|
Yürekli-kam
|
 |
« : 15 Kasım 2009, 14:32:22 » |
|
HESAP BÖYLE VERİLİR - Nihâl Atsız, 1943 - Bu yazıyı yalnız Türkler için yazıyorum. 1931’den beri Türkçülüğe ait yazılar yazdığım için Türkçü efkarı umumiyenin sahsım üzerindeki düsüncelerinin bence çok büyük bir değeri vardır. Samimiyetimden süphesi olan en genç Türkçü bile, bana açıkça sorduğu zaman, hesap vermekten çekinmem. Hatta genç Türkçülerin benim hakkımdaki iyi niyetli tenkitlerini de ne kadar iyi karsıladığımı beni tanıyanlar görüp denemislerdir. Onun için, benim samimi Türkçülüğümü inkar eden, ülküyü sahsi ihtiraslarım için kullandığımı iddia eden yersiz hücumlara cevap vermeği borç bilirim. Bes ikinci-tesrin 1942’de çıkmağa baslayan Gök Börü dergisinde “Hesap Veriyoruz” baslığını tasıyan, fakat iyi hesap veremeyen bir yazıda hemen hemen bütün yazı yazan Türkçülere ve bu arada bana yöneltilen hücum ve hicivlere karsılık vermek için kalemi elime alıyorum. Cihat Savas Fer imzasını tasıyan, fakat Reha Oğuz Türkkan tarafından yazıldığı pek belli olan bu yazıda birçok Türkçü batırılmıs ve ortada samimi Türkçü olarak yalnız Reha Oğuz Türkkan bırakılmıstır. Türkçülüğü büyük bir manevi zarara sokup solcuları sevindiren ve Türkçüler üzerinde pek fena bir intiba uyandıran bu yazının özü sudur: 1- Reha Oğuz Türkkan’ın çevresinde 1935’de toplanmıs olan ülkücüler kendilerine “Bozkurtçular” diyerek ortaya atılmıslar ve ölmüs olan Türkçülüğü diriltmislerdir. 2- Eskiden Türkçü diye tanınan kimselere basvurarak yardım dilemislerse de, ben de içlerinde olduğum halde, herkes çekinmis. Hatta ben onların çıkaracakları dergide eski siirlerimin baska bir imza ile nesrine razı olmusum (yani onların dergisinde imzamın bulunmasından korkmusum). 3- Nihayet bunlar dergilerini çıkarıp Türkçülüğü muzaffer kılınca hepimiz bu nimetten istifadeye kosarak, Bozkurtçuların reklamları sayesinde meshur olmusum. 4- Ben, iradesi zayıf ve seflik malihülyasına saplanmıs birisi olduğum için bir gün Đsmet Rasin'in otomobili ile yaptığımız bir gezintide onlara sef olmayı teklif etmisim. 5- Türkçülüğün Bozkurtçular eliyle muzaffer olduğunu gören Orhan Seyfi ile Yusuf Ziya da Reha Oğuz’un tesvik ve yardımı ile Çınaraltı dergisini çıkarmağa baslamıslar. 6- Đsmet Rasin, Bozkurt’a mensei süpheli paralar bulduğu ve Türk ırkından olmadığı için aralarından çıkarılmıs. 7- Ben, Bozkurtçular sayesinde meshur olduktan sonra aralarından çekilmis ve bana seflik vermedikleri için onlara düsman olarak Ankara’ya aleyhlerinde ihbar yapmıs ve Bozkurt’un çıkmasına sebep olmusum. 8- Nurullah Barıman Bozkurt’un parasını yediği için atılmıs. 9- Simdi Türkçülük bu zararlı sahıslardan temizlendiği için artık yolunda hızla yürüyecekmis. * * *
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
OTAĞ KURALLARINA UYUNUZ!!
|
|
|
|
Yürekli-kam
|
 |
« Yanıtla #1 : 15 Kasım 2009, 14:33:12 » |
|
Bin bir gece masallarına benzeyen bu yazının, Cihat Savas Fer imzasını tasımasına rağmen Reha Oğuz tarafından yazıldığı bellidir demistim. Cihat Savas’ı tanıyanlar onun yazı yazmayacağını bildikleri gibi içinde “ilkin” gibi Reha’nın daima kullandığı kelimelerin ve “bizimle” yerine “bizle” demek gibi yanlısların bulunduğunu görenler de yazının Reha’ya ait olduğunu anlamıslardır. Daha dün Reha tarafından övülen birçok Türkçünün bugün hep birden yine onun tarafından hicvedildiğini okuyanlar ise bu yazıda yalnız sahsi duyguların hakim olduğunu elbette kestirmislerdir.Çünkü bu kadar Türkçünün birden fena olmasına imkan olmadığı gibi hepsinin birden Reha tarafından kadro harici edilmesi de süphesiz aklın alacağı sey değildir. Hakikat sudur ki, kendisiyle birlikte çalısmak kabil olmadığı için Đsmet Rasin, Atsız, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Nurullah Barıman, Sami Karayel gibi Türkçüler Reha Oğuz’la ilgilerini kesmislerdir. “Aramızdan çıkardık” demek için ortada bir sirket veya cemiyetin bulunması icap ederdi. Böyle bir sey olmadığı için “aradan çıkarmak” değil, “ilgiyi kesmek” bahis mevzuu olabilir. Fakat eğer muhakkak “aradan çıkarmak” fiili mevcutsa bunun bir “çokluk” tarafından bir “ferd”e tatbik edilmesi zaruri olur ki bu takdirde aradan çıkarılanın birçok Türkçü karsısında tek kalmıs olan Reha Oğuz olması gerekir. Emek ve zaman harcayarak yazdığım bu satırlara acımakla beraber isnadları reddetmek mecburiyetinde bulunduğum için bütün bu ileri anlatmak ve Türkçü efkar-ı umumiyeye bu meselenin iç yüzünü göstermek artık benim için bir vazife haline gelmistir. Gereken yerlerde sahit ve vesika göstererek istemeye istemeye bazı seyleri açığa vuracağım için esef duyuyorum. Fakat buna mecbur edildiğim için de her halde mazurum: 1938 yazında idi. Bir gün Maltepe’deki evime bir genç gelerek benimle (benle değil) görüsmek istediğini söyledi. Çantasında birçok kağıt, dosya, yazılar olan bu genç, kendisini “Orhan Türkkan” diye tanıttıktan sonra cebinden bir kağıt çıkararak bana uzattı ve: - “Hala bu fikirde misiniz?” diye sordu. Kağıda baktım: Vaktiyle “Atsız Mecmua”’da çıkan manzumelerimden birinin son dörtlüğü idi ki: Hey arkadas! Bu yolda ben de coskun bir selim; Beraberiz seninle!.. Đste elinde elim. Seninle bu hayatın gel beraber gülelim Ölümüne, gamına, tipisine, karına. mısralarından ibaretti. Aktörce hareketlerden hoslanmadığım için bu “numara” hiç de hosuma gitmedi. Arkası ne gelecek diye düsünerek ve samimi duygularıma makes olarak: -“Evet, hala bu fikirdeyim” diye cevap verdim. Tiyatro baslıyordu. Karsımdaki genç “öyleyse konusabiliriz” diyerek çantasını açtı. Bir yandan da anlatmağa basladı. Dedi ki: - “Türkçü bir mecmua çıkarcağız. Türkçülüğü yaymak için bir cemiyet kurduk. Mecmua bu cemiyetin organı olacak. Sizden de yardım istiyoruz.” - “Nasıl bir cemiyet? Đçinde kimler var? Kaç kisisiniz? Reisiniz kim?” diye sordum. - “Cemiyetimiz gizlidir. Seksen kisi kadar varız. Reisimiz Avni Motun’dur.” Diye cevap verdi. Avni Motun adını ilk defa isittiğim gibi daha yeni gördüğüm bir gencin gizli bir cemiyetten dem vurmasını nasıl karsılayacağım da belliydi. Kendisine, cemiyet azasını teskil eden seksen kisinin kimler olduğunu sordum. Ankara’daki yüksek tahsil ve lise talebeleri olduğunu söyledi. - “Mecmua çıkarmak için yüksek tahsil mezunu bir yazı müdürü ister; onu nereden bulacaksınız?” diye sordum. Bunun üzerine, Ankara Lisesi’nde edebiyat öğretmenleri olan Fevziye Abdullah’ın yazı müdürlüğünü üzerine aldığını söyledi. Çok değerli bir edebiyat öğretmeni olan Fevziye Abdullah’ı tanıyordum. Onun da cemiyetten olup olmadığını sorup menfi cevap alınca bana bahsolunan seylerde hakikate uymayan birçok noktalar bulduğunu anladım. Orhan Türkkan, kendisini ve sözlerini süphe ile karsıladığımı görünce kendilerinin, vaktiyle çıkardığım “Atsız Mecmua” ve “Orhun”’dan milli feyz aldıklarını, kendi çıkaracakları “Ergenekon”un da “Atsız Mecmua” ve “Orhun” yolunda gideceğini söyleyerek dil dökmeğe basladı ve çantasından çıkardığı kağıtlara bakarak programlarını anlattı. Bu, yaman bir programdı. Felsefe, içtimaiyat, ruhiyat, tarih, siir, roman, siyaset ve her sey vardı. Yüzlerce eser yazacaklardı. Binlerce satacaklardı. Sunu bunu yapacaklardı. Velhasıl birçok fiillerin istikbal sigalarını tasrif ederek bana bir hayli projelerden bahsetti. Sonra “su yazıyı nasıl buluyorsunuz” diyerek çantadan çıkan bir yazıyı uzun uzun okudu. Herhalde kendisinin pek hosuna gittiği anlasılan bu yazı hiçbir fikri değeri olmayan alelade bir edebiyattı. Uzun konusmaların sonunda benden yazı istediği zaman henüz kendilerini tanımadığımı, yazı vermek için de dergilerini görmemin sart olduğunu söyledim. O zaman: - “Atsız Mecmua’da çıkmıs olan eski manzumelerinizi dergimize alabilir miyiz?” diye sordu. “Alabilirsiniz” dedim. Đlk görüsmemiz böyle bitti. Bir müddet sonra Avrupa sehirlerinin birisinden bir kart aldım. “Reha Oğuz Türkkan” imzasını tasıyordu. Reha, bana gelen Orhan Türkkan’ın kardesiydi. Ankara’ya geldikten sonra da mektuplar yazmağa, “Ergenekon” hakkında izahat vermeğe, Türkçülük için ne sekilde çalısmağa hazırlandıklarından bahsetmeğe basladı. O da gizli cemiyet teranesinden dem vuruyor, büyük projelerden söz açıyordu. Halbuki ben gizli cemiyetin de, onun reisi diye tanıtılan Avni Motun’un da bir hayal mahsulü olduğunu anlamıstım. Çünkü meshur Kun yabgusu “Mete”nin adının daha doğru söylenisi olan “Motun”u bizden baska birkaç Türkiyatçıdan baska kimse bilmiyordu. Bunu ısrarla ileri atan da Hüseyin Namık Orkun’du. Belliydi ki Hüseyin Namık’la temasta bulunup ondan da yazı almağa çalısan Reha Oğuz Türkkan, bu adı ondan duymus ve muhayyel bir Avni’nin sonuna ekleyerek esrarengiz bir sahsiyet yaratmıstı. Maksat da esrarlı bir hava meydana getirerek gençlerin ilgisini çekmek ve Avni Motun’un mutlak vekaletini alarak onun adına söz yürütmekti. Nihayet 10 Đkinci-tesrin 1938’de aylık “Ergenekon” dergisinin ilk sayısı çıktı. Daha önce benden, tanıdığım Türkçülerin adreslerini istemisler, ben de göndermistim. Ergenekon’un ilk sayısından onlara da onar, yirmiser tane yolladıklarını, benim adımı vererek kendilerini reklam ettiklerini, Ergenekon’u satmaları için de birer mektup yazdıklarını sonra öğrendim. Kendilerine gizli bir cemiyet azası süsü veren bu gençlere karsı o zamana kadar duyduğum sey yanlı bir güvensizlikti. Fakat Ergenekon’un