TARİHİ ROMANLAŞTIRAN ADAM(Romancı Atsız)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Ocak 2020, 19:54:51


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: TARİHİ ROMANLAŞTIRAN ADAM(Romancı Atsız)  (Okunma Sayısı 12158 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 13 Mayıs 2010, 22:02:45 »

TARİHİ ROMANLAŞTIRAN ADAM
 Romancı Atsız
   Atsız’ı tanıtan kitap, ansiklopedi ve dergilerde onun fikir adamı tarafı öne çıkarılmış, sanatkâr yönü hep gölgede bırakılmıştır. Şairliği de romancılığı da hak ettiği ölçüde ve yeterince incelenmemiş, haklarında gerekli hükümler verilmemiştir. Türkçülüğü suç sayan bir zihniyetin Türk edebiyatına nicedir hâkim olması Atsız’ın edebiyat dünyasının dışına itilmesinin sebeplerinin birincisi sayılabilir. Ancak sevenlerinin de onun sanatkâr yönünü irdeleyen eserler vermekten yana görevlerini yaptıklarını söylememiz mümkün değildir.
   Atsızın sanatkâr kişiliğinin en önemli ürünleri romanlarıdır. Altı romana imza koyan yazarın bilhassa tarihi roman dalındaki başarısı görmezden gelinmiştir. Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor ve Deli Kurt adlı üç tarihi roman yazmış bulunan Atsız, sağlam tarih bilgisi, Türkçeye hâkimiyeti ve sağlam tekniğiyle türünün en güzel örneklerini kazandırmıştır edebiyatımıza.
   Atsız, bu romanlarıyla 1923 sonrası oluşturulmaya çalışılan milli kimliğin tasarımına Orta Asya coğrafyasındaki değerlerimizin de taşınmasını amaçlamıştır. Bu kimlik inşasının ya da ihyasının gayretleri Tanzimat’a kadar gider. İlk ciddi verileri derleyen ve sunan Ziya Gökalp’tir. Atsız eserleri ve mücadelesiyle bu kimlik dönüşümünün Türk tarihinden koparılmasına meydan okuyan ikinci büyük atılımdır.
   Ruh Adam romanı da edebiyatımızın ilkleri arasında sayılabilir. Gerçeküstü anlatımları ve iç hesaplaşmaları sağlam bir teknik ve anlatımla sunulan bu roman da maalesef hak ettiği ilgiyi ne okurlardan ne de eleştirmenlerden görememiştir. Atsız roman sanatı hakkındaki düşüncelerini bize Bozkurtların Ölümü romanının başına koyduğu Romanın Hikâyesi başlıklı giriş bölümünde söylemiştir:

Çünkü hakikaten bir roman yazmak üzereyim. Hem de öyle bir roman ki hayatın bizzat kendisini aksettirecek. İçinde hem romantizme, hem de realizme yer olmakla beraber bizzat hayatın akışından ayrılmayacağım ve buna olduğu kadar tarihe de sadık kalacağım. Bir roman ki size 1300 yıl öncesini yaşatacak ve birbiri ardınca sahneye çıkan kahramanlar günümüze kadar gelecek. Bir roman ki içinde yalnız bir tek kahraman bulunmayacak. İçindeki her şahıs, tıpkı hayatta olduğu gibi başlı başına bir kahraman olacak. Romantiklerin de, realistlerin de eserlerinde daima bir tek iskelet var: Romanın kadın ve erkek iki kahramanı arasındaki aşk macerası, hâlbuki benim kitabımda yüzyılların akışı bulunacağı için bir tek  maceraya, hele on binlerce romanda tekrar edile edile  artık pek bayağılaşan, müptezel olan aşk hikâyelerine saplanıp kalmama imkân yok. Bu, yepyeni bir tip roman olacak.
Benim kitabım, realitedir diye insanların fizyolojik bütün hareketlerini en ince teferruatına kadar imadan, hatta teşhirden çekinmeyen eserlerden olmayacak. Maddî hayattan ayrılmayacağım. Ama son günlerin bazı telif eserlerinde moda olduğu üzere en basit ve tabiî, fakat nezih olmayan konuları kitabıma yüklemeyeceğim. Bir psikolog nasıl her meselenin hangi ruhî amille işlendiğini düşünür, bir hekim nasıl bir hastalığın hangi sebeple başladığını bulmağa çalışırsa, ben de  tarihle çok uğraştığım için olacak milletlerin hareket hatlarının neye dayandığını aramakla çok vakit geçirdim. Şu muhakkak ki bir milletin münevverleri de, halk tabakası da işlenmeğe çok elverişli. Bunun için de en iyi şey, yani en iyi araç eserler olabiliyor. Bir aralık Almanya’da intihar edenlerin birçoğunun cebinde Verter’in bulunduğunu bilmiyor musunuz? Bizdeki hamasetin yüzyıllarca sürüp gitmesine de Köroğlu, Danişment Gazi, Battal Gazi gibi ilk müellifleri meçhul kahramanlık destanları sebep olmadı mı? Ben üslûpçu ve yazıcı olmadığım için bu işin ne dereceye kadar üstesinden geleceğimi bilemem. Nasıl basit bir köy hekimin sessiz çalışmaları, kimse farkına varmadan, sağlık istatistiklerinde bir yekûn tutarsa, nasıl bir piyade bölüğünün savaşı kesin sonucu hazırlayan sebepler arasında yer alırsa, ben de eserimle milli terbiyemiz için kendimce faydalı saydığım bir hamle yapacağım.

