Türk Milli Eğitim Müfredatını Kim Yönetir?
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 14 Ağustos 2020, 16:38:56


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türk Milli Eğitim Müfredatını Kim Yönetir?  (Okunma Sayısı 4752 defa)
0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Çİ-Çİ
Deli Sarı
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.343



« : 25 Eylül 2017, 21:59:20 »

1945 - 1947 yılında Türkiye ile Amerika arasında eğitim komisyonu kuruldu. 1949 yılında anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma uyarınca Türk milli eğitiminin ne şekilde, ne biçimde uygulanacağına sekiz kişilik bir komite karar verecektir.

Bu sekiz kişilik eğitim komitesi 4 kişi Amerikalı, 4 kişi Türk eğitimcidir. 'Amerika'nın Türkiye'deki büyükelçisi komiteye başkanlık edecektir. Bu komitede kararlar 4'e 4 olduğu zaman Amerikan büyükelçisinin oyu iki oy sayılacaktır.' şeklinde bir madde vardır.

Bu madde uyarında Türk milli eğitimi 1949'dan bugüne kadar, bugün de dahil olmak üzere gelmiş geçmiş bütün Amerikan büyükelçileri Türk Milli Eğitimi'ne yön veren kararlarda söz sahibi olmuş, uygulama yapmışlardır. Fulbright Türkiye, Fulbright burslarının amacı nedir?

Türk milli eğitim müfredatını kim yönetir? Teşekkürler.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
AttilaHunTürk
Atsızcı
*
ileti Sayısı: 2.008


« Yanıtla #1 : 25 Eylül 2017, 22:39:49 »

Bu 1940 'lı yıllarda bir yabancı sevdası var. Anıtkabir yapılırken de kurulan komite Türk mimarların katılımını yasaklamıştı. Sonra gelen tepkiler üzerine yarışma düzenlenmiş ve yarışmaya Türk mimarların da katılımına izin verilmişti. Anlamsız şekilde Türk aleyhinde bir ayrımcılık yapılmıştı.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 611



« Yanıtla #2 : 26 Eylül 2017, 00:30:42 »

Eğitim hususunda yazı yazmamıza ve düşünmemize bizleri teşvik ettiğiniz için sizi ulularım değerli kandaşım Çi-Çi..


Türk Milli Müfredatı’nı kimin yönettiğine ayrı bir başlıkta cevap hazırlamaya gayret göstereceğim. Günümüze değin gelinen durumun tespitini iyi yapmaz isek eksik bir yol izlemiş oluruz kanaatindeyim.

Bu rehberlik hadisesini başımıza peyda edenin, kendini her fırsatta bireyci ve kültür milliyetçisi olarak tanıtan pek hümanist münevver Hasan Ali Yücel’den başkası olmadığını iyi biliriz.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilan edilmesinin hemen ardından Maarif Vekili İsmail Safa Özler tarafından “Maarif Misakı” ilan edildi. Maarif Misakının genel amacı şu şekilde tespit edilmiştir.

“Türk Milletini medeniyet safında en ileriye götürmek ve yeni nesilleri, Türk olmak haysiyetinin istilzam ettiği bu gayeye en kısa zamanda varmayı mümkün kılacak aşk, irade ve kudretle yetiştirmektedir.”

Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanmasıyla ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yılı olan 1923’ten itibaren Atatürk’ün önderliğinde başlatılan modernleşme ve yenileşme hareketleriyle; 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla bütün eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına bağlanarak “Eğitimde Birlik” sağlanmıştır.

Türkler arasında kültür birliği oluşturduğu düşünülen medrese kaldırılmış, Kasım 1928 tarihinde Türk Harfleri Hakkında Kanun kabul edilerek Latin alfabesine geçilmiş ve okuma yazma seferberliği ilan edilmiştir.

Yurdun eğitim durumu üzerinde görüşü alınmak için, bir de o yılların en büyük ve dünyaca tanınmış eğitim bilimcisi olan Amerikalı John Dewey, 1924’de Ankara’ya çağrılmış, kendisinden düşüncelerini açıklayan bir rapor alınmıştı.

Her beş yılda bir hazırlanan kalkınma planlarında, ülkenin insan gücü ihtiyaçları, insan gücü istihdam ilişkileri, örgün ve yaygın eğitime ayrılan kaynaklar, kaynakların dağılımı, eğitim ve öğretim kalitesini yükseltici tedbirler belirlenir. Belirlenen tedbirler ‘Devlet Planlama Teşkilatı Koordinatörlüğü’nde ilgili kurum ve kuruluşlarla iş birliği içerisinde yürütülür.

Milli Eğitim Bakanlığı Kuruluşundan itibaren sürekli olarak kendini yenilemeye çalışmıştır. Bakanlık, adını bile sekiz kez değiştirmiştir. Bakanlığın adı;

1920’de Maarif Vekâleti,
1935’te Kültür Bakanlığı,
1941’de Maarif Vekilliği,
1946’da Milli Eğitim Bakanlığı,
1954’te Maarif Vekâleti,
1961’de Milli Eğitim Bakanlığı,
1983’te Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı ve
1991’de yeniden Milli Eğitim Bakanlığı oldu.

Ayrıca bu süreç içerisinde çeşitli defalar bakanlığın merkez teşkilatı değişmiştir.

“14 Kasım 1944 tarihinde yapılan toplantıda C.H.P Meclis Grubu, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun dil açısından incelenmesi için bir komisyon kurulmasına karar verir. Bu komisyonun hazırladığı anayasa tasarısı 10 Ocak 1945 tarihinde kabul edilir ve böylece devlet dili Türkçeleştirilir (Çıkar, 1998, s. 102)”.

Bu komisyonun arkasında kim vardır tabii ki Gök Bilge Atsız Atamızın ve Türkçülerin düşmanı olan dönemin Milli Eğitim Bakanı hümanist “Hasan Âli Yücel” vardır.

1932 yılında “Hasan Âli Yücel, Ankara’da bulunan Gazi Eğitim Enstitüsüne müdür olarak atanır. Gazi Eğitim Enstitüsü, batıdaki benzerleri örnek alınarak kurulmuş, öğretim kadrosu Avrupa’da, Amerika’da okumuş kişilerden oluşturulmuştur.

Bir parantez açarak bu düşmanlığı özetleyelim

(1944 Türkçülük Olayının Meydana Geliş Şekli:

Büyük Türkçü Nihâl Atsız Beğ; devletin ülküsünün Türkçülük ve dönemin Başbakanı Saraçoğlu’nun da Türkçü olduğu inancı içindedir. Buna karşılık devletin her tarafına komünist ve hain kadroların yerleştirilmekte olduğunu görmektedir. O günkü Başbakanı ve devlet yetkililerini uyarmak için Atsız Beğ; devrin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na Orhun Dergisi’nde 1 Mart 1944’te ve gene bir ay sonra 1 Nisan 1944’te olmak üzere iki açık mektup kaleme alır. Devletin içine hatta beynine sızmaya çalışan virüsleri haberdar eder. Ve Başbakan’a şikayet ve uyarıda bulunur. Bu virüslerin içinde sonradan Bulgaristan’a kaçarken öldürülen Sabahattin Ali de vardır. Devrin Milli eğitim bakanı Hasan Âli Yücel’i bu mektuplar büyük bir telaş ve endişeye düşürür. Yücel ile o günlerin Ulus gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay’ın teşviki ile Sabahattin Ali tarafından Atsız Beğ mahkemeye verilir.)

