Son iletiler
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 04 Ağustos 2020, 16:27:20


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 : Bugün 15:17:39 
Başlatan Yürekli-kam - Son ileti Gönderen: Alangoya
Veysel ağabeyim ne kadar güzel anlatmış Türklüğe olan sevdamızı...

Kan bağı bulunmayana kardeşim diyenler; bilinçli yahut bilinçsiz, kendi çıkarları için bu tür söylemlerde bulunurlar. Milletinin refahını düşünmek yerine menfaatleri, makam mevki sahibi olabilecekleri yönündeki vaatlere göre döneklik, yalakalık yaparlar. Oysa Türkçü, ferdî değil; ulusal düşünür. Türk milletinin huzuru için çabalar. Bu, Türk'ün ne kadar yüce gönüllü olduğunu gösterir; ancak Türk olmayana, Türk'e düşman olana karşı tam tersidir. Bencil olanlar bunu tabii anlayamaz. Kendi soyundan olmayana yaranmaya çalışacak kadar alçalanlar için soyculuk elbet tuhaf gelecektir ve hoş karşılamayacaklardır.
Onlar mankurtlaşmış, beyinleri yosunlanmıştır. Türklüğe olan bağımızı anlayamazlar. Oysa, en güzel sevdadır Türk ırkçılığı.

Atsız Ata gibi dik duruşlu bir bilgemizin var olması ve onun yolundan gidiyor olmak bizim için bir onurdur.
Çevremizdeki amaçsız, vasıfsız insanları gördükçe Türklük duygularımız şahlanır; Türkçü olmak gurur verir.
Türkçülük yalnız fikrî değil, fiilîdir. Tüm yaşantımız Türkçülüğümüze göre şekillenir. Bu ayrı bir zevktir. Düşmanlara karşı kin beslemek ve günden güne kinimin artması bile bana anlayamadığım bir zevk veriyor. Türklük için yaşıyor olmak mutlu ediyor.
Yalnız Türk'ü sayıyor, Türk'ü seviyorum.

En güzel sevdadır Türk ırkçılığı.
Türk'üm, Türkçüyüm. Ne mutlu Türk doğana, ne mutlu Türk ırkçısına!

 2 
 : Bugün 02:56:25 
Başlatan Yürekli-kam - Son ileti Gönderen: ALBASTI
Düşün icinde tonlarca yükle bir gemi
Düşün kalbimde sadece sen olan beni
Simdi söyle hangimizin yükü daha ağır,
Ben ruhu aşkının esaretinde bir serseri.

 3 
 : Bugün 02:38:19 
Başlatan Yürekli-kam - Son ileti Gönderen: ALBASTI
Gecenin kör karanlığında iz bulamıyorum,
Aşkın delirtiyor beni kendim olamıyorum,
Ruhum bir cenderece oradan çıkamıyorum,
Ya tut elimden al beni kendi düzlüğüne,
Yada bu zifiri dünyadan sensiz gidiyorum

 4 
 : 03 Ağustos 2020, 23:15:47 
Başlatan Tunga Bey - Son ileti Gönderen: Tunga Bey
Film, savaşta oğlunu kaybeden bir Kırımlı babanın, oğlunun ölüsünü Kiev'den alıp, ana yurdu olan Kırım'da gömmek için çıktığı yolculuğu konu ediyor.

Yönetmen Nariman Aliyev’in çektiği filmde baş oyuncular Türk, onun dışında oyuncu ve yapım Ukraynalılardan oluşuyor.

Ancak filmin adıyla ve öyküsüyle bir Türk filmi.

"Evge" Kırım ağzında Eve demek.

Ukrayna-Rus savaşında Ukrayna için savaşıp ölen bir Kırımlı Türk olan Nazim'in ölüsünün babası tarafından yurduna taşınması sırasında yaşanılanlar anlatılıyor.

Duygusal öyküleme türündeki filmde Kırımlı Türklerin ufak ağız (söyleyiş) başkalığı dışında  bizimle aynı Türkçeyi konuştuklarını görüyorsunuz.

Filmde geçen etkileyici bir sözü paylaşalım: "KIRIM, BİZİM KUDÜSÜMÜZDÜR".

