Türkiye'nin Batı İttifakına Eklemlenme Süreci
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 10 Aralık 2019, 06:02:38


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türkiye'nin Batı İttifakına Eklemlenme Süreci  (Okunma Sayısı 3051 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« : 29 Haziran 2015, 20:51:42 »

Özet

Türkiye, 1919-1922 yılları arasında, sömürgeci güçlere karşı ilk mücadeleyi yapmış ve pek çok açıdan mazlum milletlerin emperyalist güçlere karşı savaşımında ilham kaynağı olmuştur. Cumhuriyetin ilk 15 yılında, mücadele ettiği sömürgeci güçler ile saygın bir diplomatik ilişki geliştiren Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’nin, Türkiye’nin egemenlik haklarını zedeleyici mahiyette taleplerine karşı, Batı İttifakı içerisinde yer almak ve bu ittifakın sağlayacağı güvenceden yararlanmayı amaçlamış ve bu yönde bir diplomasi yürütmüştür.Bu doğrultuda Türkiye özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini en yüksek perdeden tutmaya özen göstermiş, bu devletin üye olduğu tüm örgütlere girmeye ve bu örgütlerin sağladığı güvenceden yararlanmaya çalışmıştır.

Bu makale Türkiye Cumhuriyeti’nin, Amerika Birleşik Devletleri ve genel anlamda Batı ittifakına eklemlenme sürecini; Truman Doktrini, Marshall Yardımları ve NATO bağlamında incelemektedir.

 GİRİŞ

1930’lu yıllar, Avrupa’da yeniden bloklaşmanın yaşandığı, Dünya’nın 1919 Paris Konferansı ile sağlanan düzenden hoşnut olmayan Almanya, İtalya gibi Revizyonist Devletler ve mevcut düzenin devamından yana olan Anti-Revizyonist Devletler şeklinde iki kutba ayrıldığı yıllar olmuştur. Bu cepheleşmede Lozan Anlaşması ile bir devlet olarak kendini tanıtan ve sınırlarını koruma amacı güden, yayılmacı bir siyaset gütmeyen Türkiye Anti-Revizyonist safta yer almıştır.Avrupa’da yaşanan bu cepheleşme, sıcak savaşa dönüştüğünde Türkiye, bu politikasını sürdürecektir.

İkinci Dünya Savaşı’nda bir cephede aktif rol almak istemeyen ve bu doğrultuda politika geliştiren İsmet İnönü yönetimindeki Türkiye, 19 Ekim 1939 tarihinde İngiltere ve Fransa ile imzaladığı Yardım Anlaşması’ndan sonra, Almanya ile de 18 Haziran 1941 tarihinde Saldırmazlık Anlaşması imzalayarak; “non-belligerency” (aktif savaşmama) politikasını, gerek müttefik gerek ise mihver devletlerinin Türkiye’yi kendi yanlarına çekme çabasına karşın, sürdürme kararlılığında olduğunu göstermiştir. İngiltere’nin 19 Ekim 1939 Anlaşması gereğince, müttefiklere Balkanlar’da destek verme ve Boğazları müttefik devletlerin gemilerine açma talebini, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne karşı başlattığı Barbarossa Harekâtına kadar, 1939 tarihli Yardım Anlaşması’nın Sovyet çekincesine ilişkin maddesine atıfta bulunarak reddeden Türkiye, bu tarihten sonra da, İngiltere’nin Türkiye’ye gerekli mühimmat desteğinde bulunmadığı gerekçesi ile reddetmiştir. 1930’lu yıllar boyunca Türkiye’nin dış ticaret hacminin artan oranlar ile %50’sini oluşturan Almanya’nın amacı ise Sovyetler Birliği’ne karşı başlatacakları askeri harekât nedeniyle güneyi güvenli hale getirmekti. Bu nedenle Türkiye’nin müttefikler yanında savaşa girmemesi, Almanya’nın amaçlarına uygun olacaktı. Türkiye, aktif savaşmama politikasını kararlılıkla uygulamış ve Avrupa’yı kan gölüne çeviren felaketten kendini kıl payı kurtarmıştır. Ancak Yalta Konferansı’nda (4-11 Şubat 1945) savaş sonrasında kurulacak olan Birleşmiş Milletler’e yalnızca Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş olan devletlerin katılacağı kararlaştırıldıktan sonra, Türkiye de 25 Şubat 1945 tarihinde Almanya ve Japonya’ya resmen savaş ilan eder.[1]

