ATSIZ - HALK PARTİSİNİ TANIYORUM
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 24 Ocak 2018, 07:01:17


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: ATSIZ - HALK PARTİSİNİ TANIYORUM  (Okunma Sayısı 121 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Baturgan
Atsız'ın Kılıcı
turkcuturanci.com
Turancı BOZKURT
********
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 2.044


TÜRK BUDUN : ÖKÜN !


« : 18 Aralık 2017, 18:22:22 »

1930'da Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra Türkiyat Enstitüsüne asistan olmuştum. Halk Partisini
bu sırada tanıdım. Şöyle ki: 1932 Temmuzunda Ankara’da toplanan Birinci Tarih Kongresi aklın ve
ilmin asla kabul edemeyeceği bir hava içinde bocalar, Bayan Afetin Köprülü Fuat gibi tanınmış bir
profesöre ders vermesi gibi hârikalara şahit olur ve sözüm ona yeni yeni ilim ufukları açıp yeni keşifler
yaparken bir Halk Partili, ünlü profesör Zeki Velidi'yi hiç bir şey bilmemekle suçlandırdı ve: "Zeki Velidi
Beyin Darülfünundaki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma çok şükrediyorum" (1) dedi.
Türk tarihi üzerindeki otoritesi bütün dünyada tanınmış olan Zeki Velidi'yi teçhil eden bu nevzuhur
bilgin, doktor Reşit Galip'ti. Kırkından sonra saz çalmağa başlayanların notaya ve usule pek aldırış 
etmeyecekleri muhakkak olmakla beraber doktor fazla ileri gitmiş, beni ve Zeki Velidi'nin diğer
talebelerini, hatta talebesi olmayanları öfkelendirmişti (2). Diğer yedi kişiyle birlikte ona derhal bir
telgraf çektim:

Biz ise Zeki Velidi'nin talebesi olmakta iftihar ederiz. Bir de Zeki Velidi'ye yolladık: Tebrik ederiz.

Reşit Galip'e çekilen telgraf, kongrede bulunanların tabirince bomba gibi patladı. Belliydi ki Halk
Partisi küçük sesleri bomba gürültüsü sanacak kadar ödlekti.

Kongre ve telgraf temmuz ayında olmuştu. Bizim bomba uğurlu gelmiş olacak ki, 19 eylül 1932'de
Reşit Galip Maarif Vekilliğine getirildi. Devrimci olduğunu göstermeliydi. 13 Ağustos 1933 tarihine
kadar süren vekilliği sırasındaki en mühim icraatı, hiç şüphesi inkılâbı korumak kaygısı ile, beni
asistanlıktan alarak Malatya ortaokuluna Türkçe öğretmeni diye tayin etmesi oldu (13 Mart 1933).

Halk Partisi ile tanışmağa başlıyordum. Nazik bir eda ile silindir şapkasını çıkararak elini uzatmış ve
kendisini takdim etmişti:
"Bendeniz Halk Partisi..."
Ben de nezakette ondan aşağı değildim..
"Teşerrüf ettim efendim..."

8 Nisan 1933'te Malatya'da vazifeye başladım. Ömür bir yerdi. Devletin kâğıt parasına pek itibar
yoktu. Liraları, daha eksiğine çil Osmanlı kuruşlarıyla değiştiriyor, kahvelerde bu çilleri harcıyorduk.
Kahve deyip de geçmemeli... Okuldan çıkan öğretmenler soluğu kahvelerde alır hararetli tavla maçları
yapılırdı. Garsonlar, tıkalı yoldan geçmek istedikleri zaman "Pardon" diye müsaade almasını
biliyorlardı.

