iÇiMiZDEKi SEYTANLAR
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 20 Ekim 2019, 10:26:53


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: iÇiMiZDEKi SEYTANLAR  (Okunma Sayısı 4098 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« : 15 Kasım 2009, 14:39:43 »

iÇiMiZDEKi SEYTANLAR
Önceleri milliyetçi iken sonradan sapıtarak komünist olan, fakat düsüncelerini değistirdiğini ispat
etmedikçe kendisine is verilmeyeceği söylendikten sonra sözde hükümet tarafına geçen Sabahattin
Ali, “Đçimizdeki Seytan” adlı bir roman çıkardı. Bu romanın kısaltılmıs sekli sudur:
Darülfünun devamsız talebelerinden Ömer, bir akrabasının iltiması ile postada küçük bir memuriyet
kapmıs tembel bir gençtir. Đltimasına güvendiği için çok defa vazifesine de gitmez ve surada burada
sürterek serseri bir hayat geçirir. En çok yaptığı is kahvelerde veya meyhanelerde oturarak bazı
tanıdıkları ile vakit geçirmektedir. Hayatından hiç memnun değildir. Bu hayatın pek mühim bir sırrı
olduğunu sanmakta ve bu sırrı kesfedemediği için sıkıntı çekmektedir. Daima hayal içinde
yasadığından kimseyle anlasamamakta ve bunu kendi ruhunun anlasılmaz derecede derin
olduğuna vermektedir. En iyi görüstüğü arkadası Nihat adında bir gençtir. Ömer’in hayalperest
olmasına karsılık arkadası hakikatlerle yüz yüze gelmekten hoslanmaktadır. Fakat bu da dünyada
yalnız paraya değer veren ve bazen bir lirayı karsısına koyarak saatlerce bakmaktan zevk duyan
mütereddi bir tiptir.
Ömer bir gün vapurda bir genç kız görür ve ona asık olur. Bu kız, yani Macide, Balıkesir’de orta tahsil
yapmıs ve musikiye olan büyük istidadı musiki öğretmeni Bedri tarafından takdir olunarak tesvik
olunmus bir kızdır. Hatta Bedri ona karsı kayıtsız da değildir. Konservatuarda musiki tahsiline devam
için Đstanbul’a gelen Macide akrabalarından bir ilenin yanında oturuyor. Bu aile Ömer’in de akrabası
olduğundan Macide ile Ömer uzaktan akraba çıkıyorlar. Ömer, çoktandır ihmal ettiği akrabalarının
evine gidip Macide’yi tekrar görüyor. Onu konservatuara götürüp getiriyor ve ikinci seferde ona
ezelden beri duyduğu derin askını itiraf ediyor. Balıkesir’in namuslu bir ailesinin mükemmel bir kızı olan
Macide de önüne ilk çıkan bu serserinin askını derhal kabul ediyor. Bu her aksam bulusmalar ve eve
geç dönmeler nihayet evin dikkatini celbediyor. Zaten Macide’nin babası o sıralarda ölmüs olduğu için
Macide adına gönderilen para da gelmemektedir. Bu yüzden bir gece yine geç dönen Macide’yi evde
azarlıyorlar. Đzzet-i nefsi pek yüksek olan genç kız da evden kaçıyor. Böyle aksi bir isin olacağını
kuvvetli bir sezgi ile bilen Ömer zaten onu kapının önünde beklemektedir. Beraberce Ömer’in
Beyoğlu’ndaki pansiyonuna gidiyorlar ve bu pansiyon küçük bir tek odadan ibaret olduğu için birlikte
yatıyorlar. Artık o günden itibaren Ömer onu herkese karım diye tanıtıyor ve birbirlerine karı-koca
gözüyle bakıyorlar. Fakat o zamana kadar paraya hiç değer vermeyen, sıkıstığı zaman sundan bundan
borç almaktan çekinmeyen Ömer, sırtına bir aileyi geçindirmenin yükünü alınca postadaki kırk lira
aylığını pek az görüyor ve daha çok para bulmanın yollarını arıyor. Çalıstığı dairede bes çocuk babası,
ihtiyar, ve çok namuslu bir muhasebeci var ki aralarındaki yas farkına rağmen ruhen Ömer’le çok iyi
anlasmakta ve hatta bazen Ömer gibi bir serseriden borç istemekte, fakat Ömer de kendisinden bor
istediği zaman cebindekinin yarısını hiç düsünmeden ona vermektedir. Macide’yle karı-koca
olduklarının ferdasında bu muhasebeci bir aksam Ömer’i rakı içmeğe davet ediyor ve bu sırada
kendisini haftalardan beri kemirmekte olan bir derdini ona açıyor. Bu dert sudur: Muhasebeci, ahlaksız
bir adam olan kayın biraderini hapisten kurtarmak için kasadan iki yüz lira alıp vermis, bunu yaparken
de bu paranın hemen ödeneceğine dair kayın biraderinin verdiği söze güvenmistir. Kayın biraderi tabii
bu parayı ödemeyince muhasebeci büsbütün güç bir vaziyete düsmüs ve bu yolsuzluk açığa çıkmasın
diye hesaplarda tahrif yapmağa baslamıstır. Böylelikle fasit bir dairenin içine düsmüs olan muhasebeci
günden güne erimekte ve ruhen perisanlasmaktadır.
Ömer, Macide’yi evine getirmis olmasına rağmen çok defa yine geç dönmekte, tamamen iradesiz bir
genç olduğu için her hangi bir rakı içme teklifine “dayanamamaktadır” . Macide bundan ve bilhassa
Ömer’in arkadaslarından memnun değildir. Hele karanlık isler ardında yürüyen Nihat ve Profesör
Hikmet hiç hosuna gitmemektedir. Đyi bir insan gibi gözükmek isteyen, fakat hakikatte fena bir ruh
tasıyan Profesör Hikmet arada sırada Ömer’e para yardımı yapmasına rağmen Ömer onu
sevmemektedir. Ekseriya rakı meclislerinde bulustukları muharrir Đsmet Seref, sair Emin Kamil de hep
seciyesiz adamlardır. Nihat, etrafına bir takım darülfünunlu gençler toplamıs, mecmualara ve
brosürlerle memlekette milliyetçi bir hareket yapmağa uğrasmaktadır. Fakat ne Nihat, ne de o gençler
samimi değillerdir. Hepsinin maksadı külah kapmaktır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 15 Kasım 2009, 14:40:11 »

Bir gün Ömer, alel usul iradesizliğinin ve bosboğazlığının tesiriyle muhasebecinin kendisine yaptığı
itirafı Nihat’la Profesör Hikmet’e anlatmıs ve Nihat bu hadise ile fazla alakadar olmustur.
