Osmanlı Padişahları (ATSIZ)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 12:35:54


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Osmanlı Padişahları (ATSIZ)  (Okunma Sayısı 3168 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bögü:Alp
Atsız'ın İzinde
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.983


Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!


Site
« : 03 Ekim 2015, 22:55:08 »

OSMANLI PADİŞAHLARI

Edebiyat, tarih, coğrafya dersleri okutmakla güdülen gayelerden birisi de, gençlere, millet ve yurt sevgisi aşılamaktır. Bu işin hiç yalan söylemeden, gerçekleri değiştirmeden yapılması gerektir. Çünkü yalancılık üzerine kurulmuş yurtseverlik olamayacağı gibi, gerçeklerin değiştirilmesinden de hiç bir erdem doğmaz. Çocuklar, kendi edebiyatlarını ve tarihlerini okurlarken düşünürler, muhakeme yaparlar, sevinirler, kızarlar, beğenirler, tenkit ederler; fakat sonunda bütün zaferler ve bozgunları ilei yi ve kara günleri ile Türk tarihi, Türk kültürü, Türklük sevgisi gönüllerinde yer eder. Hattâ bazan bütün o okunan cilt cilt kitaplardan, akıllarda hiç bir şey kalmasa da gönüllerde bir millî sevgi ve inanç kalır ki, istenilen ve beklenilen de, esasen, odur.
Bir milletin çocukları, o milletin iyi oğulları ve kızları olabilmek için hem millî sevgi, hem de millî kin ile yetişmelidirler. Her milletin tarihî düşmanları vardır. Bir milletin çocukları kendi soylarına kötülük etmiş olanları bağışlayarak büyürse, onlara karşı hiç bir öç duygusu beslemezse yahut kendine hizmet edenleri tanımaz da onları inkâr ederse, o millet yaşama hakkını kaybeder. Osmanlı sultanları hakkındaki yersiz iddiaların okul kitaplarına kadar girmesi, işte bu tehlikenin delillerinden birisidir. Ali Canip Yöntem'in, liselerin dokuzuncu sınıflarında okutulan "Edebiyat" adlı kitabında bir kayıt, bunlardan birisidir. Bu kitabın 1937 basımının "Siyâsî Tanzimat" bölümünün 185. sayfasında şöyle bir satır var: "... O aralık Abdülmecid tahta geçmişti. Bu, her Osmanlı pâdişâhı gibi gafil ve bîçâre bir adamdı(1)..." Ali Canip Yöntem, câhil zamane dalkavuklarından birisi bulunsaydı, bu sözün belki o kadar ehemmiyeti olmazdı. "Şuursuz maskaranın biri bir hezeyan savurmuş!" der geçerdik. Fakat bu hüküm, Ali Canip gibi vatansever, hattâ biraz Türkçü bir edebiyat öğretmeninin, Ömer Seyfeddin ile arkadaşlıke tmiş, dilin sadeleşmesi hareketlerine karışmış, tarihini iyi bilen bir aydının kaleminden çıkınca, iş değişmektedir.
Demek, bütün Osmanlı pâdişâhları gafil ve bîçâre! Demek, Türk ordularını zaferden zafere koşturan, Türklüğü ve Müslümanlığı bütün Avrupa'ya karşı savunanların başında bulunan, yurdun her yerini bilim ve sanat eserleriyle dolduran bu insanların arasında bir tanecik bile değerli insan yok, öyle mi? Bu gaziler ve şehitler ocağına savrulan bu suçlama, vicdanlar için ne ağırdır! Osmanlı ocağında bir iki tane çılgın, bir iki tane iktidarsız insan çıkmakla, onların hepsini birden çürütmeye kalkışmak hangi mantığın işidir? Böyle bir suçlama yapmakla, bir kitabın yanlış bir cümlesine bakıp bütün kitabı çürütmek arasında ne fark olur? Bunların üzülerek kaydettikten sonra, Osmanlı pâdişâhları hakkında tarih yönünden verilmesi gerekli hükme geçiyorum: Sultan Öyüğü'nde Rumları yenen, Karaca hisar’ı kuşatan ve Söğüt’ü alan Ertuğrul Gaziyi bırakıyorum. O, resmen pâdişâh sayılmadığı için Ali Canip Yöntem’in hakaret huzmeleri ona kadar erişememiştir. Onun için söze Osman Gazi ile başlıyorum.

Burada, Osmanlı pâdişâhlarının katıldıkları veya doğrudan doğruya tesirleri bulunan olayları ele alacağım. Bu yazı bir tarih incelemesi olmadığı için de belki bazı eksiklerim ve yanlışlarım bulunacak, Osmanlı pâdişâhlarının büyüklüklerine ait olan eksiklerimi Ali Canip Yöntem’ e bağışlıyorum. Yanlışlarımı da, tarih bilenler, bana bağışlasın.

