NİHÂL ATSIZ'IN MAKALELERİ
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 18 Kasım 2017, 00:25:47


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 ... 13 14 [15] 16
  Yazdır  
Gönderen Konu: NİHÂL ATSIZ'IN MAKALELERİ  (Okunma Sayısı 95650 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #140 : 22 Ekim 2009, 21:09:02 »

MANTIK ŞAHESERLERİ

Halk Partili üç mebus, Bülent Ecevit, Ali İhsan Göğüş ve Coşkun Kırca, Millet Meclisi Başkanlığına bir kanun teklifi sunarak "Bakanlar Kurulunun yabancı memleketlerde basılmış eserlerden sakıncalı bulduklarını yurda sokmama yetkisi"nin kaldırılmasını istemişler. Bu yetki anayasada kabul edilen hürriyetlerle bağdaşmıyormuş.
Adalet Partili mebus Gökhan Evliyaoğlu da kendi partisinin Meclis Grubu Başkanlığına verdiği önergede Halk Partililerin bu teklifini "olumlu" diye vasıflandırdı.

Bu dört mebusdaki mantık mekanizması ibretle tahlile değer niteliktedir. Demek ki Türkiye aleyhinde de olsa Bakanlar Kurulu hiçbir eserin memlekete girmemesi için karar veremeyecektir. Mesela Kıbrıs davasında Yunanlıların haklı bulunduğunuö Hatay'ın Suriye'ye verilmesi gerektiğini, Atatürk'ün ahlaksız bir sarhoş ve Türk Milleti'nin soysuzlaşmış bir sürü olduğunu savunsa o eser Türkiye'ye girecektir. Bakanlar Kurulu "giremez" dedi mi, anayasaya aykırı davranmış olacaktır.

İşte, hürriyet ve yobazlığın insanları nereye kadar düşürdüğüne ait şaheser örnekler....

Acaba dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar sınırsız bir hürriyet var mı? Din uğruna bazen bilim gerçeklerini bile yasaklayan medeni ülkeler yok mu? Bu türlü eserlerin Türkiye'ye sokulmasıyla kaybımız ve sokulmasıyla kazancımız ne olur?

Türkiye'de bir Atatürk Kanunu, bir Tedbirler Kanunu varken ve kimse bunlara ses çıkarmazken sen tut, dışarda basılan eserler yurda girsin diye teklif yap.İşte laf kıtlığında asma budamak buna derler.

27 Mayıs 1960'dan beri bir "anayasaya aykırı" tekerlemesi çıktı. O zaman bir ortaokulun haylazları kendilerini döndüren öğretmenin bu hareketini anayasa ya aykırı bulmuşlardı ya, bu her iki anlamı ile bay mebusların önergeleri de zihniyet bakımından bundan pek farklı değil.

Bakanlar Kurulu bir bekçiler kurulu mudur? Bu kurul, Türkiye'ye zararlı yayınların girmesini önleyemeyecek olduktan sonra neye yarar? Özgürlük, mözgürlük, hepsini anladık... Fakat bunun sınırı yok mu? Elbette var. Var ama o sınırı kanunlar değil, insanların beyni, düşüncesi, vicdanı ve ahlakı çizer. Özgürlük diye Türkiye'de ne komünist propagandası yapılabilir, ne poliandri derneği kurulabilir, ne de sokaklarda çıplak olarak gezilebilir.

Türkiye'de Atatürk'ün aleyhine yazılamadığı gibi İsrail'de Filistin'in Araplar'a geri verilmesinden, hürriyetçi Amerika'da da İsa'nın gayrimeşru bir çocuk ve Meryem'in zaniye olduğundan bahsedilmez. Çünkü hürriyetlerin şartı, zemini, zamanı ve toplumun çıkarlarına uygunluğu ilkesi vardır. Onu aştın mı hürriyet yobazı olursun.

Hürriyet, güneş ışınları gibidir. Çoğu insanı çarpar, hatta öldürür.

Şu mebuslar ne şahane sosyal demokratlar!... Vitamin eksikliğinden zayıf düşmüş bulunan Türkiye'ye bütün vitaminleri birden yutturarak onu bir anda diriltmek istiyorlar. Bunu yaparken zavallı zayıf Türkiye'yi ölümün kucağına atacaklarını hesaplayamıyorlar.

Herhalde beyinleri anayasaya aykırı da ondan.
 

Ötüken, 6 Mayıs 1965

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #141 : 22 Ekim 2009, 21:09:39 »

İLERİCİLER

Disiplin, medeniyetin getirdiği bir davranış şeklidir. Medeniyetin doğurduğu meseleler birçok fedakarlığı gerektirdiğinden insanlar hürriyetlerinden, haklarından ve çıkarlarından vazgeçmek suretiyle bu disipline uyarlar.
Bugünün medeniyetinde romantik hürriyet yoktur. Hürriyet yalnız vicdanlarda ve kafaların içindedir. Davranış hürriyeti geri kalmış toplumların işidir. Hürriyetin sınırsızlığı ise ancak hayvanlara mahsustur.

Kendilerine "ilerici" ve kendileri gibi düşünmeyen herkese "gerici" diyen bir züppeler ve hayvanlaşmış insanlar topluluğu işte bu sınırsız hürriyeti istiyorlar. Bir topluluğu diri tutan disiplinlerden hiçbirini tanımak istemiyorlar. Kanunlarda işlerine gelmeyen maddeleri kaldırmak davasını güdüyorlar. Ahlakı tahrip etse dahi basının kayıtsız hürriyetini savunuyorlar. Serbest aşk istiyorlar.

Kanunlar hürriyeti kısmak, yani insanları hayvanlıktan kurtarmak için yapılır. Kanunlar kötülük yapmak hürriyetini, toplumu yıkmak hürriyetini, ihtikar hürriyetini, cinayet hürriyetini önlemek için yürürlüktedir. Bir toplumu diri tutmak için gerekirse fikir hürriyetine de gem vurulur. Her toplumun ayrı mizacı, ayrı alerjisi, ayrı eğilimi vardır. Bunun dışına çıkılmaz. Çıkılınca rezalet ve fecaat olur.