Ömer ise bir gün bir dükkandan bir çift kadın çorabı çalmıs, fakat bunu istemeyerek yapmıstır. Zaten
ona bütün fenalıkları yaptıran içindeki seytandır. Yoksa o haddi zatında iyi bir insandır. Ertesi gün
Nihat, Ömer’e korkunç bir teklif yapıyor: Muhasebeciyi tehtid ederek büyük bir miktarda para alıp
kendisine getirmesini, bununla mecmua ve kitap çıkaracaklarını söylüyor. Gerçi Ömer ilk önce bunu
kabul etmiyor, Nihat’ı kovuyor. Fakat birkaç gün sonra ondan birçok para alıyor. Fakat bunu da
yaptıran içindeki o mel’un seytandır. Nitekim Ömer parayı aldıktan sonra, tramvay parası bile olmadığı
için, evine yayan olarak geliyor. Evde Macide ile Bedri kendisini beklemektedir. Ruhi bir buhranla
Bedri’nin Mecide’ye karsı olan vaziyetinden kıskançlık duyarak Bedri’yi evinden kovuyor. Fakat Macide,
derhal gidip Bedri’nin gönlünü almasını istediği için biraz önce hakaretle kovduğu adamın evine giderek
onunla barısıyor. Bedri de buna razı…
Nihat dalaverelerini çevirmekte devam ediyor. Sık görüstüğü bir de Tatar suratlı bir herif var. Romanda
bunun adı söylenmiyor. Son devirde birkaç aylık veya birkaç yıllım ömürleri olup batan küçük
devletlerden birinin nazırı veya reisi olduğu söylenmesine göre bunun da Rusyalı bir Türk olduğu
anlasılıyor. Nihat ve arkadasları bir takım ırkçı ve Turancı fikirler nesrediyorlar. Meğer bunlar yabancı
bir devlet hesabına çalısıyorlarmıs. Hatta Profesör Hikmet de bunların arasında imis. Yabancı
kodamanlar yiyip küçüklere bir sey bırakmadıklarından nihayet bunlardan bazıları isi hükümete haber
veriyorlar. Büyük tevkifat yapılıyor. Bu arada Nihat’ın arkadası olduğu için Ömer de tevkif olunuyor.
Profesör Hikmet ise nüfuzlu tanıdıkları sayesinde yakasını kurtarıyor.
Macide, Ömer’in benliğindeki bütün adiliği gördüğü ve Ömer son zamanlarda kendisini ihmal ettiği için
zaten ayrılmak kararını vermis bulunuyor. Hatta Ömer’e uzun bir mektup yazmıstır. Gideceği yeri de
tasarlamıstır. Bedri’nin evi… Ancak Ömer hapiste olduğu için bu kararını biraz geciktirmek istiyor. Bedri
ile birlikte tevkifhane de Ömer’e yaptıkları ziyaretlerin birinde Ömer, Bedri’ye kat’i bir kararından
bahsediyor: Macide’den ayrılmak kararı… Dünyadaki en kıymetli seyin Macide olduğunu ve kendisini
toplamak için birkaç yıl lazım geldiğini söylüyor ve Macide’yi Bedri’ye emanet ediyor. Esasen resmen
evlenmis değiller. Ömer o gün tahliye olunarak çıkıyor. Bedri de eskiden beri sevdiği ve son
zamanlarda belli belirsiz karsılığını görmeğe basladığı Macide ile mukadder akıbetlerine doğru
gidiyorlar…
Bu romanda roman olarak hiçbir üstünlük yok. Sabahattin Ali ruhi tahliller yapmağa özenmis ve
Sekspirvari uzun “kendi kendini Murakebe”lerle romanını sisirmistir. Zaten bizim dahi romancılarımızın
hepsi mukallit oldukları için ruh tahlili, tabiat tasviri, içtimai hayatın tenkidi vesaire gibi büyük islere
dalmak onun için çok tabiidir. Dahi romancı ve güzide edip Sabahattin Ali’yi de onlardan baska türlü
görmeğe imkan yoktur. Esasen ben romanı tenkid edecek değilim. Birçok münevverlerin tulumbacı
ağzı ile konusması, hiç lüzum olmayan yerlerde muharririn maddi pislikleri ısrarla anlatmaktan marazi
bir zevk duyması ilk bakısta göze çarpmakla beraber bunları bizim dahi romancının hamlığına, yani
henüz dehanın uç noktasına varmamıs olmasına verelim. Benim bu romanda iliseceğim nokta hususi
bir kasıtla yazılmıs olmasıdır. Sabahattin Ali bu memlekette ırkçı,Turancı ve Anadolucu olan
milliyetperverleri hep satılmıs insanlar olmakla itham etmek istiyor ve romanını yazarken de bugün
aramızda yasayan bazı kimseleri, tabii biraz değistirerek, romanına sokup onları küçültmek istiyor.
Böylelikle de kendisini küçük gören insanlardan gizili bir öç almak diliyor. Ben de ırkçı, Türkçü ve
Turancı olduğum için – Evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı
olduğum için - Sabahattin Ali’nin itiraflarına cevap vermek lüzumunu duyuyorum. Sabahattin Ali benim
tanıdığım, hem de çok iyi tanıdığım bir insandır. Bundan dolayı cevabım tepeden inme olacak ve onu
çökertecektir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 15 Kasım 2009, 14:40:38 »

Ben onu 1926-1927’de, Türk Ocağı’nda tanıdım. Biz birkaç kisi, Türk Ocağı’nda “Kızıl Elma” diye ayrı
bir oda açtırmıstık. Buraya Ocak’ta aza olmayan genç mektepliler gelecekler ve ülkü ile aslanacaklardı.
O zaman Türk Ocakları’nda ırkçılık düsünceleri olmadığı için, Kızıl Elma’ya, Müslüman olmak sartıyla,
her ırktan vatandaslar geliyordu. Muallim mektebinde talebe olan Sabahattin Ali de oraya gelenlerden
biriydi. Lüzumundan pek fazla ve gürültü ile konusan, ağır sözlere bile kızmayan ve herkesle laubali
olan bu çocuk bir takım manzumeler yazıyor ve emsaline göre muvaffak da oluyordu. Daima
mübalagaya meyyal olan tabiatı dolayısıyla överken de, hicvederken de siddetli tesbihler yapıyor,
etrafındakileri güldürüyordu. Hiç sıkılmayan gayet serbest bir ruh hali vardı. Kendisini ilk gördüğüm
zaman pek yüksekten konustuğu için, talebe olduğunu öğrendiğim bu gence: “Siz Yüksek Muallim
Mektebinden misiniz?” diye sormustum. O hemen sırıtmıs ve : ” Hayır Alçak Muallimdenim” diye cevap
vermisti. Kızıl Elma odasında ekseriye Türkçülük meseleleri üzerinde münakasalar yapılırdı. Đnanmıs,
atesli gençlerin yaptığı bu münakasalar daha genç olan talebeler üzerinde müessir oluyordu. Nitekim o
zamana kadar hiçbir sey olmayan Sabahattin Ali’de bile milliyetperverane siirler yazmak isteği
uyanmıstı. Bunları bilhassa, kendisini en fazla sabırla dinleyen bir doktor arkadasa okur ve onun
telkinlerine göre bazı yerlerini değistirirdi. Buna rağmen nesil ve mense meselesinin münakasa
olunduğu bir günde kendisinin Rum, çünkü babasının Of’lu olduğunu adeti üzere sırıtarak
söyleyivermisti. Hakikaten Sabahattin Ali Đstanbul’daki kalaycı Rumlara çok benziyordu. Rumca’yı
bildiğini de bir müddet sonra yazdığı bir yazıdan öğrendim.