Hasan Âli Yücel görevi sürecinde yaptıklarıyla hümanist hareketin Türkiye ayağını kuran kişi olmuştur. Yücel, Goethe’nin hümanizmasını benimsemiş ve onu Türk hümanizmasına esas almıştır. Her nasıl olduysa Hasan Âli Yücel aynı yıl içinde de, Türkiye adına 4 Kasım 1945 tarihinde UNESCO’nun kuruluşuna Londra’da imza atan kişi olmuştur.

Ulusal bilince ulaşmak için Batı düşüncesinin benimsenmesi, özümsenmesinden yana olan Yücel’i Turancılar; o yıllarda üniversitelerde ve bakanlığı bünyesinde komünistleri barındırmak ve korumakla suçlarlar.

Kendisini bireyci ve kültür milliyetçisi olarak tanımlayan Yücel’i özetleyen şu ifadeler ile konuya dönüş yapmak isterim.

“Yücel aşırı sosyalist, komünist anlayışın birey ve toplum ilişkilerinde, toplumu ön plana aldığını, bu bakış açısının bireyin gelişmesine engel olduğunu öne sürerek, oysa temel alınması gerekenin birey olduğunu, bireylerin gelişmesiyle toplumun da gelişeceğini iddia etmektedir. Böyle bir anlayışın özgürlüğü ortadan kaldırdığını, “ben yok biz varız” anlayışının hatalı olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta Birinci Dünya Savaşı’nda Türk gençlerinin kıyıma uğramasının altında bu anlayışın yattığını örnek vermektedir (Sönmez, 2000, s. 136-137)”.

“28 Aralık 1938 ile 29 Mayıs 1945 yılları arasında altı defa hükümet kuruldu. Kurulan hükümetlerde Yücel aralıksız, hepsinde Milli Eğitim Bakanı olarak görev aldı. Yücel’in siyasal yaşamını üç dönemde incelemek mümkündür. Birincisi Atatürk’ün sağlığındaki dönem, 1935-1938 arası, ikincisi bakanlığı dönemi, üçüncüsü ise bakanlıktan ayrıldıktan sonra 1946-1950 arasındaki dönemdir (Sönmez, 2000, s. 103)”.

Kurul ve komisyon dönemleri ile ilgili olarak;

“Yoğun kurul çalışmaları sonunda; İmla Kılavuzu 1941, Gramer Terimleri 1942, Coğrafya Terimleri 1942, Felsefe ve Gramer Terimleri 1942, Hukuk Lûgatı 1944, Türkçe Sözlük 1944 hazırlanarak basılır. Yine aynı yıllarda halk ağızları ile diğer Türk dilleri üzerine yapılan çalışmalar yoğunlaştırılır ve eski eserlerin taranmasıyla meydana getirilmiş olan “Tanıklarıyla Tarama Sözlüğünün” ilk ciltleri yayımlanır (Çıkar, 1998, s. 102-103)” çalışmaları örnek verilebilir.

1951–1952 öğretim yılında, 1948 Programının uygulanmasında karşılaşılan güçlükleri belirlemek ve programı geliştirmek amacıyla Amerika’dan “Kate Wafford” Türkiye’ye davet edilmiştir. Bu yolla Türk eğitiminde Amerikanlaştırma politikası başladı. Wafford dört aylık inceleme sonunda, 1948 programının yeniden ele alınıp geliştirilmesi konusunda bir rapor hazırlayarak devrin hükümetine sunmuştur.

Orta dereceli okullarımızda eğitimin kalitesini yükseltmek için bir takım programlı girişimlerde bulunması bakımından 1950 – 1965 yılları arasında önemli çalışmalar rastlanmaktadır. Ayrıca Milli Eğitimin çeşitli alanlarını incelemek için Amerika’dan yabancı uzmanlar getirilmiştir. Türk okullarında rehberlik çalışmalarına ilginin yaygınlaşmasında Amerika’dan getirilen bu uzmanların (ki bizce ajan) kapsamlı çalışmalar yürütmüştür.. Rehberlik konusunda sistemli ve programlı olarak ilerleme 1962 “Yedinci Milli Eğitim Şurası”nda yapılmıştır. Bu Şurada “Okullarda Rehberlik Hizmetleri” konusu ayrı bir komisyon tarafından ele alınmış ve bu çalışmaların nasıl başlatılıp yürütüleceğine ilişkin birtakım öneriler tespit edilmiş ve bir rapor hazırlanmıştır.

1959 yılında düzenlenen “Türkiye Eğitim Milli Komisyonu Raporu”nda 1948 Programının öğrencilerin psikolojik ihtiyaçlarına ve öğretim amaçlarına göre yeniden ele alınarak değiştirilmesi istenmiştir.

Amerikalıların bulaştığı komisyon çalışmalarına “Milli Eğitim’de, Eğitim Seferberliği Devri” ismini verdiler.

“1960 yılının Eylül ve Ekim aylarında Yücel, Milli Eğitim Plânının hazırlığı ile ilgili görevli komisyonun çalışmalarına katılır. 14 Ağustos 1958’de çalışmalarına başlayan Milli Eğitim Komisyonu, önce Türkiye’de yapılacak incelemeler ile gezi programı belirlenmiş ve eğitimle ilgili meseleleri yerlerinde araştırmak için 4 Ocak 1959 – 2 Şubat 1959 tarihleri arasında bir yurt içi gezisi yapmıştır. Elde edilen neticeler değerlendirildikten sonra Komisyon, 14 Şubat 1959 tarihinde Japonya’ya hareket etmiş ve sırasıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin, Fransa’nın, İngiltere’nin, Batı Almanya’nın ve İtalya’nın eğitim sistemlerini, okullarını ve eğitim çalışmalarını incelemiştir. Eğitim Milli Komisyonu raporunu, 18 Temmuz 1959’da Bakanlığa sunduğu halde, rapor kamuoyundan gizli tutulmuş ve ancak 15 Temmuz 1960’ta yayımlanmıştır. Bundan altı ay sonra, Eğitim Milli Komisyonu’nun raporunu incelemek üzere Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 11 üyeden oluşan bir komisyon kurulur. Komisyonun görevi şunlardır (Çıkar, 1998, s. 144).:

Eğitim Milli Komisyonu raporunu incelemek, tümü ve her bölümü hakkında görüşlerini bildirmek, uygun görülmeyen veya eksik sayılan tarafları belirtmek, tamamlayıcı tavsiyeler yapmak veya yeni tekliflerde bulunmak, kısaca raporu değerlendirmek. Yeniden Türkiye Milli Eğitimine hâkim olacak eğitim ilkelerini tespit edecek ve bunların ışığında maarif sistemimize önümüzdeki yıllarda verilmesi gereken doğrultuyu gösterecek bir planın hazırlanma yollarını belirtmek, bu plan içine girecek ve her konuda ele alınacak meseleler, bu meselelerin çözümüne yarayacak teklifleri sıralamak”

Okul müfredatında resim ve müzik gibi sanat derslerine yer verilmesini öneren Yücel, Üniversitelerinde özerk olmasını savunmaktadır. Yücel’e göre tarih eğitiminde önemli günlerin ezberletilmesi yerine öğretilmesi gerekmektedir. Dil birliğine çok önem veren Yücel, vatandaşın azınlığı, çoğunluğu olmaksızın ancak millet birliğinin olabileceğini savunmaktadır. Fransa’da, İngiltere’de hele Amerika’da kimse kimsenin aslını sormadan vatandaş olunduğunu, bunun da tek yolunun, o ülkenin dilini ve kültürünü benimsemek olduğunu, millet bütünlüğünün oluşmasının en önemli etkilerinden birinin dil olduğunu vurgulamaktadır.

