EKONOMİDE TÜRKÇÜLÜK
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 29 Ocak 2020, 11:14:26


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
Gönderen Konu: EKONOMİDE TÜRKÇÜLÜK  (Okunma Sayısı 18385 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 27 Kasım 2009, 23:55:50 »

       Ekonomide Türkçülük  (Türkçülüğün Esasları)


  Türkler, en eski zamanlarda, göçebe hayatı yaşıyorlardı. Bu zamanlarda, Türk ekonomisi çobanlık esasına dayanıyordu. O zamanlarda, Türklerin bütün servetleri koyun, keçi, at, deve, öküz gibi hayvanlardan ve yedikleri süt, yoğurt, peynir, tereyağı, kımız gibi hayvan ürünlerinden ibarettir. Giydikleri de bu hayvanların postekileri, derileri, yünleri ve yapağıları idi. Göçebe Türklerin sanayisi de, hep hayvan ürünleri üzerine çalışırdı. Develerin ayağından ayak adı verilen kımız kadehleri, öküzlerin oyluk kemiğinden kımız sürahileri yapılırdı. Hayvanının en kemiği, ne boynuzu, ne bağırsağı, kısaca hiçbir şeyi atılmazdı. Her dokusundan Türk’e özgü bir küçük endüstri ürünü meydana getirirdi.
  Eski Türkler ticarete de yabancı değildiler. İlhanlık devirlerinde, devletin en büyük gelir kaynağı Çin’den Avrupa’ya ipek götüren ve Avrupa’dan Çin’e kadife getiren ticaret kervanları idi. O zaman Çin, Hint, İran, Rusya ve Bizans arasındaki büyük ticaret yolları tümüyle Türklerin elinde idi. Mokan Han, İran’ın kuzeyinden Azerbaycan’dan ve Anadolu’dan İstanbul’a giden bir yeni ticaret yolu açmak istedi. Fakat, İranlılar bu girişime engel oldular. Bunun üzerine Mokan Han, ipek yolunu elde etmek için Türk, Çin ve Bizans devletleri arasında üçlü bir antlaşma yapmağa çalıştı. Ve İran devletini ya ortadan kaldırmağa yahut milletlerarası ticaretin transit olarak ülkesinden geçmesi için zorla razı etmeğe girişti.
  Görülüyor ki, eski Türk ilhanlıların amacı Mançurya’dan Macaristan’a kadar uzanan büyük Turan ülkesinde yalnız politik bir güvenlik sağlamaktan ibaret değildi. Asya ve Avrupa milletleri arasında, milletlerarası bir ticaret ve mal takası örgütü yamayı da üzerlerine almışlardı.
 Eski Türklerine ekonomiye verdikleri il adlarında bile görürüz: Doğu Türkistan’da Tarancılar adı verilen ve batı Türkistan’da Sartlar adını alan iki il vardı. Bu adlardan birincisi çiftçiler, ikincisi tüccarlar anlamındadır. Kankılılar, Ağaçeriler, Tahtacılar, mandallar, Menteşeler, sürgücüler, v.d. birer sanat adını taşımaktadırlar. GökTürklerin dedeleri, demirci idi. Türk menkıbelerine göre, ilk çadırı yapan Türk Han’dır. İlk arabayı yapan Kankıllı Bey’dir. Türkler, arabalarla seyahat etmeğe ta İskitler devrinde başlamışlardır. Eski Türkler gayet güzel elbiseler giymeyi, lezzetli yemekler yemeyi, hayatlarını ziyafetler ve düğünler arasında geçirmeyi severlerdi. Bunun için de, hiç boş durmazlar ekonomik etkinliklerle uğraşırlardı. Çok kazırlar, çok harcarlardı.
 Eski Türklerin konukseverlikleri son derece iyi bulmuştu. Dede Korkut kitabında Burla Hatun yaptığı halka açık bir ziyafetten bahsederken, bu sözleri söylüyor:
“Tepe gibi et yığdırdım. Göl gibi kımız sağdırdım. Aç olanları doyurdum. Çıplak olanları giydirdim. Borçluların borcunu verdim.”
 Bununla beraber binlerce liraları yutan bu genel ziyafetler, Salur Kazan’ın yılda bir kere yaptığı Yağma ziyafeti’ne oranla hiç gibi kalırdı. Salur Kazan’ın ziyafetinde bütün beylerle halk tümüyle yiyip içtikten sonra, Salur Kazan eşinin elinden Tutarak sayından çıkardı. Varı-yoğu en varsa yağma edilmesini davetlilerden rica ederdi. Böylece yağmaya uğrayan Salur kazan, bir süre sonra, yine Oğuz ilinin en zengin beyi olurdu.
 Türkler, eskiden sahip oldukları bu ekonomik imkana gelecekte de kavuşmalıdırlar. Hem de kazanılacak servetler, Salur Kazan’ın zenginliği gibi genele ait olmalıdır. Türkler özgürlük ve bağımsızlığı sevdikleri için, iştirakçı (komünist) olmazlar, fakat, eşitliği sevdiklerinden dolayı, fertçi de kalamazlar. Türk kültürüne en uygun olan sistem solidarizm yani dayanışmacılıktır. Kişisel mülkiyeti kaldırmaya girişmeleri doğru değildir. Yalnız sosyal dayanışmaya yarayan şahsi mülkiyetler varsa, bunlar meşru sayılamaz. Bundan başka, sadece şahsi mülkiyet olması gerekmez. Kişisel mülkiyet gibi, toplumsal mülkiyet de olmalıdır. Toplumun bir fedakarlığı veya zahmeti sonucundan meydana gelen ve kişilerin hiçbir emeğinden doğmayan fazla karlar topluma aittir.
 Kişilerin bu karlı kendilerine mal etmeleri meşru değildir. Fazla karların plusvalue’lerin toplum adına toplanmasıyla oluşacak büyük kazançlar, toplum hesabına açılacak fabrikaların kurulacak büyük çiftliklerin sermayesi olur. Bu genel girişimlerden doğacak kazançlarla fakirler, öksüzler, dullar hastalar, kötürümler, körler ve sağırlar için genel bakım yerleri ve okullar açılır. Genel bahçeler, müzeler, tiyatrolar, kütüphaneler kurulur. İşçiler ve köylüler için sağlıklı evler yapılır. Ülke genel bir elektrik şebekesi içine alınır. Kısaca her türlü düşüklüğe son vererek toplumun huzurunu sağlamak için her ne gerekiyorsa yapılır. Hatta, bu toplumsal servet yeterli miktara yükselince, halktan vergi almaya da gerek kalmaz. Hiç olmazsa vergilerin türü ve miktarı azaltılabilir.
 Demek ki Türklerin toplumsal ideali şahsi mülkiyeti kaldırmaksızın toplumsal servetleri fertlere kaptırmamak genelin çıkarına harcamak üzere korunmasına ve üretilmesine çalışmaktır.
 Türklerin, bundan başka, bir de ekonomik ideali vardır ki, ülkeyi büyük sanayiye kavuşturmaktır. Bazıları: “Ülkemiz bir tarım ülkesidir. Biz daima çiftçi bir millet kalmalıyız” diyorlar ki asla doğru değildir. Gerçekten, çiftçiliği hiçbir zaman elden bırakacak değiliz; fakat, çağdaş bir millet olmak istiyorsak, mutlaka büyük sanayie sahip olmamız gerekir. Avrupa hareketlerinin en önemlisi ekonomik devrimdir. Ekonomik devrim, ise, ilçe ekonomisi yerine, millet ekonomisinin ve küçük zanaatlar yerine büyük sanayinin konulmasından ibarettir. Millet ekonomisi ve büyük sanayi ise, ancak koruma yönteminin uygulanması ile oluşabilir. bU konuda bize yol gösterecek olan milli iktisat teorileridir. Amerika’da John Ras ve Almanya’da Friedrich List, İngiltere’de Manchesterienler kurdukları ekonomi bilimin genel ve milletlerarası bir bilim olmayıp yalnız İngiltere’ye özgü bir milli ekonomi sisteminden ibaret olduğunu meydana koydular. İngiltere, büyük sanayi ülkesi olduğu için, ürünlerini dışarıya göndermek ve dışarıdan ham maddeler getirmek zorundadır. Bu nedenle İngiltere için yararlı olan tek yöntem gümrüklerin serbest olması kuralı yani açık kapı politikasıdır. Bu ilkenin İngiltere gibi büyük sanayie sahip olmamış milletler tarafından kabul edilmesi, sonsuzluğa kadar İngiltere gibi sanayi ülkelerine ekonomik açıdan esir kalması sonucunu verecektir. İşte, bu iki ekonomist kendi ülkeleri için birer özel “milli ekonomi” sistemi meydana getirerek, ülkelerinin büyük sanayi sahip olması için çalıştılar ve başarılı da oldular. Bugün, Amerika ile İngiltere ile boy ölçüşecek bir konuma yükselmişlerdir ve şimdi onlar da İngiltere’nin açık kapı politikasını izliyorlar. Fakat, bu devre gelebilmeleri yıllarca milli ekonominin koruma yöntemlerini uygulamak sayesinde olduğunu da pek ala biliyorlar.
 İşte Türk ekonomistlerinin de ilk işi, önce Türkiye’nin ekonomik gerçeklerini incelemek sonra da bu objektif incelemelerden milli ekonomimiz için bilimsel ve esaslı bir program hazırlamaktır. Bu program oluşturulduktan sonra, ülkemizde büyük sanayi yaratmak için her fert bu program dairesinde çalışmalı ve ekonomi bakanlığı da bu şahsi etkinliklerin başında gelen bir düzenleyici görevi üstlenmelidir.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 16 Aralık 2009, 23:40:37 »

TÜRKÇÜ EKONOMİ

1- Stratejik Ekonomik Kaynakların işletilmesi ve yönetilmesi (demir-çelik fabrikaları, limanlar, telekom, madenler vs.) sadece Türk şirketleri tarafından işletilmelidir,
2- Devlet Ekonomide öncü rolü oynamalı ve Özel Sektörün pahalı bulup yatırım yapmaktan kaçındığı ama Türkiye’nin güçlü bir devlet olabilmesi için gerekli olan ağır sanayi ve teknoloji alanlarına yatırım yapmalıdır,
3- Sosyal Devlet güçlendirilmelidir,
4- Türk şirketlerinin, Türklerin işsiz kalması pahasına yurtdışında fabrikalar kurmasına izin verilmemelidir.
5- Avrupa’nın, Türkiye’nin daha çok mülteci alması konusudnaki baskılarına direnilmeli ve gelecek yabancıların Türkiye’de ki işsizliği arttırmasına veya Türkiye’de yeni azınlıklar yaratılmasına izin verilmemelidir,
6- Gümrük Birliği Antlaşması derhal fesh edilmelidir,  
7- Asgari ücret, büyük şirketlerin çıkarları veya IMF emirleri ile değil, Türk Miletinin ihtiyaçları göz önüne alınarak belirlenmelidir,
8- Sağlıklı toplumunların, sağlıklı aileler ile mümkün olduğu unutulmamalı; anne-babaların çocuklarıyla daha raht ilgilenebilmeleri için günlükçalışma saatleri, Avrupa Standardı olan 8 saat ile sınırlandırılmalıdır; Cumartesi günleri de yeniden tatil olmalıdır,
Her konuda BATI’yı örnek gösteren Türk liberallerinin ve büyük sermayesinin çalışma standartları konusunda aynı şeyi yapmaması bir açgözlülük ve samimiyetsizlik örneğidir ve mide bulandırıcıdır!
9- Devlet, sadece Büyük Sermaye Sahiplerinin değil, bütün Türk Milletinin çıkarlarını düşünmelidir.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 30 Ocak 2010, 21:50:53 »

Yerli üretime destek, geleceğimize destektir


“Yerli malı üretelim, yerli malı tüketelim. Ürettiğimiz mallara Türkçe isim verelim. Hem dilimiz hem malımız yaşasın” sloganı ile Türkiye Kamu-Sen’in başlattığı ve Ostim’de basın duyurusu ile ilan edilen kampanyaya sahip çıkıyoruz. Yerli üretimin ve sanayinin merkezi olarak bu yaklaşımı KOBİ’lerimiz adına destekliyoruz.


