NİHÂL ATSIZ'IN MAKALELERİ
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 10:44:10


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 16
  Yazdır  
Gönderen Konu: NİHÂL ATSIZ'IN MAKALELERİ  (Okunma Sayısı 96007 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #10 : 06 Ekim 2009, 21:52:36 »

BOZULAN TÜRKÇE

Türkiye’de milli ülkünün hükümetler eliyle yok edilmesinden ve milli eğitimin başına uzun yıllar kozmopolit unsurların gelmesinden sonra kültürün bütün alanlarında olduğu gibi “dil” de de bir yozlaşmanın ve soysuzlaşmanın başladığı bilinen, görülen bir gerçektir.

Türkçeyi Türkleştirmekle, Türkçeleştiriyoruz diye bozmanın birbirine karıştırıldığı zamanımızda, ortada görülen manzara aklın, mantığın ve bilginin safdışı edilmesidir.

Halk P artisi hükümetleri zamanında okullardan Türkçe dilbilgisi (gramer)nin yıllarca kaldırılması neticesinde doğru Türkçe yazamayan birkaç nesil türediği gibi, Türkçeyi Türkçeleştirmek bahanesiyle yapılan bozmaların sonucu da ortaya dil diye gülünç bir ucube çıkarması olmuştur.

Türkçeyi yanlış kullanma hastalığı, bir zamanlar, Mareşel Fevzi Çakmak’ın Genel Kurmay Başkanlığı sırasında askerlik terimlerini makul ve mantıklı bir anlayışla, bilgi ile Türkçeleştiren orduya da bulaşmıştır.

Bunun en belirli örneği rütbe adlarında görülmektedir.Eskiden “piyade yüzbaşısı”, ”piyade binbaşısı,”topçu albayı” denirken ve şüphesiz doğrusu da bu iken şimdi “piyade yüzbaşı”, piyade binbaşı “, topçu albay “ denilmektedir. ”Piyade” ve “topçu” kelimeleri hem isim hem de sıfat olduğu için, diyelimki bu rütbe isimlerinde sıfat olarak ele alınmış ve “piyade yüzbaşı” diyerek sıfatı tamlaması (= sıfat terkibi) vücuda getirilmiştir. Fakat “istihkam”, “muharebe”, “tank”, “güverte”, “makine”, “hava” gibi sıfat tarafı olmayıp yalnız isim olan kelimelerle rütbeler bir araya gelince ortaya “makine albay”, “hava general” gibi Türkçenin kurallarına ve selikasına asla uymayan, yanlış ve acayip terkipler ortaya çıkmaktadır.

Bu yanlışın tevil tarafı, gerekçesi yoktur. Kısaltmak için yapıldığı da söylenemez. Kutlu bir varlık olan dil, kısaltmak, zamandan kazanmak için bozulamaz.

Bugünkü Türkçede iki isim yan yana gelip toplu bir mana belirttiği zaman ya ikisi ya da en aşağı biri takı alır: Türk cumhuriyeti, Türk bayrağı, evin kapısı, ulusun gözbebeği gibi. Bunların Türk cumhuriyet, Türk bayrak, ev kapı, ulusun gözbebek haline getirilmesi nasıl bir facia ise tank albay, güverte binbaşı da aynı şeydir.

İki isim yan yana geldiği halde ikisi de takı almazsa birinci isim, sıfat sıfat olarak kullanılmış demektir. “Demir kapı”, ”gümüş kutu” terkipleri kullanılış bakımından “büyük yapı” veya “ küçük kutu” terkiplerinden farklı değildir.

Coğrafya isimlerinde ikisi de takı almayan isimler “ isim terkibi” olmak halini kaybedip kaynaşmışlar, tek kelime haline gelmişler, “birleşik isim” olmuşlardır: Kadıköy, Göztepe, Tınaztepe, Adatepe gibi...

Türkçeyi yabancı ve gereksiz kelimelerde temizlerken güdülecek prensip önce Türkiye Türkçesinden, sonra öteki Türkçelerden kelime almak olmadığı taktirde Türkçenin kurallarına, kanunlarına, dil zevkine uymak şartıyla kelime türetmekti.

Acemler böyle yapıyorlar. Son zamanlarda imparotiçe veya kraliçe karşılığı olarak “Ferah Diba” için kullandıkları “şehbanu” kelimesi bunlardan biridir.Farsçanın zevkine uygundur. İlk işitende anlar.Bizde ise böyle dil zevki gibi noktalara aldıran yok. “İnkılap” yerine uydurulan “devrim” ile “hayat” yerine uydurulan “yaşantı” hiç şüphesiz Türkçeyi hiç bilmeyen cehele-i fecerenin kariha-i sabihasından çıkmıştır. Türkistan Türkçesinde “inkılap” karşılığı zaten mevcut olan “özgeriş” kelimesi alınsaydı, “başka” demek olan “özge” den çıktığı, “başkalaştırmak” manasına gelen “özgermek”ten yapılmış olduğu için hem doğru türetilmiş olacak, hem de hiç olmazsa eski edebiyatı bilenler tarafından hiç yadırganmadan kabul edilecekti?

Bunun gibi “hayat” kelimesinin Türkçesi olarak zaten eski metinlerde bulunan “dirlik” kabul olunsaydı “yaşantı” ya hiç lüzum kalmayacak, “hayat”ı atmak isteyenlerin elinede mantikı bir koz vermiş olacaktı.

Böyle yapılmadı. Şimdi herkes dili istediği gibi kullanıyor. Bu, istediği gibi kullanma yalnız şahışlara münhasır kalmayıp resmi dairelere de giriyor. İş yalnız kelime uydurmakla kalsa iyi. Türkçenin yapısı, dilbilgisi de bozuluyor ve Milli Eğitim Bakanlığı, Yemliha’yı kıskandıracak tatlı bir uyku ile uyumasına devam ediyor.

Eski Kültür Müsteşarı Adnan Ötüken’in “Türk Dili İçin Mücadele” başlığı altında yayınladığı iki broşür, bu facianın durdurulması için atılmış ilk adım sayılabilir. Adnan Ötüken bu memlekete bir Milli kütüphane kazandırmış olan şahsiyettir. Bu bakımdan hizmeti büyüktür. Türklüğe hizmetinin en büyük delili ise kültür müsteşarlığı sırasında solcuların ona “kültür düşmanı kültür müsteşarı”lakabını takmalarıdır. Hiç şüphesi uydurma ve iğrenç “tilcik”lerle, “tüm”lerle”, “ya da”larla konuşan kültür maskaraları Adnan Ötüken’in kültürünü ve milli kütüre hizmetini anlayamazlar, anlasalar da satılmış oldukları merkezlerin direktifi dolayısıyla kabul edemezlerdi.

Türkçenin bugünkü acıklı durumu karşısında çok şey yazılabilirse de burada, yayılmak istidadı gösteren bir tanesini işaret ederek geçeceğim ve söylenecek başka şeyleri ileriye bırakacağım.

Türkçenin bir kaidesi şudur:

Şahıs zamirleri “ile”, “gibi”, “için”, “kadar”, kelimeleriyle birleştikleri zaman genetif haline geçerler. Yani “benle” yerine “benimle” dendiği gibi “ben gibi” yerine “benim gibi” demek icab eder.

Yeni nesillerin benimle,seninle,onunla yerine benle, senle, onla diye konuşması Hristiyan azınlıkların Türkçesine benzemekte ve insanı Türkçeden iğrendirmektedir. Gençlere bir ders olmak üzere burada bir kaidenin listesini veriyorum.

YANLIŞ DOĞRU

BENLE BENİMLE
SENLE SENİNLE
ONLA ONUNLA
BİZLE BİZİMLE
SİZLE SİZİNLE
BEN GİBİ BENİM GİBİ
SEN GİBİ SENİN GİBİ
O GİBİ ONUN GİBİ
BİZ GİBİ BİZİM GİBİ
SİZ GİBİ SİZİN GİBİ
BEN KADAR BENİM KADAR
SEN KADAR SENİN KADAR
O KADAR ONUN KADAR
BİZ KADAR BİZİM KADAR
SİZ KADAR SİZİN KADAR
BEN İÇİN BENİM İÇİN
SEN İÇİN SENİN İÇİN
O İÇİN ONUN İÇİN
BİZ İÇİN BİZİM İÇİN
SİZ İÇİN SİZİN İÇİN

Zamirin sonuna çoğul takısı gelince bu kaide yürümüyor: Onlarla, onla gibi, onlar kadar, onlar için. İşaret sıfatlarında da bu kaide yürürlükte değildir: O kadar, bu kadar, şu kadar, o gibi, bu gibi, şu gibi...

Türkçe yazan gençlerin bu kaideye dikkat etmelerini, konuşurken de böyle konuşmalarını kendilerinden rica ederim.


Ötüken, 30 Ekim 1968, Sayı: 11
 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #11 : 06 Ekim 2009, 21:54:25 »

HESAP BÖYLE VERİLİR

- Nihâl Atsız, 1943 -

Bu yazıyı yalnız Türkler için yazıyorum. 1931’den beri Türkçülüğe ait yazılar yazdığım için Türkçü efkar-ı umumiyenin şahsım üzerindeki düşüncelerinin bence çok büyük bir değeri vardır. Samimiyetimden şüphesi olan en genç Türkçü bile, bana açıkça sorduğu zaman, hesap vermekten çekinmem. Hatta genç Türkçülerin benim hakkımdaki iyi niyetli tenkitlerini de ne kadar iyi karşıladığımı beni tanıyanlar görüp denemişlerdir. Onun için, benim samimi Türkçülüğümü inkar eden, ülküyü şahsi ihtiraslarım için kullandığımı iddia eden yersiz hücumlara cevap vermeği borç bilirim.

Beş ikinci-teşrin 1942’de çıkmağa başlayan Gök Börü dergisinde “Hesap Veriyoruz” başlığını taşıyan, fakat iyi hesap veremeyen bir yazıda hemen hemen bütün yazı yazan Türkçülere ve bu arada bana yöneltilen hücum ve hicivlere karşılık vermek için kalemi elime alıyorum.

Cihat Savaş Fer imzasını taşıyan, fakat Reha Oğuz Türkkan tarafından yazıldığı pek belli olan bu yazıda birçok Türkçü batırılmış ve ortada samimi Türkçü olarak yalnız Reha Oğuz Türkkan bırakılmıştır. Türkçülüğü büyük bir manevi zarara sokup solcuları sevindiren ve Türkçüler üzerinde pek fena bir intiba uyandıran bu yazının özü şudur:

1- Reha Oğuz Türkkan’ın çevresinde 1935’de toplanmış olan ülkücüler kendilerine “Bozkurtçular” diyerek ortaya atılmışlar ve ölmüş olan Türkçülüğü diriltmişlerdir.

2- Eskiden Türkçü diye tanınan kimselere başvurarak yardım dilemişlerse de, ben de içlerinde olduğum halde, herkes çekinmiş. Hatta ben onların çıkaracakları dergide eski şiirlerimin başka bir imza ile neşrine razı olmuşum (yani onların dergisinde imzamın bulunmasından korkmuşum).

3- Nihayet bunlar dergilerini çıkarıp Türkçülüğü muzaffer kılınca hepimiz bu nimetten istifadeye koşarak, Bozkurtçuların reklamları sayesinde meşhur olmuşum.

4- Ben, iradesi zayıf ve şeflik malihülyasına saplanmış birisi olduğum için bir gün İsmet Rasin'in otomobili ile yaptığımız bir gezintide onlara şef olmayı teklif etmişim.

5- Türkçülüğün Bozkurtçular eliyle muzaffer olduğunu gören Orhan Seyfi ile Yusuf Ziya da Reha Oğuz’un teşvik ve yardımı ile Çınaraltı dergisini çıkarmağa başlamışlar.

6- İsmet Rasin, Bozkurt’a menşei şüpheli paralar bulduğu ve Türk ırkından olmadığı için aralarından çıkarılmış.

7- Ben, Bozkurtçular sayesinde meşhur olduktan sonra aralarından çekilmiş ve bana şeflik vermedikleri için onlara düşman olarak Ankara’ya aleyhlerinde ihbar yapmış ve Bozkurt’un çıkmasına sebep olmuşum.

8- Nurullah Barıman Bozkurt’un parasını yediği için atılmış.

9- Şimdi Türkçülük bu zararlı şahıslardan temizlendiği için artık yolunda hızla yürüyecekmiş.

*    *    *

Bin bir gece masallarına benzeyen bu yazının, Cihat Savaş Fer imzasını taşımasına rağmen Reha Oğuz tarafından yazıldığı bellidir demiştim. Cihat Savaş’ı tanıyanlar onun yazı yazmayacağını bildikleri gibi içinde “ilkin” gibi Reha’nın daima kullandığı kelimelerin ve “bizimle” yerine “bizle” demek gibi yanlışların bulunduğunu görenler de yazının Reha’ya ait olduğunu anlamışlardır. Daha dün Reha tarafından övülen birçok Türkçünün bugün hep birden yine onun tarafından hicvedildiğini okuyanlar ise bu yazıda yalnız şahsi duyguların hakim olduğunu elbette kestirmişlerdir.Çünkü bu kadar Türkçünün birden fena olmasına imkan olmadığı gibi hepsinin birden Reha tarafından kadro harici edilmesi de şüphesiz aklın alacağı şey değildir. Hakikat şudur ki, kendisiyle birlikte çalışmak kabil olmadığı için İsmet Rasin, Atsız, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Nurullah Barıman, Sami Karayel gibi Türkçüler Reha Oğuz’la ilgilerini kesmişlerdir. “Aramızdan çıkardık” demek için ortada bir şirket veya cemiyetin bulunması icap ederdi. Böyle bir şey olmadığı için “aradan çıkarmak” değil, “ilgiyi kesmek” bahis mevzuu olabilir. Fakat eğer muhakkak “aradan çıkarmak” fiili mevcutsa bunun bir “çokluk” tarafından bir “ferd”e tatbik edilmesi zaruri olur ki bu takdirde aradan çıkarılanın birçok Türkçü karşısında tek kalmış olan Reha Oğuz olması gerekir.

Emek ve zaman harcayarak yazdığım bu satırlara acımakla beraber isnadları reddetmek mecburiyetinde bulunduğum için bütün bu ileri anlatmak ve Türkçü efkar-ı umumiyeye bu meselenin iç yüzünü göstermek artık benim için bir vazife haline gelmiştir. Gereken yerlerde şahit ve vesika göstererek istemeye istemeye bazı şeyleri açığa vuracağım için esef duyuyorum. Fakat buna mecbur edildiğim için de her halde mazurum:

1938 yazında idi. Bir gün Maltepe’deki evime bir genç gelerek benimle (benle değil) görüşmek istediğini söyledi. Çantasında birçok kağıt, dosya, yazılar olan bu genç, kendisini “Orhan Türkkan” diye tanıttıktan sonra cebinden bir kağıt çıkararak bana uzattı ve: - “Hala bu fikirde misiniz?” diye sordu. Kağıda baktım: Vaktiyle “Atsız Mecmua”’da  çıkan manzumelerimden birinin son dörtlüğü idi ki:

Hey arkadaş! Bu yolda ben de coşkun bir selim;

Beraberiz seninle!.. İşte elinde elim.

Seninle bu hayatın gel beraber gülelim

Ölümüne, gamına, tipisine, karına.

mısralarından ibaretti. Aktörce hareketlerden hoşlanmadığım için bu “numara” hiç de hoşuma gitmedi. Arkası ne gelecek diye düşünerek ve samimi duygularıma makes olarak: -“Evet, hala bu fikirdeyim” diye cevap verdim. Tiyatro başlıyordu. Karşımdaki genç “öyleyse konuşabiliriz” diyerek çantasını açtı. Bir yandan da anlatmağa başladı. Dedi ki:

- “Türkçü bir mecmua çıkarcağız. Türkçülüğü yaymak için bir cemiyet kurduk. Mecmua bu cemiyetin organı olacak. Sizden de yardım istiyoruz.”

- “Nasıl bir cemiyet? İçinde kimler var? Kaç kişisiniz? Reisiniz kim?” diye sordum.

- “Cemiyetimiz gizlidir. Seksen kişi kadar varız. Reisimiz Avni Motun’dur.” Diye cevap verdi. Avni Motun adını ilk defa işittiğim gibi daha yeni gördüğüm bir gencin gizli bir cemiyetten dem vurmasını nasıl karşılayacağım da belliydi. Kendisine, cemiyet azasını teşkil eden seksen kişinin kimler olduğunu sordum. Ankara’daki yüksek tahsil ve lise talebeleri olduğunu söyledi.

- “Mecmua çıkarmak için yüksek tahsil mezunu bir yazı müdürü ister; onu nereden bulacaksınız?” diye sordum. Bunun üzerine, Ankara Lisesi’nde edebiyat öğretmenleri olan Fevziye Abdullah’ın yazı müdürlüğünü üzerine aldığını söyledi. Çok değerli bir edebiyat öğretmeni olan Fevziye Abdullah’ı tanıyordum. Onun da cemiyetten olup olmadığını sorup menfi cevap alınca bana bahsolunan şeylerde hakikate uymayan birçok noktalar bulduğunu anladım.