Osman Gazi: 1284 te 70 kişiyle İnegöl zaptına giderken Rumların pususuna düştü, fakat bozulmadı. Bu çarpışmada yeğeni Baykara şehit düştü. Sonra 300 kişiyle Kocahisar (veya Kulacahisar)ı basıp aldı. Bir müddet sonra Rumlarla Büyük Eğizce Savaşı'nı yapıp kazandı. Bunda da kardeşi Sarubatı Savcı Beği şehit verdi. Sonra İnegöl'ü zapt etti. 1291 de MudurnuGöynük seferini yaparak Rumları kılıçtan geçirdi. Kaldırık Derbendi'ndeki savaşta Rumları bozup Bilecik ve Yarhisar'ı aldı. 1299 da Yalova'da Rumları bozguna uğrattı. 1301 de Koyunhisarı önünde üstün bir Rum ordusunu yendi. Bu savaşta kardeşi Gündüz Beğ ve Gündüz Beğ'in oğlu Aydoğdu şehit düştüler. 1308 de Koçhisar'ı, 1313 te Akhisar'ı aldı. Geyve tekfurunu de bozup kaçırdı. Bütün hayatında adaleti ve iyi tedbiriyle Anadolu tımarlılarını çevresine topladı. Düşmanlarından pek çok ganîmet aldı. Fakat öldüğü zaman hiçbir şeyi çıkmadı. Acaba, Osman Gazi, bunun için mi gafîl olmaktadır?

Orhan Gazi: Daha babasının son yıllarında devlet işlerinin fiilî olarak başına geçmişti. 1327 den 1337'ye kadar on yıl çarpışarak, yâni ok ve kılıç kullanarak, yâni kendini ölümün kucağına atarak Aydos, İzmit, Hereke, İznik, Taraklı, Gemlik kalelerini Rumlardan aldı ve bir Türk beğliği olan Karasi'yi kendi ülkesine ekleyerek Anadolu'da Türk birliğine doğru kuvvetli bir adım attı. 1338 de oğlu kahraman Süleyman Paşayı Rumeli’ye göndererek Gelibolu, Bolayır, Malkara, İpsala ve Tekirdağ’ını zapt ettirdi. Acaba, bu işleri yaptığı için mi Orhan Gazi de gafîl ve biçâre oldu?

Gazi Murad Beğ:Anadolu Türk birliği için bir adım daha atarak Ankara'yı kendi ülkesine ekledi. Sonra
1363 te Çorlu, Lüleburgaz ve Edirne'yi, daha sonra Niş kalesini aldı. 1382 de Germiyan Beğliğinin bir
kısmını Osmanlı ülkesine ekledi. 1389 da ise şanlı Kosova Meydan Savaşı'nı kazandıktan sonra şehit
düştü. Memlekette kuvvetli bir teşkilat ile birlikte yeniçeriliği de I. Murad kurmuştu. Buna göre, hangi
hareketinden dolayı gafil ve niçin bîçâre idi?

Yıldırım Bayazıd: Ortaçağın bu büyük adamı, Kosova’nın kazanılmasında en büyük rol oynayanlardan biridir. Anadolu’daki Türk beğliklerinin hemen hepsini Osmanlı ülkesine ekleyerek Anadolu’da Türk birliğini kurdu. İstanbul'u kuşattı. 1396 da birleşik Avrupa ordularını Niğbolu'da darmadağın ederek tarihimize altın bir yaprak yazdı. 1402 de Ankara Savaşı'nda da nasıl kahramanlıklar gösterdiği ve tutsaklığa katlanamadığı için intihar ettiği de malûmdur. Acaba, bu dünyada kadınlarla cümbüş edip şarap içmek dururken, tatlı canına kıydığı için mi gafil sayıldı?

Kahraman Yıldırım’ın, her biri az veya çok padişahlık etmiş, olan oğullarından hepsi de (Süleyman, Mehmed, Mûsâ, Mustafa, İsa) birer kahramandı. Kahraman Süleyman Çelebi, şâirleri çok sever, korurdu. Musa Çelebi ise koyu bir gâvur düşmanı ve durmadan onlarla çarpışan bir kahramandı. Mehmed Çelebiye gelince; hem bir artist kadar yakışıklı, hem de pehlivan ve nişancı bir kahramandı. 24 savaşa girip kırka yakın yara almış ve bu yaralar yüzünden erken ölmüştü.

II.Murad: İstanbul'u kuşattı. Aksak Temirle yapılan çarpışmadan sonra bozulmuş olan Anadolu Türk birliğini kısmen yeniden kurdu. 1429 da Selanik'i aldı. 1444'te Varna, 1448'de İkinci Kosova meydan savaşlarını kazandı. Şâirdi. Şiirleri, XI. Yüzyılda yazılmış olmasına rağmen XX. Yüzyılda yazılmış şiirlerin birçoğundan daha güzeldir. Musikiyi çok severdi. Saltanat sürmek düşüncesinden bile uzaktı. Acaba, eline geçmiş olan sultanlığı oğluna bırakarak çekildiği için mi gafil ve bîçâre idi?

Fâtih: Fâtih hakkında ben ne yazayım? O, kendi kendisi zaten tarihe yazmış. Bir tek Ali Canip değil,
bütün insanlık Ali Cânip'lerden ibaret olup onu inkâr etse bile, o, yine vardır ve büyüktür. Ali Canip Yöntemin, Karacaahmet mezarlığından tek başına geçemediği yaşlarda, O, ülkeler ve devletler yıkıp topraklarını Türk ülkesine katıyordu. Bir gün onun heykellerini dikeceğimiz muhakkaktır. Ona heykeller de azdır. İstanbul'a onun adını verip meselâ "Fâtih kent" desek yine azdır. Ona, Türk sanatının, Türk dehâsının eşsiz bir eseri olacak büyük bir heykel mutlaka dikmeliyiz. Ne lazımsa; altın mı, gümüş mü, granit mi, her ne gerekiyorsa bulup, ulu bir heykel dikmeliyiz. Fâtih, bütün ataları dedeleri, büyük amcaları gibi Belgrat savaşında yaralanmış bir gazi idi. Şâir, bilgin ve yasacı idi. Acaba neden gafîl ve bîçâre oluyor? Nefsine uyarak, yenilmiş Bizans'ta bir kumandan kızına gösterdiği muameleden mi? Ne yapalım? Yapmasa elbette daha iyi olurdu ama nihayet bunu yirmi yaşlarında
iken ve bir düşmana karşı yapıyordu. Kendi kumandanlarının kızlarına ve evdeşlerine saldırmıyordu ya..