Elbette yerli ürün tüketmeliyiz… Ama bundan daha da önemlisi yerli ürün üretebilmeliyiz. Peki, ürünlerini bize satan küresel firmaların kendi ülkelerinde geçirdikleri süreci biliyor muyuz? Ülkelerinde o üretimi yapabilmeleri için harcadıkları çabaları, gösterdikleri duyarlılıkları bir an için bizim de hissetmemiz gerekiyor.

Bu süreçleri geçmeden bir anda her şeyi kendimiz yapmaya soyunamıyoruz. Ama bir şeyleri üretemez ve ürettiklerimizin de kıymetini bilemez isek, o zaman geleceğimiz hakkında ciddi tereddütler yaşamaya başlarız; insanlarımızı işsiz ve aç bırakırız ve bu insanlar da tehdit oluşturur; huzursuz bir toplumda yaşamak zorunda kalırız.
Ben olayı çok somutlaştırmalım istiyorum. Bizim sektörel dış ticaret şirketimiz var. Bu şirket Ostim’de üretilen ürünlerin yurtdışına satılması ile uğraşır.Bu süreçte biz nelerle karşılaşırız? Ostim’de üreterek sattığımız bazı ürünleri Türk tüketici, satın alıcı kurum çok benimsemez, güven duymaz.
Sırf Ostim’de, Türkiye’de yerli sanayici tarafından üretiliyor diye. Kuşku ile bakarlar. Ama biz aynı ürünleri İtalya ya da Amerika’ya gönderir, paketini ve ambalajını kutsallaştırır(!), yeni bir görünüme sokarsak, o zaman iş değişir.
Örnek olarak bir iş makinesine ait şaft Ostim’de bir firmadan 32 dolara satın alınabiliyor. Bedeli budur. Siz bunu beğenmez, “Ben bunun orijinalini istiyorum, Avrupa’sını istiyorum” dediğiniz zaman bizim üretici bunu İtalya’ya gönderiyor 32 dolara, sonra orada bir ambalaja giriyor ve 162 dolara yabancı ürün olarak Türkiye’ye satılıyor. Başka bir örnek; iş makinelerine Ostim’de üretilen bir çeşit kompresör. Ostim’deki bedeli 110 dolardır. Ama “Bunun Avrupa’sını istiyorum” dediğinizde bunun kutsanması(!), İtalya’ya gitmesi, yeni bir marka ve ambalaja girmesi gerekiyor. Dışarıya 110 dolara çıkacak ve 480 dolara İtalyan malı olarak alacaksınız. Eğer, amerikan malı olarak alırsanız 1200 dolar ödeyeceksiniz.
Böyle bir çelişkimiz, böyle bir kompleksimiz, böyle bir yanlışımız var.
Aslında biz bütün değerlerimizi, katma değerimizi, kaynaklarımızı bir başka ülkenin hizmetine nasıl gözü kara sunabildiğimizin farkında mıyız?

Kendi ülkemizin ürünlerine güvenmeliyiz, kendi insanımıza güvenmeliyiz ve belli bir süre bunun kahrını çekmeyi de göze almalıyız. Üretimde aşama akşamdan sabaha olacak iş değildir.
Araştırma-geliştirmesi yapılacak, teknolojisi yerleşecek. İstediğiniz anda olmaz. O zaman hiç bir şey yapmanıza gerek yoktur. Zaten dünyada hepsi üretiliyor.

Yüksek fiyatla dışarıdan ürün satın alındığında başkalarının istihdamına, başka ülkelerin gelişmesine, başka ülkelerin ar-ge’sine kendi cebimizden destek veriyoruz demektir.

Kamu kurumundan bir vatandaş, alıma çıkarken “acaba benim ülkemde bu üretiliyor mu?” Diye sorması lazım. O da yetmez; ihale şartnamesini yazarken “acaba bu yerli sanayici bu ihaleye nasıl katılır” diye de düşünmeli.
Hatta yerli sanayici bu ürünü üretemiyorsa “acaba ben bunu sanayicimize nasıl ürettiririm” diye kafa yormalı. Öğretim üyemiz, öğretmenimiz “benim mezun ettiğim kişi bunu nasıl üretebilir?” diye düşünmeli.

Bizim ülkemizde “Piyasa ekonomisidir… Herkes istediği yerden alır istediği yere satar” deniyor. Bu fikir küresel sermayenin felsefi tuzağıdır. Amerika’da da Almanya’da da gerçek böyle değildir. Öyle istediğini istediğin yerden alıp satamazsın. Herkes kendi sanayisini, kendi sermayesini, kendi şirketini, kendi ülkesini son noktasına kadar düşünüyor.

Eğer kendi ülkesinde üretemiyorsa, başka yerden alan adama diyor ki o zaman ben senden satın alacağım zaman ya yerli bir firma ile anlaş, ya da yüzde 30-40’ını benim ülkemde üret diye bir dizi yaklaşımda bulunuyor.Yani yurtdışından bunu kayıtsız şartsız almak en son çaredir.

Her şeyi her yerden alırsanız kaynaklarımız boşuna harcanır. Türk halkının böyle bir lüksü yok. Bunu yaparsınız insanlar işsiz kalır, aç kalır, sonra da ramazan paketleri ile gıda paketleri ile bu insanlara yardım dağıtırsınız. Bu onurlu bir yaşama şekli değildir. İnsanlara iş bulacaksınız, üretim yaptıracaksınız, aş vereceksiniz ve böylece insanlar toplumda onurlu bir şekilde yaşayacaklar. Bunun aksi felaket olur.

O nedenle yerli üretimi, yerli malı ve Türkçe kullanımını gündeme getiren ve destekleyen kuruluşlarımıza teşekkür ediyoruz. Türk malı ve Türkiye’de üretilen ürünlerin tüketilmesine yönelik bilinçlendirme gayreti sürekli olarak gündemde tutulmalıdır. Bu kampanya ülkemizin ve halkımızın geleceği için son derece önemlidir.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 09 Şubat 2010, 00:14:27 »

ESKİ TÜRKLERDE İKTİSADİ DÜŞÜNCE VE İKTİSADİ YAŞAM


Türk tarihinin ilk safhası daha ziyade Asya ve Avrupa bozkırlarında geçmiştir. Bunun hiç şüphesiz en önemli sebebi Türk’lerin bu tabii yaşam şartlarını sevmeleri olmuştur. Bu sebepten düşünce tarzı, inancı, dünya görüşü, örf ve gelenekleri bozkırların köklü izlerini taşır.
İlk kültürler doğdukları bölgenin şartları içinde gelişmiştir. Bunun için avcılık ve ormancılıkla geçinen kavimler ‘asalak’ kültüre sahip olmuşlardır. Tarıma elverişli alanlarda yaşayanlar çiftçilik yapmışlar ve ‘köylü’ kültürünü oluşturmuşlardır. Besicilikle yaşayan bozkırdakiler ise ‘çoban’ kültürünü oluşturmuşlardır. Bozkırlar çöl değildir, bol otlakları ile besiciliğe elverişli, kuru tarıma imkan veren rutubetli yüksek yaylalardır. Ancak bir kültürün oluşması için sadece coğrafi şartlar yeterli değildir. İnsan unsuru da önemli bir rol oynar.


İKTİSADİ HAYAT

GİYİM:Giyim eşyası deri ve yünden yapılırdı. Eski Türkler bez dokurlar, giyecek için kendir üretirlerdi. Bütün giysilerinde kopça yerine düğme kullanırlardı. Ayağa çizme başa börk giyilirdi. Türk erkekleri sakalını tıraş eder fakat saçlarını uzun bırakırlardı.
DEMİR:Bozkırlı Türkler dünyanın en büyük devletlerini kurmuşlardı. Bunun için büyük ölçüde ve çağına göre daima yüksek bir savaş sanayiine ihtiyaç duymuşlardır. Demir sayesinde bu üstün sanayii kurulmuştu. Demir çağının başlangıcı bu madenden bol miktarda alet ve silah yapımı iledir. Bu imkan Altaylar ve Yenisey nehrinin kaynak bölgelerinde mevcuttu. Altaylılar çok eskiden beri usta demirciler olarak tanınmışlardır. Orta Asya’da demir işleyiciliğinin başlangıcı 4 bin yıl öncesine rastlamaktadır.

ŞEHİR:Eski Türkler, yazın zaruri olarak yaylalarda yaşarlardı. Kışın barınma için evler inşa ederlerdi. Evler daha ziyade kerpiç ve ahşaptandı. Taş pek az kullanılırdı. Türkler duvarlarla çevrili mahallelerden pek hoşlanmadıkları için bu türden kurdukları yer çok azdır. Genellikle dağınık halde yaşarlardı.

TİCARET:Türk Devletleri komşu devletlere canlı hayvan, kösele, deri, kürk ve hayvani gıdalar satarlardı. Bunun karşılığı olarak hububat ve giyim eşyası satın alırlardı. Türklerle komşuları arasında şiddetli rekabete yol açan büyük kazanç vasıtalarından biri de İpek Yolu idi. Bu yol Çin’den Akdeniz kıyılarına kadar uzanıyordu. Bu yolun geçit yeri olan İç Asya bölgesi 1000 yıl boyunca Çin ve Türk siyasetlerinin ana hedefi olmuştur.
TARIMOğur Türkleri çiftçilikle uğraşmışlardır. Doğu Türkleri de elverişli bölgeler az da olsa, tarımla meşgul olmuşlardır. Özellikle Göktürkler’de her ailenin ekip biçtiği arazisi vardı. Ama genel olarak bakıldığı zaman Türkler ziraatla pek fazla uğraşmamışlardır.
MALİYE:Bozkır devletinin ekonomisi, mağlup ve bağlı devletlerden almış oldukları yıllık vergiler ve hediyeler, ayrıca halktan toplanan vergilere dayanıyordu. Asya Hun İmparatorluğu’nda bu işle ilgilenen hususi memurlar vardı. Ayrıca işlek ticaret yollarından sağlanan gümrük vergileri de mevcuttu. Üretilen altın, gümüş, demir, kurşun, bakır gibi madenler de satılarak devletin maliyesine aktarılırdı. Eski Türkler para olarak daha çok üzeri resmi damgalı ipek parçası kullanmışlardır.
Eski Türkler ile Osmanlılar arasında bağlantılı olarak ekonomide geçiş evreleri yaşanmıştır. Osmanlı Devleti kurulduğu dönemden itibaren eski Türk devletlerinin uyguladığı ekonomik yaşamı evrimleştirerek uygulamıştır.