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE KARŞI GÜVENLİK ARAYIŞLARI

Aktif savaşmama politikası uygulayan ve tüm zorlamalara rağmen bu politikasını sürdüren Türkiye, savaşın sonunda Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş ve Birleşmiş Milletlere üye olmasına rağmen; yeni uluslararası ortamda yalnız kalmıştı ve bu durum Türkiye’nin savaşa girmemesinin bir bedeli idi.[2]Bu bedelin sonuçlarından biri Yalta Konferansının ardındanSovyetler Birliği’nin 1925 tarihli Türk-Rus Saldırmazlık ve Dostluk Anlaşması’nı feshedip, yeni bir anlaşmanın akdedilebilmesi için 7 Haziran 1945’teki Molotov-Sarper görüşmesinde Türk Büyükelçisine sunulan şartlar olacaktı.[3] Bu şartlar şu şekildedir;

1)      Türkiye’nin kuzeydoğusunda sınırların düzeltilmesi

2)      Montrö Sözleşmesi’nde değişiklik yapılması; Boğazlarda Ruslara üs tahsis edilmesi ve savunmanın ortak yürütülmesi

İngiliz Başbakanı Churchill de Tahran Konferansı’nda Sovyetler Birliği’nin Boğazlar Meselesi hakkındaki taleplerinin kabul edilebilir olduğunu[4] ve Montrö Sözleşmesi’nde değişiklik yapılabileceğini ifade etmiş, ancak üs taleplerini reddetmiştir. Potsdam Konferansı’nda da  “Üç Büyükler” (İngiltere, ABD, Sovyetler Birliği) 1936 tarihli Boğazlar Sözleşmesi’nin değişen şartlara uygun olmadığını ve söz konusu anlaşmada değişiklik yapılması konusunda mutabık kalmışlardır.[5] Ayrıca Sovyetler Birliği’nin, sınırın kendi lehlerine değiştirilmesi isteklerine karşı Amerika Birleşik Devletleri, bu sorununun iki devlet arasında çözülmesi gerektiği yönünde görüş beyan etmiş ve söz konusu talep karşısında kayıtsız kalacağını ortaya koymuştu.[6]

Görüldüğü gibi Türkiye, savaşın hemen sonrasında, uluslararası ortamda bütünüyle edilgen ve yalnız bir durumdadır. Bir savaşın nasıl felaketler ile sonuçlanabileceğini çok iyi bilen İsmet İnönü’nün, 2. Dünya Savaşı’nda uyguladığı dış politika, içeride savaşa bağlı olarak herhangi bir sivil kaybının olmamasını sağlamak ile birlikte, uluslararası ortamdan soyutlanmış bir Türkiye’nin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Araştırmacı Yazar Ali Halil (Gevgilili), bu dönemde (1945-1947) Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı tek başına direnebildiğini ve Batı’nın, Türkiye’ye karşı bir Sovyet saldırısı durumunda onu yalnız bırakacağını zira yardıma koşacağını gösteren herhangi bir emarenin bulunmadığını belirtmektedir[7]ancak; 1945 yılı sonunda ABD, Büyükelçisi vasıtasıyla Sovyetler Birliği ve Türkiye arasındaki meselenin yalnızca iki devleti değil uluslararası toplumu da ilgilendirdiğini belirterek, sorunun Birleşmiş Milletlerde ele alınması gerektiğini bildirmiş ve Türkiye’yi Sovyetler Birliği’nin taleplerine karşı yalnız bırakmayacağını da bir anlamda göstermiş oldu.[8]

