OTORİTE
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 27 Mayıs 2020, 11:29:23


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: OTORİTE  (Okunma Sayısı 3046 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Batur Alp
Ziyaretçi
« : 09 Şubat 2010, 15:51:20 »

Cumhuriyetle idare olunan memleketlerin birçoğunda devlet başkanının pek az yetkisi vardır.Buhranlı zamanlarda Millet Meclisini feshederek seçime gitmek, yahut başbakanı görevinden geriçekmek gibi bir kuvveti yoktur.Türkiye'de de durum aşağı yukarı böyledir. Cumhurbaşkanının en mühim fonksiyonu başbakanı seçmekten ibarettir. Tabiî o da Meclisinin oyundan geçmek suretiyle değer kazanır.

Anayasalarda devlet başkanlarının yetkilerini son derece kısmak, geçmişteki bazı olayların doğurduğu korkunun neticesidir. Devlet başkanının sözü fazla geçerse diktatörlük olur endişesiyle yetkiler sınırlandırılmıştır.

Fakat devlet başkanından alınan yetkilerin korkulan sonuçlarına bu sefer başbakanlar veya partiler sahip çıkmaktadır. Bir memlekette diktatörlük olacaksa diktatörün cumhurbaşkanı veya başbakan olması arasında hiçbir fark olamaz.

Buna karşılık bazı devletlerde devlet başkanının büyük kanunî yetkileri vardır. Tipik örneğini Amerika Birleşik Devletlerinde gördüğümüz bu sisteme "başkanlık sistemi" denilmekte ve Amerika Cumhurbaşkanı aynı zamanda başbakanlık görevini de uhdesinde tutmaktadır.

Mantıkî olarak bir devletin en nüfuzlu ve otoriter şahsiyetinin devlet başkanı yani kral veya cumhurbaşkanı olması icap eder. Otoriteyi ondan alarak daha aşağı kademedekilere veya top yekûn bir partiye vermekte elbette isabet vardır denilemez. Bizim anayasamızda bir cumhurbaşkanının iki defa seçilmesi önlenmiştir. Aradan bir seçim devresi geçtikten sonra tekrar seçilmesine ise cevaz verilmiştir. Bununla aralıksız 14 yıl devlet başkanlığında kalacak şahsın, otoritesini çoğaltarak diktatörlüğe kayması önlenmek istenmiştir. Fakat bir partinin üst üste kazanacağı seçimde 16 yıl
memleket kaderine hâkim olması ve bu 16 yılda aynı şahsın başbakanlıkta kalması sakıncalı görülmemiştir.

Millet bir partiyi 16 yıl başta tutmak istediği gibi bir şahsı da pek âlâ 14 yıl devlet başında görmek isteyebilir. Demek ki anayasanın bu hükümlerinde millet arzusunu kısıtlayan bir özellik vardır. Acaba bir parti veya bir şahıs, anayasanın bu maddesinin, yani bir kişinin üst üste iki defa cumhurbaşkanı olamaması hakkındaki maddesinin anayasaya aykırı olduğunu ileri sürerek Anayasa Mahkemesine başvurursa nasıl bir sonuç alır? Bu, cidden meraka değer bir konudur.

"Türk devlet başkanları ikinci defa da seçilebilmeli, fakat ikinci devre yedi yıl değil de dört veya üç yıl olmalıdır" dersem bunu anayasa profesörlerinden bazılarının kabul edebileceği umulur. Fakat cumhurbaşkanlarının yetkilerinin çoğaltılması teklifine şiddetle karşı koyacakları muhakkaktır.

Otorite, disiplini sağlayan baş faktördür. Disiplin ise gelişmenin, sonuç almanın, büyümenin, ilerlemenin, medeniyetin şartıdır. Türkiye'nin geçirdiği son siyasî buhranda devlet başkanının işe karışması olmasaydı yatışma bu kadar çabuk olmayacaktı.Belki de çok tatsız olayları önleyen bu karışmayı bazı mebuslar anayasaya aykırı buldular. Peki ama bir cumhurbaşkanının görevi yalnız başbakanı seçmek, elçileri kabul etmek ve kanunlara imza atmak mıdır?

Cumhurbaşkanının asıl görevinin yüksek hakemlik olduğunu söyleyenler de çıktı. Yüksek hakemlik için bir devletin başında bulunmaya ihtiyaç yoktur. Kavga eden partiler veya gruplar kendi istekleriyle her zaman bir hakem bulabilirler. Anlaşamamanın konusu çok defa hukuk ve kanun meseleleri olduğu için bu hakem bir hukuk profesörü olabilir. Türk devletinin başkanları ise daha başka ve hayatî konularda aracılık ve yatıştırıcılık yetkisini taşımalıdır.

Anayasa değişikliğinin 1969 Ekim’indeki seçimlerden sonra söz konusu edileceği anlaşılıyor. Bu değişiklik yapılırken şimdiye kadar edinilen tecrübelerden de faydalanarak anayasanın diğer yönlerini de düzeltmek çok yerinde bir davranış olur.
Bu arada devlet başkanlarının kanunî yetkilerini çoğaltmak, iki defa seçilmelerini sağlamak sözün kısası Türk milletinin alışık olduğu ve özlediği kanunî otoriter getirmek, Türkiye'nin hızla sürüklendiği anarşi yollarını kapamak için tedbirdir.