II. Bayazıd: Fâtih'in oğulları olan II. Bayazıd ve Cem de gafil ve bîçâre değillerdi. İkisi de şâir ve
kahramandılar. II. Bayazıd, Fâtih ile Yavuz arasında sönük kalıyorsa da, gerçekten, bir tarihçinin dediği
gibi, hiçbir davranışında lüzumsuz veya eksik bir nokta olmayan şuurlu bir pâdişâhtı.

Yavuz: Yavuza gelince; bilmem ki gafil ve bîçâre sıfatlarına onun kadar yakışmayacak insan bulunabilir
mi? İki dilde şâir, tuttuğunu koparır, dünyayı bir pâdişâha dar görür, kahraman, o bilginler dostu
arslan da gafil ve bîçâre ise, acaba, öteki insanlar nedir? 1514 teki Çaldıran, 1516 daki Mercidâbık
meydan savaşlarını kazanan ve çelik iradesiyle devleti bölünmek tehlikesinden kurtaran Yavuz, belki
de, Türkiye tarihinin Alp Arslan ile birlikte en büyük şahsiyetidir. Kemalpaşaoğlu'nun dediği gibi
ölümüne hem kılıç, hem de kalem ağlamıştır.

Kânunî Süleyman: Koca Yavuz’un oğlu Koca Süleyman’a, yasacı Süleyman'a, gelince; 13 savaşa katılan
bu, Belgrat, Rodos, Budin, Tebriz ve Bağdat fâtihine, Mohaç'ın şanlı kahramanına, Barbaros'un,
Turgut’un, Sinan'ın ve Bâki'nin pâdişâhına, bu şâir cihan imparatoruna, insan nasıl gafil ve bîçâre der?
Bir insanın herhangi bir hareketi, bir iki yüzyıl sonra kötü sonuç verdi diye, o insana gafil demek,
gafletten başka nedir? Dâhi denilen nice kimseler vardır ki, 15 yıl sonrasını görememişlerdir. Başka
milletler, kendi çocuklarına büyüklük ve kahramanlık örnekleri vermek için gerçekleri değiştirmekten
çekinmeyerek, şöyle böyle kırallarını bile büyük kimselermiş gibi gösterirken, bizim kendi
kahramanlarımızı küçültmeye kalkmamız, vatanseverliğe indirilmiş ağır bir baltadır. İnsanlar,
çevrelerinde ne kadar çok kahraman örneği görürlerse, yiğit yetişme ihtimalleri o kadar artar. Tarihî
kahramanları silmekle bir millet silmek arasında fark yoktur.

II. Selim: Hiçbir savaşa girmedi. Şâir ve ayyaştı. Anası Rus olduğu için sevilmeyen bu hükümdarın,
büyük bir tarafı yoktur. Zamanında Yemen, Kıbrıs, Tunus alınmış olmakla beraber, kendisinin hiçbir
enerjisi görülmemiştir. Bununla beraber, devlet idaresini ehillerinin eline bırakmakla gafil olmadığını
göstermiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

«Dünyada en büyük iftiharım, Türk yaratıldığımdır!»
Bögü:Alp
Atsız'ın İzinde
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.983


Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!


Site
« Yanıtla #1 : 03 Ekim 2015, 22:55:28 »

III. Murad: Devlet işlerine pek karışmazdı. Kadınlara pek düşkündü. Fakat gafil ve bîçâre denecek bir
hâlini tarih kaydetmiyor.

III. Mehmed: Babası ve dedesi gibi rehâvetli değildi. Savaşa çıkarak 1597 de Eğri'yi fethetmiş ve Haçova Meydan Savaşı'nda Almanları bozguna uğratmıştır. Kusuru, anasını devlet işlerine karıştırmasıdır.

I. Ahmed: Şâirdi. Çok dindar ve merhametli idi. 27 yaşında ölmüştür. Saltanatta veraset usulünü değiştirmesi ve şehzade idamlarına engel oluşu insanî bakımdan iyi bir hareketti. Fakat bu hareket, netice bakımından devletin aleyhine oldu. Devletin başına genç hükümdarlar yerine yaşlıların gelişi, herhalde hayırlı olmamıştır.

I. Mustafa: Ali Canip Yöntem’in sözlerine uygun düşer. Fakat hastaydı. Bir hastadan, normal
insanlardan istenen şeyler beklenemez.

Genç Osman: II. Osman; eski Osmanlı pâdişâhları gibi büyük yaratılışta bir kahramandı. 14 yaşında
tahta çıktı. 17 yaşında Lehistan seferine yöneldi. Yeniçerilerin bozukluğunu ilk defa gören odur.
Meyhaneleri kapatmış, aylık ve ikramiyeleri azaltmış, yâni devleti sert bir elle tutmaya başlamıştı.
Bozulmuş devşirmelerin fesadı ile daha 18 yaşında iken şehit edilmeseydi, muhakkaktır ki, devleti en
şanlı derecesine çıkaracaktı.

