BİZ NE İSTEDĐİĞİMİZİ BİLİYORUZ

(1/1)

Yürekli-kam:
BİZ NE İSTEDĐİĞİMİZİ BİLİYORUZ
Ne istediğini bilmeyen yani programsız, plânsız olan insan gibi ne istediğini bilmeyen milletin de
güçlükler, basarısızlıklar ve bozgunlarla karsılasacağı muhakkaktır. Hele günümüzde milletlerin dörder
veya beser yıllık plânlarla kalkınma ve güçlenme savası yaptıkları bir sırada ne istediğini bilmenin,
suurunu kaybetmekle esit bir felâket olduğu meydandadır.
Tabiî, plân ve program derken, kalkınma derken, bunun yalnız maddî yönünü kastetmiyoruz. Ülküsüz
maddecilik insanları hayvanlığa götüreceği için, kalkınmanın manevî tarafını da birlikte ele alıyoruz.
Milletimiz tarih boyunca plânlı, istekli ve ülkülü yasamıs, ülkü olarak büyük devlet, yasa düzeni ve
cihan hâkimiyeti fikirlerini benimsemistir. Yalnız Orta Asya’da yasadığımız çağlarda Mançurya ile Hazar
Denizi arasındaki bölgeyi tek yasa altında birlestirip düzen kurmak Türk’lerin değismez amaçlarıydı. Bu
sınırlarda ileri gitme ve geri kalma olsa da cihana hâkim olmak düsüncesinde hiçbir değisiklik olmazdı.
Selçuklular’la birlikte Önasya’nın alınmasından sonra ise hedefler değismis, eski cihan hâkimiyeti ve
büyük devlet düsüncesi Kızılelma adını almıstı. Osmanlı fütûhatının nasıl büyük bir devlet plânına
dayandığı gittikçe daha çok gün ısığına çıkmaktadır.
Bundan ne kazandık diye sorulabilir.
Tarihin diri ve yiğit milleti olduk. Azlık olmamıza rağmen çokluklara hükmederek büyük devlet kurduk.
Büyük devletin tabiî sonucu olarak büyük kültür ve medeniyetler yarattık. Yüzyıllarca, dünyanın genis
bir bölgesinde düzen kurup yasanın hâkimiyetini sağladık. Savunmaya geçtiğimiz bu genis toprakları
bir hattan bir hatta koruyarak yok olup tarihten silinmeyi önlemis olduk. Dahası ne?
Ne kazandık diye sorunca her nesneye bir kulp takmak mümkündür. O zaman da sorulabilir: Eski
Yunan medeniyeti oldu da ne oldu? Bugünkü teknik ilerlemeye Yunan felsefesinin ve sanatının ne
etkisi olmustur? Đnsanlar nasıl olsa bu seviyeye olasacaklardı.
Fakat bu düsünce temelinden sakattır. Bir milletin bin yılda on yıl yüksek yasaması bir kazanç ve
övünçtür.
Günümüzde ise Türk milleti plânsızlığın, ülküsüzlüğün dağınıklığı içindedir. Uygulanmakta olan bes yıllık
plânlar isin yalnız maddî tarafına aittir. Kalkınma düsüncesi millî bir ülküyle mânâlandırılmadıkça kısır
kalmaya mahkûmdur.
Beser yıllık üç plânın da yüzde yüz basarı ile sonuçlandırıldığını kabul etsek bile; bu kalkınmıs, Đsveç
seviyesine çıkmıs memleketin, eğer bir millî ülküsü yoksa, geleceğine güvenle bakılabilir mi?
Zengin kültürlü ve sağlam yapılı olduğu halde, hayatta isteği kalmamıs olduğu için intihar eden
insanlar gibi, gayesiz milletlerde ölüme mahkûm değil midir?
Türk milletinin ülküden yoksun olduğu sık sık söylenmekte ve bunun açlığı, millî basarısızlığa
uğradığımız zamanlarda daha çok duyulmaktadır. Kıbrıs konusunda, Birlesmis Milletlerdeki son
basarısızlık sırasında Cumhurbaskanı Cemal Gürsel’in gazetelere geçen bir sözü çok ilgi çekicidir. O
zaman Gürsel: “Yunanlılar Kıbrıs’ı, Bulgarlar Trakya’yı, Ruslar Kars’ı istiyorlar. Biz ne istediğimizi
bilmiyoruz” demisti.
Buradaki “biz” zamiri süphesiz Türkiye’nin resmî çevreleri, resmî sorumluları anlamında kullanılmıstır ve
bu sorumlular cidden ne istediklerini bilmemektedir. Çünkü millî program yoktur. Siyaset bilgisi onlara
göre “idare-i maslahat” tır. En büyük zekâ, köylü kurnazlığı ile karsısındakini kısa bir süre için
aldatabilmektir. Bir tehlikeyi iki yıl üç yıl geriye atmak bir zaferdir.