İsveç, Norveç ve Danımarka'da kadınlar için sun'i aşılama ile gebelik kanunu vardır. Aslına bakılırsa sağlam nesil yetiştirmek için bu usul pek yerindedir. Ama bu yerinde olan işi gel de Türkiye'de uygula bakalım. Yer yerinden oynar. Çünkü Türk Milleti'nin düşünüş tarzı, ahlak prensipleri ve insanlık gururu büsbütün ayrıdır.

Basin hürriyeti de böyledir. Her şeyi sayıp söylüyemezsin. Basında fikir ve duygu değeri, bilim gerçeği, milli fayda unsuru olmalıdır. Bunların hiçbiri yokken, basın hürriyeti adına ahlak veya sinir bozucu, milli duyguyu incitici yazılar yazmakla hangi insani fayda sağlanır? Fikrin bir sıhhati olmak lazımdır. Erkek ve kız kardeşlerin birbirleriyle evlenmesini savunan fikir, fikir midir?

Şu son günlerde Babeuf üzerinde koparılan fırtına kadar gülünç bir davranış olabilir mi? Acaba Babeuf dünyaya gelmeseydi insanlık, hatta Fransa ne kaybederdi? Bu adamın eserinde Türk kanunlarına göre suç unsuru bulan savcı yanılıyor da onu savunanlar mı doğru söylüyor? Yasa gerektirdi mi, Kürt Said'in eserleri nasıl toplatılıyorsa, Frenk Babeuf'ünküler de öyle toplatılır.

Babeuf için gösteri yapan zavallılar bu davranışlarıyla tarihe geçeceklerine inanıyorlarsa ne mutlu onlara!... Hele mahkemeye kadar gelerek kendisini sanıklar arasına kattıran kahramana hiç diyecek yok. Yalnız küçük bir nokta: Bu muhteşem kabadayılığı sıkı yönetim zamanında yapmalıydılar.

İlericilerin savunduğu serbest aşka gelince, onların istediği bu hürriyet yalniz ve ancak hayvanlarda vardır. Pagan Roma'nın serbest aşk yüzünden, nasıl rezaletlere sahne olduğu unutulmamalıdır. Dinlerin erkek-dişi ilişkileri üzerindeki baskısı da bu rezaletlere karşı sosyal bir tepkiden başka birşey değildir.

İlerici-gerici tabirlerini komünistler çıkarmıştır. Eskiden terakkiperver ve mürteci kelimeleri vardı. Fakat bugünkü ilerici-gerici anlamında kullanılmıyordu.

Bugün herkes tarafından kullanılan bu kelimeler aşınmış, manasız, medulsuz hale gelmiştir. Hele kendilerine ilerici diyen iğrenç maskaraları gördükten sonra namuslu insanlarda bu kelimeye karşı bir düşmanlık bile belirmiştir.

İlerlemek, yurtta herkesi en aşağı ilkokuldan geçirmek ve dünya çapında üniversiteler kurarak dünya çapında bilginler yetiştirmektir.

İlerlemek yurtta yüksek bir ahlak seviyesi ve aile düzeni, fertler arasında sevgi ve saygı yaratmak, her türlü ahlaksız ve anormal fert ve akımları tasfiye etmek, hak ve ahlak düşüncelerini kafalara sokmak, siyasi sınırlar dışında kalan soydaşlara yardım elini uzatabilmektir.

Yoksa ilerlemek fikir ve düzen bozucu yazılar yazmak veya yazıları Türkçe'ye çevirerek milleti birbirine düşman sınıflara bölmek, çirkin ve ahlaksızca yayınlar yapmak, milli mukeddasatla alay etmek ve yabancılara sinsi sinsi uşaklık etmek değildir.
 

Ötüken, 15 Aralık 1964

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #142 : 22 Ekim 2009, 21:10:20 »

KAZAKİSTAN'DA BULUNAN MEZAR


Türk Tarih Kurumu tarafından üç ayda bir yayınlanan Belleten'in Temmuz 1969 tarihli 131. sayısında (427. sayfada) "Milâttan Önce Dördüncü Yüzyıla Ait Türkçe Yazıtlar Bulundu" başlıklı kısa bir haber vardı. Tass Ajansı'nın Alma Ata kaynaklı bir haberinde bu yazıtlarda yapılan incelemelere göre bunların Milâttan Önce 4. Yüzyılda meydana getirildiği ve merkezi İle ırmağı bölgesi olan eski ve tek bir Türk devletinin varlığının ortaya çıktığı ilâve ediliyordu. Haberin sonunda da Türk Tarih Kurumu'nun Moskova'daki Türk Büyükelçiliğine ve Sovyet İlimler Akademisi'ne mektup yazarak bu husustaki yayınların gönderilmesini istediği ve bunlar geldikten sonra incelenerek edinilecek bilginin tarih kitaplarına geçmesinin sağlanacağı açıklanıyordu.

Bu haber Türk tarihi bakımından çok mühimdi. Bu sebeple, daha sonra çıkacak olan Belleten'leri merakla bekledik. Fakat Ekim 1969 tarihli 132. sayı, Ocak 1970 tarihli 133. sayı ve Nisan 1970 tarihli 134. sayılar, hem de biraz gecikerek çıktığı halde bu eski Türk yazıtları hakkında hiçbir haber yayınlanmadı.