Birkaç ay süren bu ilk tanısıklıktan sonra Anadolu’da bir yere ilk mektep muallimi olarak gitti. Tatilde
Đstanbul’a geldiği zaman ben Yüksek Muallim Mektebi’nde idim.
Sabahattin Ali birkaç günde bütün Yüksek Muallim talebesiyle sıkı fıkı ahbap olmus ve herkes onun
hayatını bütün teferruatı ile öğrenmisti. Benim onu asıl tanımam bu devirdedir. Onda büyük bir ihtiras
vardı. Đlk mektep muallimi olarak kalmak istemiyordu. Yükselmek, büyük isler yapmak, meshur olmayı
arzu ediyordu. Fakat bu kadar yükselmek için gereken maddi ve manevi kuvvet kendisinde
olmadığından ruhunda derin bir yas duyuyor, insanlığa hınç besliyor ve bu hınç gayrı tabii bir hal
alıyordu. Onun diğer ve belki asıl büyük derdi de kadınlar üzerinde müessir olamamaktı. Genç olduğu
için bir takım arzular duyuyor, etrafında muvaffak olanları görüyordu. Fakat kendisinde, kendi tabiri ile
söyleyeyim, “ kadınları cezp edecek hiçbir sövalye tarafı bulunmadığı için “ hiçbir kadın onunla
arkadaslık kurmak istemiyordu. Zavallı Sabahattin! Bundan o kadar üzgündü ki kadınlarla ebediyen
anlasamayacağına dair bir manzume bile yazıp Türk Ocağı’nda okumustu. Bu manzume “ dudaklarım
bir kadın dudağına değmedi” diye bitiyordu. Kadınlara karsı kendisini küçük görmekten olacak, yasça
kendisinden asağı olanlara bile abla diye hitab eder, onlara hep ruhunun sonsuz, engin ıztırabını
anlatırdı.
Bu sırada Maarif Vekaleti dil hocası yetistirmek için Avrupa’ya talebe göndermeğe karar verdi.
Sabahattin Ali de Almanya’ya giden talebe arasındaydı. Dört yıl orada kalarak Alman dilini ve
edebiyatını öğrenecek, dönüste liselerde Almanca hocalığı edecekti. Fakat dört yıl için giden Sabahattin
bir buçuk yıl dolmadan döndü. Sebebini sorduk. Söyle anlattı: Okuduğu mektepte bir gün Alman
talebelerden biri “bu parazit Türkleri buradan kovmalı” demis. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamıs:
“Biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz. Sözünü geri
al” demis. Talebe, sözünü geri almayınca tokadı indirmis. Alman hükümeti de böyle bir talebe
istemediğini söyleyerek onu geri yollamıs.
Biz, Sabahattin Ali’nin, bodur boyu ile, böyle “sövalyece” bir is yapmak için ne bileğinde, ne de
yüreğinde kuvvet olmadığınız biliyorduk.. Fakat hadise hosumuza gittiği için inanmak istiyorduk.
Gurbette milliyet duygusu daha kuvvetli olurmus, belki bu gayretle böyle bir sey yapmıstır diye
düsünüyorduk. Bununla beraber Sabahattin Ali’nin herhangi bir adama tokat atması pek garip olduğu
için sormustuk: “Bu Alman talebe ufak tefek bir sey miydi? “ Sabahattin’in cevabı bizi hayrete düsürdü:
“Bilakis! Benim ikim kadardı.” “Peki nasıl oldu da seni dövmedi? Neden Alman talebeler birlik olup
üzerine atılmadılar? ” Sabahattin Ali hiç düsünmedi. Dedi ki: “Bunu sonradan ben de kendilerine
sordum. O yakınlarda Türk tarihini ve Sokollu Mehmed Pasa’yı okudukları için korkunç bir tesir altında
kaldıklarını, onun için bana mukabele edemediklerini söylediler.”
Zavallı Sabahattin Ali sözle sövalyelik yapıyordu. Nitekim bir müddet sonra hiç de böyle bir hadise
olmadığını, dönmesinin tamamile baska bir sebepten ileri geldiğini öğrendik. Đçindeki seytan onu
kuvvetli bir övendire ile dürtmüs ve buraya getirmisti.
Bununla beraber Sabahattin Ali dönüsünü milli bir sebebe atmakla yine biraz milliyetperver bir ruh
tasıdığını gösteriyordu. Yoksa, dakikasında baska bir sebep buluvermek, onun zengin muhayyilesi için
hiç de güç değildi.
Fakat bu dönüs, bir piyango sayılabilecek olan Almanya’daki tahsilinin yarıda kalması onun ruhunda
aksü’l-ameller doğurmaya basladı. Sabahattin Ali yavas yavas sapıtıyordu. Bize, Türk edebiyatında
büyük inkılaplar yapacak olan bir takım edebi projelerini anlatıyordu. Muallim Mektebi’nde yatıp
kalkıyordu. O zaman Yüksek Muallim müdürü Giritli Hamit adında birisiydi. Đhtimal ki ırki yakınlık
dolayısıyla Sabahattin’e yardım etmek istemis, onu mektebe almıstı. Giritli Müslüman bir Rumun Oflu
bir Müslüman Ruma yardım etmesinden tabii ne olabilir? Çünkü Hamit ancak kız talebeye yardım eden,
erkeklerden bunu esirgeyen müstesna bir tabiata malikti ve onun bu iyiliği sayesinde yemek ve yatak
bulan Sabahattin bizim yatakhaneye yerlesti. Burada ekseriyetle edebiyatçılar vardı. Mesela Orhan
Saik, Nihad Sami, Pertev Naili, Çemiskezekli Ziya ve ben bu yatakhanede idik. Baska subelerden de iki
üç arkadas daha vardı.