IV. Murad: Yavuz'un küçük bir kopyasıdır. O da 14 yaşında pâdişâh olmuştu. 23 yaşında devleti eline aldığı zaman nasıl bir demir adam olduğunu herkese gösterdi. 1636 da Revan’ı, 1630 da Bağdat'ı zapt etti. Osmanlı pâdişâhlarının çoğu gibi o da pehlivandı. Rakı ve tütün içenleri idam ederdi. Fakat rind ve şâirdi. 31 yaşında ölümü devletimiz için acı bir kayıp olmuştur.

İbrahim: Çok hamiyetli, yurtsever, sessiz bir insandı. Pâdişâh olduktan biraz sonra başlayan ve bir
türlü tedavi edilemeyen daimî bir baş ağrısı, sonunda sinirlerini bozmuş, onu Cinci Hocaya muhtaç bir
hâle getirmiş ve davranışlarında hiçbir disiplin kalmamıştır. Eğer, o sırada başka bir şehzade olsaydı
herhalde pâdişâh yapılır ve Sultan İbrahim 9 yıl tahtta kalmazdı.

Avcı Mehmed: Sultan İbrahim'in oğlu Avcı Mehmed'in 7 yaşında tahta çıkarılması devletin bir hasta
tarafından idare edilmek felâketini önlemiştir. IV. Mehmed, büyük bir pâdişâh değildi. Osmanlı
İmparatorluğunun o zamanki dağdağalı hayatı onu her şeyden bezdirmiştir. Fakat çok şefkatli ve ilim
sever bir adamdı. Meşhur tarihçi Müneccimbaşı'yı korumuş olması, herhalde, gaflet eseri değildi.

II. Süleyman ve II. Ahmed: 58 yaşında tahta çıkan ve 8 yıl padişahlık eden II. Süleyman ile 49 yaşında
hükümdar olup 4 yıl bu mevkide kalan. II Ahmed'in devirleri, devletimizin en karışık zamanlarına
rastladığı ve ikisi de çok kısa bir müddet saltanat sürdükleri için leh ve aleyhlerinde bir söz söylemek
kolay değildir.

II. Mustafa: 10 yıl tahtta kalan II. Mustafa, 22 yaşında pâdişâh olmuştu. Atalarının meziyetlerine
sahipti. Üç defa sefere çıkıp ikisini kazanmıştır. Înce zevkli, zeki ve hoş sözlü idi. Askerî bir isyan
üzerine tahttan çekilip padişahlığı kardeşi III. Ahmed'e bıraktığı zaman, ona çok kardeşçe ve akıllıcı
öğütler vermiş ve kardeşini tahta kendisi çıkarmıştır.

III. Ahmed: Sefere çıkmadı. Fakat onun zamanı edebî ve ilmî bir kalkınma çağıdır. Arapça ve Farsçadan
Türkçeye bir takım değerli kitapları çevirmek için heyetler kurulması, matbaanın Türkiye'ye girişi,
siyâsetteki metin istikrar III. Ahmed'in işidir. Kahraman olmayışı bir eksikliktir. Fakat meziyetleri de
inkâr edilemez.

I.Mahmud: Doğru görüşlülüğü ile devletin şanını yükseltenlerdendir. Kahramanlıktan çok ilme ehemmiyet verirdi. Yalnız İstanbul'da 4 kütüphane açmıştır.

III. Osman: İhtiyarken pâdişâh olmuş ve 3 yıl tahtta kalmıştır. Parlak bir şahsiyet değildi. Fakat sefahat ve ahlâksızlığın önüne geçmek için aldığı tedbirler, gafîl değil, düşünceli olduğunu gösteriyor.

III. Mustafa: Frederik'in meziyetlerini almış ve onunla ittifaka çalışmış uyanık bir pâdişâhtı. Avrupa'nın
teknikçe bizden ileri olduğunu biliyor ve o tekniği memlekete sokmaya çalışıyordu. Zamanında, ilk
defa görülen büyük askerî bozgunlar yüzünden duyduğu üzüntü ölümüne sebep olmuştur.

I. Abdülhamid: 50 yaşında pâdişâh olmuştu. Kaynarca Barışı gibi, o zamana kadar devletin görmediği bir barış kendi zamanında imzalandığı için talihsizdi. Kırım'ı kurtarmak ve Kaynarca'nın öcünü almak için devleti hazırlamış ve savaşa girmişse de, düşman ikileşince başarı kazanamamış ve Moskoflar zapt ettikleri Özi kalesinde bütün ahâliyi kılıçtan geçirince, 65 yaşında olan pâdişâh bu haberi aldığı an bir ah çekerek inme ile ölmüştür. I. Abdülhamid, askerî ıslahat yapmış ve Avrupa tekniğini kısmen memlekete sokmuştu. Hamiyetli bir imparator ve Rûhşâh adındaki kıza olan büyük sevgisiyle romantik bir âşıktı. Hayatı ve hareketleri ve hele ölümü gafil olmadığını gösteriyor.