“DOST VE MÜTTEFİK” : AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

Emperyalist bir politika izleyen ve bu politikasını “Dünya İhtilali” fikri ile besleyen Sovyetler Birliği’nin Yunanistan ve Türkiye’yi denetim altına alacak olursa, bu devletin Ortadoğu’yu etki alanı içerisine alabileceğinden korkuluyordu.[9]Bu yönden Türkiye’ye karşı verilen 7 Ağustos 1946 tarihli Sovyet notasındaki 4. Ve 5. Teklifler Amerika Bileşik Devletlerince, bu gerekçe ile reddedilecekti.[10]Amerikan Dış İşleri Bakan Yardımcısı Dean Acheson 1947 Martında Amerikan Kongresinin Dış İşleri Komisyonu’nda yaptığı konuşmada, İngiltere’nin Türkiye ve Yunanistan’a askeri ve iktisadi destek siyasetinden vazgeçtiğini bildirmiştir. Aynı konuşmada Acheson, Türkiye ve Yunanistan’da yaşanacak bir çöküş ile bu devletlerde totaliter rejimlerin hâkim olabileceğini ve bu sonucun diğer Ortadoğu devletlerini de etkileyebileceğini belirtmiştir.

Amerikan devlet yetkilileri, bu iki ülkeye yapılacak yardımları iki temel gerekçeye dayandırıyorlardı. Bunlardan birincisi ve en önemlisi Komünizm tehlikesi diğeri ise demokrasi kurumuydu. Acheson’a göre Türkiye ve Yunanistan’ın yıkılışı Amerikan demokrasisi için bir yıkım olacaktı ve bu engellenmeliydi. Diğer bir yardım gerekçesi de savaş yıllarında ekonomisi yıkıma uğramış Türkiye’nin askeri kuvvetlerinin modernizasyonunu kendi bütçesinden karşılaması durumunda iktisadi yapısının bozulacak olmasıydı. [11]

Ancak yukarıda değinildiği gibi Türkiye ve Yunanistan’a yapılması düşünülen yardımın temel nedeni bu ülkeleri Sovyetler Birliği’ne kaptırmamaktı. Bu ülkelerin Sovyet etkisi altında kalacağını düşünen ve başını ABD Başkanı’ nın dış politika danışmanı George Kennan’ ın çektiği stratejistler, ABD’ nin bu iki ülkeye karşı daha önce İngiltere’ nin üzerinde bulunan sorumluluğu yükümlenmesini önermekteydiler. Özellikle Yunanistan iç politikasında Sovyet etkinliğinin artabileceği endişesi had safhadaydı. Çünkü bu ülke fiilen savaşın içerisinde yer almış, toplumsal ve iktisadi olarak çöküntü içerisine girmişti. Başkan Truman’ ın önceliği de bu ülkeydi. Türkiye açısından ise; savaşa fiilen iştirak etmemiş olması nedeniyle yardım önceliği bulunmadığı düşünülüyordu. Ancak dönemin Türk devlet adamları, yardımların zorunluluğu üzerine yaptıkları birtakım tespitler ile Yunanistan’dan geri kalmamak amacındaydılar.

Şöyle ki; Türkiye üzerindeki Sovyet tehdidi, savaşa fiilen girilmemiş olsa bile savaş ekonomisi uygulanması nedeniyle yaşanan iktisadi durgunluk ve gelişmemiş endüstrinin katma değer yaratmaktan yoksunluğu gibi nedenler yardım talebinin kabulünün zorunluluğunu ortaya koyuyordu. Özellikle ilk neden yani Sovyet tehdidi, Soğuk Savaş yılları boyunca Türk devlet adamlarının gerek Batı İttifakında yer alma gerekse dış yardım taleplerihakkında titizlikle ön plana çıkartılan temel argüman olacaktır.