Biz merakla beklerken, Ankara'da yayınlanan haftalık "Devlet" gazetesinin bir sayısında Hasan Oraltay'ın "Altın Elbiseli Adam" başlıklı makalesi bizi oldukça aydınlattı. Doğu Türkistan Kazak Türkleri'nden olup Almanyâ da bulunan ve Almanya'ya bol bol gelen "Kazakistan Cumhuriyeti" yayınlarını takip eden Hasan Oraltay bu konu üzerin de çok ilgi çekecek bilgiler vermektedir. Şöyle ki:

Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti İlimler Akademisi, Tarih-Arkeoloji ve Etnoğrafya Enstitüsü'nün Arkeoloji bölümü müdürü olan Kemal Akişoğlu yönetiminde, Kazakistan başkenti Almatı (=Alma Ata) şehrinin 50 kilometre yakınındaki Esik harabelerinde yapılan kazı sonunda altın elbiseli bir adam bulunmuştur. Bu adamın başlığı tamamiyle altınla süslenmiş ve altınların üstü at, arslan, yabanî koyun, geyik ve dağ keçisi resimleriyle işlenmiştir. Zırhı, ceketi, şalvarı, çizmesinin üst tarafları da altınlarla süslüdür. Bu altınlar okadar çoktur ki arkeologlar ilk önce bu genç adamın tamamen altından elbise giydiğini sanmışlardır. Kemeri ise som altındandır. Bu altınlar üzerindeki işlemeler büyük bir sanat eseridir. Sağ kolundaki kılıcı, sol tarafındaki bıçağının kını ve kamçısı da hep altınla kaplıdır. Kimyevî usullerle yapılan incelemelere göre altın giyimli adamın 18 yaşlarında olması gerekmektedir.

Sağ elindeki iki altın yüzükten birinde insan resmi vardır. Bu mezarda 4.000 tane altın eşya bulunmuştur. Fakat bir de gümüş eşyalar vardır ki asıl mühim olanlar bunlardır. Çünkü bir gümüş kepçenin dibinde 26 harfli bir yazı görülmüştür. Bunlar bizim bildiğimiz Gök Türk (Orkun) yazılarına çok benzemekte, bazıları da onlarla ayniyet göstermektedir.

Kazak Türkleri'nin tanınmış şair ve tarihçilerinden Olcas Süleymanoğlu, 25 Eylül 1970 tarihli "Kazak Edebiyeti" (=Edebiyatı) gazetesinde Altın Elbiseli Adam hakkında bir yazı yayınlamıştır.

Olcas Süleymanoğlu bu yazısında "İşin mühim tarafı bu yazıların hangi dille yazılmış olduğudur' diyor. Olcas'a göre bu harfler, Orkun harflerinın başkangıcı ve eski şeklidir. Kendisi bu 26 harfli yazıda 8 kelimeyi okuyabildiğini söylüyor. Okuduklarının mânâsı şu: "Hakanın oğlu 23 yaşında yok oldu. Halkın şerefi de yok oldu".

Burada sekizden fazla kelime varsa da eski Türkçe icazlı bir dil olduğundan bugünkü Türkçeye çevrilişi sırasında daha çok kelime kullanılmış olabilir. Devlet'teki yazıdan birkaç gün sonra, 14 Kasım 1970 tarihli Yeni Gazete'de "Arkeolojinin Ortaya Çıkardığı Yeni Gerçekler" başlıklı bir yazı yayınlandı.

"Komsomolskaya Pravda"dan alınan bu yazı da aynı konu üzerindedir. Bu imzasız yazıda yapılan açıklamada bazı küçük farklar vardır. Hasan Oraltay'ın "Esik harabesi" dediği yere burada "Issık köyü" deniliyor ve mezarın tesadüfen bulunduğu anlatılıyor: Issık otobüs garajı genişletilirken buldozer çalışmaları sırasında mezar ortaya çıkmış. Mezarın üstündeki çatı Tiyanşan ormanlarından getirilmiş köknar kerestesiyle yapılmış. Yazılar gümüş bir bardakta imiş ve bardaktaki yazıdan şu mânâ çıkıyormuş: "Hanın oğlu yirmi üçünde öldü. Issık halkının başı sağ olsun".

İlk iki kelime "khan uya" diye okunuyormuş ve han oğlu demekmiş. "Uyâ'nın hangi Türk lehçesinde "oğul" demek olduğunu bilmiyoruz. Bu günkü Kıgızca'da bu kelime "yuva" demektir. Kaşgarlı Mahmud'da da aynı mânâya gelir. Yalnız Gök Türkçede "kardeş, hısım" demek olduğu Hüseyin Namık Orkun'un eserinde kayıtlıdır (Bak: Eskı Türk Yazıtları, IV, 125). Bu sebeple bu ilk kelimeye "Han'ın kardeşi" diye çevirmek de mümkündür. Bir de eski Türkçede gırtlaktan okunan "h", yani "kh" harfı yoktur. Onun için "khan uyan'nın "kan uya" olması icab eder. 720 yıllarında dikilmiş olan Bilge Tonyukuk yazıtında "han" kelimesi "kan" şeklinde geçer.

Fakat gazete haberleriyle kesin bir sonuca varmak imkânı olmadığı için Hasan Oraltay'dan o harflerin fotokopisini göndermesini rica ettim; derhal göndermek lûtfunda bulundu.

Bu fotokopiye göre söz konusu kepçe veya bardaktaki 26 harf, 26 çeşit harf değildir. Buradaki yazıda bulunan harflerin sayısı 26 tanedir. Mükerrerler vardır. Orkun yazıtlarındaki "kalın R" harfinin aynı burada 6 tanedir. Orkun'daki "a, e" harfinin ters çevrilmiş şekli 2 tanedir. Sözün kısası burada 18 çeşit harf vardır. Baştaki ilk üç harfi "gan" yani "han" okumak mümkündür. Fakat iyice inceleme yapmadan herhangi bir hükümde bulunmak albette doğru olmaz.

Ancak, Türk ırkının doğduğu bölgede bulunan eski bir mezarın, aksi kesin deliller bulunmadıkça, Türkler'e ait olacağı pek tabiidir. Orada görülen alfabenin Gök Türk alfabesinin iptidaî şekli olması da akla çok yatkındır. Daha çok Yenisey bölgesindeki mezarlarda bulunan harflere benzemektedir. Türkler'e ait olduğu ispat edilirse, Milâttan Önceki Beşinci yüzyıllara ait olan bu mezar ve yazı, Türk tarihinin Kunlar'dan öncesini aydınlatacak ve Türk yazısını 2.500 yıl önceye götürerek millî kültürün sağlam temellerini ortaya koymuş olacaktır.