Bu arada öyküsü anlatılan bu Türk ailesinin bir özelliğini daha öğreniyoruz. Bu aile Kırım'dan işgalci ruslar tarafından zorla sınır dışı edilmiştir.

İşgal altında olan yurtlarımızdan Kırım'ı ve kandaşlarımızı bize gösteren bu değerli yapımı izlemenizi öneriyorum.

Evge filmi, DigiTürk (bein connect) üzerinden izlenebilir.

 5 
 : 03 Ağustos 2020, 21:25:59 
Başlatan Kaan ULAŞ - Son ileti Gönderen: Kaan ULAŞ
Suriyeliler için İdlip'te yıl sonuna kadar 50 bin ev yapılması planlanıyormuş.
Ben bunu destekliyorum, çünkü bu suriyeli kahpe arapların zaten maddi zararı oldu devletimize ve olmaya da devam edecek nasıl olsa. En azından ülkemizden çıkmış olur bu çok az bir kısım da olsa.

 6 
 : 03 Ağustos 2020, 21:18:17 
Başlatan Yürekli-kam - Son ileti Gönderen: Kaan ULAŞ
Chp'nin başındaki şimdiki Kemal Kılıcdaroğlu aynı sağır İsmet gibi sanırım asla koltuğu bırakmayan pişkin bir lider ve bu zat Chp'nin başında oldukca asla bir çacık olmaz.

 7 
 : 03 Ağustos 2020, 21:02:29 
Başlatan Yürekli-kam - Son ileti Gönderen: Kaan ULAŞ
Kan bozulması

Bana göre başımıza örülen çorapların yegane sebebi.

 8 
 : 03 Ağustos 2020, 20:43:20 
Başlatan Batur Alp - Son ileti Gönderen: Kaan ULAŞ
Daha önce kaleme aldığım bir yazıyı otağın sayfalarında kaybolup gittiği için ve son zamanlarda şahsım hakkında yakım çevremce de oluşan samimiyetsiz anlaşmazlıklar nedeniyle tekrar yayınlıyorum.

Ülkemizde yaşayan çeşitli etnik döküntülerin ve Türk kanı taşıyan, fakat beynini anti-Türkçü kurum, kuruluş, cemaat veya kişilere dölleten akıl fukaralarının son zamanlarda dillerine pelesenk ettiği bir kavram var.

Tarih, Antropoloji ve Etnografya gibi ırkları tasnif etmede ana faktör olarak kullanılan bilim dallarından bihaber olarak yaşayan bu zihin fukaralarına göre; ''Anadoluya gelen Türk kitleleri yüzyıllar içerisinde yerli halk ile harmanlanarak Türklük özelliklerini yitirmişler ve farklı toplulukların karışımıyla melez bir toplum haline gelmişlerdir.''

Bu münevver güruhun aydın beyinlerinden(!) fırlayan eşsiz vecizelere göre, bu topraklar içerisinde gerçek manada Türk unsuru bulunmamaktadır. O halde devletin milli bir yapıya bürünerek Türklüğün üst kimlik olarak kabul edilmesi gereksizdir.

Evet, gerçekten de söyledikleri gibi bir durum var olsaydı demeçlerinin haklılığından bahsetmek mümkün olabilirdi. Fakat, iş gerçektende öyle mi?

Şimdi, aslında hepimizin bildiği, fakat bir çoğumuzun üzerinde yeterli manada düşünerek sağlam bir görüş oturtamadığı ''melezlik'' tartışmasına tarihsel bilgiler ışığında kısa ve öz haliyle cevaplar arayalım..

Türkler bu topraklara ne zaman ve nasıl gelmiştir? Anadoluya geldikten sonra yerli halk ile bir karışıma uğramış mıdır yoksa saflığını muhafaza mı etmiştir?

Türkler, tarihin çeşitli devirlerinde Anadolu toprakları üzerinde bulunmuşlar, kimi zaman İstanbul’u kuşatmışlar (Avarlar), kimi zaman da Bizans ordusunda paralı askerler olarak görev almışlardır (Peçenekler).