Đste sapıtmağa baslayan Sabahattin, Yüksek Muallim’de lüks bir hayat sürüyor, siirler ve hikayeler
yazıyordu. Fakat asıl mühim eserlerini ileride yazacaktı. Bilhassa “Tokat” adındaki romanı ile “Layemut
Enayiler” adındaki serisi birer inkılap yapacaktı. “Toka” kendi kız kardesini seven mütereddi bir tipin
romanı olacaktı. Bize bunun mevzunu on ,on bes dakikalık bir zamanda anlatmıstı. Bu marazi mevzu
nereden aklına geldi diye sormustuk. Söyle cevap vermisti: Sabahattin’in 3-4 yasında bir kız kardesi
varmıs. Bir gün evde “kızım, sen kime varacaksın” diye saka yapıyorlarmıs. Kızcağız ağabeyinin
kucağına atılarak “ben ağabeyimden baskasına varmam” demis. Sabahattin de bunu kura kura roman
mevzuu yapmıs. “Layemut Enayiler” ise hakikaten bir saheserdi: Kendilerini vatan ve seref için feda
ederek ad bırakmıs kahramanların hikayesi olacaktı. Hem de ne orijinal sekilde?.. Bir gün canı sıkılan
Allah eğlenmek için vesile arayacak, meleklerden birisi de bu kahramanları birer enayiymis gibi gülünç
bir sekilde anlatarak Allah’ı eğlendirecekti.
Sabahattin Ali’de büyük değisiklik baslıyordu. Memuriyetinden atılmıs, arkadaslarından geri kalmıs,
liseyi veya Darü’l-fünunu bitirememis, fakat bitirmek ihtirasını kaybetmemis zayıf insanların düstüğü
çukura doğru gidiyordu. O zamana kadar yalnız kendisini düsünen, yarı saka bir tavırla kendisinin dahi
olduğundan bahseden Sabahattin’de artık milletin dertlerini görmek fazileti baslıyordu. Aç köylüler,
zulüm altında ezilen insanlar, harplerde baskalarının kazancı için ölen askerler harplerde baskalarının
kazancı için ölen askerler onun hodbin dimağına girmeğe baslıyordu. Bu yüzden büyük bir siir yazıp
herkese okudu. Bu siirde hükümet ve hükümet adamları siddetle hicvediyordu. Basta o zamanki
cumhur reisi Gazi olduğu halde herkese sövüyordu. Bu uzun manzumeden aklımda yalnız tek bir mısra
kalmıstır:
Kel Ali’den hesap sorulmus mudur?
Zavallı megaloman saircik bu siirin memlekette bir inkılap yapacağına inanıyordu. Fakat buna rağmen
günün birinde birisi bunu hükümete haber vermeseydi bu dahiyane siir unutulup gidecekti. Bu vak’a
söyle oldu: Sabahattin Ali bir kulpunu bulup Konya’da orta mektebe Almanca muallimi oldu.
Zannedersem kendi tabiri ile bir torpil, yani iltimas bulmustu. Çünkü Almanya’da kaldığı bir buçuk yılda
öğrendiği Almanca muallimlik edecek kadar değildi. Đste, bizim dahi edibimiz, Konya’ya gidince de
basından ve boyundan büyük isler karıstırmağa baslamıs. Đnkılap yapacak olan siirini herkese okumus.
Dinleyenlerden birisi de bunu hükümete haber vermis. Olur a…
Halbuki ben Sabahattin Ali’nin adam olacağından hala ümitli idim. Pertev’in ısrarı ile bir iki hikayesini
de Atsız Mecmua’da nesretmistim. Hatta o benden, yazacağı piyes için, tarihi ve kahramane bir
mevzuu istediği zaman ona kahraman Kür Sad’ı yazıp vermistim. Tarihin en büyük kahramanını,
iradesiz bir asık haline sokacağını bilir miydim? Bilsem ona öğretir miydim?
Sabahattin Ali yazdığı bir hicviyeden dolayı 14 ay hapse mahkum edildi. Muallimlikten de çıkarıldı.
Hapisten çıktığı zaman ise artık buz gibi komünist olmustu. Çünkü Nazım Hikmetof’la arkadaslığa
baslamıs ve bermutat, irade zaafı dolayısıyla, her konustuğunun tesirinde kaldığı için “solcu”
oluvermisti. Hatta zamanını iyi hatırlamadığım bir günde kendisiyle iddiaya girismistik: On yılda
Almanya’nın komünist olacağını, Almanya komünist olduktan sonra da bütün dünyanın aynı yola
gireceğini, bu arada tabii bizim de o yolun yolcusu olacağımızı iddia etmis, ben de aksi iddiada
bulunmustum. Hiç süphesiz bunu, kendisiyle giristiğim iddiayı kazandım demek için kaydetmiyorum.
Maddeten olduğu gibi manen de miyop olan bir hastayı her hangi bir iddiada yenmek övünülecek bir
sey değildir. Yalnız onun nasıl bir fırıldak gibi döndüğünü göstermek için bunu yazıyorum.
Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra Maarif Vekaletine basvurdu. Muallimlik istedi. Ozaman Maarif
Vekili su Tarih Kurumu’nun azasından Hikmet’ti. Sabahattin’e “eski kanaatlerini değistirdiğini bize ispat
etmezsen sana is vermeyiz” demis. Sabahattin Ali açlıktan ölmüyordu. Dostları kendisine istediği kadar
para yardımı yapıyordu. Hatta açlıktan ölse bile bir komünistin bir burjuva hükümete bas eğmesi pek
çirkin bir seydi. Fakat kendisi kadar zeki, müsteit ve dahi birisinin bu halde kalması caiz miydi?
Fikrimden döndüm diyiverse ne çıkar? Etek öpmekle dudakları asınacak değildi ya… Onları istismar
etmek için mübah olmayan hangi vasıta vardı ki… Bundan dolayı bizim bay fikrini değistirdi. “Varlık”
dergisinin 15 kanun-ı sani 1934 tarihli 13!üncü sayısında su manzumeyi nesretti:
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 15 Kasım 2009, 14:41:08 »

BEiĐM ASKIM

Bir kalenin ucundan hislerimiz akınca
Bu ince yol onları sıkıyor, daraltıyor;
Beni anlayamazsan gözlerime bakınca
Göğsünü parçala bak kalbim nasıl atıyor.
Daha pek doymamısken yasamanın tadına
Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına…
Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına,
Senden baska her seyi bir mangıra satıyor.
Sensin, kalbin değildir, böyle göğsümde vuran,
Sensiz “Ülkü” adıyla beynimde dimdik duran,
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;
Seni çıkarsam, ömrün baslamadan bitiyor.
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye?
Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya.