Ruslar'la yapılmış bir kültür anlaşması varken, üniversitelerin ve Türk Tarih Kurumu'nun oraya bir ilim heyeti göndererek Kazak ırkdaşlarımızla ortaklaşa ilmî çalişmalar yapması ne kadar iyi olurdu.
 

Ötüken, 21 Kasım 1970, Sayı: 12
 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #143 : 22 Ekim 2009, 21:10:56 »

"ALTIN ELBİSELİ ADAM" HAKKINDA YENİ BİLGİLER

Ötüken'in eski sayılarından birinde, Sovyetler Birliğine dahil Türk Kazakistan Cumhuriyeti'nin başkenti Alma-Ata şehrine 50 kilometre uzaktaki Esik kasabası yanında bulunan bir mezardan ve bu mezardaki "Altın Elbiseli Adam"ın cesedinden bahsolunmuş tu. Almanya'da bulunan Kazak Türkleri'nden Hasan Oraltay beğ, altın Elbiseli Adam hakkında Kazak basınındaki yeni bilgileri bize göndermek lûtfunda bulundu. Biz de mühim konu hakkında Türkiye Türkleri'ni aydınlatmak için o bilgileri aktarıyoruz:

Alma-Atâ'da "Leninşil Cas" (=Leninci Genç) (1) adında, Kazak Türkçe'siyle günlük bir gazete çıkmaktadır. Bu gazetenin 24 Ocak 1973 tarihli sayısında oralı Türkler'den Irım Kenenbayoğlu'nun "25 Gasır Burin Cazılgan Hat" (=25 Asır Önce Yazılmış Mektup) başlıklı bir makalesi yayınlanmıştır. Makalede "Altın Elbiseli Adam" hakkında bilgi vermekte, 400'den fazla altın eşya bulunduğu anlatılmakta, bunun nerde ve ne zaman keşfolunduğu hakkında evvelce verilen izahat tekrarlanmaktadır. Kenenbayoğlu bu mezarın, bu asrın başına İngiliz arkeologları tarafından bulunan Mısır firavunlarından Tutankhamon'un mezarıyla mukayesenin mümkün olduğunu söyledikten sonra mezardan çıkarılan eşyanın ehemmiyetine temas etmektedir.

Kenenbayoğlu'nun bildirdiğine göre Altın Elbiseli Adam'ın mezarında bulunan yazı Moskova ve Leningrad üniversitelerine yollanmış, fakat onlar okuyamadıklarını bildirerek geri göndermişlerdir.

Sonra bununla Kazak İlim Akademisi bilginleri, bilhassa Prof. Gayneddin Alioğlu Musabay ilgilenmiştir. Musabay yalnız Kazakistan çapında değil, bütün Sovyetler Birliği çapında eski Türk yazıtları bilgini olarak tanınmış ve pek çok eser vermiştir.

Gayneddin Alioğlu Musabay bu yazıyı okumayı başarmış, Kazak İlim Akademisi Dil Enstitüsü'nün son dil haftasında açıklamalar yapmıştır. Musabay, Yenisey-Orkun Yazıtları ile Esik yazıtı arasında 1.000 yıldan fazla zaman farkı olduğunu bildirmiştir. Kazak bilgini burada şaşırtıcı bir fikir ileri sürmüş, her işaretin bir harfi değil, bir heceyi gösterdiğini söyleyerek yazıtın şöyle okunması gerektiğini bildirmiştir:

Taza as tuvin agannın

Eldi ege. Altın, eskerin

Sagan ar eperedi.

Casına cete

Bakıtındı aşasın.

Sav bol.

Gayneddin Alioğlu Musabay'ın fikrine göre milâttan önceki 7-5. Yüzyıllarda Saka-Usun gibi eski Türk kavimlerinin ülkesinde yazı olduğunu bu gümüş kaşıktaki satırlar ispat etmektedir. Bu da Orkun yazısının bu Saka-Usun ülkesindeki yazının bir devamı ve tekâmülü olduğunu gösterir. Demek ki eski Türk alfabesi önce ideoramla başlamış, sonra hece yazısına dönmüştür. Elimizdeki bu kaşık yazısı da hece yazısının son çağına aittir. Bundan sonra hece yazısı harf ses yazısına dönmüş, bundan da bildiğimiz Yenisey-Orkun yazıtları doğmuştur.

Gazetedeki makalede yazılı gümüş kaşığın mezara ne için gömüldüğü hakkında açıklamalar vardır. Safi gümüşten yapılan kaşığın sapı yoktur. Bu mezar daha önce açılmadığına göre sap çalınmış olamaz. Mezardan anlaşıldığına göre de buraya kırık dökük eşyanın konulması da âdet değildir. Mezardaki cesedin ya çok zengin birisine veya bir subaya ait olduğu anlaşılıyor. Bu durumda sapsız kaşığın, mezarda bulunan yiğit doğduğu zaman ona bir akrabası tarafından verilmiş hediye olması düşünülebilir.

Leninşil Cas gazetesindeki makalede böyle bir hazinenin Sovyetler Birliği sınırları içinde bugüne kadar bulunmadığı, hatta dünyada bile bunun eşinin ancak Mısır'daki firavun mezarı olduğu belirtilmiştir.

Amerika'da çalışan bir Türkistanlının bildirdiğine göre Amerika hükümeti, Musabay'ı davet etmiş, çok büyük bir para teklif ederek üç ay Amerikan üniversitelerinde ders vermesini istemişse de Ruslar izin vermemiştir.

Yukarıdaki kaşık yazısının Türkiye Türkçe'sine çevrilişi şöyledir:

Temiz çek tuğunu ağabeyinin

Sağlam sahip (ol). Altın, askerin

Sana şan verir.

Yaşına yeterek (=büyüyerek)

Bahtını aşasın.