Hatta bundan çok daha önce Hun Türklerinin Anadoluya keşif amaçlı akınlar düzenlediği de bilinmektedir. Fakat, ırkımızın Anadolu topraklarına
topyekün yerleşmesi Selçukluların öncülüğünde başlamış ve yüzyıllarca süren bir göç dalgasının neticesinde Anadolu tam manasıyla bir Türk yurdu
haline gelmiştir.

1040 yılında Dandanakan’da Gazenliler’i bozguna uğrutarak devletini kuran ve 1071 yılında Bizans’ı hallaç pamuğu gibi fırlatıp ''Konstantinapolis''e çekilmeye mecbur kılan Selçuklular, yurt arayışı içerisinde olan Türkmen kitlelerini Anadolu’ya yönlendirmişler, boy beğlerine elde edecekleri toprakların yönetimini vereceklerini garanti etmişlerdir. Akabinde, yeni toprak arayışı içerisinde olan Oğuz boyları akınlarını Anadolu üzerinde sıklaştırarak muhtelif yerlerde küçük devletçikler(beylikler) kurmuşlar, Asya’dan getirdikleri kültürlerini yeni edindikleri yurtlarının her köşesine taşımışlardır.

Malazgirt sonrasında kurulan beylikler şunlardır;

İzmir beyliği: Oğuzların Çavuldur boyundan olan Çaka Bey tarafından 1081 yılında İzmir dolaylarında kurulmuştur.

Dilmaçoğulları beyliği: Doğu Anadolu’da Erzen ve Bitlis’te, 1085-1192 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir Türk beyliğidir. Kurucusu
Dilmaçoğlu Mehmet Bey’dir.

Danişmendliler: 1071-1178 yılları arasında Sivas, Malatya, Kayseri, Tokat, Amasya ve civarında hüküm süren bir Türkmen beyliğidir. Kurucusu Danişmend Ahmet Gazi’dir.

Saltuklu Beyliği: Emir Saltuk tarafından kurulmuş, Erzurum ve civarında 1092-1202 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Mengücekler: Erzincan, Kemah ve Divriği’de, on birinci yüzyılın sonundan, on üçüncü yüzyılın sonuna kadar hâkim olan Türk beyliğidir. Mengücek Gazi tarafından kurulmuştur.

Ahlatşahlar: Van Gölünün batı sâhilinde bulunan Ahlat’ta, 12. asrın başlarında kurulmuş olan bir Türk devleti. 1100 senesinde Sökmen el-
Kutbî tarafından kuruldu.

Çobanoğulları Beyliği: Kastamonu'da Türkiye Selçuklularının uç beyi (beylerbeyi) olarak bulunan, Oğuzların Kayı boyuna mensup Hüsâmeddîn Çoban tarafından kurulmuştur.

Artuklu Beyliği: 1101-1409 yılları arasında başkenti Diyarbakır, güneydoğudaki, Mardin, Hasankeyff ve Harput bölgelerinde hüküm sürmüş
bir Oğuz Türkmen Beyliğidir.

İnançoğulları Beyliği: İnançoğulları, Germiyanoğulları hânedânındandır. Fakat İnanç Bey'le babasının hangi Germiyan beyinin oğlu veya kardeşi olduğunu şimdilik bilinmemektedir. "Lâdik" denen Denizli başkent olmak üzere Denizli bölgesinde hüküm sürmüşlerdir.


Görüldüğü gibi, Malazgirtten kısa bir süre sonra Anadolu topraklarının neredeyse tamamına Türk beğleri hakim olmuş, göçebe Türk kültürü yerleşik bir hal alarak sağlam temeller üzerinde yükselmeye başlamıştır.

Peki, Türk beylikleri Anadoluya girerek bu yeni yurdun çeşitli bölgelerine iskan ederken, Anadolu’da Türklerden önce de var olan yerli unsurlar ne yapmaktaydı? Rum, Ermeni, Gürcü ve azınlık bir Kürt topluluğu Türkmen beyliklerinin yayılmacı politikalarına karşı ne yaptılar?