Nihal Atsız, edebiyat ve sanatta asıl sözünü, “tarihi” romanlarında söylemiştir. Tarihçi olan, özellikle eski Türk tarihi ve hayatı, destanları ve kahramanları üzerindeki derin bilgi sahibi olan yazarın bu birikimi tarihi romanlarına yansımıştır. Bu romanlardan Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor da Atsız, Göktürk Bengü Taşlarının bütününü çekici bir roman haline dönüştürmüştür. Türk tarihi romancılığında bir aşama olan bu iki eser, çok sevilmiş ve o ölçüde etkili olmuştur. Öyle ki romandaki kişi isimleri çocuklara ad olarak konulmuş, eski Türk diline ait birçok kelime de dillere yerleşmiştir. Bu romanlarda Atsız, Turan ideali, Türk soyunun yüceliği, kahramanları kutsama, millet uğrunda ölme, savaşçılık ve töreye yakışır aşklar gibi temaları, büyük bir ustalıkla işlemiştir. Bütün ayrıntılarının verilişiyle mükemmel olarak kurgulanmış bir tarihi dekor eşliğinde kahramanlık, adanmışlık, dostluk, devlet terbiyesi, millet sevgisi, soy bilinci, ahlaki erdemler, yüksek askeri disiplin gibi Türk milli karakterine ait özellikler sunulur okuyucuya. Edebiyat eleştirmenleri tarafından görmezlikten gelinen bu romanlar toplumda çığır açmış bir neslin yetişmesinde en önemli ilham kaynağı olmuştur. Bokurtlar’da, Türklük olgusunu, Orhun Kitabeleri çevresinde işleyen Nihal Atsız, üçüncü romanı olan Deli Kurt’ta, Türklüğü, Osmanlı Hanedanının saltanat kavgası çerçevesinden bakarak romanlaştırmıştır. Yıldırım Bayezid’in oğulları arasındaki taht kavgası ve devletin yeniden derlenişi masalımsı bir aşkın atmosferinde başarılı bir anlatımla ölümsüzleştirilmiştir. Ruh Adam romanı ise, Atsız’ın, kendini anlatmaya ve ruh tahlilleri denemeye önem verdiği romanıdır. Bu romanda Atsız, fikri ve beşeri yalnızlığın terennümlerini sunar okuyucusuna.
Atsızın tarihi romanları zamanın sürekliliğini sunan bir seri gibidir. Bu serinin tamamlayıcısı Ruh Adam romanıdır. Bozkurtlar romanı Urungu’nun kendini Ölüm Uçurumu’na bırakmasıyla bitmez. Bu batıya doğru yolculuğun başlangıcıdır. Bir millet kendi coğrafyasında dirilmiş ve batıdaki yeni vatanları için yola çıkmıştır. Roman okuyucu bu yüzden romanın bitmediği hissiyatıyla çevirir son yaprağını. Urungu, Deli Kurt romanında Murat olarak çıkar karşımıza. Aynı devamlılık tarihi bir roman olmasa da Ruh Adam romanının Selim Pusat’ında da hissedilir. Romanlardaki birçok ara olayda zamanın sonsuz akışı, hayatın ölümün başlangıcı olduğu, ölümün son olmadığı, kahramanların ölerek soylarına ve ülkelerine yaşama gücü ve zamanı kazandırdıkları anlatılır. Tarihin kırılma noktalarını anlatan Bozkurtlar ve Deli Kurt romanlarında zaman ölümle bitmez ve her ölüm yeni bir hayatın başlangıcını müjdeler. Ruh Adam romanında durum biraz daha farklıdır. Ölüm ve hayat çelişkiye düşmüşlerdir. Birinin içinden değerinin çıkması güçleşmiştir. Bu günümüz Türkiye’sinin büyük ülkülerini kaybetmesiyle eş anlamlı görülebilir.
Romanlarına bakıldığında görülür ki Atsız, bireysel anlamda ölümü kurtuluş ve huzura kavuşma olarak görür. Her üç romanda da aşk öyküleri ayrılık ve ölümle biter. Vuslat hayata bağlanmaktır ayrılık ise ölüm. Atsız, ayrılıkların adamıdır ve tavrı ölümden yanadır. Öte yandan millet hayatının devamlılığı ve sonsuzluğu tartışılmaz bir kabuldür onda. Bu bir çelişkiyi hazırlar Atsız’da: İdeallerle kişisel hayat arasındaki çelişki. Biri sonlu diğeri sonsuz. Ve atsız romanlarında ve fikri yazılarında tercihini ortaya koyar: Bireyi ululuk veren ölümdür milleti yücelten ise hayat.
Atsızın romanlarında üç kadın, Ay Hanım, Gökçen ve Güntülü, aynı ruhun farklı zamanlarda, ama benzer bedenlerde devamı niteliğindedir. Atsızın romanlarındaki üç erkek, Urungu, Murat ve Selim Pusat, aynı kahramanın farklı zamanlarda devamından ibaret gibi dururlar. Üç kadın, üç erkek, üç aşk… Aslında idealize edilmiş tek sevgili, tarihin destanlarından ruhunu almış bir erkek ve bir aşk… Her üç romanda da gözlerinde yeşil ışık bulunan kadınlar roman kahramanın iç yolculuğunu temsil ederler. Bu iç yolculuk hayatının gayesini “kutsal ülkü” olarak belirlemiş kahramanların ülkülerine layık olamama endişesiyle yaşadıkları suçluluk duygusunun ifşası gibidir. Her üç romanda da kahramanlar ölerek tarihin “ölümsüzlük” umanına karışırlar. Hayat yalnızlık ve ölüme taşır kahramanları, aşk sonsuzluğa. Bu gerçekle hayal arasındaki çelişkidir.
Atsızın tarihi romanlarında hatta Ruh Adam’da soyca Türk olan bir tek olumsuz kahraman yoktur. Bu eserlerde olduğu gibi hiciv romanlarında da karikatürize edilen kötü kahramanların tamamı dönmedir ya da yabancıdır. Ahlaken yüksek vasıflı olan Türk kahramanlar töreye, ahlaka ve devlet terbiyesine aykırı iş yapmazlar, yapsalar da kısa sürede pişman olurlar. Hepsi iyidir. Bu taraf tutuş Türk soyunun yüceliğine inanan bir millet sevdalısının romanında ancak tebessümlük bir kusur olabilir.
Atsız’ın altı romanından ikisi edebi değer açısından pek ilgi görmemiştir. Zaten onlar edebi ürün olarak tasarlanmaktan ziyade Tek Parti iktidarının yanlışlarını ve devletin gittikçe Türkçülük ilkesinden uzaklaşmasını tenkit için kaleme alınmış yergilerdir. Kahramanlıkları, adanmışlıkları ve ahlaki meziyetleri yüksek olan bu kahramanların özel hayatları ifşa edilmez. Bu onları yüceltmenin başka bir yöntemidir aslında. Bu ayrıntılar yazarın fikri yazılarındaki soycu-ırkçı yaklaşımının romanlarına taşınmasıdır.
Atsız’ın romanlarının sayısı altıdır. Bu altı romandan dördü (Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt, Ruh Adam) birbirini tamamlar niteliktedir. Yazarın roman sanatındaki ana ürünleri olan bu dört eserin incelemeleri okuyucuyu sıkacak “ilmi ayrıntı”lardan arındırılmış birer özet olarak bölüm sonunda sunulmuştur. Diğer iki roman ise, sembolik anlatımlı sıra dışı yergilerdir. Edebi kıymetleri açısından önemli oldukları söylenemese de yazarın mücadelesini anlamak açısından kıymetlidirler.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 13 Mayıs 2010, 22:07:03 »