Yücel, “Bir Amerikalı Gözü İle Köy Enstitüsü” başlıklı makalesinde, “Middle East Report” ismiyle Washington’da çıkan bir gazetede “Türk Köylerine Öğretmen Yetiştirme” başlıklı, Frank Tachau’nun kaleme aldığı, 30 Eylül 1955’de yayınlanan yazısının metnini bir övünç kaynağı nidası ile aynen yayımlar.

Eğitim ve öğretim sisteminin, bir toplumun yükselmesinde olduğu gibi, geri kalmasında da önemli bir rol oynadığı muhakkaktır. Bu sistem çağın icabına ayak uydurabildiği ve milletinin ihtiyaçlarına cevap verebildiği sürece yaşamış ve milletinin yükseltici görevini yerine getirmiştir. Bu iki hususu yerine getirmeyen eğitim ve öğretim sistemi, aklın geri kalmasını bir milletin ise çöküşünü hazırlamış olacaktır.

Bir milletin bekasını sürdürebilmesi, sahip olduğu akli güçlerinin niteliklerine bağlıdır. Eğitimin, Türk Milleti’nin yaşamında önemli bir temel taş olarak daima dimdik ayakta duracağına inancımız sonsuzdur. Bu mertebede, eğitim ve öğretim sisteminin varlığı olan vatan asla kanını bilmediğimiz yabancı erklere terk olunamaz, olunmayacaktır.

Esen Kalın..

Tan Hu
26.09.2017
turkcuturanci.com


Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ALBASTI
OTAĞ BEKÇİSİ
Atsızcı
*
ileti Sayısı: 9.478


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #3 : 26 Eylül 2017, 06:00:21 »

Amerika okyanusda gezen bir büyük gemi,
Türkiye de bu gemi içerisinde bir yolcu,
istediğin kadar özgürlüğün olsa kaç yazar ki direksiyon kimdeyse onun dediği olur..
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
Çİ-Çİ
Deli Sarı
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.343



« Yanıtla #4 : 26 Eylül 2017, 14:38:23 »

Dönemin tek parti iktidarı, İkinci Dünya Savaşı'ndaki şaşkın ve tutarsız dış politikasını savaştan sonra da devam ettirmiştir. Almanya'nın yenilmesi ile birlikte Kızıl Ordu'nun Türkiye'ye gireceği haberleri yayılmaya başlamış, Sovyet Rusya, bir Rus İmparatorluğuna dönüşerek sosyalizmi Rus ırkçılığına ve yayılmacılığına alet etmiştir. Üstelik Türkiye'den Gürcistan ve Ermenistan adına toprak talebinde bulunmuştur. Ancak Türkiye'deki birçok Sosyalist, Rusya'nın bu yayılmacı amaçlarına hiç bakmaksızın aşırı bir Rus hayranlığına yönelmişlerdir. İşte İnönü iktidarı, bu yayılmacı isteklere karşı Rusya'ya şirin görünmek için aynı zamanda savaş boyunca Almanya ile yaptığı ilişkileri birilerinin üzerine yıkmak istemiş ve Turancılığı mahkûm etmiştir. Bu oyun için İsmet İnönü Hümanist yoldaşı Hasan Ali Yücel ve Falih Rıfkı Atay, önce Sabahattin Ali'yi kullanmış ve ona dava açmıştır. Daha sonra da 3 Mayıs 1944 yılı öğrencilerin Atsız için yaptığı gösteri ve yürüyüşü bahane ederek, soruşturma başlatmıştır. Hükümet dava sırasında şüpheli olarak gördüğü kişilerin üzerine aşırı derecede gitmiş ve davayı ülkenin baş gündemine oturtmaya çalışmıştır. Hatta bunun için önce bir resmi tebliğ yayınlanmış, ertesi gün 19 Mayıs 1944 yılında da İnönü tarihi önem taşıyan nutkunu söylemiştir. Oyun budur! 1944 yılında Hasan Ali Yücel'in yönlendirmesiyle Nihal Atsız'ın Başbakan Saraçoğlu'na yazdığı ikinci açık mektupta kendisi hakkında 'vatan haini' diyerek hakaret ettiği iddiasıyla dava açar. Bu dava çok büyük yankılar uyandırır. Davadan dolayı da çok tepkiler toplar. Dava sonunda Sabahattin Ali'de görevden alınır. Yani kullanılmış ve işi bitmiştir. Gazetecilik yapmak için İstanbul'a gider. Burada La Turquie ve Yeni Dünya gazetelerinde yazar ama 1945 yılında Tan olayında bu gazeteler tahrip olunca işsiz kalır. Siyasi mizah dergileri çıkartır. Dergilerin adlarındaki Paşa kelimesi ile İsmet İnönü ile dalga geçtiği iddiası ile dergiler kapatılır. Dergilerde çıkan yazılardan dolayı hakkında soruşturmalar açılır. Bu yazılardan dolayı üç ay hapis yatar. Daha sonra bir başka yazıdan dolayı üç ay tekrar hapis yatar. Çıktıktan sonra iş ve yazacak basın organı bulamaz. Yurt dışına gitmek ister ama kendisine pasaport verilmez.

Bunun üzerine Ali Ertekin adlı bir kişi ile kendisini kaçırması için para karşılığı anlaşır. Ancak 2 Nisan 1948 yılında Bulgaristan sınırında cesedi bulunur. Ali Ertekin cinayetten yargılanır. 'Milli duygularını tahrik ettiği için' öldürdüğünü itiraf eder. Bu tahrik indirim sebebi olarak kabul edilir ve dört yıl ceza alır. Sabahattin Ali'nin ailesi, Kırklareli'de Milli Emniyet tarafından sorgulanırken öldürüldüğünü iddia eder fakat bir sonuç çıkmaz.

O günleri ve hükümet tarafından kullanılan Sabahattin Ali'nin o dönemdeki tavırlarını ve karakterini, Aclan Sayılgan şöyle anlatır:

Kişiliğindeki sululuğu açıklamaya yetecek bir olayı anlatmadan edemeyeceğim. Alman yenilgisi hızlanmıştı. Bir gün konservatuar öğrencilerinden birini, okul müdürlüğünün odasına davet eden Sabahattin Ali, oda penceresinden görünen bir ağacı öğretmen arkadaşına gösterir: 'Kızılordu buraya geldiği zaman, seni bu ağaca asacağım. Bu ağacı iyi belle!' der. Sahi, Koministler 1944 - 1945'de Kızılordu'nun Türkiye'yi işgal etmesini bekliyorlardı.
1945 - 1946 Ankara'sında kahvehaneler, meyhaneler şu veya bu dergicilikte bir iki şiiri yayınlanmış büyük (!) şairler (!) ile yazarcılık oynayanlarla doluydu. Herhangi bir yabancı dil bilmedikleri halde 'mütercim' geçinen, geçinmek şöyle dursun Eğitim Bakanlığı klasikleri arasında çıkmış kitaplarıyla eser sahibi olmuş aydınlar, meyhanelerin hoş havasına ayrı bir revnak katarlardı. Sovyetlerin gelecekteki zaferlerine kadehler kaldırılırdı.'

Solcular daha sonrakiler gibi, çoğunlukla Sovyet Rusya hayranıydılar. Vatan duygusu olmayan liberal aydınların Amerika, Fransa veya İngiltere taraftarlığı ve hayranlığı gibi, Solcular da Sovyet Rusya taraftarı ve hayranıydılar. Çoğunluk böyle düşündüğü için, Komünizm, Marksizm karşıtı aydın bakımından konu, eski Çarlık Rusyasının yayılmacı politikasının devamı olarak görülüyordu.