Orhan Türkkan, kendisini ve sözlerini şüphe ile karşıladığımı görünce kendilerinin, vaktiyle çıkardığım “Atsız Mecmua” ve  “Orhun”’dan milli feyz aldıklarını, kendi çıkaracakları “Ergenekon”un da “Atsız Mecmua” ve “Orhun” yolunda gideceğini söyleyerek dil dökmeğe başladı ve çantasından çıkardığı kağıtlara bakarak programlarını anlattı. Bu, yaman bir programdı. Felsefe, içtimaiyat, ruhiyat, tarih, şiir, roman, siyaset ve her şey vardı. Yüzlerce eser yazacaklardı. Binlerce satacaklardı. Şunu bunu yapacaklardı. Velhasıl birçok fiillerin istikbal sigalarını tasrif ederek bana bir hayli projelerden bahsetti. Sonra “şu yazıyı nasıl buluyorsunuz” diyerek çantadan çıkan bir yazıyı uzun uzun okudu. Herhalde kendisinin pek hoşuna gittiği anlaşılan bu yazı hiçbir fikri değeri olmayan alelade bir edebiyattı.

Uzun konuşmaların sonunda benden yazı istediği zaman henüz kendilerini tanımadığımı, yazı vermek için de dergilerini görmemin şart olduğunu söyledim. O zaman:

-  “Atsız Mecmua’da çıkmış olan eski manzumelerinizi dergimize alabilir miyiz?” diye sordu. “Alabilirsiniz” dedim. İlk görüşmemiz böyle bitti.

Bir müddet sonra Avrupa şehirlerinin birisinden bir kart aldım. “Reha Oğuz Türkkan” imzasını taşıyordu. Reha, bana gelen Orhan Türkkan’ın kardeşiydi. Ankara’ya geldikten sonra da mektuplar yazmağa, “Ergenekon” hakkında izahat vermeğe, Türkçülük için ne şekilde çalışmağa hazırlandıklarından bahsetmeğe başladı. O da gizli cemiyet teranesinden dem vuruyor, büyük projelerden söz açıyordu. Halbuki ben gizli cemiyetin de, onun reisi diye tanıtılan Avni Motun’un da bir hayal mahsulü olduğunu anlamıştım. Çünkü meşhur Kun yabgusu “Mete”nin adının daha doğru söylenişi olan “Motun”u bizden başka birkaç Türkiyatçıdan başka kimse bilmiyordu. Bunu ısrarla ileri atan da Hüseyin Namık Orkun’du. Belliydi ki Hüseyin Namık’la temasta bulunup ondan da yazı almağa çalışan Reha Oğuz Türkkan, bu adı ondan duymuş ve muhayyel bir Avni’nin sonuna ekleyerek esrarengiz bir şahsiyet yaratmıştı. Maksat da esrarlı bir hava meydana getirerek gençlerin ilgisini çekmek ve Avni Motun’un mutlak vekaletini alarak onun adına söz yürütmekti.

Nihayet 10 İkinci-teşrin 1938’de aylık “Ergenekon” dergisinin ilk sayısı çıktı. Daha önce benden, tanıdığım Türkçülerin adreslerini istemişler, ben de göndermiştim. Ergenekon’un ilk sayısından onlara da onar, yirmişer tane yolladıklarını, benim adımı vererek kendilerini reklam ettiklerini, Ergenekon’u satmaları için de birer mektup yazdıklarını sonra öğrendim. Kendilerine gizli bir cemiyet azası süsü veren bu gençlere karşı o zamana kadar duyduğum şey yanlı bir güvensizlikti. Fakat Ergenekon’un ilk sayısındaki “Tarihin ve Tekamülün Amili” adlı yazıyı görünce, kendisini dahi sanan pek toy bir genç karşısında bulunduğumu anladım.

Bu ilk sayıya benim eski manzumelerimden birini almışlar ve altına “Bozkurt” diye imza atmışlardı. Bu manzume evvelce imzamla çıkmış olduğu için benim olduğunu herkes biliyordu. Onun için buna aldırmadım. Yoksa şimdi Gök Börü’de iddia olunduğu gibi onların dergilerine yazı yazmaktan çekindiğim için başka bir imza ile çımasını istemiş değildim. Bilakis onlar benim manzumemin altına kasten “Bozkurt” imzasını atarak kendi lehlerine propaganda yapıyorlar, “Atsız bizim cemiyetimizdendir, fakat kendi imzasını koymağa şimdilik mezun olmadığı için Bozkurt imzasıyla yazıyor” diye rivayetler çıkarıyorlardı. Bunları epey sonra öğrendim ve anladım ki bu plan, yani benim manzumemin Bozkurt imzasıyla çıkması, dostlarımı “işte Atsız da Bozkurtçudur” diyerek kendi aralarına almak için hazırlanmış bir inandırma vesilesidir.

Fakat Ergenekon ilk sayısındaki şaheser asıl bu değildi. Bu “Tarihin ve Tekamülün Amili” başlıklı yazı idi. Bunu Reha Oğuz yazmış ise de başka bir gencin imzasını atmıştı. Sebep be bu yazının Reha Oğuz’u göklere çıkaran bir methiye olmasıydı. Bu yazı o kadar garip bir yazı idi ki onu okuyan ve benim tavsiyemle kendisine satmak için on tane mecmua gönderilen bir arkadaş, paketi açmağa bile lüzum görmeden mecmuaları olduğu gibi geri göndermişti. Hakkı da vardı. Çünkü bu yazıda mühim keşfiyat yapılıyor ve lise mezunu bir genç ilmi ve tarihi baştan başa değiştiriyordu. Bakın, bu şaheserden size bazı satırları aynen alıyorum:

Bu önsözü yazmamı rica eden Oğuz’un mektubunu alınca, bir an düşündüm: Avrupa’da bile akisler uyandıracak olan bir eseri takdim edecektim!  Ve işte, ey garplı ve şarklı bilginler, size bağırıyorum: Gelin! Türklüğün er meydanı hepinize açık! Savaşın!   Fakat bu mert Türk çocuğunun, kanından aldığı asaletle ifade ettiği bu hakikati okumazsanız, dar görüşlü olmaktan hiçbir zaman kurtulamazsınız. Cehaletin, inanmamalığın, inatçılığın ve gururun kötü siyah  rengine bulanmayın. Ve bu eseri, Oğuz, Türk ırkına olduğu kadar, cahillere ve bilginlere de hediye etti. Var ol, Oğuz! Sen bu eserle , uzun asırlar, hiç unutulmayacaksın. Bugün seni anlamak istemeyenlerin çocukları, yarın bu eserini hürmetle okuyacaklar ve acıyacaklar babalarına. Ne acı bir acıma! Ne acı bir akıbet! Onu bilmek istemeyenlerin çocukları bildi. Onu anlamak istemeyenlerin çocukları anladı.

Oğuz Türkkan adlı bir yiğit “Tarihin ve Tekamülün Amili” adlı bir eser yazdı. Bu mevzuda bir eser yazabilmek ve bundan çıkan hakikati ispat edebilmek için doktor, profesör veya ordinaryus profesör unvanları bile azdır. Bu bahislerde mütehassıs olanlar gayet iyi bilirler: Avrupa’nın ve Amerika’nın en derin bilgili dahileri bile, tarihin amilini bulamamış veya yanlış yollara sapmışlardır. Halbuki Oğuz’un ne muhterem bir göbeği, ne saygı değer bir ak sakalı, ne asırlık bir yaşı, ne de doktor , profesör gibi bir sıfatı vardır. Ona kim inanacak? Onu kim okuyacak? Bakın, ey değerli okuyucu kardeşler, Oğuz mektubunda ne bedbin konuşuyor:

“… Hiç okunmayacak! Kimse okumayacak! Gençlik ve halk ciddi mevzulardan hoşlanmadığı için; aydınlar okumağa alışmadıkları için… Hatta bu bahiste mütehassıs geçinenler bile okumayacak! Hakları da yok değil! Meşhur değilim, halbuki bu mevzuları halledemeyen Avrupalı bilginler meşhuru alemdirler…. Hayır! Hayır! Hikmet! Beni değil çıkardığım neticeyi; adımı değil , bulduğum hakikati tanıyın! Bu tek hakikati sevin! Ona gerçek olduğu için bütün kuvvetinizle inanın. İnanın! Irkınızın ülküsü o olursa, dünyanın birincisi olmak için asırlarca beklemeğe lüzum kalmaz. Fakat inanabilmek için de okumak, anlayarak, hazmederek okumak lazım! Fakat kim okuyacak? Öyle ise kimse inanmayacak! Türk, ırkının ülküsünü tanımayacak. İşte bunun için üzülüyorum" Oğuz, şuurla düşünmeğe başladığı yaştan beri, felsefeye sarılmıştı………………………………………..............

Bunun için pek çeşitli olan birçok ilimlere merak sardı: Lengüistik, mitoloji, arkeoloji, jeoloji, klimatoloji, paleontoloji, antropoloji, etnoloji, etnogrofi, felsefe, ruhiyat, tarih, preistuvar, sosyoloji,kozmogoni, hukuk, edebiyat, iktisat tarihi, güzel sanatlar tarihi ilh……………………………...........

Fakat bu taşlar ne kadar esaslı, ne kadar çok olursa, inşa edeceği bina o kadar sağlam olurdu. Bunun için çok okuması lazımdı.Anormal okuyanlardan bile fazla okudu, gözlerini körletircesine okudu. Başka hiçbir şeyle meşgul olmadı. Gece gündüz okudu. Hepsinden bilgi edindi. Hatta o kadar kıymetli tutulan Avrupalı bilginlerden bile fazla okudu. Sen, Oğuz, fevkalade çalışma ile kanından gelen o müthiş kudretle düşünerek, zekanı işleterek, bu işi başardın. Okudun, düşündün,öğrendin… Hakikatı bütün çıplaklığı ile ortaya koydun! Var ol Türkkan!

İşte bundan sonra Oğuz’a yepyeni  bir çığır açılmış oldu. Felsefede materyalistken spirütüalist oldu. Ferdiyetçi iken, beynelmilelci oldu. Sanki gözünün bağı sihirli bir el tarafından aniden çözülüvermişti.Yürüdüğü yanlış yolu dehşetle gördü. Bu yolun sonunda (materyalizm,ferdiyetçilik= menfaatçilik,milliyetsizlik yolunun sonunda) hem o fert için, hem de o ferdin mensup olduğu cemiyet için korkunç bir uçuruma düşmek vardı. Oğuz, ruhuyla ve tabiatle yaptığı bu müthiş didinmeden sonra, gözünü kör eden, yolunu şaşırtan bağı çözüp çıkardı. Fakat ırkdaşları hala, gözler kapalı, felaketten habersiz, uçuruma doğru yürüyorlardı. Bu eser onlar için yazılmıştır...............

Oğuz Türkkan, hakikati gördükten ve inandıktan sonra, ırkdaşlarını düşündü. Her okuyanın muhakkak inanması, ikna olması için hakikatı birer meydana sererek yazdı. İlkin kitap yazmak istiyordu………….

*    *    *

İşte Hikmet Tanyu imzasıyla çıkmış olmasına rağmen Reha Oğuz’un kendi kendisini öven, göklere çıkaran; doğunun ve batının bilginlerini hiçe sayarak liseden henüz çıkmış olduğu halde on, on beş ilim sahasında bilgiçlik taslayan yazısı böyle tuhaf bir yazıydı ve Reha Oğuz da yazı hayatına böyle tuhaf bir makaleyle başlıyordu. Hele aynı Ergenekon’un ilk sayısında onun felsefe tarihi yazmaya muhtelif rejimleri ilmi bakımdan münakaşa etmeğe kalkıştığını görünce pek tecrübesiz, fakat heveskar bir genç karşısında olduğumuzu anlamış ve bir mektup yazarak kendisine nezaketle bu yazıların kötü tesirini harbe vermiştim. Mektup, tesirini yaptı: Ergenekon’un ikinci sayısında (sf. 25) şöyle bir tavzih çıktı:

DİKKAT

Geçen sayıki Tarihin Amili adlı tefrikanın ön sözü hepimiz üzen bir şekilde çıkmıştır. İstanbul’da tashihleri yaptırdığımız genç arkadaş coşkunluğunu tesiriyle yazıya –kendiliğinden- birçok yeni parçalar ilave etmiş. Bu yüzden ön söz, adi bir methiye şeklini almıştır. Bu sırada ben Avrupa2da bulunduğum için, bu vaziyetten haberdar olamadım. Yoksa katiyen bu methiyeci yazıyı tefrikanın başına koydurmazdım. Ergenekon basılıp elime geçtiğinde, pek çok üzülerek hayret ettim.Önsöz, bu arkadaş tarafından o kadar tahrif edilmiştir ki, yazının sahibi Hikmet Tanyu bile kendi yazısını tanıyamadı. Bu dalkavukça önsöz, okuyucularımız üzerinde çok kötü tesir yapacağından mesul arkadaşa lazım gelen ihtarı yaptık. Hepinizden ricam: Geçen sayımızın önsözünü mazur görün ve muhteviyatını unutun.

R.O. Türkkan

Bu tavzihe dikkat edenler, niçin Hikmet Tanyu tarafından değil de Reha Oğuz tarafından özür dilendiğini pek güzel anlarlar. Bundan başka bir musahhihin, tashih ettiği makaleyi tanınmayacak şekilde değiştirmesi de aklın alacağı bir mazeret değildir. Zaten bu şekilde neşriyatın da daha çok devamına imkan kalmamış, 1939 yılının ilk ayında çıkan üçüncü sayısından sonra Ergenekon kapatılmıştı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #12 : 06 Ekim 2009, 21:56:53 »

İşte tam bu sırada iki nokta şiddetle dikkatimi çekti ve şüphelerimi arttı. Bu iki nokta şunlardı:

1) İzmir’de bazı Türkçü gençlerin epey zamandan beri “Kızıl Elma” adında bir dergi çıkarmayı tasarladıklarını işitmiştim. Bu gençlerin Reha Oğuz Türkkan’la ve onun gizli cemiyeti (!) ile hiçbir ilgisi yoktu. Fakat böyle olduğu halde Reha Oğuz, Türkçülerden birisine gönderdiği mektupta “kendi cemiyetlerinin İzmir şubesi tarafından Kızıl Elma adlı bir derginin çıkarılmak üzere olduğunu” yazdı. Demek ki memlekette parlayan her Türkçülük kıvılcımını kendi eseriymiş gibi göstermek sevdasında idi.

2) Bana yazdığı mektuplarda bir karışıklık vardı: Kardeşi Orhan Türkkan için bazı mektuplarında “ağabeyim”, bazılarında da “küçük kardeşim” diyordu.

Bunlardan başka bu sırada Ankara’dan aldığım mektuplar şüphelerimi bir kat daha arttırmıştı. Çünkü bu mektuplardan birisi Ankara’dan Rıza Nur, Zeki Velidi ve Atsız isimlerini istismar ederek bu üç Türkçüyü kendi cemiyetlerinin (!) mensubu imiş gibi gösterdiğini bildiriyordu. Hakikaten- sonradan öğrendiğime göre- Reha, böyle propagandalar yaparak bütün tanınmış Türkçüleri kendi mevhum cemiyetlerinin azası gibi gösteriyor, böylelikle kendi etrafında bir topluluk yapmağa uğraşıyordu. Kendisini kimse başkan diye tanımayacağı için bir de Avni Motun adında esrarengiz bir reis uyduruyor ve ondan alınan direktiflerle bu müthiş gizli cemiyetin faaliyeti (!) başlıyordu. O zaman Ankara’da bulunan Ziya Özkaynak’tan aldığım bir mektup, Reha’nın – burada anlatmağa lüzum görmediğim- pek çocukça bir takım planlar yaptığını da bildirdiğinden, kendisine yine bir mektup yazarak bu hareketlerinden vazgeçmesini, aksi takdirde, dergilerinde eski manzumelerimin dahi neşrine müsaade etmeyeceğim gibi mecmualarını da kimseye tavsiye etmeyeceğimi bildirdim. Bunun üzerine aşağıdan alan bir mektupla cevap verdi ve yakında İstanbul’a gelerek benimle görüşeceğini bildirdi. Kendisi gelmeden önce de Mühendis Mektebi talebesinden olan arkadaşı Cihat Savaş Fer’i bana göndererek yeniden yazı istetti. Kendilerine evvelce Sivas’taki “Yıldız Dağı” dergisinde çıkmış olan (1Mart 1939 tarihli dokuzuncu sayı, sayfa altı) “Adsız Şiir” adlı manzumeyi verdim. Fakat yiğitlikten dem vurmalarına rağmen bunu basamadılar ve “Yakarış” adlı ilk bölümüyle iktifaya mecbur kaldılar. Kapatılan Ergenekon yerine bu sefer “Bozkurt” adında bir dergi çıkarıyorlardı. İlk sayısı 1939 mayısında çıkan dergileri için birçok Türkçülere başvurarak yazı istediklerinden Bozkurtta San’an, Abdülkadir İnan, Nejdet Sançar, Hüseyin Namık Orkun ve Fethi Tevet’in de yazıları vardı. Reha’nın ruhi hastalığı olmasaydı dergi pek ala yürüyüp tutunacaktı da… Çünkü 1929 haziranında çıkan ikinci sayısına Besim Atalay da yazı vermiş, böylece kadro biraz daha kuvvetlenmişti. Fakat Bozkurt dergisi ikinci sayıdan sonra yine kapandı ve aşağı yukarı bir yıl çıkamadı. İşte bu sırada tatil mevsimi geldi ve Reha ile tanışmamız kabil oldu. O, benden çok Nejdet Sançar’la mektuplaştığı için yine onun vasıtasıyla beni görmek istiyordu. Nejdet Sançar da Sivas’tan Istanbul’a gelmiş ve Maltepe’de kalmağa başlamıştı. Nihayet bir gün, aldığı mektup üzerine Maltepe vapur iskelesine giderek Büyükada’dan gelen Reha Oğuz’u evine getirdi. Reha o günkü görüşmemizde kendisine yaptığım tenkitlere tevazu ile cevap veriyor ve dediklerimi kabul etmiş görünüyordu. Bu konuşmamızda ne kadar gayr-ı samimi olduğunu tabiidir ki, anlayamamıştım. Bilhassa hayali olduğuna inandığım “Avni Motun”’u bana şöyle anlatmıştı: Avni Motun, Reha’nın ana cihetinden akrabası imiş. Onlara ilk Türkçülük sevgisini o vermiş. Hatta bahis mevzuu olan 70-80 genci bir cemiyet halinde toplayan ve onlara Türkçülük telkini yapan Avni Motun’muş. Fakat bu 70-80 gencin hepsiyle temas etmez, yalnız altı tanesiyle görüşürmüş. Bu altı kişi de Avni Motun’dan aldıkları dersleri ötekilerine öğretirlermiş. Araklarında büyük bir disiplin varmış. Gençlerin Avni Motun’a güveni büyükmüş. Fakat iki yıl önce Avni Motun ölmüş. Onunla bizzat temasta bulunan altı kişi, ölümünün öteki azalardan saklamışlar. Çünkü ölümünü duyarlarsa belki dağılırlarmış. Şimdi Reha Oğuz, Avni Motun’un adına söz söyleyerek o gençleri idare ediyormuş.