TARİHİ ROMANLAŞTIRAN ADAM

Dalkavuklar Gecesi
Atsızın satirik ve sembolik romanların ilki Dalkavuklar Gecesi’dir. “Dalkavuklar Gecesi” adlı romanda 30’lu yıllardan itibaren, devletin milli mücadele ruhundan ve Türklük ülküsünden uzaklaştırılmasına sebep olan yöneticilere, bilhassa tek parti diktasının oluşturduğu baskı ortamında devlete sızan dönme ve devşirme taifesine yöneltilen yergiler öne çıkar. Bu eser çok değişik akisler yapmış ve Atsız’ın zaten çok olan düşmanlarının sayısını epeyce artırmıştır. Dalkavuklar Gecesi romanında Tek parti yönetiminin baskıları ve yanlışları, azınlıklara mensup dalkavukların devlet bürokrasisine sızışı, Zeki Velidi Togan’ın Türkçü ve Turancı tarih tezleri nedeniyle ayıplanışı, Atsız’ın üniversiteden atılışı sembolik bir anlatımla hicvedilir. Roman kahramanlarının isimleri tersinden okununca dönemin önemli isimlerinin adları görülür.
Olay, “Hatti” ülkesinin “Hattuşaş” şehrinde geçer. Tutaşil adlı kahraman bir askerin kralın etrafını saran dalkavuklarla mücadelesinin öyküsü anlatılır: Kumandan Tutaşil, Hatti ülkesindeki yabancılardan ve dalkavuklardan nefret etmektedir. Sarayın mahzeninde bulunan fıçılar içerisinde ne olduğu merak konusudur. Zehir zannedilen sudan sarayın esrarengiz kadını Hantilyas ve bazı esirler içerler. Kralın yeni doğan çocuğu için yapılan törende bütün davetliler önünde zehir içtiği sanılan kadın salona girer. Kadının ölmediği anlaşılınca kral da sudan içer. Fıçıların içinde ne olduğuna dair bütün dalkavuklar ve yabancılar türlü hikâyeler uydururlar. Asurlu Filozof İlânasam  Kral Subbiluliyuma’ya yıllar evvel bu suyun zehir olduğunu söylemiştir. Kimsenin ölmemesi hatta tadının hoş olması merakı artırır. Cüce şair İrdas suyun kralın ve kraliçenin yıkanması için kullanılan kutsal bir su olduğunu söylerse de içmesi istenince zehir olduğunu sanarak korkar. Hint Çingenesi olan Başhekim Ziza suyun sağlık tanrısının gözyaşları olduğunu iddia eder. Onun söylediğine de ikna olmayan Kral, Asur, Kalde, Frikya, Lidya, Kaska, Amurru, Mısır ve bütün ülkelerin krallarına mektuplar yazdırarak suyun ne olduğunu açıklayacak bilginler ister. Kumandan Tutaşil, Kaska ülkesinden bilginler çağrılmasına “düşman” oldukları gerekçesiyle itiraz eder ama kimse onu dinlemez. Aradan üç ay geçer. Uzak, yakın ülkelerden bilginler Hattutaş’a gelirler. Kral kendini fıçılardaki suyun tanrılar tarafından atalarına hediye edildiğine inandırmıştır. İlk söz Asurlu Filozof İlânasam’ındır. O dalkavuk tavrıyla kralı onaylar. İkinci sırada sözü alan Mısırlı bilgin de benzer sözleri tekrarlar. Cüce şair İrdas fıçılardakinin tanrıların hediyesi “tılsımlı su” olduğunu şiirlerle süsleyerek anlatır. Başhekim Ziza suyun tılsımının yanı sıra tanrı hediyesi bir ilaç olduğunu ilave eder söylenenlere. Hatti ülkesinin ünlü bilgini İkeznini tahammül sınırlarını aşan dalkavukluklara kızarak Kıralın huzunda yüksek sesle gerçeği açıklar: Fıçılardaki su şaraptır.   Bütün dalkavuklar İkeznini’nin üzerine çullanırlar. Kral, sessiz kalır. İkeznini kendisini tartaklayanlardan birini döver ve ülkeyi terk eder. İkeznini’nin ikazı sonucu değiştirmez. Bütün dalkavuklar bir olur Kral’ı ikna ederler. Karar verilmiştir artık o suya “şarap” denmeyecek “Tanrının krala gönderdiği tılsımlı su” olarak bilinecektir. Buyruğa rağmen fıçılardaki suyun şarap olduğu halk arasına yayılmıştır. Bunun sebebi Lidyalı bilgin Kâhin Şilkadır. Suyun şarap olduğunu oğluna öğretmiş, oğlu da bunu ağzından kaçırınca yargılanır. Yargı sonunda beraat etmiş ve fıçıdaki suya “şarap” deme yasağı kaldırılır. Kral Subbiluliyuma şaraba iyice dadanır ve memleket işlerini ihmal etmeye başlar. Eski vezirlerden şarap içmeyenlerin hepsini azleder. İlânasam, cüce İrdas, rahip İduskam, hekimbaşı Ziza, ikinci hekim Pilga vezir olurlar. Yalnız başkumandan Tutaşil şarap içmemekte ısrar eder. Kral ve vezirleri bir içki âlemindeyken Tutaşil, düşman Kaska’lar sınırı aşıp, Hatti ülkesini yağmaya başladıklarının haberini getirir. Ordu hazırlanır ve düşmanın üzerine gidilir. Aradan üç ay geçer. Tutaşil, çok zayiat verdiği savaştan sonra düşmanı yenerek dönmüştür. Tutaşil, artık bir kahramandır. Ancak halkın ona gösterdiği ilgiden korkan Kral onu azleder. Zaferin şerefine bir “kahramanlar gecesi” tertip edilir. Kahramanları derecelendirmeye kalkışan dalkavuklar birbirlerine girerler. Gecenin sonuna doğru Kral, sızıp kalır. Vezirler yayan olarak evlerine dağılırken sokaktaki sarhoşlar saraydan çıkan sarhoşlara sataşırlar.

Z Vitamini
çizgi dışı romanlarından diğeri Z Vitamini’dir. Eserin mizansenine göre Milli Şef İsmet İnönü ile birçok yakın çalışma arkadaşı “Z Vitamini” ile hayatta kalmayı başarmışlar ve 1999 yılına kadar yaşayarak türlü ve tuhaf icraatlar yapmaktadırlar. Devlet bütçesini yarısı dışardan getirtilen Z Vitaminlerine harcanmaktadır. Z Vitaminleriyle zamanı yenen kabine toplantı halindedir. Maliye  Bakanı Milli Şef’e Beşeri Şef unvanının verilmesini, Başbakan Yardımcı azınlıkları incittiği gerekçesiyle Türk ve Türkiye adlarının değiştirilmesini, Milli Eğitim Bakanı ülke adının Beşeristan yapılmasını, Milli Savunma Bakanı barışçıl bir ordu hazırlanmasını, İçişleri Bakanı bayrağın taşıdığı kan rengi ve irtica çağrışımlı hilali nedeniyle değiştirilmesini teklif ederler. Beşeri Şef hepsini kabul eder. 21. asır başlar. Millet meclisinin adı beşeri meclis olmuştur. Beşeri Şef insanlığı birleştirmek için kendisine bütün ırkların kanlarından şırınga edilmesini emreder. Beşeri Şef’in arzusuyla önce Moskof, sonra sırasıyla Yunan, İsrail, İngiliz, Amerikan, Fransız, Ermeni, Çin, Arap, Bulgar, Sırp, Romen, Çingene, Hotanto, Pigme ve Kürt kanları verilir. Özbek, Kırgız, Türkmen, Kazak, Başkurt ve Tatar kanları kinle yok edilir. Bütün ırkların kanı damarlarına şırınga ettiren Beşeri  Şef, her ırkın dehasını kendinde toplayan hakiki bir Beşeri  Şef  olur. Beşeri şef insanlığı damarlarında birleştirince bütün isimlerin kaldırılıp herkese bir numara verilmesini emreder. Ayasofya Bizans Patrikliğine verilir. Üniversitelerden yeniliklere karşı çıkan gericiler atılır. 2000     yılının kışına gelinir. İnsanın atası ilan edilen balıkların soğuktan korunması için kampanya başlatılır. Beşeri Şef’in teklifiyle bakanlar kurulu kendisinin Atatürk’ten daha büyük olduğu kabul edilir. Beşeri Şef’in büyüklüğünü ilan eden açıklamada 1944 yılında Turancılara karşı kazandığı zafer gerekçe gösterilir. 2000 yılı Beşeristan’da köklü devrimler ve ileri hamlelerle geçer. Beşeristan’ın dünyadaki durumu kuvvetlenmiş, Doğuda Ermenistan devleti kurularak Rusya ile aramıza bir tampon oluşturulmuş ve Doğu sınırlarımızın emniyeti sağlanmıştır. Ayasofya kilise yapılarak Ortodoksların merkezi haline getirilmiş,  Topkapı Sarayı Patriğe verilerek Roma’daki Papaya karşı Beşeristan’ı himaye edecek bir kuvvet ortaya çıkarılmıştır. İsrail’e iktisadi imtiyazlar verilerek ittifakları kazanılmış, balık nesli yok olmaktan kurtarılmış, ırkçılar yeniden tasfiye olunmuş. Şengül Üniversitesi kurularak dünya ilminin ağırlık merkezi Ankara’ya alınmıştır. Bir dil kurultayı düzenlenerek dil, Turanî olmak ayıbından kurtarılır. İşler bu minval üzere giderken Türkçülerin ihtilali patlak verir. Kabinenin üyeleri çeşitli biçimlerde Beşeri Şef’i tek ederler. Telaşla kaçan Beşeri Şef, bütün Z Vitaminlerini köşkte unutur. Nereye kaçacaklarını tartışırken uçakları İnönü’nün üstünden geçmektedir. Maziyi hatırlayan Beşeri Şef, İnönü Şehitlerinin yanına gitmek istediğini bildirir, Beşeri Şef’i şehitlikte bırakır kaçar diğerleri. Şehitler kendisini reddederler. Sahne kenarından olup biteni izleyen “Tarih Baba” kitabını korumaya çalışsa da Beşeri Şef’ten geriye kalan kara boya rüzgârla birlikte gelir ve iki kara satır olarak kayda geçer. Eser Tarih Baba’nın “Yazık!... Kitabım hiç böyle kirlenmemişti!” yazıklanmasıyla biter.
Z Vitamini Ziya Paşa’nın Zafername’sine benzer. Selim Pusat imzasıyla 1959 yılında Büyük Doğu’da tefrika edilmiştir. Kara mizah öğeleri ayıklandığında görülür ki Atsız bu eserde devletteki yozlaşmaları, kimlik tahrifatını, azınlıkların ve dönmelerin Türk soyuna düşmanlıklarını anlatmış ve onları şehitlerin ruhları önünde yargılatmıştır. Son sahnedeki yargılama Ruh Adam romanındaki kutsal mahkemeyi hatırlatır niteliktedir.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 13 Mayıs 2010, 22:14:48 »