İşte yakın geçmişimizin önemli düşünürlerinden Gökbilge Atsız Ata ve arkadaşlarının, komünizm karşıtlığı, bir yandan komünist düşüncenin milli değerler ve Türkçülük yani Türk Milliyetçiliği ile ters düşmesi, diğer yandan Sovyet Rusya'nın yayılmacı ve Solcuların Sovyet Rusya hayranı olmaları idi. Öyle ki, bağımsızlık düşüncesini kaybetmiş biçimde Kızılordu'yu bekliyorlardı. Hâlbuki ha Amerika, ha Rusya, ne fark ederdi! Bunlar bağımsızlığı düşünemeyen mandacı kafalardı!

Atsız Ata, 'Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferleri' adlı kitabında Sabahattin Ali ile tanışmasını ve o dönemi şöyle anlatır:

'İstanbul Erkek Öğretmen Okulu'nda öğrenci olan Sabahattin Ali'yi burada tanıdım. Sırası gelmişken şunu da söyleyeyim ki bu kişinin ikinci adı Ali'dir. Âli değildir. Oysa genellikle adı Sabahattin Âli şeklinde yazılıp, söylenmektedir. Bu genel yanlış halk efendimizin Hasan Âli ile Sabahattin Ali'yi birbirine karıştırmasından veya onları akraba ve hatta kardeş sanmasından doğmaktadır.

Sabahattin Ali konuşkan, şaklaban ve komiksel bir gençti. Daima abartılı ve yalanla karışık konuşurdu. Şairdi de. Zaten bizim memlekette şair olmayan kim var? Şairlerle şair adaylarının toplamı Türkiye'nin nüfusundan daima yarım milyon fazladır. Çünkü ana karnında bulunan yarınki vatandaşlar da birer şair adayıdır.

Sabahattin Ali okulunu bitirdi. Bir köye öğretmen gitti. Tatilde İstanbul'a döndüğü zaman ben Yüksek Öğretmen Okulu'nda edebiyat öğrencisi idim. Biz tatilde de okulda kalırdık. Sabahattin Ali beni bir iki kere ziyaret etti ve ikinci gelişinden sonra bütün arkadaşlarımla senli benli oldu. Laubali idi. Geveze, zevzek, boşboğaz bir çocuktu. Zannederim Bulgaristan'a kaçarken öldürülmesinde de bu boşboğazlılığın rolü vardır. Zeki ve çalışkan olmakla beraber ruh bakımından çok zayıftı. Ahlâk ve şeref duygularına gülerdi. Vatan ve şeref için ölüp tarihe geçmiş olanlara 'lâyemut enayiler' = ölümsüz enayiler derdi. Bir şeyler olmak isterdi. Bütün iradesiz insanlar gibi yükselmek için alçalmaya her an hazırdı.

Bütün zayıf ve tatmin olunmamış insanların başına gelen şey, sonunda Sabahattin Ali'nin de başına geldi. Felaketinin suçunu topluma yükleyerek topluma düşman oldu ve onun ayakta durmasını sağlayan değerlere saldırdı. Konya ortaokuluna Almanca hocası olarak tayin ettirmeye muvaffak oldu. Boşboğaz olduğunu söylemiştim. Bu huyu dolayısıyla sırlarını orada da herkese okuduğu için sonunda ihbar edilip hapse girdi. Öğretmenlikten çıkarıldı. Hapisten çıktığı zaman artık kelimenin bütün kapsamıyla komünist olmuştu.

Buna rağmen öğretmen olmak için yine Eğitim Bakanlığına başvurmaktan geri kalmadı. O zamanın bakanı Hikmet Bayur: 'Eski kanaatlerini değiştirdiğini bize ispat etmezsen sana iş veremeyiz.' demiş. O da fikrini değiştirdiğini göstermek için 'Varlık' dergisinin 15 Ocak 1934 tarihli 13. sayısında 'Benim Aşkım' diye bir şiir yayınladı. Dört dörtlükten ibaret olan ve:

Kısacası: Gönlümü verdim ulu Gaziye,
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.

Diye biten bu şiir (!) Sabahattin Ali fikrini değiştirmiş, Hikmet Bayur da onun fikir değiştirdiğini kabul etmiş oluyordu. Onu tekrar göreve atadılar. Bundan sonra Sabahattin'i pek seyrek görür olmuştum. Her görüşmemiz uzun tartışmalara ve aramızın biraz daha soğumasına sebep oluyordu. Nihayet 1939'larda içini dışına vuran hikmeti yumurtladı. 'İçimizdeki Şeytan' romanıyla, sanata siyaseti sokarak milliyetçiliği batırdı. Romanında, milliyetçi gözüken insanların topyekûn yabancı devlet ajanı olduğunu göstererek cibilliyetini açığa vurdu. Halk partisinin organı olup, Falih Rıfkı Atay'ın idare ettiği Ulus gazetesinde yayınlanan bu roman, kitap şeklinde çıkınca beni uyardılar, okudum. 1940 Temmuz'unda 'İçimizdeki Şeytanlar' adlı broşürle cevap vererek Sabahattin Ali'ye vuruşma teklifi yaptım.

Halk partisi ona: 'Yürü ya kulum' dedi. Ankara Devlet Konservatuarı gibi bir yüksek okulun profesörlük demek olan öğretmenliğine kadar yükseltti. Hasan Âli Yücel’in Eğitim Bakanlığı zamanı, Sabahattin Ali’nin yıldızının parladığı devir olmuştur. Milli şef konservatuarına sık sık geliyor ve Sabahattin Ali’yi iltifatlara boğuyordu. Fakat iltifatlar onu azdırıyor, Rus elçiliği tarafından da ziyafetlere çağrılıyordu. Sonu malûm: Hasan Âli Yücel’in, Falih Rıfkı Atay’ın ve Milli Şefin bana karşı ve bize yani Türkçülere karşı koruyup desteklediği Sabahattin, Bulgaristan’a kaçarken sınırda öldürüldü.’
‘(1927) Nesil ve köken meselesinin tartışıldığı bir günde kendisinin Rum, çünkü babasının Oflu olduğunu âdeti üzerine sırıtarak söyleyivermişti.’ Atsız, ‘İçimizdeki Şeytan-En Sinsi Tehlike- Hesap Böyle Verilir, s.11’

‘İlkokul öğretmeni olarak kalmak istemiyordu. Yükselmek, büyük işler yapmak, meşhur olmak istiyordu. Fakat bu kadar yükselmek için gereken maddi ve manevi kuvvet kendisinde olmadığından ruhunda derin bir yas duyuyor, insanlığa hınç besliyor ve bu hınç doğal olmayan bir durum alıyordu’ Atsız, ‘İçimizdeki Şeytan-En Sinsi Tehlike- Hesap Böyle Verilir, s.12’

Atsız, Orhun dergisinin Mart 1944 sayısında, ülke gündemine adeta bomba gibi düşen bir açık mektup yayınlar. Mektup, Saraçoğlu’nu Türkçü bir başbakan olarak gördüğünü açıklaması ile başlar. Onun 5 Ağustos 1942’de yaptığı konuşmasına değinir. Bu konuşmanın Türkçü çevrelerde sevinçle karşılanmış olduğunu ifade eder. Mektubun devamında, komünistlerin taşkınlıklarını ve bunların fikir özgürlüğünü aştığını, öte yandan kadrolara yerleşmiş olan komünistleri açıklayabileceğini yazar.