ilk sayısındaki “Tarihin ve Tekamülün Amili” adlı yazıyı görünce, kendisini dahi sanan pek toy bir genç karsısında bulunduğumu anladım. Bu ilk sayıya benim eski manzumelerimden birini almıslar ve altına “Bozkurt” diye imza atmıslardı. Bu manzume evvelce imzamla çıkmıs olduğu için benim olduğunu herkes biliyordu. Onun için buna aldırmadım. Yoksa simdi Gök Börü’de iddia olunduğu gibi onların dergilerine yazı yazmaktan çekindiğim için baska bir imza ile çımasını istemis değildim. Bilakis onlar benim manzumemin altına kasten “Bozkurt” imzasını atarak kendi lehlerine propaganda yapıyorlar, “Atsız bizim cemiyetimizdendir, fakat kendi imzasını koymağa simdilik mezun olmadığı için Bozkurt imzasıyla yazıyor” diye rivayetler çıkarıyorlardı. Bunları epey sonra öğrendim ve anladım ki bu plan, yani benim manzumemin Bozkurt imzasıyla çıkması, dostlarımı “iste Atsız da Bozkurtçudur” diyerek kendi aralarına almak için hazırlanmıs bir inandırma vesilesidir. Fakat Ergenekon ilk sayısındaki saheser asıl bu değildi. Bu “Tarihin ve Tekamülün Amili” baslıklı yazı idi. Bunu Reha Oğuz yazmıs ise de baska bir gencin imzasını atmıstı. Sebep be bu yazının Reha Oğuz’u göklere çıkaran bir methiye olmasıydı. Bu yazı o kadar garip bir yazı idi ki onu okuyan ve benim tavsiyemle kendisine satmak için on tane mecmua gönderilen bir arkadas, paketi açmağa bile lüzum görmeden mecmuaları olduğu gibi geri göndermisti. Hakkı da vardı. Çünkü bu yazıda mühim kesfiyat yapılıyor ve lise mezunu bir genç ilmi ve tarihi bastan basa değistiriyordu. Bakın, bu saheserden size bazı satırları aynen alıyorum: Bu önsözü yazmamı rica eden Oğuz’un mektubunu alınca, bir an düsündüm: Avrupa’da bile akisler uyandıracak olan bir eseri takdim edecektim! Ve iste, ey garplı ve sarklı bilginler, size bağırıyorum: Gelin! Türklüğün er meydanı hepinize açık! Savasın! Fakat bu mert Türk çocuğunun, kanından aldığı asaletle ifade ettiği bu hakikati okumazsanız, dar görüslü olmaktan hiçbir zaman kurtulamazsınız. Cehaletin, inanmamalığın, inatçılığın ve gururun kötü siyah rengine bulanmayın. Ve bu eseri, Oğuz, Türk ırkına olduğu kadar, cahillere ve bilginlere de hediye etti. Var ol, Oğuz! Sen bu eserle , uzun asırlar, hiç unutulmayacaksın. Bugün seni anlamak istemeyenlerin çocukları, yarın bu eserini hürmetle okuyacaklar ve acıyacaklar babalarına. Ne acı bir acıma! Ne acı bir akıbet! Onu bilmek istemeyenlerin çocukları bildi. Onu anlamak istemeyenlerin çocukları anladı. Oğuz Türkkan adlı bir yiğit “Tarihin ve Tekamülün Amili” adlı bir eser yazdı. Bu mevzuda bir eser yazabilmek ve bundan çıkan hakikati ispat edebilmek için doktor, profesör veya ordinaryus profesör unvanları bile azdır. Bu bahislerde mütehassıs olanlar gayet iyi bilirler: Avrupa’nın ve Amerika’nın en derin bilgili dahileri bile, tarihin amilini bulamamıs veya yanlıs yollara sapmıslardır. Halbuki Oğuz’un ne muhterem bir göbeği, ne saygı değer bir ak sakalı, ne asırlık bir yası, ne de doktor , profesör gibi bir sıfatı vardır. Ona kim inanacak? Onu kim okuyacak? Bakın, ey değerli okuyucu kardesler, Oğuz mektubunda ne bedbin konusuyor: “… Hiç okunmayacak! Kimse okumayacak! Gençlik ve halk ciddi mevzulardan hoslanmadığı için; aydınlar okumağa alısmadıkları için… Hatta bu bahiste mütehassıs geçinenler bile okumayacak! Hakları da yok değil! Meshur değilim, halbuki bu mevzuları halledemeyen Avrupalı bilginler meshuru alemdirler…. Hayır! Hayır! Hikmet! Beni değil çıkardığım neticeyi; adımı değil , bulduğum hakikati tanıyın! Bu tek hakikati sevin! Ona gerçek olduğu için bütün kuvvetinizle inanın. Đnanın! Irkınızın ülküsü o olursa, dünyanın birincisi olmak için asırlarca beklemeğe lüzum kalmaz. Fakat inanabilmek için de okumak, anlayarak, hazmederek okumak lazım! Fakat kim okuyacak? Öyle ise kimse inanmayacak! Türk, ırkının ülküsünü tanımayacak. Đste bunun için üzülüyorum" Oğuz, suurla düsünmeğe basladığı yastan beri, felsefeye sarılmıstı……………………………………….............. Bunun için pek çesitli olan birçok ilimlere merak sardı: Lengüistik, mitoloji, arkeoloji, jeoloji, klimatoloji, paleontoloji, antropoloji, etnoloji, etnogrofi, felsefe, ruhiyat, tarih, preistuvar, sosyoloji,kozmogoni, hukuk, edebiyat, iktisat tarihi, güzel sanatlar tarihi ilh……………………………........... Fakat bu taslar ne kadar esaslı, ne kadar çok olursa, insa edeceği bina o kadar sağlam olurdu. Bunun için çok okuması lazımdı.Anormal okuyanlardan bile fazla okudu, gözlerini körletircesine okudu. Baska hiçbir seyle mesgul olmadı. Gece gündüz okudu. Hepsinden bilgi edindi. Hatta o kadar kıymetli tutulan Avrupalı bilginlerden bile fazla okudu. Sen, Oğuz, fevkalade çalısma ile kanından gelen o müthis kudretle düsünerek, zekanı isleterek, bu isi basardın. Okudun, düsündün,öğrendin… Hakikatı bütün çıplaklığı ile ortaya koydun! Var ol Türkkan! Đste bundan sonra Oğuz’a yepyeni bir çığır açılmıs oldu. Felsefede materyalistken spirütüalist oldu. Ferdiyetçi iken, beynelmilelci oldu. Sanki gözünün bağı sihirli bir el tarafından aniden çözülüvermisti.Yürüdüğü yanlıs yolu dehsetle gördü. Bu yolun sonunda (materyalizm,ferdiyetçilik= menfaatçilik,milliyetsizlik yolunun sonunda) hem o fert için, hem de o ferdin mensup olduğu cemiyet için korkunç bir uçuruma düsmek vardı. Oğuz, ruhuyla ve tabiatle yaptığı bu müthis didinmeden sonra, gözünü kör eden, yolunu sasırtan bağı çözüp çıkardı. Fakat ırkdasları hala, gözler kapalı, felaketten habersiz, uçuruma doğru yürüyorlardı. Bu eser onlar için yazılmıstır............... Oğuz Türkkan, hakikati gördükten ve inandıktan sonra, ırkdaslarını düsündü. Her okuyanın muhakkak inanması, ikna olması için hakikatı birer meydana sererek yazdı. Đlkin kitap yazmak istiyordu…………. * * *
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
OTAĞ KURALLARINA UYUNUZ!!
|
|
|
|
Yürekli-kam
|
 |
« Yanıtla #2 : 15 Kasım 2009, 14:34:28 » |
|
Đste Hikmet Tanyu imzasıyla çıkmıs olmasına rağmen Reha Oğuz’un kendi kendisini öven, göklere çıkaran; doğunun ve batının bilginlerini hiçe sayarak liseden henüz çıkmıs olduğu halde on, on bes ilim sahasında bilgiçlik taslayan yazısı böyle tuhaf bir yazıydı ve Reha Oğuz da yazı hayatına böyle tuhaf bir makaleyle baslıyordu. Hele aynı Ergenekon’un ilk sayısında onun felsefe tarihi yazmaya muhtelif rejimleri ilmi bakımdan münakasa etmeğe kalkıstığını görünce pek tecrübesiz, fakat heveskar bir genç karsısında olduğumuzu anlamıs ve bir mektup yazarak kendisine nezaketle bu yazıların kötü tesirini harbe vermistim. Mektup, tesirini yaptı: Ergenekon’un ikinci sayısında (sf. 25) söyle bir tavzih çıktı: DĐKKAT Geçen sayıki Tarihin Amili adlı tefrikanın ön sözü hepimiz üzen bir sekilde çıkmıstır. Đstanbul’da tashihleri yaptırdığımız genç arkadas coskunluğunu tesiriyle yazıya –kendiliğinden- birçok yeni parçalar ilave etmis. Bu yüzden ön söz, adi bir methiye seklini almıstır. Bu sırada ben Avrupa2da bulunduğum için, bu vaziyetten haberdar olamadım. Yoksa katiyen bu methiyeci yazıyı tefrikanın basına koydurmazdım. Ergenekon basılıp elime geçtiğinde, pek çok üzülerek hayret ettim.Önsöz, bu arkadas tarafından o kadar tahrif edilmistir ki, yazının sahibi Hikmet Tanyu bile kendi yazısını tanıyamadı. Bu dalkavukça önsöz, okuyucularımız üzerinde çok kötü tesir yapacağından mesul arkadasa lazım gelen ihtarı yaptık. Hepinizden ricam: Geçen sayımızın önsözünü mazur görün ve muhteviyatını unutun. R.O. Türkkan Bu tavzihe dikkat edenler, niçin Hikmet Tanyu tarafından değil de Reha Oğuz tarafından özür dilendiğini pek güzel anlarlar. Bundan baska bir musahhihin, tashih ettiği makaleyi tanınmayacak sekilde değistirmesi de aklın alacağı bir mazeret değildir. Zaten bu sekilde nesriyatın da daha çok devamına imkan kalmamıs, 1939 yılının ilk ayında çıkan üçüncü sayısından sonra Ergenekon kapatılmıstı. Đste tam bu sırada iki nokta siddetle dikkatimi çekti ve süphelerimi arttı. Bu iki nokta sunlardı: 1) Đzmir’de bazı Türkçü gençlerin epey zamandan beri “Kızıl Elma” adında bir dergi çıkarmayı tasarladıklarını isitmistim. Bu gençlerin Reha Oğuz Türkkan’la ve onun gizli cemiyeti (!) ile hiçbir ilgisi yoktu. Fakat böyle olduğu halde Reha Oğuz, Türkçülerden birisine gönderdiği mektupta “kendi cemiyetlerinin Đzmir subesi tarafından Kızıl Elma adlı bir derginin çıkarılmak üzere olduğunu” yazdı. Demek ki memlekette parlayan her Türkçülük kıvılcımını kendi eseriymis gibi göstermek sevdasında idi. 2) Bana yazdığı mektuplarda bir karısıklık vardı: Kardesi Orhan Türkkan için bazı mektuplarında “ağabeyim”, bazılarında da “küçük kardesim” diyordu. Bunlardan baska bu sırada Ankara’dan aldığım mektuplar süphelerimi bir kat daha arttırmıstı. Çünkü bu mektuplardan birisi Ankara’dan Rıza Nur, Zeki Velidi ve Atsız isimlerini istismar ederek bu üç Türkçüyü kendi cemiyetlerinin (!) mensubu imis gibi gösterdiğini bildiriyordu. Hakikaten- sonradan öğrendiğime göre- Reha, böyle propagandalar yaparak bütün tanınmıs Türkçüleri kendi mevhum cemiyetlerinin azası gibi gösteriyor, böylelikle kendi etrafında bir topluluk yapmağa uğrasıyordu. Kendisini kimse baskan diye tanımayacağı için bir de Avni Motun adında esrarengiz bir reis uyduruyor ve ondan alınan direktiflerle bu müthis gizli cemiyetin faaliyeti (!) baslıyordu. O zaman Ankara’da bulunan Ziya Özkaynak’tan aldığım bir mektup, Reha’nın – burada anlatmağa lüzum görmediğim- pek çocukça bir takım planlar yaptığını da bildirdiğinden, kendisine yine bir mektup yazarak bu hareketlerinden vazgeçmesini, aksi takdirde, dergilerinde eski manzumelerimin dahi nesrine müsaade etmeyeceğim gibi mecmualarını da kimseye tavsiye etmeyeceğimi bildirdim. Bunun üzerine asağıdan alan bir mektupla cevap verdi ve yakında Đstanbul’a gelerek benimle görüseceğini bildirdi. Kendisi gelmeden önce de Mühendis Mektebi talebesinden olan arkadası Cihat Savas Fer’i bana göndererek yeniden yazı istetti. Kendilerine evvelce Sivas’taki “Yıldız Dağı” dergisinde çıkmıs olan (1Mart 1939 tarihli dokuzuncu sayı, sayfa altı) “Adsız Siir” adlı manzumeyi verdim. Fakat yiğitlikten dem vurmalarına rağmen bunu basamadılar ve “Yakarıs” adlı ilk bölümüyle iktifaya mecbur kaldılar. Kapatılan Ergenekon yerine bu sefer “Bozkurt” adında bir dergi çıkarıyorlardı. Đlk sayısı 1939 mayısında çıkan dergileri için birçok Türkçülere basvurarak yazı istediklerinden Bozkurtta San’an, Abdülkadir Đnan, Nejdet Sançar, Hüseyin Namık Orkun ve Fethi Tevet’in de yazıları vardı. Reha’nın ruhi hastalığı olmasaydı dergi pek ala yürüyüp tutunacaktı da… Çünkü 1929 haziranında çıkan ikinci sayısına Besim Atalay da yazı vermis, böylece kadro biraz daha kuvvetlenmisti. Fakat Bozkurt dergisi ikinci sayıdan sonra yine kapandı ve asağı yukarı bir yıl çıkamadı. Đste bu sırada tatil mevsimi geldi ve Reha ile tanısmamız kabil oldu. O, benden çok Nejdet Sançar’la mektuplastığı için yine onun vasıtasıyla beni görmek istiyordu. Nejdet Sançar da Sivas’tan Istanbul’a gelmis ve Maltepe’de kalmağa baslamıstı. Nihayet bir gün, aldığı mektup üzerine Maltepe vapur iskelesine giderek Büyükada’dan gelen Reha Oğuz’u evine getirdi. Reha o günkü görüsmemizde kendisine yaptığım tenkitlere tevazu ile cevap veriyor ve dediklerimi kabul etmis görünüyordu. Bu konusmamızda ne kadar gayr-ı samimi olduğunu tabiidir ki, anlayamamıstım. Bilhassa hayali olduğuna inandığım “Avni Motun”’u bana söyle anlatmıstı: Avni Motun, Reha’nın ana cihetinden akrabası imis. Onlara ilk Türkçülük sevgisini o vermis. Hatta bahis mevzuu olan 70-80 genci bir cemiyet halinde toplayan ve onlara Türkçülük telkini yapan Avni Motun’mus. Fakat bu 70-80 gencin hepsiyle temas etmez, yalnız altı tanesiyle görüsürmüs. Bu altı kisi de Avni Motun’dan aldıkları dersleri ötekilerine öğretirlermis. Araklarında büyük bir disiplin varmıs. Gençlerin Avni Motun’a güveni büyükmüs. Fakat iki yıl önce Avni Motun ölmüs. Onunla bizzat temasta bulunan altı kisi, ölümünün öteki azalardan saklamıslar. Çünkü ölümünü duyarlarsa belki dağılırlarmıs. Simdi Reha Oğuz, Avni Motun’un adına söz söyleyerek o gençleri idare ediyormus. Bazı Osmanlı padisahlarının ölümünü andıran bu hikayeye tabii inanmadım. Fakat Türkçülükte hevesli göründüğü için de “belki zamanla kusurlarını düzeltip doğru yola girer” dedim. Ailesini, ırkını sordum. Baba cihetinden Kastamonulu, ana cihetinden Azerbaycan’da Genceli olduğunu söyledi. Bana pek mufassal bir secere verdi: “Đsterseniz nüfus kütüklerinden tahkik edebilirsiniz” dedi. Bu da bos bir sözdü. Bizde nüfus teskilatı pek yeni olduğu için biz, nüfus kütüklerinden ancak büyük babalarımızı öğrenebilirdik. Daha ilerisini sifahi aile rivayetlerinden öğrenmeğe mecburduk. Pek hayalperest olan Reha, ihtimal ki Ziya Gökalp’ın “Kızıl Elma” adlı hikayesinin tesirinde kalarak kendisinin böyle bir seceresi olduğuna inanmıs ve buna baskalarını da inandırmak istemisti. Fakat bütün bunlar olmasa bile kendisini fazla reklam edisi, hatta kendisi hakkında baska imza ile methiye yazısı ve dergiye herkesin dikkatini çekecek sekilde oklar nidalar, istifhamlar koyusu Türk ahlakına hiç de uygun değildi. Gittikten sonra Nejdet Sançar’la kısa bir konusma yaparak samimi gözüktüğü müddetçe yazı ile ona yardıma karar verdik. Bilhassa Türk tarihine ait birçok seyler sorarak not etmesi, öğrenmek istediğine delil gibi gözüküyordu. Bu sebeple de “belki düzelir” diyerek Bozkurt dergisine yardımı kararlastırdık. 1940 mayısında Bozkurt’un üçüncü sayısı çıkarken dergiye Hamza Sadi Özbek ve Đsmet Rasim gibi iki genç Türkçü de yazı yazmıslar dergiyi biraz daha kuvvetlendirmislerdi. Biraz sonra Profesör Zeki Velidi’nin ve gençlerden Nurullah Barıman’ın da yazı yazmağa basladığı Bozkurt, Sami Karayel’in yazı müdürlüğü ile çıkmağa ve oldukça iyi bir tesir yapmağa baslamıstı. Reha’nın bahsettiği muhayyel 70-80 gencin hiçbirisi yüksek tahsil mezunu olmadığı için Sami Karayel’in yazı müdürlüğünü kabule mecbur olmuslardı. Gayet cesur ve yaslılığına rağmen yumruğu kuvvetli bir adam olan Sami Karayeli kendilerine salık veren de bendim. Esasen artık Avni Motun disiplinli seksen genç gizli cemiyet teraneleri de söylenmez olmus, anormal hava azalmıstı. Yalnız Reha’nın ötede beride, bilhassa Ankara’da beni över gibi gözükürken bir yandan da gözden düsürmeğe uğrasan hareketlerini duyuyor, fakat buna pek aldırmıyordum. Övülmeğe ihtiyacım yoktu. Onun için Reha’nın “Atsız iyidir, ateslidir, yalnız muvazenesizdir.” yollu propagandaları beni yüksündürmüyordu. Zamanla bu da geçer diyordum. Fakat bu sırada Bozkurt’un 1940 ağustosunda çıkan besinci sayısında Reha Oğuz’un “Gürcülerin Irkı Hakkında” diye yazdığı makalede Gürcüleri Turan ırkından göstermesi bizim Türkçülük ve ırkçılık prensiplerimize aykırı olduğu için itiraz ettim. Hele o makalede Reha’nın kendi seceresi hakkında verdiği malumat evvelce verdiği secereye uymadığı için süphem arttı. Asırı ırkçılık yapmağa kalkan, hele ırkı koruma kanunu diye bir kanun projesi hazırlayarak melez Türk çocuklarının üç yasından asağı olanlarını idam etmeğe kalkan Reha’nın Gürcüler hakkında bu yazısı kendisi hakkındaki bir takım rivayetlere hak verdirecek mahiyetteydi. O zaman bende evvelce uyanıp da sonra Reha samimi gözüktüğü için küllenen süpheler yeniden ateslendi. Bu süphe beni biraz vakit harcayarak bu esrarengiz islerin (!) iç yüzünü öğrenmeğe sevketti. Evvelce kendisine Avni Motun’un kim olduğunu sorduğum zaman “söylemeğe mezun değilim” diye cevap veren Cihat Savas Fer’e bir emrivaki yaparak Avni Motun’un muhayyel bir sahıs olduğunu itiraf ettirdim. Ankara’daki yetmis seksen kisilik gizli ve disiplinli cemiyetin de Reha Oğuz Türkkan ile kardesi Orhan Türkkan’dan ve Cihat Savas Fer’den ibaret bir heveskar triyomvirası olduğunu öğrendim. Fakat Reha, yaratılısındaki baskalıkla her seyi esrar perdesi altında göstermeğe kalkmıs olduğundan Ankara’daki Türkçü gençlere kendi cemiyetlerine girmeği teklif ediyor, “Atsız sizin cemiyetinizde midir?” diye soranlara evet cevabını veriyor, o gençler bun u bana sordukları zaman “cemiyetimizin nizamnamesi gereğince size bunu söylemeğe mezun değildir” diyerek onları sasırtıyordu. Böylelikle kendisi büyük bir cemiyetin baskanı ve Rıza Nur, Zeki Velidi gibi yaslı bilginler de olduğu halde birçok Türkçüyü kendi emrindeki memurlar gibi göstermeğe çabalıyordu. Fakat kısa görüsüyle hakikatlerin nasıl ortaya çıkacağını hesaplayamıyordu. Hesaplayamazdı da… Çünkü pek süratle yükselmek, yüksek mevkilere çıkmak istiyordu. Bu istek, önünü görmesine engel olan bir perdeydi. Aynı zamanda kendisinin mühim bir sahsiyet olduğunu sanıyor, kah Yalova’da Reis-i cumhurla mülakat yaparak Türkiye’nin niçin savasa girmediğini sordum diyor, kah üçüncü ordu müfettisi Kazım Orbay’a giderek hükümeti dinlemeden doğuya taarruz etmesi için telkin yapacağını söylüyor, yakında çıkaracağı gündelik bir gazetenin kırk bin lira sermayesini bulduğundan bahsediyor, bunların arkasından da –kahramanlığını göstermek için olacak- kısın Kastamonu dağlarına giderek ayı avlayacağını anlatıyordu. Kahramanlık sözü ağzından hiç düsmüyordu. Bana gönderdiği bir mektupta “artık rahat rahat sehit olabiliriz” diye yazıyordu. Fakat bir yandan askerliğini boyuna tecil ettiriyordu. Garip değil mi? Reha, yasının otuzu doldurmak üzere olmasına rağmen henüz askerliğini yapmamıstır. Yalnız yüksek öğretim talebesinin geçirdiği askeri kamplara gitmis ve bütün askerliği bu kamp hayatından ibaret kalmıstır. Daha en kutlu milli vazifesini bile yapmamıs olan bu tecrübesiz gencin hepimizi, bütün Türkçüleri küçülterek kendisini yükseltmeğe çalısması ne acıklıdır! Bir kere bu Reha Oğuz’u tam Türk saysak bile o öz bir Türkçü değil, önce bir materyalist ve beynelmilelci iken Türkçülüğe sonradan dönen bir muhtedidir. (Ergenekon dergisinin ilk sayısındaki itirafa göre) Böyle olduğu halde, Türkçülüğe sonradan dönen bu genç nasıl oluyor da hiçbir zaman Türkçülükten baska bir ülküye sarılmamıs olan bizleri çürütmeğe kalkabiliyor? O, Türkçülüğe ve Türklüğe ait birçok bildiklerini bizden ve bu arada bilhassa benden öğrenmistir. “Gök Börü”nün Bozkurt demek olduğunu bile ona ben öğrettim. Bunları övünç diye değil, bir hakikati Türkçü efkar-ı umumiyeye anlatmak için söylüyorum. Yoksa o, değil Türk tarihini ve Türkçülüğü, okullarda yıllarca okuduğu Türkçe’yi bile bilmemektedir. “Đkna olmak”, “bizle ahbap oldular”, “hıyanetlik etti” gibi Ermeni vatandaslarımızın kullandığı ifadeler Reha’nın yazılarında bol bol geçer. Simdi Türkçülüğe sonradan dönen Reha’nın, Gök Börü’de “Đsmet Rasin’i, Çınaraltıcıları, Barıman’ı ve
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
OTAĞ KURALLARINA UYUNUZ!!
|
|
|
|
Yürekli-kam
|
 |
« Yanıtla #3 : 15 Kasım 2009, 14:35:03 » |
|
Atsız’ı aramızdan attık” diyerek yaptığı iddianın tesrihine geliyorum:
1- Đsmet Rasin ile Reha’nın anlasamamasının sebebi, Reha’nın iddia ettiği gibi, Đsmet’in “Bozkurt’a mensei meçhul paralar bulması ve Arnavut olması” değildir. Đsmet’in metin ahlakını ve ailesini bilenler onun Türk olduğunu pek kolay kestirebilirler. Kendisine secere düzmeğe mecbur olmayan Đsmet, hiçbir sey olmasa bile, tarihimizin ebedi övünçlerinden biri olan Pilevne müdafaası sehitlerinden birinin torunudur. Bundan baska Đsmet’in yüzüne bakmak da ırkı hakkında bir hüküm vermek için kafidir. Çünkü Đsmet’in yüzü Türk yüzüdür. Sahsi meselelerden dolayı kızdığımız her insanın ırkından olmadığını söylersek doğru bir is yapmıs olmayız. Reha Oğuz eski arkadaslarından Hikmet Tanyu ile bozustuktan sonra onun Abaza olduğunu ilan etmisti. Đsmet Rasin’e kızınca da ona Arnavut diyor. Bu yoldan gidilirse zararlı çıkacak olan yine Reha’dır. Çünkü ana cihetinden atalarını bağladığı Gence’nin Kendek köyü halis bir Ermeni köyü olduğu gibi gerek Reha, gerekse kardesi Orhan’ın yüzleri de tıpkı Ermeniye benzer. Reha’nın evvelce sık sık gidip geldiği bir müessesenin memurlarından biri adını bilindiği Reha’nın gelip gittiği müessese sahibine anlatmak için “Ermeni geldi”, “Ermeni gitti” demeği mutat edinmisti. Keza, Reha birçok yazılarında ve mektuplarında Đstanbul Ermenileri gibi “ikna olmak”, “hıyanetlik etti” , “bizle ahbap oldular” gibi tabirler kulanı. Keza, Yusuf Kadıgil’e kendisinin Gürcü olduğunu da bir gün söylemistir. Fakat bunlara bakarak nasıl biz kendisine Ermeni demiyorsak o da gayrı ilmi bir ansiklopedinin kaynağı meçhul ibaresine dayanarak Đsmet’e Arnavut dememelidir. Đsmet’in ataları Prizren’lidir. Bu kasaba ise Rumeli’de bir Türk kasabasıdır. Đçinde tek tük Arnavut civar köylerden gelmislerdir. Đstanbul’da bu kadar Prizren’li vardır. Hiçbiri Arnavutum demez. Hepsi de Türküm der. Prizren kasabasını iyi bilen Erkilet Pasa da kasabanın Türk kasabası olduğuna tanıklık etmektedir. Hakikatte Reha’nın, Đsmet Rasin’e düsmanlığı, Đsmet’in Bozkurt’a yazı yazmağa baslamasından sonra, fikri kuvveti dolayısıyla Reha’yı gölgede bırakmasından dolayıdır. Türkçeye hakim olan ve üç yabancı dil bilen Đsmet Rasin kuvvetli mantığı, zekası ve ilmi ırkçılık üzerindeki derin bilgisiyle birdenbire ön safa geçmis, bu da Reha’nın kıskançlığını ve sonunda düsmanlığını çekmistir. Đsmet’in Arnavut olduğunu iddia etmesi bundandır. Halbuki Đsmet tam bir ülkücü ve fedakar bir arkadastı. Reha’nın mensei meçhul dediği paraları, zengin bir aileye mensup olduğu için, cebinden veriyordu. Bozkurt, Đsmet Rasin sayesinde onun çizdiği programla canlanmıstı. Hatta Reha’nın Bozkurt’a yazdığı bir yazı için aleyhine dava açılınca Đsmet Rasin bunu kendi üzerine alarak Reha’yı cezadan kurtarmıstı. Fakat Reha bunları düsünmeden yapma bir Arnavutluk bahanesiyle Đsmet’le bozustu. Darıldılar. Đsmet ayrıca çalısmak üzere çekildi. Birbirleri aleyhine hiçbir sey söylememek için benim hakemliğimde söz verdiler. Bu sözü bozan da Reha Oğuz oldu. Đste, Đsmet’i attık demesinin sebebi budur. 2- Reha Oğuz, Çınaraltı sahipleri olan Orhan Seyfi ile Yusuf Ziya’yı da aralarından çıkardıklarını söylüyor. Bu büsbütün tuhaftır. Çınaraltıcılar zaten onların arasında değildi ki çıksınlar. Ziya Gök Alp’ın sakirdleri olan Çınarlatıcıların Türkçülük tarihinde epeyce hizmetleri vardır. Dergilerinin adı da Ziya Gök Alp damgasını tasımaktadır. Ziya Gök Alp’tan feyz almıs olan sairlerin Reha’dan bir seye öğrenmeye ihtiyaçları yoktur. Hakikatte Reha’nın onlara düsmanlığı da yine sahsi bir sebepten ileri geliyor: Bozkurt’un kapalı bulunduğu sırada Reha Oğuz, Çınaraltıya üç makale vermisti. Çınaraltıcılar bu üç makalenin ikisini pek zayıf buldukları için basmadılar. Üçüncüsünü Reha’nın ısrarı ve ricası üzerine –o da biraz düzelterek ve birçok yerlerini çıkartarak- bastılar. Halbuki bütün Türkçülerin yazıları Çınaraltı’nda çıkıyordu. Onlar çıkarken, kendisini bütün Türkçülerden üstün gören Reha’nın yazılarını nesretmemek herhalde kendisince büyük bir suçtu. Đste Çınaraltıcılara düsman olmasının, onları jurnalcilikle itham etmesinin sebebi budur. Halbuki ben onu kaç kere Çınaraltıcıların yanında gördüm: Pek müeddep oturuyordu. Söze pek karısmıyordu. Yusuf Ziya’ya ve Orhan Seyfi’ye pek saygılı ithaflarla kitaplar hediye ediyordu. Böyle olduğu halde Gök Börü’de onlar için “… Hakiki maksatlarını bilmekle beraber kalemlerini beğeniyor, Türkçülüğe onlardan fayda umuyorduk” diyor. Demek ki Reha onlarla konusurken de samimi değildi. Bu samimi olmayısın hos bir sey olmadığını simdi her halde kendisi de anlamıstır. 3- Nurullah Barıman’ı “Bozkurt’un parasını sahsına harcamakla itham etmesi “ de doğru değildir. Bu da kıskançlıktan doğmaktadır. Bozkurt’un sahibi Nurullah Barıman olduğu için dısarıdan gönderilen mektupların onun adına gelmesi, Bozkurt idarehanesine uğrayan genç Türkçü talebelerin önce Barıman’ı araması, kendisini gençliğin sefi olduğuna inanmıs Reha’nın hosuna gitmemistir. Yarının sefi olduğuna inanmıs Reha, kendisini gelip geçmis bütün Türkçülerden üstün görürken, daha genç olan Barıman’a itibar edilmesini tabii çekemezdi. Bozkurt, on ikinci sayıdan sonra adeta yeniden çıkarken tamamı ile, Barıman’ın borç olarak bulduğu sermayeye dayanıyordu. Böyle olduğu halde Barıman’ın kendisinden daha itibarlı bir mevki temin etmesini çekemeyen Reha Oğuz, “mevsuk bir kaynaktan duyduğuna göre Bozkurt’un hükümetçe kapatılacağını”, kendilerinin daha önce davranarak kapatması gerektiğini Barıman’a söylemis, Barıman da: “Öyleyse borçlarımızı ödeyecek parayı bul da isi tasfiye edelim” demistir. Halbuki Reha’nın bu sözü doğru olamazdı. Hükümet Bozkurt’u kapatacak olsa Reha bunu nereden duyacaktı? Hükümet dairelerinde casusları mı vardı? Barıman’ın para bulma teklifi üzerine Reha Oğuz bunu güya kabul etmis, fakat para yerine senet vermek istemistir. Barıman bunu kabul etmemis, Reha Oğuz ise dergiyi kapatmak ve yerine gündelik bir gazete çıkarmak için direnmistir. Barıman: “Sen Bozkurt’un birkaç yüz liralık borcunu veremiyorsun. Nasıl olur da on binlerce liralık sermaye isteyen gündelik bir gazeteyi çıkarabilirsin?” diye sorunca Reha sasırmıs, cevap verememistir. Halbuki onun maksadı dergiyi kapatarak Barıman’ı “dergi sahibi olmaktan doğan itibar”dan uzaklastırmak, sonra, kendisinin sahip olacağı bir dergi çıkararak aradığı söhreti, nüfuzu, itibarı bulmaktı. Çünkü o sırada yüksek tahsilini de bitirmis ve kendi basına dergi çıkaracak hale gelmisti. Barıman Bozkurt’u kapatmayıp da Reha bunda ısrar edince nihayet is tatsız bir hal almıs ve Barıman, Reha Oğuz’u arkadası Cihat Savas’la birlikte Bozkurt’tan çıkarmıstır. Reha Oğuz’un esyalarını alarak pek üzgün bir halde Bozkurt idarehanesinden çıktığını görenler simdi onun “Barıman’ı attık” demesine hayli gülmüstür. 