Halk Partisinin tedbirli ve feyizli idaresi sınıflarda da gözüküyordu. Trahomlu talebeler dershanelerin
arka tarafındaki ayrı sıralarda otururlardı. Fakat biz ödev kâğıtlarım toplarken hepsini birbirine
karıştırmak ihtiyatsızlığım yapardık. Çocukların da ayrılığa pek aldırış ettikleri yoktu.
Birbirlerinin sıralarına geçerlerdi. Öğrencileri trahomlu, trahomsuz diye ikiye ayırmak, milleti ikiye
bölmek, belki de bir nevî ırkçılık olsa gerekti. Demokrat millet buna tahammül etmemekte haklıydı.
İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir millet değil miydik? Trahom meselesinde de talebe birbiriyle, biz de
talebeyle kaynaşıp gitmiştik.

Bir defa trahomla savaş doktoruna gittimdi. Gözlerim kanlanmıştı. O zaman hükümet pek
müsamahakârmış... 1944'te olsaydı gözü kanlı, katil, faşist diye adamı tevkif ederlerdi.  
Doktor rint bir adamdı. "Trahom bulaşıcı bir hastalıktır diye tedavi ediyoruz ama aldırma. Bulaşıcı olsa
şimdiye kadar hepimize geçerdi." diye kestirip attı. Türkiye'de mikrop olmadığı hakkındaki nazariye
doğru çıkıyordu.

Anlaşılan, mikrop denen hayvancağız güllük, gülistanlık yerlerden hoşlanıyordu; çöplük,
çöpistanlıklara iltifat buyurmuyordu. Yahut da doktor İzzeddin Şadan'ın dediği gibi mikrop Pasteur'ün
ve Koch'un uydurmasıydı. Kim görmüştü ki? Tanrının yaptığı gözle görülmeyen bu yaratık, insanın
yaptığı mikroskopla mı görülecekti?

Malatya'da dört ay kadar kaldım. Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayinim şüphesiz bir
yükselişti. Ekselans Halk Partisi bana: Yüksel ki yerin bu yer değildir, Öğretmen oluş hüner
değildir.Diyordu.11 Eylül 1933'te Edirne'de işe başladım. Doğrusu Malatya'dan ayrılmak pek kolay
değildi. Orada çok orijinal öğretmenler vardı. Ortaokulun Rıza adında bir müdür yardımcısı vardı ki üç
ay önceki gazeteleri okur ve bazı makaleleri deftere kopya ederdi. Günü gününe kopya etmeğe
yetiştiremediği için o zaman üç aylık bir geri kalış olmuştu. Allah selâmet versin, hâlâ aynı metotla
gidiyorsa şimdi İkinci Cihan Savaşma başlamış olmalıdır. Bir tabiiye öğretmeni "Saraç amca" vardı ki
akşamlan iki kadeh içince tek başına "müteaddit ordulara karşı" harp ettiğinden bahsederdi. Fakat
Edirne, Malatya'yı hiç aratmadı. Boru değil, Osmanlılara başkentlik etmiş şehirdi.  
Yahudilerle çingeneler nüfusun yarısını teşkil ettiği, bakımsız olduğu halde yine de gösterişli bir Türk
şehriydi. Ya o camiler, ya o Selimiye? Akşamları gönlüm uhreviyetle dolardı. Erkek Lisesi, Erkek
Öğretmen Okulu, Kız Öğretmen Okulu birbirine pek yakın, âdeta bir sacayaktı, öğrenciler uyanık,
öğretmenler kalabalık ve çoğu hiç olmazsa insanın iyi gününde iyi kimselerdi. Ucuzluğa da diyecek
yoktu. Şimdi masal gibi gelecek ama, 2025 kuruşa mükemmel şekilde, âdeta sefahat yaparak bir öğün
yemek kabildi.