TARİHİ ROMANLAŞTIRAN ADAM
Bozkurtlar

Türkiye yayınevi tarafından çeşitli baskıları yapılan Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor adlı eserler Ötüken yayınevi tarafından Bozkurtlar adıyla yazar hayatta iken birleştirilmiştir. Biz, birleştirilmiş halini esas alıp iki eseri tek roman olarak inceleyeceğiz. Bozkurtlar romanı Orhun Kitabeleri adıyla da bilinen Göktürk Bengü Taşları’nın romanlaştırılmış hali sayılabilir. Türk Milliyetçiliğinin Ziya Gökatp’ten sonraki en önemli kurgulayıcılarından ve fikir önderlerinden biri olan Hüseyin Nihal Atsız, sadece bir edebiyatçı değil, aynı zamanda kuvvetli bir Türkolog’dur. Türk dilini, tarihini ve edebiyatını iyi bilen bir bilim adamı hüviyetini de taşıyan Atsız, özellikle tarihin karanlığında kalan Göktürk devrini, sanki yaşamışçasına "Bozkurtlar" adı ile roman haline getirerek, tarihimize ışık tutmuş, milletimize Göktürkleri tanıtmış ve sevdirmiştir.

Romanın Özeti: Roman’ın birinci bölümü olan Bozkurtların Ölümü Çuluk Kağanın ölümü ve Kara Kağan’ın tahta geçişiyle başlar. Bir milletin değerlerine yabancılaşınca nasıl yok olacağı mesajını veren birbirine bağlı ve çok kahramanlı olaylar dizisiyle devam eder, Kürşat ve 40 arkadaşının Çine esir düşmüş Türk beylerini kurtarmayı amaçlayan destansı isyan girişimleriyle biter.
Yüzbaşı Işbara Alp’in içinde sebebini anlayamadığı bir sıkıntı vardır. Birden gökyüzünü bulutlar kaplar. Ve bir afat olup gökten seller boşanır. Ansızın bastıran sel bir felaketin habercisidir ve haber gelir Çuluk Kağan Çinli eşi tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Çuluk Kağanın ölümü Türkeli için felakettir. Çuluk Kağanın küçük kardeşi Bağatur Sad Kağan seçilir ve Kara Kağan adını alır. Kurultay, Çuluk Kağan’ın oğullarını değil de kardeşini tercih etmiştir. Çuluk Kağan’ı zehirleyen Çinli Katun’un cezalandırılması lazımdır. Ancak töre gereği tahta çıkan kağan eski kağanın eşiyle evlendiğinden Çinli Katun’un cezalandırılamaz.
Çuluk Kağan’ın büyük oğlu Tulu Han Türkeli’nin kuzeyine han olarak gönderilir. İ-çing Katun Kara Kağan’ı avucunun içine almıştır. Ötüken’de önemli noktalar hep Çinlilerin elindedir artık. Çuluk Kağan’ın küçük oğlu Kürşat ve ordunun usta erleri Çinlilerin devlete bu kadar yakın olmasından şikâyetçidirler. Tahta çıkış törenlerine Çin’de ihtilal yaparak Çine kağan olmayı düşünen Şen-king de katılır. İ-çing Katun’un kardeşi olan Şen-king Ötüken’de kalıcıdır. Kara Kağan’ın eşi olan ablasıyla birlikte niyetleri Türkleri önce bu amaçları için kullanmak sonra da yok etmektir. İşbara Alp’in at uşağı Çalık Kara Kağan’ın tahta çıkışı münasebetiyle yapılan törenlerde Çinli bir subayla kavga eder.
Şen-king kımız yapmakta olan Türk kızlarına sarkıntılık eder. İşbara Alp’in kızı Almıla Çinliye haddini bildirmek üzere iken Batı Göktürk Kağanlığı’nın elçileri gelirler. Almıla elçilere rehberlik eder ve otağa götürür. Batı kağanı birleşmek ve Çine birlikte akın yapma istemektedir. Küçük kurultay toplanır. Batı kağanının teklifi görüşülür. Kürşat, Çinli olan İ-çing Katun’un ve onun himayesindeki Çinlilerin azgınlıklarından ve Türk töresinin Çinlilerce tahrip edilmesinden şikâyetçi olur.
İşpara Apl’in Onbaşılarından Sancar tarlasında çalışırken Fu-lin adlı Çinli bir tüccarın karısının tacizine uğrar. Ama yüz vermez. Oysaki bu kadın birçok Türk yiğidini yoldan çıkarmıştır. Çinli kandın iftirasıyla Onbaşı Sancar yargılanırken Onbaşı Karabudak suçu kabullenir ve Kürşad’ın itirazlarına rağmen oklanarak idam edilir. Bir Çinlinin fitnesi yüzünden bir Türk onbaşısının idamı budunu Kağanlığa küstürür.
Türk yurdunda kıtlık ve kargaşa başlamıştır. Şen-king ile gelen subayların çoğu Çin Kağanlığının casuslarıdırlar. Şen-king İşpara Alp’in kızı Almıla’ya göz dikmiştir. Almıla’nın gönlü Onbaşı Pars’tadır. Bir kavgada Onbaşı Pars yaralanır. Almıla bir Çinli’yi öldürür.
Binbaşı İşpara Alp’in at uşağı Çalık Çinli çaşıtları izlemeye koyulur. Çinli casusların entrikalarının ortaya çıkarılması Çalık’ın hayatına mal olur. Çalığı öldüren kişi Çinli Şen-king’in subayıdır ve Çin’in casusudur. Kürşat, Çaşıt’ı öldürerek Çalık’ın intikamını alır. Kıtlıkla geçen kış bitip vakit bahara erince 622’de Çine akın başlar. Akında Kürşat’ın tümeni büyük başarılarla zafer kazanır. Çin Kağan’ı barış yapıp vergiye bağlanmaya razı olur. Lakin devlet çarkı bozulmuş töre işlemez hale gelmiştir.
Devleti içine düştüğü çıkmazdan ve kötü yönetimden kurtarmak için çeşitli planlar yapan, akında kendisini Çinli Şen-king’in kumandası altına veren kağanı öldürmeyi bile aklından geçiren Yüzbaşı Böğü Alp, İhtiyar Kam Kıraç Ata’ya gider. Kıraç Ata gelecekten haber veren bir kamdır. Böğü Alp’e müphem ifadelerle geleceği haber verir: Büyük günler geliyor... Kıtlık olunca ay paralanacak... Kara Kağan’ı öldürmeyeceksin... Onu tasa öldürecek... Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum... Aralarında sen de varsın... Yağmur yağıyor... Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz... Budun kurtuluyor... Böğü Alp, Kıraç Ata’nın yanından dönerken Tulu Han’ın adamlarının Çinlilerle konuştuğunu görür. Kürşat’a kardeşinin fesadını haber vermeye fırsat bulamadan Batı Göktürk Kağanlığına gönderilen elçilik heyetine üçüncü elçi olarak vazifelendirilir. Elçiler Batı Kağan’ı Doğu Kağanlığıyla birlikte Çine akına davet eden bir ‘bitiğ’ götürürler. İki Türk devletinin bahadırları arasında çeşitli yarışlar düzenlenir. Kimini Doğulular, kimini Batılılar kazanırlar. Böğü Alp Doğu’nun yüz akı olarak çıkar her yarıştan.
Tümen başı yapılan Şen-king, Almıla ile evlenmeyi aklına koymuştur. Lakin Türk töresine göre bir erkek evleneceği kızın gönlünü yapmak zorundadır. Almıla’nın gönlü Onbaşı Pars’tadır. İ-çing Katun kardeşiyle evlenmesi için zorlayınca Almıla, töre gereğince elinden oğlak kapan ere varacağını söyler. Yarış yapılır, İ-çing Katun’un hilesine rağmen oğlağı Onbaşı Pars kapar. Katun’un baskısına isyan eden genç âşıklar Batı Kağanlığına kaçarlar.
Bu arada Tulu Han Çinlilerle anlaşmış, Kara Kağan’ı devirerek tahta geçmek için planlar yapmaya başlamıştır. Birlikte hareket etmek için Kürşat’a elçi gönderir. Kürşat bu teklifi reddeder. Aradan iki yıl geçer. Zor yıllardır. 624 yılında Çine akın başlar. Çin ordusuyla karşılaştıklarında Tulu Han’ın ihaneti öğrenilir ve barış yapılarak geri dönülür. 