Kısacası: Gönlümü verdim Ulu Gazi’ye,
Göğsümde simdi yalnız onun askı yatıyor.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : 15 Kasım 2009, 14:41:52 »

Bu manzumeyi okuyunca nasıl gülmüstüm! Bütün kıymet mefhumu “ mangır” olan bu saire gülünmez
mi? Bastan basa yalan olan bu “ask” ile Sabahattin Ali fikirlerini değistirdiğini ispat etmis, Hikmet de
onu vekalette bir kalem bası yapmıstı. Yarabbi! Đnsanlar nelere tenezzül edebiliyorlardı! Daha dün
Gazi’ye hiciv yazan bu komünist bugün ona mehdiye yazmaktan sıkılmıyordu. Her halde bu, onlara
göre iktisadi bir kanun olmalıydı… Artık Sabahattin her seyi marksist bir gözle görmeğe baslamıstı. O,
kalın camlı gözlüklerinin arkasından insanları nasıl bulanık görüyorsa karısık beyni ile de hadiseleri
yanlıs görmekte devam ediyordu. Kendisine vaktiyle vermis olduğum Kür Sad mevzuunu da Nazım
Hikmetof’un tesiriyle marksist bir kalıba sokmus, “Esirler” diye yazdığı piyeste bizim büyük Kür
Sad’ımızı mümkün olduğu kadar küçülterek nefsine mağlup bir insan haline getirmis ve bu piyesi zayıf
bularak oynamadı. Yoksa Sabahattin’in önceden söylediği gibi Sekspirvari bir piyes olsaydı Kür Sad
sahnede bayağı bir adam olarak yıllarca gözüküp bizi incitecekti.
Kendisiyle bundan sonra birkaç defa rastlastık. Her görüsmemiz uzun münakasalara yol açtı.
Komünizmin Almanya’daki bozgunundan sonra bütün istikbalin Đspanya ve Çin’!deki meselelere bağlı
olduğunu, bu iki ülkede mutlaka komünizmin galip geleceğini iddia ediyordu. Komünizm Đspanya’da da
yıkıldıktan sonra bir ümidi Çin’de kalmıstı. Japon istilasından sonra bilmem bu ümit ne haldedir?
Đste “Đçimizdeki Seytan “adlı romanıyla milliyetperverliği kötülemeğe ve Türkçüleri fena göstermeğe
yeltenen Sabahattin Ali böyle birisidir. Yani o bizim içimizdeki seytanlardan birisidir. Zavallı ve saf bir
seytan…
Simdi romana dönelim…
Yukarıda mevzuunu anlattığım romanda üç esas kahraman var: Ömer, Macide ve Bedri. Bunların üçü
de iyi insanlardır. Yalnız Ömer arasıra içindeki seytana uyarak fenalık yapıyor. Fakat bu, onun fenalığını
göstermez. Suç hep o seytandadır. Đkinci derecedeki sahsiyetlerden de bir muhasebeci var ki o da iyilik
bakımından bunlarla aynı hizadadır. Fakat Sabahattin Ali’nin yani bizim saf seytanın bu “iyi” tipleri
acaba hakikaten iyi insanlar mı? Türk cemiyeti içindeki ahlak kaidelerine göre hayır! Çünkü Ömer
iltimasına güvendiği için vazifesine devam etmeyen, hırsızlık eden, santajla para alan, karısına karsı
kötü niyetlerden süphelenerek evinden kovduğu Bedri ile sonra tekrar barısan, karım olacaksın diye
evine getirdiği Macide’yi bir iki ay sonra mal verir gibi Bedri’!ye veren bir tiptir.
Macide, Balıkesir’in mazbut bir ailesinin kızı olarak Đstanbul’ a geldiği halde iki defa gördüğü Ömer’in
askını hemen kabul ediveren, her aksam Ömer’le surada burada gezip evine bazen gece yarısı gelen,
sonra bu hareketin yanlıslığı kendisine ihtar olunduğu için evlerinde kaldığı akrabalarından bir gece
yarısı bavulunu alıp kaçan, o gece hemen Ömer’in pansiyonuna gidserek onunla aynı yatakta yatan,
Ömer’le bir iki ay yasadıktan sonra onun ne miskinve tahammül olunmaz bir adam olduğunu anlayarak
ve Ömer’in kendisini ihmal etmesini sebep sayarak Bedri’ye kaçmayı tasarlayan, Ömer’in kendisiyle
ilisiğini kesmesi üzerine de pervasızca Bedri’nin evine giden bir tiptir.
Türk cemiyetinin ahlaki prensiplerine göre Ömer’le Bedri mükemmel bir deyyus, her müskül dakikada
her erkeğin evine giden Macide mükemmel bir fahise, ihtiyar muhasebeci hakiki bir hırsızdır. Đste bizim
saf seytanın dört faziletli insan diye ortaya attığı tipler…
Öteki sahıslara gelince: Nihat, Tatar suratlı herif, Profesör Hikmet, muharrir Serif, sair Emin Kamil ve
Nihat’la çalısan gençler zaten hep fena, dalavereci, milliyet ülküsü ardında kosuyor gözüktükleri halde
yabancı devletler hesabına çalısan kimseler olarak gösteriliyor. Sabahattin Ali’nin iyi olarak gösterdiği
insanlar bile bu kadar fena olursa, artık fena göstermek istedikleri üzerinde durmak bostur, değil mi?
Fakat Sabahattin Ali bu romanı ile sunu veya bunu değil; milliyetçiliği, ırkçılığı, Türkçülüğü baltalamak
istemis, bu romana hem kendisini, hem de tanıdığı, selamlastığı insanlardan bazı milliyetperverleri
sokarak tahte’s-suurundaki bir kinin öcünü almak istemistir. Bu kin, Kirye Sabahattinaki’yi kendi ırkının
yurdundan ve devletinden mahrum eden Türk ırkına karsı duyduğu kindir.
“Đçimizdeki Seytan” hakkında “Bozkurt” dergisinin üçüncü sayısında bir tenkit yazan Reha Oğuz
Türkkan’ın da gözünden kaçmadığı gibi romandaki Ömer, birçok noktalarda Sabahattin Ali’ye benziyor.
Bir kere romanın ilk sayfasındaki tarife göre Ömer “sismanca, beyaz yüzlü, gözlüklü, kahve rengi
miyop gözlü bir genç. Saçları sapkasından gözüne doğru dökülüyor ve çabuk konusuyor. Boyu ortaya
yakın. ” Bu tarif bizim saf seytanın ta kendisidir.
Bilhassa fikirler ve konusus bakımından bu benzeyis daha büyüktür. Mesela Ömer kendi kendisine
söyle diyor: Tuu Allah belasını versin. Ne kadar salaklastım. Belli etmedi ama, muhakkak fena halde
içerlemistir. Ben kız olsam benim tipimdeki erkeklerden istikrah ederim.” (sf. 66) Sabahattin Ali tıpkı
böyle konusur. Bilhassa kızların kendisinden nefret ettiği hakkındaki fikrini bize birkaç defa söylemistir.
Biraz daha asağıda (sf. 68) Macide, Ömer’in yüzüne dikkatle bakınca onu biraz gülünç, fakat samimi
buluyor. Sabahattin Ali’nin yüzüne dikkatle bakan bir insanın da bütün samimiyeti ile gülmesine imkan
yoktur. Ömer hiçbir seye inanmıyor (sf. 79) Sabahattin Ali de öyledir.
Bir yerde Ömer’in ağzından su sözleri isitiyoruz: “ Acaba dünyada benim kadar manasız seyler düsünen
var mıdır? Bir de utanmadan akıllı geçiniyoruz.(sf. 83) Sabahattin Ali’den de bu sözleri çok defa
isitmisizdir.
Romandaki Ömer’in ruhiyatı da Sabahattin’e çok benziyor. Ömer iç sıkıntısından, büyük is
yapamamaktan muztarip bir insandır. Sabahattin Ali gibi… Ömer herkesle ahbaplık eder, konusur.
Fakat onların meclislerinden çıkar çıkmaz aleyhlerine söz söylemekten çekinmez… Sabahattin Ali de
böyle yapar.
Ömer günün birinde hırsızlık etmistir. Sabahattin Ali hırsız değildir ama bir gün cebinde parası yokken
bir lokantaya girip yemek yediğini, sonra gizlice sıvıstığını bize gülerek anlatmıstı. Belki Sabahattin Ali
bunu da yapmamıstı. Ama tuhaflık olsun diye, orijinal gözükmek için söylemisti. Çünkü o her seyi
yapmıs olmak zevkini tatmak isterdi. Kah esrar içip Ayasofya meydanında kustuğunu, kah bir satıcıya
bir lira verip bes liranın üstünü aldığını, bazen de sair Yusuf Ziya ile bir lirasına oynarken hile ile partiyi
kazandığını anlatırdı. Bunların çoğunu yapmıs değildir. Yalnız yapmasını düsünür ve yapmıs gibi
anlatırdı.
Fakat bizim Sabahattin Ali romandaki Ömer’i bütün ahlaksızlığına , salaklığına rağmen “dudakları çok
güzel bir erkek “ olarak gösteriyor. Mesela su satırlara bakın:
… Söz söylerken dudakları hafifçe büzülerek ağzı güzel bir sekil alıyordu. (sf.5)
... Konusurken fevkalade güzellesen ağzı ve insanın ruhuna sert fakat tatlı bir rüzgar halinde yayılan
sesi ile… (sf. 90)
… Ama ne kadar güzel söylüyordu… Ne güzel dudakları vardı… (sf 93)
... Ömer’in konusurken insanı çıldırtacak bir sekil alan dudakları.. (sf 122)
... Güzel dudaklarını yakından , ta yanı basından göreceğim. (sf 126)
... Ve konusan dudaklarını yine güzel, çok güzeldi. (sf. 175)
... O da Ömer’in dudaklarına bakıyordu. (sf 253)
... Güzel dudaklarından öperim. (sf. 273)
... Ve sustuğu zaman bile güzel dudaklarını kımıldatan Ömer… (sf. 287)
Đste yalnız burada Ömer’le Sabahattin Ali birbirlerine benzemiyorlar. Çünkü Sabahattin Ali’nin
konusurken etrafa tükürük saçan börek dudaklarıyla Ömer’in dudakları arasında hiçbir benzerlik yok.
Fakat o kadar da insafsız olmayalım. Zavallı Sabahattincik hasretini çektiği seyleri romandaki kendi
muhayyel tipine de vermesin mi? Seytan kendisini beğenmezse çatlarmıs diye bir atalar sözü vardır.
Đçimizdeki seytanlardan biri olan bu saf seytan da kendisini, kadınları bayıltan yakısıklı bir erkek diye
düsünse ne çıkar?
Bu noktayı bir kenara bırakırsak Ömer’in bütün seciyesi ve korkusu Sabahattin Ali’de vardır. Romanda
Ömer’in çok zeki olduğundan birkaç yerde bahsolunuyor. Sabahattin Ali’nin de bütün korkusu çok zeki
olmamaktır. Zavallı bu yüzden nelere katlanmaz. Bununla beraber sırası gelmisken onun çok zeki,
hatta yalnızca zeki olmadığını da söyleyeceğim ve bir örnek vereceğim: Sabahattin Ali 1935’de
“Değirmen” diye bir hikaye kitabı çıkardı. Bu hikayelerinden bazılarındaki maksat Türk cemiyetini
kötülemektir. Bütün kitapta Türk hükümeti hep rezil, çirkef olarak anlatılır. Bu kitapta çingeneler bile
ülkülestirilirken (nedense Sabahattin çingeneleri pek sever) Türkler, yani kanı Türk olan bizler, yani bu
vatanın kurucuları, sahipleri ve müdafileri olan insanlar hep kötü olarak gösterilir. Bu hikaye kitabının
sonunda Sabahattin Ali’nin, sonradan ve acele ile eklendiği belli olan ince bir kağıt üzerine su tavzihi
var: “Bir Orman Hikayesi, Bir Firar, Candarma Bekir, Bir Siyah Fanila Đçin, Komikisehir adlı hikayelerin
Osmanlı Đmparatorluğu zamanındaki Anadolu’yu anlattığı okunduğu zaman anlasılmakta ise de bunun
burada ayrıca tavzihine lüzum gördüm.”
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : 15 Kasım 2009, 14:42:06 »

Halbuki mesela Komikisehir adlı hikayede cazbanddan ve danstan söz ediliyor (sf 199). Osmanlı
Đmparatorluğu zamanında dans ve cazband var mıydı? Görülüyor ki bu tevcil hiç de zekice bir tevil
değil ve zavallı Sabahattin bu tevil ile tam bir Komikisehir olmaktan kurtulamıyor. Zaten onun komikliği
yalnız bu kadar değil ki… “Đçimizdeki Seytan” ’ın bir yerinde “ hiçbir seye inanmamak hususunda ”
Ömer’le muhasebecinin mutabık olduğu söylendiği halde (sf. 79) baska bir yerde “topyekün inkar da
ancak barbarların karıdır” deniliyor (sf 183). Bu tezadı Sabahattin dehası ile de izah etmek kabilse de
ben yine onun komikliği ile tevil edeceğim. Hem de topyekün inkar barbarların değil seciyesizlerin,
komünistlerin karıdır. Barbarlar muayyen prensipler inanmıs insanlardır.
“Đçimizdeki Seytan” ın dikkate değen taraflarından birisi içinde seciyesiz olarak gösterilmek istenen
ediplerin ve milliyetperverlerin muhayyel tipler değil, Sabahattin’in ahbaplık ettiği mevcut insanlar
olmasıdır. Bunlar arasında Profesör Hikmet diye gösterilen insan hakikatte tarihçi Mükrimin Halil’dir.
Çünkü ikisi de Maraslı’dır. Đkisi de Anadoluludur ve Anadoluluları sever. Đkisi de arkadaslarına yardım
etmekten hoslanır. Đkisi de daima Taberiden, Selçuklulardan, Arap müverrihlerden bahseder. Đkisi de
Bayezid meydanındaki kahvelerde oturur. Fakat Sabahattin Ali daima kötü bir maksatla hareket ettiği
için Profesör Hikmet’i fena fikirli, vatan haini, yabancı devletler hesabına çalısan, faziletli gözüktüğü
halde ırz düsmanı olan birisi olarak anlatmıstır. Lakin herkes bilir ki Mükrimin Halil aileye, namusa ve
vatana en çok değer veren samimi bir insandır. O halde bunu acaba neden böyle yaptı? Konusup da
selam verdiği, yüzüne güldüğü bir insana bu sekilde hicviye yazmak gibi çirkin bir harekete Sabahattin
niçin tenezzül etti? Bunun iki sebebi var:
1- Mükrimin Halil Anadolucu milliyetperverlerdendir. Bütün hakiki milliyetperverler gibi aileye ve
secereye bakar. Halbuki Sabahattin daha ikinci göbekten bozuk çıkıyor ve Mükrimin’e göre değersiz bir
insan olarak kalıyor.