III. Selim: III. Selim’e asla gafil denemez. O, büyük ve çok merhametli bir yaratılıştı. Yaş Barışı gibi felâketli bir barış zamanında imzalanmış, fakat o, devleti kurtarmak için sistemle çalışmaktan usanmamıştır. Yeniliği yurda yavaş yavaş sokmak istiyordu ve bunda haklıydı. Yalnız Selimiye Kışlası gibi büyük ve sağlam bir yapı bile onun yüce himmetine delildir. Musikişinas idi. Padişahlıktan çekildikten sonra birtakım alçak Arnavutlar, öldürmek için odasına saldırdıkları zaman ney çalıyordu. Kılıçlara karşı bir zaman kendini bu hazîn ney ile kahramanca, bir Osmanlı pâdişâhı gibi savundu. III. Selim, işini başarmadan öldü. Fakat başaracak II. Mahmud kendisinden ders almıştı.

IV. Mustafa: Bir yıl kadar sultanlık ettiği için ehemmiyeti yoktur.

II. Mahmud: Osmanlı pâdişâhlarınn en büyüklerindendir. 23 yaşında pâdişâh olmuştu. Tepedelenli Ali gibi edepsizleri ve yeniçeri ocağı gibi bir bozgunculuk yuvasını kahretmesi ve bugünkü Türk ordusunun temelini atması büyüklüğünü gösterir. Bütün teşebbüslerine ve iyi niyetine rağmen birçok felaketlerle karşılaşması, tarihin ve talihin II. Mahmud'a karşı haksızlığıdır. O, batı medeniyetini şuurlu bir surette almak, fakat milliyetimizden hiçbir şey kaybetmemek istiyordu. Türkiye'ye gazeteyi II. Mahmud sokmuştur. Bununla, halkın fikrini açmaktan başka bir gaye gütmüyordu. Yani yaptığı işleri taklit düşüncesiyle değil, memlekete yararlı olmak için yapıyordu.

Sultan Abidülmecid: Abdülmecid de gafil ve bîçare değildi. Birçok okullar onun zamanında açıldı. Ve
nihayet, yüzyıllarca hep birkaç düşmana karşı tek başına dövüşmekte olan Türkiye, ilk defa onun
çağında Avrupa da müttefikler bularak tarihî düşman Moskof’a bir sille daha atmak imkânını elde etti.
Bütün ömrünce adam seçmesini ve seçtiklerinin sözünü dinlemesini bildi.

Sultan Aziz: Zamanında devlet, Avrupa'nın büyük devletlerindendi. İlk kız okulu onun zamanında açıldı. Darülfünun, Hukuk, Mülkiye onun zamanında kuruldu. Kendisi de pehlivan olan Abdülâziz, millî sporumuz olar güreşi teşvik etti ve korudu. Rusya'ya karşı büyük bir savaş hazırlıyordu. Bunun için büyük bir donanma kurmuştu. Kırım'ı kurtarmak istiyordu. Büyük himmetli hakandı. En büyük kusuru  devleti çok borca sokmasıydı.