Bazı Osmanlı padişahlarının ölümünü andıran bu hikayeye tabii inanmadım. Fakat Türkçülükte hevesli göründüğü için de “belki zamanla kusurlarını düzeltip doğru yola girer” dedim. Ailesini, ırkını sordum. Baba cihetinden Kastamonulu, ana cihetinden Azerbaycan’da Genceli olduğunu söyledi. Bana pek mufassal bir şecere verdi: “İsterseniz nüfus kütüklerinden tahkik edebilirsiniz” dedi. Bu da boş bir sözdü. Bizde nüfus teşkilatı pek yeni olduğu için biz, nüfus kütüklerinden ancak büyük babalarımızı öğrenebilirdik. Daha ilerisini şifahi aile rivayetlerinden öğrenmeğe mecburduk. Pek hayalperest olan Reha, ihtimal ki Ziya Gökalp’ın “Kızıl Elma” adlı hikayesinin tesirinde kalarak kendisinin böyle bir şeceresi olduğuna inanmış ve buna başkalarını da inandırmak istemişti. Fakat bütün bunlar olmasa bile kendisini fazla reklam edişi, hatta kendisi hakkında başka imza ile methiye yazışı ve dergiye herkesin dikkatini çekecek şekilde oklar nidalar, istifhamlar koyuşu Türk ahlakına hiç de uygun değildi.

Gittikten sonra Nejdet Sançar’la kısa bir konuşma yaparak samimi gözüktüğü müddetçe yazı ile ona yardıma karar verdik. Bilhassa Türk tarihine ait birçok şeyler sorarak not etmesi, öğrenmek istediğine delil gibi gözüküyordu. Bu sebeple de “belki düzelir” diyerek Bozkurt dergisine yardımı kararlaştırdık.

1940 mayısında Bozkurt’un üçüncü sayısı çıkarken dergiye Hamza Sadi Özbek ve İsmet Rasim gibi iki genç Türkçü de yazı yazmışlar dergiyi biraz daha kuvvetlendirmişlerdi. Biraz sonra Profesör Zeki Velidi’nin ve gençlerden Nurullah Barıman’ın da yazı yazmağa başladığı Bozkurt, Sami Karayel’in yazı müdürlüğü ile çıkmağa ve oldukça iyi bir tesir yapmağa başlamıştı. Reha’nın bahsettiği muhayyel 70-80 gencin hiçbirisi yüksek tahsil mezunu olmadığı için Sami Karayel’in yazı müdürlüğünü kabule mecbur olmuşlardı. Gayet cesur ve yaşlılığına rağmen yumruğu kuvvetli bir adam olan Sami Karayeli kendilerine salık veren de bendim. Esasen artık Avni Motun disiplinli seksen genç gizli cemiyet teraneleri de söylenmez olmuş, anormal hava azalmıştı. Yalnız Reha’nın ötede beride, bilhassa Ankara’da beni över gibi gözükürken bir yandan da gözden düşürmeğe uğraşan hareketlerini duyuyor, fakat buna pek aldırmıyordum. Övülmeğe ihtiyacım yoktu. Onun için Reha’nın “Atsız iyidir, ateşlidir, yalnız muvazenesizdir.” yollu propagandaları beni yüksündürmüyordu. Zamanla bu da geçer diyordum. Fakat bu sırada Bozkurt’un 1940 ağustosunda çıkan beşinci sayısında Reha Oğuz’un “Gürcülerin Irkı Hakkında” diye yazdığı makalede Gürcüleri Turan ırkından göstermesi bizim Türkçülük ve ırkçılık prensiplerimize aykırı olduğu için itiraz ettim. Hele o makalede Reha’nın kendi şeceresi hakkında verdiği malumat evvelce verdiği şecereye uymadığı için şüphem arttı. Aşırı ırkçılık yapmağa kalkan, hele ırkı koruma kanunu diye bir kanun projesi hazırlayarak melez Türk çocuklarının üç yaşından aşağı olanlarını idam etmeğe kalkan Reha’nın Gürcüler hakkında bu yazısı kendisi hakkındaki bir takım rivayetlere hak verdirecek mahiyetteydi. O zaman bende evvelce uyanıp da sonra Reha samimi gözüktüğü için küllenen şüpheler yeniden ateşlendi. Bu şüphe beni biraz vakit harcayarak bu esrarengiz işlerin (!) iç yüzünü öğrenmeğe sevketti. Evvelce kendisine Avni Motun’un kim olduğunu sorduğum zaman “söylemeğe mezun değilim” diye cevap veren Cihat Savaş Fer’e bir emrivaki yaparak Avni Motun’un muhayyel bir şahıs olduğunu itiraf ettirdim. Ankara’daki yetmiş seksen kişilik gizli ve disiplinli cemiyetin de Reha Oğuz Türkkan ile kardeşi Orhan Türkkan’dan ve Cihat Savaş Fer’den ibaret bir heveskar triyomvirası olduğunu öğrendim. Fakat Reha, yaratılışındaki başkalıkla her şeyi esrar perdesi altında göstermeğe kalkmış olduğundan Ankara’daki Türkçü gençlere kendi cemiyetlerine girmeği teklif ediyor, “Atsız sizin cemiyetinizde midir?” diye soranlara evet cevabını veriyor, o gençler bun u bana sordukları zaman “cemiyetimizin nizamnamesi gereğince size bunu söylemeğe mezun değildir” diyerek onları şaşırtıyordu. Böylelikle kendisi büyük bir cemiyetin başkanı ve Rıza Nur, Zeki Velidi gibi yaşlı bilginler de olduğu halde birçok Türkçüyü kendi emrindeki memurlar gibi göstermeğe çabalıyordu. Fakat kısa görüşüyle hakikatlerin nasıl ortaya çıkacağını hesaplayamıyordu. Hesaplayamazdı da… Çünkü pek süratle yükselmek, yüksek mevkilere çıkmak istiyordu. Bu istek, önünü görmesine engel olan bir perdeydi. Aynı zamanda kendisinin mühim bir şahsiyet olduğunu sanıyor, kah Yalova’da Reis-i cumhurla mülakat yaparak Türkiye’nin niçin savaşa girmediğini sordum diyor, kah üçüncü ordu müfettişi Kazım Orbay’a giderek hükümeti dinlemeden doğuya taarruz etmesi için telkin yapacağını söylüyor, yakında çıkaracağı gündelik bir gazetenin kırk bin lira sermayesini bulduğundan bahsediyor, bunların arkasından da –kahramanlığını göstermek için olacak- kışın Kastamonu dağlarına giderek ayı avlayacağını anlatıyordu. Kahramanlık sözü ağzından hiç düşmüyordu. Bana gönderdiği bir mektupta “artık rahat rahat şehit olabiliriz” diye yazıyordu. Fakat bir yandan askerliğini boyuna tecil ettiriyordu. Garip değil mi? Reha, yaşının otuzu doldurmak üzere olmasına rağmen henüz askerliğini yapmamıştır. Yalnız yüksek öğretim talebesinin geçirdiği askeri kamplara gitmiş ve bütün askerliği bu kamp hayatından ibaret kalmıştır. Daha en kutlu milli vazifesini bile yapmamış olan bu tecrübesiz gencin hepimizi, bütün Türkçüleri küçülterek kendisini yükseltmeğe çalışması ne acıklıdır! Bir kere bu Reha Oğuz’u tam Türk saysak bile o öz bir Türkçü değil, önce bir materyalist ve beynelmilelci iken Türkçülüğe sonradan dönen bir muhtedidir. (Ergenekon dergisinin ilk sayısındaki itirafa göre) Böyle olduğu halde, Türkçülüğe sonradan dönen bu genç nasıl oluyor da hiçbir zaman Türkçülükten başka bir ülküye sarılmamış olan bizleri çürütmeğe kalkabiliyor? O, Türkçülüğe ve Türklüğe ait birçok bildiklerini bizden ve bu arada bilhassa benden öğrenmiştir. “Gök Börü”nün Bozkurt demek olduğunu bile ona ben öğrettim. Bunları övünç diye değil, bir hakikati Türkçü efkar-ı umumiyeye anlatmak için söylüyorum. Yoksa o, değil Türk tarihini ve Türkçülüğü, okullarda yıllarca okuduğu Türkçe’yi bile bilmemektedir. “İkna olmak”, “bizle ahbap oldular”, “hıyanetlik etti” gibi Ermeni vatandaşlarımızın kullandığı ifadeler Reha’nın yazılarında bol bol geçer.

Şimdi Türkçülüğe sonradan dönen Reha’nın, Gök Börü’de “İsmet Rasin’i, Çınaraltıcıları, Barıman’ı ve Atsız’ı aramızdan attık” diyerek yaptığı iddianın teşrihine geliyorum:

1- İsmet Rasin ile Reha’nın anlaşamamasının sebebi, Reha’nın iddia ettiği gibi, İsmet’in “Bozkurt’a menşei meçhul paralar bulması ve Arnavut olması” değildir. İsmet’in metin ahlakını ve ailesini bilenler onun Türk olduğunu pek kolay kestirebilirler. Kendisine şecere düzmeğe mecbur olmayan İsmet, hiçbir şey olmasa bile, tarihimizin ebedi övünçlerinden biri olan Pilevne müdafaası şehitlerinden birinin torunudur. Bundan başka İsmet’in yüzüne bakmak da ırkı hakkında bir hüküm vermek için kafidir. Çünkü İsmet’in yüzü Türk yüzüdür. Şahsi meselelerden dolayı kızdığımız her insanın ırkından olmadığını söylersek doğru bir iş yapmış olmayız. Reha Oğuz eski arkadaşlarından Hikmet Tanyu ile bozuştuktan sonra onun Abaza olduğunu ilan etmişti. İsmet Rasin’e kızınca da ona Arnavut diyor. Bu yoldan gidilirse zararlı çıkacak olan yine Reha’dır. Çünkü ana cihetinden atalarını bağladığı Gence’nin Kendek köyü halis bir Ermeni köyü olduğu gibi gerek Reha, gerekse kardeşi Orhan’ın yüzleri de tıpkı Ermeniye benzer. Reha’nın evvelce sık sık gidip geldiği bir müessesenin memurlarından biri adını bilindiği Reha’nın gelip gittiği müessese sahibine anlatmak için “Ermeni geldi”, “Ermeni gitti” demeği mutat edinmişti. Keza, Reha birçok yazılarında ve mektuplarında İstanbul Ermenileri gibi “ikna olmak”, “hıyanetlik etti” , “bizle ahbap oldular” gibi tabirler kulanı. Keza, Yusuf Kadıgil’e kendisinin Gürcü olduğunu da bir gün söylemiştir. Fakat bunlara bakarak nasıl biz kendisine Ermeni demiyorsak o da gayrı ilmi bir ansiklopedinin kaynağı meçhul ibaresine dayanarak İsmet’e Arnavut dememelidir. İsmet’in ataları Prizren’lidir. Bu kasaba ise Rumeli’de bir Türk kasabasıdır. İçinde tek tük Arnavut civar köylerden gelmişlerdir. İstanbul’da bu kadar Prizren’li vardır. Hiçbiri Arnavutum demez. Hepsi de Türküm der. Prizren kasabasını iyi bilen Erkilet Paşa da kasabanın Türk kasabası olduğuna tanıklık etmektedir. Hakikatte Reha’nın, İsmet Rasin’e düşmanlığı, İsmet’in Bozkurt’a yazı yazmağa başlamasından sonra, fikri kuvveti dolayısıyla Reha’yı gölgede bırakmasından dolayıdır. Türkçeye hakim olan ve üç yabancı dil bilen İsmet Rasin kuvvetli mantığı, zekası ve ilmi ırkçılık üzerindeki derin bilgisiyle birdenbire ön safa geçmiş, bu da Reha’nın kıskançlığını ve sonunda düşmanlığını çekmiştir. İsmet’in Arnavut olduğunu iddia etmesi bundandır. Halbuki İsmet tam bir ülkücü ve fedakar bir arkadaştı. Reha’nın menşei meçhul dediği paraları, zengin bir aileye mensup olduğu için, cebinden veriyordu. Bozkurt, İsmet Rasin sayesinde onun çizdiği programla canlanmıştı. Hatta Reha’nın Bozkurt’a yazdığı bir yazı için aleyhine dava açılınca İsmet Rasin bunu kendi üzerine alarak Reha’yı cezadan kurtarmıştı. Fakat Reha bunları düşünmeden yapma bir Arnavutluk bahanesiyle İsmet’le bozuştu. Darıldılar. İsmet ayrıca çalışmak üzere çekildi. Birbirleri aleyhine hiçbir şey söylememek için benim hakemliğimde söz verdiler. Bu sözü bozan da Reha Oğuz oldu. İşte, İsmet’i attık demesinin sebebi budur.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #13 : 06 Ekim 2009, 21:57:29 »

2- Reha Oğuz, Çınaraltı sahipleri olan Orhan Seyfi ile Yusuf Ziya’yı da aralarından çıkardıklarını söylüyor. Bu büsbütün tuhaftır. Çınaraltıcılar zaten onların arasında değildi ki çıksınlar. Ziya Gök Alp’ın şakirdleri olan Çınarlatıcıların Türkçülük tarihinde epeyce hizmetleri vardır. Dergilerinin adı da Ziya Gök Alp damgasını taşımaktadır. Ziya Gök Alp’tan feyz almış olan şairlerin Reha’dan bir şeye öğrenmeye ihtiyaçları yoktur. Hakikatte Reha’nın onlara düşmanlığı da yine şahsi bir sebepten ileri geliyor: Bozkurt’un kapalı bulunduğu sırada Reha Oğuz, Çınaraltıya üç makale vermişti. Çınaraltıcılar bu üç makalenin ikisini pek zayıf buldukları için basmadılar. Üçüncüsünü Reha’nın ısrarı ve ricası üzerine –o da biraz düzelterek ve birçok yerlerini çıkartarak- bastılar. Halbuki bütün Türkçülerin yazıları Çınaraltı’nda çıkıyordu. Onlar çıkarken, kendisini bütün Türkçülerden üstün gören Reha’nın yazılarını neşretmemek herhalde kendisince büyük bir suçtu. İşte Çınaraltıcılara düşman olmasının, onları jurnalcilikle itham etmesinin sebebi budur. Halbuki ben onu kaç kere Çınaraltıcıların yanında gördüm: Pek müeddep oturuyordu. Söze pek karışmıyordu. Yusuf Ziya’ya ve Orhan Seyfi’ye pek saygılı ithaflarla kitaplar hediye ediyordu. Böyle olduğu halde Gök Börü’de onlar için “… Hakiki maksatlarını bilmekle beraber kalemlerini beğeniyor, Türkçülüğe onlardan fayda umuyorduk” diyor. Demek ki Reha onlarla konuşurken de samimi değildi. Bu samimi olmayışın hoş bir şey olmadığını şimdi her halde kendisi de anlamıştır.