Atsız birinci açık mektuptan sonra ikinci açık mektubu yayınlar. İkinci açık mektupta, kadrolara yerleşmiş bulunan bazı komünistleri, adını vererek ihbar eder. Bu kişiler şunlardır: Sabahattin Ali, Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celal, Ahmet Cevat. Atsız, yazıda Ahmet Cevat’ın Pavloviç’e, Mustafa Suphi’nin öldürülüşüyle ilgili olarak gönderdiği mektubun metnini de aktarır. Ahmet Cevat bu mektupta, Mustafa Suphi’yi öldürenleri ‘cellat’ olarak tanımlar ve bu cellatların öldürülmesini ister. Yazıda Sabahattin Ali’den ‘bu vatan haini’ diyerek onun ceza aldığı şiirinden iki mısra aktarır: ‘İsmet girmedi mi hâlâ hapse, Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?’ Oysa Kel Ali denilen kişi, ‘Ayvalık’ta Yunana ilk kurşunu atan alayın kumandanı Ali Çetinkaya’dır.’ İşte Atsız Ata bu şekilde hem milletin parasından maaş alıp hem de milletin geçmişine küfür eden ve komünistliği savunan Sabahattin Ali’yi eleştirir.

Tek parti rejiminin baskısı altında o yıllarda adeta nefes dahi alamaz bir hâle gelmiş memlekette başbakana açık mektup bir bomba etkisi yaptı. Nitekim tehlikeyi büyük bir cesaretle ortaya koyan ve yerli kızıllardan birkaçının maskelerini indiren kişi Hüseyin Nihal Atsız’dır. Açık mektupları okuyanlar tarafından çoğaltılıp, yurdun dört bir köşesine yollanması sonucunda da Türkiye 1944 baharında, komünizm aleyhine kaynayan bir kazan haline geldi. Bunun sonucu olarak, başta İstanbul, Ankara olmak üzere yurdun birçok yerinde komünizm aleyhine hareketler başladı. ‘Bünyamin Saraç, 1944 Türkçülük Olayı ve Başvekil Saraçoğlu’, 3 Mayıs 1944 50. Yıl Türkçülük Armağanı, Akademi Yay. İzmir, 1994,s.171’

Atsız’ın Orhun dergisinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yayınladığı açık mektuplardan sonra, mektuplardan rahatsız olan Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, hemen milli eğitim teşkilatına bir genelge yayınlar. 4 Nisan 1944 tarihli söz konusu genelgede Atsız’ın açık mektuplarının etkisini yok etmeye çalışır. ‘Müftüoğlu, Milli Şef Döneminde Çankaya’da Kâbus, s.51’

Çünkü Hasan Âli Yücel, hümanist ve filhelenist düşünceyi eğitime yerleştirmeye çalışan biridir. Bu amacı için Solcuları da enternasyonalist fikirlerinden dolayı kullanmıştır. Onun zamanında milli eğitime çoğunlukla Solcular alınmış ve Türklük, Türkçülük dışlanmıştır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çİ-Çİ
Deli Sarı
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.343



« Yanıtla #5 : 26 Eylül 2017, 14:39:08 »

Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in yayınladığı 4 Nisan 1944 tarihli genelgede Türkçüler, ‘ifratçılar’ ve ‘kökü dışarıda fikirler’ olarak gösterilmiştir. Genelgenin söz konusu kısımları şöyledir:

‘… Kökü dışarıda ve ya içerde olsa bile düşünüşlerde ifratlı ve taassuplu oluş milli prensiplerimize aykırı ve vatanımıza, milletimize, cumhuriyetimize aykırıdır….Türk çocukları….Bu gibi etkilere kapılmaktan çok uzaktırlar. …..Türk öğretmenlerine düşen görev önemlidir: Bu ifratlı telkincilerin her türlüsüne o temiz ruhları açık bırakmamak (tır) …..Bizim inandığımız fikir temelleri Cumhuriyet Halk Partisi’nin programında yazılı olan esaslardır…..Partiye esas olan bütün ilkeler Kemalizm yoludur. Biz vatan deyince ancak C.H.P programının şu tarifini almış bulunuyoruz: Vatan Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ile topraklarının derinliklerinde varlığını koruyan eserleriyle yaşadığı bugünkü siyasi sınırlarımız içindeki kutsal yurttur……Millet deyince biz ancak şu anlatışa bağlıyız: Millet, dil, kültür ve ülkü birliğiyle birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği toplumsal ve siyasi bir bütündür.’ ‘Irkçılık Turancılık, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yay, No:4, Ankara 1944, s.229 – 231’

Bu genelge üç gün sonra Hasan Âli Yücel tarafından Atsız’ın öğretmenlik görevine son verilir. Atsız, 7 Nisan 1944’de Boğaziçi Lisesi’nden ayrılmak zorunda kalır.

Hasan Âli Yücel daha sonra yayınladığı ‘Davam’ adlı kitabında bu konuyu saptırır ve şöyle yazar: ‘3 Mayıs 1944 günü Ankara’da yapılan miting sonucunda yapılan soruşturmadan sonra görevine son verilmiştir’ ‘Hasan Âli Yücel, Davam, İş Bankası Yay, İstanbul, 2011,s.15’

Oysa dediğimiz gibi, Atsız’ın görevine genelgeden hemen sonra son verilir.

Atsız’ın mektupları ile Milli Eğitim’de yaptıkları ortaya çıkan Hasan Âli Yücel, Atsız’ı öğretmenlikten uzaklaştırmakla yetinmez ve yakın dostu Falih Rıfkı Atay ile görüşür. Hasan Âli Yücel ve Falih Rıfkı Atay, Atsız’a karşı dava açılmasını plânlar. Bunun için Sabahattin Ali’yi tahrik ve teşvik ederler. Falih Rıfkı Atay’ın başyazarı olduğu Ulus gazetesinin Hukuk Müşaviri olan avukat da Sabahattin Ali’nin avukatı olur.

Sabahattin Ali, bu gerçekleri, yani Atsız aleyhinde davayı Hasan Âli Yücel ve Falih Rıfkı Atay’ın ısrarıyla açtığını, daha sonra hem savcıya hem Orhan Şaik Gökyay’a itiraf eder: ‘Ben yapmayacaktım fakat Hasan Âli böyle istedi.’ der.

Atsız, ‘Sıfır’ başlıklı yazısında konuyu şöyle anlatır: ‘Sıfır, (yazıda Hasan Âli Yücel’e ‘sıfır’ diye hitap ediyor) o zamanki Başbakan Saraçoğlu Şükrü’ye yazdığım ikinci mektupla fena halde sarsıldı. Parti gurubunda da sert hücumlara uğradı. Hatta o gece sabaha kadar düşünüp, sigara içmekten zehirlendi. Çünkü bir yandan ‘ah ebedi şef, milli şef’ diye dalkavukluk etmek, bir yandan da bu iki şefi nazmen hicvettiği için mahkûm edilen Sabahattin Ali’yi himaye etmek, için hiçbir suretle tevil olunur şey değildi. Bu darbeyle sersemleyen sıfır ilk iş olarak Sabahattin Ali’yi benim aleyhimde dava açmaya kışkırttı. Arkasından da Boğaziçi Lisesi’ndeki öğretmenliğime son verilmesi için bu lisenin müdürüne bir kâğıt yazdı. Sabahattin Ali, davayı Sıfır’ın ve Falih Rıfkı’nın kışkırtmasıyla açtığını gerek Savcılığa, gerekse Orhan Şaik’e söylemiştir.’ ‘Atsız, ‘Sıfır’ Kür Şad Dergisi, Temmuz 1947, sayı 4-5, Atsız, Basılmayan Makaleler, Togan Yay. İstanbul, 2012,s.199’