4- Simdi benim hakkımda yazdıklarına geliyorum. Bunlara madde madde cevap vereceğim: a) Reha Oğuz benim için “davasında samimi, fakat seflik malihülyasına kapılmıs” diyor ve bir gün Đsmet Rasin’in otomobili ile gezinti yaparken kendilerine seflik teklifinde bulunduğumu iddia ediyor. Bu iddia doğru değildir. Benim böyle bir teklifte bulunmadığıma, o gezintiye istirak eden Đsmet Rasin ve Nurullah Barıman, yaratılısımın böyle bir teklifte bulunmağa elverisli olmadığına da bütün beni tanıyanlar sahittir. Reha’nın sefi olmanın da bana seref temin etmeyeceğini herkes takdir eder. O gezintide Reha benim, Bozkurtçu olmam için ısrarlı teklifler yaptıysa da kabul etmedim. Nurullah Barıman’la Đsmet Rasin de sahittir ki “hem sizden yaslı olduğum hem sizi kafi miktarda tanımadığım için Bozkurtçu olamam. Siz de yazıyla yaptığım yardımı kafi görün” dedim. b) Reha Oğuz benim için “iradesi zayıf ve hislerine mağlup” diyor. Hislerime mağlup olsam Reha’nın benim için yazdıklarına baska türlü cevap verirdim. Bununla beraber “iradem kuvvetlidir, hislerime mağlup değilim” diye kendimi müdafaa edecek değilim. Hüküm vermeği beni tanıyanlara bırakıyorum. Bizzat kendisi bir gün bana: “Baska birisi sizin uğradığınız haksızlıklara uğrasaydı iradesi sarsılarak vatana ihanet etmeğe kadar giderdi” demistir. Bilmem bu sözünü hatırlayacak mı? Hatırlayanlar mevcuttur. c) Benim için: “ilkin, yeniden baslattığımız Türkçülük hareketine katılmaktan çekinmis, sonra korkulacak bir sey olmadığını görerek aramıza olanca coskunluğu ile girmisti” diyor. Bu da doğru değildir. Ben Türkçülükte onlardan hayli kıdemli bir insan sıfatıyla, adı sanı duyulmamıs çocukların arasına tabiidir ki giremezdim. Hele bu çocuklar kendilerini bana ilk hamlede gizli bir teskilat diye takdim ederlerse… Reha benim süphelerime korkaklık diyorsa aldanıyor. Hiçbir zaman kahramanlık iddiasında bulunmadım. Bulunmaktan da utanırım. Çünkü kahramanlığın savas alanlarından baska yerlerde yapılacağına inanmam. Böyle olmakla beraber korkak olmadığımı da beni tanıyanlar bilir. Madem ki ben korkaktım, niçin Reha Oğuz bana hediye ettiği kitabın basına “En Yiğit Türkçüye” diye yazdı? Niçin Bozkurt’un altıncı sayısında “Türkçüleri tanıyalım” diye nesrettiği yazıda beni “dürüst ve yiğit bir Türkçü” diye vasıflandırdı? Demek Reha Oğuz o zaman bana karsı da samimi değildi. Beni o yazısında feragatli bir insan olarak tanıtan Reha’nın simdi muhteris olarak tasvir etmeğe kalkması herhalde Reha’ya iyi not verdirecek bir hal değildir. Umarım ki bu yanlısı kendisi de anlayacaktır. ç) Reha, benim meçhul bir insan olduğumu, ancak kendi reklamı sayesinde ün kazandığımı iddia ediyor. Fakat aynı Reha, Bozkurt’un altıncı sayısındaki makalesinde benim, Türkçülüğe, Ziya Gök Alp’tan sonra en büyük hizmeti yaptığımı yazmıstı. Bu iki aykırı ifadenin acaba hangisi doğru? Yahut hiçbiri doğru değilse Reha niçin bu hareketi yapmağa mecbur kaldı? O zaman öyle, simdi böyle yazmak tabiye ise, Reha da tasdik eder ki, bu bir Türk’e yakısan bir tabiye değildir. Beni iyi tanıyanlar merdümgiriz olduğumu bilirler. Böyle bir insanın reklama ihtiyacı olmadığı da meydandadır. Birkaç kisi tarafından tanınıyorsam bu Atsız Mecmua ve Orhun sayesinde olmustur. Bu da bir meziyet değildir. Çünkü her yazı yazan, okuyucular tarafından tanınır. Reha tanınmağa fazla değer verdiği için tanınmamıs bir insan olduğumu ve kendisinin reklamı sayesinde tanındığımı ileri sürmekle mazurdur. Esefle söylüyorum ki Reha’da “tanınmak isteği” bir hastalık derecesindedir. Bu yüzden Nurullah Barıman aleyhine açtığı davada kendisini “Ülkümüzün banisi” diye vasıflandırmıstır. Biz ise ülkümüzün neferleri olmakla öğünüyoruz. d) Reha Oğuz benim için “Bir mektupla Ankara’ya aleyhimizde ihbar yaptı.. Bu darbe öldürücü oldu. Bu mektup üzerine Bozkurt’a izin vermediler.. Bozkurt’a bilahare ancak mucize kabilinden izin alabildik” diyor. Bu da doğru değildir. Netekim beni iyi tanıyanlar bu rivayete inanmamıslardır. Demek ki benim defterimde “Beyaz Ruslardan para almak” ve “Hitler’in ajanı olmak” rivayetlerinin yanında bir de bu bulunacakmıs. Burada yine Reha Oğuz’daki hafızanın çok zayıf olduğunu söylemeğe mecburum. Çünkü bu meselenin yüksek mevki sahibi resmi bir sahidi var ki o da matbuat umum müdürü Selim Sarper’dir. Mesele sudur: Bir gün matbuat umum müdürü Selim Sarper’in, kapatılmıs olan Bozkurt’a yeniden izin vermek için Çınaraltı ve sahsım aleyhinde nesriyat yapmağı sart kosmus olduğuna dair garip bir haber duydum. Đnanmadım. Çünkü tanısmadığım halde Selim Sarper’in benim hakkımda hiç de fena düsünceler beslemediğini uzaktan isitiyordum. Hakkımda iyi niyet beslemese bile mühim bir mevkideki resmi bir sahsiyetin öyle bir teklifte bulunmayacağı tabii idi. Bunun için 10 ikincitesrin 1941 tarihinde Selim Sarper’e bir mektup yazarak böyle bir rivayet duyduğumu, buna inanmamakla beraber bu “Alemi imkan” da her seyin olabileceğini, eğer doğru ise sebebini bildirerek beni aydınlatmasını rica ettim. Netice umduğum gibi çıktı: Selim Sarper, 13 ikincitesrin 1941 tarihiyle verdiği samimi bir cevapta böyle bir seyin bahis mevzuu olmadığını bildirdi. Reha Oğuz, benim Selim Sarper’e yazdığım mektubu görmüs olduğu halde maalesef bunu sanki jurnalmis gibi anlatarak bazı arkadaslara mektuplar yazmıstır. Ben bu mektuplardan üç tanesini, Hamza Sadi Özbek’e, Nurullah Barıman’a ve sair Cemal Oğuz Öcal’a yazılanları gördüm. Aynı meseleyi üç ayrı sekilde yazmakla Reha Oğuz çok gafil hareket etmistir. Hamza Sadi Özbek’e yazdığı mektupta “Selim Sarper aynen suretini almama müsaade etmedi. Sadece 3-4 defa okudu ve okuttu” diyerek mektubun kopyasını değil ancak mealini yazdığını bildirdiği halde Nurullah Barıman’a ve Cemal Oğuz Öcal’a gönderdiği mektuplarda aynen kopyasını gönderdiğini iddia ediyor. Halbuki Selim Sarper mektubujn kopyasını vermediğine göre Reha’nın doğru söylemediği ortaya çıkıyor ki aynı meseleyi üç ayrı kimseye üç ayrı sekilde yazması bunun itiraz kabul etmez bir delilidir. Ben, hüküm vermeği okuyuculara bırakarak üç mektubun suretlerini yan yana koymakla iktifa ediyorum:
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
OTAĞ KURALLARINA UYUNUZ!!
|
|
|
|
Yürekli-kam
|
 |
« Yanıtla #4 : 15 Kasım 2009, 14:35:33 » |
|
- I - Reha’nın Hamza Sadi Özbek’e yazdığı 6.2.1942 tarihli mektupta benim, Selim Sarper’e yazdığım mektubun meali olarak gösterilen satırlar: Muhterem Efendim, Bozkurt sahiplerinden Nurullah Barıman, Bozkurt’un intisarına sart olarak, Çınaraltı ve benim aleyhimde bulunmalarını sart kostuğunuzu, bu suretle Türkçüleri aralarında mücadeleye sevketmek istediğinizi, fakat sizi caydırmağa muvaffak olduklarını söylemistir. Sizi de Türkçü bildiğimden bu acayip dedikoduya inanmıyor ve size bir fikir vermek için naklediyorum.Fakat bu dünya bir imkanı alem olduğundan böyle bir sey var ise neden bu sartı kosmak lüzumunu hissettiğinizi irsad maksadıyla lütfen izah eder misiniz? Bilvesile gıyabi saygılarımı sunarım. - II - Reha’nın Barıman’a yazdığı 13.11.1941 tarihli mektupta benim, Selim Sarper’e yazdığım mektubun kopyası olarak gösterilen satırlar: N. Barıman Bozkurt’un tekrar çıkarılması için sizle görüsürken ona Çınaraltıyla mücadeleyi ve benim aleyhimde yazmalarını sart kosmussunuz. Gayeniz Türkçüleri birbirlerine düsürüp zayıflatmakmıs! Gene Barıman ilave etti. Biz Selim Beğ’le münakasa ettik ve onu ikna ettik. Sizi Türkçü tanıyorum. Lütfen bunun sebebini anlatır mısınız? - III - Reha’nın, Cemal Oğuz Öcal’a yazdığı 8.5.1942 tarihli mektupta benim, Selim Sarper’e yazdığım mektubun aynen kopyası olarak gösterilen satırlar: Muhterem Efendim, Yakında yeniden intisarına tavassut edeceğinizi duyduğumuz Bozkurt’u çıkartanların nasıl kimseler olduğunu bilmeniz için size bu mektubu yazıyorum. Bozkurtçular ve bu meyanda sahibi Nurullah Barıman Bozkurt’un intisarına sart olarak Çınaraltı ve benim aleyhimde bulunmalarını sart kostuğunuzu, bu suretle Türkçüleri aralarında mücadeleye sevketmek istediğinizi, bu bakımdan sizin Türkçüler için zararlı bir sahsiyet olduğunuzu söylemislerdir. Sizi de Türkçü bildiğimden, bu maksatlı dedikoduya inanmıyor ve size ait bir fikir vermek için naklediyorum. Fakat bu dünya bir imkanı alem olduğundan böyle bir sey var ise, neden bu sartı kosmak lüzumunu hissettiğinizi irsad maksadıyla izah eder misiniz? Bilvesile gıyabi saygılarımı sunarım. Esefle söyleyeyim ki, Reha Oğuz, beni gözden düsürmek için Türkçü arkadaslara bu sekilde mektuplar yazmıs, o mektupların benim elime geçeceğini düsünmeden bana bir takım isnatlarda bulunmustur. Diyelim ki tarafımdan Selim Sarper’e yazılan mektubu görmek baskalarınca mümkün olmasın. Ya üç kisiye üç ayrı sekilde yazılan bu suretler (!) nedir? Maalesef bu durum Reha’nın çok aleyhinedir. Yukarıdaki satırlarda “sizle görüsürken “kelimelerine dikkat edenler bu ifadenin bana değil, Reha Oğuz’a ait olduğunu elbette anlamıslardır.Onun mektuplarında ve makalelerinde bu yanlıs çok geçer. Sonra “Bozkurt’u çıkartanların “tabiri de Reha’ya aittir. O, “çıkarmak” fiilli