OSMANLI DEVLETİNDE İKTİSADİ DÜŞÜNCE VE İKTİSADİ YAŞAM
ANADOLU TÜCCARI:
Her şeyden önce, Osmanlı Devleti, Doğu ile Batı arasındaki tarihi ticaret yolunun (İpek Yolu) geçtiği topraklar üzerinde kurulmuştur. Daha Selçuklular zamanından başlayan hanlar ve kervansaraylarla donatılmış geniş bir yol şebekesi, yaygın bir posta ve güvenlik sistemi Anadolu’yu kaplamaktaydı. Bu coğrafi durum ve geniş ticari yatırımlar, Anadolu’yu ‘bir nakliyeci ve tüccar’ memleket haline getirmiştir. Basra Körfezi, Kızıldeniz, Suriye limanları ve Anadolu’dan geçen kervan yollarını kontrol eden bölgelerin hakimi sıfatıyla Osmanlı İmparatorluğu, tarihi baharat ve ipek yollarının sağladığı milletler arası transit ticaretinden geniş ölçüde yararlanmakta idi. Transit metalarından alınan türlü haraç ve resimler, devlet gelirinin önemli kaynaklarından birisi olduğu gibi, bu yollar üzerinde bulunan Türkiye kervan sitelerinin halkı da böyle bereketli ve faal bir ticaret hayatına katılarak veya kervan nakliyatının doğurduğu hancılık, komisyonculuk, saraçlık, mutaflık gibi türlü hizmetleri karşılayarak zengin oluyordu. Nakliyatçılık ve kervancılık özellikle Doğu ve Orta Anadolu’da büyük yığınlar halinde yaşamakta olan göçebe unsurlara belli başlı geçim olanaklarında birini sağlamış ve bu sayede geniş ölçüde yük hayvanı yetiştirmeyi de teşvik etmişti. Şehirlerden örnekler verecek olursak; Gaziantep’te ayakkabıcılığa önem verilmişti. O zaman Antep’te herkes yemeni, çizme ve her neviden ayakkabı yapardı. Çünkü kervan onu istiyordu. Maraş’ta demir sanayii himaye edilmişti. Nal, mıh, çivi, zincir, gem, silah ve kervanlar için gerekli her çeşit demir avadanlığın yapıldığı ve işlendiği merkez burası idi. Konya ve Afyon’a kadar olan sahada keçecilik vardı. Ankara’nın ahi esnaf teşkilatı, büyük kervanların deri ve demirden yapılır malzemesini hazırlıyordu. Sivas taraflarında şal, cerim ve Uşak taraflarında halı, seccade dokunuyordu.
Yani Selçuklular zamanından başlayarak, Anadolu Türk toplumu, coğrafi konumu gereğince, milletler arası ticaret aracılığı ile zanaatın tarımdan ayrılması ve şehirlerarası ticaret aracılığı ile zanaat ve ticaretin birbirinden kopması gibi, Ortaçağ düzeninden Modern Çağa geçişte önemli rol oynayan iki evrimi gerçekleştirme yolunda büyük mesafe almıştı.
Ticaretin büyük önemini kavrayan Türk devletleri, çağına göre mükemmel bir ticaret örgütü kurmuşlardı. Derbent örgütü, yol ve köprülerin iyi halde bulundurulması kadar, tüccarın can ve mal güvenliğini de sağlamaktaydı ve derbentçiliği de köyler yapmaktaydı bunlar zengin köylerdi.
Yalnız derbent köyleri değil daha birçok köy şehirler gibi bu ticaretten yararlanmaktaydı. Her sitenin bir kervansarayı bir arastası vardı. Bu arastalar, kervan teçhiz yeri idi. Sipahi pazarlarında biniciliğe hitap eden malzemeler satılırdı. Büyük kervan yollarının uzağında kalan köyler ve kasabalar bu yollara amut birer akın halinde durmadan meyve, sebze, hububat ve mamul eşya taşırlardı.
Milletlerarası ticaret yolları üzerinde gelişen Osmanlı Devleti daha başında itibaren büyük şehirlere dayanmıştır. Önce Konya, Kayseri, Sivas ve sonra Tokat, Amasya, Ankara ve daha sonra da Bursa, Edirne, İstanbul, Filibe, Sofya, Üsküp ve Selanik canlı birer ticaret merkezi olmuşlardır.
Bursa’nın fethinden 50 yıl sonra Rumlar köylerde Türkler ise şehirlerde çoğunlukta idi. 1530-1580 yılları arasında Türkiye nüfusu %40-50 arasında artış göstermiştir. Bu artış büyük şehirlerde %100’leri bulmuştur.16. yüz yılın ikinci yarısında İstanbul’un nüfusu 800 bine yaklaşmıştır ve bu yüzyılda İstanbul dünyanın en büyük şehridir.
MERKEZİYETÇİ DEVLET
Milletlerarası ticaret yolu üzerinde, büyük şehirlere dayanarak kurulan Osmanlı Devleti’nin diğer bir özelliği, fetihlerdir. Fetih, kolay ve karlı bir faaliyetti. Yalnız geniş bir profesyonel ordunun beslenmesini gerektiriyordu. Avrupa kralları, senyörlerin derme çatma kuvvetlerine dayanırken, Osmanlı Sultanı küçümsenmeyecek sayıda ücretli asker besliyordu.
Profesyonel bir ordu eliyle gerçekleştirilen ve devam ettirilen fetihlerin, merkeziyetçi bir devlete yol açacağı açıktır. Anadolu’yu boydan boya geçen milletler arası ticaret ve büyük şehirlerin beslenmesi sorunları da aynı sonucu ortaya çıkaracaktı. Osmanlılar’ın Selçuklular’dan miras buldukları geniş ticaret şebekesinin korunması, can ve mal güvenliğinin sağlanması, ancak merkezi bir otorite tarafında yürütülebilirdi. Nitekim batıda da şehirler arası ticaretin gelişmesi ve milli pazarın oluşmaya başlamasıyla birlikte, feodallerin egemenliği zayıflamış, merkeziyetçi devlet güçlenmiştir. Osmanlı Devleti ise başından beri , milletler arası ticaret yolu üzerinde bulunduğu için, zorunlu olarak merkeziyetçi bir kuruluşa yönelmiştir.
SİPAHİ VE KÖYLÜ:
Ortaçağ’dan Modern Çağa geçişin habercisi olan büyük şehirlerin ve ticaretin genişlemesi gibi şartların zorunlu kıldığı merkeziyetçilik ve toprakta devlet mülkiyeti hukuki fonksiyonu, ‘arazi sahibi’ devlet ile köylünün üretim fazlasının bir kısmı kendilerine tahsis edilen hak sahipleri arasındaki ilişkilere, Batı’dakinden farklı bir yapı kazandırmaktadır. ‘Sahib-i arz’ denilen bu kişiler, batıdaki senyörlerden farklı olarak, devletin bir hizmetlisi bir memuru durumunda gözükmektedirler. Kendisine ayrılan arazi üzerinde , devlet adına denetlemeyi yapmakta, bu tarımsal hizmetine ve askeri yükümlülüklerine karşılık, köylünün işlediği toprağın ‘icar ve tapu bedelini’, yani artık-ürünün bir kısmını maaş gibi almaktadır. Bu kişilere sipahi de denmektedir. Her ne kadar sipahiler dirliğini çocuklarına intikal ettirebilmekteyse de, onu her an kaybetmesi olanağı da vardır. Bununla birlikte devletle ilişkileri bakımından bir memur gibi gözüken sipahi, reaya ile ilişkileri bakımından batı senyörüne az çok yaklaşmaktadır. Sipahi kendine mahsus toprağı, ya doğrudan doğruya ya da ortakçı eliyle işletmektedir.
Ayrıca yalnız sipahilerin değil, İstanbul ve taşradaki devlet memurlarının, hatta kadı ve müderris gibi din adamlarının, hiç değilse 16. yüz yılın başlarından itibaren çiftlikler edindikleri, köylerde kendi hesaplarına işlettikleri arazileri genişlettikleri, geniş ölçüde hayvancılık için meraların elverişli yerlerinde mandıralar kurdukları görülmektedir.
Osmanlı düzeni, kapitalizme doğru evrimde önemli aşamalar teşkil eden zanaat-tarım ve zanaat-ticaret ayrılmasında bir hayli yol almış, büyük şehirlerin kurulmasına, zanaat alanında şehirlerarası ihtisaslaşmaya ve ticaretin genişlemesine sahne olmuştur. Büyük şehir ve ticaretin gelişmesidir ki, Osmanlı düzenine merkeziyetçi bir karakter kazandırmıştır.
ZENGİNLEŞEN KÖYLÜLER:
Osmanlı toprak düzeninde reaya daha önce de belirttiğimiz gibi tarım işletmesine bir bedel ödeyerek, tapu senediyle tasarruf etmektedir. İşletme oğula geçebilmektedir. Bu tasarruf hakkı toprağın sürekli ve verimli biçimde işletilmesini sağlamak amacıyla tam mülkiyetten (satış, hibe, vasiyet, miras vb yasakları ve toprağı işleme yükümlülüğü gibi) bazı sınırlamalarla ayrılmakla birlikte, bireysel tasarrufa dayanmaktadır. 15. YY ilk yarısında şehirde oturan ve her nasılsa köydeki bir çiftliğin tasarrufunu ele geçirerek tarım yapan bir kişi, reaya sayılmadığı halde, vergisini ödemek şartıyla faaliyetini yürütebilmekteydi. Köylü, tasarrufta bulundurduğu toprağı imar ederse mülkiyet yasa ile devletten köylüye geçer. Osmanlı arazi kanunlarına göre, reaya, kır bayır yerlerden bir kısım alıp da tarım yaparsa, üç yıl içinde sipahi buna karışamamaktadır. Tımar sahibinin arazisinde dahi, işlenmemiş yerde üç yıl sürekli tarım yapıldığı takdirde, bu toprak, reayanın tasarrufundan alınamamaktadır. Reaya, iki öşür vermek şartıyla, başkasının toprağını da ekebilmektedir. Sonra reaya, vergi olarak üretim fazlasının ancak bir kısmını vermektedir gerisi kendine kalmaktadır.
Bütün bunlar, Osmanlı toprak düzeninin getirdiği engellere rağmen, reayanın tasarruf ettiği toprak miktarında ve servetinde farklılaşmalara yol açmıştır. Bir kısım köylü zenginleşmiş bir kısım köylü de fakirleşmiştir. Elinde para biriken köylü tefecilik, ürünü tarlada ucuza kapatma vb. gibi usullerle gücünü arttırmıştır.
Kişisel servetin artmasıyla kapitalist düzene geçişin ilk belirtileri ortaya çıkmıştır ve bu kişiler yaptıkları iştirakler ve yatırımlar ile ilk Türk kapitalistler olarak belirtilebilir.
TARIMDA BÜYÜK ÇİFTLİKLER:
Bu müteşebbis kişiler, tarım alanında da büyük çiftlikler kurmuşlardır. Bu çiftlikler , tarım alanında ilk kapitalist işletmeler sayılabilir. Mesela Ali Bey’e ait iki çiftlik, çiftliğe bitişik yağhane, bozahane, bahçe ve 42 baş çiftlik hayvanı 240 bin akçe değerindedir.
Çiftliklerde işgücünün büyük kısmını, ‘ecir’ , ‘ırgat’ diye adlarla kaydedilen ve yerine göre, ‘ortakçı’ , ‘bekçi’, ‘sığırcı’ diye çalıştırıldıkları iş alanları belirtilerek anılan ücretli işçiler sağlanmaktadır. Bunlara ücretleri para olarak ödenmektedir. Demek ki bir yanda da bu sınıfın emrinde ırgatlaşan topraksız köylüler çoğalmaktadır. Bütün bunlar kapitalizme doğru yol alışın ilk belirtileridir.
Eski Türk devletlerinden Türkiye Cumhuriyetine kadar iktisadi yaşam ve iktisadi düşünceler bir zincir gibi birbirini takip etmiştir. Günümüzde de iktisadi yaşam gerek eski Türk devletlerinin gerekse Osmanlı Devleti’nin izlerini taşıyarak gelişmektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 23 Mart 2010, 14:57:20 »