Zekeriya Sertel, İnönü dönemindeki istibdatı ve basının durumunu şöyle anlatır: ‘İnönü, Cumhurbaşkanlığına geldikten sonra diktatörlüğü artırdı, tek millet, tek parti, tek şef diye bir sistem kurdu. Millet o demekti, parti demek o demekti, bunun tek adı faşist diktatörlüğü idi, polis devleti idi. Amansız, insafsız bir polis devleti. Emniyet örgütü kuvvetlendirilmiş, genişletilmişti. Nefes almak olanaksızdı. Basın bile onun elinde ve onun emrindeydi. Resmen sansür yoktu. Ama bakanlar ve Basın Yayın Genel Müdürlüğü hemen her gün gazetelere direktifler verirdi. Bu direktiflere uymayanların gazeteleri kapanmak tehlikesindeydi. Bu durumdan bizler kadar, eskiden bakanlık edip sonradan açıkta kalmış Halk Partililer de şikâyetçiydi. Celal Bayar bunların başında geliyordu.’ ‘Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yay. İstanbul, 1977,s.235’

24 Nisan’dan itibaren bu dava ile ilgili olarak basına sansür getirilir. İzinsiz haber ve yazı yayınlanması yasaklanır. Ama bu yasağa rağmen, davanın kışkırtıcılarından Falih Rıfkı Atay’ın Atsız ve Türkçüler aleyhinde yazıları yayınlanır.
Basın yasaklarına dair talimatlar verilir. Talimatlardan sonuncusu şöyledir: ‘Gerek Cumhurbaşkanı Hazretlerinin nutku ve gerekse hükümetin ırkçılık hareketleri hakkında yayınladığı resmi tebliğler mütalaa edilirken son olaylarda şu veya bu devletin ilgisi veyahut yardımı olduğuna dair yazılar yazılması siyaseten zararlıdır. Ve olayda herhangi bir yabancı devletin ilgisi varsa bunun mahkeme arasında belli olacağı doğaldır. Sayın arkadaşlara önemle hatırlatırım. 20.05.1944, Genel Müdür Vekili İzzettin Nişbay’ ‘Kabacalı, Başlangıçtan Günümüze Türkiye’de Basın Sansürü, s.304’

Atsız, ‘İslâm Birliği Kuruntusu’ başlıklı yazısında, ‘Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır……Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden önce bunu sağlamış, bilgisizlik, ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan Araplara yüksek bir din ve ahlâk bilinci ile milli birlik düşüncesini aşılamaya çalışmıştır…….Bugün ise Arap dünyasında Türk düşmanlığı genelleşmiştir. Arap milliyetçiliği, kendilerinden Filistin’i koparan Yahudilere ve Araplar Yahudilerden dayak yerken kendilerine yardım etmeyen Türklere düşmanlık düşüncesi üzerinde kurulmuştur. Okullarında Türk düşmanlığı aşılanmaktadır. Beş altı Arap devleti birden bir avuç Yahudi’ye yenildiklerini unutarak bizden Hatay’ı almak hülyası peşindedirler. Nasıl kuzeyden iktisadi yönlü Moskof emperyalizmi olan komünizm geliyorsa, güneyden Mısırdan da dini yönlü Arap emperyalizmi olan Nurculuk gelmektedir. Türklük bakımından komünizmle nurculuğun hiçbir farkı yoktur. İkisi de Türk Milletini ve kültürünü yok etmek için uğraşmaktadırlar. Biri Arapçılık davasıdır. Bunun farkında olmayan binlerce şuursuz Türk bu iki düşman ülkünün kucağına kurtarıcı diye atılmaktadır. Kıbrıs’ta Türkleri yok etmek için çalışan Rumlara Müslüman Mısır’ın silah yardımı yaptığı radyo tarafından resmen açıklanmıştır. Buna rağmen hâlâ İslâm kardeşliği ve İslâm birliği kuruntusu peşinde koşan beyinsizler varsa, gerçek Türkler, o gibilerin kasıtlı veya kasıtsız millet haini olduğunu bilmelidir.

Millet ve vatan haini olmak için mutlaka askeri sırları çalarak para ile düşmana satmak icap etmez. Kendi milletinin düşmanlarına hayranlık beslemek, onların davasını gütmek, kendi kültür ve mazisini inkâr etmek de hainliktir.

İslâm birliği ve kardeşliği kuruntudur. Dinin baş unsur olduğu çağlarda bile gerçekleşmemiştir. Bundan sonra, araya bu kadar ihanet ve düşmanlık girdikten sonra asla gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşecek olan birlik İslâm Birliği değil, Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar Türk Birliği olacaktır.’ ‘Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken, 1964,sayı: 4

Şimdi günümüze gelelim ve Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, ‘Bu zamana kadar yapılmış en bilimsel müfredatı yaptık’ dedi. Nerede dedi? – Ak parti Gençlik Kolları Başkanlığınca parti genel merkezi fuaye salonunda. Çalıştay yapılıyor, bu yapılan çalıştaya önerilerde bulunan kurum ve kuruluşlar kimlerdir? Yenilenen müfredata ilişkin ne demiş? ‘Bütçeden en büyük payın eğitime ayrıldığını, bu payın AK Parti hükümeti döneminde arttığını, kaliteli eğitimi çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak için kaliteli insanlara, nitelikli bilim adamlarına, bilgiye sahip olmak lâzım olduğunu, eğer nitelikli bilgiye sahip değilseniz, tam bağımsız olamazsınız, bilgiden ürün elde edecek, bilim adamınız da yoksa o ülke tam bağımsızdır diyemezsiniz. Bu zamana kadar yapılmış en çağdaş, en demokratik ve en bilimsel müfredatı yaptıklarının altını çizdi.’

Yeni müfredatta İslâm hukuk dedikleri şeriat hukuku getiriliyor. Milli eğitim bakanlığı uzunca bir süredir müfredat yenileme çalışmaları yapıyor. Din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi dışındaki diğer derslerin taslak müfredat programlarını açıkladı ve bunları tartışmaya açtı. Milli devlet olmak yerine Sünni İslâm biçimi bir ümmet toplumu, İslâm inanç ve kültüründe sahabe kavramı ki, ihtilaflı bir meseledir. Çünkü Hanbelîlikte ve Şii’likte Muaviye ilenerek anılırken, Sünni mezhebinde Muaviye, Peygamberin arkadaşıdır. Ayrıca Alpaslan Durmuş, 21 Haziran’da Talim Terbiye Kurulu Başkanı, Eğitim Bilişim Ağı ‘EBA’ üzerinden yaptığı söyleminde din dersine, İslâm hukuku yani Muamelat ‘davranış’, Ukubat ‘ceza’ hususlarının eklendiğini açıklamıştı. İslâm ve sosyal hayat, İslâm ve hukuku ceza ve suçları, Tasavvuf konuları, İslâm ve ekonomik hayat, helâl kazanç, karzı hasen, intak kültürü gibi başlıklar eklendi. Din öğretimi genel müdürlüğü öğretmenleri içeriği nasıl yönetecekleri konusunda yönlendirdi. Buna göre ibadetlerle ilgili yaygın yer alan ünitelerde fıkhı yorumların uygulamalarına da yer verecekler. Öğrencilerin ibadet mekânlarını tanımaları için çevresel imkânlardan yararlanmaları istendi. Konuları işlerken ayet ve hadislerden örnekler vermeleri salık verildi. Peygamberin hayatı konulu ders yeniden düzenlendi. Dokuzuncu sınıfta kronolojik işlenen ders, onuncu sınıfta tematik, 10, 11,12. Sınıflarda ‘Hadisten hayata’ ve ‘Bir sahabe tanıyorum’ konu başlıkları ilave edildi.