2- Mükrimin Halil bütün milliyetperverler gibi komünizme düsmandır ve simdiye kadar liselerde verdiği
tarih derslerinde su sözü talebelerine sık sık tekrarladığı meshurdur: “Her memlekette komünizm gibi
vatan aleyhtarı fikirlere saplanacak birkaç orospu çocuğu çıkabilir. Vazifeniz bu fikirlere karsı tarihten
ders ve örnek alarak mücehhez olmaktır.”
Romandaki tiplerden muharrir Đsmet Serif de milliyetperver ve kafalı gözüktüğü halde bos, manasız,
ahlaksız bir insan… Bunun da Peyami Safa olduğu anlasılıyor. Sabahattin’in ona düsmanlığı da
Peyami’nin milliyetçi ve tanınmıs bir romancı olmasıyla izah olunabilir: Halbuki Sabahattin Ali varken
Peyami hangi cesaretle roman yazabiliyor? O cahil ve kültürsüz olduğu ve milliyet gibi saçma bir fikre
saplandığı için derhal susmalı, meydanı yüksek kültürlü Sabahattin’e ve içimizdeki öteki seytanlara
bırakmalıdır. Sabahattin, Peyami Safa’ya kininde o kadar ileri gidiyor ki onun ölmüs babasına bile dis
uzatıyor. Bu sırtlanlık, zaten bütün komünistlerin müsterek vasfı…
Romanda adı söylenmeyen Tatar suratlı herif ise ya profesör Zeki Velidi, yahut Abdülkadir Đnan
olacaktır. Çünkü bu adam “umumi harpten sonra dünyanın muhtelif yerlerinde tesekkül eden ve birkaç
ay veya birkaç sene sonra batan küçük ve uydurma devletlerden birinde reislik yahut nazırlık yapan”
birisidir (sf. 173) Sabahattin’in tanıdıkları arasında reislik veya nazırlık yapan, Zeki Velidi ile Abdülkadir
Đnan vardır. Đkisi de Bolseviklerle çarpısıp geldikleri ve Bolsevik düsmanı oldukları için Sabahattin Ali’nin
de tabii düsmanları sayılırlar. Sonra dünyanın muhtelif yerlerinde tesekkül ettiğini söylediği bu devletler
hakikatte Rusya’da kurulmustu. Hepsi de Türk devletçikleri idi. Türk devletçikleri olduğu için Sabahattin
Ali onları uydurma buluyor. Ama biz onların uydurma olmadığını kendisine ve bütün komünistlere ispat
edeceğiz.
Romanda, kim oldukları anlasılmayan bir de muharrir Hüseyin Bey’le Nihat var. Nihat darü’l-fünunlu
gençlerle birlikte milliyetperverlik uğrunda çalısıyor gibi göründüğü halde meğer casusmus. O gençlerin
hepsi de külah pesinde kosan insanlar…
Simdiye kadar okuyuculara hitap edip romanı ve müellifini anlattıktan sonra artık doğrudan doğruya
içimizdeki seytanlardan birine, bu milletin milliyetperverlerini çirkefe batırmak için uğrasan komüniste
hitap edebilirim:
Kirye Sabahattinaki!.. Yahut fikirlerine ve irfanına göre Yoldas Sabahattin Aliyef!.. Sen, kanı bozuk Oflu
Rum dönmesi ve marksın fikri veledi!.. Türk olmamanın, yüksek tahsilli olmamanın verdiği kıskançlıkla
yanıp kavrularak kendinden üstün gördüğün herkese saldırıyor ve yetisemediğin her salkıma tilki gibi
“olmamıs” diyip geçiyorsun. Senin tahte’s-suurundaki bütün kinler pek iyi anlasılıyor. Türk olmadığını
bildiğin halde Türk yasamağa mecbur olmanın verdiği ruhi kargasalık içindesin. Sen de her Türk
olmamanın, tahsili yarıda kalmıs her muhteris insanın yaptığı gibi hırsını doyuracak tek yola
sapıyorsun. Bu yol, Türklüğün kutlu nesi varsa hepsini inkar ederek, hepsine söverek kendini aldatmayı
temin eden komünistlik yoludur. Romanında insanlar arasındaki karanlık münasebetlerden ne diye
bahsediyorsun? Sen o karanlık münasebetlerin sahıslanmıs örneğisin. Bu kitapta asağı gördüğün,
çirkefe batırmak istediğin ne varsa sen vaktiyle onların hepsine salik olmus, fakat hepsinde sona
kaldığın için onlara düsman kesilmis bir hastasın.
Sen eskiden milliyetperver değil miydin? Ne diye Ziya Gök Alp’ı peygamber tanıyarak siir yazmıstın?
Milliyetperverlik yolunun çok çetin olduğunu anladığın, bu yolda çabucak yükselmeyeceğin için bundan
vazgeçtin değil mi?
Romanının 152’nci sayfasında “suratlarının kaba, küstah, ve aptal ifadelerinden sporcu oldukları
anlasılan gençler” den bahsetmene rağmen sen eskiden sporcu değil miydin? Hatta bir talebe
gezintisinde Nejdet Sançar’la yarısıp yenildikten sonra yenmek hırsını mutlaka tatmin etmek için,
çocukluğundan beri alıstığın sekilde, yalınayak yeniden yarısarak yine geride kalmamıs mı idin?
Bisikletle çok yarısıp kalbini yoran ve bu yüzden kalbi bozulan sen değil misin? Senin yukarıdaki
satırlarında çürük insanların güçlülere karsı duyduğu kıskançlıktan baska ne var?
Almanya’ya gidip uygunsuz hareketin dolayısıyla döndükten sonra Türk milliyetperverliğine de düsman
olan sen, sırf bir is bulmak , birkaç para almak için, düsmanı olduğun, bunu her yerde söylediğin
“Gazi”ye mehdiye yazmadın mı? Sabahattin Aliyef Yoldas! Birkaç yılda bu kaçıncı döneklik? Hatta
Yedek Subay Okulu’nda, askerliğe olan kabiliyetsizliğin dolayısıyla alaya çıkacakken Ankara’ya giderek
Tarih Kurumu as baskanı Profesör Bayan Afet’e yalvarıp iltimasla bunun önüne geçmedin mi? Senin
gibi bir komünistin romanını milliyetçi geçinen Falih Rıfkı’nın Ulus’ta tefrika ettirmesini sakın kendi
lehine yontma! Çünkü Cibali imamının ferzendi olan Bay Falih Rıfkı Atay da, senin gibi il okul öğretmeni
olan Profesör Bayan Afet de içimizdeki seytanlardan ikisidir. Senin kim olduğunu daha iyi anlamak için
onlara değil, hocan olan Ali Canib’e sormağa bilmem lüzum var mıdır? Çünkü o meslektendir. Seni çok
iyi bilir.