627 yılı yaman bir kıtlık getirir. Ötüken’de çocuklar, yaşlılar, kadınlar hatta erler açlıktan ölmeye başlamışlardır. Bu kötü şartlara bir de isyan eklenir. Birçok Türk boyu, açlık, adaletsizlik ve ağır vergiler nedeniyle Ötüken’e isyan etmiştir. İsyanı bastırmak için Tulu Han komutasındaki ordu görevlendirilir. Kürşat, İşpara Alp, Böğü Alp, Sancar, Yamtar, Yumru gibi savaşçıların üstün gayretlerine rağmen Göktürkler yenilirler. Artık Ötüken elden çıkmıştır. Ertesi bahar Kara Kağan, Kürşat ve İşpara Alp’i Türkeli’nde bırakarak Çine akına çıkar. Göktürk ordusu kıtlık nedeniyle güçsüzleşmiş olduğundan büyük bir bozguna uğrar. Bozgun haberini duyan Kürşat, yetişip duruma el koyarsa da, elde kalan erler atsız ve yaralıdırlar. Kürşat gene de boyun eğmektense savaşmak yeğdir düşüncesiyle destek kuvvetler ister. Çinliler barış görüşmeleriyle Göktürkleri oyalayıp kuşatırlar. Baskında Göktür erleri Kara Kağan’ı sağ salim savaş alanının dışına kaçırıncaya kadar vuruşurlar, çoğu ölür, diğerleri esir düşer. Kara Kağan kurtulur, Kürşat ve önemli birçok Göktürk eri tutsak düşerler. Kara Kağan İşpara Alp’in yanına döner, ama bir süre sonra Çinliler Kara Kağan’la birlikte bütün Göktürkleri tutsak edip Çin’in içlerine götürürler. Kürşat ile İşpara Alp devleti diriltme umudunu diri tutmak için gayret ederler lakin Kara Kağan artık kağan gibi davranamamaktadır. Esir Türkler şehir hayatına ve tarım işçiliğine zorlanırlar. Çoğu direnir. Çin’deki hayatın eğlencesine ve Çinli kadınların cilvelerine kanarak bozulmaya başlayanların da sayısı az değildir. Gök Börü bir Çinli subayla kavga edince gözüne mil çekilir. Yamtar bir ara kendisini felsefeye kaptırırsa da kısa sürede kendine gelir. Yüzbaşı Üçoğul bir Çinli kadına tutulmuştur. Tulu Han ölür. Kara Kağan esaretin tasasına dayanamaz ve ölür. Kıraç Ata’nın söyledikleri bir bir gerçek olmaktadır. İşpara Alp Kağan’ın ölümünü ardından umutsuz kalır ve intihar eder. Aradan beş yıl geçer. Çin tarzı hayatın Göktürklerin ahlakını ve dengesini bozmaya başladığını gören Kürşat güvendiği arkadaşlarıyla bir ihtilal planlar. Çin kağanı rehin alıp, Tulu Hanı’ın oğlu Utku’yu ve Türk beyleriyle takas edeceklerdir. Utku’yu kağan yapıp devleti diriltmek için kırk yiğit yağmurlu bir gecede Çin sarayını basarlar. Bir diriliş uğruna kanlarının son damlasına kadar ve ölümle eğlenircesine savaşıp ölürler.
Roman’ın Bozkurtlar Diriliyor adlı ikinci bölümü Kürşat ihtilalini Çinlilerin kalbine saldığı korkunun anlatıldığı satırlarla başlar. İkinci bölümün ana kahramanı Kürşat’ın oğlu Urungu’dur. Roman İkinci Göktürk kağanlığının kuruluşunun tamamlandığı gün Urungu’nun sevgilisi Ay Hanım’ın naşı kucağında atı üstünde kendini uçuruma bırakmasıyla biter.
Kürşat ihtilalinin yüreklerine saldığı endişe nedeniyle Türklerle aynı şehirlerde yaşamaktan korkan Çinli’ler Türkleri Ötüken’e geri gönderirler. Türklerin başına kendilerine bağlı başka bir kavimden bir kral koyarlar. Altaylarda üslenen Göktürkler, Kürşat ihtilalinden otuz yıl sonra Çıba Tegin komutasında Çin’e karşı üç yıl bağımsızlık mücadelesi verirlerse de yenilirler. Bu savaşlara Urungu da katılır. Genç savaşçı henüz babasının Kürşat olduğunu bilmemektedir. Kürşat’ın karısı ihtilal gecesi kocasının talimatıyla henüz küçük bir çocuk olan oğlunu saklamıştır. Oğlunu kırk yıl diyar diyar kaçıran Kürşat’ın Konçuy’u ölümünden evvel bütün sırrını açıklar ve oğluna Bumin Kağan damgalı kutsal bir bıçağı da baba yadigârı olarak verir. Anasının ölümünden sonra Urungu Ata yurdu Ötüken’i görmek ve eğer Çin’e karşı istiklal bayrağı açmış bir Tegin varsa ona katılmak için yola çıkar. Yolda Uygur Kağanının çerileriyle karşılaşır. Yüzbaşı Kadır Bağa ile cenk ederken Uygur kağanının kızı Ay Hanım’ın buyruğuyla kavgayı bitirirler. Ay Hanım’ın izni ve buyruğuyla Urungu onlarla birlikte Ötüken’e doğru yola koyulur. Ay Hanım, Urungu’nun yirmi yıl evvel ölen ve oğlu Taçam’ın anası olan eşine çok benzemektedir. Hatta ondan da güzeldir. Ay hanımdan etkilenir Urungu ve üç gün birlikte yolculuktan sonra ayrılıp Ötüken’in yolunu tutar. 681 yılı gelip mevsim bahara ulaştığında Kutluk Şad ile Tonyukuk Çine karşı bir ihtilal başlatırlar. Göktürkler kağanlığı yeniden diriltme girişimindeyken Dokuz Oğuzlar da Baz Kağan’ın idaresinde toparlanmağa çalışmaktadırlar. Kutluk Şad ve Tonyukuk’un önderlik ettiği 18 Göktürk bir Çin kulesine saldırarak ilk başarılarını kazanırlar. İhtiyar bir demirci iki güzel kılıç yapar, birine İlteriş Kağan, diğerine Kürşat’ın oğlu yazılıdır. Kürşat’ın oğlu için yapılan kılıç Kürşat’ın oğlu ortaya çıkıncaya kadar Urungu’nun oğlu Taçam’a emanet edilir. Kutluk Şad’ın sancağı altına toplananlar kısa sürede önce 70, sonra 700 kişi olurlar. Çinliler ve Kıtaylarla yapılan savaşlarda büyük yararlıklar gösteren Urungu, onbaşılığa terfi eder. İki yıl boyunca süren bu uğraşlar boyunca Urungu’nun içinde Ay Hanım büyümüş ve sevda kıvılcımları Urungu’yu yakmaya başlamıştır. Oğuzlar’ın Çinliler ve Kıtaylarla birleşmeye çabaladıklarını öğrenen Kutluk Şad, ikibin kişilik bir orduyu Oğuzlar’ın üstüne salar. Urungu da bu ordudadır. Göktürkler galip gelir. Savaşta Baz Kağan ölür. Urungu Ay Hanım’a aşkını itiraf eder ama Ay Hanım, bey olmadığını söyleyerek reddeder. Tutsak alınmak üzere olan Ay Hanım, Urungu’yu yaralar, Yüzbaşı Örpen’i öldürür ve kaçar. Aldığı ok yarası Urungu’yu güze kadar yatağa mahkûm eder. Çine yapılan akına katılamaz. Göktürklere yenilen Oğuzlar kuzeye çekilir ve toparlanmaya çalışırlar başlarında Ay Hanım vardır. Taçam Çin’e yapılan akın sırasında Ay Hanım’ın erleriyle karşılaşmış ve esir düşmüştür. Ay Hanım onun Urungu’nun oğlu olduğunu öğrenince serbest bıraktırır. Yüzbaşı Örpen’in oğlu Ersegün, Taçam’dan Ay Hanım’ın yerini öğrenince babasının intikamını almak için yollara düşer. Ay Hanım’a kılıçta yenilir, esir düşer ve kışı Oğuzlar’ın yanında geçirir. Ersegün de Urungu gibi Ay Hanım’ın gözlerinin tutsağı olmuştur artık. İ-çing Katun’un zulmünden kaçarak Batı Kağanlığına giden Pars, aksakallı bir ihtiyar olarak yanında iki oğluyla Ötüken’e geri dönmektedir. Yolda Ay Hanım’ın obasına konuk olur. Ay hanım da Pars’ı İlteriş Kağan’a elçi gönderir. Elçi Kabul töreninde oğullarıyla ok ve kılıç yarıştıran Urungu’nun Kürşat’a benzerliği Pars’ın gözünden kaçmaz. Pars, İlteriş Kağan’ın elçisi olarak Ay hanıma gönderilir. Urungu da elçilik heyetinin içindedir. Pars Urungu’nun bıçağındaki damgaları görünce Kürşat’ın oğlu olduğunu anlar. Aralarındaki konuşmaları dinleyenler Ay Hanım’a iletirler ve Urungu’nun sırrını öğrenen Ay Hanım gizlediği aşkını aşikâr etmeye başlar. Göktürklerin tekrar güçlenmeye başladıklarını gören Çinliler büyük bir orduyla saldırıya kalkışmaya yeltenirlerse de Bilge Tonyukuk’un haber alama ağı ve öngörüsüyle Çin ordusu etkisiz hale getirilir. Çinliler Ay Hanım’a elçi göndererek Göktürklere karşı ittifak yolu ararlar ama elçi gönderdikleri adam Tonyukuk’un çaşıtıdır. Göktürk ordusu Çin’e akın ederek bu ittifakın bir kanadını etkisiz hale getirir. Urungu akından dönünce artık Kürşat’ın oğlu olduğunu bile Ay Hanım’a evlilik teklif etmek için yola koyulur. Ersegün de Ay Hanım’a âşık olmuştur ve ondan babasının öcünü almakla aşkı arasında gidip gelmektedir. Urungu’nun oğlu Taçam, Pars’ın oğluyla çarpışır ve bayılır. Pars, Taçam’ın Urungu’nun oğlu yani Kürşat’ın torunu olduğunu öğrenince bütün bildiklerini kimseye söylememeleri şartıyla oğullarıyla paylaşır. Yarı baygın halde yatan Taçam, Pars’ın anlattıklarından kendisinin Kürşat’ın torunu olduğunu öğrenir. Bu arada Ay Hanım Ersegün’ün evlenme teklifini reddetmiştir. Tonyukuk, Ay hanım’ın obasının üzerine asker salar. İki Türk boyu arasında ölümüne bir savaş başlar. Urungu savaşın sonuna doğru Ay Hanım’ın otağına ulaştığında onun göğsünden oklanmış olduğunu görür. Urungu, kucağında Ay Hanım’ın cansız bedeni olduğu halde atını “ölüm uçurumu”na sürer. Ölüm uçurumundan bir ezgi eşliğinde şu sesler yükselir:
Ayın bahtı karanlık
Urungu’nun Karadır.

