincinde olan tek varlıktır. Bu nedenle insanın hayatını
sürdürebilmesi için bir yaratıcılığının olması gerekir. Yazar, romanda üretmeden sadece tüketen bir
kimliğin karşısına sürekli çalışan ve üreten bir insanı; Rakım Efendi’yi koyar. Ona göre çalışmak kutsal
bir eylemdir. Yazar, onun bu özelliğini; “zavallı çocuk bu parayı kazanabilmek için yirmi dört saat
günden yalnız yedi saat kadarını uyku ve dinlenmeye ve yeme içmeye harcayarak on yedi saatini hemen
sürekli olarak çalışma ile geçirirdi.” (s.26) şeklindeki cümle ile ifade eder. Rakım Efendi, Batılılaşma
yolundaki Osmanlı aydınının kendi değerleriyle yenidünya görüşünün sunduğu değerler arasında dengeyi
kurmayı başarmış biridir. Çünkü o, kazandığından fazlasını tüketmez ve tüketse de aşırılığa kaçmaz.
Ahmet Mithat Efendi, Batılılaşmayı yüzeyde kavrayan Felâtun Bey’e karşılık Batılılaşmanın özünü
anlayan Rakım Efendi ile ideal bir Osmanlı insanının görüntüsünü vermeye çalışır. Romanda iki insanın
340 Selami ÇAKMAKCI
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
kişilik özellikleri keskin çizgilerle çizilmiş, birisi olabildiğince olumsuz, diğeri ise olumlu çizilmiştir.
Çocukluğundan beri baba yokluğuna rağmen çalışarak hayatını kurmayı başarabilen Rakım Efendi,
kültür, duyuş düşünüş, yaşayış itibarîyle Doğu ile Batıyı özümsemiş idealize bir tiptir. Roman yoluyla
halkı eğitmeyi amaçlayan Ahmet Mithat Efendi böylece okuruna toplumun ihtiyacı olan bir model
sunmuştur. Yazar romanda idealize ettiği bu sentezci tiple, Batılılaşma karşısında olması gereken zihinsel
ve düşünsel tavrı göstermektedir. Batılı yaşam tarzına kendini kaptırmayan Rakım Efendi, babasız
büyümesine rağmen kendi kendisini yetiştirmesini bilmiştir. Boş zamanlarında Fransızca öğrenir,
memurluk yapar, çeviri ve öğretmenlik gibi işlerde çalışarak hayatını kimseye muhtaç olmadan sürdürür.
Ona göre ancak çalışmak insanı mutlu edebilir. Yabancıların bile hayranlık duyduğu bir entelektüel olan
Rakım Efendi, iç dünyası oldukça zengin sentezci bir aydın tipidir.
Nurdan Gürbilek, Tanzimat romanının esas probleminin babanın yol göstericiliğinden yoksun
kalmış züppeleşmiş yetim erkeklerin olduğunu belirtir ve romanların yoldan çıkmış züppe erkek
kahramanlar etrafında döndüğünü vurgular. (2010: 47) Aile düzeninin olması için bir babanın otoritesine
ihtiyaç kaçınılmazdır, çünkü baba otoritenin kendisidir. “Babasının ölümünden sonra Felatun Bey artık
eve barka uğramamaya başla(mıştır).” (s.133) Benzer şekilde Bihruz’un da babası ölünce annesi o
boşluğu dolduramaz, hatta çocuğundan önce kendi arzularını düşünür. “Ahmet Mithat’a göre babasızlık,
yanlış terbiyeyle eşittir.” (Parla, 2004: 29) Tanzimat’ın bu didaktik yazarı, babasız büyüyen çocukların
kendi kendilerini yetiştirebileceklerini göstermek için özellikle Rakım Efendi örneğine yer vermiştir.
Koruyucu, eğitici ve yönlendirici olan baba ailedeki otoritenin en büyük temsilcisidir. Baba
otoritesinin olmaması bireyin temel değerlerinden kopmasına neden olmuş, ailenin parçalanma tehdidine
yol açmıştır. Alafranga züppenin “Batıdan ithal edilmekte olan toplumsal ahlâkî ve kültürel normlar
arasında yolunu bulma çabasında yalnız kalmış, güvenilir kılavuzdan yoksun oğullar” (Saraçgil, 2005:
118) olduğunu açıktır.
İkisi de kendilerine bir hedef seçmekten acizdirler. Buna baba otoritesinin eksikliği de eklenince
oğullar iyice yönünü kaybeder. Bir insanın babasından aldığı izler yaşam boyu varlığını sürdürür, insanın
dünyayı ve yaşamı algılama biçimini etkiler. Gerçek bir otorite modelinden yoksun büyümek bir çocuğun
sağlıklı bir gelecek inşa etmesini imkânsız kılar. Bihruz’un trajik öyküsünde ve yönünü kaybetmesinde de
babasızlığın payı büyüktür. Babasının otoritesinden ve rehberliğinden yoksunluk onun iradesizliğine yol
açmış, benmerkezci bir kişilik geliştirmesine yol açmıştır. Benmerkezci bu oğul baba otoritesi olmayınca
kendi ihtirasları altında kendini tüketmiştir. Bu bağlamda özellikle Batıya öykünen bireylerin
değerlerinden kopmaması için sınırlarını çizecek bir baba otoritesinin gerekli olduğu iki romanın da temel
meseleleri arasındadır.
Bireyin temel değerlerinden kopması yaşam algısında sorunlara yol açar. Değerler dünyası
sarsılmış Felatun Bey’in gösterişçi anlayışı ölüm konusunda da kendini gösterir. Çünkü ölümü kendi
geleneklerine göre değil, alafranga değerler üzerinden anlamlandırmakta ve babasının ölümü karşısında
aldığı tavrı kendi değerlerine göre değil Batılı değerlere göre belirlemektedir. Felatun Bey, babasının
ölmesi üzerine siyah elbiseler giyerek yas tuttuğunu Rakım Efendi’ye şöyle söyler:
“Bildiğiniz gibi, babanın ölümü üzerine yas tutmak alafrangada vardır. Her yanım gece
karanlığı gibi simsiyah kesilmişti.” (s.95)
Rakım Efendi, Türklerin bu kurala uyma zorunda olmadığını ve Cuma günleri Yasin-i şerif ile
ölüleri anmanın gerekliliğini vurgulayınca Polini’nin kendisini böyle bir davranışa zorladığını söyler.
Toplumsal dönüşümün temel basamaklarından biri sayılan Batılılaşma olgusu, Batı dışı
toplumlardaki seçkin tabakalar arasında standartlaşan bir hayat biçimi geliştirir. Gezinti yerlerinde
dolaşmak, eğlenmek, alışveriş yapmak, çay davetlerinde bulunmak gibi birçok yeni alışkanlık toplumun
sınıf üyelerinin davranış kalıpları arasına girer. Alafrangalık denilen bu hayat biçimi en keskin çizgilerle
İstanbul’da Beyoğlu çevresinde yaşanır. Beyoğlu çevresindeki gösterişçi tüketim odaklı bir yaşamın
yansımasını Bihruz Bey ve Felatun Bey’de bulmak mümkündür. Bihruz Bey, Babıâli’de memurdur ancak
Beyoğlu’nda gezmekten ve eğlenmekten çalıştığı kaleme uğramaya zaman bulamamaktadır. Romanın ilk
bölümünde yer alan tanıtımda Bihruz Bey’in gösteriş budalası olduğu şu satırlardan anlaşılmaktadır:
Gösterişçi Tüketim Bağlamında İki ‘Alafranga Züppe’ Tipi: Bihruz Bey… 341
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
“Kaleme gitmediği günler ise saçlarını kestirmek, terziye esvap ısmarlamak, kunduracıya ölçü
vermek gibi hiç eksik olmayan vesilelerle Beyoğlu'nda, ötede beride vakit geçirir, cumaları, pazarları da
sabahleyin hocalarıyla yarımşar saat ders müzakeresinden sonra hanesinden çıkar, akşamlara kadar
seyir yerlerinde dolaşırdı. Vilâyetlerde bulunduğu zaman en büyük zevki -sırmalı esvap içinde, midilli
veya at üzerinde - arkasında çifte çifte uşaklarla sokak sokak gezip dolaşmaktan ibaret olan bu Beyin,
İstanbul'a geldikten sonra merakı üç şeye masruf oldu ki birincisi araba kullanmak, ikincisi alafranga
Beylerin hepsinden daha süslü gezmek, üçüncüsü de berberler, kunduracılar, terziler ve gazinolardaki
garsonlarla Fransızca konuşmak idi. ” (s. 17)
Gösterişçi tüketim anlayışını yansıtan unsurlardan biri de giyim-kuşamdır. Bu anlayış, iki
romanda da erkek bedenleri üzerinden verilmiştir. Felatun Bey ve Bihruz Bey, giyim-kuşamda gösteriş
yanlısı kişilerdir. Çünkü “züppenin temel niteliklerinden birisi kuşkusuz görünüşe düşkünlüğüdür. Bu
durumu anlamak mümkündür çünkü züppe bir görüntüdür, kendi bedenini kamusal alanda sergileyerek
dolaşan bir gezgindir.” (Alver, 2008: 74) Kişilik anlamında özentiden ibaret olan züppe, sosyal yaşamın
dışına çıkarak zihinsel bir tavır geliştiremediğinden sadece bedenine yatırım yapar. Böylece züppe,
kültürel bir varlık olmaktan çıkarak bedensel bir varlığa dönüşür. İki alafranga züppe de bu dünyaya
bedenen bağlı olduklarından giyimde gösterişe önem vermektedirler. Tek amaçları yaşamlarına Batılı
anlam, bedenlerine ise Batılı görünüm kazandırmaktan ibarettir.
Geleneksel olandan moderne geçiş sürecinde zevk değişiminin zihniyet değişiminden önce
geldiği, Bihruz Bey ve Felaun Bey’in moda ile ilişkisi üzerinden takip etmek mümkündür. Çünkü
Batılılaşma hareketiyle birlikte zevkteki en büyük değişimlerden biri kılık kıyafetteki değişikliklerdir.
Toplumsal değişmenin göstergelerinden biri olan giyim ile zihniyet arasında sıkı bir ilişki vardır. Giyim,
insanın kendi toplumsal sınıfını belirleme ve o toplumun üyesi olduğunu gösterme araçlarından biridir.
Batılılaşmayı zihin düzeyinde değil de beden düzeyinde değişiklik olarak algılayan kişiler, “Batılı gibi
görünmek” için Batılı gibi giyinmek isterler. İnsanın gösteriş duygusunu gidereceği en kolay araç giyim
olduğundan Bihruz Bey ve Felatun Bey de benzer yolu seçer. Giyim-kuşamı ile bir kimlik peşinde olan
Bihruz Bey, herkesten farklı giyinerek beden düzeyinde seçilmiş biri olmak ister. O, bedeniyle bir
ayrıcalık kazanma duygusu içerisindeki bir aylaktır. İçi boşaltılmış hazcı hayat tarzını benimsemiş
olduğundan görünürlük kazandıkça mutlu olacağına inanır. Bu nedenle güzel görünmek için yaz günü
kalın, kış günü ise ince giyinmektedir.
“Kışın, meselâ zemherir içinde bir açık hava görünce arkasında mücerret süse halel vermemek
için dar ve incerek jaket, dizlerinin üzerinde ise mücerret süslü görünmek için bir kadife örtü bulunduğu
hâlde Beyoğlu Caddesinde, Kâğıthane yollarında araba kullanmak hevesiyle en şedîd poyrazın karşısında
tiril tiril titreyen Bihrûz Bey yazın da otuz, otuz beş derece sıcak günlerde Çamlıca, Haydarpaşa,
Fenerbahçesi yollarında gene o hevesle en kızgın güneşin altında haşım haşım haşlanır ve fakat bu azabı
en büyük zevk addeder idi. Bihrûz Bey her nereye gitse, her nerede bulunsa maksadı görünmekle beraber
görmek değil, yalnızca görünmek idi.” (s. 18)
Bu satırlarda giysilerin kullanım değerinin geri plânda kaldığı, gösterişin ön plana çıktığı bir insan
tasviri yapılmaktadır. Görünme arzusunu yaşamının merkezine taşıyan Bihruz’un kendisini algılayışı
sürekli başkaları tarafından görülme duygusuyla tamamlanır. O, kendi sınırlarını bedeninin sınırları
aracılığıyla keşfetmeye çalışmaktadır. Kendisine ait algısını bedenine yatırım yaparak kendi gözüyle değil
başkasının gözünden gerçekleştirmek istemektedir. Kendisini başkalarının dünyasının ortasında görünür
kılmak isteği duyan Bihruz Bey, alışkanlıklarının iyi ve doğru olmasından çok farklı olması gerektiğine
inanır. Bihruz var olmaktan çok görünür olmayı istediğinden içeriği ve anlamı olan bir hayatın değil,
görüntüsü olan bir hayatın peşindedir. Onun eylemlerini belirleyen temel güç bu yöndeki arzularıdır. Bu
bağlamda Bihruz Bey yaşamını başkalarına ait olarak sürdürmekte, “kimliğini ‘öteki'nin beklentilerine ve
arzularına mahkûm ettiği” (Akar, 2011: 1641) görülmektedir. Jean Baudrillard, “Tüketim Toplumu” adlı
eserinde tüketim toplumunun en belirgin özelliklerinden birinin bedenin baskı altına alınmasını ve bedenin
ödüllendirici büyük bir ilgiyi de beraberinde getirdiğini söyler. (İnceoğlu- Kar, 2010: 70) Bedenin ilgi
nesnesi haline geldiği modern zamanın insanı, tüketim kültürünün dayattığı güzellik baskısından dolayı her
türlü gülünçlüğü kabul etmektedir. İki roman kişisinin de güzel görünmek amacıyla kendi bedenleriyle
kurdukları dışsal ilişki gizli bir leitmotiv şeklinde sürmektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
ATSIZALP
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 8.931


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #2 : 05 Eylül 2016, 20:54:41 »

342 Selami ÇAKMAKCI
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
Toplumsal anlamda seçkin olduğuna inanan insanlar veya gruplar kendilerini farklı şekilde ifade
etme gereksinimi duyarlar. Giyimi böyle bir farklılığı oluşturmanın en kolay yolu olarak gören Bihruz,
kıyafetiyle kendi ayrıcalıklı konumunu belirler. Böylece giyim, farklı olmak isteyenlerin farklı olanlara
benzemeye çalıştığı bir araç haline gelir. Bireyin dünyaya gelişiyle başlayan tamamlanma ihtiyacı,
bedenin yeniden inşa etme arzusunu içerisine almaktadır. İnsanın kendi bedeniyle kurduğu bu dışsal ilişki
Lacan ve Freud gibi birçok düşünce adamının ilgi ve araştırma konusu olmuştur. Lacan, insanın kendini
sergilemekle elde ettiği hazzın, öznenin ötekinin bakışıyla kurduğu özdeşleşmede ortaya çıktığını ve
öznenin ötekinin bakışından kendisini bir resim olarak gördüğünü söylerken, “Freud, kıyafet teşhirinin
verdiği hazzın ilk olarak kişinin kendi bedenine, daha sonra da bedeni sarmalayan giysi ve aksesuarlara
yöneltilen bir tür narsisizmden kaynaklandığını ileri sürer.” (İnceoğlu-Kar, 2010: 67) Hem Bihruz’un
hem de Felatun Bey’in giyim kuşama gerektiğinden fazla önem vermeleri; toplumla uyum gösterecek bir
değerlerinin olmaması nedeniyle bakışlarını kendilerine çevirmelerine neden olmuştur. Kimlik bunalımı
yaşayan kişiler olarak kendi toplumundaki yalnızlıklarında kendi bedenlerine yönelik bu çabalar ikisin de
bir sığınma aracına dönüşmüştür.
Felatun Bey ve Bihruz Bey’in gösterişçi tüketim anlayışlarını mekân düzeyinde Beyoğlu temsil
eder. Felatun Bey, Beyoğlu’nda terzilerde gördüğü resimlere benzeyebilmek için zamanının birçoğunu
ayna karşısında geçirir. Beyoğlu’ndaki tanınmış terzilerden elbise modelleri gösteren resimleri toplar ve
bir elinde resim boy aynasının karşısına geçerek kendisini resimdeki modellere benzetinceye kadar çaba
gösterir.
“Felatun Bey’in kıyafetini sorarsanız tarifinden ızhar-ı acz ederiz. Şu kadar diyelim ki haniya
Beyoğlunda elbiseci ve terzi dükkânlarında modaları göstermek için mukavvalar üzerinde birçok resim
vardır ya? İşte bunlardan birkaç yüz tanesi Felatun Beyde mevcut olup elinde resim, endam aynasının
karşısına geçer ve kendisini resme benzetinceye kadar mutlaka çalışırdı. Binaenaleyh kendisini iki gün
bir kıyafette gören olmadı ki Felatun Bey’in kıyafeti şudur demek mümkün olsun.” (s. 18)
Gösteriş budalası Felatun Bey’in alafranga züppeliğini nesneler düzeyinde ayna temsil etmektedir.
Erken romanda bir züppelik işareti olarak yer alan ayna (Gürbilek, 2010: 141), Felatun Bey’in kişisel
narsisizmi için en uygun narsisistik sahnedir. Ancak kendi narsisizmine kapıldıkça kendine
yabancılaşmaktadır. Çünkü “Kendini sürekli ‘gözlemlemek’, kendini bir nesne gibi algılamak kendine
yabancılaşmaktır.” (May, 2013: 100) O, kusursuz bir beden algısının kendisini tam bir insan yaptığını
sanır. Felatun Bey ayna karşısında kusursuz imgesine kavuşmak isterken diğer yandan kendisini
ötekilerin gözünde farklı göstererek sağladığı sosyal doyum ile bu dünyada ontolojik güvenlik sağlamanın
yolunu bulur. Felatun Bey, sürekli bir güzellik deneyimi yaşayarak mutlu olan biridir. Jean Paul Sartre,
güzellik deneyimini, hiçliğe kayan ve böylece o andan itibaren artık algılanmayan, seyredilen nesneyle
ilgili olarak hissedilen bir çeşit “irkilme” diye tasvir ederken, Freud, insanın sadece bedenden oluşan
güzelliğine yönelik bakma etkinliğinin kendini korumaya yönelik bir yönü olduğunu söyler. (Pacteau,
2005: 128,133) Felatun Bey’in moda ile olan ilişkisi, narsisistik kişiliğe sahip olduğunun göstergesidir. O,
çalışarak bedenini ve ruhunu tüketmek istemez. Sürekli ayna karşısında zaman geçirerek bedenini,
elbiselerini yeniler. Ayrıca beden düzeyinde ve yaşam tarzında Batılı olmak fazla bir çaba
gerektirmemektedir.
Felatun Bey’in giyim anlayışı yüzeysel Batılılaşma düşüncesiyle bağdaşmaktadır. O, kıyafeti ile
kendisini seyirlik bir nesneye dönüştürerek beden düzeyinde görünmek kılmak isterken komik duruma
düşer. Bir eğlencede Margrit ile dans ederken yaşadıkları onun komik durmunu şöyle yansıtmaktadır:
“Ayağında bumbar gibi bir pantolon vardı. (…) Felatun Bey pantolonunun düzlüğü bozulmasın
diye, böyle büyük yerlere giderken pantolonu donsuz giymek-zira alafrangalığın icabının böyle olduğu
inancındaydı- adet edinmişti.” (s.68)
Giyimin geçici bir yenilik olarak görülmesinde hoşlanma ve yenilik duygusu etkilidir. Eskinin
verdiği usanç karşısında yeniye duyulan istek, giyimdeki anlayışı etkiler. Kişi güzel olduğuna inandığı ve
hoşlandığı bir yeniliği takip ederek -göreceli de olsa- bir saygınlık kazandığını düşünür. Çünkü gösteriş
duygusunun giderilmesi için en kolay yol olarak seçilen giyim unsuru, başkalarının ilgisini çekmenin
verdiği haz duygusunu pekiştirir, Batılı görünmek için giyim yoluyla “kendisi” ile “öteki”ler arasındaki
farklılık oluşturur.
Gösterişçi Tüketim Bağlamında İki ‘Alafranga Züppe’ Tipi: Bihruz Bey… 343
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
Çağdaş toplumlarda insanlar kendilerini ayrıcalıklı konumlandırmak, statü elde etmek için bazı
araçlara gereksinim duyarlar. Gösterişçi tüketimin hâkim olduğu bir toplumda insanın “öteki” algısı, zihin
üzerinden değil beden üzerinden benimsenince, giyim-kuşam statünün göstergesi halini alır. Bu gösterge
insanın üst sınıfa ait olma isteğini de yansıtır. Üst sınıf erkeklerin konumlandığı her iki romanda giyim,
gösterişçi tüketimlerini yansıtan, kendi toplumsal konumlarını belirleyen ve sahip oldukları zihniyetin
sembolleşmiş şekli olarak yansır.
3. Batılılaşmanın Somut Göstergeleri: Piyano Çalmak ve Fransızca Konuşmak
Fransızca konuşmak ve piyano çalmak Tanzimat romanından Cumhuriyet romanına kadar hem
Batılılaşmanın göstergeleri hem de Batılılaşmanın statü sembolleri olarak yer almıştır. Hilmi Yavuz’a
göre bu iki sembol, Tanzimat'la birlikte başlayan Batılılaşma veya modernleşme sürecinin, nasıl
alımlandığını gösteren işaretlerdir. Yavuz, bu konuda “Türk modernleşmesinin semiyolojisi, bize
modernleşme ya da Batılılaşmanın ‘metonimik’ bir Batılılaşma olduğunu gösteriyor. Metonimi,
parça'nın bütün'ün yerini alması, onun yerine geçmesi, onun yerini tutması, demek! Piyano
çalmak, şapka giymek, Fransızca konuşmak, Batılı olmanın bir 'parça'sı olabilirler ama, elbette,
hiçbir zaman Avrupalılığı 'bütün'üyle temsil etmezler. Avrupalılık, ancak kavramsal düzeyde
temsil edilebilir. (…) Türk modernleşmesi, Batılılaşmayı somut ve görünür simgelerle kavradığı içindir
ki, parçayı bütünün kendisi zannetmiş; bir medeniyeti temellendirmenin soyut kavramlarla olabileceğinin
ayırdına varmamıştır.” (2010: 66-68) der. Bu bağlamda gerçek benliği olmayan kişinin çevresindekilere
karşı daha üstün bir kişilik sahibi olduğunu göstermek için araçlara gereksinimi vardır. Toplumsal
anlamda kendilerini ayrıcalıklı gören Felatun Bey ve Bihruz Bey’in de statü sembollerine ihtiyaçları
vardır. Fransızca konuşmak veya bilmek bu sembollerin başında gelir. İki alafranga züppe, Fransızcayı
yarım yamalak bilen, Fransız edebiyatına ait sanatçıları gösteriş için okuyan, konuşmalarına Fransızca
kelimeler sıkıştıran kişilerdir. İkisi de Fransızcadan özel ders almışlardır ve ikisinin de babası Fransızca
konuşmayı hayatın olmazsa olmazlarından biri olarak kabul etmektedirler. Özellikle Bihruz’un babası
oğlunun geleceğini düşündüğünden Fransızcayı bilmesini istemiş ve ona Mösyö Piyer adında Fransızca
bir hoca tutmuştur. Ancak Bihruz Bey, hocasının kendilerine gelip gittikçe Fransızcayı öğrendiğini
inanmıştır. Hâlbuki bir dilin “permformatif bir etkinlik” (Yavuz, 2010: 36) olduğunu, yani bir dili
bilmenin kullanabilmekten geçtiğinin farkında değildir. Mösyö Piyer ise Bihruz Bey’in Fansızca
öğrenemeyeceğini anladığından zamanla sadece alacağı ücreti düşünmeye başlar.
Bihruz, “üstün-öteki”ne benzeme tutkusundan dolayı kültürel bir kopukluğun eşiğindedir. Onun,
gerçekle yanılsama arasında yaşadığı gel-git ana dili düzeyinde de devam etmektedir. Çünkü gösteriş
budalası bu insan kültürel belleği olan ana diline karşı negatif tavır almıştır. Kendi dilini aşağılayan bir
düşünceyi taşıdığından gündelik yaşamdaki konuşmalarını anlamını bilmediği Fransızca kelimelerle
süsler.
“Diyabl; par hazar sörej amurö?(…) Se natürel, lakin domaj vuala ün bote mal plase! Si se tün
bote par egzampl (s.25)
Bu bağlamda Bihruz Bey’in “kişiliğini gerçekler değil ya da yaşantısı değil sözcükler belirler.”
(Parla, 1993: 35) Fransızcayı mükemmel bir dil olarak kabul ederken Türkçeyi beğenmez ve hatta ona
hakaret eder. Anlamını kendisinin de bilmediği kelimelerle annesiyle Fransızca konuşması, entelektüel
yanılgısını gözler önüne sermektedir.
“- Oğlum, Bihruz'um! Ne işle meşgul idin?
-Hiç bir işim yoktu, kendi kendime lektür yapıyordum.
-Lektür nedir?
-Okuyordum.(…)
-Oton ne demek?
-Sonbahar değil mi ya? İlkbahar: prentan, sonbahar: oton.
-frenkçe mi bu?
-Fransızca… Fransızcanın her lâkırdısı güzeldir, bizimki gibi kaba değildir.
-Pekiyi.. demek hemen demaneje edeceğiz öyle mi?
-Deminaje ne demek? Niçin bana Türkçe söylemiyorsun?
-Demaneje … sanki göç edeceğiz.(…)
-Memnun oldum oğlum. Allah senden razı olsun.
344 Selami ÇAKMAKCI
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
-Mersi! Şer mer!
-Benimle konuşurken frenkçe karıştırmazsan daha çok hazzederim.
-Dilim alışmış da, ..oruar valide!
-Gene mi? Neyse zararı yok…”(s.190-193)
Fransızca konuşmak iddiası ile kendisini komik duruma düşüren “Bihruz, edebiyatımızda farklı
çizilmiş, gerçeğin karikatürize edilmiş orijinal bir tipidir.” (Kolcu, 2005: 88) Fransızca konuşmak Bihruz
için, modernleşmenin kendisidir. Kendi ana dilini ve kültürünü Batılılaşmanın önünde bir engel olarak
kabul etmektedir. Tam bir çelişkiler yumağına dönüşen Bihruz, böylece entelektüel yanılgısını ana dilini
inkâr ederek de sürdürmektedir. Batı karşısındaki aşağılık duygusuna kapılmış olduğundan kendi
değerlerini küçümsemekte ve kültürel devamlılığını sağlayacak olan ana dilini reddetmektedir.
Alafrangalık uğruna geçmişini silmek, kültüründen tamamen kopmak istemektedir. Gerçek dünyanın
değerleriyle uyuşmayan bu insanın, kendi kimliğini inkâr noktasına kadar gelmesinin nedeni, Batılı
değerlere kutsayan bir gözle bakmasıdır. Bihruz, modernleşmeyi kendi kültüründen yola çıkarak inşa
edebileceğini bilememekte, geleneği bir kalıntı olarak görmektedir. Periveş’e yazdığı mektubu Türkçe
yazılmış olmasından dolayı beğenmemekte ve satır aralarına Nouvelle Heloise’den aldığı parçaları
sıkıştırmaktadır.
“O zaman mektubun yazılışındaki letafetsizliği lisan-ı türkinin kifayetsizliğine hamlederek biraz
söylendikten sonra tekrar Nouvelle Heloise’yi aldı. Birçok karıştırdı. Bundan maksadı münderecatı içinde
kendi haline uygun muhtasar bir mektup bulup onu tamamile tercümeye himmet etmek idi.”(s.59)
Bihruz, farklı olabilmek için kendi kültürünü küçümsemektedir.
“Türklerde adam gibi şair yetişmediğini ve çünkü Türkçede şiir söylenemeyeceğini gene kendisi
gibi alafranga Beylerden işitmiş(tir).”(s.64)
Görüldüğü gibi bu gösteriş budalasının farklılığını yaratabilmek için seçtiği araçlar kendi
kültürüne değil yabancı bir kültürün araçlarına dayanmaktadır. O, Tanpınar’ın deyimiyle bir “ödünç
şahsiyet”e dönüşmüştür. (2006: 270) Fransızcaya duyulan aşırı hayranlık onun kendi toplumunun içinde
kaybolan kişi olmasına neden olmuştur. Bihruz’da her şey anlam buharlaşmasına uğramış olduğundan
kendi toplumuna nefret duymaktadır. Yaşama ilişkin gerçeklik algısının kaybedildiği bir durumda ne
kendisini ne de diğerlerini tanıma yeteneği vardır.
Yanlış Batılılaşma olgusu etrafında eleştirilen Felatun Bey de, Fransızca konusunda benzer bir
yanılgı içerisindedir. Roman boyunca alafranga züppeliği eleştiri konusu edilen Felatun Bey de üstünlük
iddiasını Fransızca konuşarak göstermek ister. Batı uygarlığının üstünlüğünü kabul eden Felatun Bey,
Fransızcanın bu üstünlüğün bir parçası olduğunu düşündüğünden günlük hayatta karşılaştığı insanlarla
Fransızca konuşur. Ancak Fransızcayı hep yarım yamalak konuşabilmektedir. Ancak onun için önemli
olan Fransızcayı doğru konuşmak değil, Fransızca konuştuğunu gösterebilmektir. Onun, isminin
Fransızca karşılığı olan “Platon”u tercih etmesi ve kitaplarının üzerine bu kısaltmayı yazdırması “Batının
henüz Batı olamamış bir ülkede metalaştırılması”ndan (Batmankaya, 2011: 58) başka bir şey değildir.
Romanda Fransızca öğrenmek ve piyano çalmak, Batılılaşmanın ne olduğunu anlayan ve
Batılılaşmada aşırıya gitmeyen bireyler açısından olumlu bir çaba/kazanım olarak gösterilmektedir.
Romanda Felatun’un karşıtı olarak konumlandırılan Rakım Efendi kendi çabalarıyla öğrendiği
Fransızcasını daha çok ilerleterek çeviriler yapar, zamanla bu çevirilerden iyi para kazanmaya başlar.
Mister Ziklas, kendi evinde piyano eşliğinde söylenen bir şarkının sözlerini Rakım Efendi’den
Fransızcaya çevirmesini isteyince o, bu şarkının sözlerini Fransızcaya çevirir. Rakım Efendi, Mister
Ziklas’ın evinde kızlarına verdiği Türkçe dersinden sonra piyanonun başına geçer ve onlarla birlikte
alafranga parçalar söyler. Onun cariye olarak evine aldığı Canan da Madam Josefino’dan Fransızca
eğitimi almış, piyano çalmayı öğrenmiştir. Madam Josefino Perşembe günlerini Canan’a verilecek piyano
dersleri için ayırır ve eve gelerek ders verir. Canan da efendisi Rakım gibi Fransızca öğrenmek ve piyano
çalmak konusunda oldukça başarılıdır. Cananın piyano çalmada gösterdiği başarı yeni bir piyano ile
ödüllendirilmiştir.
Gösterişçi Tüketim Bağlamında İki ‘Alafranga Züppe’ Tipi: Bihruz Bey… 345
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
“Kulekapısı’nda bir mızıkacı dükkânına girip Josefinonun seçtiği gayet güzel bir piyanoyu yedi
yüz franga satın aldılar, rakım dört yüz frangını peşin verdi. Geri kalanı için de yine Josefino’nun
tavsiyesi üzerine bir ay vade alıp piyanoyu sırık hamalına yüklediği gibi evine aşırdı.
Vay Canan’daki sevinç! kız çıldıracak be! Öteki odada dadının boynuna sarılmış, yüzünü gözünü
öper! Bu durumu rakım da gördü. Canım ne kadar da memnun ya!”…(s.44)
Rakım Efendi’nin cariyesi Canan, ideal kadın tipinin sınırları içerisindeki Türk kadınını temsil
etmektedir. Bu nedenle yazar, karakterlerini tek yönlü çizdiği ve idealize ettiği için onun başarısnı
oldukça abartılı vermiştir. Onun Türkçe ve Fransızca öğrenmesi, piyano çalmaktaki başarısı, Türk kadını
açısından Batılılaşmanın gereği olarak düşünülmektedir. Canan, iki romanda da Batılı değerleri körü
körüne taklit eden, erkekleri baştan çıkaran kadınlara karşı ahlâkî değerlerini kaybetmeyen bir kadın
olarak konumlanmıştır.
4. Bir Gerçeklik Yanılsaması Olarak Aşk
Aşk gizli ve derin bir duygudur. Alafranga züppe ise yaşamı derinde değil yüzeysel yaşayan
biridir. Yaşamın maddî yönlerine değer veren alafranga züppe, aşkta da benzer tavır içerisindedir. Her iki
romanda aşkın bedeni boyutu bu tiplerin tükenişine zemin hazırlayan unsurlardan biridir.
“Araba Sevdası”ndaki Bihruz Bey, yanılgılarla dolu bir sevda macerası yüzünden gerçek ile
ilgisini kaybetmiş, bir yalan üzerine temellendirilen sevda ile yanılsama dünyasındaki yolculuğu
başlamıştır. Bihruz Bey, Çamlıca bahçesinde kiraladığı bir lando ile gezen Periveş adlı bir kadını görür
görmez aşık olmuştur. Periveş’e aşık olmasında ise bu lando ile gezmesi etkilidir. Ancak Bihruz’un soylu
bir kız olduğuna inandığı Periveş Hanım, Sakin Ağa’nın kızı ve merhum arzuhalci Mağmum efendinin
dul karısıdır. Arabanın göz kamaştırıcılığından içindeki bayanın soylu bir kadın olduğunu sanan
Bihruz’un bu yanılsaması kendisini yanılgılar yumağının içerisine çeker. Bu bağlamda Bihruz’un aşkı bir
yanılgı içeriyorsa onun gerçeklik algısı açıktır. O, yanılsama ile gerçek arasındaki mesafeyi aşabilmek
için gerekli iradeye asla sahip değildir. Onun ikinci bir yanılgısı da sarışın bir kadın olan Periveş Hanım’a
esmer bir kadını öven şiir göndermesidir. Bu gülünç olay, roman kahramanının yaşamını trajik hale
getirir. “Trajik en genel hâliyle, insanın eylemleriyle somutlaştırdığı tutku ve hayal gibi ideallerinde
beliren kişiliği ile realitenin barındırdığı imkân(sızlık)lar arasındaki derin çelişki ve çatışma
durumudur.” (Sazyek, 2013: 1246) Gerçekleri değil, hayalindekileri gören Bihruz kendi olamamanın ve
sınırlarını bilememenin sıkıntısını yaşar. “Yabancılaşmış kişiliğin en belirgin özelliği, gerçeklik
duygusunun yok olmasıdır.” (Fromm, 1996: 159) Gerçeklik kavramını yitiren Bihruz’a ötekinin sırt
çevirmesi, bir saplantıyı/arzuyu da harekete geçirir. Bu arzunun oluşturduğu saplantı kendi dışındaki
dünyayı nesnel olarak algılamasını engeller. Çünkü insan, dünyayı akıl yoluyla ancak kavrayabilir. O,
dünyayı ve insanları olduğu gibi görebilme yetisine sahip değildir. Halbuki insan gerçekliği
kavrayabildiği ölçüde bu dünyayı kendi dünyası olarak görebilir.
Bihruz Bey, kendini ve karşısındakini sorgulayabilen iki yönlü bir sorgulamaya sahip değildir.
Onun budala olduğu, hayat algısının zayıflığı Çamlıca’daki bir gezinti sırasında sarı bir lândonun içinde
gördüğü Periveş Hanım’ı asil bir bayan olarak zannetmesiyle başlar. Dolayısıyla budalalığı onun kaderini
belirleyecek ve hayatını karartacaktır. Yalanlarla örülü gerçeklerin peşinde koşmasına sebep olan Keşfi
Bey’dir. Keşfi Bey, Bihruz’un budalalığını bildiği için onunla oyun oynamak ister ve ona bir yalan söyler.
Onun söylediği yalanlara inanan Bihruz Bey, uzun süre onun yalanları ile örülü gerçeğin peşine
düşecektir. Ancak sonunda sevdasının bir yalan olduğunu ve Keşfi Bey tarafından kandırıldığını
anlayacaktır. Dolayısıyla boşlukta filizlenen bir duygu yine boşluğa düşecek ve “Bihruz’un Periveş’e
duyduğu metafizik arzu, nesnel gerçeklik karşısında eriyerek yok ol(acak)” (Uçar, 2008: 177) eli havada
kalacaktır.
Aşk, insana ait büyük duyguların başında gelir. Bihruz ve Felatun Bey için aşk ise gösterişin
başka bir yoludur. Özellikle Bihruz Bey, “sevda içinde olmaya değil de, nasıl sevda içinde görülmesi
gerektiğine yoğunlaş(mıştır).” (Birhekimoğlu, 2011: 64) Girard’ın deyimiyle kendini avuttuğu bu
“romantik yalan”, onun içindeki doyurulmamış arzuların izidir. Çünkü landonun parıltısı, içindeki
gösteriş merakı arzusunu harekete geçirmiştir. Onun arzularını Girarad’ın üçgen arzu modeli denilen
“modele duyulan hayranlık-düşmanlık diyalektiği üzerine kurulu ‘dolayımlanmış arzu’ kuramı”(Gürbilek,
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
ATSIZALP
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 8.931


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #3 : 05 Eylül 2016, 20:55:10 »

346 Selami ÇAKMAKCI
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
2010: 31) ile açıklamak mümkündür. Öznenin arzusunun doğuşunda her zaman bir arzu nesnesi ve
dolayımlayıcı vardır. Bu modele göre Bihruz’un arzu nesnesi araba, dolayımlayıcısı ise kendisi gibi bir
züppe olan Keşfi Bey’dir. Girard, züppenin dolayımlayıcısının da yine kendisi gibi züppe olduğunu iddia
eder.
Felatun Bey’in de aşk konusunda yanılsaması vardır. Bütün zamanını Fransız bir tiyatro aktristi
olan Polini ile harcadığından çalıştığı kaleme çok az gitmektedir. Felatun Bey, Rakım Efendi ile
karşılaştığında babasının ölümünden dolayı günlerdir kaleme adım atamadığını belirtse de asıl neden
Polini’dir.
O, Polini’nin kendi servetinde gözü olduğunu anlayamaz. Onun aşktan kaynaklanan yanılsaması
servetini, aşkını yitirince son bulacaktır. Aylak ve budala olan Felatun Bey, Polini adlı Fransız
tiyatrocunun kendisini sadece parası için sevdiğini anlayamadığı için ona bütün servetini harcar. Onun
parasının tükendiğini anlayan Polini ise Felatun Bey’i “yolup kül ettikten sonra (ondan) yüz çevir”ir.
(s.170) Çünkü Polini, Felatun Bey’in sadece parasında gözü olan bir kadındır. Onun parasına göz diktiği
için Felatun Bey’in zaaflarından yararlanarak kumarda diğer arkadaşlarıyla iş birliği ederek ve onu oyuna
getirir. Yazar, Polini’nin Felatun Bey’le kurduğu maddî bağı “nerede bir yankesici varsa onu kont ya da
baron diye Platon’a tanıştırır, hemen kumara gönderir ve bunlar kendi aşıkından ne kazanırsa
hanımefendi de ortak olurdu.”(s.174) şeklindeki sözlerle belirtir. Polini, parasının tükendiğini anladığında
ise bir bahane bulup onu terk eder. Kumar, Felatun Bey’in tükenişini hızlandıran unsurlardan biridir.
Hiçbir zaman parasının tükenmeyeceğini sanan Felatun Bey kumarda para üstüne para kaybeder.(s.131)
Babasından kalan servetin tükenmeyeceğini sanan Felatun Bey, maddî bakımdan tükenince kendi gerçeği
ile yüzleşir ve “İstanbul’un zevkini” acı bir şekilde Rakım Efendi’ye bıraktığını söyleyerek eski
dostlarından biri aracılığıyla bir mutasarrıflık görevi elde ederek geçimini sürdürmeye çalışır.
Değerler bağlamında Felatun Bey’in karşıtı konumundaki Rakım Efendi ise kadınlarla
ilişkilerinde ölçülüdür. Rakım Efendi, Canan’ın eğitimini sağlayarak ideal kadın konumuna getirdikten
sonra onunla evlenmek ister.
Görüldüğü gibi iki başkişinin de maddî planda gördükleri aşk, benzer tükenişlerine zemin
hazırlar.
5. Gösteriş Nesnesi: Araba
Modern insan, maddî imkânlar üzerinden kendini ortaya koyar; ne kadar araca sahipse o kadar
kendini hisseder. Bihruz Bey, mutluluğu dışarıda aradığından saygınlık elde etmek için en gösterişli
araçlara sahip olmak ister. Onun arzularının eksenini sahip olacağı araçlar üzerinden bir kimlik kurmak ve
bir nesne üzerinden güç elde etmek oluşturur.
Modern tüketim kültürünün bir parçası olan otomobil, sahip olmak ve tüketmek dışında bir kaygı
taşımayan Bihruz Bey’in gösterişçi tüketimini yansıtan nesnedir. Bu anlamda “Araba Sevdası”, “insanın
arama, arzulama,isteme, sahip olma eğilimlerinin özünü bir alet, yani bir ‘araba’ ekseninde okuma
dışavurma çabası(dır).” (Batmankaya, 2011: 56) Onun bu nesneye karşı duyduğu iflah olmaz tutku,
gösteriş arzusundan kaynaklanmaktadır. Tarihsel olanaklar açısından bakıldığında arabadan daha
gösterişli bir unsur yoktur. Ancak araba nesnesi, anlamı ve içeriği olan bir varlık değil bir görüntüdür.
Araba, modern tüketim kültürünün simgesi işlevini taşıyan bir nesne olarak nesne karakter ilişkisi
bağlamında ele alındığında romandaki tematik mesajı veren bir simgedir.
Bihruz Bey’in zihniyetini ve toplumsal konumunu yansıtan araba bir gösteriş nesnesi olarak,
Bihruz’un yanılsama ile gerçek arasındaki mesafesini aşmasında engeldir. O, arabanın kullanım değerini
değil, gösterişini, kısaca kendisine sağlayacağı görünürlüğü düşünmektedir. İnsanın kullandığı veya sahip
olmak istediği nesneler, başkalarıyla olan ilişkisini belirleyen göstergelerdir. Bihruz Bey’in gösterişçi
tüketim anlayışını yansıtan araba sevdası; kendi toplumu ile arasındaki iletişimine engeldir. Kendisi
dışındaki insanların böyle bir arabaya sahip olmasını kabullenemeyen Bihruz Bey, kendisinin sahip olduğu bu
lüks araca başkasının sahip olmasını ise kendi ayrıcalığının önünde bir engel olarak görmektedir:
“Bihruz Bey lândonun Kadıköyü tarafından olduğuna ihtimal veremiyor (…) lândoyu
Kadıköyüne yakıştıramıyordu; çünkü pek alafranga Beylerle ihtilât sayesinde peydah etmiş olduğu bazı
Gösterişçi Tüketim Bağlamında İki ‘Alafranga Züppe’ Tipi: Bihruz Bey… 347
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
garaib-i efkâr cümlesinden olmak üzere Bihruz Bey İstanbul ile mülhakatındaki mevaki ve mahallatı-
birincisi kendisi gibi nobles’e yani erbab-ı asalet ve itibardan olan sivilize kibara, ikincisi burjuva
sınıfına yani efkâr-ı medeniyeden o kadar behresi olmayan kaba tabiatli orta halli halka, üçüncüsü esnaf
takımına mahsus olmak üzere üç sınıfa ayırmış ve Kadıköyünü birinciye geçirmek lazım gelirken her
nasılsa ikinci sınıfa ithal etmiş idi.”(s.23)
Görüldüğü gibi o, kendisine ayrıcalıklı bir konum sağlayan bu gösterişli nesneye Anadolu
yakasındaki insanların sahip olmasını yadsımaktadır.
Bihruz Bey, araba ile kişiliğini inşa etmek ve kişiliğini görünür hale getirmek ister, ancak araba
onun kişiliğini silen bir nesneye dönüşür. Arabaya sahip olarak mutlu olacağını sanan Bihruz, arabaya
sahip olunca mutluluğunu da sahip olduklarını da kaybeder. Lüks bir arabaya sahip olarak kendisine
ayrıcalıklı bir konum oluşturmak isterken toplumun gözünde gülünç duruma düşer. Borçlanarak aldığı
arabasına borcuna karşılık el konulur ve o arabaya sahip ol(a)madan kaybeder.
Romanda arabanın varlığını aşırı şekilde hissettirmiş olması birçok eleştirmen tarafından
eleştirilmiştir. Çünkü metnin anlaşılmasında bu nesnenin kurguda oynadığını rolü çözümlemek
gerekmektedir. Tanpınar, yerinde bir tespitle arabanın Bihruz’un kişiliğini silmiş olmasından dolayı,
romanın asıl kahramanının bir insan değil, bir nesne-lando olduğunu söylemiştir. Nesne-karakter
görünümündeki araba, Şerif Mardin’in “Bihruz sendromu” şeklinde kavramsallaştırdığı alafranga yaşam
tarzına olan tutkuyu yansıtan ve Batının gösterişçi tüketimini simgeleyen bir nesnedir. Rene Girard’ın
“üçgen arzu” modeline göre Bihruz Bey, arzu nesnesi olarak gördüğü bu arabanın gölgesini hep üzerinde
hissetmiştir.
Romanda fetiş nesne durumundaki araba, modern dünyanın üyesi olan insanın ontolojik anlamda
kişiliğini silen ve insanın olduklarıyla değil, ancak sahip olduklarıyla var olabileceğini ironik şekilde
ortaya koymaktadır. Bihruz Bey, insanlar arasında saygın biri olmak için, arabaların en gösterişlisine sahip
olmak gerektiğine inanmaktadır. Bu bağlamda modern düzen insana eskisinden daha anlamlı bir varoluş
alanı yaratamadığından, yeni olan birçok şey olduğundan daha değerli görülmeye başlanmıştır. Seyit Battal
Uğurlu, “Otomobil ve Benlik: Türk Edebiyatında Araba Olgusu” adlı yazısında “arabayı benlik inşasının
önemli bir aracı ve statüyü belirleyen bir Batılılaşma göstergesi” şeklinde tanımlamaktadır. Araba,
Bihruz’un, kullanarak hayatını kolaylaştıracağı bir nesne değil, kişiliğinin narsisistik bir uzantısıdır.
Dolayısıyla araba onun benliğinin yerine geçmiştir. Kendi anlamsız dünyasında büyük yer tutan bu
arabaya sahip olmak onun tek soylu idealidir. Araba onun sahte bir akılla kavradığı nesne olunca arabanın
kölesi olur. Ayrıca bir amacı olmayan kişiler, bireysel ve toplumsal ilişkilerindeki yoksunlukları eşyalarla
kurdukları bağlarla telâfi etmeye çalışır.
Araba, romanda hem modernleşme hem de statü ve gösteriş sembolü olarak görülmektedir.
İnsanın kendi becerisiyle ürettiği eşyalar kendisi için daha anlamlıdır. Gösterişçi ve tüketim kültürü
odaklı bir anlayışı benimseyen Bihruz’un, arabaya sahip olabilecek hiçbir eylemi yoktur. Aynı zamanda
Batılılaşmanın getirdiği alafranga hayatın rahatlığını ifade etmekte olan bu araba, Tanzimat’ın getirdiği
ruhsal karmaşaları somutlaştıran nesne düzeyindeki bir simgedir.
Gösterişçi tüketimi bir amaç olarak yaşamının merkezine yerleştiren Bihruz Bey ile Felatun
Bey’in kitaplarıyla olan ilişkilerinin de nesne-karakter ekseninde okunması gerekir. Bihruz, kitaplarının
ve arabasının üzerine kendi isminin kısaltmasını yazarak kitaplar üzerinden basit bir gösteriş
sürdürmektedir. Bihruz, yeni çıkan kitapları hemen satın alarak “güzelce teclit ederek gene
kütüphanesine”(s.67) koymayı alışkanlık haline getirmiştir. Arabasına ise M.B (Mösyö Bihruz) yazması
da Bihruz’un gösterişçi tüketimini yansıtmaktadır. Ciltli kitaplara, lüks bir arabaya sahip olmak ve onlara
kendi ismini yazmak, entelektüel görünmenin ve statü sahibi olmanın simgesel biçimidir.
Felatun Bey’in de romanın başındaki tanıtımında ilk dikkati çeken şey, kitapları üzerinden basit
bir gösteriş peşinde olmasıdır. Kendi isminin Fransızcadaki söyleniş şekli olan Platon’u kullanmaya özen
gösteren Felatun Bey, yeni yayımlanan bir kitabı gösteriş için hemen satın alıp Beyoğlu’ndaki ciltçi
Gulam’a teslim ederek alafranga usule uygun şekilde Ahmet Platon’un kısaltması olan A.P.’yi yazdırır ve
daha sonra kitaplığına koyar. Görüldüğü gibi kitaplarla olan ilişkisini, “olmak” değil, “sahip olmak”
arzusunun yönlendirdiği bir duygu belirlemiştir. Çünkü kitapları okumak için değil, sahip olmak için satın
almaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
ATSIZALP
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 8.931


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #4 : 05 Eylül 2016, 20:55:22 »

348 Selami ÇAKMAKCI
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
İnsanın gösteriş ve tüketimle olan ilişkileri, sahip olmak istedikleri nesneler üzerinden takip
edilebilir, eşyaya verdiği değerin şekli onun dünyayla kurduğu ilişkisine açıklık getirir. Bihruz Bey’in
sosyal konumunu güçlendiren diğer nesneler arasında Terzi Mir markalı pardösüsü, Heral marka
ayakkabıları ve gümüş bastonu, markalı mendili de bulunmaktadır. Elindeki sürekli taşıdığı “gümüş
markalı bastonu” ve “siyah ipek şeride merbut mineli saati”(s.15) de gösterişe yönelik nesnelerdir.
Görüldüğü gibi tüketim toplumunun gösterişçi budalası Bihruz Bey, gücünü bütünüyle gösteriş
unsurlarına harcamaktadır. Bu gösteriş nesneleri romandaki tematik işlevleri ile kurguya katkı
sağlamaktadırlar.
6. Gösterişçi Tüketimin Mekânı: Beyoğlu
İnsanla-mekân arasındaki ilişki bütün anlatılarda göz ardı edilemeyecek bir konudur. Batılılaşmış
bir anlayışın ve zevkin sahnesi olarak Beyoğlu, Türk romanında alafranga züppenin kendini bulacağı
temel mekândır. Doğudan çok Batıya yakınlığıyla bilinen Beyoğlu, kahramanların Batılılaşma ile olan
ilişkilerini yansıtır. Değerler bağlamında birçok romanımızda olduğu gibi “Felatun Bey ile Rakım Efendi”
ve “Araba Sevdası” romanlarında da Doğu-Batı karşıtlığına ilişkin olarak Doğuya karşılık Batıyı temsil
etmektedir.
Tanzimat’la Batılılaşmanın plânlı bir şekilde devletin politikası olarak benimsenmesi
İstanbul’daki sosyal hayatı değiştirir. Tanzimat'ın alafranga züppeleri kendilerini görünür kılma amacı
taşıdıklarından bu görünürlüğü en yoğun biçimde sağlayan Beyoğlu’ndaki mekânları tercih ederler.
Sosyal hayatın en canlı şekilde yaşandığı yer olan Beyoğlu, gösterişçi tüketimin de mekânıdır. Çünkü
Avrupa’nın ve Paris’in yeni çıkan modaları hep Beyoğlu üzerinden İstanbul’a taşınmaktadır.
Gelenekselden moderne geçişin anahtarı konumundaki bu mekân, toplumsal ve bireysel alışkanlıkların
değişimindeki simgedir. Felatun’un “alafranga meşrep bir adam” olan babası, evini Anadolu yakasından
Beyoğlu tarafına taşımış ve konağını o dönemin alafrangalık modasına uyarak taş ve tuğladan olacak
şekilde kâgir olarak yaptırmıştır.
“Hâl ve vakti pek yolunda hem de pek ziyadece yolunda olduğundan kendisi zaten Üsküdarlı
olduğu ve orada güzel konağı, bağı bahçesi dahi bulunduğu hâlde mücerret alafranga, yani rahat
yaşamak için cümlesini ucuza pahalıya bakmayarak satıp gelmiş, Tophane’nin Beyoğlu’na civar bir
mahallesinde müceddeden güzel bir hane inşa ettirip sakin olmuştu.” (s.12-13)
Mustafa Meraki Efendi, alafrangalığa inandığı için Beyoğlu’na yakın bir yere evini taşıması
Batılılaşma karşısında “ev”in de diğer değerler gibi temelinden sarsıldığına ışık tutmaktadır. Onun, evini
Anadolu yakasından Avrupa yakasına taşıması kendisini nereye ait hissettiğinin göstergesidir.
“Alaturkalıktan en yüksek derece alafrangalığa birdenbire sıçramış bir adam” olan Mustafa Merakî
Efendi’nin kendi farklılığını kurmak için gerçekleştirdiği bu tercihi zihinsel bir tavır değil, sadece bir
gösteriştir. Evin sırf moda olsun diye yerinin değişmesi, bir hayat tarzından başka bir hayat tarzına
geçmektir. Beyoğlu tarafına taşınmakla birlikte yeni hayat tarzına dört elle sarılan Mustafa Merakî Efendi
konağında alafranga dostlarını ağırlamak için Ermeni ve Rum hizmetçilere bile ihtiyaç duymaktadır.
Mustafa Merakî Efendi’nin eskiyi yıkarak yeni bir eve taşınması bir tehlikeyi işaret etmektedir. Çünkü
“gelenekler(in) ev içinde korunduğu”nun (Parla, 1993:101) farkında olmadığından, evini yıkarak eski
değerleri de kökünden yıkmış olur. Böylece modernleşmenin getirdiği hızlı değişimin doğurduğu
gösterişçi tüketim anlayışı evin/ailenin çöküşünü de hazırlar.
Alafranga züppelerin gezinti yeri olan Beyoğlu ahlâkın yozlaştığı ve eğlenceye dayalı tüketimin
simgesel mekânıdır. Alafranga yaşayışı, zevki, eğlenceyi seçen ve o hayat tarzıyla mutlu olmaya çalışan
Bihruz ve Felatun da gündelik yaşamda ve serbest zaman etkinliklerinde Beyoğlu’nda zamanlarını
tüketirler. İki alafranga züppenin mekânla kurdukları ilişki, karakterlerinin bir göstergesidir.
Beyoğlu’ndaki parıltılı hayat, zevk ve kültürdeki ölçüsüzlükleri ile bilinen Felatun Bey’le Bihruz Bey’i
olanca ışıltısıyla çekmektedir. Bihruz’un görünürlüğünü en iyi sağlayan yeni hayatın mekânı
Beyoğlu’dur.
“Kaleme gitmediği günler ise saçlarını kestirmek, terziye esvap ısmarlamak, kunduracıya ölçü
vermek gibi hiç eksik olmayan vesilerle Beyoğlu’nda, ötede beride vakit geçirir”(s.17)
Yeni bir hayat ve zihniyet üslûbunun adamı olan alafranga züppe, sosyal yaşamda rahat
davranabileceği mekânları Beyoğlu’nda bulur. Beyoğlu’nun ışıltısı ise gidilince bir daha içinden
Gösterişçi Tüketim Bağlamında İki ‘Alafranga Züppe’ Tipi: Bihruz Bey… 349
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
çıkılamayacak kadar parlaktır. “Beyoğlu Tanzimat romanında Avrupa’nın küçük bir aynasıdır, baştan ve
yoldan çıkan gençler için aynı Avrupa gibi tehlikelerle doludur. Bu tehlike hep tensellik, duygusallık,
cinsellik çerçevesinde ifade edilir.” (Parla, 1993: 81) Bihruz ve Felatun, Beyoğlu’nun zevk ve eğlence
ikliminde servetlerini tüketmişlerdir.
Beyoğlu kendimizden kaçarak sığınılan bir mekândan daha öte, bir anlayışın sahnesi olarak,
İstanbul’un Batıya açılmış penceresi, tükenen kimliğin mekân düzeyindeki temsilcisidir. Mekân insanın
sahip olduğu zihniyetin belirleyicisidir, çünkü mekân savunulan değerlere anlam katar. Tanzimatla
birlikte Batılı hayatın merkezi konumuna gelen ve alafranga züppelerin tüketim mekânı haline gelen
Beyoğlu’nun ilk dönem romanlarımızdan beri barınılan bir yer olmadığı ve bir zihniyeti temsil ettiği
anlaşılmaktadır. Modernleşme ile üst sınıf erkeklerin eğlenmek, alışveriş yapmak, tiyatroya gitmek için
sık sık gidilen Beyoğlu, böylece yaşam alanlarının ayrıştığı ve farklılaştığı anlamına da gelmektedir.
SONUÇ
Türk edebiyatının ilk romancıları modernleşmenin getirdiği değer kayıplarının doğurduğu ikiliği
ve zihinlerin açtığı yarayı göstermeye çalışmak çabasında olmuşlardır. Özellikle Tanzimat’ın getirdiği
hızlı dönüşümle yaşanan değer kayıpları, dönem aydınlarının/yazarlarının sosyal değişmenin getirdiği
sorunlara yaklaşımını da belirlemektedir. Yeniliklerin her zaman çekiciliğe sahip olması, modernliğin
sınırlarının belirlenememesi, parçanın bütünün yerini aldığının sanılması, hayatın gerçekleri ile hayalleri
arasında bir denge kurulamaması modernleşme karşısında sağlam duramayan bireyin tükenişine neden
olur.
Tanzimat romanlarının birçoğundaki sosyal eleştirilerde, geri kalmışlıktan kurtulmak için bir
gelişme mitinin peşinde gitmek düşüncesi vardır. İki yüz yıla yakın zamandır toplumsal dönüşümün
ekseni olarak kavramsallaştırılan Batılılaşma, hep eskinin terk edilip yeni ile buluşulan bir zamana
tanıklık eder. Ancak Tanzimatla girişilen hamleler Batı karşısındaki yetersizlik ve yenilmişlik
duygusunun doğurduğu aşağılık duygusu, gecikmiş bir modernleşme endişesi, Batıya ait ne varsa
hepsinin koşulsuz kabul edilmesiyle sonuçlanmıştır. Batılılaşma arzusunun doğurduğu “alafranga” yaşam
tarzıyla bir modernlik alanı yaratılmaya çalışılmışsa da ancak bu yaşam tarzı “alaturka” değerlerle
çatışarak Doğulu ve Batılı değerler bağlamında bir ikilem yaratmıştır. Bu ikilemde eski ile yeniyi
harmanlayamayan “alafranga züppe tipi”, kendi kültürünü terk ederek anlamsızlaşmış, köksüz ve
kimliksiz hale gelmiştir. Alafranga züppe, değişimin nasıl olması gerektiğini anlayamadığından
Batılılaşmanın ne olduğunu kavrayamamış, öze inemeyerek yüzeyde kalmıştır. Çünkü modern olmak
benliğini kimliğini bırakıp bir başkasına benzemek değildir. Zihinsel bir değişiklik yerine, zevk ve
yaşayışta Batılı değerlerle buluşmak büyük bir probleme dönüşmüştür. Modern olduğuna inanan iki
alafranga züppenin temel problemi de; modernlikle tanışınca nelerin atılacağı ve nelerin alınacağı
arasındaki seçimlerinde doğru karar verememeleridir.
Modernleşme hamleleri ile beraber tüketim sınıfının oluşmaya başladığı ve tüketimin bir
gösterişe dönüşerek seçkin sınıfların statü göstergesi haline geldiği anlaşılır. Kendisini farklı
konumlandıran kişiler, mekânda, yaşantıda, giyimde farklı olmak isterler. Doğudan çok Batıya yakın bir
yer olan Beyoğlu sosyal ve kültürel içeriği olan bir mekân olarak iki romanda da Batılı kültürün inşa
edildiği, zevkin, eğlencenin, tüketimin yeridir. Batılı değerlerin daha fazla yaşandığı ve özgürlük alanına
sahip Beyoğlu Felatun’la Bihruz’un kimliğinin bir parçasıdır. Beyoğlu onların kendi ayrıcalıklarını
konumlarının bir parçasıdır. Beyoğlu, zevk ve yaşayıştaki yeni anlayışı temsil ettiği kadar yeni olanla
gerekli mesafenin bırakılmaması sonucunda bazı değer kayıpları ile sonuçlanmasına denen olan bir
mekândır. İki roman kahramanı bir özne olarak, modernliğin ürettiği kent/Beyoğlu içinde kendilerini
kaybederler. Çünkü mekânla kurdukları ilişki, kendi değerlerinden çok Batılı değerlerle ve kabullerle
gerçekleşmektedir.
Felatun Bey ve Bihruz Bey, Batılılaşma arzularının altında kendilerini öğüten ve bunun
sonucunda yenilgiye uğrayan iki tiptir. Batılılaşmayı zihinsel planda inşa etmek gerektiğini
kavrayamadıkları için sadece görüntüde Batılı olmayı seçerler. Kendi geleneklerinden yola çıkıp inşa
etmek yerine kendi değerlerini dışlayarak modernliği kurarlar. Modernliği gerekli gören iki alafranga
züppe tip, yaşanılan dünyayı anlamak yetisinden uzak oldukları için modernlikle uzlaşamazlar.
Modernleşmeyi akılcılığa dayandırmayan bireylerin; değerlerini kaybederek gitgide yoksullaştığı, hayatın
öznesi değil nesnesi olmaya doğru ilerlediği, standartlaşan bir yaşam biçimini yaşamak zorunda kaldığı
350 Selami ÇAKMAKCI
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
anlaşılmaktadır. Böylece birçok yeniliği ve kolaylığı taşıyan modernizmin dengeli olunmadığında tükeniş
tehdidini de beraberinde getirdiği görülmektedir.
KAYNAKÇA
AKAR, Yeliz (2011), “Fakir Baykurt’un Romanlarında Yabancılaşma Ve Aidiyet Sorunu”, Turkish
Studies –International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or
Turkic Volume 6/3 Summer, s. 1637-1644, TURKEY.
ALVER, Köksal (2008), “Züppe ve Züppeliğin Toplumsal Boyutu”, Hece Dergisi, Sayı 144, s.72-80.
BALCI, Yunus (2000), “Batılılaşma Açısından Roman-Aydın İlişkisi ve İlk Dönem Romanlarında
Aydınlar,” Türk Yurdu, Sayı 153, s. 133-139.
BATMANKAYA, Murat (2011), “Bihruz Bey Yahut Bir Mirasharın Serencamı”, Roman
Kahramanları, Ekim-Aralık, Sayı 8,Sayı, s.58-60.
BARBAROSOĞLU, Fatma Karabıyık (2012), Moda ve Zihniyet, İz Yayıncılık, 5. Baskı, İstanbul.
BAUDRİLLARD, Jean (2004), Tüketim Toplumu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
BİRHEKİMOĞLU, Yasemin (2011), “Lakin Siz Her Vakitki Bihruz Beysiniz!..”, Roman Kahramanları,
Ekim-Aralık, Sayı 8, s.61-65.
FROMM, Erich (1996) Sağlıklı Toplum, (Çev: Yurdanur Salman- Zeynep Tanrısever), Payel Yay., 3.
Baskı, İstanbul.
GİDDENS, Anthony (2010), Modernliğin Sonuçları, (Çev. Ersin Kuşdil), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
GİRARD, René (2007), Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, (Çev. Arzu Etensel İldem), Metis
Yay., 2. Baskı, İstanbul.
GÜRBİLEK, Nurdan (2010), Kör Ayna Kayıp Şark, İstanbul, Metis Yayınları, 3. Baskı.
KOLCU, Ali İhsan (2005) Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, “Alafranga Züppenin Romanı: Araba
Sevdası”, Grafiker Yayınları, 1. Baskı, Ankara, s. s.87-93)
KUNDERA, Milan (2009), Roman Sanatı, Can Yay., (Çev. Aysel Bora), 3. Basım, İstanbul.
İNCEOĞLU, Yasemin- KAR, Altan (2010), “Yeni Güzellik İkonları: İnsan Bedenin Özgürlüğü Mü,
Mahkumiyeti Mi?”, Kadın ve Bedeni, Ayrıntı Yay., İstanbul.
MARDİN, Şerif (1999),Türk Modernleşmesi-4, 6. Baskı, İletişim Yay. İstanbul.
MAY, Rollo (2013), Kendini Arayan İnsan, Okuyan Us Yayınları, İstanbul.
MORAN, Berna (1997), Türk Romanına Eleştirel Bir bakış 1, İletişim Yay., İstanbul.
ÖKSÜZ, Elif (2011), “Cam ve Elmas” Romanında İletişim/Sizlik ve Yabancılaşma Temaları Turkish
Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or
Turkic Volume 6/3 Summer, s.1697-1704, TURKEY.
PARLA, Jale (1993), Babalar ve Oğullar /Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, İletişim
Yay., 2. Baskı, İstanbul.
SARAÇGİL, Ayşe (2005), Bukalemun Erkek/Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde
Ataerkil Yapılar ve Modern Edebiyat, İletişim Yayınları, 1.Baskı, İstanbul.
SAZYEK, Hakan (2013), “Grotesk-Yabancılaşma İlişkisi Bağlamında Tanpınar’ın Saatleri
Ayarlama Enstitüsü” Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic Volume 8/4 Spring, s.1243-1267, ANKARA-TURKEY.
TANPINAR, A. Hamdi (2006), Yaşadığım Gibi, Dergah Yay., İstanbul.
UÇAR, Aslı (2008) “Araba Sevdası ve Felatun Bey ile Rakım Efendi Romanlarında Mimetik Arzu”, Pasaj
Dergisi, Kasım 2007- Mayıs, Sayı 6, s.168-179.
YAVUZ, Hilmi (2010) Alafra
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.078 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.