Başkan Truman 12 Mart 1947’ de yaptığı ve daha sonra “Truman Doktrini” olarak adlandırılacak açıklamasında Türkiye ve Yunanistan’ a yardım programının onanmasını isteyecekti. Açıklama Türk devlet adamlarının takdirini kazanıyordu.[12] Onlara göre Türkiye kuzeyden gelen tehlikeye karşı artık yalnız kalmayacaktı.[13]

Bu açıklamasında Başkan Truman’ın, “Yunanistan’ın komşusu Türkiye dahi dikkatimizi gerektirmektedir. Türkiye’nin bağımsız ve iktisaden sıhhatli bir devlet olarak bekası, barışa bağlı bütün dünya milletleri için Yunanistan’dan daha az ehemmiyetli olmadığı aşikârdır.” şeklindeki beyanı, yardımın öncelikle Yunanistan’a yapılmayacağı ve bu iki ülkenin yardımlardan birlikte faydalanacağını gösteriyordu. Bu konuşma, Sir Winston Churchill’in Fulton Missouri’deki Westminster College’da yaptığı ve  “...Baltık’taki Stettin’den Adriyatik’e, kıtanın üzerine bir demir perde inmiştir…” şeklindeki konuşmasıyla başladığı ifade edilen “Soğuk Savaş” ın resmi bildirisi olarak görülmektedir.[14] Kongreye sunulan yardım tasarısı, 16 Nisan 1947’de Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu’nca ve 22 Nisan 1947’de Amerikan Senatosu’nca kabul edilmiş ve Temsilciler Meclisi’ne sunulmuştur. Başkan Truman, Yardım Kanunu’nu 22 Mayıs 1947’de imzalamış ve kanun bir gün sonra yürürlüğe girmiştir. Yardım Anlaşması 12 Temmuz 1947’de Dışişleri Bakanı Hasan Saka ile ABD Elçisi Wilson arasında imzalanmıştır.[15]

Anlaşmaya göre Birleşik Devletler, Türkiye’ye gerekli yardımı sağlayacak (md. 1), yardımlar tahsis edildiği amaca göre kullanılacak, bu yardımların amacı doğrultusunda kullanıldığına dair denetleme görevi yapacak Amerikalı personele kolaylık sağlanacak[16] (md. 2), ABD basın ve radyo temsilcilerinin serbestçe yayın yapabilmelerine olanak tanınacak ayrıca Türkiye Hükümeti yardımların mahiyeti hakkında basında bilgilendirme yapacak[17] (md. 3), yardım ile sağlanan malzemeler ABD izni olmadan devredilemeyecek ve söz konusu teçhizatın görevli olmayan personelce kullanılmasına izin verilmeyecek (md. 4), Türkiye söz konusu yardımlar ile sağladığı kredi ve hibe ile başka devletlere olan borcunu ödemeyecekti. (md. 5)[18]

1947-1949 döneminde Türkiye’ye toplamda 152.500.000 dolar yardım yapılmıştır. Bu yardımın 147.500.000 dolarlık kısmı askeri harcamalar için kullanılırken, geri kalan kısmı ise yol yapım çalışmaları için kullanılmıştır. Burada, söz konusu yardımların Türk dış politikasına yansımaları üzerinde durmak gerekirse; Atatürk döneminde başarı ile uygulanan “çok yönlü dış politika” anlayışından Batı’yı tek alternatif olarak gören ve eksenini tümüyle batıya çeviren bir dış politika düşüncesine dönüldüğünü belirtmek gerekir. Bu süreç Türkiye’nin NATO’ya üye olması ile taçlanacak ve sonraki bölümlerde inceleneceği gibi Türkiye, kendi komşuları ile bile bağımsız bir diplomatik ilişki sürdüremeyecek, NATO’nun bölgedeki karakolu rolüne bürünecektir.

Yardımlar ve Türk-Amerikan ilişkileri konusunda Türk kamuoyunda önemli bir desteğin varlığı göze çarpmaktadır. Bu dönem içerisinde (1945-1947) özellikle Türk basınının çok önemli bir bölümü ABD lehine ve Sovyetler Birliği aleyhine bir yayın politikası izlemişlerdir.[19] Bazı milletvekillerinin meclis kürsüsünden yaptıkları konuşmalarda da Amerikan hayranlığı açıkça ortaya konuyordu. Örneğin; “milliyetçi” milletvekillerinden Hamdullah Suphi Tanrıöver 8 Mayıs 1946’da TBMM kürsüsünden yaptığı; “…milletler hala endişe ile bakıyor. Işık nereden geliyor? Bu ışığın bir menbaı var: Yine Amerika. Ümit nereden geliyor? Amerika’dan. