ERGENEKON: Şor Türkleri
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Ekim 2019, 23:53:16


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: ERGENEKON: Şor Türkleri  (Okunma Sayısı 4046 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« : 20 Kasım 2013, 01:36:41 »

Efsaneler küçük bir parçasıyla gerçek, büyük parçasıyla hayaldir. Eski Türkler, dişi bir kurdun oğulları ve kızları olarak doğduklarına inanmıştı. Kolsuz ve bacaksız kalan tek bir oğulun çoğalmasıyla Demir bir dağın ardına saklanıp kalabalıklaşmasıyla. Sonra o dağı eritip çıkmasıyla. Atlas dergisi, Hun, Göktürk, hatta Moğolların türeyiş efsanelerinde geçen demir dağı aradı. Temir Tav adıyla bir kasabayı, Altay Dağları’nın kuzey yüzünde buldu. Ergenekon efsanesinin coğrafyasında yaşayan demirci Türk halkı Şorlarla tanıştı.

İşte, yıllar sonra yine, Güney Sibirya’dasın. Altay Dağları’nda. Zihninde yine aynı hayal haritası açılmış; o yay gibi kavisli, renkli, kuzeye, güneye ve en çok da batıya saplanan okların yer aldığı Türklerin göç haritası. Okları ters yönde takip etmiş, ama trenlere, uçaklara binerek takip etmiş, buraya gelmiştin. Bu defa bir efsanenin peşindeydin. Belki ilk efsanenin.  Bu okları bozkırda yağmur  gibi yağdıran ilk efsanenin. İlk doğumun, ilk  ama tuhaf masal çiftleşmesinin sonucu olan doğumun. Yaban bedenle yaban ruhun başlangıçta bir kez olsun birleşmesi ve bundan doğan bir koca kasırga. Mançurya’dan Macar ovalarına kadar esen, yüzyıllar boyu esen bir kasırga. Dişi bir kurt, bir erkek çocuk, kurt ve insanın birleşmesi, demir dağın ardında çoğalan bir halk, dağı eritme ve bozkırı titreten bir orda.

u efsane gerçek miydi? Bilmiyorum. Bu yer var mıydı? Bilmiyorum. Kimse de bilemez. Tek bildiğim, yalnızca tarih içinde geriye doğru bir yolculuk yapmadığım. Aynı zamanda, bir şamanın kendi bedeninden çıkıp yerin yedi kat altından göğün 40 kat yukarılarına uçup uçup, şu hayvanın bu hayvanın bedenini üzerine alarak yaptığı vecd yolculuğuna benzer bir yolculuğa da kendimi hazırlamış olmam. Masal zamanlarına bir yolculuk. Yazısız zamanlara, yaşadığım ülkenin kendi bilinçaltına, arketipine, bozkırın düşlerine, düş zamanlarına bir yolculuk.
Aslında, bilmediğim başka şeyler de vardı. Dün gece saatlerce konuşup sözleştiğimiz Altaylı rehberimiz ve el sıkıştığımız şoförümüz gelecek mi, onu da bilmiyordum. Bu coğrafyada zaman, çok şaşırtıcı bir şekilde, masallar dünyasındaki gibiydi. Çizgisel zamanın insanı koşullayan etkisi henüz güçlü değildi. Biz ise modern zamanın egemen olduğu bir ülkeden geliyorduk. Gerçi Gorno Altay’ın görünümü, buraya geldiğim beş yıl öncesine göre çok değişmiş, çizgisel zamana, küresel kapitalizme fazlasıyla adapte olmuş bir haldeydi. Ama bu durum herkes için geçerli değildi işte. Dün gece konuştuğumuz kişiler, söz verdikleri halde sabah ortalıkta yoktular. Daha önce de başıma gelmişti. Barnaul’dan sabah kalkan uçağa beni yetiştirecek rehberim gelmemişti örneğin. Yadırgamamaya çalışıyordum. Zaman kavramı çok farklı olmalıydı konuşup sözleştiğim insanların, zamanın kipleri ya da koşullandırmaları o kadar güçlü değildi.

Umudumuzu yitirmeden, Gorno Altay’daki küçük terminale gittik. Türkiye’ye hiç gitmemiş ama Kazakistan’da bir Türk üniversitesinde okuduğu için bizim Türkçemizi bilen, üstelik Kıbrıslı öğrencilerle arkadaş olduğu için hoş bir aksanla konuşan Altaylı öğrenci Altınay’ı cep telefonuyla arayarak yardım istedim. Onun sayesinde anlaştığımız bir sürücünün Rus malı eski Volga’sıyla, Sinan ve ben, yola koyulduk.
Nereye? Ergenekon’a.


Öyle bir yer var mı? Ya da Ergenekon, tarihsel bir gerçek mi?
Orta Asya tarihçisi L. N. Gumilyöv, Eski Türkler kitabında, tarihsel olayların, bu efsanede anlatılanları doğruladığını söylüyor. Ama hiçbir tarihçi, Ergenekon’un coğrafyasını açık seçik belirtemiyor. Batıda Aral Gölü, güneyde Gobi Çölü ve Altay Dağları’nın kuzey sınırında bir yerde olmalı. Çok geniş bir alan. Elimizdeki en güçlü ipucu demir madenleri. Efsanede geçtiği gibi demir madenleri olmalı bu yerde. Demirci bir halk olmalı hatta. Yine efsanedeki gibi etrafındaki yüksek dağlar, geçit vermemeli.

Türkler demircilik yaptı mı?

Barthold, ‘Türk, göçebelikten ayrıldığı vakit, Türk olmaktan çıkıyor’ demiştir. Zeki Velidi Togan ise Türklerin yalnızca göçebe savaşçı bir toplum olmadığını, ziraat ve madencilikle de iştigal ettiklerini belirtir. Kurganlarda bulunan halı ve kilim örneklerini de kanıt gösterir.
Togan, İran destanlarının Türkleri, en eski zamanlardan beri ‘çeliğe bürünmüş’ millet olarak tanımladıklarını belirtir. ‘Türk kavimlerinin yaptığı demirciliği, tarihten önceki zamanlarda dahi inkişaf ettirdikleri bir sanatları olarak kabul edebiliriz’ der ve Sibirya’da Minüsa havzasında bulunmuş, kabzası yüzüne doğru bükülmüş ya da kabzasının ucunda yuvarlak delik bulunan bakır bıçakları, kısa bronz kınları, hayvan süslemeleriyle dolu bakır eşyaları örnek gösterir. Tarihçimiz, Tiyenşan, Altay ve Sayan dağlarında madenci Türkler olabileceğini düşünmeyen tarihçilerin, bu madeni buluntuları, Çin ya da İran-Aryan etkisi saydıklarını da belirtir.
Millet bir atlı millet olduğu halde, hükümdarlık demirci, sanatkar, bilgin ve düşmanları tılsımlı taşlarla mağlup etmesini bilen, kehanette usta bir tahranlar zümresinin elinde olmuş ; Türk, Altaylıların, daha bidayette yarı göçebe olarak yaşayan demirci ve kahin zümresidir. Bu demirci hakemler imal ettikleri silahlara sarılarak ordularının başına geçtikleri zaman cihangir devletler kurmuşlardır.’
Bisk’i geçtikten yarım saat kadar sonra küçük bir Rus kulübesinin, buradaki adıyla daça’nın önünde Volga’mız duraklıyor.
Şoförümüz Yuri, eve bir şeyler bırakıp çıkıyor. Kısa bir süre sonra, asfaltın dışına sapıyoruz. Bir şose bu. Çukurları doldura doldura gidiyoruz. Lastiklerden biri ancak üç saat dayanabiliyor bu yola. Yuri’nin çıkardığı lastiğe bakıyorum, zaten her yanı yama içinde. Dişleri de kalmamış. Bir taş bile bu lastiği patlatabilir. Lastiği değiştirdik ama eskisini mutlaka tamir ettirmeliyiz. Yarım saat ilerideki ilk köyde, Yuri üzerinde bir otomobil resmi bulunan dükkâna giriyor. Sonra içeriden ince bir lastik ve içlikle çıkıyor.
Tekrar yola koyulduk. Sarı Çumbuş Deresi’ni geçiyoruz. İsimler tek tük de olsa Türkçeleştiğine göre Şor bölgesindeyiz demektir artık. Boş dönen kömür kamyonları, yolların karakterini ben belirlerim der gibi sarsıla sarsıla geçiyor yanımızdan.
Urnay Deresi’nin kıyısında mola istiyorum. Mundibaş köyü tabelasının yanında.
‘Taştagol’a skolka kilometre?’
‘Seksen’ diyor şoförümüz. Dev ağaçlı, sık bir ormanın içinde, sarp kayalıklarla taçlanmış dağlara doğru yükseliyoruz. Altay Dağları’yla Sayanlar’ın kesiştiği yere doğru.
Altay Dağları, Gobi Çölü’nden Batı Sibirya düzlüğüne, güneydoğudan kuzeybatı yönüne doğru aykırı bir açıyla 2 bin kilometre boyunca uzanır.
Bugünkü Çin, Moğolistan, Rusya ve Kazakistan sınırları içerisindedir. En yüksek noktası, 4 bin 506 metrelik kutsal Beluha (ya da Üç Sümer) Dağı’dır.
Altay, ismini altın madenlerinden alır ama biz altının değil demirin peşindeyiz.
Temirtav (Demirdağ) ve Taştagol’a (veya Taştagül) yakın en büyük yerleşim yerinin adı Kuznetsk’tir, şimdiki adıyla Novokuznetsk (bundan önceki adıyla da Stalinsk).
Kuznetsk, bu bölgeyi 1618′de Şor Türklerinden zorla alan Rusların verdiği bir isim. Demircilikle uğraşan Şorlara Rusçada ‘Demir eritme ustaları’ anlamına gelen, kısaca dökümcü diyebileceğimiz ‘Kuznet’ ismi verilmiş.
Bu bölgede dağda taşta demir var ve her yere de demirle ilgili isimler kondurulmuş. Yeni Kuznetsk, ülkenin en büyük demir çelik tesisleri arasında yer alan iki işletmeye de sahip. Kuznetsk kömür madenleri ise dünyanın en büyükleri arasında yer alıyor. Demir cevheri ise asıl olarak (Gornaya) Dağlık Şorya resmi adıyla bilinen bölgede çıkarılıyor.

Ergenekon destanının son bölümünde anlatılan coğrafyadan farksız bir yerdeyiz. Altay ve Sayan dağları, V şeklinde bir sapan gibi kuzeye açılıyor, güneye kapanıyor.
Bu dağların batı yakasının ardında şimdiki Dağlık Altay, doğu yakasının ardında ise Hakasya var. Biz ise Kemerovo’ya bağlı Dağlık Şorya bölgesindeyiz. Bu yüksek dağlar, kalabalık grupların güneyden kuzeye geçmelerini hep önlemiş. Bu sapan, kendini Gobi Çölü’ne, dağların güneyindeki bozkıra, Çin’e ya da tarihin çeşitli dönemlerinde kısa süreli egemenlik kurmuş kır imparatorluklarına karşı hep korumuş. Burada saklanan aileler, yeterince kuvvet topladıktan sonra, sapandan fırlatılan taşlar gibi bozkırın üzerine atılmışlardır.
Belki de, bozkırda savaş gücü demek, demirden yapılan ok, yay, mızrak gibi silahlar, zırhlar demektir. Bu demir vadisinde güç toplamak, silahça toparlanmak anlamına geliyor olmalıdır. Atilla Hunları’nın birkaç yüzyıl ortadan kaybolduktan sonra bir anda ortaya çıkıp Avrupa’nın içlerine kadar egemen olmaları da bunu anımsatmaktadır sanki.
Fakat, bu coğrafyanın sapan karakteri, ancak küçük bir halk topluluğunun yaşamasına elverişlidir. Tıpkı destanda anlatıldığı gibi:
‘Buralar, onlara çok dar geliyordu. Yaşamak da artık çok güçleşmişti. Dağlar arasındaki tek geçitten geçmek de yine çok zor idi. Hepsi bir araya gelip bu dar geçitten nasıl geçeceklerini düşündüler ve kurtuluş için bir yol aradılar. Hemen bu geçitte bir demir madeni vardı. Bu madeni işletir ve onları eriterek daima demir çıkarırlardı. Başka bir yol bulamayınca bu demir kapıyı eritip oradan çıkmaya karar verdiler. Hepsi bir araya gelip ormandan odunlar topladılar ve eşeklerle yük yük kömürler getirdiler. Ayrıca da körükler yaptılar; Topladıkları dağ gibi odun ve kömürleri geçidin önüne yığdılar; Ateşler yandı, körükler işledi ve geçit de eriyip parçalandı;’
‘Bu ovanın adına Ergenekon derlermiş. Kon sözünün manası (dağ beli, geçit) demektir. Ergene ise ’sarp’ anlamına gelen bir sözdür.’
Ergenekon sözcüğünün kökeni konusunda önemli bir araştırmaya rastlamadım. Ne ki, Divanü Lugati’t-Türk’te, ‘ergürme’ diye bir sözcük vardır ve erimek anlamına gelir. ‘Erildi’ diye bir sözcük vardır ki, o da ‘Duvarda bir gedik açıldı’ cümlesiyle açıklanır. Ergani maden kasabasına da adını veren ergime sözcüğünün, maden erimesiyle bağlantısı uzak gözükmüyor.
Dağlık Şorya demir bakımından zengin, Taştagol’a birkaç saat mesafedeki Kuznesk bölgesi de kömür bakımından bereketli. Demiri eritmek için gerekli olan kömür.
Aslında The Art of Steppes kitabında Jettmar, ‘Kutzenesk Alatau’ adlı bu bölgeyi, destanın geçtiği gizli vadi olarak tarif eder. Bu bölgenin daha geniş alanına verilen isim ise Minusinsk’tir. Ve Minusinsk, dünyanın belki de en büyük tarihöncesi mezarlığıdır. Meşhur Pazırık Kurganı’nın da bulunduğu Minusinsk’te sayısız mezar açılmıştır ve içinden, bozkır uygarlıklarının görkemli eserleri çıkmıştır.
Tarihçi Torday da bu bölgeyi, İÖ 3. yüzyıldan bu yana proto Türklerin egemen olduğu bu bölgeyi, kurt kültünün kalbi olarak niteler.
Eski Türkler için, nasıl ki kurt gökseldir, yani mavi kurttur, gök kurttur, demir de gökseldir, kutsallığın rengi olarak mavidir. Divanü Lugati’t-Türk’te, kılıç ‘kök temir’ mavi demir olarak ifade edilir. Belki de su katılmış demir, çeliğe dönüştüğünde göğün ışığını yansıttığı için ona ‘kök temir’ demişlerdir. Eski Türkler, kılıç üzerine yemin ederlerken ‘Anlaşmayı bozarsam, bu demir, (kök) mavi girsin kızıl çıksın’ derler (Kaşgarlı).



Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #1 : 20 Kasım 2013, 01:38:29 »

Temir-Tav

Molayı uzun tutmadık. Ama biraz ileride zorunlu başka bir mola daha verecek, bir trafik kazası yüzünden yarım saat kadar beklemek zorunda kalacaktık.
Artık yol giderek dikleşiyordu.
Ve işte Temir-Tav, yani Demir-Dağ. İsmine yakışır bir şekilde demir cüruflardan küçük dağlar oluşmuş kasabanın içinde. Kızıl bayraklar var tek tük. Madenci heykeli. Lenin heykeli. Kimisinden duman tüten uzun bacalar. Bir proleter kasaba olduğu nasıl da belli. Tabii Şorya’da Temir isimli bir kasabayla karşılaşacağımızı beklemiyorduk. Ergenekon’u ararken Temir-Tav’ı bulmak, bizi tabii ki de efsanenin coğrafyasında, efsanenin ta içine çekip alıyor.
Aslında bu coğrafyanın Ergenekon efsanesi olabileceğini tahmin eden fotoğrafçı arkadaşım Sinan Anadol. Bir efsanenin, mitolojinin gerçeküstü olduğunu bellidir, ama küçük bir oranda da olsa gerçeklikle örtüşür. Bu gerçeklik, tarihi ya da coğrafi olabilir, simgesel ya da burada olduğu gibi adıyla sanıyla Temir-tav da olabilir.
Bir efsanenin peşine düşmüştük.
Üstelik bin yıldan da eski, iki bin yıldan da eski bir efsanenin peşine. Kolları bacakları kesik çocuk, onu besleyen bir karga ya da kuzgun, emziren kurt, büyüten ve ona çocuk veren bir kurt. Demir dağı eritip çıkan ve adına kurt denen bir boy.
Bir efsanenin peşine düşmüştük ve şimdi efsane bizi kovalıyordu peşimizden.

Mavi Kurt

Kurttan türeyiş efsanesinin en eski örneğinde Hunların (Hiyung-nu) komşusu Vusunlar vardır. İÖ 2. yüzyıldan kalma Çin kayıtları anlatır:
‘Vusunların kralının adı Kun-mo’dur. Kun-mo’nun babası, Hiyung-nu’ların batı sınırındaki küçük bir toprak parçasında hüküm sürüyordu. Hiyung-nu’lar onu yakalayıp öldürür. Kısa bir süre önce doğmuş olan Kun-mo bir çöle atılır. Orada, ağzında bir et parçası tutan bir karga üzerinde uçar ve bir kurt gelip onu emzirir. (Hiyung-nu’ların) Şan-yu’su bu mucizeye hayran kalır. Çocuğu kutsal sayar ve büyümesi için serbest bırakır.’
Daha resmi olan diğer versiyon Han hanedanının yıllığından alınmıştır.

Her iki efsane de topraklarına tekrar yerleşen, ama boyunduruk altında olmaya devam eden Vusunların Hiyung-nu’lara karşı ayaklanmalarını anlatıyor diyebiliriz; Efsanenin kavmin kökenini değil de yalnızca yeniden doğuşunu anlatması dikkat çekicidir. Bu iki versiyon özellikle Vusunların yok oluşu konusunda birbirlerinden ayrılır: Bu yok oluş birinci versiyonda Hiyung-nu’lara bağlanırken, diğerinde Yu-çe’lere atfedilir.
Bu efsanenin Hunlardan yani Hyung-nu’lardan kaynakladığını düşündüren olgu da aynı efsaneye, Hunların soyundan gelen topluluklarda da rastlanmış olmasıdır. Çin kaynaklarında Tu-kiular olarak geçen Göktürklerin kurt efsanesi şöyle anlatılır:
‘Tu-kiular, Hiyung-nu’ların özel bir koluydu. Soyadları A-se-na’ydı. Bunlar diğerlerinden ayrı bir göçebe topluluğu kurmuşlardı. Ama on yaşında genç bir çocuk dışında tüm ailelerini yok eden komşu bir devlet bunları yendi. Düşman askerleri, çok küçük olduğu için çocuğu öldürmeye kıyamadılar. Sonuçta ayaklarını kesip otlarla kaplı bir bataklığa attılar. Orada çocuğu etle besleyen dişi bir kurt vardı. Çocuk böylece büyüdü ve sonra dişi kurtla çiftleşti. Dişi kurt hemen gebe kaldı. Çocuğun hâlâ yaşadığını öğrenen kağan öldürtmek için adamlarını gönderdi. Bunlar çocuğun yanında dişi kurdu görünce ikisini de öldürmek istediler. Dişi kurt hemen Kao-çang (Turfan) krallığının kuzeyindeki bir dağa kaçtı. (Gumilöv, burayı Altay Dağları olarak isimlendirir.) Bu dağda bir mağara vardı ve mağarada her tarafında yüksek dağların yükseldiği ve sık otlarla kaplı yüz li genişliğinde bir ova vardı. Bu dağa sığınan dişi kurt, on erkek çocuk dünyaya getirdi. Bu çocuklar büyüdüklerinde dışarıdan kadınlarla birleştiler ve bunlar da kısa bir süre sonra anne oldu, her biri bir soyadı alırken biri de A-se-na soyadını aldı.’
Çin Sui’lerin yıllığında ise yaklaşık elli yıl sonrasına dayanan başka bir öykü bulunur.

Kurt Başlı Bayrak
‘Bu ata dişi kurdun Tu-kiular döneminde nasıl temsil edildiğini kesinlikle bilmiyoruz.’ Böyle diyor Jean-Paul Roux, ‘Ancak kurt sonradan mavi, kök yani göksel olarak nitelendirilecektir.’
Kurdun sonradan edineceği ‘kutsal’ özelliklere daha o zamandan sahip olduğunu söyleyen Fransız tarihçi şöyle devam eder:
‘Gerçekten de Türkler (Tu-kiular) kendilerine ‘mavi Türkler’, yani ‘göksel Türkler’ anlamına gelen Kök Türk (ya da Kök Türük) adını vermişlerdir. Türklerden kalan ve daha önce sözünü ettiğimiz gibi kurt efsanesine değinmeyen yazıtlar, Bumin ve İstemi’nin üzerinde hüküm sürdükleri insanoğullarının (Kişi) Gök ile Dünya arasında ortaya çıkışını belirtir ve gökten gelen hükümdarın göğe benzediğini, gökten geldiğini (Tengri Teg, Tengride bölmüş) doğrular. Mavi Türklerin, en azından gökten gelen hükümdarlarının atası olan kurdun kendisi de gökten gelmiş olmalıdır.’
Kurt ata mitolojisi, Orta Asya’da yalnızca Hunlara, Türklere, ‘yeşil gözlü kızıl saçlı’ Vusunlara özgü değildir. Moğol Hanı Cengiz de kurt ataya bağlanır. Cengiz bir unvandır, asıl adı Temuçin ise ‘Demirci’ anlamına gelir.
Moğolların Gizli Tarihi’nde, Cengiz Han’ın köken miti Yukarı Asya’daki mitlerin en karmaşıklarından biri olarak nitelenir. ‘Çeşitli etkilerle hızla bozulmuş ve daha yakın tarihli yerli ya da yabancı versiyonlarda tamamen farklılaşmış, zor tanınır hale gelmiştir’ der Roux.


Gizli tarih söze şöyle başlar: ‘Cengiz Han’ın kökeni Börteçine’dir (mavi kurt) ; Yukarıdaki Göğün sahibinin vekilidir. Karısı Koa Maral’dır (boz dişi geyik). Denizi aşarak gelmiştir. Onon nehrinin kaynağında Burkan Kaldun’da kampını kurduğunda Bataçi-kan doğmuştur.‘
Manas destanının Er-Töştük hikâyesinde, babasının Tanrılara yakarışından sonra dünyaya gelen kahraman da mavi kurda benziyordu, yırtıcı bir hayvan gibi cesurdu, gök/mavi yeleliydi, mavi demirden bir zırh giyiyordu; bir elinde demirden mavi bir kalkan, öteki elinde demirden mavi bir mızrak tutuyordu.
Uygurların Oğuz-Kağan destanı, onun doğuşunu şöyle anlatıyordu:
‘Gök mavisiydi sanki, benzi bu oğlancığın!
Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu oğlancığın!’
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi adlı iki ciltlik kıymetli eserinde, bu destandaki mavi yüz sözcüklerini yorumlar:
‘Kötü bir insanın yüzü, elbette kara idi. İyilerin de yüzleri, aktı. Ama kutsal insanların yüz rengi, gök mavisinden başka bir şey olamazdı. Çünkü gök, Tanrı’nın oturduğu ve hatta bazen, Tanrı’nın kendisinden başka bir şey değildi. Oğuz-Kağan doğarken, yüzünün gök renkten olması, onun gökten geldiğini ve Tanrı’nın rengini taşıdığını gösteren bir belirti idi. Biz yanlış olarak Türklerin, “Gök Börü”, yani gök kurt dedikleri kutsal kurda, bozkurt adını vere gelmişiz. Aslında ise gök ile boz arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin kutsal kurtlarının rengi de gök idi. Çünkü o Tanrı tarafından gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değildi. Belki de Tanrı’nın ta kendisi idi. Tanrı, kurt şekline girerek Türklere görünüyor ve onlara başarı yolu açıyordu. Onun için de, kurdun rengi gömgök idi.’


Ögel’in bu görüşüne rağmen Kaşgari’nin sözlüğünde ‘kök’ sözcüğünün kimi yerde mavi, kimi yerde de göğün kurşuni rengini ifade ettiğini belirtmek isterim.
Bir efsanede, kaya resminde ya da dövme üzerinde, vahşi hayvan-otçul hayvan çifti varsa, genellikle bu köken mitini anlatıyordur, der Roux. Av hayvanının sırtına binmiş avcı hayvanı temsil eden hayvan resmi, aslında iki hayvanı dövüşürken değil, çiftleşirken göstermektedir. Fransız bilim adamı, bu resimlerdeki hayvan çiftlerinin Gök ile Yerin cinsel ilişki mitini ifade ettiğini söylemektedir.


Bu çift hayvan, Orta Asya’da pek çok köken mitinde gözükür. Tibetliler bir dişi maymunla bir orman rakşasasının birleşmesinden, Moğollar bir kurtla bir ala geyiğin birleşmesinden, Telesalar bir kurtla bir Hun Yagbu’sunun kızının ve Türkler Hun şehzadesiyle bir dişi kurdun birleşmesinden türediklerini varsayarlar.
Orta Asya tarihçisi Gumilöv son iki efsanenin çok eskilerde, muhtemelen bu halkların Büyük Gobi Çölü’nün güney uçlarında yaşadıkları dönemde ortaya çıktığını söyler. ‘Çünkü mitoloji, tarihi politik olayları ve etnojenasyonu bir dereceye kadar doğrulamaktadır.’
Freud, Totem ve Tabu’da yazar: ‘İlkel insanlara göre, kişinin asıl parçasını oluşturan, addır; bir kişinin ya da ruhun adı bilindiğinde, bu adı taşıyan üzerinde belirli bir güç elde edilmiş olur. Durkheim de böyle düşünür: ‘İlkel insan için ad yalnızca bir sözcük, seslerin birleşmesi değildir, varlığın bir parçasıdır.’


Orta Asya geçmişinde, hayvanın adının söylenmesi yasağı, av ayininin zorunlu kuralıdır. Eğer ad söylenirse av kaçar. Jean-Paul Roux, Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar eserinde, Oğuzlarda kurt sözcüğünün bir tabu söz olduğunu söyler. Çünkü eski Doğu Türkçesinde kurda böri, Moğolcada ise cino deniyordu. Ve Açena’daki çena sözcüğünün Moğolca kökenli kurt olduğu kabul edilir. A takısı, Gumilöv’den öğreniyoruz ki, Çincede saygı ifadesi olarak kullanılırdı. Yani asena ya da açina, asil kurt anlamına gelir.
Anadolu’da kurda böcü de denir. Ve hem kurt hem de böcü (böcek) sözcüğü, kurtçuk anlamlarına da sahiptir. Bahaeddin Ögel de, Juan Juanların (Ya da Cücenlerin, kimi yazarlara göre Avarların), yani Göktürklerin başta sığındıkları sonra yendikleri gizemli halkın isminin ’solucan’ anlamına geldiğini yazar.
İşte Kuzey Çin’in fethi sırasında Toba’ları (Türkçe konuşan ve iki asır Çin’i yönetmiş meçhul bir halk) mağlup eden kabileler arasında Asena (Açina, Aşina) boyu da vardır. Beş yüz aileden oluşmuştur. Asena, Ordos’un batısında Hun şehzadesi Mugan’ın hâkimiyeti altına girmiştir. Ve 439 yılında ;Gumilöv anlatır- Tobalar Hunları yenip Hesi bölgesini (Huanhe ile Nan’şan arasını) tekrar Vey İmparatorluğu’na (Çin) katınca, ‘Prens Açina, beş yüz çadırlık tebaasıyla Altay Dağları’nın güney eteklerine kadar saçılmış olan Cücenlere sığınmış ve onlara demir döküp vermeye başlamıştı.’
Büyük Açina Devleti’nin yani Göktürklerin kurucusu Bumin Kağan’ın, Cücenlerle savaşma bahanesi yaratmak için yaptığı kışkırtma da ünlüdür. Bumin, Cücen Hanı Anahuan’ın kızını ister. Bozkırda bu tür talep, hakaret anlamına gelir. Anahuan, şöyle bir cevap gönderir:
‘Sen benim dökümcümsün (demircimsim). Bana karşı böyle bir isteğe nasıl cüret edersin.’
Bumin, bu sözlerin yazılı olduğu mektubu getiren Cücen elçisini öldürür ve savaş başlar. Savaşın sonunda Anahuan’ın intihar ettiği kaydedilmiştir.
Çinliler, Açina hanlarının tebaasına Tü-ku diyorlardı. Gumilöv’den öğreniyoruz ki, bu kelime ‘Türk + üt’ yani ‘Türk + ler’ şeklinde P. Pelliot tarafından Türkçe değil Moğolca çoğul ekiyle doğru bir şekilde çözülmüştür. Çünkü eski Türkçede bütün siyasi sözcükler Moğolca çoğul ekiyle kullanılır der Gumilöv. Tarihçimiz, Türk kelimesinin ‘güçlü, sert’ anlamına geldiğini söyler. A. N. Konakov’un iddiasını da burada söyleyelim: ‘Birleşmiş bazı kabileleri etnik yönden tarif etmek için ortaya atılmış bir kelimedir.‘
Tarihçi Gumilöv, Çinlilerin Türklerden bahsederken bazen Türk’e bazen kurt dediklerini yazar. Türklere saldıracakları zaman Çinliler şöyle der: ‘Yapılması gereken, göçebeleri kovmak ve kurtlara saldırmaktır.’
KAYNAK :

YAZI: ÖZCAN YÜKSEK / FOTOĞRAFLAR: SİNAN ANADOL

Ocak 2006 / Sayı 154 ATLAS DERGİSİ
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #2 : 20 Kasım 2013, 01:52:12 »

Ergenekon Efsanesinin CoğrafyasındaYaşayan Demirci Türk Halkı Şorlar

Andronovo, Güney Sibirya`da, Altaylardan doğan Yenisey ırmağının kıyısında küçük bir köyün adıdır. Meşhur Yenisey kitabeleri ve başka arkeolojik eserler bu köyde bulunmuştur. Bu köy, en eski zamanlardan beri Abakan Türkleri`nin oturduğu Abakan bölgesindedir. Abakan, hem Yenisey`in kollarından birinin, hem de bu suyun Yenisey`le birleştiği yerde bulunan şehrin adıdır. Bu bölgede yaşayan Türkler “Abakan Tatarları” olarak anılıyordu. Daha sonra Ruslar bunlara “Minusinsk Tatarları” dediler. Minusinsk Abakan`ın yakınında, çok daha sonraki dönemde kurulan bir şehirdir. Özbeöz bir Türk kavmi olan Abakan Tatarları`nı oluşturan boylar şunlardır: Kaş, Koybat, Sagay, Kamasin, Beltir, Sor, Kızılkaya, Aba Kızıl, Tuba, Küerik ve Hakas. Şimdi Rusların bunlara verdiği resmî ad “Hakas”lardır.

Şorlar, Batı Sibirya`da Demirci Aladağı çevresindeki Kondoma, Tom ve Mrass ırmakları kıyılarında; Kuzedeevo, Mıski ve Taştagol nahiyelerinde yaşamaktadırlar. Bu bölge Kemerova yönetim biriminin sınırları içinde kalmaktadır. 1983 sayımına göre Şor Türkleri`nin nüfusu 16.000`dir. Aynı bölgede yaşayan Televüt Türkleri ile iç içedirler Bunların 12 bini Kemerova şehrinde diğerleri Kemerova`nın kaza ve köylerinde yaşamaktadırlar Nüfusları gittikçe azalmaktadır.

Şor adı kızak anlamına gelmektedir. Önceleri Ruslar, Şorlar da dahil Batı Sibirya`da yaşayan Türk topluluklarının tamamına Tatar adını vermekteydi. Bu Türk topluluğu için Şor adını ilk olarak ünlü Alman  Türkologlardan  Wilhelm Radloff, 1860 yılında kullanmıştır. Şorlar 17 soya (söök) ayrılır. Bunlar; Kara Şor, Sarı Şor, Ak Şor,Tayeş, Keçin, Kızay, Kobıy, Kıy Karga, Çeley, Kalar, Sebi, Tartkın, Kereş, Çoral, Aba, Çettiber adları ile anılır. Aba ve Çettiber soyları bugün artık mevcut değildir.

Şor Türkleri 1683 yılında diğer Sibirya Türk toplulukları gibi Rus hakimiyeti altına girmişlerdir. Oldukça yoksul bir hayat sürmektedirler. Ancak yaşadıkları bölge özellikle demir, kömür, kurşun, çinko, barit, arsenik ve altın madenleri bakımından oldukça zengindir. Şor Türkleri çok eskiden beri yerleşik hayat düzenini sürdürdükleri halde, uzun süredir, demircilik, balıkçılık, avcılık gibi işlerle geçinirler.

Şorlar eskiden Şamanlığa bağlıydılar. Ancak Rus istilasından sonra Hıristiyanlaşmışlardır.

Şive tasniflerinde Kuzey-doğu Türk şiveleri içinde ele alınan Şor Türkçesi, Hakas grubu ağızlarındandır ve kendi içinde iki kola ayrılır: Birincisi Eski Türkçe`deki d sesini z sesine çeviren Mrass kolu ve aynı sesi y sesine çeviren Kondom koludur. Mrass kolundaki azak, kazan, kuzuruk kelimeleri, Kondom kolunda ayak, kayan, kuyruk şeklindedir. 20. yüzyılın başlarında kullanılan yazı dili Mrass koluna dayanıyordu. Günümüzde Şor Türkçesi`ni bilenlerin sayısı 10 bini geçmez. Günlük hayatta kullananlar ise 914 kişidir.

Son yıllarda Şor Türkçesi`ni yaşatma çabaları artmıştır. Şor çocukları için ilkokul seviyesinde kitaplar hazırlanmış ve Novokuznetsk`te Şor Dili Bölümü açılmıştır. Ayrıca Şor Türkçesi`nin söz varlığını ortaya koymak için sözlük çalışmaları yapılmaktadır. Şor Türkleri 1927`den 1929`a kadar Kiril esaslı alfabeyi kullanmışlar, 1929`da Latin harflerine geçmişlerdir. 1938 yılında ise 1929`da terk edilen alfabeyi tekrar kabul etmişlerdir.


Şor Türklerinin adetlerinden biri olan ateş söndürme olayı;

Ölünün kırkıncı gününde ruhlar âlemine uğurlanırken yapılan törende, söndürülen ateş, ölünün bu dünyayla ilgili son bağının da yok edilmesi anlamlarını taşımaktadır. Altay, Hakas ve Tuva Türklerinde olduğu gibi Şorlarda da ateşin ruhu kadındır.(Surayya Sartakova Ak Çoluşpa Atlayım  1995: 195)

Şor Türklerinde Destan;

Destanlara göre alplar çok eski çağlarda, dünya yaratıldığı zamanda yaşamışlardır.Alplar daha küçükken avlara, savaşlara iştirak ederler. Alplar uyuyan düşmanı öldürmezler; düşmanını hile ile öldürenler Alp sayılmazdı. Uyuyan düşmanı öldürme, düelloda hile yapma, ancak masallaşmış destanlarda görülür. Altaylılardan Şor boyunun folkloru Dırınkova tarafından “Şorskiy Folklor” adıyla neşredilmiştir. Bu eserde bu boyun kahramanlık destanları vardır. Altaylı Şor`ların “Kan Mergen” destanı bu alpın kavminin yaşadığı zamanı şöyle anlatıyor: (Prof. Dr. Abdülkadir DONUK )
Pek eski çağda idi bu…
Şimdiki nesilden önce,
eski nesilden sonra olmuştu bu…
Kaşıkla yer bölündüğü
kepçe ile su üleşildiği,
yer yer olup yaratıldığı,
yer yarılıp ağaçlar bittiği
ağaçlar yarılıp tomurcuklandığı,
kayın ağacı yapraklar açtığı çağda
bir ulus yaşamıştı…

 

Hun, Göktürk, hatta Moğolların, demir bir dağın ardına saklanıp kalabalıklaşan sonra o dağı eritip çıktıklarını anlatan Ergenekon ve türeyiş efsanelerinde adı geçen demir dağın Şor Türklerinin yaşadığı coğrafi bölge olduğu sanılmaktadır. Temir Tav adındaki kasaba , Altay Dağları`nın kuzeyinde yer almaktadır.

Yaşadıkları bölge Rusya tarafından bilinçli geri bırakılmış, sosyoekonomik ve kültürel sorunlar çözülmemiştir Bölgede Türk yerleşim birimleri susuz, elektriksiz ve yolsuz bırakılmıştır Şor Türklerinin elinden topraklan alınmış, kömür ocaklarında çalışmaya mahkûm edilmiştir.

1917 yılma kadar kendi alfabelerini kullanan Şorlara Ruslar zorla Kiril alfabesini kabul ettirerek kültürlerini yok etmeye çalışmışlardır Bunun sonucu 16.000 Şor Türkü`nden sadece ana dilini bilen 900 kişi kalmıştır

Şor Millî Hareketi, özellikle Türk milliyetçiliği ve kültürü muhafaza üzerinde çalışmalar yapmaktadır. Pedagoji enstitüsünde son yıllarda açılan Şor dili bölümü, Rusya Federasyonu`na rağmen eğitimini sürdürmeye çalışmaktadır.

Semey nükleer poligonunda yapılan nükleer denemeler, kömür ocaklarından çıkan radyoaktivite ve kömür tozları Televütler gibi Şorları da etkilemiş, çok sayıda çocuk hasta ve sakat doğmuş, ölüm oranlan artmıştır.

Bütün bunlara rağmen ata folklorunu, kültürünü ve dilini kanlarında saklayarak, Türk kimliğini unutmadan bugünlere gelmesini başarmışlardır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #3 : 20 Kasım 2013, 01:53:46 »

ŞOR TÜRKLERİ  
































Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #4 : 20 Kasım 2013, 02:27:10 »

Kandaşlarim umarim beğenirsiniz. Resimleri bulmakta cok zorlandim , Rusca kaynaklari taradim valla.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.057 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.