          770‟li yıllar… Ordu Balık‟taki Uygur Kağanlığı tahtında Bögü Kağan oturmaktadır. 751‟deki Talas savaşında yenilen, başta An Lu-şan isyanı olmak üzere art arda gelen isyanlarla sarsılan Çin, ancak Uygurların müdahaleleriyle isyanlardan kurtulabilmiştir. Çinliler her yıl 100.000 top ipeği Uygurlara vergi olarak vermektedirler. O zamanki Çin tarihi Tang-şu, “Tang hazineleri bomboş iken ve saray memurları maaşlarını alamazken” Uygurlara her yıl 100.000 top ipek verildiği kaydını düşmüştür. İş bununla da bitmiyordu. Uygurlar Çin pazarına da alışmışlardı. Bahar ve yaz aylarında Çangan‟daki Çin pazarı Uygurlarla doludur. Bir at veriyorlar; 40 top ipekli alıyorlar. Zaman zaman kızıp Ģehrin kapılarına hücum ediyorlar. İmparator elçiler gönderip Uygurları güçlükle sakinleştirebiliyor. Temmuz ayında Çangan‟dan çıkıp Uygur ülkesine dönüyorlar. Kaynaklar 773 Temmuz‟unda 1000‟den fazla arabanın çeşitli eşyalar ve ipeklilerle dolu olarak Orhun‟a döndüğünü kaydediyor. Bu, Uygurların uluslar arası pazarlardaki rolünü gösteren çok eski bir tablodur. Aynı tarihlerde Çin‟de kalıp Çin elbiseleri giymeye alışan Uygurlar da vardır. 30 yıl kadar sonra… 800‟lerin başlarındayız. Uygur Kağanlığı‟nda Ediz hanedanından Alp Ulug Bilge oturmaktadır. Yayının vınlamasıyla ünlenmiş olan Alp Ulug Bilge. Yenisey boylarındaki Kırgızlar üzerine öyle bir sefer düzenlemiş ki 400.000 kişilik Kırgız ordusu perişan olmuş. Vadiler, terk edilmiş at ve ölülerle dolmuş. Kırgızların savaş meydanında bıraktığı silahlar dağ gibi yığılmış. Bu, Türklerin çok eskiden beri sürüp gelen alışılagelmiş manzaralarından biridir. Türkler yine birbirlerini kırmışlardır. 20 yıl kadar sonra, 821 yılına ait bir gözlem. Bir Müslüman Arap seyyahının, Uygur Kağanlığı başkenti Ordu Balık‟ta gördükleri. Ordu Balık çok büyük bir Ģehirdir. Bağdat, ġam, Semerkant gibi Ģehirleri görmüş olan bir gezginin ifadesidir bu. Ordu Balık‟ın etrafında ekilmiş tarlalar ve bahçeler uzanıp gitmektedir. Halk zenginleşmiştir ve refah içinde yaşamaktadır. Fakat halkın çoğu “Zındık”tır; yani Mani dinine mensuptur. Uygurların 17 boyu vardır ve her boyun bir başbuğu. Her başbuğun da 13.000 kişilik ordusu bulunmaktadır. Kağanın ordusu ise 12.000 kişiliktir. Orduda kadın askerler de vardır. Ordunun toplam sayısı 233.000‟dir. Bu da çağdaş bir kaynağın Uygur ülkesindeki ihtişam ve refahı gösteren tablosudur.
18-19 yıl sonra manzara değişecektir. Yine bildik bir sebep yüzünden. Türkler arası kavga ve savaşar. Vezir Kürebir ayaklanmış; Alp Külüg Bilge Kağan ise üzüntüsünden intihar etmiştir. Kağanlık tahtına Kazar Tigin oturtulmuştur. Kaynakların verdiği somut bilgiler
böyle. Türk hafızasına kazınan efsane ise Kutlu Dağ‟ın parçalandığını ve elin yurdun “kut”unun gittiğini söylüyor. Kaynaklar manzarayı tasvire devam ediyor. Kış gelince müthiş bir yut olmuştur. Hayvanlar kırılmış; halk kıtlık içinde perişan olmuş. Başka bir komutan, Külüg Baga, kendisinin bulunmadığı bir sırada vezirin isyan etmesine ve kağanın değiştirilmesine öfkelenmiştir. Kırgın ve kıtlığın yanı sıra ülkede müthiĢ bir siyasi kargaşa hüküm sürmektedir. Öfkeli Külüg Baga Kırgız ülkesine gitmiş, orada yeni iktidara karşı hazırlıklara başlamıştır. Kırgızlar zaten geçmiĢ yılların hıncı içindedirler. Külüg Baga 100.000 Kırgız atlısının baĢında Ordu Balık‟a girer; Uygurlar katliamdan geçirilir; Ģehir yakılıp yıkılır. Efsaneye göre kurtlar kuşlar ve bütün hayvanlar göç, göç!... diye bağırmaktadırlar. Kâşgarlı Mahmud‟dan 250-300 yıl kadar önce Orhun vadisinde ve genellikle bozkır bölgesinde yaşayan Uygurların umumi manzarası ve yaşadıkları tarihî macera kısaca böyle. Kâşgarlı onları Doğu Türkistan‟da buluyor. Oraya ne zaman gelmişler? 840‟taki katliam üzerine bozkırdaki Uygurların göç ettiği kesindir. 13 boy güneye, 15 boy güney-batıya göçmüş. Güneye göçenler Kansu Uygur Hanlığı‟nı, güney-batıya göçenler Hoço (Turfan) Uygur Hanlığı‟nı kurmuşlar. Genellikle Uygurların 840‟taki bu göç olayıyla Doğu Türkistan‟a geldikleri kabul edilir. Aslında çok daha önceden Doğu Türkistan‟a Uygur yerleşmeleri vardır. Bunlardan biri 697 yılında, Kapgan Kağan zamanındadır. Onun baskısıyla bir kısım Uygur “bozkırı geçerek Kan-su yöresine” yerleşmişti ( Tekin 1976: 10). Doğu Türkistan‟ın önemli bir kısmı daha 750‟lerde Uygurların eline geçmişti. 779‟da Tibetliler Beş Balık‟ı almışlar; ancak 800 civarında Alp Ulug Bilge Kağan Kuça, Karaşar, Turfan bölgelerini Tibetlilerden geri almıştı (Ercilasun 2004: 225). Bu tarihî olaylar, Doğu Türkistan, Bozkır Uygur Kağanlığı‟nın elindeyken de bölgeye Uygurların yerleştiğini göstermektedir. Aslında Uygurlar 6. yüzyılın ikinci yarısıyla 7. yüzyılın başlarında Tie-le/Tölis birliği içindeydiler ve Çin kaynaklarında Wei-ho olarak anılıyorlardı. Ondan önce de Kao-çe/Kanglı birliği içindeydiler ve o zaman Yuan-hu olarak anılıyorlardı. Kao-çe‟ler daha “481‟de Tanrı Dağları‟nın güneydoğu etekleri ve Turfan‟a” gelmişlerdi. Görüldüğü gibi Uygurlar çok eskiden beri Doğu Türkistan‟da mevcutturlar. 840‟taki göç hareketiyle nüfus bakımından bölgede üstün duruma geldiler. Kaşgarlı Mahmud dönemine gelince.
Kansu Uygur devleti Kaşgarlı‟nın daha gençlik yıllarında, 1028-1036 arasında Tangutların hâkimiyeti altına girmişti. Hoço Uygurları ise başlangıçta Hami‟den Kaşgar‟a kadar, aşağı yukarı bugünkü Doğu Türkistan toprakları üzerinde hâkimdi. Ancak 11. asrın ortalarında Karahanlı-Uygur sınırının Yukarı İli‟nin doğusunda, daha güneyde ise Kuça civarında olduğunu tahmin edebiliriz. Ila‟nın (İli nehrinin) sınır olduğunu, Kaşgarlı‟daki Uygurlarla ilgili ünlü Şiirden anlayabiliriz: Kimi içre oldurup Ila suwın keçtimiz; Uygur tapa baĢlanıp Mınglak ilin açtımız. (Atalay III 1941: 235) Hem Tarım maddesinde (Atalay I 1940: 396), hem de Küsen maddesinde (Atalay I 1940: 404) Kuça‟nın “Uygur sınırı” olduğu kayıtlıdır. Bugünkü Uygurların belirlenmesi açısından bu kayıtlar önemlidir. Kaşgarlı‟daki bu kayıtlara göre Uygurlar, batıda Kuça‟ya kadar geliyor. Kaşgar, Yarkent, Aksu gibi şehirler ise Karahanlıların elinde. Bu sınır bize açıkça gösteriyor ki bugünkü Uygur kavramıyla Kaşgarlı zamanındaki Uygur kavramı birbiriyle örtüşmüyor. Bilindiği gibi bugünkü Uygur terimi, Sovyetler döneminde ortaya çıkmıştır. 1921 yılında Taşkent‟te toplanan ve Batı Türkistan‟da yaşayan Doğu Türkistanlılardan bir grup aydının katıldığı “Uygur Entelektüeller Konferansı”nda, Doğu Türkistan‟daki yerleşik Türklere Uygur adının verilmesi kabul edilmiştir. “Bu ad 1935 yılına kadar Doğu Türkistan‟a girmemiş, bu tarihe gelinceye kadar Doğu Türkistan şehir ve köy Türkleri kendilerine Müslüman Türk” demişlerdir. “Dr. Sun Yat Sen (dahi) „Üç Halk Prensibi‟ adlı eserinde „Müslüman Türk‟ tabirini kullanmıştır… 1934‟te başlayan Rus-Çin müşterek idaresi sırasında Ürümçi‟de sözde bir konferans tertip edilmiş ve adı geçen Taşkent kararı kabul ettirilmitir.” (Buğra 1964: 98). Bu kararlardan ve bunların uygulanmasından dolayı Uygur deyince bugün Kaşgarlıları da Yarkentlileri de anlıyoruz. Oysa Kaşgarlı Mahmud zamanında bunlar Karahanlı tebaasıydı ve Müslümandı; büyük bir ihtimalle de o zamanki Uygur boyundan değildiler. Karluk, Yağma, Çigil, Toxsı boylarından birine veya birkaçına mensup olmalıydılar. Ancak 20. yüzyıl başlarındaki yeni adlandırmayla onlara da Uygur diyoruz.Konuyu biraz daha açalım. Bugünkü Uygurların bir kısmı Kaşgarlı zamanında Karahanlı tebaası ve Müslüman idiler ve onlara o zaman Uygur denmiyordu. Bugünkü Uygurların diğer kısmı, yani Kuça ve doğusunda kalanlar, daha kuzeyde de İli‟nin doğusunda kalanlar Hoço Uygur Hanlığı tebaası ve Budist idiler. Kaşgarlı‟da Uygur denilenler bunlardır. Bir de daha doğuda Tangutlara tâbi olan Budist Uygurlar vardı. Bu duruma göre Kaşgarlı‟nın Tat dediği, kâfir dediği ve aleyhlerinde ağır Ģiirler naklettiği Uygurlar, bugünkü Uygurların ancak bir kısmıdır. Onlara kâfir diyen de Kaşgar‟daki Karahanlılardır ki bugün onlar da Uygur adını taşımaktadır. Dolayısıyla bugünkü Uygurların, aleyhlerinde nakledilen şiirlere rağmen Kaşgarlı‟ya, Dîvânü Lügati‟t-Türk‟e ve aynı dönemdeki Kutadgu Bilig‟e sahip çıkmalarında şaşılacak bir şey yoktur. Ancak Karahanlıların torunlarının bir kısmı bugün Uygur olarak anılıyorsa, bir kısmının da Özbek, Kırgız vb olarak anıldığını unutmamak gerektir. Konuyla ilgili olarak birkaç noktaya daha temas etmemiz lazımdır. Birinci nokta Karahanlı sülalesinin mensup olduğu boy meselesidir. Bilindiği gibi bu meselede iki görüş vardır: Karluk ve Yağma görüşü. Pritsak, Kafesoğlu, şolden gibi tarihçiler Karluk görüşünü kabul ederler. Barthold, Togan, Reşat Genç gibi tarihçiler ise Karahanlı hanedanının Yağmalardan olduğu ve Yağmalar üzerinden Dokuz Oğuzlara yani Uygurlara dayandığı kanaatindedirler. Başlıca dayanakları, Hudûdü‟l-Âlem‟de geçen, Yağmaların “hükümdarları Tokuzguz hükümdarları ailesindendir.” Bilindiği gibi o zamanki İslam kaynakları Uygurlara Toguz Guz demekte idiler. Mücmelü‟t-Tevârîh‟teki “Yağma padişahına Buğra Han derler.” .Çünkü Reşat Genç‟in de dediği gibi Karahanlılardan başka hiçbir Türk devletinde hükümdarların Buğra Han unvanını kullandıkları görülmemiştir (Genç 2002: 695).
Yağma görüşünü kabul edersek Karahanlı hükümdarlarının Uygurlardan geldiğini de kabul etmiş oluruz. Eğer Kâşgarlı‟nın da Karahanlı hükümdar sülalesine mensup olduğu görüşü doğru ise bizzat Mahmud da Uygur hükümdar sülalesinden geliyor demektir. Tabii ki Kâşgarlı zamanında hanedana ve Yağma boyuna Uygur denmiyordu; Yağmalar artık müstakil bir boydu. Çin kaynakları Dokuz Oğuzların dokuz boyu ile onların başındaki Uygurların dokuz boyunu sayar (Ercilasun 2004: 221-222). Bunların bir kısmı Köktürk yazılı metinlerde de Türkçe söylenişleriyle geçer. On sekiz boyun hiçbiri Yağma adını taşımamaktadır. Ancak ben Uygurların kağan
uruğu olan Yağlakar‟ın Yağma ile aynı olabileceğini düşünüyorum (Ercilasun 2004: 292). İkinci nokta, Kâşgarlı‟nın Uygur yazısıyla ilgili kaydıdır. Eserinin başında Kâşgarlı Uygur harflerinin listesini vermiştir. Listedeki her harfin altında Arap harfli karşılığı da vardır. İlgi çekici olan husus, alfabeyi Uygur adıyla değil Türk adıyla vermesidir. ġöyle diyor: “Bütün Türk dillerinde kullanılan harfler on sekizdir. Türk yazısı bu harflerle yazılır.” (Atalay I 1940: 8.). Bu kayıttan anlıyoruz ki Uygur yazısı, Türk yazısı olarak umumileşmiştir ve Müslüman olan Türklerin de yazısı 1070‟lerde hâlâ Uygur yazısıdır. Uygurların bu yazıyı kullandığını Kâşgarlı ayrıca ve özellikle belirtmiştir: “(Uygurlar) -kitabın baş tarafında bildirdiğim üzere- 24 harften ibaret olan Türk yazısını kullanırlar. Kitaplarını, mektuplarını onunla yazarlar. Bundan başka Uygurların ve Çinlilerin ayrı bir yazıları daha vardır. Defterlerini, senetlerini bununla yazarlar. Bu yazıyı Müslüman olmayan Uygurlarla Çinlilerden başkası okuyamaz. Söylediklerim şehir halkıdır.” (Atalay I 1940: 29). Defterlerin ve senetlerin yazıldığı ikinci yazı Çin yazısı olmalıdır. Yukarıdaki sözlerden önceki kayıt da önemlidir. Kâşgarlı Ģöyle demektedir: “Uygurların öztürkçe bir dilleri olduğu gibi, kendi aralarında konuştukları zaman ayrı bir ağız dahi kullanırlar.” (Atalay I 1940: 29). DLT‟de Uygurlarla ilgili diğer bir nokta, Türkmen ve Uygur maddelerinde verilen efsanevi bilgidir. Türkmen maddesinde ġu destanı anlatılırken İskender‟in önünden çekilen şu‟nun Hocend vadisinden doğuya doğru gittiği bölüm şöyledir: “Hakan Şu, Çin‟e gitmişti. Zülkarneyn (İskender) de onu takip etti. Zülkarneyn, Uygur yakınlarında hakana yaklaşınca hakan şu, ona doğru bir öncü birliği gönderdi. Zülkarneyn de hakana doğru bir öncü birliği gönderdi. Geceleyin vuruştular; Zülkarneyn hakan ile barış yaparak Uygur şehirlerini kurdu. Bir müddet burada kaldı. Hakan , çekilen Zülkarneyn‟in izini takip ederek Balasagun‟a kadar geri döndü. Kendi adıyla, „şu‟ olarak adlandırılan bu ehri kurdu. Oraya bir tılsım bağlanmasını emretti. Bugün bile leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehrin ötesine asla geçmezler. O tılsım o günden bugüne kadar kalmıştır.”(Ercilasun 2007: 455).
Uygur maddesinde de şöyle deniyor: “ Uygur: Beş şehirli bir vilayetin adı. Zülkarneyn Türk hakanı ile barıştıktan sonra bu şehirleri yaptırmıştır. Bana, Muhammed Çakır Tonka Han oğlu Nizamettin İsrafil Toğan Tekin babasından hikâye ederek der ki: Zülkarneyn Uygur illerine geldiğinde Türk hakanı ona dört bin kii göndermiş; tulgalarına takılan kanatlar şahin kanatları imiş. Bunlar öne ok attıkları
gibi arkaya da ok atarlarmış. Zülkarneyn bunlara şaşakalmış ve înân xuz hûrend demiş. „Bunlar kendi kendilerine geçinirler, başkasının yiyeceğine muhtaç olmazlar; çünkü bunların elinden av kurtulmaz, istedikleri zaman avlayıp yiyebilirler‟ demek istemiş ve bu vilayete Xuzxur adı verilmiş. Bu vilayette beş şehir vardır. Vilayetin halkı en katı kâfirlerdir, son derece atıcıdırlar. Zülkarneyn‟in yaptırmış olduğu Sülmi, Koçu, Canbalık, Yengibalık adındaki şehirlerdir.”(Ercilasun 2007: 456). Bu efsanevi rivayetlerden birkaç sonuç çıkmaktadır. 1. ġu destanındaki hükümdar şu, Uygurların efsanevi atasıdır. Uygurlar, şu‟nun skender‟e gönderdiği 4000 atlıdan türemiştir. 2. Destanın başında şu‟nun Hocend vadisinde oturduğu belirtilmiştir. Destana göre, İskender gelince Altay Dağları‟na doğru çekilmiştir; Oğuzlar ise Hocend‟de kalmışlardır. Demek ki destana göre Uygurlar Altay Dağları civarına gelmeden önce Hocend vadisinde Oğuzlarla beraber yaşıyorlarmış. 3. Destana göre Uygurların adını Ġskender koymuĢ: Xuzxur. Bu isim de Farsçada “kendi kendilerine geçinirler” demekmiş. Elbette yukarıda verilen etimoloji bir halk etimolojisidir ve ilmî bir değeri yoktur. Ġskender‟in Uygurlara Farsça bir isim vermesi zaten düşünülemez. Ancak destandaki “tulgalarına takılan kanatlar şahin kanatları imiş” kaydı önemlidir. Çünkü Çin kaynakları da Uygur‟un Çince söylenişi olan Huey-ho‟nun anlamını “şahin gibi dönerler ve dalarlar” şeklinde vermektedir. Bence Uygur adının anlam ve etimolojisi buradan hareketle ortaya konulmaya çalıĢılmalıdır.