Hiç unutmam: bir öğle vakti lokantada iki çatalla birden yemek yiyen bir adam görmüştüm. Yanlış 
anlaşılmasın, iki çatalla yemek yiyordu. Görülmeğe değer manzaraydı. O gövdeye göre dört çatalla da
yese olurdu ama ben yine yadırgamıştım. Adamcağız 100 kuruştan fazla para ödeyip çıkmış, benim
gibi 20 kuruşluk hovardaları şaşkına çevirmişti. Lokanta sahibinden öğrendik, mebusmuş, yani saylav.
Doğrusu, Halk Partisine teşekkür etmeliydik. Ya bu adamın saylaviyetini alıp da büyükelçi diye bir yere
gönderseydi? Malatya'da olduğu gibi Edirne'de de öğretmenlerin çoğu kendilerini içkiye vermişlerdi.
Yalnızlık duygusu benliğimizi sarardı. Herhangi bir şarkı insanı duygulandırmağa yeterdi.  Halk Partisinin tedbirli ve feyizli idaresi sınıflarda da gözüküyordu. Trahomlu talebeler dershanelerin
arka tarafındaki ayrı sıralarda otururlardı. Fakat biz ödev kâğıtlarım toplarken hepsini birbirine
karıştırmak ihtiyatsızlığım yapardık. Çocukların da ayrılığa pek aldırış ettikleri yoktu.
Birbirlerinin sıralarına geçerlerdi. Öğrencileri trahomlu, trahomsuz diye ikiye ayırmak, milleti ikiye
bölmek, belki de bir nevî ırkçılık olsa gerekti. Demokrat millet buna tahammül etmemekte haklıydı.
İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir millet değil miydik? Trahom meselesinde de talebe birbiriyle, biz de
talebeyle kaynaşıp gitmiştik.

Bir defa trahomla savaş doktoruna gittimdi. Gözlerim kanlanmıştı. O zaman hükümet pek
müsamahakârmış... 1944'te olsaydı gözü kanlı, katil, faşist diye adamı tevkif ederlerdi.  
Doktor rint bir adamdı. "Trahom bulaşıcı bir hastalıktır diye tedavi ediyoruz ama aldırma. Bulaşıcı olsa
şimdiye kadar hepimize geçerdi." diye kestirip attı. Türkiye'de mikrop olmadığı hakkındaki nazariye
doğru çıkıyordu.

Anlaşılan, mikrop denen hayvancağız güllük, gülistanlık yerlerden hoşlanıyordu; çöplük,
çöpistanlıklara iltifat buyurmuyordu. Yahut da doktor İzzeddin Şadan'ın dediği gibi mikrop Pasteur'ün
ve Koch'un uydurmasıydı. Kim görmüştü ki? Tanrının yaptığı gözle görülmeyen bu yaratık, insanın
yaptığı mikroskopla mı görülecekti?

Malatya'da dört ay kadar kaldım. Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayinim şüphesiz bir
yükselişti. Ekselans Halk Partisi bana: Yüksel ki yerin bu yer değildir, Öğretmen oluş hüner
değildir.Diyordu.11 Eylül 1933'te Edirne'de işe başladım. Doğrusu Malatya'dan ayrılmak pek kolay
değildi. Orada çok orijinal öğretmenler vardı. Ortaokulun Rıza adında bir müdür yardımcısı vardı ki üç
ay önceki gazeteleri okur ve bazı makaleleri deftere kopya ederdi. Günü gününe kopya etmeğe
yetiştiremediği için o zaman üç aylık bir geri kalış olmuştu. Allah selâmet versin, hâlâ aynı metotla
gidiyorsa şimdi İkinci Cihan Savaşma başlamış olmalıdır. Bir tabiiye öğretmeni "Saraç amca" vardı ki
akşamlan iki kadeh içince tek başına "müteaddit ordulara karşı" harp ettiğinden bahsederdi. Fakat
Edirne, Malatya'yı hiç aratmadı. Boru değil, Osmanlılara başkentlik etmiş şehirdi.  