3- Nurullah Barıman’ı “Bozkurt’un parasını şahsına harcamakla itham etmesi “ de doğru değildir. Bu da kıskançlıktan doğmaktadır. Bozkurt’un sahibi Nurullah Barıman olduğu için dışarıdan gönderilen mektupların onun adına gelmesi, Bozkurt idarehanesine uğrayan genç Türkçü talebelerin önce Barıman’ı araması, kendisini gençliğin şefi olduğuna inanmış Reha’nın hoşuna gitmemiştir. Yarının şefi olduğuna inanmış Reha, kendisini gelip geçmiş bütün Türkçülerden üstün görürken, daha genç olan Barıman’a itibar edilmesini tabii çekemezdi. Bozkurt, on ikinci sayıdan sonra adeta yeniden çıkarken tamamı ile, Barıman’ın borç olarak bulduğu sermayeye dayanıyordu. Böyle olduğu halde Barıman’ın kendisinden daha itibarlı bir mevki temin etmesini çekemeyen Reha Oğuz, “mevsuk bir kaynaktan duyduğuna göre Bozkurt’un hükümetçe kapatılacağını”, kendilerinin daha önce davranarak kapatması gerektiğini Barıman’a söylemiş, Barıman da: “Öyleyse borçlarımızı ödeyecek parayı bul da işi tasfiye edelim” demiştir. Halbuki Reha’nın bu sözü doğru olamazdı. Hükümet Bozkurt’u kapatacak olsa Reha bunu nereden duyacaktı? Hükümet dairelerinde casusları mı vardı? Barıman’ın para bulma teklifi üzerine Reha Oğuz bunu güya kabul etmiş, fakat para yerine senet vermek istemiştir. Barıman bunu kabul etmemiş, Reha Oğuz ise dergiyi kapatmak ve yerine gündelik bir gazete çıkarmak için direnmiştir. Barıman: “Sen Bozkurt’un birkaç yüz liralık borcunu veremiyorsun. Nasıl olur da on binlerce liralık sermaye isteyen gündelik bir gazeteyi çıkarabilirsin?” diye sorunca Reha şaşırmış, cevap verememiştir. Halbuki onun maksadı dergiyi kapatarak Barıman’ı “dergi sahibi olmaktan doğan itibar”dan uzaklaştırmak, sonra, kendisinin sahip olacağı bir dergi çıkararak aradığı şöhreti, nüfuzu, itibarı bulmaktı. Çünkü o sırada yüksek tahsilini de bitirmiş ve kendi başına dergi çıkaracak hale gelmişti. Barıman Bozkurt’u kapatmayıp da Reha bunda ısrar edince nihayet iş tatsız bir hal almış ve Barıman, Reha Oğuz’u arkadaşı Cihat Savaş’la birlikte Bozkurt’tan çıkarmıştır. Reha Oğuz’un eşyalarını alarak pek üzgün bir halde Bozkurt idarehanesinden çıktığını görenler şimdi onun “Barıman’ı attık” demesine hayli gülmüştür.

4- Şimdi benim hakkımda yazdıklarına geliyorum. Bunlara madde madde cevap vereceğim:

a) Reha Oğuz benim için “davasında samimi, fakat şeflik malihülyasına kapılmış” diyor ve bir gün İsmet Rasin’in otomobili ile gezinti yaparken kendilerine şeflik teklifinde bulunduğumu iddia ediyor. Bu iddia doğru değildir. Benim böyle bir teklifte bulunmadığıma, o gezintiye iştirak eden İsmet Rasin ve Nurullah Barıman, yaratılışımın böyle bir teklifte bulunmağa elverişli olmadığına da bütün beni tanıyanlar şahittir. Reha’nın şefi olmanın da bana şeref temin etmeyeceğini herkes takdir eder. O gezintide Reha benim, Bozkurtçu olmam için ısrarlı teklifler yaptıysa da kabul etmedim. Nurullah Barıman’la İsmet Rasin de şahittir ki “hem sizden yaşlı olduğum hem sizi kafi miktarda tanımadığım için Bozkurtçu olamam. Siz de yazıyla yaptığım yardımı kafi görün” dedim.

b) Reha Oğuz benim için “iradesi zayıf ve hislerine mağlup” diyor. Hislerime mağlup olsam Reha’nın benim için yazdıklarına başka türlü cevap verirdim. Bununla beraber “iradem kuvvetlidir, hislerime mağlup değilim” diye kendimi müdafaa edecek değilim. Hüküm vermeği beni tanıyanlara bırakıyorum. Bizzat kendisi bir gün bana: “Başka birisi sizin uğradığınız haksızlıklara uğrasaydı iradesi sarsılarak vatana ihanet etmeğe kadar giderdi” demiştir. Bilmem bu sözünü hatırlayacak mı? Hatırlayanlar mevcuttur.

c) Benim için: “ilkin, yeniden başlattığımız Türkçülük hareketine katılmaktan çekinmiş, sonra korkulacak bir şey olmadığını görerek aramıza olanca coşkunluğu ile girmişti” diyor. Bu da doğru değildir. Ben Türkçülükte onlardan hayli kıdemli bir insan sıfatıyla, adı sanı duyulmamış çocukların arasına tabiidir ki giremezdim. Hele bu çocuklar kendilerini bana ilk hamlede gizli bir teşkilat diye takdim ederlerse… Reha benim şüphelerime korkaklık diyorsa aldanıyor. Hiçbir zaman kahramanlık iddiasında bulunmadım. Bulunmaktan da utanırım. Çünkü kahramanlığın savaş alanlarından başka yerlerde yapılacağına inanmam. Böyle olmakla beraber korkak olmadığımı da beni tanıyanlar bilir. Madem ki ben korkaktım, niçin Reha Oğuz bana hediye ettiği kitabın başına “En Yiğit Türkçüye” diye yazdı? Niçin Bozkurt’un altıncı sayısında “Türkçüleri tanıyalım” diye neşrettiği yazıda beni “dürüst ve yiğit bir Türkçü” diye vasıflandırdı? Demek Reha Oğuz o zaman bana karşı da samimi değildi. Beni o yazısında feragatli bir insan olarak tanıtan Reha’nın şimdi muhteris olarak tasvir etmeğe kalkması herhalde Reha’ya iyi not verdirecek bir hal değildir. Umarım ki bu yanlışı kendisi de anlayacaktır.

ç) Reha, benim meçhul bir insan olduğumu, ancak kendi reklamı sayesinde ün kazandığımı iddia ediyor. Fakat aynı Reha, Bozkurt’un altıncı sayısındaki makalesinde benim, Türkçülüğe, Ziya Gök Alp’tan sonra en büyük hizmeti yaptığımı yazmıştı. Bu iki aykırı ifadenin acaba hangisi doğru? Yahut hiçbiri doğru değilse Reha niçin bu hareketi yapmağa mecbur kaldı? O zaman öyle, şimdi böyle yazmak tabiye ise, Reha da tasdik eder ki, bu bir Türk’e yakışan bir tabiye değildir. Beni iyi tanıyanlar merdümgiriz olduğumu bilirler. Böyle bir insanın reklama ihtiyacı olmadığı da meydandadır. Birkaç kişi tarafından tanınıyorsam bu Atsız Mecmua ve Orhun sayesinde olmuştur. Bu da bir meziyet değildir. Çünkü her yazı yazan, okuyucular tarafından tanınır. Reha tanınmağa fazla değer verdiği için tanınmamış bir insan olduğumu ve kendisinin reklamı sayesinde tanındığımı ileri sürmekle mazurdur. Esefle söylüyorum ki Reha’da “tanınmak isteği” bir hastalık derecesindedir. Bu yüzden Nurullah Barıman aleyhine açtığı davada kendisini “Ülkümüzün banisi” diye vasıflandırmıştır. Biz ise ülkümüzün neferleri olmakla öğünüyoruz.

d) Reha Oğuz benim için “Bir mektupla Ankara’ya aleyhimizde ihbar yaptı.. Bu darbe öldürücü oldu. Bu mektup üzerine Bozkurt’a izin vermediler.. Bozkurt’a bilahare ancak mucize kabilinden izin alabildik” diyor. Bu da doğru değildir. Netekim beni iyi tanıyanlar bu rivayete inanmamışlardır. Demek ki benim defterimde “Beyaz Ruslardan para almak” ve “Hitler’in ajanı olmak” rivayetlerinin yanında bir de bu bulunacakmış. Burada yine Reha Oğuz’daki hafızanın çok zayıf olduğunu söylemeğe mecburum. Çünkü bu meselenin yüksek mevki sahibi resmi bir şahidi var ki o da matbuat umum müdürü Selim Sarper’dir. Mesele şudur: Bir gün matbuat umum müdürü Selim Sarper’in, kapatılmış olan Bozkurt’a yeniden izin vermek için Çınaraltı ve şahsım aleyhinde neşriyat yapmağı şart koşmuş olduğuna dair garip bir haber duydum. İnanmadım. Çünkü tanışmadığım halde Selim Sarper’in benim hakkımda hiç de fena düşünceler beslemediğini uzaktan işitiyordum. Hakkımda iyi niyet beslemese bile mühim bir mevkideki resmi bir şahsiyetin öyle bir teklifte bulunmayacağı tabii idi. Bunun için 10 ikinciteşrin 1941 tarihinde Selim Sarper’e bir mektup yazarak böyle bir rivayet duyduğumu, buna inanmamakla beraber bu “Alemi imkan” da her şeyin olabileceğini, eğer doğru ise sebebini bildirerek beni aydınlatmasını rica ettim. Netice umduğum gibi çıktı: Selim Sarper, 13 ikinciteşrin 1941 tarihiyle verdiği samimi bir cevapta böyle bir şeyin bahis mevzuu olmadığını bildirdi.

Reha Oğuz, benim Selim Sarper’e yazdığım mektubu görmüş olduğu halde maalesef bunu sanki jurnalmiş gibi anlatarak bazı arkadaşlara mektuplar yazmıştır. Ben bu mektuplardan üç tanesini, Hamza Sadi Özbek’e, Nurullah Barıman’a ve şair Cemal Oğuz Öcal’a yazılanları gördüm. Aynı meseleyi üç ayrı şekilde yazmakla Reha Oğuz çok gafil hareket etmiştir. Hamza Sadi Özbek’e  yazdığı mektupta “Selim Sarper aynen suretini almama müsaade etmedi. Sadece 3-4 defa okudu ve okuttu” diyerek mektubun kopyasını değil ancak mealini yazdığını bildirdiği halde Nurullah Barıman’a ve Cemal Oğuz Öcal’a gönderdiği mektuplarda aynen kopyasını gönderdiğini iddia ediyor. Halbuki Selim Sarper mektubujn kopyasını vermediğine göre Reha’nın doğru söylemediği ortaya çıkıyor ki aynı meseleyi üç ayrı kimseye üç ayrı şekilde yazması bunun itiraz kabul etmez bir delilidir. Ben, hüküm vermeği okuyuculara bırakarak üç mektubun suretlerini yan yana koymakla iktifa ediyorum:
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #14 : 06 Ekim 2009, 21:58:06 »

- I -

Reha’nın Hamza Sadi Özbek’e yazdığı 6.2.1942 tarihli mektupta benim, Selim Sarper’e yazdığım mektubun meali olarak gösterilen satırlar:

Muhterem Efendim,   

Bozkurt sahiplerinden Nurullah Barıman, Bozkurt’un intişarına şart olarak, Çınaraltı ve benim aleyhimde bulunmalarını şart koştuğunuzu, bu suretle Türkçüleri aralarında mücadeleye sevketmek istediğinizi, fakat sizi caydırmağa muvaffak olduklarını söylemiştir. Sizi de Türkçü bildiğimden bu acayip dedikoduya inanmıyor ve size bir fikir vermek için naklediyorum.Fakat bu dünya bir imkanı alem olduğundan böyle bir şey var ise neden bu şartı koşmak lüzumunu hissettiğinizi irşad maksadıyla lütfen izah eder misiniz? Bilvesile gıyabi saygılarımı sunarım.

 - II -

Reha’nın Barıman’a yazdığı 13.11.1941 tarihli mektupta benim, Selim Sarper’e yazdığım mektubun kopyası olarak gösterilen satırlar:

N. Barıman Bozkurt’un tekrar çıkarılması için sizle görüşürken ona Çınaraltıyla mücadeleyi ve benim aleyhimde yazmalarını şart koşmuşsunuz. Gayeniz Türkçüleri birbirlerine düşürüp zayıflatmakmış! Gene Barıman ilave etti. Biz Selim Beğ’le münakaşa ettik ve onu ikna ettik. Sizi Türkçü tanıyorum. Lütfen bunun sebebini anlatır mısınız?

- III -

Reha’nın, Cemal Oğuz Öcal’a yazdığı 8.5.1942 tarihli mektupta benim, Selim Sarper’e yazdığım mektubun aynen kopyası olarak gösterilen satırlar:

Muhterem Efendim,

Yakında yeniden intişarına tavassut edeceğinizi duyduğumuz Bozkurt’u çıkartanların nasıl kimseler olduğunu bilmeniz için size bu mektubu yazıyorum. Bozkurtçular ve bu meyanda sahibi Nurullah Barıman Bozkurt’un intişarına şart olarak Çınaraltı ve benim aleyhimde bulunmalarını şart koştuğunuzu, bu suretle Türkçüleri aralarında mücadeleye sevketmek istediğinizi, bu bakımdan sizin Türkçüler için zararlı bir şahsiyet olduğunuzu söylemişlerdir. Sizi de Türkçü bildiğimden, bu maksatlı dedikoduya inanmıyor ve size ait bir fikir vermek için naklediyorum. Fakat bu dünya bir imkanı alem olduğundan böyle bir şey var ise, neden bu şartı koşmak lüzumunu hissettiğinizi irşad maksadıyla izah eder misiniz? Bilvesile gıyabi saygılarımı sunarım.

Esefle söyleyeyim ki, Reha Oğuz, beni gözden düşürmek için Türkçü arkadaşlara bu şekilde mektuplar yazmış, o mektupların benim elime geçeceğini düşünmeden bana bir takım isnatlarda bulunmuştur. Diyelim ki tarafımdan Selim Sarper’e yazılan mektubu görmek başkalarınca mümkün olmasın. Ya üç kişiye üç ayrı şekilde yazılan bu suretler (!) nedir? Maalesef bu durum Reha’nın çok aleyhinedir.

Yukarıdaki satırlarda “sizle görüşürken “kelimelerine dikkat edenler bu ifadenin bana değil, Reha Oğuz’a ait olduğunu elbette anlamışlardır.Onun mektuplarında ve makalelerinde bu yanlış çok geçer. Sonra “Bozkurt’u çıkartanların “tabiri de Reha’ya aittir. O, “çıkarmak” fiilli yerine “çıkartmak” fiilini kullanmaktadır. Netekim Gök Börü’nün üstünde de “Çıkartan: R. Oğuz Türkkan” yazılıdır. Ailesi baba cihetinden Rumeli’nin bugün Yunanistan’da kalan bölümlerinden olduğu için ora ahalisi gibi malum fiilleri çok defa müteaddi olarak kullanmaktadır. Ve nihayet “imkanı alem” terkibine bakanlar da benim böyle pek acemice bir dil yanlışı yapmayacağımı teslim ederler.

 *    *    *

Reha’nın Cemal Oğuz Öcal’a yazdığı uzun mektupta benim aleyhimde pek çok hicivler var. Türkçü efkarı umumiyeye bir fikir vermek için bazı parçalarını aşağıya alıyorum:

... Bir gece Selim’den telefon. Hayretle şunları dinledim:

- Oğuz, sana Yusuf Ziya’nın anlattıklarını nakletmiş, inanmadığını söylemiştin. Fakat işte bugün Atsız’dan aldığım bir mektupta aynı şeylerle karşılaşıyorum. Okuyayım dinel, dedi ve beni hayretlere düşüren jurnal mektubu okudu.

“Atsız”ın yiğit, merd, şövalye tanıdığım Atsız’ın böyle bir mektup yazacağını kafam bir tülü almadığı için, şaşırdım. Atsız’ın ağzından naklen Yusuf Ziya bir mektup yazmış filan zannettin. Ben böyle şaşkınlıklar içinde yüzerken, Selim devam ediyordu:

- Dostluğa layık olmayan dedikoducu insanlar olduğunuza inandım. Bugünden itibaren aramızda ancak resmi münasebet vardır.

Ben hayret içinde:

- Atsız yazmadı, değil mi? diye bağırdım.

- Atsız’ın mektubu!

- İnanmıyorum.

- Gel, gör! Dosya burada!

Gece saat dokuz buçuktu. Hemen otomobile atladım. Sarper’e gitti. Dosyayı açtı. Atsız’ın mektubunu gösterdi. Gözlerime inanmayarak üç dört defa arka arkaya okudum. Sonra da suretini aldım...

Bu da doğru değildir. Hamza Sadi Özbek’e yazdığı mektuba göre hani Selim Sarper mektubun suretini alınmasına müsaade etmemişti? Bundan başka benim bir tek mektubumla dosya tutulmayacağı gibi resmi daireler de gece saat dokuz buçuğa kadar açık değildir. Hele mektubun biraz daha aşağısında Selim Sarper’le münakaşa ettiğini, sözlerini dinletemeyince öfke ile kapıyı vurup çıktığını, eğer o dakikada karşısına Çınaraltıcılar yahut ben çıksaymışım bizleri öldürebileceğini yazmasını hiç de doğru bulmadım. Ben Reha’nın daima tabanca taşıdığını biliyorum ama bunu bir süsü sanıyordum. Yoksa bu broşürü bir davetiye diye kabul edeceğini düşünerek korkar ve bunları yazmazdım…
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #15 : 06 Ekim 2009, 21:58:38 »

Şimdi bu mesele üzerinde Türkçüleri biraz daha aydınlatmak için Cemal Oğuz'a yazmış olduğu mektubun sonlarından bir parça daha alacağım:

Cemal Oğuz Beğ. İşte acı meselenin iç yüzü budur. Bu hususta ne düşünüyorsunuz bilmek isterim. Biz şimdi, sırf güvenebileceğimiz ülküdaşlarla iş birliği yapacağız. Bunları Bozkurtçu olarak efkarı umumiyeye iyice tanıtıp meşhur edeceğiz. Bozkurtçu felsefeci, Bozkurtçu içtimaiyatçı,Bozkurtçu tarihçi, Bozkurtçu tarihçi, Bozkurtçu etnograf ve folklorcu, Bozkurtçu romancı ve Bozkurtçu şairlerimiz var.