Sağ ol.

Bu okuyuşta Kazak ırkdaşımıza katılmadığımız noktalar var. Bunların biri metinde "asker" ve "baht" anlamında "eskez" ve "bakıt" kelimelerinin geçişidir. "Asker" Yunanca'dan Arapça'ya, oradan da bize geçmiş bir kelime olup milâttan önce 5. Asırda Türkler arasında kullanılmış olması asla düşünülemez. Farsça bir kelime olan "baht"ın, "bakıt" şeklinde de olsa o zamanki Türkçe'de kullanılması mümkün değildir. Bundan başka eski Türkçe'deki "tuğ"' ve "sağ" kelimelerinin ki, bunlar ancak 16. Asırda bazı Türk ağızlarında ve bu arada Kazakça'da "tuv" ve "sav" şeklini almıştır, milâttan önceki asırlarda da "tuv" ve "sav" diye kullanılması kabul olunamaz. "V" harfi Türkçe'de sonradan teşekkül etmiştir.

Bununla beraber Musabay'ın bir çığır açtığı muhakkaktır. Kutlanmaya değer. Ancak metnin yeni ve daha doğru bir okunuşa ihtiyacı bulunduğu da inkâr olunamaz.

(1) Kazak Türkleri bizim Türkçe'mizde ve edebi Çağatayca'da başta bulunan "y" leri "c" olarak, "ş"leri de "s" olarak söylerler. Doğu ve Batı edebi lehçelerinde "genç" demek olan "yaş", Kazak Türkleri'nde bu sebeple "cas" olur. "Leninşil"in sonundaki "şil" de bizim Türkçe'mizde balıkçıl, adamcıl gibi kelimelerde kullanılan mensupluk takısının Kazak Türkleri'ndeki şeklidir.
 

Ötüken, 1973, Sayı: 6

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #144 : 22 Ekim 2009, 21:11:31 »

SOSYAL YÜZSÜZLÜK

Bir milletin dertlerini açık yürek ve iyi niyetle konuşmak varken, eksikliklerle yanlışları yurtseverlik duyguları içinde tenkid etmek dururken her konuyu, her çareyi yalnız kendisi bilirmiş gibi tavır takınıp da kendisi gibi düşünmeyenlere hınçla, kinle saldıran, iftira atan o türedi yok mu, işte vatan haini, millet düşmanı tipinin musahhas örneği odur.
Sen, başka hakimiyetlerdeki Türkler'den mi bahsettin? Türedi hemen karşındadır. Seni emperyalistlikle suçlayacaktır. Türk soyunun üstünlüğünü söyledin, azınlıkların ihanetinden mi söz açtın? Sana kafatasçı diyecektir. Gelenek, mazi, din lüzumludur mu dedin? Gericiliği yapıştıracaktır.

Ve arkasından aynı plak tekerlemeleri: Sosyal adalet, ağalar, üretim araçları, alt yapı- üst yapı, derebeğlik sistemi falan, filan.....

Türediye göre ağaların toprağını alıp kollektif çiftlik kurdun mu ortalık hemen güllük gülistanlık olacaktır. Üretim araçları devletin olunca asalaklar ortadan kalkacak, atom çağına gireceğiz. Sosyalizm sihirli değnektir. Zaten Namık Kemal sosyalistti. Atatürk ise ileri sosyalistti. Rusya bize yardım etmeseydi Kurtuluş Savaşı olur muydu? O Kurtuluş Savaşı ki Türk işçi ve köylüsünün kapitalistlere karşı ayaklanmasından başka birşey değildi.

Bu herzeleri bıkmazsızın döktüren türedi, içki masası başından savurduğu tekerlemelerle bütün meseleleri bir çırpıda çözüveriyor.

Halbuki tarihin bir akışı, milletlerin sosyal kanunlara bağlı oluşu vardır. Taş çatlasa, bir toplumu bu kanunlar sınırının dışına itemezsin. Milliyetçilik sosyal bir kanundur. Yüz bin yıl mı, beş yüz bin yıl mı, her ne kadarsa, insan topluluklarının olgunlaşa olgunlaşa vardığı bir sonuştur. Bunu kaldıramaz, yok edemezsin. İnsanları tek millet yapmak isteyen Makedonyalı İskender gibi budalalar çıkmış, bu gayeye varmak için İran'a Yunanlı göçmenler getirmek gibi çocukça davranışlar sonunda sapıtarak kapıldığı yarı Tanrılık iddiası içinde yok olup gitmiştir.

Komünistler de milletleri inkar ederek işe başladıkları halde üç-beş yıl geçmeden Çarların siyasetine varis çıkmış millet düşüncesine söve söve milliyetçilik yapmak gibi bir garabete düşmüştür. Çünkü milliyetçilik ölmez bir fikir ve yüzlerce yılın muhassalasıdır.

Komünist rejimdeki Rusya'da Troçki ile Yahudiler'in, Stalin'le Gürcüler'in tasfiyesinde Rus milliyetçiliğinin şuuralti hamlesini görmemek için kör olmak lazımdır. Komünizm miliyetçiliği reddediyor idiyse Kızıl Çin neden Rusya'dan toprak istiyor? Neden tarihi miras diye, bir zamanlar kısa bir süre elegeçirmiş olduğu topraklarda hak iddia ediyor?

Tarihi mirasın sözümü olur? Bu bir milliyetçilik terimi değil mi? Nüfus fazlaysa onları neden Rusya'ya yolluyarak sovyet vatandaşlığına kabul ettirmiyor? Çin veya Sovyet vatandaşı olmak arasında ne fark var?

Komünist nazariyatına göre fark olmamak gerek ama oluyor işte....Çünkü milliyetçilik ana sosyal kanundur. İnsanlar var oldukça milletler ve bunun sonucu milliyetçilikler de var olacak ve milletler, zaman zaman, milli çıkarlar yüzünden çatışacaktır.