Yahudilerle çingeneler nüfusun yarısını teşkil ettiği, bakımsız olduğu halde yine de gösterişli bir Türk
şehriydi. Ya o camiler, ya o Selimiye? Akşamları gönlüm uhreviyetle dolardı. Erkek Lisesi, Erkek
Öğretmen Okulu, Kız Öğretmen Okulu birbirine pek yakın, âdeta bir sacayaktı, öğrenciler uyanık,
öğretmenler kalabalık ve çoğu hiç olmazsa insanın iyi gününde iyi kimselerdi. Ucuzluğa da diyecek
yoktu. Şimdi masal gibi gelecek ama, 2025 kuruşa mükemmel şekilde, âdeta sefahat yaparak bir öğün
yemek kabildi.

Hiç unutmam: bir öğle vakti lokantada iki çatalla birden yemek yiyen bir adam görmüştüm. Yanlış 
anlaşılmasın, iki çatalla yemek yiyordu. Görülmeğe değer manzaraydı. O gövdeye göre dört çatalla da
yese olurdu ama ben yine yadırgamıştım. Adamcağız 100 kuruştan fazla para ödeyip çıkmış, benim
gibi 20 kuruşluk hovardaları şaşkına çevirmişti. Lokanta sahibinden öğrendik, mebusmuş, yani saylav.
Doğrusu, Halk Partisine teşekkür etmeliydik. Ya bu adamın saylaviyetini alıp da büyükelçi diye bir yere
gönderseydi? Malatya'da olduğu gibi Edirne'de de öğretmenlerin çoğu kendilerini içkiye vermişlerdi.
Yalnızlık duygusu benliğimizi sarardı. Herhangi bir şarkı insanı duygulandırmağa yeterdi.  

Edirne'nin Kapalı çarşısından ilk geçişimde şaşırmıştım. Dükkâncılar İstanbul Kapalı çarşısında olduğu
gibi bağırıp çağırmıyor, müşteri kızıştırmıyorlardı. Meğer bütün dükkân sahipleri Türk’müş... Demek
hâlâ lonca zamanının ahlâkını yaşatıyorlardı.

Bir gün ortaklaşa bir duygunun dürtüsüyle bir toplantı yapıp milliyetçi bir dergi çıkarmak için
konuştuk. Üç okulun hocalarından çoğu hazırdı. Derginin adı üzerinde tartışıldı. Bir iki kişi "Meriç"
dedi. Lise müdürü Suut Kemal "İçten" olsun diye orijinal bir fikir attı. Bazıları da "Düşünce" yi
beğendiler. Erkek Öğretmen Okulu müdürü Reşat Tardu işi şakaya vurdu: "Meriç kenarında içten bir
düşünce olmaz mı?

Eh, serde Irkçılık, Turancılık var. Turancı bir teklif de benden: Orhun!
Ve arkasından şatafatlı bir savunma... Toplantımız o zamanki Millet Meclisivâri bir davranışla bitti:
İttifakla kabul. Derginin sahibi ben olacaktım. Para işlerine Erkek Öğretmen Okulu hocalarından Ali
Oğuz bakacak, İstanbul’da bastırılacaktı. Suut Kemal, Reşat Tardu, Ali Oğuz.. Bu isimleri yazmak galiba
ifşa kabilinden bir şey oldu. Ya 1962'de Halk Partisi iktidara gelir de faşist Atsız’la işbirliği yapanları
sorguya çekerse... Bir defa yazmış bulunduğum için de artık geriye dönemem. Dönmenin her
türlüsünden iğrenirim. O halde bu üç arkadaşa kendilerini kollamak kalıyor. Orhun'un ilk sayısı 5
Kasım 1933'te çıktı.

En eski Türk tarihi hakkında epey zamandır topladığım notları "Türk tarihi üzerinde toplamalar" başlığı
altında yayınlamaya başladım. Bunun önsözünde de o zaman liselerde okutulan mahut dört ciltlik
tarihi tenkit ettim. Bu da ikinci bomba oldu. Doğrusunu isterseniz ben edebiyat değil, atom fiziği ve
kimya tahsil etmeliymişim...