Gerçek şu ki, Selçuklular ve onların önderlik ettiği kalabalık Türkmen kitleleri henüz Anadolu topraklarında bulunmazken; Anadolu halkı Bizan-Arap savaşları, Malarya Salgınları ve şiddetli depremlerin etkisiyle büyük kırgınlar geçirmiş, halkın bir çoğu ölmüş ve bir kısmı da göç etmeye mecbur kalmıştır. Yani Türkler bu topraklara girdiğinde karışarak harmanlanacak yoğun bir kitle şöyle dursun, arazilerin büyük bir kısmında yaşamlarını sürdüren topluluklarla bile karşılaşmamışlardır. Bakın bu konu hakkında bazı tarihçiler neler söylemiş:

"Türk fethi esnasında Anadolu'nun pek büyük bir kısmı, bilhassa Orta, Güney ve Batı Anadolu bölgeleri nüfusu çok az, hareketsiz, bir kelime ile, geri kalmış bir ülke manzarası gösteriyordu. Öte yandan Sâsâni-Bizans ve Arap-Bizans çekişmeleri, Anadolu'daki halkın önemli bir kısmının yok olmasına ve Çukurova gibi birçok bölgelerin de korkunç bir şekilde tahrip edilmesine sebep olmuştu. Türkmenler savaşlarda ellerine geçirdikleri Hıristiyanları köle gibi kullandıklarından bunu çok iyi bilen Hıristiyanlar, onların harekete geçtiklerini görünce Adalara ve Rumeli yakasına kaçıyorlardı. Diğer taraftan Anadolu'da, topluca herhangi bir İslâmlaştırmanın olduğu üzerinde, Türk, Bizans, Ermeni ve Arap kaynaklarında bugüne kadar herhangi bir habere rast gelinmediği gibi, en küçük hadiselerin bile yer aldığı pek zengin Osmanlı arşivinde de bu hususta bir kayıt elde edilememiştir. Anadolu'da, Müslüman İspanya'daki gibi, bir dönme sınıfı da olmamıştır." (Faruk Sümer, Oğuzlar, Giriş)


“Elimizdeki tarihî kayıtlar, tek tek şahısların ve ailelerin İslam’ı kabul ettiklerini bildiriyor, ancak, Hıristiyan halkın toptan Müslüman olarak Türkleştikleri hakkında hiçbir haber vermiyor. Ön Asya Türklüğünün, Bizanslılar, Rumlar ve Ermenilerle toplu halde bir kaynaşma ve karışmanın olduğunu bildirecek kayıtlara da rastlanmıyor.” (Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, Sf: 207)

“Anadolu içlerine yayılan Türkmenlerin başarılarını kolaylaştıran başka şartlar da vardı. Abbasîlerden beri, Bizans-İslâm çekişmeleri devamınca
çok insan ölmüştü. Bizans’taki iç anlaşmazlıklar yüzünden Anadolu ihmal ediliyordu. Ağır vergi ödemeğe mecbur tutulan köylüler takatsiz düşmüş
ve nüfus seyrekleşmişti.” (İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, Sf: 134)



“Malazgirt zaferi ile Bizans’ın gücü kırılıp, Türkler karşısında bir ordu kalmayınca, Anadolu’da bir yayılma ve yerleşme devri başlar. Gerçekten,
tarihinde birçok kavim ve medeniyetlere sahne olan Anadolu’nun etnik yapısı, 1071’den sonra, öyle çabuk değişikliğe uğradı ki, bu büyük göç ve
yerleşme hareketi araştırılmadığı için Türkleşme hâdisesi bir sır halinde kalmış ve çok defa yerli halkların toptan Müslüman olduğu veya yok
edildikleri zannedilmiştir.” (Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, Sf: 281)



Buraya kadar Türklerin Anadolu’ya girişlerinden sonraki kısa bir dönemi tarihin ışığında süzgeçten geçirmiş olduk. Ayan beyan ortada olan bu bilgileri yetersiz kabul ederek, çürük iddialarında direnmeye çalışan hamakat abidelerinin var olabileceğinin bilincinde olarak konuya devam edelim. Varsayalım ki Türkler bu topraklara geldiğinde kalabalık kitleler ile karşılaştılar ve bir karışım olma ihtimali baş gösterdi. O halde karşımıza şöyle bir çelişki çıkmaktadır:

Tarihsel bir gerçeklik olarak yerleşik kültür göçebe kültürüne nazaran daha ağır basmakla birlikte onu etkisi altına alarak yok olmasına sebep olur.
Avrupa ovalarına yerleşerek kültürlerinden uzaklaşan ve asimile olan Türk boyları, bir avuç Medeni Uygur’u devlet mekanizmasının tepelerine
getirerek kısa sürede Türkleşen Moğol devleti herkesin malumudur. Oysaki Anadolu havzasında böyle bir olay vuku bulmamış, aksine Türk dili ve
kültürü ülkenin her yöresine yayılmış, Türkmen kültürü yeni din İslamiyetle biraz değişime uğramış, fakat öz değerlerinden kopmadan genişlemeyi sürdürmüştür.

Bununla birlikte aralıksız devam eden Türk göçleri Anadolu’daki Türk nüfusunun her geçen gün daha da artmasına neden olmuştur. Hem Cengiz
Han önderliğinde Asya’dan ilerleyen Türk-Moğol ordularından kaçan hem de Moğol ordularıyla beraber gelen kalabalık Türkmen kitleleri Anadoludaki
Türk nüfusunun artmasına büyük katkıda bulunmuştur.

Haçlı seferleri ile Anadolu’yu kahramanca savunan Selçuklular’ın zayıf düşerek 1243 yılında Kösedağ Savaş’ında İlhanlılar’a yenilmesi, Anadolu
Türkleri için yeni bir dönemin başlamasına neden olmuş, Anadolu siyasi birliği parçalanarak beylikler dönemi yeniden başlamıştır. Bu süreçte bir
çok Türk beyliği kurulmuş ve bu döneme ‘’ikinci beylikler dönemi’’ denmiştir. Bu dönemin haritası;



                           





Bu uzun süreç içerisinde Anadolu’daki gayri Türk unsurlar giderek artan Türk göçleriyle küçük bir azınlık olarak kalmış, velakin Türklerin farklı dinlere ve kimliklere olan hoşgörüye dayalı siyaseti sayesinde asimile olmadan yaşamayı sürdürmüşlerdir. 13.üncü yüzyılın sonlarında Osmanlı beyliğinin giderek güçlenmesi ve 1517 yılında Dulkadiroğulları’nı yenerek Anadolu siyasi birliğini tamamlaması Anadolu Türklerinin tek çatı altında toplanmasını sağlamıştır. Rotasını Avrupa'ya çeviren ve Balkanlar yolu ile seferler düzenleyen Osmanlı, fethettiği yerlere Anadolu’dan Türkmen ailelerini göndererek o yerlerin hakimiyetini elinde tutmayı başarmış, fakat yerli halkı kimlik, inanç, dil vs. yönlerinden baskı altına almamıştır.

Zaten, yükselen milliyetçilik akımları ve devlet mekanizmasının zayıflayışı ile bir zamandan sonra ayaklanmalar baş göstermiş, Osmanlı idaresinde yaşayan uluslar bir bir bağımsızlıklarına kavuşmuştur.

Yabancı Türkolog Jean-Paul Roux bu konu hakkında ''Osmanlı İmparatorluğunu oluşturan milletlerin dilleri ve kültürleri o kadar iyi korunmuştur ki, kısa bir süre içerisinde tüm özgünlükleriyle Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Arap devletleri bir bir kurulmuştu, hatta bir Kürdistan bile kurulabilirdi..’’ demiştir.

Hoşgörüsü tüm acun tarafından takdir edilen, hatta bu hoşgörü yüzünden yok olmanın eşiğine gelen Osmanlı devleti izlediği siyaset ile imparatorluk
içerisindeki gayri Türk etnisitelerin kendi dil, kültür ve inanışlarını muhafaza edebilmelerini sağlamıştır. Bugün devlet kayıtlarında var olan belgelere göre 1914 yıllarında 1 buçuk milyona yakın Ermeni’nin Türkiye sınırları içerisinde yaşamakta olduğu bilinmektedir. Bu Ermenilerin 300 bine yakını tehcir esnasında ölmüş, geri kalanı da yabancı devletlerin himayesinde kademeli olarak yurdumuzu terk etmiştir. Ek olarak 19.yüzyılda Ruslardan kaçarak topraklarımıza sığınan Çerkesler de Anadolu’ya yerleşmiş, fakat gerek onların dışarıya kız vermemeleri gerekse de Türk aile yapısının yabancıyla yapılan evliliğe müsaade etmeyen tutumu olası bir karışımın gerçekleşmesini engellemiştir. Bu Çerkesler hala topraklarımız içerisinde çeşitli bölgelerde yaşamlarını sürdürmektedir.

Nihayetinde Osmanlı’nın yıkılışı ve yeni Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla milli bir hüviyete bürünen devlet, 30 Ocak 1923’de Yunanistan ile bir
mübadele anlaşması yapmış, bir buçuk milyon Rum Yunanistan’a gönderilirken, yarım milyon Türk de Türkiye’ye getirilmiştir.(istanbuldaki Rumlar hariç)

Cumhuriyetin kurulmasından sonra yapılan nüfus sayımında da 13 milyonluk Türkiye içerisinde sayıları 1 milyon civarında olan Kürt topluluğun varlığı tespit edilmiştir. Bunların yanında sayıları diğerlerine nispeten daha az olan Çingene, Laz, Gürcü, Arnavut, Pomak, Boşnak gibi farklı gruplar da sınırlarımız içerisinde yaşamaya devam etmektedir. Görüldüğü üzere, 1071’den başlayan uzun süreç içerisinde Türklerin Anadolu topraklarına kitleler halinde göç etmesi ve burada yerleşik bir düzen içerisinde kalıcı hale gelmesi, Anadolu’da yaşayan azınlıkları yok etmek şöyle dursun kendi dil-kültürlerini koruyarak geliştirmelerine bile katkıda bulunmuştur. Hatta bu öyle bir katkıdır ki günümüz Türkiye’sinin ayrılıkçı isyanlarının temelinde yatan gerçeklik de budur.

Hal böyle olunca, tarihsel bilgiler ve belgeler her şeyi muayyen kılarken kendi kanı kırıklığını toplumun bütününe yansıtmak istercesine ‘Türk diye bir ırk yoktur’ diyerek Türk’e ''piç'' yakıştırması yapan dar beyinlilerin maksatlarındaki incelik kendiliğinden su yüzüne çıkmaktadır.

Bu tür miyavlamaları piyasaya sürerek kafa karışıklığı yaratmaya çalışan ve yükselen Türkçülüğü ''Türkler melezleşmiştir’’ diyerek kökünden bitirmeyi
amaç edinen soy fukaraları Türkçülerin tavizsiz tutumları sayesinde sayıkladıkları zırvaları bir bir yutmaya devam edeceklerdir.

Tanrı Türk’ü Korusun.
Kanı soyu Türk olanları ilgilendiren çok önemli bir konu bu

 9 
 : 03 Ağustos 2020, 19:00:20 
Başlatan ALBASTI - Son ileti Gönderen: ALBASTI
Bu nasıl adalet ya bu nasıl yönetim.
Teslim olan pekakaliyı affediyorlarda biz Türkçülere asla af yok.
Neymiş hakaret etmişiz aşağılamışız.
Yani devletin anasını siksen askere polise kahpece kurşun sıksan hic önemi yok affedilebiliyorsun da adamların kendilerine söz söylersen na mümkün.

 10 
 : 03 Ağustos 2020, 16:36:35 
Başlatan BABRAK - Son ileti Gönderen: ALBASTI
 ENVER PAŞA
(22 Kasım 1881, İstanbul - 4 Ağustos 1922, Tacikistan)
Ruhu Şad Olsun.
Saygıyla, Özlemle...