Bozkurtçu felsefeci: Dr. M. Saffet Engin

Bozkurtçu içtimaiyatçı: Aydın Yalçın (Mülkiye sosyoloji asistanı)

Bozkurtçu tarihçi: Dr. Osman Turan ( Ankara Tarih Fakültesi Türk Tarihi asistanı)

Bozkurtçu etnograf ve folklorcu: Prof. Abdülkadir İnan ve Halit Bayrı

Bozkurtçu sembolistler: Arif Nihat Asya ve Hamza Sadi Özbek

Bozkurtçu şairler: Cemal Oğuz Öcal, Mehmet Sadık Aran ve Yusuf Kadıgil

Tabii bunlardan başka elleri erdikçe, Zeki Velidi, Doktor Akdes Nimet, Doktor Necati Akder ve şair arkadaşlar da yazı ve şiir yazacaklardır. Şimdi sizden bu mektupla sualim: Bozkurtçuların baş şairi olarak tanıtılmanızı istiyor musunuz? Sizin içten coşan Türkçülüğünüze ve prensipleri ifadedeki şiir kudretinize tam bir güvenimiz var. Onun için sizi ( Bozkurt Türkçülüğü) bu yeni ve kuvvetli cereyanın şairi yapmak istiyoruz. Kabul ederseniz bana yazınız. Bu hususta tanıtma faaliyetine geçelim…….

Yalnız bir nokta var: Bu şekilde Bozkurtçu olarak tanıtılacak arkadaşlar ülkü bakımından bize zıt mecmualara tabiatıyla yazmayacakları gibi bize uygun görünen fakat iş birliği etmek istemediğimiz bazı mecmualara da yazmayacaklardır. Bu meyanda Çınaraltı ve Tanrıdağ vardır. Diğer mecmualara tabii yazılabilir.

Bu satırlarda da doğru olmayan veya tuhaf olan birçok noktalar var. Reha, Cemal Oğuz’u “kudretli şairsin, içten, coşan Türkçüsün” diye överken günün birinde onun da aleyhinde yazı yazmayacağını nasıl temin edebilir? Sonra, Cemal Oğuz’u Bozkurtçu şairler listesinde saydıktan sonra biraz aşağıda “Bozkurt’un şairi olur musun?” diye sorması tuhaf değil midir? Hele “Bozkurt Türkçülüğü” diye bir şey çıkararak bunun felsefecilerinden, içtimaiyatçılarından, tarihçilerinden bahsetmesi de yanlıştır. Mesela Bozkurt’un folklorcuları diye yazdığı Abdülkadir’le Halit Bayrı, Bozkurt’a sırf Reha Oğuz’un rica ve ısrarı üzerine yazı vermiş olan ağırbaşlı ve kırk beşten daha yaşlı iki Türkiyatçıdır. Diğerleri de yine ısrar, rica, hatır vesaire yüzünden Bozkurt’a yazı vermişleridir. Eğer Bozkurt’a her yazı yazanı “Bozkurtçular” denilen mevhum teşekküle nispet etmek gerekirse bir de “Bozkurtçu kumandanlar” bölümünü açıp hizasına Ali İhsan Paşa’nın adını yazmak icap eder. Çünkü onun da Bozkurt’ta birkaç yazısı çıkmıştır. Halbuki yukarıda adı geçenlerin arasında Bozkurt’un daimi yazcısı olmayı kabul eden hiç kimse yoktur. Hele Reha’nın “Bozkurt felsefecisi” dediği “Saffet Engin” Bozkurt’ta bir tek yazı dahi neşretmiş değildir. Hem eğer adı geçenler Bozkurtçu olsalardı şimdi Reha’nın çıkardığı Gök Börü’ye yazı yazarlardı.

*    *    *

Reha’nın, şair Cemal Oğuz’a yazdığı mektupta dikkati çeken bir yer daha var: Reha Oğuz,” seni baş şair yapalım” diye Cemal Oğuz’a yazarken bundan sonra Çınaraltı ve Tanrıdağ dergilerine yazı vermeği şart koşuyor. “Tanrıdağ” merhum büyük Türkçü Doktor Rıza Nur’un çıkardığı dergi idi. Reha Oğuz da Rıza Nur’a çok saygı gösteriyordu. Onun Rıza Nur’a yazmış olduğu mektuplar bugün elimdedir. Gerek bu mektuplarda gerekse Bozkurt’un beşinci sayısında ve gerekse Gök Börü’nün ilk sayısında ve gerekse Gök Börü’nün ilk sayısında Rıza Nur için yazdığı satırlar, onu çok saydığını gösteriyor. Peki, o halde nasıl oluyor da bu kadar saydığı Rıza Nur’un dergisine yazı yazmaktan Cemal Oğuz Öcal’ı menetmek istiyor? Tabii, genç Türkçüler bunu öğrenmek ister. Reha’nın tabiriyle “o yiğit ve aziz Türkçü” “Türkçülüğün heybetli devlerinden biri” olan Rıza Nur, “Namık Kemal gibi ulu davamızın  biri şehidi” olan Rıza Nur, “ulu bir kahraman örneği olarak daima yaşayacak” olan Rıza Nur. Reha’yı evine almayarak kapıdan çevirmiştir. Sebebi de Reha’nın, Doktor Nihat Reşat’a giderek Rıza Nur’un, Nihat Reşat aleyhinde hiçbir zaman söylemediği şeyleri ona isnad etmesidir. Sinop mebusu Yusuf Kemal de bu işin şahididir. Reha Oğuz, Rıza Nur’un öfkelenmesine sebep olan durumu düzletmek ve Rıza Nur’un nazarında beraat etmek için Doktor Nihat Reşat’tan bir mektup getireceğini Rıza Nur’a yazmışsa da maalesef bu mektubu da getirmemiştir.

Rıza Nur bu vak’a dolayısıyla gerek bana ve gerekse başkalarına (Doktor Mustafa Hakkı Akansel, Doktor İzzettin Şadan, Fethi Tevet, İsmet Rasin) “Gümülcineli İsmail Hakkı nasıl Hürriyet ve İtilaf Fırkasını batırdıysa Reha da Türkçülüğü öyle batıracak” diye onun hakkındaki kanaatini bildirmiş ve Reha’yı evine almamağa karar vermişti. Reha beş altı defa geldiği halde onu kabul etmemişti. En sonunda bir gece gelen Reha’ya bizzat kapıyı açan merhum karşısında onu görünce sertlikle “Ne istiyorsun?” diye sormuş, beriki şaşırarak: “Affedersiniz, bu zamanda rahatsız ettim…” diye söze başlamışsa da Rıza Nur: “Evet,rahatsız ettin, bir daha da etme…” diyerek kapıyı kapatmıştır. Bu vak’adan sonra  Reha Oğuz, diğer bazı Türkçüleri, bu arada Nurullah Barıman’ı Rıza Nur’a selam vermekten menetmek istemişse de bittabi Barıman buna aldırmamıştır. İşte Reha’nın Cemal Oğuzu’u Tanrıdağ’a yazmaktan menetmek istemesinin sebebi merhum Rıza Nur’un kendisine yaptığı bu muameledir.

Rıza Nur ilk zamanlardan başlayarak Reha’ya teşhisi koymuştu. Hekim gözüyle onun psikopat, ırkiyatçı olarak da gayrıtürk olduğunu söylerdi. Bakın 11 Mart 1940 tarihiyle Nejdet Sançar’ yazdığı mektupta neler diyor:

Azizim efendim,

Mektubunuzda Türkçülerin birleşemediğini söylüyorsunuz. Bunun sebeplerini arayıp bulmayı tavsiye diyorsunuz. Bu bapta bir uzlaşma mümkün değil gibi görünüyor. Her Türkçüyüm diyen başka bir telden çalıyor. Bir defa Türkçülük elan ideolojik bakımdan Turancı, Türkçü, Anadolucu gibi inkısamda. Sonra buna hiç istemediğim ve münasip görmediğim siyasi ilgiler iliştirmek isteyenler var. V e daha beteri de bir takım şahısların şahsi hırsları kazanı kaynıyor. Hele Reha Kürtkan diye biri var ki Türkçüleri birbirine katıyor ve gene de kabına sığamıyor. Göreceksiniz ki bu çocuk Türkçülüğü perişan edecektir; edemse de o yolda bu mübarek ideal ve ideolojiye çok zarar verecektir.

İşte Reha’nın “Türkçülüğün heybetli devlerinden biri”, “yiğit ve aziz Türkçü” diye vasıflandırdığı dünkü en büyük Türkçünün Reha hakkındaki fikirleri…

Benim, Reha ile ilgimi kesmemin sebebine gelince: Bu, uzun denemelerden sonra kendisine güvenimin kalmaması yüzünden olmuştur. O benden sekiz dokuz yaş daha genç olduğu halde kendisine daima akran muamelesi yaptım. Bana Avni Motun gibi gizli cemiyet gibi hayali şeylerden bahsettiği halde Türkçülük için çalışıyor diye kendisine mümkün olduğu kadar yardım ettim. Hatta bir aralık münasebetlerimiz samimi bile oldu. Fakat en samimi olduğumuz zamanlarda bile benim aleyhimde bazı mektuplar yazdığını sonradan teessüfle öğrendim (mesela Barıman’a ve İsmet Rasin’e yazdığı mektuplar). Gerek yukarıdan beri sırladığım vak’alar, gerekse buraya yazmağı doğru bulmadığım pek çok şeyler bende kendisine karşı güven bırakmadığı için onunla ilgimi kestim. Yazdığı mektuplara cevap vermedim. Reha’nın bana hücumları da işte buradan geliyor. Onun için “Atsız’ı aramızdan çıkardık” demesi de boş sözdür. Ben onların arasına hiçbir zaman girmedim ki çıkarılayım. Bozkurt’a birkaç yazı yazdımsa bunları Reha’nın rica ve ısrarı ile yazdım. Ecce Canis adlı yazımı okuyanlar, Reha tarafından “Bozkurtçular” denilen zümreye benim dahil olduğumu anlarlar. Esasen böyle kuruntudan ibaret bir kuruma girmeyeceğimi de herkes takdir eder.


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #16 : 06 Ekim 2009, 21:59:06 »

Nurullah Barıman tarafından, arkadaşı Cihat’la birlikte Bozkurt’tan çıkarılan Reha, benim yine oraya yazacağımı duyunca Bozkurt’un yazı işleri müdürü Sami Karayel’e başvurarak benimle anlaşmak ve yine Bozkurt’ta yazı yazmak istemişse de tarafımdan reddolunmuş, bu yüzden Gök Börü’de bana lüzumsuz yere hücum etmiştir. Halbuki o, Gök Börü için bazı Türkçülerden yazı isterken Besim Atalay, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan ve Halit Bayrı ona “Çınaraltıcılar, Atsız ve başka Türkçüler aleyhine yazmamak şartıyla” yazı vereceklerini bildirmişler, Reha da buna razı olup söz vermiştir. Yazık ki bu sözünü de tutmadı. Buna, Reha’nın hesabına esef duyuyorum.Yoksa kendisi de pek iyi bilir ki be “bir” değil “birçok” Rehaların hücumlarıyla da yıkılmam. Reha’nın bu hareketi nihayet kendi aleyhine olmuştur. Çünkü Besim Atalay Beğ, Gök Börü’nün ilk sayısındaki “Hesap Veriyoruz” başlıklı yazı üzerine Reha’ya derhal bir mektup yazarak ilgisini kestiğini ve kendisine evvelce verdiği yazıları neşrederlerse mahkemeye başvuracağını bildirmiş, Doktor Mustafa Hakkı Akansel “Gök Börü’ye yazmayacağını haber vermiş; Zeki Velidi, Abdülkadir İnan, Halit Bayrı,Cemal Oğuz Öcal ve Yusuf Kadıgil de ilgilerini kesmişlerdir. Bunların evvelce Gök Börü’ye yollanmış birer ikişer yazıları olduğu için Reha Oğuz daha bir müddet bunlardan istifade edebilir. Fakat ondan sonra? Ondan sonra Cihat Savaş Fer’le yapayalnız kalacaktır. Meşhur romancı Reşat Nuri’nin vaktiyle başka yerlerde çıkmış olan yazılarının ikinci basımları onu kurtarabilirse ne mutlu! Reha Oğuz bu sonucu sezdiği için Zeki Velidi’ni evine giderek yazı yazmasını rica etmişse de evvelce verdiği sözü tutmadığı için red cevabı almıştır.

Doktor Mustafa Hakkı Akansel’e de yaptığı başvurmaların boşa çıkması üzerine Gök Börü’nün üçüncü sayısına, doktorun vaktiyle Vakit gazetesinde çıkmış olan bir yazısını almış, altına da “evahit” diye anlaşılmaz bir kelime koymuştur. Reha Oğuz, Doktor Mustafa Hakkı Akansel’e gönderdiği nüshada, “evahit” kelimesinin başındaki “e” harfini çizmiş, “h” harfini “k” yapmış, sonuna da bir “ten” eklemiştir. Böylelikle kelime “Vakitten” olmuş ve yazının Vakit gazetesinden alınmış olduğu güya belli edilmiştir. Reha bu tabiye (!) ile diğer okuyucularından, yazının başka bir yerden alınmış olduğunu saklamak istemiştir. Bu kadar çocukça bir kurnazlık ülkücü bir Türkçüye değil de alelade bir insan yakışır mı, yakışmaz mı? Cevabını kendisi versin… Bu şekilde bir derginin yaşamasına şüphesiz imkan yoktur. Bu derginin mukadderatı şimdiden belli olmuştur.

*    *    *

Yukarıdaki satırlarla bu meseledeki hakikati ortaya çıkardım. Reha’da kendi isteklerini hakikatmiş gibi göstermek farikası olmasaydı ben bunları yazmayacaktım. Reha’nın hücumları beni nihayet müdafaaya mecbur ettiği için her halde bir tatsızlık oldu. Bundan sevinenler solcular olmuştur. Bunun mesuliyeti tamamıyla Reha’ya aittir. Basit şeyleri esrar perdesi arkasında saklamak, bazı meseleleri olduğu gibi değil de olmasını istediği şekilde göstermek ve hayallerden hakikat gibi bahsetmekle Reha bilmeyerek Türkçülüğe kötülük etmiştir. Halbuki Türkçülüğün en büyük kuvveti bir hakikate dayanması ve Türkçülerin başarı kazanmasının başlıca şartı da samimiyetleri idi. Türkiye’nin başvekiline bütün tarihimiz ilk defa olarak “Türkçüyüz ve öyle kalacağız” dedirten şey memleketteki Türkçülük ülküsünün pek köklü ve sağlam temellere dayanmasıydı. Türkçülük tarihinde ilk defa olarak menfi ve bozuk bir hava esmesine sebep olan şey ise Reha’nın hareketleri ve Gök Börü’deki yazısı olmuştur. Bundan dolayı her halde kendisi pişmanlık duymuştur. Reha’nın kendisinden yaşlı ve bilgili olan Türkçülerden daha öğreneceği pek çok şeyler vardır. Reha, bizi bezdirerek kendisinden uzaklaşmamıza sebep olmasaydı yanlışlar yapmaz ve mesela Gök Börü’nün üçüncü sayısının kapağına bir resim koyarak altına “Altay Dağlarında Kırgız Hayatı” diye yazmazdı. Çünkü biz Altay’da Kırgız bulunmadığını kendisine öğretirdik. Yine bizi kendisinden uzaklaştırmasaydı Gök Börü’nün dördüncü sayısının kapağına Orhun harfleriyle yazdığı yazılar öyle yanlış olmazdı. Orhun harflerinin nasıl kullanıldığını ona anlatırdık.

Reha ilk önce Türkçü değildi. Kendi itirafı üzere beynelmilelci ve materyalistti. Beynelmilelci ve materyalist demek komünist demektir. Reha, daha sonraları Türkçü yayını takip ederek Türkçü olmuş ve bu yeni ülkü kendisini o kadar sarmıştır ki Türkçülüğün her alanında en ileri ve en iyi olmak istemiştir. Reha’nın duygularındaki bu aşırılığı mazur görürüm. Netekim bir dinde en çok müteassıp olanlarda mühtedilerdir. Fakat en iyi ve en ileri olmak isterken bazı hayali şeyleri hakikat saymasını zararlı bulurum. Mesela Reha, baba cihetinden ailesini Kastamonu civarındaki Taşköprü’ye bağlamaktadır. Bu doğru değildir. Kastamonu Türkünün çok katıksız olduğunu öğrenen Reha “keşke ben de oradan olsam” diye düşünmüş bunun hasretini çekmiş ve nihayet bunu düşüne düşüne kendisinin hakikaten oralı olduğuna inanmıştı. Netekim Kastamonu’nun çok köklü bir ailesine mensup olan genç bir Türkçü, Taşköprü’de Reha’nın ailesini araştırıp soruşturmuş, böyle bir ailenin olmadığını öğrenmiştir. Halbuki Anadolu kasabalarında her ailenin tanındığı, bir iki asır önce gelip yerleşmiş olanların bile hala ayırt edildiği erbabınca malumdur.

Reha, eski Türklerin hayatını da çok beğendiği, çadır altında geçen askeri hayatın meftunu olduğu için kendisinin de yaylalarda, çadır altında ve at sırtında büyümüş olmasını çok arzularmış ve bu şiddetli arzu nihayet kendisinin Eskişehir civarındaki göçebe Türkmenler arasında bir süt nine elinde büyüdüğü hakkındaki mitolojik rivayeti doğurmuştur. Hakikatte ise Reha’nın ailesi Rumelilidir. Anadolulu bir aile Büyükada’da gayrı mübadil olarak emlak alabilir miydi? Rumelili olmak Türk olmağa engel olmamakla beraber Reha ruhi bir sebeple en koyu ve su katılmamış Türk olmak hevesiyle kendisini Taşköprü’ye nispet etmiş, buna kendisi de inandığı gibi başkalarını da inandırmak istemiştir.

Reha, eski Türk büyüklerinin hayatlarına da imrenmiş, kendisi de onlar gibi bir önder olmak istemiştir. Şüphe yok ki her Türk genci için Türk büyüklerine benzemek bir ülkü olmalıdır. Fakat böyle olmakla için tek yol onların tuttuğu feragat, fazilet, çalışma ve kahramanlık yoludur. Hiç kimse durup dururken bir Alp Aslan veya Çingiz olamaz.. Yükselmek için iki yol vardır: Ya çalışarak yüksekte olanları meşru bir şekilde geçmek; yahut onları düşürerek daha yükseğe çıkmak. Bir dağın tepesine kartal da çıkar, yılan da çıkar. Zaman zaman büyük ruhlu insanlar da yükselir, dalkavuklar da… Fakat er kişiler her zaman ve daima birinci yolu seçmişlerdir. Bundan birkaç yıl önce Nazım Hikmetof Yoldaş “Putları Kırıyoruz” diye büyük şairlere ve bu arada Abdülhak Hamid’e hücumlar yapmıştı. Çünkü Türkiye’nin baş şairi olmak isteyen o zavallı, yükselmek için onları devirmekten başka yol bulamamıştı. Onun hücumlarıyla Abdülhak Hamid ve Mehmet Emin tabiidir ki devrilmediler. Biz, ne Abdülhak Hamid gibi yüksek, ne de Mehmet Emin kadar değerli kimseler olmamakla beraber Reha’nın hücumlarıyla devrilmeyiz. Reha’nın tutacağı yol hizmet ederek yükselmek olmalıydı. Fakat o bekleyemedi. Yükselmek için yaptığı hamleler yanlış bir yöne çevrilmiş olduğu için sonunda Türkçülük düşmanlarını sevindirecek bire mahiyet aldı.   

Önderlik duygusu Reha’yı o kadar sarmıştı ki kendisini şimdiden Türk gençliğinin başkanı gibi görmektedir. Bir münakaşada, kendisine itidal öğüdü veren Hüseyin Namık Orkun’a “ben Türk gençliğinin lideriyim” diye bağıracak kadar duygularına mağlup olmuştur. Reha, Türkiye’de yapılan her hareketin kendi eseri olmasını istiyor. Fakat böyle olmadan bunu olmuş gibi göstermek doğru değildir. Hamza Sadi Özbek, resmi bir vazife ile Muğla’ya gidince Reha bunu benimsemiş,”bir arkadaşımızın da Muğla^da bulunması lazımdı; Özbek’i onun için Muğla’ya tayin ettirdik” demişti. Halbuki aynı meseleyi İsmet Rasin’e de başka şekilde anlatmıştı. Reha, önderlik duygusunu doyurmak için gizli cemiyetler kurmağa ve Ankara’daki Ziraat Fakültesi talebelerinden bazılarını buna sokmağa uğraşmıştı. Bunu başaramayınca aynı şeyi Istanbul’da yapmağa ve tabancalı, bıçaklı törenlerle aza kaydına kalkmışsa da şimdiye kadar bu cemiyete yalnız Yusuf Kadıgil’i alabilmiştir. Eski bir talebem olan Yusuf Kadıgil bu cemiyete mahiyetini öğrenmek için kasten girerken Reha’nın daima taşıdığı tabanca ortaya çıkmış, müthiş bir gizli tören yapılmış ve cemiyet bütün azası, yani Reha ile Cihat, Yusuf Kadıgil’i cemiyete almışlardır. Gizli cemiyetlerden maksat muayyen bir hedefe varmak olduğu halde Reha’nın gizli cemiyetinde böyle bir hedef yoktur. Maksat, gizli cemiyetin esrarlı havasından zevk almaktır. Reha’da gizli, esrarlı şeylere karşı büyük bir inzicap olduğundan, o güneşi bile esrar perdesi ardından göstermek istemiş, bu yüzden kendisine karşı bir güvensizlik uyandırmıştır. Reha’ya göre her şeyi gizlemek büyük bir başarıdır. Bu yüzden kardeşi Orhan Türkkan’ın kendisinden büyük mü küçük mü olduğunu bile saklamak istemiştir. Bu meseleyi kendisine sorduğum zaman bana: “Fiilen ben büyüğüm, hukuken Orhan büyüktür” diye cevap vermiş ve meseleyi şöyle anlatmıştı: Reha’nın asıl adı Metin imiş. Orhan kendisinden küçükmüş. Orhan’dan daha  sonra küçük, “Reha” adında bir kardeşleri varmış. Fakat bu Reha küçükken ölmüş ve nüfus kaydından Reha silineceği yerde Metin silinmiş. Onun için şimdi kendisi bu, küçükken ölen Reha’nın nüfus kağıdını kullanıyor ve Reha adını taşıyormuş.

Hiç şüphesiz Reha’nın babası bu hareketi bir sahtekarlık olsun diye yapmamıştır. Nüfus memurunun dikkatsizliğini sonradan düzeltmeğe meşguliyeti engel olmuş ve Reha Oğuz (yani hakikatteki Metin) kendisinden dört yaş küçük olan kardeşinin nüfus kağıdını kullanmak mecburiyetinde kalmıştır. Bunda Reha’nın da suçu yoktur. Fakat bu basit hadiseyi esrar perdesiyle örtmeğe de hiç lüzum yoktur. Reha’nın mahrem-i esrarı olan ve benim bu meseleyi bildiğimden haberi bulunmayan Cihat Savaş bir gün bana safiyetle “bunun büyük bir sır olduğunu ve bana ancak on yıl sonra bu sırrı tevdi edebileceğini” söylemiş, çocukça hareketiyle beni güldürmüştü.

Reha, eski Türkler gibi kahraman, kuvvetli, pehlivan olmak için de gönlünde dayanılmaz bir istek duymuş, bu büyük istek de kendisini bir takım hülyalara sürüklemiştir. Cüssesi eski Türklerin aksine çelimsiz olduğu için Japon güreşinde usta olduğunu iddia etmiş, kılıç dersi alırken, öğretmeni olan Krodetski’ye savurduğu bir kılıçla onun maskesini yüzünde döndürdüğünü tahayyül etmiştir. Halbuki bu da doğru olamazdı. Başa zaten güçlükle geçirilen maskenin dönmesi için başın gövdeden ayrılması icap ederdi. Reha Oğuz, kendisinde Ermeni bulaşıklığı olduğunu ilk önce ortaya çıkaran Fethi Tevet’i de döveceğini bana bir mektupta yazmıştı. İyi ki bu işi denemedi. Çünkü iri yarı ve güçlü kuvvetli olan Fethi Tevet’İ görmeden tasarlanan bu plan acıklı bir şekilde iflas ederdi. Reha şimdi böyle bir iddiada bulunduğunu hatırlamıyor ve Gök Börü’nün meccani abonelerinin listesi başında Fethi Tevet’in adını gösteriyormuş ama, yukarıda da bildirdiğim gibi bu hafızasının bir zuhulüdür. Yoksa mektup bende duruyor.         

Reha’nın bir merakı da herkes hakkında bir dosya tutmasıdır. Bu dosyada o şahsın Reha’ya gönderdiği mektuplarla Reha’nın şahsi mütaleaları, gazetelerden kesilmiş yazılar esas mevadı teşkil eder. Bu dosyalara ehemmiyetsiz teferruat da yazılır. Mesela Ankara’daki bir şairin bir gün bir lokantada birlikte yemek yediği sarışın bir hanım dahi bu dosyaya girmiştir. Reha bu dosyayı tutmakla o şahıs aleyhinde, gerekti zaman kullanılacak mevad hazırlamak ve daha ilerisi için de bir arşiv yapmak fikrindedir. Fakat bu kadar lüzumsuz şeylerle uğraşmak onun hafızasını yormaktan başka bir sonuç vermemektedir.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #17 : 06 Ekim 2009, 22:00:02 »

Türkçülük ülküsü kutlu bir yoldur. Onun siyasi, ilmi, edebi, hissi, fikri tarafları vardır. Fakat hepsinde de temel sağlam Türk ahlakıdır. Türkçülük ülküsüne başka türlü varmağa imkan yoktur. Reha Oğuz, Türkçülük alanında yükselmek istiyor idiyse tutacağı yol feragat ve fedakarlık yolu olacaktır. Daha askerlik vazifesini bile yapmadan şef olmağa kalkmayacaktı. Ne Ali Suavi, ne Süleyman Paşa, ne Ziya Gök Alp, ne de Ziya Nur Türkçülük tarihinde kazandıkları adı sanı bir anda, çalışmadan elde etmediler. Bugün Türkçülük meydanında çalışıp adları tanınmış olan bu kadar  insan var. Bunların arasında da şahsi dargınlıkları, kırgınlıkları ve kızgınlıkları olanlar var. Fakat bunlardan hangisi kendisini Türkçülüğün başı yapmak için ötekilere hücum etmiştir? Dün Rıza Nur, daha önce Ziya Gök Alp Türkçülerin başı olmak şerefini çalışmaları ve hizmetleriyle kazandılar. Onları ne bir kurultay seçti, ne de onlar başkalarını baltalayarak yükseldiler. Reha Oğuz başkalarını küçülterek yükselmek hayali yüzünden dünün en büyük Türkçüsü olan Rıza Nur tarafından kapıdan çevrilmiş ve Rıza Nur ona “Reha Kürtkan” diyerek Reha’yı Türkçülük kadrosundan ebediyen çıkarmıştır. Reha’nın başkaları hakkında söyleyeceği sözlerin değeri yoktur. Fakat bizzat Reha tarafından “Türkçülüğün heybetli devi” diye adlandırılan Rıza Nur’un, Reha hakkındaki hükümleri nas mahiyetindedir. Şimdi, günümüzün en kıdemli Türkçüsü Besim Atalay başta olduğu halde kalem sahibi Türkçülerin hepsi onunla ilgisini kestiyse, bazı genç Türkçüler arasında “Türkkan” diye değil de “Ermenikan” diye anılıyor, hatta kendisine bu şekilde mektuplar yazılıyorsa bunun tek mesulü kendisidir. Reha Oğuz samimi Türkçü olmak için muhayyel şecereye lüzum olmadığını bilmeliydi. Bilhassa bazı kuruntulara herkesi inandırabilirim diye çocukça düşüncelere saplanmamalıydı. Türk ırkını tarif ederken ileri sürdüğü 1.70 boy, ela göz, kuvvet ve fevkalade yakışıklılıktan kendiside hangilerinin bulunduğunu iyice hesaplamalıydı. Reha’yı tanımayan okuyucuları sözlerime inandırmak için onun bir fotoğrafını koyuyorum. Bu resme bakan okuyucular onun fevkalade yakışıklı ve Türk tipine malik olmadığını kabul ve tasdik edeceklerdir.



Umarım ki bu broşür Reha’yı hayalin tatlı göklerinden hakikatin katı toprağına indirecektir. Aşağı yukarı otuz yaşlarında olduğu için artık çocuk hülyaları beslemeğe hakkı yoktur. Çünkü ortada bahis mevzuu olan şey Türkçülüktür. Bu milletin biricik kurtuluş ve yükseliş yolu olan bir ülküyü benlik davası haline sokmağa ise Türkçülüğün prensipleri engeldir. Sağlam şahsiyetler, kendi aleyhlerine olan şeyleri lehlerine gibi göstermezler. Mesela Besim Atalay Beğ, Reha’ya mektup yazarak ilgisini kestiğini ve eskiden yolladığı yazıları artık neşretmemesini bildirdiği zaman Reha’ya düşen şey susmaktı. Halbuki o öyle  yapmadı. Okuyucularda, sanki Besim Atalay’la eski durum devam ediyormuş gibi bir intiba uyandırmak için Gök Börü’nün ikinci sayısında şöyle bir ilan neşretti:

Öz Türkçe Kur’an Sureleri

Okuyucularımıza müjde: Pek yakında kitap halinde çıkıyor

Çeviren: Besim Atalay

Bunun bir başarı olmadığını, hatta doğru bir hareket olmadığını Reha idrak edemiyorsa bu da kendinsin lehine değildir.

İşte, Gök Börü’nün ilk sayısındaki “Hesap Veriyoruz” başlıklı yazıya cevaplarım şimdilik bu kadardır. O yazıda hiçbir hesap verilememiş, bilakis hesaplar karıştırılmıştır. Hesap böyle verilir: Delili, şahidi, vesikası ve fotoğrafı ile…

Reha Türkçülüğe cidden hizmet etmek istiyorsa önce askerliğini yapmalı sonra Türkçeye daha çok hakim olmalı ve nihayet muhayyel şecereleri ve başka hayalleri terk etmeli ve bilhassa ırkçılığı başkalarına bırakmalıdır.Yoksa bu fizyonomi ile su katılmamış Türklük iddia etmek Türkçülüğün düşmanları eline silah vermektir ki bunu Reha da istemez sanırım.

3 Sonkanun 1943, Maltepe

ATSIZ



İşte, nihayet, tahminlerimiz doğru çıktı. Reha’nın “Hesap Veriyoruz” başlıklı yakışıksız yazısını ele alan Ankara’daki solcular, Reha’nın onlara verdiği silah sayesinde bütün Türkçülere, hatta Türklüğe saldırmak fırsatını buldular. Solculuktan milliyetçiliğe dönen Reha ile, milliyetçilikten solculuğa dönme olan Pertev Naile Boratav ve Adnan Cemgil müştereken Türklüğe ve Türkçülüğe zarar getirmiş oluyorlar. Görülüyor ki, nereden nereye olursa olsun, bu dönenler iyi olmuyorlar. Reha kadar iyi tanıdığım solcu dönmelere de cevap vereceğim. Beklesinler.
                                                                                         25.5.1943

ATSIZ
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #18 : 06 Ekim 2009, 22:00:58 »

İÇİMİZDEKİ ŞEYTANLAR

Önceleri milliyetçi iken sonradan sapıtarak komünist olan, fakat düşüncelerini değiştirdiğini ispat etmedikçe kendisine  iş verilmeyeceği söylendikten sonra sözde hükümet tarafına geçen Sabahattin Ali, “İçimizdeki Şeytan” adlı bir roman çıkardı. Bu romanın kısaltılmış şekli şudur:

Darülfünun devamsız talebelerinden Ömer, bir akrabasının iltiması ile postada küçük bir  memuriyet kapmış tembel bir gençtir. İltimasına güvendiği için çok defa vazifesine de gitmez ve şurada burada sürterek serseri bir hayat geçirir. En çok yaptığı iş kahvelerde veya meyhanelerde  oturarak bazı tanıdıkları ile vakit geçirmektedir. Hayatından hiç memnun değildir. Bu hayatın pek mühim bir sırrı olduğunu sanmakta ve bu sırrı keşfedemediği için sıkıntı çekmektedir. Daima hayal  içinde yaşadığından kimseyle anlaşamamakta ve bunu kendi ruhunun anlaşılmaz derecede derin olduğuna vermektedir. En iyi görüştüğü arkadaşı Nihat adında bir gençtir. Ömer’in hayalperest olmasına  karşılık arkadaşı hakikatlerle yüz yüze gelmekten hoşlanmaktadır. Fakat bu da dünyada  yalnız paraya değer veren ve bazen bir lirayı karşısına koyarak saatlerce bakmaktan zevk duyan mütereddi bir tiptir.

Ömer bir gün vapurda bir genç kız görür ve ona aşık olur. Bu kız, yani Macide, Balıkesir’de orta tahsil yapmış ve musikiye olan büyük istidadı musiki öğretmeni Bedri tarafından takdir olunarak teşvik olunmuş bir kızdır. Hatta Bedri ona karşı kayıtsız da değildir. Konservatuarda musiki tahsiline devam için İstanbul’a gelen Macide akrabalarından bir ilenin yanında oturuyor. Bu aile Ömer’in de akrabası olduğundan Macide ile Ömer uzaktan akraba çıkıyorlar. Ömer, çoktandır ihmal ettiği akrabalarının evine gidip Macide’yi tekrar görüyor. Onu konservatuara götürüp getiriyor ve ikinci seferde ona ezelden beri duyduğu derin aşkını itiraf ediyor. Balıkesir’in namuslu bir ailesinin mükemmel bir kızı olan Macide de önüne ilk çıkan bu serserinin aşkını derhal kabul ediyor. Bu her akşam buluşmalar ve eve geç dönmeler nihayet evin dikkatini celbediyor. Zaten Macide’nin babası o sıralarda ölmüş olduğu için Macide adına gönderilen para da gelmemektedir. Bu yüzden bir gece yine geç dönen Macide’yi evde azarlıyorlar. İzzet-i nefsi pek yüksek olan genç kız da evden kaçıyor. Böyle aksi bir işin olacağını kuvvetli bir sezgi ile bilen Ömer zaten onu kapının önünde beklemektedir. Beraberce Ömer’in Beyoğlu’ndaki pansiyonuna gidiyorlar ve bu pansiyon küçük bir tek odadan ibaret olduğu için birlikte yatıyorlar. Artık o günden itibaren Ömer onu herkese karım diye tanıtıyor ve birbirlerine karı-koca gözüyle bakıyorlar. Fakat o zamana kadar paraya hiç değer vermeyen, sıkıştığı zaman şundan bundan borç almaktan çekinmeyen Ömer, sırtına bir aileyi geçindirmenin yükünü alınca postadaki kırk lira aylığını pek az görüyor ve daha çok para bulmanın yollarını arıyor. Çalıştığı dairede beş çocuk babası, ihtiyar, ve çok namuslu bir muhasebeci var ki aralarındaki yaş farkına rağmen ruhen Ömer’le çok iyi anlaşmakta ve hatta bazen Ömer gibi bir serseriden borç istemekte, fakat Ömer de kendisinden bor istediği zaman cebindekinin yarısını hiç düşünmeden ona vermektedir. Macide’yle karı-koca olduklarının ferdasında bu muhasebeci bir akşam Ömer’i rakı içmeğe davet ediyor ve bu sırada kendisini haftalardan beri kemirmekte olan bir derdini ona açıyor. Bu dert şudur: Muhasebeci, ahlaksız bir adam olan kayın  biraderini hapisten kurtarmak için kasadan iki yüz lira alıp vermiş, bunu yaparken de bu paranın hemen ödeneceğine dair kayın biraderinin verdiği söze güvenmiştir. Kayın biraderi tabii bu parayı ödemeyince muhasebeci büsbütün güç bir vaziyete düşmüş ve bu yolsuzluk açığa çıkmasın diye hesaplarda tahrif yapmağa başlamıştır. Böylelikle fasit bir dairenin içine düşmüş olan  muhasebeci günden güne erimekte ve ruhen perişanlaşmaktadır.
 