Suut Kemal'le Reşat Tardu'da şafak attı. Birincisi lisenin, ikincisi erkek öğretmen okulunun müdürü
idiler. Müdür yani Halk Partisinin bir zamanki deyimi ile çevirgen... Çevirgenler, doğru dürüst
çevirdikleri okullarım bir hidrojen bombasıyla darmadağınık edemezlerdi. O zaman atom atom ve
hidrojen bombaları yoktu ama dinamit vardı. Dinamiti patlatan da kendilerinin ortak oldukları
derginin sahibi idi.

Korku yalnız dağları değil, zat işleri müdürlüklerini de bekler... Çağırıp benimle konuştular. Onlar "illâ"
dediler. Ben "lâ" dedim ve sonunda Yavuz Sultan Selim'vâri bir sözle tartışmayı bitirdim: "Siz ayrılsanız
bile ben dergiyi tek başıma çıkarırım!" Ruhuna rahmet büyük Yavuz! İnsan seni taklit etmekle bile
karşısındakileri susturuyor.  

Aralık ayının sonlarında birkaç günlük izinle İstanbul’a gelmiştim. Arkamdan 23 Aralık 1933 tarihiyle
lisenin resmî bir kâğıdı yetişti: Vekâleti celilenin 27/12/1933 tarihli telgrafıyla Vekâlet emrine
alındığınız bildirilmiştir efendim. Bu işlem, bana bildirilmeden önce İstanbul’da duyulmuş ve
yayılmıştı. Vekâlete teşekkür etmeliydim. Çünkü emri telgrafla bildirerek bana verdiği ehemmiyeti
gösteriyordu. Demek onlar katında önemli kişilerden olmuştuk. Beni işimden çıkaran Vekâleti
celilenin o zamanki vekili cehli Hikmet Bayur'du. Halk Partisi kendisini bana tanıtırken maskesini biraz
aralamış, o güzelim yüzünün bir parçasını göstermişti.

30 Aralık 1933'te Maarif Vekâletinin Zat İşleri Müdürlüğü, Edirne Lisesine resmî bir yazı yazarak
vekâlet emrine alınmamın sebeplerini bildirdi. Edirne Lisesi de 3 Ocak 1934'te bana bu yazının
suretini gönderdi.

Zat İşleri Müdürlüğü, benim hareketim, öğretmenlerin terfi ve tecziyeleri hakkında elde mevcut
kanunun cezaya ait hükümlerinin hiç birisine uymamakla beraber inkılabımızın millî kültür
prensiplerine aykırı olduğu için öğretmenlik yapamayacağımı bildiriyordu.
Maske düşmüş, Halk Partisinin suratı sırıtmıştı. Bir yüzdü ki sormayın gitsin: Nâmubarek yüzü bin Nil ü
Fırat'ı kurutur.

Ben kötü kişi olunca Orhun'a para vererek yardım eden öğretmenler, yani ülkü ortaklarım benimle
ilgilerim kesip bunu çok imzalı bir yazı ile bana bildirdiler. Yaya kalmış tatar ağasına benziyordum
ama, hani yakışmıyor da değildi. Ne de olsa serde Turancılık vardı.

(1) Birinci Tarih Kongresi, 388.
(2) Edebiyat Fakültesinin hangi dalından mezun olduğum hakkında, bazen en yakın dostlarımın bile
yanıldıklarını görüyorum. Bizim zamanımızda Edebiyat Fakültesinin dört dalı, o zamanki tabirle
zümresi vardı: Edebiyat, Tarih, Coğrafya, Felsefe. Ben Edebiyat zümresi mezunuyum ki, bugün buna
Türkoloji dalı diyorlar. Fakat o zamanki usule göre her zümre talebesi, öteki zümrelerden bir derse
haftada iki saat, yahut iki derse birer saat devam etmek mecburiyetinde idi. Ben Türk tarihini
seçmiştim. Mezun olurken Türk tarihinden de imtihan verdim.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

TÜRKÜZ LAN!
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.045 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.006s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.