                 KAYNAKÇA
ATALAY Besim (1940-1941): Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi I-III, TDK, Ankara. BUĞRA M. E. (1964): “Doğu Türkistan‟a Dair”, Türk Kültürü, Sayı: 21 (Temmuz 1964), TKAE, Ankara. ERCĠLASUN Ahmet B. (2004): Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Akçağ Yay., Ankara. ERCĠLASUN Ahmet B. (2007): Makaleler – Dil-Destan-Tarih-Edebiyat (Hazırlayan: Ekrem Arıkoğlu), Akçağ Yay., Ankara.      
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #5 : 06 Nisan 2010, 22:03:00 »

FELSEFEDE TÜRKÇÜLÜK
Bilim, objektif ve olumlu olduğu için, milletlerarasıdır. Bundan dolayı, bilimde Türkçülük olamaz. Fakat felsefe, bilime dayanmış olmakla beraber, bilimsel düşünüşten başka türlü bir düşünüş biçimidir. Felsefenin objektif ve olumlu sıfatlarını kazanabilmesi ancak bu sıfatlara sahip olan bilimlere uygun olması sayesindedir. Bilim kabul etmediği hükümleri felsefe kanıtlayamaz.

Bilimin kanıtladığı gerçekleri felsefe ortadan kaldıramaz. Felsefe, bilime karşı bu iki kural ile bağlı olmakla beraber bunların dışında tümüyle özgürdür. Felsefe, bilimle çelişkiye düşmemek şartıyla ruhumuz için daha ümitli, daha heyecanlı daha teselli verici, daha çok mutluluk bağışlayıcı, büsbütün yeni ve orijinal varsayımlar ortaya koyabilir. Zaten, felsefenin görevi bu gibi varsayımları ve görüşleri arayıp bulmaktır. Bir felsefenin değeri bir taraftan doğal bilimlerle uyumlu olmasını derecesiyle diğer yönden ruhlara büyük ümitler, heyecanlar teselliler ve mutluluklar vermesiyle, ölçülür. Demek ki, felsefenin bir bölümü objektif, diğer bölümü sübjektiftir. Buna göre felsefe, bilim gibi, milletlerarası olmak zorunda değildir. Milli de olabilir. Bundan dolayıdır ki, her milleti, kendisine göre bir felsefesi vardır.

Bundan dolayıdır ki ahlakta, estetikte, ekonomide oluğu gibi, felsefede de Türkçülük olabilir. Felsefe, maddi ihtiyaçların gerektirmediği ve zorlamadığı çıkarsız kinsiz karşılıksız bir düşünüştür. Bu tür düşünüşe "spekülasyon" adı verilir. Biz, buna, Türkçe'de "muakale" adını veriyoruz. Bir millet, savaşlardan kurtulmadıkça ve ekonomik bir huzura ulaşmadıkça, içinde spekülasyon yapacak fertler yetişemez. Çünkü spekülasyon yalnız düşünmek için düşünmektir. Halbuki, bin türlü derdi olan bir millet; yaşamak için, kendini savunmak için, hatta yemek yemek ve içmek için düşünmek zorundadır.

Düşünmek için düşünmek, ancak bu hayati düşünüş ihtiyaçlarından kurtulmuş olan ve çalışmadan yaşayabilen insanlara nasip olabilir. Türkler, şimdiye kadar böyle bir huzur ve rahata eremedikleri için, içlerinde hayatını spekülasyona adayabilecek az adam yetişebildi. Bunlar da, düşünüş yollarını bilmediklerinden, ideallerini iyi yönetemediler. Çoğunlukla dervişlik ve kalenderlik çıkmazlarına saptılar. Türkler arasında şimdiye kadar az filozof yetişmesi, Türklerin spekülasyona yeteneklerinin olmadığına yüklenmemelidir. Bu azlık, Türklerin henüz bilimlerce huzur ve rahatlık açısından spekülasyona uygun bir seviyeye yükselmemeleri ile açıklanırsa daha doğru olur.

Bununla beraber, Türklerin felsefece geri kalmaları, yalnız yüksek felsefe bakımından doğru olabilir. Halk felsefesi bakımından Türkler, bütün milletlerden daha yüksektirler. Rostand adlı bir Fransız filozofu diyor ki;"Bir komutan için, karışısın da ki düşman ordusunun ne kadar askeri, ne kadar silah ve cephanesi olduğunu bilmek çok yararlıdır. Fakat onun için bunlardan daha çok yararlı bir şey vardı ki, o da, karşısındaki düşman ordusunun felsefesini bilmektir."