Ömer, Macide’yi evine getirmiş olmasına rağmen çok defa yine geç dönmekte, tamamen iradesiz bir genç olduğu için her hangi bir rakı içme teklifine “dayanamamaktadır” . Macide bundan ve bilhassa Ömer’in arkadaşlarından memnun değildir. Hele karanlık işler ardında yürüyen Nihat ve Profesör Hikmet hiç hoşuna gitmemektedir. İyi bir insan gibi gözükmek isteyen, fakat hakikatte fena bir ruh taşıyan Profesör Hikmet arada sırada Ömer’e para yardımı yapmasına rağmen Ömer onu sevmemektedir. Ekseriya rakı meclislerinde buluştukları muharrir İsmet Şeref, şair Emin Kamil de hep seciyesiz adamlardır. Nihat, etrafına bir takım darülfünunlu gençler toplamış, mecmualara ve broşürlerle memlekette milliyetçi bir hareket yapmağa uğraşmaktadır. Fakat ne Nihat, ne de o gençler samimi değillerdir. Hepsinin maksadı külah kapmaktır.

Bir gün Ömer, alel usul iradesizliğinin ve boşboğazlığının tesiriyle muhasebecinin kendisine yaptığı itirafı Nihat’la Profesör Hikmet’e anlatmış ve Nihat bu hadise ile fazla alakadar olmuştur.

Ömer ise bir gün bir dükkandan bir çift kadın çorabı çalmış, fakat bunu istemeyerek yapmıştır. Zaten ona bütün fenalıkları yaptıran içindeki şeytandır. Yoksa o haddi zatında iyi bir insandır. Ertesi gün Nihat, Ömer’e korkunç bir teklif yapıyor: Muhasebeciyi tehtid ederek büyük bir miktarda para alıp kendisine getirmesini, bununla mecmua ve kitap çıkaracaklarını söylüyor. Gerçi Ömer ilk önce bunu kabul etmiyor, Nihat’ı kovuyor. Fakat birkaç gün sonra ondan birçok para alıyor. Fakat bunu da yaptıran içindeki o mel’un şeytandır. Nitekim Ömer parayı aldıktan sonra, tramvay parası bile olmadığı için, evine yayan olarak geliyor. Evde Macide ile Bedri kendisini beklemektedir. Ruhi bir buhranla Bedri’nin Mecide’ye karşı olan vaziyetinden kıskançlık duyarak Bedri’yi evinden kovuyor. Fakat Macide, derhal gidip Bedri’nin gönlünü almasını istediği için biraz önce hakaretle kovduğu adamın evine giderek onunla barışıyor. Bedri de buna razı…

Nihat dalaverelerini çevirmekte devam ediyor. Sık görüştüğü bir de Tatar suratlı bir herif var. Romanda bunun adı söylenmiyor. Son devirde birkaç aylık veya birkaç yıllım ömürleri olup batan küçük devletlerden birinin nazırı veya reisi olduğu söylenmesine göre bunun da Rusyalı bir Türk olduğu anlaşılıyor. Nihat ve arkadaşları bir takım ırkçı ve Turancı fikirler neşrediyorlar. Meğer bunlar yabancı bir devlet hesabına çalışıyorlarmış. Hatta Profesör Hikmet de bunların arasında imiş. Yabancı kodamanlar yiyip küçüklere  bir şey bırakmadıklarından nihayet bunlardan bazıları işi hükümete haber veriyorlar. Büyük tevkifat yapılıyor. Bu arada Nihat’ın arkadaşı olduğu için Ömer de tevkif olunuyor. Profesör Hikmet ise nüfuzlu tanıdıkları sayesinde yakasını kurtarıyor.

Macide, Ömer’in benliğindeki bütün adiliği gördüğü ve Ömer son zamanlarda kendisini ihmal ettiği için zaten ayrılmak kararını vermiş bulunuyor. Hatta Ömer’e uzun bir mektup yazmıştır. Gideceği yeri de tasarlamıştır. Bedri’nin evi… Ancak Ömer hapiste olduğu için bu kararını biraz geciktirmek istiyor. Bedri ile birlikte tevkifhane de Ömer’e yaptıkları ziyaretlerin birinde Ömer, Bedri’ye kat’i bir kararından bahsediyor: Macide’den ayrılmak kararı… Dünyadaki en kıymetli şeyin Macide olduğunu ve kendisini toplamak için birkaç yıl lazım geldiğini söylüyor ve Macide’yi Bedri’ye emanet ediyor. Esasen resmen evlenmiş değiller. Ömer o gün tahliye olunarak çıkıyor. Bedri de eskiden beri sevdiği ve son zamanlarda belli belirsiz karşılığını görmeğe başladığı Macide ile mukadder akıbetlerine doğru gidiyorlar…

Bu romanda roman olarak hiçbir üstünlük yok. Sabahattin Ali ruhi tahliller yapmağa özenmiş ve Şekspirvari uzun “kendi kendini Murakebe”lerle romanını şişirmiştir. Zaten bizim dahi romancılarımızın  hepsi mukallit oldukları için ruh tahlili, tabiat tasviri, içtimai hayatın tenkidi vesaire gibi büyük işlere dalmak onun için çok tabiidir. Dahi romancı ve güzide edip Sabahattin Ali’yi de onlardan başka türlü görmeğe imkan yoktur. Esasen ben romanı tenkid edecek değilim. Birçok münevverlerin tulumbacı ağzı ile konuşması, hiç lüzum olmayan yerlerde muharririn maddi pislikleri ısrarla anlatmaktan marazi bir zevk duyması ilk bakışta göze çarpmakla beraber bunları bizim dahi romancının hamlığına, yani henüz dehanın uç noktasına varmamış olmasına verelim. Benim bu romanda ilişeceğim nokta hususi bir kasıtla yazılmış olmasıdır. Sabahattin Ali bu memlekette ırkçı,Turancı ve Anadolucu olan milliyetperverleri hep satılmış insanlar olmakla itham etmek istiyor ve romanını yazarken de bugün aramızda yaşayan bazı kimseleri, tabii biraz değiştirerek, romanına sokup onları küçültmek istiyor. Böylelikle de kendisini küçük gören insanlardan gizili bir öç almak diliyor. Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için – Evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için - Sabahattin Ali’nin itiraflarına cevap vermek lüzumunu duyuyorum. Sabahattin Ali benim tanıdığım, hem de çok iyi tanıdığım bir insandır. Bundan dolayı cevabım tepeden inme olacak ve onu çökertecektir.

Ben onu 1926-1927’de, Türk Ocağı’nda tanıdım. Biz birkaç kişi, Türk Ocağı’nda “Kızıl Elma” diye ayrı bir oda açtırmıştık. Buraya Ocak’ta aza olmayan genç mektepliler gelecekler ve ülkü ile aşlanacaklardı. O zaman Türk Ocakları’nda ırkçılık düşünceleri olmadığı için, Kızıl Elma’ya, Müslüman olmak şartıyla, her ırktan vatandaşlar geliyordu. Muallim mektebinde talebe olan Sabahattin Ali de oraya gelenlerden biriydi. Lüzumundan pek fazla ve gürültü ile konuşan, ağır sözlere bile kızmayan ve herkesle laubali olan bu çocuk bir takım manzumeler yazıyor ve emsaline göre muvaffak da oluyordu. Daima mübalagaya meyyal olan tabiatı dolayısıyla överken de, hicvederken de şiddetli teşbihler yapıyor, etrafındakileri güldürüyordu. Hiç sıkılmayan gayet serbest bir ruh hali vardı. Kendisini ilk gördüğüm zaman pek yüksekten konuştuğu için, talebe olduğunu öğrendiğim bu gence: “Siz Yüksek Muallim Mektebinden misiniz?” diye sormuştum. O hemen sırıtmış ve : ” Hayır Alçak Muallimdenim” diye cevap vermişti. Kızıl Elma odasında ekseriye Türkçülük meseleleri üzerinde münakaşalar yapılırdı. İnanmış, ateşli gençlerin yaptığı bu münakaşalar daha genç olan talebeler üzerinde müessir oluyordu. Nitekim o zamana kadar hiçbir şey olmayan Sabahattin Ali’de bile milliyetperverane şiirler yazmak isteği uyanmıştı. Bunları bilhassa, kendisini en fazla sabırla dinleyen bir doktor arkadaşa okur ve onun telkinlerine göre bazı yerlerini değiştirirdi. Buna rağmen nesil ve menşe meselesinin münakaşa olunduğu bir günde kendisinin Rum, çünkü babasının Of’lu olduğunu adeti üzere sırıtarak söyleyivermişti. Hakikaten  Sabahattin Ali İstanbul’daki kalaycı Rumlara çok benziyordu. Rumca’yı bildiğini de bir müddet sonra yazdığı bir yazıdan öğrendim.

Birkaç ay süren bu ilk tanışıklıktan sonra Anadolu’da bir yere ilk mektep muallimi olarak gitti. Tatilde İstanbul’a geldiği zaman ben Yüksek Muallim Mektebi’nde idim.

Sabahattin Ali birkaç günde bütün Yüksek Muallim talebesiyle sıkı fıkı ahbap olmuş ve herkes onun hayatını bütün teferruatı ile öğrenmişti. Benim onu asıl tanımam bu devirdedir. Onda büyük bir ihtiras vardı. İlk mektep muallimi olarak kalmak istemiyordu. Yükselmek, büyük işler yapmak, meşhur olmayı arzu ediyordu. Fakat bu kadar yükselmek için gereken maddi ve manevi kuvvet kendisinde olmadığından ruhunda derin bir yas duyuyor, insanlığa hınç besliyor ve bu hınç gayrı tabii bir hal alıyordu. Onun diğer ve belki asıl büyük derdi de kadınlar üzerinde müessir olamamaktı. Genç olduğu için bir takım arzular duyuyor, etrafında muvaffak olanları görüyordu. Fakat kendisinde, kendi tabiri ile söyleyeyim, “ kadınları cezp edecek hiçbir şövalye tarafı bulunmadığı için “ hiçbir kadın onunla arkadaşlık kurmak istemiyordu. Zavallı Sabahattin! Bundan o kadar üzgündü ki kadınlarla ebediyen anlaşamayacağına dair bir manzume bile yazıp Türk Ocağı’nda okumuştu. Bu manzume “ dudaklarım bir kadın dudağına değmedi” diye bitiyordu. Kadınlara karşı kendisini küçük görmekten olacak, yaşça kendisinden aşağı olanlara bile abla diye hitab eder, onlara hep ruhunun sonsuz, engin ıztırabını anlatırdı.

Bu sırada Maarif Vekaleti dil hocası yetiştirmek için Avrupa’ya talebe göndermeğe karar verdi. Sabahattin Ali de Almanya’ya giden talebe arasındaydı. Dört yıl orada kalarak Alman dilini ve edebiyatını öğrenecek, dönüşte liselerde Almanca hocalığı edecekti. Fakat dört yıl için giden Sabahattin bir buçuk yıl dolmadan döndü. Sebebini sorduk. Şöyle anlattı: Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerden biri “bu parazit Türkleri buradan kovmalı” demiş. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamış: “Biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz. Sözünü geri al” demiş. Talebe, sözünü geri almayınca tokadı indirmiş. Alman hükümeti de böyle bir talebe istemediğini söyleyerek onu geri yollamış.

Biz, Sabahattin Ali’nin, bodur boyu ile, böyle “şövalyece” bir iş yapmak için ne bileğinde, ne de yüreğinde kuvvet olmadığınız biliyorduk.. Fakat hadise hoşumuza gittiği için inanmak istiyorduk. Gurbette milliyet duygusu daha kuvvetli olurmuş, belki bu gayretle böyle bir şey yapmıştır diye düşünüyorduk. Bununla beraber Sabahattin Ali’nin herhangi bir adama tokat atması pek garip olduğu için sormuştuk: “Bu Alman talebe ufak tefek bir şey miydi? “ Sabahattin’in cevabı bizi hayrete düşürdü: “Bilakis! Benim ikim kadardı.” “Peki nasıl oldu da seni dövmedi? Neden Alman talebeler birlik olup üzerine atılmadılar? ” Sabahattin Ali hiç düşünmedi. Dedi ki: “Bunu sonradan ben de kendilerine sordum. O yakınlarda Türk tarihini ve Sokollu Mehmed Paşa’yı okudukları için korkunç bir tesir altında kaldıklarını, onun için bana mukabele edemediklerini söylediler.”

Zavallı Sabahattin Ali sözle şövalyelik yapıyordu. Nitekim bir müddet sonra hiç de böyle bir hadise olmadığını, dönmesinin tamamile başka bir sebepten ileri geldiğini öğrendik. İçindeki şeytan onu kuvvetli bir övendire ile dürtmüş ve buraya getirmişti.

Bununla beraber Sabahattin Ali dönüşünü milli bir sebebe atmakla yine biraz milliyetperver bir ruh taşıdığını gösteriyordu. Yoksa, dakikasında başka bir sebep buluvermek, onun zengin muhayyilesi için hiç de güç değildi.

Fakat bu dönüş, bir piyango sayılabilecek olan Almanya’daki tahsilinin yarıda kalması onun ruhunda aksü’l-ameller doğurmaya başladı. Sabahattin Ali yavaş yavaş sapıtıyordu. Bize, Türk edebiyatında büyük inkılaplar yapacak olan bir takım edebi projelerini anlatıyordu. Muallim Mektebi’nde yatıp kalkıyordu. O zaman Yüksek Muallim müdürü Giritli Hamit adında birisiydi. İhtimal ki ırki yakınlık dolayısıyla Sabahattin’e yardım etmek istemiş, onu mektebe almıştı. Giritli Müslüman bir Rumun Oflu bir Müslüman Ruma yardım etmesinden tabii ne olabilir? Çünkü Hamit ancak kız talebeye yardım eden, erkeklerden bunu esirgeyen müstesna bir tabiata malikti ve onun bu iyiliği sayesinde yemek ve yatak bulan Sabahattin bizim yatakhaneye yerleşti. Burada ekseriyetle edebiyatçılar vardı. Mesela Orhan Şaik, Nihad Sami, Pertev Naili, Çemişkezekli Ziya ve ben bu yatakhanede idik. Başka şubelerden de iki üç arkadaş daha vardı.

İşte sapıtmağa başlayan Sabahattin, Yüksek Muallim’de lüks bir hayat sürüyor, şiirler ve hikayeler yazıyordu. Fakat asıl mühim eserlerini ileride yazacaktı. Bilhassa “Tokat” adındaki romanı ile “Layemut Enayiler” adındaki serisi birer inkılap yapacaktı. “Toka” kendi kız kardeşini seven mütereddi bir tipin romanı olacaktı. Bize bunun mevzunu on ,on beş dakikalık bir zamanda anlatmıştı. Bu marazi mevzu nereden aklına geldi diye sormuştuk. Şöyle cevap vermişti: Sabahattin’in 3-4 yaşında bir kız kardeşi varmış. Bir gün evde “kızım, sen kime varacaksın” diye şaka yapıyorlarmış. Kızcağız ağabeyinin kucağına atılarak “ben ağabeyimden başkasına varmam” demiş. Sabahattin de bunu kura kura roman mevzuu  yapmış. “Layemut Enayiler” ise hakikaten bir şaheserdi: Kendilerini vatan ve şeref için feda ederek ad bırakmış kahramanların hikayesi olacaktı. Hem de ne orijinal şekilde?.. Bir gün canı sıkılan Allah eğlenmek için vesile arayacak, meleklerden birisi de bu kahramanları birer enayiymiş gibi gülünç bir şekilde anlatarak Allah’ı eğlendirecekti.

Sabahattin Ali’de büyük değişiklik başlıyordu. Memuriyetinden atılmış, arkadaşlarından geri kalmış, liseyi veya Darü’l-fünunu bitirememiş, fakat bitirmek ihtirasını kaybetmemiş zayıf insanların düştüğü çukura doğru gidiyordu. O zamana kadar yalnız kendisini düşünen, yarı şaka bir tavırla kendisinin dahi olduğundan bahseden Sabahattin’de artık milletin dertlerini görmek fazileti başlıyordu. Aç köylüler, zulüm altında ezilen insanlar, harplerde başkalarının kazancı için ölen askerler harplerde başkalarının kazancı için ölen askerler onun hodbin dimağına girmeğe başlıyordu. Bu yüzden büyük bir şiir yazıp herkese okudu. Bu şiirde hükümet ve hükümet adamları şiddetle hicvediyordu. Başta o zamanki cumhur reisi Gazi olduğu halde herkese sövüyordu. Bu uzun manzumeden aklımda yalnız tek bir mısra kalmıştır:

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
nihal
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 188



« Yanıtla #19 : 06 Ekim 2009, 22:01:31 »

Kel Ali’den hesap sorulmuş mudur?