yerine “çıkartmak” fiilini kullanmaktadır. Netekim Gök Börü’nün üstünde de “Çıkartan: R. Oğuz Türkkan” yazılıdır. Ailesi baba cihetinden Rumeli’nin bugün Yunanistan’da kalan bölümlerinden olduğu için ora ahalisi gibi malum fiilleri çok defa müteaddi olarak kullanmaktadır. Ve nihayet “imkanı alem” terkibine bakanlar da benim böyle pek acemice bir dil yanlısı yapmayacağımı teslim ederler. * * * Reha’nın Cemal Oğuz Öcal’a yazdığı uzun mektupta benim aleyhimde pek çok hicivler var. Türkçü efkarı umumiyeye bir fikir vermek için bazı parçalarını asağıya alıyorum: ... Bir gece Selim’den telefon. Hayretle sunları dinledim: - Oğuz, sana Yusuf Ziya’nın anlattıklarını nakletmis, inanmadığını söylemistin. Fakat iste bugün Atsız’dan aldığım bir mektupta aynı seylerle karsılasıyorum. Okuyayım dinel, dedi ve beni hayretlere düsüren jurnal mektubu okudu. “Atsız”ın yiğit, merd, sövalye tanıdığım Atsız’ın böyle bir mektup yazacağını kafam bir tülü almadığı için, sasırdım. Atsız’ın ağzından naklen Yusuf Ziya bir mektup yazmıs filan zannettin. Ben böyle saskınlıklar içinde yüzerken, Selim devam ediyordu: - Dostluğa layık olmayan dedikoducu insanlar olduğunuza inandım. Bugünden itibaren aramızda ancak resmi münasebet vardır. Ben hayret içinde: - Atsız yazmadı, değil mi? diye bağırdım. - Atsız’ın mektubu! - Đnanmıyorum. - Gel, gör! Dosya burada! Gece saat dokuz buçuktu. Hemen otomobile atladım. Sarper’e gitti. Dosyayı açtı. Atsız’ın mektubunu gösterdi. Gözlerime inanmayarak üç dört defa arka arkaya okudum. Sonra da suretini aldım... Bu da doğru değildir. Hamza Sadi Özbek’e yazdığı mektuba göre hani Selim Sarper mektubun suretini alınmasına müsaade etmemisti? Bundan baska benim bir tek mektubumla dosya tutulmayacağı gibi resmi daireler de gece saat dokuz buçuğa kadar açık değildir. Hele mektubun biraz daha asağısında Selim Sarper’le münakasa ettiğini, sözlerini dinletemeyince öfke ile kapıyı vurup çıktığını, eğer o dakikada karsısına Çınaraltıcılar yahut ben çıksaymısım bizleri öldürebileceğini yazmasını hiç de doğru bulmadım. Ben Reha’nın daima tabanca tasıdığını biliyorum ama bunu bir süsü sanıyordum. Yoksa bu brosürü bir davetiye diye kabul edeceğini düsünerek korkar ve bunları yazmazdım… Simdi bu mesele üzerinde Türkçüleri biraz daha aydınlatmak için Cemal Oğuz'a yazmıs olduğu mektubun sonlarından bir parça daha alacağım: Cemal Oğuz Beğ. Đste acı meselenin iç yüzü budur. Bu hususta ne düsünüyorsunuz bilmek isterim. Biz simdi, sırf güvenebileceğimiz ülküdaslarla is birliği yapacağız. Bunları Bozkurtçu olarak efkarı umumiyeye iyice tanıtıp meshur edeceğiz. Bozkurtçu felsefeci, Bozkurtçu içtimaiyatçı,Bozkurtçu tarihçi, Bozkurtçu tarihçi, Bozkurtçu etnograf ve folklorcu, Bozkurtçu romancı ve Bozkurtçu sairlerimiz var. Bozkurtçu felsefeci: Dr. M. Saffet Engin Bozkurtçu içtimaiyatçı: Aydın Yalçın (Mülkiye sosyoloji asistanı) Bozkurtçu tarihçi: Dr. Osman Turan ( Ankara Tarih Fakültesi Türk Tarihi asistanı) Bozkurtçu etnograf ve folklorcu: Prof. Abdülkadir Đnan ve Halit Bayrı Bozkurtçu sembolistler: Arif Nihat Asya ve Hamza Sadi Özbek Bozkurtçu sairler: Cemal Oğuz Öcal, Mehmet Sadık Aran ve Yusuf Kadıgil Tabii bunlardan baska elleri erdikçe, Zeki Velidi, Doktor Akdes Nimet, Doktor Necati Akder ve sair arkadaslar da yazı ve siir yazacaklardır. Simdi sizden bu mektupla sualim: Bozkurtçuların bas sairi olarak tanıtılmanızı istiyor musunuz? Sizin içten cosan Türkçülüğünüze ve prensipleri ifadedeki siir kudretinize tam bir güvenimiz var. Onun için sizi ( Bozkurt Türkçülüğü) bu yeni ve kuvvetli cereyanın sairi yapmak istiyoruz. Kabul ederseniz bana yazınız. Bu hususta tanıtma faaliyetine geçelim……. Yalnız bir nokta var: Bu sekilde Bozkurtçu olarak tanıtılacak arkadaslar ülkü bakımından bize zıt mecmualara tabiatıyla yazmayacakları gibi bize uygun görünen fakat is birliği etmek istemediğimiz bazı mecmualara da yazmayacaklardır. Bu meyanda Çınaraltı ve Tanrıdağ vardır. Diğer mecmualara tabii yazılabilir. Bu satırlarda da doğru olmayan veya tuhaf olan birçok noktalar var. Reha, Cemal Oğuz’u “kudretli sairsin, içten, cosan Türkçüsün” diye överken günün birinde onun da aleyhinde yazı yazmayacağını nasıl temin edebilir? Sonra, Cemal Oğuz’u Bozkurtçu sairler listesinde saydıktan sonra biraz asağıda “Bozkurt’un sairi olur musun?” diye sorması tuhaf değil midir? Hele “Bozkurt Türkçülüğü” diye bir sey çıkararak bunun felsefecilerinden, içtimaiyatçılarından, tarihçilerinden bahsetmesi de yanlıstır. Mesela Bozkurt’un folklorcuları diye yazdığı Abdülkadir’le Halit Bayrı, Bozkurt’a sırf Reha Oğuz’un rica ve ısrarı üzerine yazı vermis olan ağırbaslı ve kırk besten daha yaslı iki Türkiyatçıdır. Diğerleri de yine ısrar, rica, hatır vesaire yüzünden Bozkurt’a yazı vermisleridir. Eğer Bozkurt’a her yazı yazanı “Bozkurtçular” denilen mevhum tesekküle nispet etmek gerekirse bir de “Bozkurtçu kumandanlar” bölümünü açıp hizasına Ali Đhsan Pasa’nın adını yazmak icap eder. Çünkü onun da Bozkurt’ta birkaç yazısı çıkmıstır. Halbuki yukarıda adı geçenlerin arasında Bozkurt’un daimi yazcısı olmayı kabul eden hiç kimse yoktur. Hele Reha’nın “Bozkurt felsefecisi” dediği “Saffet Engin” Bozkurt’ta bir tek yazı dahi nesretmis değildir. Hem eğer adı geçenler Bozkurtçu olsalardı simdi Reha’nın çıkardığı Gök Börü’ye yazı yazarlardı. * * *
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
OTAĞ KURALLARINA UYUNUZ!!
|
|
|
|
Yürekli-kam
|
 |
« Yanıtla #5 : 15 Kasım 2009, 14:36:14 » |
|
Reha’nın, sair Cemal Oğuz’a yazdığı mektupta dikkati çeken bir yer daha var: Reha Oğuz,” seni bas sair yapalım” diye Cemal Oğuz’a yazarken bundan sonra Çınaraltı ve Tanrıdağ dergilerine yazı vermeği sart kosuyor. “Tanrıdağ” merhum büyük Türkçü Doktor Rıza Nur’un çıkardığı dergi idi. Reha Oğuz da Rıza Nur’a çok saygı gösteriyordu. Onun Rıza Nur’a yazmıs olduğu mektuplar bugün elimdedir. Gerek bu mektuplarda gerekse Bozkurt’un besinci sayısında ve gerekse Gök Börü’nün ilk sayısında ve gerekse Gök Börü’nün ilk sayısında Rıza Nur için yazdığı satırlar, onu çok saydığını gösteriyor. Peki, o halde nasıl oluyor da bu kadar saydığı Rıza Nur’un dergisine yazı yazmaktan Cemal Oğuz Öcal’ı menetmek istiyor? Tabii, genç Türkçüler bunu öğrenmek ister. Reha’nın tabiriyle “o yiğit ve aziz Türkçü” “Türkçülüğün heybetli devlerinden biri” olan Rıza Nur, “Namık Kemal gibi ulu davamızın biri sehidi” olan Rıza Nur, “ulu bir kahraman örneği olarak daima yasayacak” olan Rıza Nur. Reha’yı evine almayarak kapıdan çevirmistir. Sebebi de Reha’nın, Doktor Nihat Resat’a giderek Rıza Nur’un, Nihat Resat aleyhinde hiçbir zaman söylemediği seyleri ona isnad etmesidir. Sinop mebusu Yusuf Kemal de bu isin sahididir. Reha Oğuz, Rıza Nur’un öfkelenmesine sebep olan durumu düzletmek ve Rıza Nur’un nazarında beraat etmek için Doktor Nihat Resat’tan bir mektup getireceğini Rıza Nur’a yazmıssa da maalesef bu mektubu da getirmemistir. Rıza Nur bu vak’a dolayısıyla gerek bana ve gerekse baskalarına (Doktor Mustafa Hakkı Akansel, Doktor Đzzettin Sadan, Fethi Tevet, Đsmet Rasin) “Gümülcineli Đsmail Hakkı nasıl Hürriyet ve Đtilaf Fırkasını batırdıysa Reha da Türkçülüğü öyle batıracak” diye onun hakkındaki kanaatini bildirmis ve Reha’yı evine almamağa karar vermisti. Reha bes altı defa geldiği halde onu kabul etmemisti. En sonunda bir gece gelen Reha’ya bizzat kapıyı açan merhum karsısında onu görünce sertlikle “Ne istiyorsun?” diye sormus, beriki sasırarak: “Affedersiniz, bu zamanda rahatsız ettim…” diye söze baslamıssa da Rıza Nur: “Evet,rahatsız ettin, bir daha da etme…” diyerek kapıyı kapatmıstır. Bu vak’adan sonra Reha Oğuz, diğer bazı Türkçüleri, bu arada Nurullah Barıman’ı Rıza Nur’a selam vermekten menetmek istemisse de bittabi Barıman buna aldırmamıstır. Đste Reha’nın Cemal Oğuzu’u Tanrıdağ’a yazmaktan menetmek istemesinin sebebi merhum Rıza Nur’un kendisine yaptığı bu muameledir.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
OTAĞ KURALLARINA UYUNUZ!!