Gerçekten de, iki ordu ve iki ordu ve iki millet birbiriyle savaşırken birisinin yenip diğerinin yenileceği sonucunu veren en başlıca etkenler iki tarafın felsefeleridir. Kişisel hayatı vatanın bağımsızlığından kişisel çıkarı namus ve görevlerden daha değerli gören bir ordu kesinlikle yenilir. Bunun tersi bir felsefeye sahip olan ordu ise, kesinlikle yener. O halde, halk felsefesi bakamından yunanlılara ingilizler mi daha yüksektir; yoksa Türkler mi daha yücedir? Bu sorunun cevabını verecek, Çanakkale Savaşları ile Anadolu savaşlarıdır. Türklerin bu iki savaşta da yenmesinin nedeni maddi kuvvetleri değildi. Ruhlarında egemen olan milli felsefeleri idi.

Türkler, maddi silahların, manevi değerleri hükümsüz bıraktığı son yüzyıla gelinceye kadar, Asya'da Avrupa'da, Afrika'da bütün milletleri yenmişler, egemenlikleri altına almışlardı. Demek ki Türk felsefesi, bu milletlere ait felsefelerin hepsinden daha yüksekti. Bugün de öyledir. Yalnız şu var ki, bu gün maddi medeniyet bakımından ve maddi silahlar dolayısıyla Avrupalı milletlerden gerideyiz. Medeniyetçe onlara eşit olduğumuz gün, hiç şüphesiz dünya egemenliği yine bize geçecektir. Mondros'ta esir bulunduğumuz zaman, orada kamp komutanı olan bir ingiliz şu sözleri söylemişti; "Türkler, gelecekte, yine cihangir olacaklarıdır."

Görülüyor ki, Türklerde, yüksek felsefe ileri gitmiş olmamakla beraber, halk felsefesi oldukça yüksektir. İşte felsefede Türkçülük, Türk halkındaki bu milli felsefeyi arayıp meydana çıkarmaktır.

GÖKALP
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #6 : 28 Nisan 2010, 19:10:41 »

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI
 Avrupa’nın hasta adam olarak nitelendirdiği, özellikle ekonomik alanda
çökmüş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazından Mustafa Kemal Atatürk’ün
önderliğinde siyasi bağımsızlığını kazanmış Türkiye Cumhuriyeti Devleti
kurulmuştur. Atatürk’ün “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın da
olmayacağı” düşüncesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti iktisadi hayatta hızlı
atılımlar yapmaya başlamıştır. İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar paralelinde
1923-1929 döneminde kısmi bir liberal dönem yaşanmış fakat gerek 1929 yılında
bütün dünyayı etkileyen Büyük Buhran’ın etkisiyle gerekse sermaye ve girişimcilik
yetersizliğiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti devletçilik politikası izlemeye
başlamıştır. Çalışmada Atatürk dönemi ekonomi politikası 1923-1929 ve 1929-1938
olmak üzere iki dönemde incelenmiş ve bu dönemdeki politikalar analiz edilmiştir.
 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında katılmış olduğu savaşlar
neticesinde Osmanlı Devleti ekonomik anlamda güçsüz bir konumdaydı.
Girmiş olduğu savaşların finansmanında iç kaynakları yetersiz kalmış ve
yüksek oranda borçlanmaya gidilmiştir. Yıllarca süren bu savaşlar sonrası;
ülkede birçok iş sahası kapanmış, üretken erkek nüfusu azalmış, göçler
nedeniyle de işsizlik büyük boyutlara ulaşmıştır. Var olan kaynakların büyük
ölçüde ordunun hizmetine sunulması, bu kaynakların tükenmesine sebep
olmuştur. 1915 yılında İstanbul ve Anadolu’da büyük
işletme sayılan 585 işyerinde yapılan inceleme sonucunda 30.000 sanayi
işçisinin çalıştığı görülmektedir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu
ekonomik anlamda kendi kendine yetebilmekten uzak kalmıştır. Çünkü
sanayi kuruluşlarının kapasitesi küçük, işçi sayısı az ve üretilen ürünlerin
kalitesi de düşüktür. Böyle bir ortamda başlayan ve
dört yıl süren Kurtuluş Savaşında da ülkenin beşeri ve fiziki kaynakları
sonuna kadar kullanılmış, Cumhuriyetin ilanından sonra her işin devletten
beklendiği uzun ve zor bir dönem başlamıştır. Devlet bir taraftan okul,
hastane, yol yaparak ülkeyi yeniden inşa etmeyi; diğer taraftan da şekeri,
çimentoyu üretecek fabrikalar kurmayı planlamaktaydı.1920’li yıllarda
ülkenin bulunduğu bu olumsuz durumda dahi egemen olan iktisadi düşünce,
piyasa mekanizması esas alınarak, sermaye birikiminin özel sektör
aracılığıyla gerçekleştirilmesi yönündeydi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #7 : 28 Nisan 2010, 19:19:36 »

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI
 

  Planlı Dönem Öncesi(1923-1929)
 Atatürk’ün ekonomi politikası Türk Milleti’nin çağdaş uygarlık
seviyesine ulaştırılması hedefine yöneliktir. Geçimini ilkel yöntemlerle
tarımdan sağlamaya çalışan yoksul ve eğitimsiz bir toplum, yerli ürünler
yerine ithal mallarını korumayı amaç edinen bir gümrük rejimi, demir ve
deniz yolları gibi en önemli sektörlere hakim yabancı şirketlerin ülkeyi terk
etmeleri, daha da önemlisi devleti zor durumda bırakan Düyun-u Umumiye
nedeniyle bütün ticari faaliyetleri büyük ölçüde durmuş bir ülke
durumundaki Türkiye’de her şeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu. Tüm bu
problemlerin çözümlenebilmesi ve yeni kurulacak olan devletin ekonomi
politikasına yön verecek önlemlerin belirlenmesi için 1923’te İzmir İktisat
Kongresi düzenlenmiştir.
  1923’ten 1929’a kadar geçen sürede siyasi, hukuki ve sosyal alanlarda
ortaya çıkan önemli gelişmeler, ekonomi politikalarının acil önlemler
içerecek biçimde şekillendirilmesini gerekli kılmıştır. Bu anlamda İzmir
İktisat Kongresi’nin Cumhuriyetin ilk yıllarındaki politikaların
belirlenmesinde özel bir önemi vardır.

  İzmir İktisat Kongresi
  Kurtuluş Savaşından sonra İstanbullu Türk tüccarlar Milli Türk Ticaret
Birliği’ni kurdular. Birliğin kuruluş amacı; yabancı ekonomilerle, dış
ekonomik ilişkileri sürdüren azınlıkların tasfiyesiyle meydana gelen boşluğu
doldurmaktı. Milli Türk Ticaret Birliği, Ocak 1923’te Ticaret-i Hariciye
Kongresi düzenlemeye karar verdi. Bu arada Ankara Hükümeti bir yandan
Lozan’da karşılaşılan zorlukları Türk ve dünya kamuoyuna duyurmak, diğer
taraftan ekonominin çeşitli sorunlarını tartışmak üzere İzmir İktisat Kongresi
hazırlıkları içerisindeydi. Milli Türk Ticaret Birliği’nin de katıldığı İzmir
İktisat Kongresi 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında toplandı. İzmir
İktisat Kongresi’ne çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi temsilcilerinden oluşan
toplam 1135 temsilci katılmıştır.
İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nin toplanma amacı,
savaştan yorgun çıkmış olan iktisadi faktörlerin ve birimlerin birbirlerini
tanımalarını sağlamak, onların ihtiyaçlarını tespit etmek, iktisadi konular
üzerine dikkatleri çekmek ve iktisat politikalarını da bu sonuçlara göre
belirleme isteğidir. Ülkedeki ekonomik yapılanmanın,
uygulanacak iktisat politikasının yönünü belirleyen bir “Misak-ı İktisadi”
belirlenmiştir. Bu Misak-ı İktisadi; yurt içi sanayii kurmayı ve geliştirmeyi
amaçlayan, özel girişime öncelik veren ve mülkiyet haklarına saygılı bir
ekonomik sistemi oluşturmayı amaç edinmiştir.
Kongrede alınan kararlar, “Misak-ı İktisadi” ve “Çiftçi, Tüccar,
Sanayici ve İşçi Gruplarına İlişkin Esaslar” olarak adlandırılan iki bölümde
toplanmıştır.
İlk bölüme giren kararlardan bir bölümü şunlardır:
• Yerli üretimin geliştirilmesine çalışılacaktır,
• Lüks ithalattan kaçınılacaktır,
• Ekonomik gelişmeye katkısı olmak koşuluyla yabancı sermayeye izin
verilecektir.
İkinci bölümde yer alan bazı kararlar ise şunlardır:
• Reji idaresi ve yönetimi kaldırılacaktır,
• Tütün tarımı ve ticareti serbest olacaktır, ihraç edilen tütünün işlenmiş
olması gerekmektedir ve vergileri tüketiciden alınacaktır,
• Aşar kaldırılacak, yerine uygun bir vergi konulacaktır,
• Temettü vergisi gelir vergisine dönüştürülecektir,
• İç gümrükler kaldırılacak, koruyucu gümrük tarifeleri kabul
edilecektir,
• Ziraat Bankası yeniden düzenlenecektir,
• Sanayicilere kredi vermek üzere bir Sanayi Bankası kurulacaktır,
• Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun günün ihtiyaçlarını karşılar hale
getirilmesi ve beş yıl sonra 25 yıl süreyle uzatılması sağlanacaktır,
• Türk limanlarında kabotaj hakkı sağlanması ve demiryolu, limanlar
ile diğer ulaşım altyapısı geliştirilecektir,
• İşçilerin çalışma saatleri düzenlenecek ve 18 yaşından küçükler
çalıştırılmayacak, haftada 1 gün çalışanlara tatil imkanı verilecektir,
• “Amele” kavramı yerine “İşçi” kavramı kullanılacaktır,
• Tüm işgücüne sendika hakkı tanınacaktır.
Atatürk, İzmir İktisat Kongresi kararları doğrultusunda, ekonomiye
faydalı olabilecek özel sermayenin girmesine ilke olarak izin verileceğini
belirtmiştir. Ancak, o dönemde dünyada gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan
ülkelere yönelik sermaye akımı sınırlı düzeydeydi. Bu nedenle Türkiye’ye
yabancı sermaye girişi olmamıştır.
Yukarıda özetlenen, iktisadi envanter ve ana iktisadi hedeflerin ışığında
izlenecek iktisat politikaları ve stratejileri belirlenmiştir. Öncelikli hedef;
sanayileşme başta olmak üzere, tarım ve hizmetler sektörünün
geliştirilmesidir.