Zavallı megaloman şaircik bu şiirin memlekette bir inkılap yapacağına inanıyordu. Fakat buna rağmen günün birinde birisi bunu hükümete haber vermeseydi bu dahiyane şiir unutulup gidecekti. Bu vak’a şöyle oldu: Sabahattin Ali bir kulpunu bulup Konya’da orta mektebe Almanca muallimi oldu. Zannedersem kendi tabiri ile bir torpil, yani iltimas bulmuştu. Çünkü Almanya’da kaldığı bir buçuk yılda öğrendiği Almanca muallimlik edecek kadar değildi. İşte, bizim dahi edibimiz, Konya’ya gidince de başından ve boyundan büyük işler karıştırmağa  başlamış. İnkılap yapacak olan şiirini herkese okumuş. Dinleyenlerden birisi de bunu hükümete haber vermiş. Olur a…

Halbuki ben Sabahattin Ali’nin adam olacağından hala ümitli idim. Pertev’in ısrarı ile bir iki hikayesini de Atsız Mecmua’da neşretmiştim. Hatta o benden, yazacağı piyes için, tarihi ve kahramane bir mevzuu istediği zaman ona kahraman Kür Şad’ı yazıp vermiştim. Tarihin en büyük kahramanını, iradesiz bir aşık haline sokacağını bilir miydim? Bilsem ona öğretir miydim?

Sabahattin Ali yazdığı bir hicviyeden dolayı 14 ay hapse mahkum edildi. Muallimlikten de çıkarıldı. Hapisten çıktığı zaman ise artık buz gibi komünist olmuştu. Çünkü Nazım Hikmetof’la arkadaşlığa başlamış ve bermutat, irade zaafı dolayısıyla, her konuştuğunun tesirinde kaldığı için “solcu” oluvermişti. Hatta zamanını iyi hatırlamadığım bir günde kendisiyle iddiaya girişmiştik: On yılda Almanya’nın komünist olacağını, Almanya komünist olduktan sonra da bütün dünyanın aynı yola gireceğini, bu arada tabii bizim de o yolun yolcusu olacağımızı iddia etmiş, ben de aksi iddiada bulunmuştum. Hiç şüphesiz bunu, kendisiyle giriştiğim iddiayı kazandım demek için kaydetmiyorum. Maddeten olduğu gibi manen de miyop olan bir hastayı her hangi bir iddiada yenmek övünülecek bir şey değildir. Yalnız onun nasıl bir fırıldak gibi döndüğünü göstermek için bunu yazıyorum.

Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra Maarif Vekaletine başvurdu. Muallimlik istedi. Ozaman Maarif Vekili şu Tarih Kurumu’nun azasından Hikmet’ti. Sabahattin’e “eski kanaatlerini değiştirdiğini bize ispat etmezsen sana iş vermeyiz” demiş. Sabahattin Ali açlıktan ölmüyordu. Dostları kendisine istediği kadar para yardımı yapıyordu. Hatta açlıktan ölse bile bir komünistin bir burjuva hükümete baş eğmesi pek çirkin bir şeydi. Fakat kendisi kadar zeki, müsteit ve dahi birisinin bu halde kalması caiz miydi? Fikrimden döndüm diyiverse ne çıkar? Etek öpmekle dudakları aşınacak değildi ya… Onları istismar etmek için mübah olmayan hangi vasıta vardı ki… Bundan dolayı bizim bay fikrini değiştirdi. “Varlık” dergisinin 15 kanun-ı sani 1934 tarihli 13!üncü sayısında şu manzumeyi neşretti:

BENİM AŞKIM

 

Bir kalenin ucundan hislerimiz akınca

Bu ince yol onları sıkıyor, daraltıyor;

Beni anlayamazsan gözlerime bakınca

Göğsünü parçala bak kalbim nasıl atıyor.

 

Daha pek doymamışken yaşamanın tadına

Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına…

Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına,

Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.

 

Sensin, kalbin değildir, böyle göğsümde vuran,

Sensiz “Ülkü” adıyla beynimde dimdik duran,

Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;

Seni çıkarsam, ömrün başlamadan bitiyor.

 

Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye?

Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya.

Kısacası: Gönlümü verdim Ulu Gazi’ye,

Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.

Bu manzumeyi okuyunca nasıl gülmüştüm! Bütün kıymet mefhumu “ mangır” olan bu şaire gülünmez mi? Baştan başa yalan olan bu “aşk” ile Sabahattin Ali fikirlerini değiştirdiğini ispat etmiş, Hikmet de onu vekalette bir kalem başı yapmıştı. Yarabbi! İnsanlar nelere tenezzül edebiliyorlardı! Daha dün Gazi’ye hiciv yazan bu komünist bugün ona mehdiye yazmaktan sıkılmıyordu. Her halde bu, onlara göre iktisadi bir kanun olmalıydı… Artık Sabahattin her şeyi marksist bir gözle görmeğe başlamıştı. O, kalın camlı gözlüklerinin arkasından insanları nasıl bulanık görüyorsa karışık beyni ile de hadiseleri yanlış görmekte devam ediyordu. Kendisine vaktiyle vermiş olduğum Kür Şad mevzuunu da Nazım Hikmetof’un tesiriyle marksist bir kalıba sokmuş, “Esirler” diye yazdığı piyeste bizim büyük Kür Şad’ımızı mümkün olduğu kadar küçülterek nefsine mağlup bir insan haline getirmiş ve bu piyesi zayıf bularak oynamadı. Yoksa Sabahattin’in önceden söylediği gibi Şekspirvari bir piyes olsaydı Kür Şad sahnede bayağı bir adam olarak yıllarca gözüküp bizi incitecekti.

Kendisiyle bundan sonra birkaç defa rastlaştık. Her görüşmemiz uzun münakaşalara yol açtı. Komünizmin Almanya’daki bozgunundan sonra bütün istikbalin İspanya ve Çin’!deki meselelere bağlı olduğunu, bu iki ülkede mutlaka komünizmin galip geleceğini iddia ediyordu. Komünizm İspanya’da da yıkıldıktan sonra bir ümidi Çin’de kalmıştı. Japon istilasından sonra bilmem bu ümit ne haldedir?

İşte “İçimizdeki Şeytan “adlı romanıyla milliyetperverliği kötülemeğe ve Türkçüleri fena göstermeğe yeltenen Sabahattin Ali böyle birisidir. Yani o bizim içimizdeki şeytanlardan birisidir. Zavallı ve saf bir şeytan…

Şimdi romana dönelim…

Yukarıda mevzuunu anlattığım romanda üç esas kahraman var: Ömer, Macide ve Bedri. Bunların üçü de iyi insanlardır. Yalnız Ömer arasıra içindeki şeytana uyarak fenalık yapıyor. Fakat bu, onun fenalığını göstermez. Suç hep o şeytandadır. İkinci derecedeki şahsiyetlerden de bir muhasebeci var ki o da iyilik bakımından bunlarla aynı hizadadır. Fakat Sabahattin Ali’nin yani bizim saf şeytanın bu “iyi” tipleri acaba hakikaten iyi insanlar mı? Türk cemiyeti içindeki ahlak kaidelerine göre hayır! Çünkü Ömer iltimasına güvendiği için vazifesine devam etmeyen, hırsızlık eden, şantajla para alan, karısına karşı kötü niyetlerden şüphelenerek evinden kovduğu Bedri ile sonra tekrar barışan, karım olacaksın diye evine getirdiği Macide’yi bir iki ay sonra mal verir gibi Bedri’!ye veren bir tiptir.

Macide, Balıkesir’in mazbut bir ailesinin kızı olarak İstanbul’ a geldiği halde iki defa gördüğü Ömer’in aşkını hemen kabul ediveren, her akşam Ömer’le şurada burada gezip evine bazen gece yarısı gelen, sonra bu hareketin yanlışlığı kendisine ihtar olunduğu için evlerinde kaldığı akrabalarından bir gece yarısı bavulunu alıp kaçan, o gece hemen Ömer’in pansiyonuna gidserek onunla aynı yatakta yatan, Ömer’le bir iki ay yaşadıktan sonra onun ne miskinve tahammül olunmaz bir adam olduğunu anlayarak ve Ömer’in kendisini ihmal etmesini sebep sayarak Bedri’ye kaçmayı tasarlayan, Ömer’in kendisiyle ilişiğini kesmesi üzerine de pervasızca Bedri’nin evine giden bir tiptir.

Türk cemiyetinin ahlaki prensiplerine göre Ömer’le Bedri mükemmel bir deyyus, her müşkül dakikada her erkeğin evine giden Macide mükemmel bir fahişe, ihtiyar muhasebeci hakiki bir hırsızdır. İşte bizim saf şeytanın dört faziletli insan diye ortaya attığı tipler…

Öteki şahıslara gelince: Nihat, Tatar suratlı herif, Profesör Hikmet, muharrir Şerif, şair Emin Kamil ve Nihat’la çalışan gençler zaten hep fena, dalavereci, milliyet ülküsü ardında koşuyor gözüktükleri halde yabancı devletler hesabına çalışan kimseler olarak gösteriliyor. Sabahattin Ali’nin iyi olarak gösterdiği insanlar bile bu kadar fena olursa, artık fena göstermek istedikleri üzerinde durmak boştur, değil mi?

Fakat Sabahattin Ali bu romanı ile şunu veya bunu değil; milliyetçiliği, ırkçılığı, Türkçülüğü baltalamak istemiş, bu romana hem kendisini, hem de tanıdığı, selamlaştığı insanlardan bazı milliyetperverleri sokarak tahte’ş-şuurundaki bir kinin öcünü almak istemiştir. Bu kin, Kirye Sabahattinaki’yi kendi ırkının yurdundan ve devletinden mahrum eden Türk ırkına karşı duyduğu kindir.

“İçimizdeki Şeytan” hakkında “Bozkurt” dergisinin üçüncü sayısında bir tenkit yazan Reha Oğuz Türkkan’ın da gözünden kaçmadığı gibi romandaki Ömer, birçok noktalarda Sabahattin Ali’ye benziyor. Bir kere romanın ilk sayfasındaki tarife göre Ömer “şişmanca, beyaz yüzlü, gözlüklü, kahve rengi miyop gözlü bir genç. Saçları şapkasından gözüne doğru dökülüyor ve çabuk konuşuyor. Boyu ortaya yakın. ” Bu tarif bizim saf şeytanın ta kendisidir.

Bilhassa fikirler ve konuşuş bakımından bu benzeyiş daha büyüktür. Mesela Ömer kendi kendisine şöyle diyor: Tuu Allah belasını versin. Ne kadar salaklaştım. Belli etmedi ama, muhakkak fena halde içerlemiştir. Ben kız olsam benim tipimdeki erkeklerden istikrah ederim.” (sf. 66)  Sabahattin Ali tıpkı böyle konuşur. Bilhassa kızların kendisinden nefret ettiği hakkındaki fikrini bize birkaç defa söylemiştir. Biraz daha aşağıda (sf. 68) Macide, Ömer’in yüzüne dikkatle bakınca onu biraz gülünç, fakat samimi buluyor. Sabahattin Ali’nin yüzüne dikkatle bakan bir insanın da bütün samimiyeti ile gülmesine imkan yoktur. Ömer hiçbir şeye inanmıyor (sf. 79) Sabahattin Ali de öyledir.

Bir yerde Ömer’in ağzından şu sözleri işitiyoruz: “ Acaba dünyada benim kadar manasız şeyler düşünen var mıdır? Bir de utanmadan akıllı geçiniyoruz.(sf. 83) Sabahattin Ali’den de bu sözleri çok defa işitmişizdir.
 

Romandaki Ömer’in ruhiyatı da Sabahattin’e çok benziyor. Ömer iç sıkıntısından, büyük iş yapamamaktan muztarip bir insandır. Sabahattin Ali gibi… Ömer herkesle ahbaplık eder, konuşur. Fakat onların meclislerinden çıkar çıkmaz aleyhlerine söz söylemekten çekinmez… Sabahattin Ali de böyle yapar.

Ömer günün birinde hırsızlık etmiştir. Sabahattin Ali hırsız değildir ama bir gün cebinde parası yokken bir lokantaya girip yemek yediğini, sonra gizlice sıvıştığını bize gülerek anlatmıştı. Belki Sabahattin Ali bunu da yapmamıştı. Ama tuhaflık olsun diye, orijinal gözükmek için söylemişti. Çünkü o her şeyi yapmış olmak zevkini tatmak isterdi. Kah esrar içip Ayasofya meydanında kustuğunu, kah bir satıcıya bir lira verip beş liranın üstünü aldığını, bazen de şair Yusuf Ziya ile bir lirasına oynarken hile ile partiyi kazandığını anlatırdı. Bunların çoğunu yapmış değildir. Yalnız yapmasını düşünür ve yapmış gibi anlatırdı.

Fakat bizim Sabahattin Ali romandaki Ömer’i bütün ahlaksızlığına , salaklığına rağmen “dudakları çok güzel bir erkek “ olarak gösteriyor. Mesela şu satırlara bakın:

… Söz söylerken dudakları hafifçe büzülerek ağzı güzel bir şekil alıyordu. (sf.5)

... Konuşurken fevkalade güzelleşen ağzı ve insanın ruhuna sert fakat tatlı bir rüzgar halinde yayılan sesi ile… (sf. 90)

… Ama ne kadar güzel söylüyordu… Ne güzel dudakları vardı… (sf 93)

... Ömer’in konuşurken insanı çıldırtacak bir şekil alan dudakları.. (sf 122)

... Güzel dudaklarını yakından , ta yanı başından göreceğim. (sf 126)

... Ve konuşan dudaklarını yine güzel, çok güzeldi. (sf. 175)

... O da Ömer’in dudaklarına bakıyordu. (sf 253)

... Güzel dudaklarından öperim. (sf. 273)

... Ve sustuğu zaman bile güzel dudaklarını kımıldatan Ömer… (sf. 287)

İşte yalnız burada Ömer’le Sabahattin Ali birbirlerine benzemiyorlar. Çünkü Sabahattin Ali’nin konuşurken etrafa tükürük saçan börek dudaklarıyla Ömer’in dudakları arasında hiçbir benzerlik yok. Fakat o kadar da insafsız olmayalım. Zavallı Sabahattincik hasretini çektiği şeyleri romandaki kendi muhayyel tipine de vermesin mi? Şeytan kendisini beğenmezse çatlarmış diye bir atalar sözü vardır. İçimizdeki şeytanlardan biri olan bu saf şeytan da kendisini, kadınları bayıltan yakışıklı bir erkek diye düşünse ne çıkar?

Bu noktayı bir kenara bırakırsak Ömer’in bütün seciyesi ve korkusu Sabahattin Ali’de vardır. Romanda Ömer’in çok zeki olduğundan birkaç yerde bahsolunuyor. Sabahattin Ali’nin de bütün korkusu çok zeki olmamaktır. Zavallı bu yüzden nelere katlanmaz. Bununla beraber sırası gelmişken onun çok zeki, hatta yalnızca zeki olmadığını da söyleyeceğim ve bir örnek vereceğim: Sabahattin Ali 1935’de “Değirmen” diye bir hikaye kitabı çıkardı. Bu hikayelerinden bazılarındaki maksat Türk cemiyetini kötülemektir. Bütün kitapta Türk hükümeti hep rezil, çirkef olarak anlatılır. Bu kitapta çingeneler bile ülküleştirilirken (nedense Sabahattin çingeneleri pek sever) Türkler, yani kanı Türk olan bizler, yani bu vatanın kurucuları, sahipleri ve müdafileri olan insanlar hep kötü olarak gösterilir. Bu hikaye kitabının sonunda Sabahattin Ali’nin, sonradan ve acele ile eklendiği belli olan ince bir kağıt üzerine şu tavzihi var: “Bir Orman Hikayesi, Bir Firar, Candarma Bekir, Bir Siyah Fanila İçin, Komikişehir adlı hikayelerin Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki Anadolu’yu anlattığı okunduğu zaman anlaşılmakta ise de bunun burada ayrıca tavzihine lüzum gördüm.”

Halbuki mesela Komikişehir adlı hikayede cazbanddan ve danstan söz ediliyor (sf 199). Osmanlı İmparatorluğu zamanında dans ve cazband var mıydı? Görülüyor ki bu tevcil hiç de zekice bir tevil değil ve zavallı Sabahattin bu tevil ile tam bir Komikişehir olmaktan kurtulamıyor. Zaten onun komikliği yalnız bu kadar değil ki… “İçimizdeki Şeytan” ’ın bir yerinde  “ hiçbir şeye inanmamak hususunda ” Ömer’le muhasebecinin mutabık olduğu söylendiği halde (sf. 79) başka bir yerde “topyekün inkar da ancak barbarların karıdır” deniliyor (sf 183). Bu tezadı Sabahattin dehası ile de izah etmek kabilse de ben yine onun komikliği ile tevil edeceğim. Hem de topyekün inkar barbarların değil seciyesizlerin, komünistlerin karıdır. Barbarlar muayyen prensipler inanmış insanlardır.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 16
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.095 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.