Oysa ki Türkiye’de ne istediğini bilen bir zümre vardır. Bu zümre Türkçülerdir ve bütün Türklerin tek
devlet halinde birlesmesini istedikleri için, yerine ve zamanına göre maceracılık, emperyalistlik, fasistlik
ve kafatasçılıkla suçlanmaktadırlar.
Küçük ve zayıf Yunanistan kurulduğu günden beri Megalo Đdea yani Bizans Đmparatorluğunun
diriltilmesi düsüncesinin ardında kosarken, dağınık ve geri Arap Đran Körfezinden Atlas Denizine kadar
Arap Birliği isteğinin arkasında iken, Afrika’nın yeni çelimsiz devletleri kendilerine göre birer dıs hedef
gözetirken, geçmisin nice büyüklerinin mirasçısı olan Türk milleti millî bir ülkü gütmekten alıkonuyor ve
bunu dıs düsmanlar değil, Türk aydını olarak bilinen bir güruh yapıyor.
Bu uyusuk güruh siyasî bir paratoner olan “yurtta barıs, cihanda barıs” formülünü bir hayat prensibi
diye benimsemek istiyor.
Peki ama senin dısarıda gözün yok diye baskalarının sende gözü olmayacak mı sanıyorsun budala? Đste
örnekleri ortada: Sen uyusuk uyusuk oturduğun için, milletine dıs hedef göstermediğin için baskaları
seni dıs hedef gösteriyor ve Kıbrıs’tan sonra sıranın Đmroz’a, Đstanbul’a ve Ege’ye geleceğini açıkça
söylemekten çekinmiyor.
Türkçüler, millî ülkünün temsilcisi olan kimselerdir. Bu türlü temsilcilikler demokratik seçimle değil,
düsünceyi ileri sürmekle, onu savunmakla, uğrunda fedakârlığa, hatta belâya katlanmakla elde edilir.
Bu temsilcilerin vergi kaçıran tüccarla, yalan söyleyen politikacı ile, satılık kalem sahipleriyle bir
tutulmaya tahammülleri yoktur.
Türkçülere: “ Milliyetçilik sizin tekelinizde mi ” diye sık sık sorulmustur. Elbette öyledir. Herkes milliyetçi
olsaydı, Türkiye bugünkü güç sartlar içinde bocalamazdı. Parti kavgaları, sınıf düsmanlıkları, kazanç ve
kâr davaları tabiidir ki milliyetçilik olamaz. Bunlar bir milleti ancak batmaya götürür. Hele kelime
kavramlarının alabildiğine kötüye kullanıldığı çağımızda, Türkçülük düsmanlarının “biz Türkçüler” diye
yazı yazdığı, Moskova usaklarının milliyetçilikten dem vurduğu günümüzde Türkçülük elbette küçük bir
zümrenin tekelinde olacak ve Türkçülük olunca da en normal sonuç olarak ister istemez ırkçılığa
gidecektir. Bu ırkçılık bir takım sarlatan maskaraların ileri sürdüğü gibi kafa ölçmek, kan tahlil etmek,
yedi ata saymakla ilgili değildir. Irkçılık kan ve ırka dayanmakla beraber Türklük suurunda olmak,
yabancı bir ırkın suuruna sahip çıkmamak davasıdır.
Türkçülerin iç davası olan ırkçılık, Türkiye’nin kaderine Türklerin hâkim olması, kilit noktalarında
Türklerin bulunması ilkesidir. Birinci Cihan Savasında Osmanlı ordusundaki Arap ırkından subayların
nasıl ihanet ettiğini okumak, o savaslarda bulunanlardan dinlemek aklı basında olanlar için ebediyen
unutulmayacak bir derstir. Balkan Savasında Arnavutların, Cihan Savasında Arapların topyekûn
ihanetini gördükten sonra ve Arapların Türkiye’den bir Hatay isteği varken Türkiye’nin yerli Fellâhlarını
Harp Okuluna alarak subay yetistirmek, Mülkiyeden çıkararak vali yapmak, parti listelerinden mebus
seçerek Bakanlığa getirmek doğru mudur, değil midir?
Bugün Türkiye’de bir Kürtlük ve Kürtçülük akımı varken ve bunlar sıkı yönetim mahkemelerine kadar
götürülmüsken bunları mebus ve senatör yapmak, bunları memleketin kilit noktalarına getirmek doğru
mudur?