Romanın Tertibi:Bozkurtlar adıyla birleştirilen eser aslında Bozkurtların Ölümü(1946) ve Bozkurtlar Diriliyor(1949) adlarını taşıyan iki romandır. Yazar hayatta iken onun izniyle Ötüken yayınevi tarafından Bozkurtlar adıyla tek ciltte birleştirilmişlerdir. Birinci kitap olan Bozkurtların Ölümü, üç bölüm halinde tasarlanmıştır. Birinci bölümde Çuluk Kağan’ın ölümüyle birlikte Ötüken’de düzenin bozulması anlatılır. İkinci bölüm Kıraç Ata’nın kehanetiyle başlar, Göktürk ordusunun yenilmesi ve budunun Çin’e esir düşmesiyle biter. Üçüncü bölüm esaret yıllarının zorluklarının ve Türk ve Çin kültürleri arasındaki çelişki ve çatışmaların anlatımıyla başlar Kürşat ve kırk arkadaşının İhtilaliyle biter. Bozkurtlar Diriliyor cildi tek bölüm halinde tasarlanmıştır. Göktür Kağanlığının yeniden kuruluşu Urungu ile Ay Hanım’ın aşkı etrafında dönen olaylarla birleştirilerek anlatılmıştır bu bölümde. Romanın yazılış hikâyesi ve yazarın romanla neleri amaçladığı roman ilk sayfalarında yer alan Romanın Hikâyesi başlığıyla okuyucuya sunulur:
Çünkü hakikaten bir roman yazmak üzereyim. Hem de öyle bir roman ki hayatın bizzat kendisini aksettirecek. İçinde hem romantizme, hem de realizme yer olmakla beraber bizzat hayatın akışından ayrılmayacağım ve buna olduğu kadar tarihe de sadık kalacağım. Bir roman ki size 1300 yıl öncesini yaşatacak ve birbiri ardınca sahneye çıkan kahramanlar günümüze kadar gelecek. Bir roman ki içinde yalnız bir tek kahraman bulunmayacak. İçindeki her şahıs, tıpkı hayatta olduğu gibi başlı başına bir kahraman olacak. Romantiklerin de, realistlerin de eserlerinde daima bir tek iskelet var: Romanın kadın ve erkek iki kahramanı arasındaki aşk macerası, hâlbuki benim kitabımda yüzyılların akışı bulunacağı için bir tek  maceraya, hele on binlerce romanda tekrar edile edile  artık pek bayağılaşan, müptezel olan aşk hikâyelerine saplanıp kalmama imkân yok. Bu, yepyeni bir tip roman olacak.
Benim kitabım, realitedir diye insanların fizyolojik bütün hareketlerini en ince teferruatına kadar imadan, hatta teşhirden çekinmeyen eserlerden olmayacak. Maddî hayattan ayrılmayacağım. Ama son günlerin bazı telif eserlerinde moda olduğu üzere en basit ve tabiî, fakat nezih olmayan konuları kitabıma yüklemeyeceğim. Bir psikolog nasıl her meselenin hangi ruhî amille işlendiğini düşünür, bir hekim nasıl bir hastalığın hangi sebeple başladığını bulmağa çalışırsa, ben de  tarihle çok uğraştığım için olacak milletlerin hareket hatlarının neye dayandığını aramakla çok vakit geçirdim. Şu muhakkak ki bir milletin münevverleri de, halk tabakası da işlenmeğe çok elverişli. Bunun için de en iyi şey, yani en iyi araç eserler olabiliyor. Bir aralık Almanya’da intihar edenlerin birçoğunun cebinde Verter’in bulunduğunu bilmiyor musunuz? Bizdeki hamasetin yüzyıllarca sürüp gitmesine de Köroğlu, Danişment Gazi, Battal Gazi gibi ilk müellifleri meçhul kahramanlık destanları sebep olmadı mı? Ben üslûpçu ve yazıcı olmadığım için bu işin ne dereceye kadar üstesinden geleceğimi bilemem. Nasıl basit bir köy hekimin sessiz çalışmaları, kimse farkına varmadan, sağlık istatistiklerinde bir yekûn tutarsa, nasıl bir piyade bölüğünün savaşı kesin sonucu hazırlayan sebepler arasında yer alırsa, ben de eserimle milli terbiyemiz için kendimce faydalı saydığım bir hamle yapacağım.