Müfredat ihtiyaçlar doğrultusunda değişmiş! Taslakta 53 dersin müfredatı değiştirilmiş. Bir insan için en çirkin şey esir olmuş olmasıdır. Sömürge ruhlu olmaktır. Gönüller ve zihinler sömürgeleştiyse, bir ülke, bir millet için en büyük fecaat budur. Sömürgeciler milli kaynakları aldıkları gibi değil, gönülleri ve zihinleri sömürgeleştirmeye daha çok önem verirler. Zira bir milletin gönülleri ve zihinleri sömürgeleştirilmişse, ebedi köle olmaya mahkûmdur. Örneğin Cezayir'de Fransa'ya karşı 2 milyon şehit verdiler. Sözde sömürge olmaktan çıktılar ancak bugün Fransa'ya daha çok bağımlıdır.

Niye? Fransa oraya gider gitmez, ilk yaptığı iş Arapçayı kaldırıp, eğitim dili olarak Fransızcayı koydu. Bunlar bir nesil sonra Arapçayı unuttular, kendilerini Fransız zannetmeye başladılar. Türkiye'ye de 1940'lı yıllardan bu yana bu yapılmaktadır. İsmet İnönü Amerika ile imzaladığı gizli anlaşmalarla Türk eğitimini Amerika'ya teslim etmiştir. Türkiye'de sık sık eğitimde değişiklikler olur. Müfredatta yazı öğretme teknikleri vb. pek çok değişiklikle eğitim baş aşağı gider. Deniyor ki, Amerikan danışmanları idare eder. Sık sık değişen bakanlık içinde olan biten bu pespayelikten haberi olur mu? Dünyada en berbat ortaokul, lise eğitimi olan ülke Amerika'dır. İşte böyle bir ülkenin danışmanları Türkiye'nin eğitimi milli ve dünyanın en iyi eğitimi iken, bilhassa 1940'lı yıllardan itibaren dünyanın en rezil eğitimi haline getirdi, kendisinin eğitimi gibi, niye buradan bir kimse çıkıp, 'Yahu sizin ülkenizin eğitiminin ne halde olduğunu herkes biliyor, siz önce kendi eğitiminize bakın, düzeltin de' demiyor.

Başkalarının deneyimlerinin bizi oluşturmasından ne zaman vazgeçilecek? Kendini saymayı, değerli bulmayı ve sevmeyi ne zaman öğrenecek? Fullbringht antlaşması, onun bunun kaktığı, ittiği, sömürge gönüllü, sömürge zihinli olmak demektir. Bu eğitimi, bu kafaları, bu gönülleri bu sömürge sisteminden kurtarılırsa her şey değişir, düzeltilir. Dünyada ve Türkiye'de çok mühim kimseleri yetiştirmiş üniversitelerimiz mevcut idi. Hemen hemen hepsinin başına getirilen rektörler bu eski nitelikli durumunu kaybettirerek, gitgide eriyen, kaliteli kimliğinden sıyrılan müesseseler haline geldi.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 611



« Yanıtla #6 : 26 Eylül 2017, 15:23:16 »

MİLLİ EĞİTİM

Türkiye'de milli eğitim mekanizması iyi işlemiyor. Hala birçok ortaokul ve liselerde yarı öğretmenle, hatta bazen üç dört öğretmenle ders yapılması, pek çok ilkokulun tek öğretmenle idare edilmesi bunu gösteriyor. Orta öğretimdeki öğretmen eksikliğini oralardaki subay, doktor, eczacı, mühendis gibi meslek adamlarıyla kapatmaya çalışmak, tabii, hiç de verimli olmuyor. Sonuç şu:

İlkokuldan çıkanlar üçüncü sınıf seviyesinde, liseden çıkanlar ise Türkçeyi doğru yazmaktan aciz, milli tarih bilgi ve şuurundan mahrum, toplum görgüsünden uzak olarak yetişmiş oluyor. Çok zeki ve çalışkan olanlar, evlerinden ders yardımı görenler dışındaki gençler böylece yarım yamalak yetişiyor. Her yıl yüksek öğretim imtihanına giren 100.000, 150.000 genç bu seviye ile teste katılıyor ve her yıl 20–30 bin tanesinin dışındakiler başarı kazanamadığı için Bayazıd Meydanı'na çadır kurmak, bildiri yayınlamak, Ankara'ya yayan yürümek, Köprü'de yere oturarak vasıtalara engel olmak gibi gülünç davranışlar sanki bir çare imiş gibi tekrarlanıyor.

Üniversite ve yüksek okullara yığılmanın sebebi ortaokul veya liseden sonra çocuklara meslek öğretecek okulların yeterince bulunmayışıdır. Dünyanın her yerinde yüksek öğretim yapmak isteyenler, meslek sahibi olmak isteyenlere göre azınlıktadır. Bu hakikat bizde de yıllardır anlaşılmış olduğu halde, ilkokul, ortaokul ve liseden çıkacaklara türlü seviyelerde hayati meslekler öğretecek okullar açılamamıştır. Açılamayınca, liseyi bitirenler üniversiteye hücum eder olmuş, ondan da bugünkü acıklı sonuç doğmuştur.

Bundan başka Milli Eğitim'in politikası da çok sakat ve seviye düşürücüdür. İlkokulların ilk iki sınıfında, sınıfta kalmak usulünün ka1dınlması gayet yanlıştır. Bazı çocukların zekâları geç gelişir, başlangıçta başarı gösteremedikleri halde sonradan açılırlar. Zekâsı geç gelişen çocuklan, daha birinci sınıfın bilgisini kavramadan ikinci sınıfa geçirmek hem sınıfın genel seviyesini düşürür, hem de daha birinci sınıfın müfredatım kavrayamamış olan çocuğu büsbütün şaşırtarak gelişmesine engel olur. Hele tek öğretmenle idare olunan ilkokullardaki seviye tabii olarak pek düşük kalır, üstelik öğretmeni de yıpratarak hayattan bezgin duruma düşürür.

Orta öğretimdeki seviye düşüklüğü eski Eğitim Bakanlarından Saffet Arıkan'ın bir genelgesiyle başlamıştı. O zamanın öğretmenleri işi sıkı tutuyor, bilgisizliğe göz yummuyor, bu sebeple bazen bir
sınıfın yarısı bir dersten bütünlemeye kalıyordu. Saffet Arıkan, bir sınıfın bir dersten dörtte birinden fazlası bütünlemeye kalırsa öğretmeni başarısız sayar ve sorumlu tutarım deyince iş değişti. Sorumluluktan ödü patlayan öğretmenler bu sefer öğrencileri topyekûn sınıf geçirmeye başladılar. Seviye düşüklüğünün en mühim sebeplerinden biri bu oldu.

Şimdi de görülüyor ki 150.000 gencin hepsine yüksek tahsil vermek için akil almaz usullerin uygulanmasına geçilmiştir. Bunlardan en tuhafı mektupla öğretimdir. Mektupla yüksek tahsil vermek kaabilse bu iş radyo ve televizyonla daha da iyi yapılabilir. Hatta yeni metotlar bulunarak öğretmen, aradan büsbütün çıkarılıp devlet yüz milyonlarca lira maaş vermekten kurtulur. Ama ne yapalım ki bunlar hayal‐i muhaldir...

Mektupla öğretim bazı çok zeki ve ön bilgileri kuvvetli gençler için yapılabilir. Fakat bunlar beş on kişiden ibarettir. Üç gün içinde mektupla öğretim için başvurduğunu 17 Ekim 1974 tarihli Milliyet'ten öğrendiğimiz 80.000 kişi arasında bu ayarda 80 kişi çıkar mı? Çıkamaz... Bu 80.000 kişi yüksek öğretim oyunu oynayacak, birer yüksek tahsil diploması alarak avunacak, Milli Eğitim idaresi de başarısıyla kim bilir ne kadar övünecektir.