 Lozan Antlaşmasının İktisadi Hükümleri
  Türkiye için 1923-1929 döneminin iktisadi gelişmesinin en belirgin iki
yapı taşı, Lozan Antlaşması ve dönemin sonlarında patlak veren Büyük
Dünya Buhranıdır.
Uzun bir pazarlık döneminden sonra imzalanan Lozan Antlaşması ile
Türkiye sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da etkilenmiştir. Lozan
Antlaşması ile ülkede ağır iktisadi etkileri bulunan kapitülasyonlar
kaldırılmıştır. Kapitülasyonların kaldırılması büyük bir başarı olarak
görünmesine rağmen bu antlaşma ile Osmanlı borçlarının büyük bir bölümü
Türkiye Cumhuriyeti tarafından devralınmıştır. Lozan’ın öngördüğü sınırlar
dikkate alınarak Osmanlı borcu, Türkiye Cumhuriyeti ile imparatorluğun
topraklarını paylaşan diğer devletler arasında dağıtılmıştır .
   Ancak borç paylaşımı konusunda devletler arasında çıkan
anlaşmazlıklar yüzünden Türkiye ile alacaklılar arasındaki antlaşma 13
Haziran 1928’de imzalanmıştır. Türkiye, Osmanlı’nın 161 milyon altın
liralık borcunun 107 milyon altın liralık kısmını ödemeyi taahhüt etmiştir.
Osmanlı borçları ve savaş tazminatları gibi hükümler; zaten yetersiz
olan yatırım kaynaklarını emerken diğer yandan da, gümrük vergileri ile
ilgili madde bağımsız bir dış ticareti imkansız kılıyordu. Lozan
Antlaşması’na ek olarak imzalanan Ticaret Sözleşmesi ise beş yıl süre ile
Türkiye’nin uygulayacağı iktisat politikalarını dondurmakta ve bazı
istisnalar dışında ithalat ve ihracat yasaklarının kaldırılmasını ve yerine
yenilerinin konmamasını, gümrük tarifelerinin ise beş yıl süre ile
değişmemesini öngörmekteydi. Antlaşmaya göre
Türkiye; İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Yugoslavya ve
Romanya’dan ithal edilecek mallardaki gümrük tarifelerini 1916 Osmanlı
tarifeleri düzeyinde tutmaya mecbur ediliyordu. Lozan’da saptanan gümrük
tarifesi milli ekonomiye yaklaşık yüzde 13’lük bir koruma derecesi
sağlamıştır.

  1923-1929 Dönemi Türkiye Ekonomisinin Durumu
  Bu dönem içerisinde devlet, direkt olarak ekonomik yatırımlara
girmemekle beraber çeşitli yasal ve kurumsal düzenlemelerle özel sektörü
yatırım yapmaya yöneltmeye çalışmıştır. 1923’te Cumhuriyeti ilan eden
siyasi kadro ekonomik yatırımlar için özel sektörün imkanlarının kısıtlı
olduğunun bilincindeydi. Bu sebeple genel menfaatleri ilgilendiren
noktalarda devlet ekonomiye iştirak etmek zorunda kalmıştır. 1923-1929
döneminde ekonomik yapı ve kurumlar, İzmir İktisat Kongresi’nde alınan
kararlar doğrultusunda oluşturulmaya çalışılmıştır.
İzmir İktisat Kongresi’nde benimsenmiş olan esaslara koşut olarak
kongreyi izleyen yıllarda Türk ticari ve sanayi hayatını finanse edecek bazı
bankaların kurulduğu gözlenmiştir. Bu bankalar Türkiye İş Bankası, Türkiye
Sınai ve Maadin Bankası, Türkiye Sanayi Kredi Bankası, Emlak ve Eytam
Bankası, yeniden düzenlenmiş Ziraat Bankası ve T.C. Merkez Bankası’dır.
Bu dönemde bankacılık alanındaki en ilginç gelişmelerden birisi de çok
sayıda mahalli bankanın kurulmuş olmasıdır. Belirlenebildiği kadarıyla 29
adet mahalli banka faaliyette bulunmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında
ülkenin ulusal gelirinde dış ticaretin oldukça büyük pay alması, dışa açık bir
ekonomi politikasının güdülmesi altı adet yabancı bankanın faaliyete
geçmesine sebep olmuştur.
Bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden vergiler
düzenlenmeye çalışılmıştır. Osmanlı’dan devralınan vergilerin içinde
bulunan temettü ve harp vergisi 1926 yılında kaldırılmıştır. Yine
Cumhuriyete devreden ve gelir üzerinden alınan vergilerin en
önemlilerinden biri olan Aşar vergisi de 1925 yılında yürürlükten
kaldırılmıştır. Aşar vergisinin kaldırılmasından
doğan kayıpları telafi etmek ve devlet gelirlerini arttırmak için Osmanlıdan
kalan bazı tekellerin millileştirilmesine gidilmiş ve bu uygulama en çok
ispirto, kibrit, şeker gibi sanayi ürünlerinin üzerinde yoğunlaşılmıştır.
 1915 yılında sayıları 22’yi bulan ve Osmanlı döneminde
devlete ait olan bu tekeller 1925 yılında kurulan Sanayi ve Maadin Bankası
tarafından devralınmıştır.
Devletin bu dönemdeki ekonomik faaliyetlerinden bir diğeri de
ulaştırma alanında olmuştur. Ulaşım ağının kurulması ekonomik ve askeri
açıdan çok önemliydi. Osmanlı döneminde yabancı şirketlerin denetiminde
bulunan demiryolları, 1924 yılında Anadolu demiryollarının
devletleştirilmesi hakkındaki kanun kabul edilerek demiryolları
devletleştirilmiş diğer taraftan da yeni demiryollarının yapımına önem
verilmiştir. Demiryollarının yapımı ve işletilmesi için kurulan Nafia
vekaletine bağlı müdürlükler 1927’de birleştirilerek Devlet Demiryolları ve
Limanları İdare-i Umumiyesi kurulmuştur. Ulaştırma alanında yapılan diğer
bir atılım da denizcilik sektöründedir. Osmanlı devleti döneminde birçok
limanın işletilmesi yabancıların elindeydi. 1926 yılında Kabotaj Kanunu
çıkartılmış buna istinaden Türk deniz ticaretinin ve taşımacılığının gelişimi
sağlanmıştır. Ayrıca havacılık alanında da gelişmeler yaşanmış 1926 yılında
Kayseri’de uçak fabrikası açılmıştır.
1923-1929 yılları arasında Türkiye koşullarına uygun kooperatif ve
diğer hukuk düzenlemeleri üzerinde durulmuştur. Tarımsal kredi
kooperatifleri için 1924’te İtibar-ı Zirai Birlikler Kanunu çıkarılmıştır. Bu
kanun 1929’da geliştirilerek Zirai Kredi Kooperatifleri Kanununa
çevrilmiştir.
Türkiye’nin iktisadi açıdan kalkınabilmesi için sanayileşmesi gerekliydi.
Bu amaçla 1927 yılında sanayi kuruluşlarının teşviki ve korunması için 1913
yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu gözden geçirilerek kapsamı
genişletilmiştir. Bu kanunda yerli sanayi sektörüne ucuz devlet arazisi
tahsisi, çeşitli vergi muafiyetleri, taşıma indirimleri gibi teşvikler ve
muafiyetler getirilerek sermaye birikimine destek verilmiştir
 Buna rağmen Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanan kuruluşların
birçoğu nitelik olarak sanayi olarak sayılamayacak madencilik, tarım ve
hayvancılıkla ilgili kuruluşlardır. 1927 yılında yapılan sanayi sayımı
sonuçlarına göre bu kuruluşların %32,5’i sanayi niteliğine sahiptir. Bu da
göstermektedir ki küçük atölye tipinin hakim olduğu, aile tipi çok küçük
işletmelerden oluşan bir sanayi sektörü söz konusudur.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #8 : 28 Nisan 2010, 19:24:14 »


ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI
Planlı Dönem: 1929-1938 Yılları Arası Devletçilik Politikası
  1923-1929 döneminde özel girişime dayalı bir sanayileşme politikası
benimsenmiş, özel girişimin çabaları sayesinde sanayileşmenin ve buna bağlı
olarak kalkınmanın gerçekleşeceği beklenmiştir. Ancak uygulama sonunda
yönetici kadrosunun beklentilerinin gerisinde sonuçlar gerçekleşmiştir. Bu
sebeple hükümet söz konusu dönemde özel girişimciler tarafından
gerçekleştirilen sanayileşmenin hızından ve yapısından memnun
olmamışlardır.
1929 Büyük Dünya Bunalımının da etkisi ile devletçi bir sanayileşme
modeli arayışına giren Türkiye Cumhuriyeti, bu dönemde dünyadaki ilk
planlama deneyimlerinden biri olarak kabul edilen sanayi planları
doğrultusunda planlı bir sanayileşme sürecini gerçekleştirmiştir. 1930 tarihli
İktisadi Vaziyetimize Dair Rapor ile başlayan çalışmalar SSCB’nin teknik ve
mali yardımıyla hayat bulmuştur. Daha sonra Amerikalı uzmanların
raporlarından da faydalanılarak 1934 yılında sanayide planlı dönem
başlatılmıştır.
Bu dönemde özel girişimin yeterli sonuç vermemesi nedeni ile devletin
önayak olduğu bir ekonomi politikasının izlendiği görülmektedir. Buna göre
1930’lu yıllarda Türkiye’de izlenen devletçi ekonomi politikalarının
şekillenmesinde aşağıdaki faktörlerin etkili olduğunu söylemek mümkündür:
• 1923-1929 yıları arasında izlenen liberal ekonomi politikalarından
arzulanan sonuç elde edilememesi,
• 1929 Büyük Dünya Bunalımının dünya ölçeğinde tüm ekonomileri
olumsuz etkilemesi,
• SSCB’de uygulanmakta olan planlı ekonomi politikalarının ilk
sonuçlarının başarılı olması,
• Klasik ekonomi politikalarının 1929 bunalımına çözüm üretememesi
üzerine devletin ekonomiye müdahalesini savunan görüşlerin popülerlik
kazanması.

  1929 Büyük Dünya Bunalımının Türkiye Ekonomisine
Etkileri

   1929 Büyük Dünya Bunalımı, kapitalizmin ortaya çıkmasından bu yana
ekonomik sistemlerin yaşadığı en büyük kriz olmuştur. Klasik ve Neo-
Klasik iktisadi yaklaşımları sarsacak nitelikte olan bu kriz kapsam ve
yoğunluk bakımından çok şiddetli bir biçimde ortaya çıkmış ve yayılmıştır.
Büyük Dünya Bunalımının Türkiye ekonomisini etkilemesi para
değerindeki düşüşle başlamış ardından ihraç malları fiyatlarındaki azalmalar
boy göstermiştir. İhracattaki bu düşüş dış ticaret dengesi üzerinde olumsuz
bir etki yaratmıştır. Dış ticaret oranlarının sürekli gerilemesi, iç ticaret
oranlarına daha yüksek bir seviyede yansımış, tarım ürünlerindeki fiyat
azalması sanayii ürünleri fiyatlarından daha fazla olmuştur. Bu da tarım
üretiminde gerileme yaratmış, piyasaya açılmanın ve para ekonomisine
geçişin sınırlı oranda gerçekleştiği Türkiye ekonomisinde bir gerilemeye
sebep olmuştur. Ancak dünya ekonomik bunalımından Türkiye’nin olumsuz
yönde etkilenmesi diğer ülkelere göre daha hafif olmuştur. Bunun nedeni
Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisine entegrasyon seviyesinin nisbi
düşüklüğü, ihracatın sadece tarım ürünlerine dayanmayıp çeşitli sektörleri de
içermesi, Türkiye’nin kendi kendine yeten bir ekonomiye sahip olmasıdır
(Başkaya, 2004: 74). Türkiye Cumhuriyeti 1930 yılı başında Büyük Dünya
Bunalımına karşı bazı önlemler almıştır. Bu önlemler iki amaca yöneliktir
(Kepenek ve Yentürk, 2001: 67):
• Kamu harcamalarını kamu gelirlerine uygun olarak dengelemek
• İthalata sınırlamalar getirerek, dış ticaretin açık değil fazla vermesini
sağlamak.
Yukarıda bahsedilen önlemler durağan ve sınırlayıcı önlemlerdi.
Ekonomiyi genişletici dinamik önlemlerin alınması gerekliydi. Bu da
devletçilik uygulamasıyla sağlanabilirdi. Devletçilik uygulamasının somut
düzeyde başlangıcı Birinci Beş Yıllık Sanayi planı ile olmuştur.

  Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı
  Devletçi sanayileşme, 1933’te hazırlanan sanayileşme programı
doğrultusunda 1934 yılında uygulamaya konulan Birinci Beş Yıllık Sanayi
Planı ile başlatılmıştır. Planda düşünülen hedefler incelendiğinde Türkiye
ekonomisinin gelişmesi için hızlı bir sanayileşme politikasının
uygulanmasına öncelik verildiği açıkça görülmektedir .
Ancak adından da anlaşılacağı gibi Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı sadece
sanayi sektörünü kapsamakta tarım ve hizmetler sektörünü içermemekteydi.
1930’larda sanayi sektörünün GSMH içindeki payı %15 olduğu düşünülürse
ekonominin %85’i plan dışında kalmaktaydı .
Birinci Beş Yıllık Sanayi Planının başlıca amaçları şunlardır :
• Ana hammaddeleri ülkede yetişen veya kısa zamanda temini mümkün
görülen sanayi dallarını ele alması,
• Kurulacak bu fabrikalar büyük sermaye ve teknik güce ihtiyaç
gösteren fabrikalar oldukları için kuruluşlarının devlete veya milli
kuruluşlara bırakılması,
• Kurulması düşünülen fabrikaların üretim kapasitelerinin ihtiyaç ve
tüketim ile doğru orantılı olmasıdır.
Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile kurulması öngörülen ve büyük ölçüde
gerçekleştirilen sanayi beş ana grupta toplanmaktaydı. Bunlar sırasıyla.
• Dokuma Sektörü (Pamuk, Kendir, Yün)
• Maden Sektörü (Demir-Çelik, Kükürt, Bakır)
• Kağıt Sektörü (Selüloz)
• Kimya Sektörü (Suni İpek, Fosforik Asit, Süper Fosfat, Kireç
Kaymağı, Posata, Kibrit)
• Taş-Toprak Sektörü (Cam, Çimento, Şişe, Seramik)
olarak gerçekleşmiştir.
Yukarıda bahsedilen sanayi dallarında 20 fabrikanın kurulması ve bu
fabrikalar için 43.453.000 TL yatırılması öngörülmüştür. Bu fabrikalar için
gerekli olan finansman Sümerbank ve İş Bankası tarafından karşılanacaktı.
Devletçi sanayileşme sürecinin finansmanı sırasında ülkede iç ve dış borç
yükü arttırılmadığı gibi istikrarlı bir para politikası izlenerek açık finansman
modeli tercih edilmemiştir. Finansmanın temel kaynağını tüketim malları
üzerine konulan vergiler oluşturmuştur .
Devletçi sanayileşme, yatırım malları üretimini hedef alan endüstri
üreten endüstri tipi bir sanayileşme değil temel tüketim ve ara malı üretimine
yönelik ithal ikameci bir sanayileşme modelidir .
Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın içerdiği süre dolmadan 1936’dan
sonra İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlıklarına girişilmiştir. İkinci Beş
Yıllık Sanayi Planı ilk planın aksine ara malları ve yatırım malları üretimine
öncelik vermekteydi. Ayrıca elektirifikasyon, madencilik ve limanlar gibi
altyapısal gelişmeleri dikkate almaktaydı. Bu nitelikler itibariyle İkinci Beş
Yıllık Sanayi Planı’nın bir bakıma kendine yeterlilik ilkesine önem verdiği
ve ilk planın doğal bir uzantısı olduğu söylenebilir. Ancak İkinci Beş Yıllık
Sanayi Planı, II. Dünya Savaşı nedeniyle uygulamaya konulamamıştır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #9 : 28 Nisan 2010, 19:28:16 »

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI

 Atatürk’ün Devletçilik Politikası
  Devletçilik konusundaki genel yaklaşım, o dönemdeki uygulamaları bir
sistem sonucu ortaya çıktığını kabul etmemek yönündedir. Dönemin
uygulamaları ve devleti yönetenlerin bu konudaki görüşleri incelendiğinde
devletçilik uygulamasının bir doktrin gereği değil pragmatik bir zihniyetle
benimsendiği anlaşılacaktır. Atatürk’ün devletçiliğinin ekonomi politikasını
yönlendirme açısından en iyi açıklaması yine kendisine aittir: “Bizim
izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim araçlarını özel
girişimden alarak, milleti tamamen başka temeller içinde düzenlemek amacı
güden, özel girişimlere ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm
prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim
izlediğimiz devletçilik, özel girişimi esas tutmakla beraber, mümkün olduğu
kadar milleti refaha, ülkeyi imara eriştirmek için milletin genel ve yüksek
faydasını gerektirdiği işlerde – özellikle ekonomik anlamda – devleti gerçek
anlamda ilgili kılmaktır.”2 Atatürk’ün bu sözlerinden uygulanan
devletçiliğin doktriner bir yanının olmadığı fakat bir zorunluluk sonucu
ortaya çıktığı ve özel girişimi savunduğu anlaşılmaktadır .
Atatürk’ün 1933 yılında açıkladığı devletçilik rejimi aşağıdaki ilkeleri
içermekteydi :
• Özel teşebbüs esastır. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı sektör
devlet yatırımlarıyla sağlanacaktır.
• Devlet teşebbüsleri esas itibariyle sanayi sektörü için söz konusu
olacaktır. Özel girişimi ve devlet teşebbüslerini finansal bakımdan
desteklemek üzere devlet tarafından bankalar kurulacaktır. Tarımda devletin
rolü olmayacaktır. Devlet tarımda araştırma amacıyla çiftlikler kuracak ve
çiftçilere teknoloji aktaracaktır.
• Özel teşebbüs herhangi bir alanda yeterince uzmanlaştığı takdirde o
sektör kamudan özel teşebbüse devredilecektir.
Devletçi ekonomi politikasının birisi devlet işletmeciliği, diğeri de;
ekonomik hayatın fiyat mekanizmasını, dış ticareti ve benzeri
makroekonomik parametreleri denetleme yoluyla düzenlemeye çalışması
gibi iki şekilde yürütüldüğü anlaşılmaktadır.
Devletçilik döneminin ana hedefleri; özellikle sanayideki üretim artışı
yoluyla hızla kalkınmak, ödemeler bilançosunu iyileştirmek, ekonomik
büyüme sağlamak, tarımsal ve sosyal reformlar aracılığıyla hayat standardını
yükseltmek ve ekonomik bağımsızlığı elde etmekti.

  1929-1938 Dönemi Türkiye Ekonomisinin Durumu
  1929 yılına kadar liberal ekonomi politikalarının uygulanması sonucu
zayıf olan özel girişimin devlet teşvikleri ile kalkınamayacağı gerçeği ortaya
çıkmıştır. Bunun sebebi olarak 1928 yılında Osmanlı borçlarının ödenmesi
ve 1929 Büyük Dünya Bunalımının etkilerini söylemek mümkündür. Dünya
pazarlarında tahıl ve hammadde fiyatlarının düşmesi Türkiye’nin ihracat
gelirlerini düşürmüş ve devletin müdahaleci bir yapıya bürünmesine sebep
olmuştur.
  Bu dönemde para politikası açısından gerçekleşen en önemli gelişme 11
Haziran 1930 yılında 1715 sayılı kanunla TCMB’nin kurulmasıdır. Anonim
şirket statüsünde kurulan TCMB’nin hisselerinin bir kısmı maaşlarından
taksitle kesilmek üzere devlet memurlarına satılmış, hazinenin payı ise %15
ile sınırlandırılmıştır. Ayrıca bankanın işlevleri 1938 yılında yapılan bir
kanun değişikliği ile kamu kuruluşlarının finansmanını sağlayacak şekilde
genişletilmiştir. 1929 yılına kadar Türk Lirası’nda
görülen göreceli istikrarın dünya ekonomik bunalımının etkisi ile bozulması
sonucu çıkarılan 20 Şubat 1930 Tarih ve 1568 Sayılı Türk Parasının
Kıymetini Koruma Hakkında Kanun; döviz üzerindeki devlet kontrolünün
güçlenmesini sağlamıştır. Bu yasa ile döviz, tahvil alım ve satımı ile Türk
parasının korunması hakkında önlemler alınmıştır.
Ekonomik kalkınma açısından izlenen devletçi politika sonucu 1929-
1938 yılları arasında önemli devlet bankaları faaliyete geçmiştir. Kurulan bu
bankaların genel özelliği belirli bir sektörü veya toplumsal kesimi
desteklemek üzere faaliyete geçmeleridir. Bu dönemde kurulan bankalar;
Sümerbank, Etibank, Denizbank, Belediyeler Bankası, Türkiye Halk
Bankası, T.C. Ziraat Bankası (Yeni Düzenleme ile) ve Türk Ticaret
Bankasıdır. Yerel banka döneminin kapandığı, önemli devlet ve finansman
kurumlarının faaliyete geçtiği bu dönemde Türkiye’de 21’i yerel, 2’si devlet
bankası, 9’u da yabancı banka olmak üzere 32 banka faaliyetine son
vermiştir.
1929 Büyük Dünya Bunalımı sonucu vergi gelirlerinin düşmesi
sebebiyle, 1931’de İktisadi Buhran Vergisi, 1933’te Muvazene Vergisi ve
1936’da Hava Kuvvetlerine Yardım Vergisi getirilmiştir. Bu vergiler, çalışan
kesim ile kazanç vergisi mükelleflerini vergilendirmekteydi.
Yukarıda ayrıntılı ifade edilen 17 Nisan 1934 yılında kabul edilerek
uygulanmaya başlayan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nda; tekstil, kendirkesen,
demir-çelik, porselen-çini, kağıt, şeker ve gül sanayileri gibi sektörler
yer almıştır. Bu dönemde 1934 yılında Bakırköy Bez Fabrikası, Keçiborlu
Kükürt Fabrikası, 1935’te Kayseri Bez Fabrikası, Paşabahçe Cam Fabrikası,
Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası, 1936’da İzmit Birinci Kağıt Fabrikası ve
Çubuk Barajı, 1937’de Nazilli Basma Fabrikası ile Ereğli Bez Fabrikası,
1938’de Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası ve Divriği
Demir Madeni İşletmesi açılmıştır. Ayrıca yukarıda sayılan devlet
kuruluşlarının dışında yeni kurumlarda açılmıştır. Bunlar; Başvekalet
İstatistik Genel Müdürlüğü (1930), Tekel Genel Müdürlüğü (1931), PTT
Genel Müdürlüğü (1933), Hava Yolları İşletmesi (1933), Türkiye Şeker
Fabrikaları Genel Müdürlüğü (1935), Maden Tetkik Arama Enstitüsü
(1935), Elektrik İşleri Etüd İdaresi (1935), Tapu Kadastro Umum Müdürlüğü
(1936), Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü (1937)’dür.
Bu dönemde, tarım alanında yaşanılan en önemli gelişme, 1932 yılında
Ziraat Bankasına bağlı olarak kurulan ve 1938’de bağımsız bir kamu
kuruluşu olarak Toprak Mahsülleri Ofisi (TMO) adını alan kurumsal
düzenlemedir. Başlangıçta sadece buğday için destekleme fiyatı belirleyen
ve alım işlemi yapan kurumun yetkileri daha sonraki yıllarda giderek
genişletilmiştir.
Madencilik alanında bu dönemde kamu girişimciliği 1935 yılında
Maden Tetkik Arama Enstitüsü ve Etibank’ın kurulması ile büyük bir ivme
kazanmıştır. Madencilik alanındaki kamu faaliyetleri iki taraftan
yürütülmüştür. İlk olarak taş kömürü ve bakır madenlerinin işletme yetkisi
Fransız ve Alman ortaklığından 1936 yılında alınmıştır. Daha sonra
kamulaştırmalar ile birlikte krom ve demir başta olmak üzere madenler ile
ilgili üretim ve arama çalışmaları yaygınlaştırılmıştır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.086 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.