Şüphesiz bu düşünce ve teklife solcular saldıracaktır. Hani özledikleri ve taklit etmek istedikleri rejimlerde devlet başkanlarının protokolde ancak üçüncü sırayı işgal ettiği, parti genel sekreterinin devlet diktatörü olduğu grev, yürüyüş, muhalefet, itiraz haklarından her birinin en aşağı hapis ve sürgünle karşılık gördüğü solcular.

Onları şimdilik kendi yüksek felsefeleriyle bir tarafa bırakarak aklı başında olanları bu konu üzerinde dinlemek: Hukuk, sosyoloji ve tarih bilginlerinin düşüncelerini öğrensek, herhalde, daha sağlam bir millî temele oturmak bakımından çok hayırlı olur.


Ötüken, Kasım 1969, Sayı: 11 (71)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Batur Alp
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 09 Şubat 2010, 15:56:56 »

Başımızda Abd-ullah GÜL gibi işbirlikçi Cumhurbaşkanları olmadığı sürece kesinlikle yapılmasını istediğim en temel uygulamalardan birisi, Cumhurbaşkanının yetkilerinin genişletilmesidir.

Gerçi Atsız, Abd-ullah GÜL'ü görseydi yine bu makaleyi yazar mıydı ? Cevabı tartışmalı..  
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
AttilaHunTürk
Atsızcı
*
ileti Sayısı: 2.013


« Yanıtla #2 : 16 Kasım 2017, 11:36:21 »

Bu makalede Gökbilge Atsız atama katıldığım ve katılmadığım yerler mevcuttur. Tenkit olsun diye yazmıyorum , yanlış anlaşılmasın.

Şimdi evvela katıldığım husus şu, devlet başkanının yetkisi arttıkça otorite sağlamlaşır. İnsanlar yasalardan korkarken, o yasaları koyan gücün temsilini kafasında canlandırır. Devlet Başkanı ne kadar sert olursa yasalara uyan kesim de o kadar çok olur. İçimizde asayiş sağlanacak ise ve ülke topyekün kontrol edilecek ise yetkileri bölünmüş başkanlar yerine liderin kim olduğunun net olarak bilindiği güçlü bir başkan daha tercihe yatkındır.

Mesela ortada bir karmaşa var. Bu ülkenin lideri kim, cumhurbaşkanı mı, başbakan mı ? Bir bilinmezlik mevcut. Bu bilinmezlik de kimsenin hayrına değildir. Protokolde cumhurbaşkanı ama yasaları yapan hükümet yani başbakan. Eski sistemde cumhurbaşkanı sadece imza atan, yasaları inceleyip , aykırı gördüğünü meclise tekrar yollayan bir yetkili olarak görev yapıyordu. Görünüşte bazı yasaların yürürlüğe girmesine engel olabiliyormuş gibi görünse de meclis üçüncü kez yasayı yolladığında yasayı geçirmek zorunda kalıyordu. Bu da sadece erteleyebilme demekti. O halde sanıldığı gibi bir yetkiye sahip olmuyordu. Hem yasayı engellemek , eksiklerini bildirip meclise göndermek gibi bir görev yükleniyorsa , o halde niye senatoya geçilmiyor.
Hem milli egemenlik gibi bir şeyden bahsediliyorsa neden meclisin kararı sorgulanıyor.

Aslında bazı değerlerin tehlikeye girmesini engellemek için anayasaya aykırıysa geçmesin mantığı, bir önceki mevcut durumu korumaya, olası değişimleri engellemeye yöneliktir. Örnek vermem gerekirse şöyle anlatayım. Bir seçim oldu, Meclis düzenlendi. Sonra o meclis bir yasa yaptı. Anayasaya girdi. Sonra zaman geçti ve yeni bir seçim oldu. Meclis yeniden şekillendi. Onlar da yeni bir yasa yaptı. Ama o yasa bir önceki yapılan yasaya aykırı. Şimdi hangisi doğru bilinmiyor ama sistem öyle kuruluyor ki bir önceki yani eski yasa otomatikmen doğru kabul ediliyor ve yapılan yeni yasa anayasaya uygun değil diyerek meclise tekrar gönderiliyor. Yani eski sistemde böyle bir hata olmuş oluyor. Değişim belki daha iyiydi ama kabul görmüyor.

Hem hızlı geçmesi gereken yasaların eski sistemle yavaş ilerlemesi, sürecin yavaşlığının ülkenin hayrına olmayışı. Bu nedenle devlet başkanlığı sistemi daha doğru, daha hayırlıdır.

Buraya kadar Atsız atama katılıyorum. Katılmadığım yer ise hakemlik meselesi. Yani partiler arasında bir rekabette partiler kendi arasında anlaşamaz. Kendi aralarında hakem belirleyemez. Kendi arasında anlaşamayanların hakem seçiminde anlaşması beklenemez. Aslında anlaşmaları çok da mühim değildir. Partiler aldıkları oy kadar söz hakkına sahiptir ve hakem olarak , kimin haklı olup olmadığını seçimde halka sorarlar. Elbette halkın doğru olana karar verip vermediği, seçiminin doğru olup olmadığı tartışılır ancak bu siyasettir. Demokraside haklı olan, doğru düşünen değil kalabalık olan kazanır. Hakemlik bir devlet başkanına veya önemli bir yetkilisine verilmediği müddetçe tartışanlar ve rekabet edenler arasında tayin edilemez.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.227 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.016s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.