Fakat olmaz... Olmaz... Kendimizi aldatmayalım. Bu iş peri değneği ile çözümlenemez. İşi temelinden tutup yıllar sürecek bir plan hazırlamalıdır. Mesela:

1) Her ilkokulda en aşağı beş öğretmen bulunmalı, hatta bunlar arasında da ihtisas bölümü yapılmalıdır.
2) Bütün öğretmenleri sağlanmadan ortaokul ve lise açılmamalıdır.
3) Ortaokullara ihtisas öğretmeni sağlamak için iki sınıflı eğitim enstitüleri açılmalıdır.
4) Okulsuz köylere tek öğretmenli okul açarak istatistik kabartmak yönüne gidilmemelidir. Tek öğretmenli okul çat pat kitap heceleyen çocuk yetiştirmekten başka işe yaramadığı gibi başka okulların öğretmenlerinden birini çalmış olarak o öğrencilerin normal yetişmesine engel olmaktadır.
5) Ortaokullardan yabancı dil dersi kaldırılarak boşuna zaman harcanmamalı, yabancı dil öğretimini lisede yoğunlaştırarak bu üç yılda her gencin, az da olsa, yabancı bir dil öğrenmesi cihetine gidilmelidir.
6) ilk ve ortaokullarda tarih ve coğrafya olarak, yalnız Türk tarihi ve Türk elleri coğrafyası okutmalı, çocuğun zekâsını boşuna yormamalıdır.
7) Liselerin birinci sınıfından itibaren edebiyat, matematik, fizik‐kimya ve biyoloji bölümleri ayrılarak çocukların sevdikleri branşlarda iyi yetişmeleri sağlanmalıdır.
8 ) İlkokuldan lisenin sonuna kadar Türk grameri ve tarihi ciddi şekilde okutularak anadilini ve tarihini bilmez cahiller yerine milli kültürle parlatılmış gençler yetiştirilmelidir.
9) Yurttaşlık bilgisi bütün ortaokul ve liselerde programa konmalı, bu dersin içine bugün sözü çok edilen ahlak dersi ve fazla olarak umumi görgü de eklenmelidir.
10) Yüksek öğretim görenleri öğrenimlerinin ehli olarak yetiştirmek için önce hoca hazırlamak lazımdır. Ankara veya İstanbul’daki profesörlerin haftada iki defa uçakla başka şehirlerde kurulan sözüm ona üniversitelere giderek ders vermesiyle üniversite mezunu yetişmez, yetişemez. Şu kadar üniversitemiz var diye kendimizi aldatmayalım. Önce kabiliyetli asistanları gerekli ülkelere, en az iki yıl için yollayıp yabancı dil bilgilerini sağladıktan sonra şu veya bu şehirde bir fakültenin ilk sının açılır. Kabiliyetli asistanları bazı kıskanç profesörlerin kaprisine kurban etmemek için tedbir alınmalı.
11) Üniversitelerin verimli olması, profesörlerin eser vermeyerek dış ülke seyahatleri ile gönül eğlendirmemesi için üniversitelerin muhtariyeti kaldırılmalı.
12) Rektörlük ve dekanlık sadece idari bir iş olduğu için rektör ve dekanlar hükümet tarafından, profesör olmayan idareciler arasından seçilmeli. Profesörler sadece kendi aralarından bölüm başkanı seçerek sırf öğretim ve ilmi eser yaratmak işiyle uğraşmalı.
13) Çalışkan ve bilgin profesör ve doçentlerin eserini sıra bekletmeden en mükemmel şekilde basmanın yolları bulunmalı ve onları dış ülkelere kaçırmamak için maddi bakımdan tatmin olunmaları sağlanmalı.

Böyle yapılmaz da her nahiyede lise, her şehirde fakülte açmak yoluna gidilir, bütün lise mezunlarını üniversiteye alacağız diye bula bula mektupla öğretim yapmaya kalkışılır, bir köyün iki üç yüz çocuğunu tek öğretmenle idare etmeye bakılırsa sonuç berbat olur.

Bugün Türkiye nüfusunun % 70'i okuyor ama buna okuma denemez. Yazı işaretleri şöyle dursun, yanlışsız satır yazamayan insanlar, büyük harfin nerde kullanılacağını bilmeyen üniversiteliler varken
Milli Eğitim başarı sağlayamamış demektir. Başarı için, bugün bol bol ziyan edilen başarılı adamları subaşlarına getirip sert tedbirler almak daima ‘‘ Türkçü’’ kafa ile düşünmek lazımdır.

Ötüken, 1974, Sayı:11 (Gök Bilge Atsız Ata)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 611



« Yanıtla #7 : 26 Eylül 2017, 15:46:26 »

Bir insan için en çirkin şey esir olmuş olmasıdır. Sömürge ruhlu olmaktır. Gönüller ve zihinler sömürgeleştiyse, bir ülke, bir millet için en büyük fecaat budur. Sömürgeciler milli kaynakları aldıkları gibi değil, gönülleri ve zihinleri sömürgeleştirmeye daha çok önem verirler. Zira bir milletin gönülleri ve zihinleri sömürgeleştirilmişse, ebedi köle olmaya mahkûmdur.

Muhteşem bir konuyu kaleme aldınız. Çok güzel özetlemişsiniz.. Sizi ulularım Çi-Çi. Var Olun...

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TÜRKÇÜGÖKHAN
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 351


%100 Türk!


« Yanıtla #8 : 26 Eylül 2017, 22:30:46 »

Atsız Ata'nın, Türk gençliğini ''gevşeklikten uzaklaştırmak'' ve ''kahraman yetiştirmek'' için eğitimde yapılmasını düşündüğü değişiklerin başında, üniversite eğitimine kadar kızların ve erkeklerin bir arada eğitim görmelerinin yasaklanması gelmektedir.
Birde kadın öğretmenler erkek talebeye ders vermemelidir.

Bazı kendini bilmez Türkçüler, Atsız'ın bu görüşlerini geri kafalılık olarak  yorumluyorlar. Halbuki Atsız Ata'nın görüşleri gayet doğrudur. Okullar askeri kışladan farksız olmalıdır. Sonuçta ağaç yaşken eğilir. Türk çocuklarına ufak yaşta disiplini aşılamalıyız.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Ben ve milletim Tanrı'nın kırbacıyız. Tanrı yoldan çıkan milletleri cezalandırmak için bizi gönderir.
Çİ-Çİ
Deli Sarı
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.343



« Yanıtla #9 : 26 Eylül 2017, 22:32:27 »

Atsız Ata'nın, Türk gençliğini ''gevşeklikten uzaklaştırmak'' ve ''kahraman yetiştirmek'' için eğitimde yapılmasını düşündüğü değişiklerin başında, üniversite eğitimine kadar kızların ve erkeklerin bir arada eğitim görmelerinin yasaklanması gelmektedir.
Birde kadın öğretmenler erkek talebeye ders vermemelidir.

Bazı kendini bilmez Türkçüler, Atsız'ın bu görüşlerini geri kafalılık olarak  yorumluyorlar. Halbuki Atsız Ata'nın görüşleri gayet doğrudur. Okullar askeri kışladan farksız olmalıdır. Sonuçta ağaç yaşken eğilir. Türk çocuklarına ufak yaşta disiplini aşılamalıyız.

Katılarak,

Kaldı ki, askeri eğitim verenler subay olmalıdır. Sivil olmamalıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.249 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.