“Yeni Adam” mecmuasının 261’inci sayısındaki Fikret anketine verdiğin cevapta “Fikret’in insaniyetçiliği
her kendini bilen insanda bulunması icap eden, hatta hakiki milliyetperver olmak için de esasi sartı
teskil eden bir insaniyetçiliktir.” diyerek bizleri yani bu vatanın hakiki sahiplerini kendini bilmemezlikle
itham etmek istiyorsun. Zavallı Kirye Sabahattinaki!.. Erkekli disili bütün yoldaslar gibi sen de Türk
milliyetperverliğine “insaniyet” afyonu yutturmak istiyorsun değil mi? Bosuna…
Hem niçin aile menseini gizleyerek Behcet Yazar’ın anketine verdiğin cevapta (Edebiyatçılarımız ve
Türk Edebiyatı, sf. 371) kendini Garbi Anadolulu gösteriyorsun? Tesadüfen Berlin’de doğsaydın kendini
Berlinli mi göstereceksin? Sen Oflu Müslüman Rumsun. Saklamağa ne lüzum var? Sizin için secere,
soy, ecdat meselesi var mı? Irk meselesi yalnız yarıs atlarında kalmıstır diyorsun ama görüyorsun ki
hayvanların bile asilinde ırk aranır. Kimse sokak köpeklerinin ırkını sormaz.
Senin romanındaki milliyetçi gençler kimini falan milletin yardakçısı, kimini bir fikrin satılmıs kölesi,
kimini korkak ve dalkavuk, kimini kanı bozuk diye tenkid ediyorlar ve bugünkü sınırları dar buluyorlar
değil mi? Saklamağa ne lüzum var Sabahattin Aliyef Yoldas? Sen Mujikistan sınırlarını dünyanın son
ucuna kadar yaymak istedikten sonra Turancı Türkler neden Anadolu’yu dar görmesinler? Senin
düsüncenin tarihte hiç örneği olmadığı halde tabii oluyor da Turancılarınki birkaç defa tahakkuk etmis
olmasına rağmen neden aykırı geliyor? Sana aykırı gelse de gelmese de biz günün birinde bütün
Türkleri birlestireceğiz. Tarihte Türklerin olmus olan her sey yine Türklerin olacak. Sayısı on binleri
geçen subaylar, öğretmenler, doktorlar, memurlar ve talebeler hep Turancılık ülküsü ile tutusmus
insanlardır. Bu selin önüne sütü ve kanı bozuk birkaç serseri duramaz. Sonra yardakçı, köle, korkak,
dalkavuk, kanı bozuklar yok mu? Mesela önce hicvettiği Gazi’yi sonra “memuriyet” için öven sana
dalkavuk denmez mi? Rum olduğun, fakat Türk geçindiğinden için kanı bozuk değil misin?
Düsüncelerini açıkça söyleyemeyip gizlice yaydığın için sana korkak dersek hak vermez misin? Zavallı
megaloman Sabahattin Aliyef!...
Aklı kafanızdan sürsek,
Đlmin içine tükürsek.
Dünyaya çevirip dirsek
Günümüzü hos geçirsek
Diyen sana belki yalnızca acımak daha doğru olurdu. Çünkü kafandan süreceğin aklın kaç gram olduğu
ve hele içine tükürmek istedin ilmin bes yıllık Muallim Mektebi tahsili ile lugatsız okunamayan kırk elli
Almanca romana inhisar ettiği düsünülünce sana acımaktan baska bir sey yapmamak gerekirdi. Fakat
bu biçareliğine bakmadan Türk edebiyatı meselelerine karısman, çizmeden yukarı çıkarak tahsilin ve
bilgin müsait olmadığı halde münevverlerin karısabileceği meselelere burnunu sokman sana bir ders
vermenin lüzumlu olduğunu gösteriyor. Sinirlerin hasta ise herkese acıdığımız gibi sana da acırız. Fakat
sinirleri hasta insanların Türk milletine telkin vermesine katlanamayız. Bugünkü sınırların dar veya
genis olması da seni ilgilendirmez. Bu, Türklerin kendi aralarında halledecekleri meseledir. Haddini
bilmezsen durumun bir hastanın durumu olmaktan çıkar. O zaman da bizimle her sekilde çarpısmayı
göze almalısın. Biz Türkçülerle siz komünistlerin, fikir sahasında anlasmamıza imkan olmadığı için,
toplu bir halde, yumruklarımızın hakkını vererek çarpısmamız pek hos olurdu. Çünkü fikirlerin
halledemediği davaları kan halleder. Gerçi komünistler bu yiğitliği gösteremez. Fakat benim sana gayet
samimi ve erkekçe bir teklifim var: Sen yedek subay olduğun için süngü kullanmasını bilmen icap eder.
Bu davayı kökünden halledebilmek için benimle, sehirlerden çok uzak bir yerde süngü ve kılıçla bir
ölüm-dirim çarpısmasını göze alacak kadar yüreğin var mı? Biz birbirimize ölüme kadar düsmanlık
güdecek olan iki zümreyiz. Fikir savasından bir sonuç çıkmadığını biliyorsun. Herhalde senin de
istediğin “bir seyler” yapmalıyız. Türk gençliğini roman ve hikaye ile zehirlemekte devam etmene
engel olmak için sana bu teklifi yapıyorum. Fikir sahasında bizimle boy ölçüsemezsiniz. Fakat gizlice
bazı kimseleri kandırabilirsiniz. Bunun da önüne geçmek için sana en serefli iki silahtan biriyle,
ikimizden biri ortadan kalkıncaya kadar, vurusmayı teklif ediyorum. Bilmem ki bu serefi de tepecek
misin?..
Nihâl Atsız
19 Temmuz 1940
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kaan Ulas
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 4.965


Madem ki Türküz; o halde Türk gibi yazarız.


« Yanıtla #6 : 03 Ocak 2015, 16:06:14 »

Gökbilge Atsiz, yazdiklari 60 70 yil sora tazelikle bu güne hitap edebiliyorsa, bu onun engin görüsü yarinin adami olmasindandir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCA, ATSIZCILIK
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #7 : 03 Ocak 2015, 19:15:57 »

Düsünerek okumak gerek bu yaziyi, gunumuzde bu yazida olan karakterler gibi binlerce mevcut. Okumali, anlamali sonra ders cikarmaliyiz. Var olsun Atsiz atamiz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.059 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.009s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.