O vatan-millet aşkıyla yanıp-tutuşan, bu uğurda her şeyi ve her görevi gözünü kırpmadan yapan bir Türk milliyetçisiydi. Her insan gibi onun da belki hataları vardır, ama bu onun büyüklüğüne ve Türkçülüğüne gölge düşürmez. Buna bağlı olarak, 1911’de İtalyanlar Trablusgarp’ı işgal etmeye kalkışınca, Enver Bey de herhangi bir netice alamayacağını bile bile oraya gitti. Burada önemli görevlerde bulunduktan sonra, İstanbul’a dönmüş ve 23 Ocak 1913’teki Bab-ı âli baskınında yer almıştır. İktidar, İttihad Terakki’nin eline geçince Enver Bey de hızla yükseldi. Osmanlı Devleti’nin iç karışıklıklarla çalkalandığı bu yıllarda, 1914’te Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın bir suikast neticesinde ölmesi üzerine, bu göreve Enver Bey atandı. Bu arada padişaha da damat olması, onun ününü daha da artırdı.

Bugün özellikle birtakım tarihçiler tarafından, Osmanlı Devletini düşüncesizce I. Dünya Savaşına sokan kişi olarak Enver Paşa gösterilmektedir. Esasında Yakınçağ ve Türkiye Cumhuriyeti tarihçileri çok iyi bilirler ki, I. Dünya Harbi çıkmadan daha evvel büyük Avrupa devletlerinin Osmanlı ülkesi üzerine gizli planları ve andlaşmaları mevcut idi. Savaşın arifesinde Osmanlı devlet adamlarının Rusya ve diğer Avrupa ricaliyle yaptığı görüşmeler ve bunlardan bir sonuç çıkmadığı ortada iken; bizim kanaatimize göre, haksız bir şekilde, harbe girmenin bütün suçunun ve vebalinin Enver Paşa’nın omuzlarına yıkılması bir insafsızlık, insafsızlıktan öte birtakım art niyetlerden kaynaklanmaktadır, sanıyoruz.

Savaşa girmeden önce Osmanlı Devleti’nin genel durumunu çizmek gerekirse; ülkemiz 93 Harbi, Trablusgarp ve Balkan Savaşları gibi üst üste patlak veren muharebelerden yorgun, perişan ve önemli bir toprak kaybıyla çıkmıştı. Ordunun elinde doğru dürüst silah olmadığından başka, Osmanlı ekonomik ve siyasi açıdan bir buhran yaşıyordu. Zaten Avrupa’nın gözünde “hasta adam” vaziyetindeki bu memleketin ayağa kaldırılması ya da ipinin çekilerek öldürülmesi yönünde tereddütler vardı. Birkaç sonuçsuz girişimin haricinde, ileriye ve gelişmeye dönük hiçbir çalışma olmadığından, Türkler sanayi ve teknik bakımdan da çağın oldukça gerisinde kalmıştı. Osmanlı’yı asıl zayıflatan neden buydu.

Her halukârda I. Dünya Savaşı çıkacaktı ve harbin büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde cereyan edecekti. Çünkü Fransa ve İngiltere gibi Avrupa devletleriyle, Rus çarlığının yeni sömürgelere sahip olma, hammadde kaynaklarına ulaşma, sıcak denizlere inme gibi idealleri sadece Osmanlı Devleti’nin yönetimindeki bölgelerde kazanılabilirdi. Kim galip gelirse gelsin, Türk ülkesi mutlaka parçalanacaktı. Esasında Avrupa’da bu pastanın paylaşımı hususunda Almanya ile diğerlerinin arası açılmıştı. Almanya da aynı amaçlar için harekete geçmiş, bu yüzden onun dünyaya tek başına hâkim olmasını engellemek isteyen ülkeler karşısına dikilmişlerdi. İngiltere, Fransa veyahut da Rusya’nın Alman topraklarını zapt etmek suretiyle sahip olacağı önemli bir menfaat yoktu. Durum Almanya açısından da benzerdi. Yani onlar da İngiltere ve Batı Avrupa’da hâkimiyet kurmakla bir kazanç sağlayamazlardı. Tarihte olduğu gibi, günümüzde de bu topraklar yeraltı ve yerüstü fakiri bölgelerdir. Dolayısıyla doğuya doğru açılmaktan ve buraların hammadde zenginliklerine ulaşmaktan başka çareleri gözükmüyordu.

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.243 Saniyede 17 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 1q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.