Romanın Tezi

Bozkurtlar romanının ana tezi istiklaldir. Türk soyunun üstün vasıflarla donatılmış olduğu fikrinin yılmaz savunucusu olan Atsız, romanında da Türk soyunun, cesur, bilgili, fedakâr, şuurlu ve kahraman idarecilere sahip olduğunda büyük işler başarabildiğini, bütün fertlerinin birer destan kahramanı gibi devleştiğini; en zor ve kötü şartlarda bile Türk’ün istiklal fikrinden vazgeçmediğini anlatır. Bir Çinli’nin komutasında olmaktan ar eden askerler, ölümün muhakkak olduğu zamanlarda bile teslim olmayı düşünmeyen kahramanlar, devlet ve budun var olsun diye can veren yiğitler ve en nihayetinde bir şiir coşkusuyla okuyucuya sunulan Kürşat ihtilali bu tezin anlatımının güçlü araçlarıdırlar. Romanın ikinci önemli tezi ise devlet işlerinin yabancı soylu kişilere emanet edilmesinin millet hayatı açısından çok tehlikeli ve riskli olduğu fikridir. İ-çing Katun’un Çuluk Kağan’ı zehirlemesi, Kara Kağan’ın İ-çin Katun’un etkisinde kalarak Çinlilere devlet işlerini vermeye başlaması, Ötüken’deki bütün Çinlilerin devlet ve budun aleyhinde bulunmaları hep bu tezi desteklemek üzere olaya dâhil edilmiş ayrıntılardır. Romanın üçüncü tezi, devletin ve milletin bekası için fedakarlık yapmanın Türk kahramanlığının en önemli vasfı olduğudur. Roman, ordusu ve milleti için fedakârlık yapan kahramanların öyküleriyle doludur. Sel felaketinde erler kurtulsun diye tutunduğu kemerden bir komutla elini çözen Kurt Kaya, geri çekilmekte olan orduya zaman kazandırmak için kendini köprüye bağlayarak oklara hedef olan Sülemiş, budun yeniden dirilsin diye ölüme meydan okuyan Kürşat ve kırk arkadaşı, anası ve kardeşi kurtulsun diye ölüme yürüyen Kürşat’ın kızı, ikilik çıkmasın diye Kürşatın oğlu olduğunu saklayan Urungu fedakârlık sahnelerinden sadece bir kaçıdır.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 13 Mayıs 2010, 22:20:31 »