V. Murad: Sinirleri zayıf olan V. Murad, tahtta pek az kaldı. Hakkında bir şey söylenemez.

II. Abdülhamid: Söylendiği ve yazıldığı gibi kötü bir hükümdar değil, aksine büyük ve dahî bir imparatordur. Onun hakkında, henüz, bütün belgeleri gözden geçirerek hazırlanmış tarafsız bir inceleme yapılmamıştır. 1908 Meşrutiyetinden beri "vur abalıya!" kabilinden, aleyhine söyleyip yazmak moda olduğundan, Abdülhamid'in görülmedik derecede fena, kan dökücü bir pâdişâh olduğu inancı uyanmışsa da, bu, tamamen yanlıştır. Sultan Hamid'in fena olduğunu yazanlar, onun düşmanları olan İttihatçılardır. Yâni Abdülhamid'in 33 yıl ayakta tuttuğu imparatorluğu batırıp memleketten kaçanlardır. Abdülhamid, kendini savunmamış ve zaman onu haklı çıkarmış olduğu için bugün bir mazlum hâline gelmiştir. II. Abdülhamid'in hârici ve mâlî siyâseti dâhiyane, maarif ve bayındırlık siyâseti mükemmeldi. Büyük Avrupa devletlerini birbirine düşürerek Türkiye aleyhine birleşmelerini başarı ile önledi, Avrupalı siyâset adamlarından, elçilerinden, gazetecilerinden para ile elde ettiği adamlar sayesinde, batılıların hakkımızdaki karar ve düşüncelerini her zaman vaktinde öğrendi, bu kararları bozmanın ve önlemenin yollarını buldu. Denilebilir ki II. Abdülhamid, Avrupa devletlerini avucunda tutmuş ve onları istediği gibi oynatmıştır. Mâlî siyâseti de böyledir. Sultan Aziz çağında alınan borçların üçte ikisini ödemiştir. Geriye kalan üçte birinin ödenmesi Cumhuriyet zamanının ortalarında tamamlanmıştır, Abdülhamid zamanında paramızın değeri yüksekti. Yüz kuruşluk lira 108 kuruşa geçiyordu. 33 yılda aşağı yukarı hiç bir şeyin fiyatı değişmemiştir. Bazı aylar aylık verilemediği halde, memlekette açlık ve sefalet denilen şeyler
bilinmiyordu. Abdülhamid zamanında açılan okullar ile yapılan ilmî yayınlar, şaşılacak kadar çoktur. "Sicilli Osmânî", "Kaamûs ülAlâm", "Kaamûsi Türkî", "Lehcei Osmânî" gibi hâlâ ilk elde başvurduğumuz ana kaynaklar bu zamanda yayınlanmıştır. Sonra, pâdişâh olur olmaz "Hamîdet ülUsûl" adı ile tarih metodolojisine âit bizdeki ilk eseri hazırlatması çok dikkate değer. Abdülhamid'e en büyük kusur olarak, Meclisi Meb'ûsân'ı kapatması gösterilmektedir. Hâlbuki Meclisi Meb'ûsân'ı kapatması Sultan Hamid'in, en uzak görüşlü, milliyetçi ve dâhiyane hareketlerinden birisidir. "Meclisi kapattı, antidemokratik hareket etti, müstebit pâdişâhtı!" teranesi, sathî görüşlülükten ve demagojiden başka bir şey değildir. Bu meclis kapanmasa ne olacaktı? Osmanlı İmparatorluğu medeniyet yolunda en üst dereceye mi çıkacaktı? Aksine, Türkiye İmparatorluğu XIX. Yüzyılın sonunda batacak ve büyük bir ihtimalle, o zaman daha geri bir kültür seviyesinde bulunan Anadolu'yu kurtarmak da mümkün olmayacaktı. Çünkü o zaman 30.000.000 nüfuslu imparatorlukta 10.000.000 Türk, 12.000.000 müslüman gayrıtürk, 8.000.000 da hırıstiyan gayrıtürk vardı. Yâni Türkler nüfusun ancak üçte birini teşkil ediyordu. Hıristiyan unsurlar kültür bakımından Türklerden ileri idi,
Rusya ve diğer Avrupa devletleri tarafından korunuyorlardı. Avrupa'da okumuş aydınları çoktu. Arap
nüfusu da kültür bakımından Türklerden geri değildi ve Arap milliyetçiliği, hattâ halifeliği Türklerden almak fikir ve düşüncesi başlamıştır. Bu şartlar altında çalışacak bir meclisten acaba ne gibi kânunlar çıkabilirdi? İmparatorluğu parçalamak için bütün imkânlar hazırlanmaz, Türklük aleyhinde kânunlar çıkmaz mı idi? Mecliste temsilcileri bulunan bütün unsurlar, daha sonra örneklerini gördüğümüz azgınlıklara hemen başlamaz mı idi? İçinde 1,5 milyon Ermeninîn de temsilcileri bulunan bir Meclis olsaydı, acaba, Ermeni hâdisesi olduğu zaman Sultan Hamid, Avrupa’nın gözü önünde rahat rahat tarihî vazifesini yapabilir miydi? Bütün
bunları ve diğerlerini düşünmeden hüküm vermek elbette ki, insanı yanlış sonuçlara götürür.