Türkçüler, Osmanlı Đmparatorluğunun çöküsünde Türk olmayanların ihanetlerinin en büyük rol
oynadığını bilmekten doğan bir suurla devlet makinesinin basında bunlardan kimse bulunmamasını
ister. Bir insanın sadık mı, hain mi olduğunu kestirmeye tabiî imkan yoktur. Fakat o insan Türk
topraklarında iddiası olan bir cemaate mensupsa ihanet etmesi daima ihtimal içindedir. Bu sebeple onu
kilit noktasına getirmek, gaflet, hamakat ve ihanetten baska bir sey değildir.
Türkçülerin dıs prensibi bütün Türklerin birlesmesidir. Dısarıdaki Türklerin kaderiyle ilgilimizi kesmenin
bize hiçbir güvenlik sağlamadığı son otuz yılın tecrübesiyle belli oldu. Irkdaslarının yok edilmesine göz
yuman bir millet zaten yok olmaya mahkumdur ve buna layıktır. Milletleri millet yapan, uğrunda
ölecekleri yüksek ilkelere bağlanmıs olmalarıdır. Bugünkü kusaklar neye, hangi ülküye, nasıl bir
düsünceye bağlanmıstır?
Sağdan sola her topluluk tarafından sözde benimsenen Atatürkçülük genç kusakları heyecanlandıracak
bir ülkü müdür? Atatürkçülük denen nesne bir ilâç, bir panzehirdir. Hastalanmıs veya zehirlenmis bir
ülkü değildir. Ülkü bir milleti iliklerine kadar heyecanla sarsan düsünce demektir. Uğrunda kanların ve
canların harcandığı bir inançtır.
Irkçılık ve Turancılıktan katısma olan Türkçülük bu milleti heyecanla birlestirip yeniden büyük devlet
durumuna getirecek ilke olduğu için yürütücü kuvvettir. Baska her düsünce, bugün piyasada olan her
ilke, her inanç, her doktrin bölücü, dağıtıcı, üstelik de yabancı köklüdür.
Birlestirici, yürütücü, kalkındırıcı olan yalnız Türkçülüktür. Dısarıdan gelmemis olan, millî ürün olan
Türkçülük…
Bundan dolayıdır ki biz ne istediğimizi biliyoruz. Mütareke yıllarında kurtulus olarak Bolsevikliği yahut
Amerikan mandasını gören soysuzlasmıs aydınlar gibi, bugün de yine Moskova veya Amerikaya yüz
döndürmüs olan soysuz aydınlarla Türkiye’nin kurtulus davası yürütülemez. Didismelerini yalan ve iftira
kampanyasıyla yapan siyasî partilerden hiçbir hayır yoktur. Oy toplamak için Kürt seyhlerine yahut
Đmroz Rumlarına taâviz vermenin bir vatan ihaneti olduğunu anlamaktan âciz asağılıkların millet
kaderinde söz sahibi olması korkunç bir felâkettir.
Atatürk’ün “Türk milleti, basına geçireceği insanların kanındaki cevher-i asliye dikkat etmelidir” sözü
açık anlamı ile “Türk ırkından olmayanları basına geçirme” demektir. Bu söz mücerret bir övünme veya
satafat değil, acı denemelerden doğus bir gerçek, yabancı soyluların getirdiği felâketlerden alınmıs bir
derstir. Bunu Atatürkçü geçinip de Türkçülük düsmanlığı yapanları uyarmak için hatırlatıyorum. Yoksa
Atatürk bunu söylememis olsaydı biz yine ırkçı olacaktık. Aklımız büyük olanlardan ders almayı
emrettiği; tarih kendi derslerinden faydalanmayanları bağıslamadığı için ve en sonra yüzyılların
gerisinden gelip bize seref veren millî suur ve gururumuz böyle gerektirdiği için ırkçı olacaktık.
Seref meselesine önem vermemis toplumların sonu kölelik ve hayvanlıktır. Çünkü seref yalnız
insanlarda olan bir duygudur.
Irkçı değil misin? Irkçılığa düsman mısın? Öyleyse sen günün birinde Atenagoras’ı Türkiye
Cumhurbaskanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hıristiyan dünyasının sevgisini ve yardımını
kazanırız diye düsünürsün.
Sen bir Yahudi sarrafın maliye bakanı olmasına ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve
Đsrail’e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hattâ kürt devleti
kurmak için bunca Türk’ün kanına giren Seyh Said’in torunlarından birinin basbakan veya devlet bakanı
olmasına da ses çıkarmazsın.
Sen yalnız Türkçülüğe karsı çıkar, Türk ırkçılığını yerer, Turancılığa düsmanlık edersin. Çünkü sen ya
Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmis bir milletin mensubu yahut da beyni islemeyen, yobazlasmıs,
okuduğunu sindirememis bir budalasın.
Nihâl Atsız, Ötüken Dergisi, 15 Subat 1966, Sayı: 26

Navigasyon

[0] Mesajlar