Bu, böyle olduğu halde, türedi bunları bilmemezlikten gelir. Çünkü satılmıştır. Ya dışardan beslendiği için, yahut işlediği ağır bir suçun belgeleri kendisini oynatanların elinde olduğu için görmemezlikten gelecektir. Artik ipliği pazara çıktığı, kime uşaklık ettiği belli olduğu halde direnecek, tepinecektir. Tepinmeye mecburdur. Aldığı direktife göre kılık, fikir, taktik değiştirecek; dün burjuva diye sövdüğü Namık Kemal'i bugün sosyalist diye göklere çıkaracak; dün kara dediğine bugün ak demekten utanmayacaktır. Utanmak da nedir? Burjuva uydurması değil mi?

Yıllardır memleketimizde uygulanan yanlış, yetersiz, hatta olumsuz öğretimin sonu olarak yetişen manevi değerlerden yoksun, kafası iyi işlemeyen ve hepsinden kötüsü "rahat" ve "kolay kazanç" ardındaki maddeci nesil, bu materyalist balonlara pek çabuk kanmaktadır. Onların ağzında da sosyal adaletten başka laf yoktur. "Sosyalizmden başka kurtuluş yolu yoktur" tekerlemesiyle bütün çapraşık davaları çözüveren bu zavallılar, bir çok yerlerde, kendisine verilen toprağı yine ağaya devrederek gönül rızasıyla ırgat durumuna geçenlerin nedeni, niçini üstünde beyin yormamaktadır. Sokağın ve kırların sefaletinden lüks konaklara alındıktan sonra konfora dayanamayarak yine sokağa kaçan çingene kızının ruhi durumunu düşünmeden hüküm verenler gibi, bu zavallılar da yüzlerce yıllık alışkanlık, gelenek, zaruret ve ruhi durum gibi amilleri hesaba katmadan sihirli değnek masalıyla avunup avutmaya calışıyorlar.

Hele bir sosyalizm ilan olsun her şey güllük gülistanlik, öyle mi? Öyleyse yüzbinlerce insan neden ölümü göze alarak sosyalist ülkelerden kapitalist ülkelere kaçıyor? Neden hala dünyanin en ileri ülkeleri kapitalistler tarafında? Kuzeyin ileri ülkelerindeki sosyalizmin (yani sosyal demokratlık yahut hristiyan sosyalistliğin) türedilerin ileri sürdüğü sosyalistlikle adaşlıktan başka ne benzerliği var? O ülkeler önce ilerlediler, sonra sosyalist oldular. Başlarında hala kıralları, şatolarında hala kontları ve baronları var. Ama herkes bolluk içinde ve bahtiyar. Çünkü bu, tarihi bir gelişmenin sonucudur. türedi ise önce sosyalizmini ( hem de nasılını) ilan edip sonra gelişmek istiyor ama olmuyor işte. Tabiatın olduğu gibi toplumun da kanunları var: Çocuk kuvvetlenir, sonra yürür. Önce yürüyüp sonra kuvvetlenmez.

Türk milletinin davası yüksek milli şuur ve milli inanç, yani kuvvetli milliyetçilik içinde başarılacak davadır. Milliyetçilik yani Türkçülük ilkeleri içinde akıl, bilgi ve metodla calışarak sonu getirilecek bir konudur. Sihirli değnek davası değildir. Cumartesi günleri de tatil yaparak, genel evler kurarak ve turistlere hoş görünerek çözülecek dava değildir.

Memlekette ne kadar beyinsizin öttüğünü anlamak için cumartesi tatili ve genel ev teklifi gibi ahmaklıklara (aynı zamanda ahlaksızlıklara) bakmak ve demokrasinin düştüğü sefaleti görerek toparlanmak lazımdır. İş başındakilerin "Demokrasi elden gidiyor" naralarından ürkmeyerek tedbir almaları, her işin başına o işin uzmanını getirmeleri, demokratik metodların vatan düşmanlarını koruyan aksaklıklarını pek yürekle gidermeleri, gerektiği zamanlarda yozlaşmış kurumları koparıp atmaktan çekinmemeleri lazımdır. Yoksa bu sosyal yüzsüzlük sürüp gidecek, Türkiye'yi bilinmeyen ve istenmeyen yönlere doğru iterek önümüzdeki yüz yıl için büyük milli felaketlere yol açacaktır.
 

Ötüken, 14 Kasım 1964
 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #145 : 22 Ekim 2009, 21:12:04 »

ASKERLİK VE DİSİPLİNLİ MİLLET


Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır. Realist olan Türkçülük “Yaşamak için kavga” kanununun, sonuna kadar devam edeceğine inandığından askerliğe karşı saygı duymakta ve ırkımızın askerî millet olmak geleneğini geliştirme amacını gütmektedir. “Artık savaş olmıyacak” gibi uyuşturucu telkinlerin, millî savunmamızı, gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz.
Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik çarpışmak bilimidir. Yaşamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her ilim ve fen onun yardımcısıdır.

Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek fertlerin devlete, devletin de fertlere zarar vermeyeceği karşılıklı hak ve vazifeler sistemini kabul etmiş millet demektir.

Disiplinli millet tipinde istibdat ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğu da yoktur. Disiplinli millet hayat telâkkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hattâ kılığı ve takvimi belli millet demektir.


Orkun, 18 Ocak 1952

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #146 : 22 Ekim 2009, 21:14:13 »

DÜŞMANA TAVİZ VERİLMEZ

Taviz bir fedakârlıktır. Ancak dosta karşı yapılır. Düşmana verilen taviz bir nevi yenik düşmeden başka bir şey değildir.
Taviz hangi düşmanı isteğinden vazgeçirmiş, hangi taviz veren kazançlı çıkmıştır ?

Zaman kazanmak üzere geçici bir zaman için verilen taviz, taviz değil, karşı saldırı için bir gerilme ve gerilemeden ibarettir. Böyle bir düşünceyle yapılmayan, karşıdakini durdurmak, daha ileri gitmesini önlemek için verilen taviz yenilmektir. Bunun başka adı yoktur.