|
|
|
|
Yürekli-kam
|
 |
« Yanıtla #6 : 15 Kasım 2009, 14:36:41 » |
|
Rıza Nur ilk zamanlardan baslayarak Reha’ya teshisi koymustu. Hekim gözüyle onun psikopat, ırkiyatçı olarak da gayrıtürk olduğunu söylerdi. Bakın 11 Mart 1940 tarihiyle Nejdet Sançar’ yazdığı mektupta neler diyor: Azizim efendim, Mektubunuzda Türkçülerin birlesemediğini söylüyorsunuz. Bunun sebeplerini arayıp bulmayı tavsiye diyorsunuz. Bu bapta bir uzlasma mümkün değil gibi görünüyor. Her Türkçüyüm diyen baska bir telden çalıyor. Bir defa Türkçülük elan ideolojik bakımdan Turancı, Türkçü, Anadolucu gibi inkısamda. Sonra buna hiç istemediğim ve münasip görmediğim siyasi ilgiler ilistirmek isteyenler var. V e daha beteri de bir takım sahısların sahsi hırsları kazanı kaynıyor. Hele Reha Kürtkan diye biri var ki Türkçüleri birbirine katıyor ve gene de kabına sığamıyor. Göreceksiniz ki bu çocuk Türkçülüğü perisan edecektir; edemse de o yolda bu mübarek ideal ve ideolojiye çok zarar verecektir. Đste Reha’nın “Türkçülüğün heybetli devlerinden biri”, “yiğit ve aziz Türkçü” diye vasıflandırdığı dünkü en büyük Türkçünün Reha hakkındaki fikirleri… Benim, Reha ile ilgimi kesmemin sebebine gelince: Bu, uzun denemelerden sonra kendisine güvenimin kalmaması yüzünden olmustur. O benden sekiz dokuz yas daha genç olduğu halde kendisine daima akran muamelesi yaptım. Bana Avni Motun gibi gizli cemiyet gibi hayali seylerden bahsettiği halde Türkçülük için çalısıyor diye kendisine mümkün olduğu kadar yardım ettim. Hatta bir aralık münasebetlerimiz samimi bile oldu. Fakat en samimi olduğumuz zamanlarda bile benim aleyhimde bazı mektuplar yazdığını sonradan teessüfle öğrendim (mesela Barıman’a ve Đsmet Rasin’e yazdığı mektuplar). Gerek yukarıdan beri sırladığım vak’alar, gerekse buraya yazmağı doğru bulmadığım pek çok seyler bende kendisine karsı güven bırakmadığı için onunla ilgimi kestim. Yazdığı mektuplara cevap vermedim. Reha’nın bana hücumları da iste buradan geliyor. Onun için “Atsız’ı aramızdan çıkardık” demesi de bos sözdür. Ben onların arasına hiçbir zaman girmedim ki çıkarılayım. Bozkurt’a birkaç yazı yazdımsa bunları Reha’nın rica ve ısrarı ile yazdım. Ecce Canis adlı yazımı okuyanlar, Reha tarafından “Bozkurtçular” denilen zümreye benim dahil olduğumu anlarlar. Esasen böyle kuruntudan ibaret bir kuruma girmeyeceğimi de herkes takdir eder. Nurullah Barıman tarafından, arkadası Cihat’la birlikte Bozkurt’tan çıkarılan Reha, benim yine oraya yazacağımı duyunca Bozkurt’un yazı isleri müdürü Sami Karayel’e basvurarak benimle anlasmak ve yine Bozkurt’ta yazı yazmak istemisse de tarafımdan reddolunmus, bu yüzden Gök Börü’de bana lüzumsuz yere hücum etmistir. Halbuki o, Gök Börü için bazı Türkçülerden yazı isterken Besim Atalay, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir Đnan ve Halit Bayrı ona “Çınaraltıcılar, Atsız ve baska Türkçüler aleyhine yazmamak sartıyla” yazı vereceklerini bildirmisler, Reha da buna razı olup söz vermistir. Yazık ki bu sözünü de tutmadı. Buna, Reha’nın hesabına esef duyuyorum.Yoksa kendisi de pek iyi bilir ki be “bir” değil “birçok” Rehaların hücumlarıyla da yıkılmam. Reha’nın bu hareketi nihayet kendi aleyhine olmustur. Çünkü Besim Atalay Beğ, Gök Börü’nün ilk sayısındaki “Hesap Veriyoruz” baslıklı yazı üzerine Reha’ya derhal bir mektup yazarak ilgisini kestiğini ve kendisine evvelce verdiği yazıları nesrederlerse mahkemeye basvuracağını bildirmis, Doktor Mustafa Hakkı Akansel “Gök Börü’ye yazmayacağını haber vermis; Zeki Velidi, Abdülkadir Đnan, Halit Bayrı,Cemal Oğuz Öcal ve Yusuf Kadıgil de ilgilerini kesmislerdir. Bunların evvelce Gök Börü’ye yollanmıs birer ikiser yazıları olduğu için Reha Oğuz daha bir müddet bunlardan istifade edebilir. Fakat ondan sonra? Ondan sonra Cihat Savas Fer’le yapayalnız kalacaktır. Meshur romancı Resat Nuri’nin vaktiyle baska yerlerde çıkmıs olan yazılarının ikinci basımları onu kurtarabilirse ne mutlu! Reha Oğuz bu sonucu sezdiği için Zeki Velidi’ni evine giderek yazı yazmasını rica etmisse de evvelce verdiği sözü tutmadığı için red cevabı almıstır. Doktor Mustafa Hakkı Akansel’e de yaptığı basvurmaların bosa çıkması üzerine Gök Börü’nün üçüncü sayısına, doktorun vaktiyle Vakit gazetesinde çıkmıs olan bir yazısını almıs, altına da “evahit” diye anlasılmaz bir kelime koymustur. Reha Oğuz, Doktor Mustafa Hakkı Akansel’e gönderdiği nüshada, “evahit” kelimesinin basındaki “e” harfini çizmis, “h” harfini “k” yapmıs, sonuna da bir “ten” eklemistir. Böylelikle kelime “Vakitten” olmus ve yazının Vakit gazetesinden alınmıs olduğu güya belli edilmistir. Reha bu tabiye (!) ile diğer okuyucularından, yazının baska bir yerden alınmıs olduğunu saklamak istemistir. Bu kadar çocukça bir kurnazlık ülkücü bir Türkçüye değil de alelade bir insan yakısır mı, yakısmaz mı? Cevabını kendisi versin… Bu sekilde bir derginin yasamasına süphesiz imkan yoktur. Bu derginin mukadderatı simdiden belli olmustur. * * *
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
OTAĞ KURALLARINA UYUNUZ!!
|
|
|
|
Yürekli-kam
|
 |
« Yanıtla #7 : 15 Kasım 2009, 14:37:04 » |
|
Yukarıdaki satırlarla bu meseledeki hakikati ortaya çıkardım. Reha’da kendi isteklerini hakikatmis gibi göstermek farikası olmasaydı ben bunları yazmayacaktım. Reha’nın hücumları beni nihayet müdafaaya mecbur ettiği için her halde bir tatsızlık oldu. Bundan sevinenler solcular olmustur. Bunun mesuliyeti tamamıyla Reha’ya aittir. Basit seyleri esrar perdesi arkasında saklamak, bazı meseleleri olduğu gibi değil de olmasını istediği sekilde göstermek ve hayallerden hakikat gibi bahsetmekle Reha bilmeyerek Türkçülüğe kötülük etmistir. Halbuki Türkçülüğün en büyük kuvveti bir hakikate dayanması ve Türkçülerin basarı kazanmasının baslıca sartı da samimiyetleri idi. Türkiye’nin basvekiline bütün tarihimiz ilk defa olarak “Türkçüyüz ve öyle kalacağız” dedirten sey memleketteki Türkçülük ülküsünün pek köklü ve sağlam temellere dayanmasıydı. Türkçülük tarihinde ilk defa olarak menfi ve bozuk bir hava esmesine sebep olan sey ise Reha’nın hareketleri ve Gök Börü’deki yazısı olmustur. Bundan dolayı her halde kendisi pismanlık duymustur. Reha’nın kendisinden yaslı ve bilgili olan Türkçülerden daha öğreneceği pek çok seyler vardır. Reha, bizi bezdirerek kendisinden uzaklasmamıza sebep olmasaydı yanlıslar yapmaz ve mesela Gök Börü’nün üçüncü sayısının kapağına bir resim koyarak altına “Altay Dağlarında Kırgız Hayatı” diye yazmazdı. Çünkü biz Altay’da Kırgız bulunmadığını kendisine öğretirdik. Yine bizi kendisinden uzaklastırmasaydı Gök Börü’nün dördüncü sayısının kapağına Orhun harfleriyle yazdığı yazılar öyle yanlıs olmazdı. Orhun harflerinin nasıl kullanıldığını ona anlatırdık. Reha ilk önce Türkçü değildi. Kendi itirafı üzere beynelmilelci ve materyalistti. Beynelmilelci ve materyalist demek komünist demektir. Reha, daha sonraları Türkçü yayını takip ederek Türkçü olmus ve bu yeni ülkü kendisini o kadar sarmıstır ki Türkçülüğün her alanında en ileri ve en iyi olmak istemistir. Reha’nın duygularındaki bu asırılığı mazur görürüm. Netekim bir dinde en çok müteassıp olanlarda mühtedilerdir. Fakat en iyi ve en ileri olmak isterken bazı hayali seyleri hakikat saymasını zararlı bulurum. Mesela Reha, baba cihetinden ailesini Kastamonu civarındaki Tasköprü’ye bağlamaktadır. Bu doğru değildir. Kastamonu Türkünün çok katıksız olduğunu öğrenen Reha “keske ben de oradan olsam” diye düsünmüs bunun hasretini çekmis ve nihayet bunu düsüne düsüne kendisinin hakikaten oralı olduğuna inanmıstı. Netekim Kastamonu’nun çok köklü bir ailesine mensup olan genç bir Türkçü, Tasköprü’de Reha’nın ailesini arastırıp sorusturmus, böyle bir ailenin olmadığını öğrenmistir. Halbuki Anadolu kasabalarında her ailenin tanındığı, bir iki asır önce gelip yerlesmis olanların bile hala ayırt edildiği erbabınca malumdur. Reha, eski Türklerin hayatını da çok beğendiği, çadır altında geçen askeri hayatın meftunu olduğu için kendisinin de yaylalarda, çadır altında ve at sırtında büyümüs olmasını çok arzularmıs ve bu siddetli arzu nihayet kendisinin Eskisehir civarındaki göçebe Türkmenler arasında bir süt nine elinde büyüdüğü hakkındaki mitolojik rivayeti doğurmustur. Hakikatte ise Reha’nın ailesi Rumelilidir. Anadolulu bir aile Büyükada’da gayrı mübadil olarak emlak alabilir miydi? Rumelili olmak Türk olmağa engel olmamakla beraber Reha ruhi bir sebeple en koyu ve su katılmamıs Türk olmak hevesiyle kendisini Tasköprü’ye nispet etmis, buna kendisi de inandığı gibi baskalarını da inandırmak istemistir. Reha, eski Türk büyüklerinin hayatlarına da imrenmis, kendisi de onlar gibi bir önder olmak istemistir. Süphe yok ki her Türk genci için Türk büyüklerine benzemek bir ülkü olmalıdır. Fakat böyle olmakla için tek yol onların tuttuğu feragat, fazilet, çalısma ve kahramanlık yoludur. Hiç kimse durup dururken bir Alp Aslan veya Çingiz olamaz.. Yükselmek için iki yol vardır: Ya çalısarak yüksekte olanları mesru bir sekilde geçmek; yahut onları düsürerek daha yükseğe çıkmak. Bir dağın tepesine kartal da çıkar, yılan da çıkar. Zaman zaman büyük ruhlu insanlar da yükselir, dalkavuklar da… Fakat er kisiler her zaman ve daima birinci yolu seçmislerdir. Bundan birkaç yıl önce Nazım Hikmetof Yoldas “Putları Kırıyoruz” diye büyük sairlere ve bu arada Abdülhak Hamid’e hücumlar yapmıstı. Çünkü Türkiye’nin bas sairi olmak isteyen o zavallı, yükselmek için onları devirmekten baska yol bulamamıstı. Onun hücumlarıyla Abdülhak Hamid ve Mehmet Emin tabiidir ki devrilmediler. Biz, ne Abdülhak Hamid gibi yüksek, ne de Mehmet Emin kadar değerli kimseler olmamakla beraber Reha’nın hücumlarıyla devrilmeyiz. Reha’nın tutacağı yol hizmet ederek yükselmek olmalıydı. Fakat o bekleyemedi. Yükselmek için yaptığı hamleler yanlıs bir yöne çevrilmis olduğu için sonunda Türkçülük düsmanlarını sevindirecek bire mahiyet aldı. Önderlik duygusu Reha’yı o kadar sarmıstı ki kendisini simdiden Türk gençliğinin baskanı gibi görmektedir. Bir münakasada, kendisine itidal öğüdü veren Hüseyin Namık Orkun’a “ben Türk gençliğinin lideriyim” diye bağıracak kadar duygularına mağlup olmustur. Reha, Türkiye’de yapılan her hareketin kendi eseri olmasını istiyor. Fakat böyle olmadan bunu olmus gibi göstermek doğru değildir. Hamza Sadi Özbek, resmi bir vazife ile Muğla’ya gidince Reha bunu benimsemis,”bir arkadasımızın da Muğla^da bulunması lazımdı; Özbek’i onun için Muğla’ya tayin ettirdik” demisti. Halbuki aynı meseleyi Đsmet Rasin’e de baska sekilde anlatmıstı. Reha, önderlik duygusunu doyurmak için gizli cemiyetler kurmağa ve Ankara’daki Ziraat Fakültesi talebelerinden bazılarını buna sokmağa uğrasmıstı. Bunu basaramayınca aynı seyi Istanbul’da yapmağa ve tabancalı, bıçaklı törenlerle aza kaydına kalkmıssa da simdiye kadar bu cemiyete yalnız Yusuf Kadıgil’i alabilmistir. Eski bir talebem olan Yusuf Kadıgil bu cemiyete mahiyetini öğrenmek için kasten girerken Reha’nın daima tasıdığı tabanca ortaya çıkmıs, müthis bir gizli tören yapılmıs ve cemiyet bütün azası, yani Reha ile Cihat, Yusuf Kadıgil’i cemiyete almıslardır. Gizli cemiyetlerden maksat muayyen bir hedefe varmak olduğu halde Reha’nın gizli cemiyetinde böyle bir hedef yoktur. Maksat, gizli cemiyetin esrarlı havasından zevk almaktır. Reha’da gizli, esrarlı seylere karsı büyük bir inzicap olduğundan, o günesi bile esrar perdesi ardından göstermek istemis, bu yüzden kendisine karsı bir güvensizlik uyandırmıstır. Reha’ya göre her seyi gizlemek büyük bir basarıdır. Bu yüzden kardesi Orhan Türkkan’ın kendisinden büyük mü küçük mü olduğunu bile saklamak istemistir. Bu meseleyi kendisine sorduğum zaman bana: “Fiilen ben büyüğüm, hukuken Orhan büyüktür” diye cevap vermis ve meseleyi söyle anlatmıstı: Reha’nın asıl adı Metin imis. Orhan kendisinden küçükmüs. Orhan’dan daha sonra küçük, “Reha” adında bir kardesleri varmıs. Fakat bu Reha küçükken ölmüs ve nüfus kaydından Reha silineceği yerde Metin silinmis. Onun için simdi kendisi bu, küçükken ölen Reha’nın nüfus kağıdını kullanıyor ve Reha adını tasıyormus. Hiç süphesiz Reha’nın babası bu hareketi bir sahtekarlık olsun diye yapmamıstır. Nüfus memurunun dikkatsizliğini sonradan düzeltmeğe mesguliyeti engel olmus ve Reha Oğuz (yani hakikatteki Metin) kendisinden dört yas küçük olan kardesinin nüfus kağıdını kullanmak mecburiyetinde kalmıstır. Bunda Reha’nın da suçu yoktur. Fakat bu basit hadiseyi esrar perdesiyle örtmeğe de hiç lüzum yoktur. Reha’nın mahrem-i esrarı olan ve benim bu meseleyi bildiğimden haberi bulunmayan Cihat Savas bir gün bana safiyetle “bunun büyük bir sır olduğunu ve bana ancak on yıl sonra bu sırrı tevdi edebileceğini” söylemis, çocukça hareketiyle beni güldürmüstü. Reha, eski Türkler gibi kahraman, kuvvetli, pehlivan olmak için de gönlünde dayanılmaz bir istek duymus, bu büyük istek de kendisini bir takım hülyalara sürüklemistir. Cüssesi eski Türklerin aksine çelimsiz olduğu için Japon güresinde usta olduğunu iddia etmis, kılıç dersi alırken, öğretmeni olan Krodetski’ye savurduğu bir kılıçla onun maskesini yüzünde döndürdüğünü tahayyül etmistir. Halbuki bu da doğru olamazdı. Basa zaten güçlükle geçirilen maskenin dönmesi için basın gövdeden ayrılması icap ederdi. Reha Oğuz, kendisinde Ermeni bulasıklığı olduğunu ilk önce ortaya çıkaran Fethi Tevet’i de döveceğini bana bir mektupta yazmıstı. Đyi ki bu isi denemedi. Çünkü iri yarı ve güçlü kuvvetli olan Fethi Tevet’Đ görmeden tasarlanan bu plan acıklı bir sekilde iflas ederdi. Reha simdi böyle bir iddiada bulunduğunu hatırlamıyor ve Gök Börü’nün meccani abonelerinin listesi basında Fethi Tevet’in adını gösteriyormus ama, yukarıda da bildirdiğim gibi bu hafızasının bir zuhulüdür. Yoksa mektup bende duruyor. Reha’nın bir merakı da herkes hakkında bir dosya tutmasıdır. Bu dosyada o sahsın Reha’ya gönderdiği mektuplarla Reha’nın sahsi mütaleaları, gazetelerden kesilmis yazılar esas mevadı teskil eder. Bu dosyalara ehemmiyetsiz teferruat da yazılır. Mesela Ankara’daki bir sairin bir gün bir lokantada birlikte yemek yediği sarısın bir hanım dahi bu dosyaya girmistir. Reha bu dosyayı tutmakla o sahıs aleyhinde, gerekti zaman kullanılacak mevad hazırlamak ve daha ilerisi için de bir arsiv yapmak fikrindedir. Fakat bu kadar lüzumsuz seylerle uğrasmak onun hafızasını yormaktan baska bir sonuç vermemektedir. * * *
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
OTAĞ KURALLARINA UYUNUZ!!
|
|
|
|
Yürekli-kam
|
 |
« Yanıtla #8 : 15 Kasım 2009, 14:37:14 » |
|
Türkçülük ülküsü kutlu bir yoldur. Onun siyasi, ilmi, edebi, hissi, fikri tarafları vardır. Fakat hepsinde de temel sağlam Türk ahlakıdır. Türkçülük ülküsüne baska türlü varmağa imkan yoktur. Reha Oğuz, Türkçülük alanında yükselmek istiyor idiyse tutacağı yol feragat ve fedakarlık yolu olacaktır. Daha askerlik vazifesini bile yapmadan sef olmağa kalkmayacaktı. Ne Ali Suavi, ne Süleyman Pasa, ne Ziya Gök Alp, ne de Ziya Nur Türkçülük tarihinde kazandıkları adı sanı bir anda, çalısmadan elde etmediler. Bugün Türkçülük meydanında çalısıp adları tanınmıs olan bu kadar insan var. Bunların arasında da sahsi dargınlıkları, kırgınlıkları ve kızgınlıkları olanlar var. Fakat bunlardan hangisi kendisini Türkçülüğün bası yapmak için ötekilere hücum etmistir? Dün Rıza Nur, daha önce Ziya Gök Alp Türkçülerin bası olmak serefini çalısmaları ve hizmetleriyle kazandılar. Onları ne bir kurultay seçti, ne de onlar baskalarını baltalayarak yükseldiler. Reha Oğuz baskalarını küçülterek yükselmek hayali yüzünden dünün en büyük Türkçüsü olan Rıza Nur tarafından kapıdan çevrilmis ve Rıza Nur ona “Reha Kürtkan” diyerek Reha’yı Türkçülük kadrosundan ebediyen çıkarmıstır. Reha’nın baskaları hakkında söyleyeceği sözlerin değeri yoktur. Fakat bizzat Reha tarafından “Türkçülüğün heybetli devi” diye adlandırılan Rıza Nur’un, Reha hakkındaki hükümleri nas mahiyetindedir. Simdi, günümüzün en kıdemli Türkçüsü Besim Atalay basta olduğu halde kalem sahibi Türkçülerin hepsi onunla ilgisini kestiyse, bazı genç Türkçüler arasında “Türkkan” diye değil de “Ermenikan” diye anılıyor, hatta kendisine bu sekilde mektuplar yazılıyorsa bunun tek mesulü kendisidir. Reha Oğuz samimi Türkçü olmak için muhayyel secereye lüzum olmadığını bilmeliydi. Bilhassa bazı kuruntulara herkesi inandırabilirim diye çocukça düsüncelere saplanmamalıydı. Türk ırkını tarif ederken ileri sürdüğü 1.70 boy, ela göz, kuvvet ve fevkalade yakısıklılıktan kendiside hangilerinin bulunduğunu iyice hesaplamalıydı. Reha’yı tanımayan okuyucuları sözlerime inandırmak için onun bir fotoğrafını koyuyorum. Bu resme bakan okuyucular onun fevkalade yakısıklı ve Türk tipine malik olmadığını kabul ve tasdik edeceklerdir. Umarım ki bu brosür Reha’yı hayalin tatlı göklerinden hakikatin katı toprağına indirecektir. Asağı yukarı otuz yaslarında olduğu için artık çocuk hülyaları beslemeğe hakkı yoktur. Çünkü ortada bahis mevzuu olan sey Türkçülüktür. Bu milletin biricik kurtulus ve yükselis yolu olan bir ülküyü benlik davası haline sokmağa ise Türkçülüğün prensipleri engeldir. Sağlam sahsiyetler, kendi aleyhlerine olan seyleri lehlerine gibi göstermezler. Mesela Besim Atalay Beğ, Reha’ya mektup yazarak ilgisini kestiğini ve eskiden yolladığı yazıları artık nesretmemesini bildirdiği zaman Reha’ya düsen sey susmaktı. Halbuki o öyle yapmadı. Okuyucularda, sanki Besim Atalay’la eski durum devam ediyormus gibi bir intiba uyandırmak için Gök Börü’nün ikinci sayısında söyle bir ilan nesretti: Öz Türkçe Kur’an Sureleri Okuyucularımıza müjde: Pek yakında kitap halinde çıkıyor Çeviren: Besim Atalay Bunun bir basarı olmadığını, hatta doğru bir hareket olmadığını Reha idrak edemiyorsa bu da kendinsin lehine değildir. Đste, Gök Börü’nün ilk sayısındaki “Hesap Veriyoruz” baslıklı yazıya cevaplarım simdilik bu kadardır. O yazıda hiçbir hesap verilememis, bilakis hesaplar karıstırılmıstır. Hesap böyle verilir: Delili, sahidi, vesikası ve fotoğrafı ile… Reha Türkçülüğe cidden hizmet etmek istiyorsa önce askerliğini yapmalı sonra Türkçeye daha çok hakim olmalı ve nihayet muhayyel secereleri ve baska hayalleri terk etmeli ve bilhassa ırkçılığı baskalarına bırakmalıdır.Yoksa bu fizyonomi ile su katılmamıs Türklük iddia etmek Türkçülüğün düsmanları eline silah vermektir ki bunu Reha da istemez sanırım. 3 Sonkanun 1943, Maltepe ATSIZ Đste, nihayet, tahminlerimiz doğru çıktı. Reha’nın “Hesap Veriyoruz” baslıklı yakısıksız yazısını ele alan Ankara’daki solcular, Reha’nın onlara verdiği silah sayesinde bütün Türkçülere, hatta Türklüğe saldırmak fırsatını buldular. Solculuktan milliyetçiliğe dönen Reha ile, milliyetçilikten solculuğa dönme olan Pertev Naile Boratav ve Adnan Cemgil müstereken Türklüğe ve Türkçülüğe zarar getirmis oluyorlar. Görülüyor ki, nereden nereye olursa olsun, bu dönenler iyi olmuyorlar. Reha kadar iyi tanıdığım solcu dönmelere de cevap vereceğim. Beklesinler. 25.5.1943 ATSIZ
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
OTAĞ KURALLARINA UYUNUZ!!
|
|
|
ArslanYürekliTürkmen
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: 
ileti Sayısı: 207
Ergenekon'dan doğduk , Börteçine Ularken
|
 |
« Yanıtla #9 : 15 Kasım 2009, 15:23:41 » |
|
Bunlar çok değerli makaleler ilk 3 ü çok ilginç geldi.Teşekkürler Kam.TTK!! :BOZKURT:
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
HAJRA TURAN.TÜRK'ün Dini Türkçülüktür. 
|
|
|
Dodurga-Avşar-Eymür
Turancı BOZKURT
 
ileti Sayısı: 346
|
 |
« Yanıtla #10 : 19 Nisan 2010, 12:25:20 » |
|
Bu kadar tatlı bir üslup olabilir mi. Atsız Ata'mızı kutluyorum... Benim kutlamamın ne kadar değeri varsa...
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
Bazı şahısları sevmediğim için beni hiçbir kanun, hiçbir mahkeme mahkûm edemez. ben herkesin sevdiği insanları sevmeğe mecbur değilim.
|
|
|
|
Yürekli-kam
|
 |
« Yanıtla #11 : 19 Nisan 2010, 13:21:44 » |
|
Sizin kutlamalarınızın değeri olmazsa bir Türkçü olarak böylesi konuları,demektirki Türkçülüğünde değeri yoktur,bu böyledir kandaşım,Türkçülüğe, Türkçüler değer verdirirler.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
OTAĞ KURALLARINA UYUNUZ!!
|
|
|
|