TARİHİ ROMANLAŞTIRAN ADAM
Bozkurtlar
Bakış Açısı
Bozkurtlar romanında anlatıcı üçüncü şahıstır. Anlatıcı kahramanların gözüyle olayları görmekte ve nakletmektedir. Buna rağmen birçok bölüm de hâkim bakış açısına geçilmekte anlatıcı her şeyi bilmekte ve anlatmaktadır. Eserin bakış açısında ve anlatıcısındaki en önemli başarı yazarın kendi varlığını anlatıcıya eklememesindedir. Romanın Hikâyesi başlığıyla sunulan giriş kısmındaki edebiyatçı yazarın kendisidir ve romanın yazıldığı yatılı okul yazarın okuduğu Yüksek Muallim Mektebi’dir. Yazar söylemek istediklerini anlatıcı olarak söylemeyip olayın kahramanlarına söyletir. Üçüncü şahıslı anlatımı ve hâkim bakış açısı ile oluşturulan eser, çok güçlü bir tarihi romandır. Okuyucu bin üç yüz yıl öncesine götürülmekte ve hadiselerin havasına okuyucunun dâhil olmasını sağlayacak ayrıntılar başarıyla sunulmaktadır. Bozkurtlar romanı, olağanüstülük öğeleri taşıyan, yer yer gerçeküstü olaylarla bezeli bir romandır. Çulluk Kağan’ın ölümü nedeniyle kopan fırtına ve sel, Kıraç Ata’nın kendisi, mağarası, hayvanları ve kehanetleri, Ay Hanım’ın insanların kalbini okuyabilmesi gibi gerçek üstü olaylar tarihi dokuyla gerçeklik kazandırılmış olağanüstü anlatımlardır.
Zaman
Romanın ana olayı elli yılı aşkın bir süreçte oluşur. Bozkurtların Ölümü adlı cildin tarihi zaman Bağatur Şad’ın Kağan olduğu 621 yılında başlar, 630 yılındaki ihtilal ile biter. Olay anlatımı kronolojik sıra sadık kalınarak yapılmış, yer yer geriye dönüşlerle geçmiş zaman ve olay ayrıntıları sunulmuştur. Bozkurtlar Diriliyor adlı ikinci bölüm ihtilalin kırk yıl sonrasını anlatır. 681 yılında ikinci kağanlığın kuruluşu ve etraftaki boylara baş eğdirilmesi ile biter. İkinci bölümde önce esarette geçirilen yıllar geri dönüşle sunulur okuyucuya. Sonraki bölümlerde de sık sık Kürşat ihtilaline geri dönüşler yapılır. Ama ana olayın işlenişinde oluş sırasından vazgeçilmez. İki bölümün toplam zamanı altmış yılı biraz aşkın bir tarihi süreci kapsamaktadır.
Mekân
Romanın ana mekânı Ötüken’dir. Ötüken devletin merkezi olan kutsal yerdir. Adı saygıyla anılmış ama olay kurgusunu kuracak ayrıntıları verilmemiştir. Olayın diğer önemli mekânları arasında bir Çin şehri, Dokuz Oğuz Obası, Batı Kağanlığı sayılabilir. Olay örgüsünü işleyişine tesir edecek tarzda anlatımlara konu olan tek mekân Kıraç Ata’nın mağarasıdır. Mağaranın olağanüstü yapısı ve havası ile Kıraç Ata’nın kişiliği birbirini tamamlamıştır. Romandaki mekân ve tabiat unsurlarından Çin’e ait olanları daha silik ve önemsiz ayrıntılarla sunulurken, Türk Yurduna bilhassa Ötüken’e ait olanları daha belirgin ve aydınlık anlatımlarla sunulur. Bu yazarın iki kültür ve iki ülke arasındaki bilinçli tercihidir.   
Şahıs Kadrosu
Bozkurtlar romanının en zayıf yanı ruh tahlilleridir. Kahramanlar sayıca fazladır. Ama hiç birinin iç dünyası, tereddütleri, sorgulamaları, zaafları ayrıntıya dökülmez. Kıraç Ata ile görüşmeye giden Böğü Alp’in iç dünyasına dair söylenenler, Urungu’nun kimliğini saklarken yaşadığı tereddütler ve birkaç Göktürk’ün Çinlilerin eğlencelerine ve kadınlarına aldanışları gibi ayrıntılar bir yana bırakılırsa kahramanların hepsi inanmış, adanmış, töreye bağlı, istiklal ve budun için ölmeye hazır serdengeçtilerdir. Bu hükme uymayan tek kişi Çinli Katun’un kardeşi Şen-king’dir. Denilebilir ki romanın ana kahramanı “Türk Töresi”dir. Hayat da, ölüm de, aşk da ona tabidir. Kahramanlar günlük hayatlarıyla, özel yaşamlarıyla değil de toplumsal nizam içerisindeki rolleriyle vardırlar.
Romanda tanıştığımız ilk kahramanlar Yamtar, Pars ve İşpara Alp’tir. İşpara Alp romanın ilk bölümünde Göktürk ordusunun yiğit bir yüzbaşısı olarak çıkar karşımıza. Sonraki bölümlerde binbaşı ve han unvanlarıyla görürüz. Esaret yıllarında ölür. Gözünü ve sözünü esirgemeyen kişiliğiyle romanın birinci bölümünün en önemli şahıslarından biridir. Yamtar, onbaşı rütbeli bir erdir. İri yarı, güçlü, güreşte yenilmeyen ve karnı asla doyman bir kişidir. Kürşat ihtilalindeki kırk yiğitten biri olacaktır. Onbaşı Pars, birinci cildin aşk öyküsünün kahramanıdır. İşpara Alp’in kızı Almıla’yla birbirlerine âşıktırlar. Çinli katunun kötülüklerinden kurtulmak için Batı kağanlığına kaçarlar. İkinci cildin sonlarında yaşlı bir ihtiyar olarak Ötüken’e döner Pars. Kürşat’ı tanıyan tek kişi kimliğiyle ikinci bölümde de yer alır. Bağatur Şad, Tonyukuk, Kutluk Şad gibi daha nice Göktürk devlet ricali romanın olay örgüsünde kahraman olmaktan daha ziyade olay kahramanlarıyla yolları kesişen ve romanın tarihi dokusunu kuvvetlendiren anmalar olarak yer alırlar. Kara Ozan, ozanlık geleneğinin temsilcisi olarak şiirleriyle katılır esere. Kürşat ihtilalinin de kahramanları arasında yer alır. Birinci cildin ana kahramanı hiç şüphesiz Kürşat’tır. Çulluk Kağan’ın oğlu olan genç tegin, kahramanlığının ötesinde bilgedir ve uzak görüşlüdür. Birinci cildin tamamı onun destansı ihtilaline hazırlık için anlatılmış gibidir. Sağlam bir iradesi vardır. O da diğer kahramanlar gibi tek yönlüdür. İç dünyasını anlatılmaz. Bir destan kahramanı olarak vardır ve ikinci ciltte de adı hep bir kahraman olarak anılır. At Uşağı Çalık, romanın sıra dışı kahramanlarından biridir. Çin’de tutsak kalmış, Çince öğrenmiştir. Çinli çaşıtların ortaya çıkarılmasına neden olur. Onbaşı Kara Budak, yozlaşmanın ve töreden sapmanın sebep olduğu kötülükleri anlatan önemli bir ayrıntıdır. Onbaşı Sançar, asık yüzü, ciddi ve somurtkan tavrıyla romandaki erkek tiplemesini tamamlayan önemli bir karakter tanımıdır. Esarete kahkahayla gülmesi ve öldürülüşündeki trajedi ana olayı hazırlayıcı öneme haizdir. Yüzbaşı Böğu Alp, iç dünyasından azıcık haberdar olduğumuz birkaç kahramandan biridir. Kürşat İhtilalinin kahramanları arasında yer alır o da Kıraç Ata’yla görüşmeye giderken geçmişe yaptığı yolculuk ve tereddütlerine dair anlatımlar romanın en tatlı ruh tahlilleri içinde yer alır. Urungu, romanın en gerçek kişilerinden biridir. Ay Hanım’a duyduğu aşk, kimliğini saklama sıkıntısı ve yiğitliğiyle ikinci cildin ana kahramanıdır. Ay Hanım’a canı pahasına bağlı bulunan Yüzbaşı Kadır Bağa, Urungun’un oğlu ve yiğit Göktürk savaşçısı Taçam, babasını öldürdüğü için Ay Hanım’dan intikam almak üzere yollara düşen ama kılıçta yenildiği Ay Hanım’a deliler gibi aşık olan Deli Ersegün bir Çin subayı kılığına bürünerek Çin içinde çaşıtlık yapan ve Çin’in bütün hilelerini boşa çıkaran Kara Buka, ikinci cildin diğer önemli kahramanlarıdırlar.
Bozkurtlar romanının hem birinci hem de ikinci bölümünde kadın kahramanlar erkek kahramanlara oranla geri plandadırlar. Romanın kadınları Ahmet Haşim’in O Belde’sindeki sevgililer gibidirler. Olağanüstü güzel, yiğit, fedakâr ve adanmış. Onlar da erkekler gibi tek yönlü işlenmişlerdir. İç dünyaları, zaafları ve tereddütleri yer almaz satır aralarında. Romanda Çinli kadınlar, dişiliklerinden başka mahareti olmayan, Türk erkeklerini ayartan ve fitneye sebep olan mahlûklar olarak yer alırlar. İ-çing Katun kadınlığı ve desiseleriyle Kara Kağan’ı avucuna alır. Fu-lin, kocasına akça kazandırmak için Türk erkeklerini ayartır. Türk kadınları da Türk erkekleri gibidirler. Her biri Türk töresinin gönüllü fedaileridirler. Töre gereği her birisi evinin direği ve erkeğin tamamlayıcısıdırlar. At Uşağı Çalık’ın karısı romana gerekirse savaşan, avlanan, gerektiğinde erkeğin bile önüne geçen bir kadın olarak girer. Fedakar kadın tiplemesinin en belirgin örneği Kürşad’ın Konçuyu’dur. Urungunun annesi olan Konçuy, birinci ciltte yoktur. İkinci cildin ilk iki bölümünde yer alır. Ölümünden önce bütün sırrını oğluna anlatır. Kırk yıl boyunca Kürşad’ın Konçuyu olduğunu herkesten saklamış bir adanmış kadındır o da. Bozkurtlar romanının en önemli kadın kahramanları aynı zaman da romandaki iki aşk öyküsünün de kahramanlarıdırlar. Almıla, İşpara Alp’in kızıdır. Güzel, alımlı, soylu ve yiğit bir kızdır Almıla. “Çekik yeşil gözleri ışık gibi parlıyor, yüzünden esenlik ve kan fışkırıyordu. Boylu poslu kızdı. Uzun kumral saçları iki örgü halinde börkünün altından beline doğru uzanıyordu. Ayaklarında çizmeler vardı. Kemerinde uzun bir bıçak sallanıyor, kızıl elbisesi ona korkunç bir güzellik veriyordu.” Almıla, hem bir aşkın kahramanın hem de törenin öğreticisi olarak yer alır romanda. Roman’ın ikinci cildindeki aşkın kahramanı olan Ay Hanım biraz daha farkıdır. Olağanüstü özellikleri vardır. İnsanları bakışlarıyla büyüler ve kalplerinden geçenleri okuyabilir. “İnsanları bir bakışta tanır, hatta yüreklerinden geçeni anlardı. Yeğenlerinden birisi kamdı. Ona gizli bilgilerden çok şey öğrettiği Dokuz Oğuzlar arasında söylenirdi.” Dokuz Oğuz kağanının kızı olan ve Göktürklere karşı istiklal mücadelesinin de komutanı olan Ay Hanım yazarın konusunu Osmanlı Tarihinden alan diğer romanı Deli Kurt&rsquo
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #4 : 04 Haziran 2018, 22:54:29 »

Gök Bilge Türk budununa Atalarını anlatan ve onların yolunda gitmesini isteyen büyük bir ışıktır.

Genç Türkçüler bunları bilmeli.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.119 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.