II. Abdülhamid, Meclis'i kapattıktan sonra boş durmadı. Açtığı okullarda Türk halkını yetiştirmeye çalıştı. Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarının bütün kumandanları Abdülhamid'in yetiştirmeleridir. Sultan Hamid'in kanlı bir hükümdar ve bir "kızıl sultan" olduğu hakkındaki iddialar da iftiradır. O, ancak, bu vatanı parçalamak isteyen Ermeniler için bir kızıl sultandır. Vatan düşmanları için kızıl sultan olan Abdülhamid, bizim için, olsa olsa, "ak sultan" olabilir. Hürriyetçi Tıbbiye ve Harbiye öğrencilerini denize attırdığı söylentilerinin iftira olduğu da anlaşılmıştır. Sultan Hamid, siyâsî idam yaptırmamıştır. Kendisine suikast yapanları bile bağışlamıştır. Mithat Paşa’yı Abdülhamid'in öldürttüğü hakkındaki isnat, tarih bakımından müspet değildir. İngilizler tarafından kaçırılırken Mekke şerifinin vurdurduğu yolundaki söylentinin de iyice incelenmesi gerekir.
Sultan Hamid'in verdiği en büyük ceza sürgündü. Sürgünlere de aylık bağlardı. Nâmık Kemâl'in mezarını yaptırmak büyüklüğünü de göstermiştir. 1908 de Meclis açılıp mebuslarla konuştuğu zaman: "Geçen Meclisteki gayrımüslüm mebusların hemen hepsi Avrupa'da tahsil görmüş insanlar olduğu hâlde bizimkilerin çoğu ümmi idi. Bu haliyle mebuslarımızı gayrimüslimlerin tezviratına ve devleti baltalamasına mukavemet edemezlerdi. Otuz yıldır birçok mektepler açarak müslüman halkı aydınlatmaya çalıştım. Bilmem, kâfi gelecek mi? Allah muvaffak etsin!"demesi doğru görüşüne delildir. Bunun doğruluğunu anlamak için 1908 Meşrûtiyet
Meclisi'ndeki gayrıtürk unsurların küstahça hareket ve sözlerini hatırlamak yetişir. İttihatçıların ve yamaklarının propagandası ile Sultan Abdülhamid, âdeta, Türklük düşmanı hâline getirilmiştir. Halbuki o, Türklüğü bir silâh olarak kullanmış, Orta Asya Türkleriyle de ilgilenmiş ve ömrünce ancak Söğüt'teki Karakeçili'lerden kurulan Hassa Ertuğrul Alayı'na güvenmiştir.
Bir gün, saray bahçesinde hademelere iş gördürürken, içlerinden birisinin beceriksizliğine kızarak ona: "Eşek Türk!" diye bağıran ve galiba Arnavut olan saray memuruna: "Ben de Türküm!" diye seslenerek o memurun korkudan bayılmasına sebep olmuştur. Millî şuuru kuvvetli olmasaydı, pencereden tesadüfen seyrettiği olayı görmemezlikten gelebilirdi. II. Abdülhamid’in şâhâne jestleri de vardır. Birinci Dünya Savaşı’nda düşman donanması Çanakkale Boğazı'nı zorlarken ve durum buhranlı iken, hükümetin Anadolu'ya taşınması düşünülmüş ve o zaman Beğlerbeği Sarayı'nda münzevi bir hayat yaşayan Abdülhamid'e, kardeşi V. Mehmed tarafından bir heyet gönderilmişti. Bu heyet, sonradan paşa olan Talât Beğ'in başkanlığında idi ve durumu anlatarak
Anadolu'ya geçmenin zaruretini söyleyecekti. Abdülhamid, heyeti sükûnetli dinledikten sonra şunları söyledi: "Ceddim Fâtih Hazretleri İstanbul'u alırken son Bizans İmparatoru şehirden kaçmayı düşünmemiş, ordusu başında ölmüştür. Biz, Bizans imparatorları kadar da mı olamıyoruz ki, bu şehri bırakmayı düşünüyoruz? Osmanlı Hanedanı İstanbul'u terk ederse bir daha oraya dönemez. Muhterem biraderime söyleyin: İstanbul'dan bir adım bile dışarı atamam!" Abdülhamid, öldüğü zaman, kendisine yapılan ve içten gelen muhteşem tören, onun hâtırasına karşı ve uğradığı haksızlıkları tamir için gösterilmiş bir saygı idi. Bu hazîn törende eski düşmanları olan ve kendisini tahttan indiren İttihatçıların iki büyük siması, Talât Paşa ve Enver Paşa, hüngür hüngür
ağlamışlardır. Sultan Hamid, gaflet ne kelime, en uyanık ve şuurlu insandı. Yıldız tepesinden tek başına Osmanlı İmparatorluğu'nu idare etti. Okullar, yollar ve ilmî yayınlar ile onu yüceltmeye uğraştı. Kuvvetli kurmay subaylar hazırladı. Ermenileri sindirdi. Balkan milletlerini birbirine düşürerek aleyhimizde birleşmelerine engel oldu. Avrupa devletlerini kukla gibi oynattı. Türkiye'de ve Avrupa'da kuş uçsa haberi olurdu. İngiliz entellijensini gölgede bırakan bir haber alma şebekesi kurmuştu. Değerli insanları korudu. Para ile düşmanlarını kul haline getirdi. Çok namuslu idi. Kadınları asla devlet işlerine karıştırmadı. Kan dökmedi. Kimsenin ekmeği ile oynamadı. Böylelikle 33 yıl, içten güçsüz ve dıştan tehlikelerle çevrili imparatorluğu ayakta tuttu. İslâm dünyası üzerinde öyle bir otorite kurdu ki, Avrupa devletleri bu nüfuzdan çekinir oldular. Onun kudreti sayesinde İstanbul ve Rumeli Hıristiyanları Türklere karşı bir aşağılık duygusu içinde idiler. Her ay yüzlercesi, kendi istekleriyle, Müslüman oluyorlardı. Tahttan indirilmese ve aynı otorite ile devleti on yıl daha idare etseydi, Balkan Savaşı çıkmayabilir, Türkiye Birinci Dünya Savaşı'na girmez ve bu suretle imparatorluk kaybedilmezdi.