İkinci Cihan Savaşı'ndan önce İtalya, Somali ve Eritre'ye asker yığarken bu hazırlığın Habeşistan'ı istilâ için olduğu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kesinlikle herkes tarafından bilinirken Habeşliler, sınıra asker toplamamak gibi bir tavizle İtalya'yı belki durduracaklarını ummanın cezasını çok acı şekilde çektiler. O taviz, yani o gaflet yerine, İtalya daha ilk yığınaklarını yaparken, iptidai ordularıyla Eritre ve Somali'ye saldırsalardı sonuç büsbütün başka olur, hiç olmazsa Habeşistan istilası yıllarca geriye kalırdı.

İkinci Cihan Savaşı'ndan önce ve savaş sırasında Türkiye'nin Rusya'ya manevi alanda verdiği tavizler, devlet başkanı ağzıyla Türkçülük ve Turancılığın kötülenmesi Ruslar'ın Türkiye üzerindeki emellerinden hiçbirini durdurmadı. Türkiye'ye saldırmak için ilk hazırlıklarını alman ordularının Rusya'ya girmesi üzerine geri bıraktıkları gibi, ikinci hazırlıklarından da Japonya'da patlayan atom bombası üzerine vazgeçtiler.

Bununla beraber doğu illerimizden bazılarıyla Boğazlar'da üs istemekten geri kalmadılar.

Tavizin hiçbir güçlüğü çözmediğinin son örneği Kıbrıs meselesidir. Yunanistan gibi küçük ve âciz bir devlet bile tavizlere kanmamıştır.

Çünkü düşmana taviz verilmez. Düşmana verilen taviz onun cüretini ve iştahını arttırır. Taviz, dostun gönlünü kazanmak için verilir. Düşmanın bir gönlü yoktur ki kazanılsın.

Taviz vermeyi kabul eden, hele bunda devam eden, yenilmeyi kabul etmiş demektir.

Taviz verene başkaları, kavga çıkarmadığı için belki aferin der ama kimse onu şerefli ve haysiyetli saymaz.

Şerefliler taviz vermezler. Şerefin tavizi yoktur.


Ötüken, 16 Aralık 1965, Sayı: 24

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #147 : 22 Ekim 2009, 21:14:47 »

DÜŞMANLARA KOZ VERİLİYOR

27 Mayıs 1960'tan sonraki ayların birinde, durumun Türkiye için siyasi bakımdan pek sağlam gözüktüğü bir sırada, Kıbrıslı bir öğrenci bana: "Rumlar yakında Türkler'e karşı harekete geçeceklerdir" demişti. Tecrübesiz bir gencin bu kanaatine katılmamış, bunu nerden çıkardığını sormuştum. Çünkü o zaman Ada'da ne 10.000 Yunan askeri ne de ağır silahlar vardı. Hatta yerli Rumlar bile henüz yeterince silahlanmamıştı. Böyle bir durumda Rumlar neye güvenerek Türklere saldıracaklardı? Bunu öğrenciye sordum: "Türkiye'deki iç çekişmelerden, milletin iki kampa ayrılmış olmasından faydalanacaklar" diye cevap verdi.
Zaman genç öğrenciyı haklı çıkardı. Rumlar bütün fırsatları kullandılar. Biz burada birbirimizi yer ve edebi şantajlarla vakit geçirirken zayıf durumdan kuvvetli duruma geldiler.

Dikkat olunursa bugün de aynı duruma gelinmiştir. Parti kavgaları, perde arkası oyunlar, Zonguldak olayları, mebus maaşlarına zam, solcu tahrikler, demeçler, tavizler, kitap toplamalar ve arkasından Kıbrıs Rum hareketi....

Yabancıya, hele düşmana koz vermede eşimiz yok. Kafalar işlemiyor. Siyasi tahmin yapan politikacı bulunmuyor. Üstelik de memleket mukeddaratını yönetenler ne kısa, ne de uzun vadeli bir milli siyaset güdemiyor. Günlük politika ile bir devlet ancak bu kadar idare edilir.

Yunanlılar 10.000 askeri Kıbrıs'a sokmadan önce Türk çetecileri sokulacaktı. Onlar davranmadan önce azık ve cephane stokları yapılacaktı. Böyle ufak işlere tenezzül olunmayıp iç politika tertipleri, parti transferleri, sosyal adalet, reform, reform, yine reform gibi önemli ve büyük işlerle uğraşıldı. Ancak yumurta kapıya geldikten sonra Kıbrıs'a dönüldü.

Şimdi pirincin taşını ayıkla bakalım. Savunmada kalkınmayı siyasi marifet sananlar, dişmanın teşebbüsü ile harekete geçenlere belki bir şey olmayacak. Millet tatlı bir uykudan sert bir darbe ile uyandığı zaman akıllar başa gelecek ama o zaman da iş işten geçmis olucak.

Uyanalım. Elimizde daha çok imkanlar var. En iyi savunmanın saldırı olduğunu artık öğrenelim. Kendi kozlarımızı kullanalım. Basiretli yapılan her hareket beynelmilel cihan piyasasında yapanın yanına, haksız da olsa, kar kalıyor. Haklı davamızı yozlaştırmadan biz de öyle yapalım. Bunun neler olduğunu, iş başındakiler şüphesiz herkesten iyi bilir.

İhtiyatkarlığı korkaklık derecesine getirmekle yalnız kaybederiz. Atılganlık, tehlikeyi göze almak, kazancın baş şarttıdır.

Yaşamaya en çok hak kazananlar ölümü göze alanlardır.
 

Ötüken, 15 Mart 1965

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #148 : 22 Ekim 2009, 21:15:32 »

KİM MİLLİ KAHRAMANDIR?


Kahramanlar tarihin her çağında saygı görmüş; her zaman her yerde kahramanlar yetişmiştir. Kahramanlık insan erdemlerinin en yücesidir. Milletlerin de kahramanları sayısınca itibar kazandığı ve dayanıklı olduğu bilinen gerçeklerdendir.
Fakat sadece “kahraman” olmakla “milli kahraman” olmak arasında fark vardır. “Milli kahraman”, tesirini daha büyük çapta gösteren, gelecek yüzyıllara da kumanda eden, unutulmaz izler bırakan kimsedir. Milli kahramanlar, milletlerin hayatına yön verir.

Milli kahraman olmak için yüksek makamda bulunmaya lüzum yoktur. Mesela 30 yıldan beni Amerikalılar’a ve Filipinliler’e teslim olmadan tek başına Lübang adasında yaşayan ve bugün 51 yaşında bulunan Japon Teğmeni Onoda da bir milli kahramandır. Onun, vaktiyle almış olduğu buyruğa uyarak direnmesinin gerçi Japon savunmasına hiçbir yararı dokunmamışsa da, temsil ettiği kahramanlık ruhu ile Japon milletine şeref ve gurur vermiş, tarihe ebedi bir kahraman olarak geçmiştir. Milli kahramanlar bir millete hız veren enerji kaynaklarıdır. Onlar olmadan büyük bilgin, dahi şair veya filozof yetiştirmenin değeri ve manası kalmaz. Hindistan, filozoflar ve şairler yetiştiren, fakat milli kahraman çıkarmayan ülkelerin nasıl yaşadıklarına iyi bir örnektir.

Fakat şunu da unutmamalı ki milli kahraman yetiştirdiği takdirde halde onları unutan bir millet, hayvan sürüsünden biraz farklı bir yığındır. Ergeç başkaları tarafından güdülmeye mahkumdur.

Milli kahramanları unutmak nasıl bir felaketse sahte milli kahramanları uydurmak da o kadar vahim bir rezalettir. Bu, hırsızlığı zeka, dolandırıcılığı deha saymakla eşit bir faziletsizliktir.

Kendi eski tarihimizden örnek vermek gerekirse milattan önceki üçüncü yüzyılda, atını ve evdeşini verdiği halde vatan parçasını düşmana vermeyen ve Türk milletini yaratan Tanrıkut Mete’yi milli kahraman tipi olarak gösterebiliriz. O, yenmiş bir milli kahramandı.

Yenilmiş milli kahraman tipi ise Kür Şad’dır. O delice kahramanlık olmasaydı Türkler Çin’de erimiş ve Türk devletine hakim olan zayıf Sırtaduşlar Çin’le başa çıkamayacağı için Türk milleti bugün yeryüzünden silinmiş olacaktı. Hepsi ölen 41 kişinin koca bir imparatorluğa dehşet salması onların nasıl milli kahramanlar olduklarının senedidir. O yenilmiş ve öldürülmüş milli kahramanlar daha sonraki zaferlerin ve bütün milli hayatın yaratıcıları olmuştur. Çünkü milli kahraman olmak için inanmak ve ölümü göze almak şarttır

Yeni tarihimize gelince, bunun yalnız Kurtuluş Savaşı devresini alarak hangi milli kahramanları yetiştirdiğini düşünürsek vereceğimiz hüküm hiç tereddütsüz şu olacaktır. Kurtuluş Savaşı’nın iki milli kahramanı, en karanlık günlerde bile bu işin başarılacağına inanan Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal Paşa’lardır. Biri iyi silahlı Ermeni ordusunu onun yarısı kadar bir kuvvetle bozguna uğratarak, öteki bir destan savaşı olan Sakarya’yı ve imha savaşının en güzel örneği Dumlupınar’ı kazanarak bu payeyi almışlardır. Bu savaşların Türk ve cihan hayatındaki tesirleri hala devam etmektedir.

Kurtuluş Savaşı’nın birçok kahramanı daha vardır. Fakat başta ünlü asker Mareşal Fevzi Çakmak olduğu halde bunların hiçbiri milli kahraman olacak ayarda değildir.

Gerçekler balçıkla sıvanamaz. Hiçbir değeri olmayanları bugün milli kahraman ilan etseler bile yarın onlar o mevkiden indirilir.

Stalin’in cesedi de aynı sebeplerle Lenin’in yanından alınarak yok edildi.
 

Ötüken, 11 Mart 1974, Sayı: 3
 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #149 : 22 Ekim 2009, 21:16:11 »

TÜRKÇÜLERE BİRİNCİ TEKLİF


Türkçülüğü nazariye olmaktan kurtarıp hayata tatbik edebilmek için artık daha hızla harekete geçmeliyiz. İlk düşüneceğimiz şey Türkiye’de Türk kültürünü hakim kılmak, yabancı tesirleri silkip atmaktır. Bunun için her sayımızda Türkçülere teklifler yapacak ve tekliflerimizi kendimiz de titizlikle tatbik edeceğiz. Bugün ileri sürdüğümüz birinci teklif şudur: “Numara” kelimesinin kısaltılmış şekli olarak “Nu.”yu kabul ediyoruz. Bunu “No.” olarak yazmayı reddediyoruz. Çünkü “No.”, bunun Fransızca kısaltılmış şeklidir. Fransızlar, kendi dillerindeki “numero” kelimesinin ilk ve son harflerini alarak “No.” Şeklini bulmuşlardır. Nitekim Almanlar da kendi dillerinde numara demek olan “Nummer”in baş ve son harflerini alarak “Nr.” Şeklini kullanır olmuşlardır. Biz onlara uyarak, yani ve ilk ve son harfleri alarak “Na.”yı kullanamayız. Çünkü bu işaret bize “numara”yı hatırlatmaz. Halbuki “Nu.” Şekli aklımıza derhal “numara”yı getirir. Yabancı kültüre ait olan şeyleri faydasız ve lüzumsuz yere kullanmak ancak bir “aşağılık duygusu”nun sonucu olabilir. Onun için bütün Türkçülere “nu.” şeklini kullanmayı teklif ediyoruz.
Atsız

Orkun, 20 Ekim 1950, Sayı: 3


 


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
Sayfa: 1 ... 13 14 [15] 16
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.073 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.