Sözün kısası, II. Abdülhamid, gafletin ve bîçareliğin zıddı ne ise, onun en muhteşem temsilcisidir.

V. Mehmed: Çok iyi kalpli, iyi huylu, babacan vatansever bir hükümdardı. Fakat tahta geçtiği zaman ihtiyar ve hastalıklı idi. Bundan başka İttihatçılar memlekete hâkim olmuşlar ve devleti savaşa sokmuşlardı. Bazı müdâhaleleri dışında, devlet işlerine karışmayan bu mübarek adam Balkan felâketini görmüş, fakat asıl büyük felâketi görmeden ölmüştür.

VI. Mehmed: Osmanlı pâdişâhlarının en talihsizidir. Bu yüzden kendisine hâin damgası vurulmuştur. Fakat hâin değil, bütün Osmanlı pâdişâhları gibi vatanseverdir. Veliaht iken Almanya'ya gittiği zaman, batı cephesinde ateş hattı siperlerini gezmiş, herhangi bir umulmadık tehlikeye karşı başını eğmesi söylendiği zaman: "Türk başı düşman karşısında eğilmez!" cevabını vermiştir. Zekî ve otoriter bir pâdişâhtı. İttihatçılardan nefret ediyordu. Fakat Talât Paşayı çok beğenirdi. "Talât Paşa, o zümre ile lekelenmiş olmasaydı bu devleti kurtarabilirdik" demiştir. Mütârekede, Saltanat Şûrâsı'nı toplayıp, oturumu, kısa bir konuşma ile açtıktan sonra, salonu terkederken, yanında bulunan Veliaht Abdülmecid koluna girmeye mecbur olmuş ve gözlerinden yaşlar boşanan pâdişâh: "Karı gibi ağlıyorum" demekten kendini alamamıştır. Niçin İstanbul'u terkedip de Anadolu'daki millî hareketin başına geçmediğini sorulabilir. Sultan Vahideddin, bunu yapamazdı. İstanbul'u bıraktığı takdirde, düşmanlar bu şehri bir daha
Türklere vermezlerdi. Şehzadeleri de millî hareketin başına yollayamazdı. İngilizlerin, bunu bahane ederek, kendisini atmaları ve askerî işgal altındaki İstanbul'u siyâsî ve ebedî olarak işgal etmeleri de mümkündü. İstanbul'u ve hanedanı kurtarmak için baskılara katlanarak oturmuş ve Anadolu'da harekâta başlamaları için, güvendiği kumandanları göndermiştir. Kâzım Karabekir Paşa’yı kabul edip de bütün ümitlerin genç paşalarda olduğunu söyledikten sonra, Anadolu'ya daha kimlerin gönderilmesini tavsiye edebileceğini sormuş, Kâzım Karabekir, Mustafa Kemâl Paşanın adını söyleyince, bunu memnunlukla karşılamış, zaten kendi yaveri olan Mustafa Kemâl Paşaya büyük güveni olduğu için, onu huzuruna çağırıp konuşmuş ve Anadolu'ya gidip teşkilât kurması için kendisine 40.000 altın vermiştir. Bu paranın büyük kısmı, eskiden beri beslediği yarış atlarını satmak suretiyle elde edilmiştir. Vahideddin, iyi bir binici ve aynı zamanda da fıkıh bilgini idi. Daha sonra millî harekete karşı takındığı tavırlar, hep, İngilizlerin baskısı ile olmuştur. Bunun hiçbir fiilî değeri olmadığını ve İngilizleri yatıştırmak için başka çâre bulamadığını, gurbet yıllarında, büyük kızı Ulviye Sultana söylemiştir. Gurbet felâketine büyük bir metanetle dayanan VI. Mehmed, kendisini tahtından eden Mustafa Kemâl Paşa aleyhinde hiçbir söz söylemediği gibi söyletmemiştir de. "Bunu ilerde tarih halledecektir!" demiştir. VI. Mehmed'in iki yanlışı vardır: Biri Damad Ferid Paşayı birkaç defa sadrazamlığa getirmesidir. Bunu anlamak güçtür. Çünkü Damat Ferid'den nefret ettiği malûmdur. Onu, İngilizlerin baskısı ile sadrazam yapmış olması mümkündür. Bu Damad Ferid Paşa, zekâsının kıtlığı ve şahsî kinlerini öne atması yüzünden devletin işlerini çıkmaza sokmuş, Sultan Vahideddin'in de felâketini hazırlamıştır. İkinci yanlışı İngilizlere sığınmasıdır. Hayatını tehlikede gördüğü için böyle yaptığı muhakkaktır. Hayatı tehlikede olan insanların her çâreye başvurması da tabiîdir. Fakat Osmanoğulları gibi yüzlerce yıldan beri ölümle kaynaşmış ve onu bir sevgili gibi bağrına basmaya alışmış bir hanedanın temsilcisi olarak Sultan Vahideddin'in ölümden korkması kendisine yakışmamıştır. Bununla beraber, bu meseleler,
henüz objektif bir tarih görüşüyle incelenmediği için, bugünlük daha kesin bir hüküm verilemez.
Şimdiden varacağımız sonuç şudur: Yanlışları ne olursa olsun, Sultan Vahideddin, bir hâin değildir ve olamaz da... Çünkü o bir Osmanoğludur. Cumhuriyet devrinde kurulmuş cumhuriyetçi bir bilim kurumu olan Türk Tarih Kurumunun yayınladığı, Sultan Vahideddin'in başkâtibi Ali Fuad Türkgeldi'nin hâtıraları olan "Görüp İşittiklerim" adlı eser, VI, Mehmed'in tarih mahkemesinde beraat karandır.


Türk Tarihinde Meseleler
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

«Dünyada en büyük iftiharım, Türk yaratıldığımdır!»
Bögü:Alp
Atsız'ın İzinde
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.983


Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!


Site
« Yanıtla #2 : 04 Ekim 2015, 00:28:45 »

Türkçü, Osmanlı Devletine düşmanlık beslemez. Osmanlı Devleti'ne sövecek kadar soysuzlaşan zibidiler Atsız'ı okusunlar, uslansınlar.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

«Dünyada en büyük iftiharım, Türk yaratıldığımdır!»
TR ALEMDAR 93
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 23


TANRI DAĞI KADAR TÜRK...


« Yanıtla #3 : 27 Ağustos 2017, 08:48:18 »

Bögü Alp dediklerine katılıyorum.Mesela Sultan Vahdettin hakkinda.Evet çoğu kişi onu hain olarak hala söylerler ama senin dediğin gibi aslında tıpkı diğer padişahlar gibi o da vatansever.Ama işte talih yüzüne gülmemiş
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

VATAN NE TÜRKİYE'DİR TÜRKLERE NE TÜRKİSTAN...
Attilahunturk
BAĞA TARKAN
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 311


« Yanıtla #4 : 14 Kasım 2017, 14:38:42 »

2. mahmut iyi niyetli olabilir ama iyi bir padişah değildi. kavalalı denen bedeviye yenilmiş, İstanbul'a ilerleyen şımarık valiyi durdurmak için ruslardan yardım dileyen padişahla övünülmez.

Ama iyi niyetliydi o ayrı, dedelerinin yaptığı devşirmeleri orduya doluşturma hatası yüzünden bunlar başına geldi. Yine de bu devşirme sürüsüne, davarlara dersini verdi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.058 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.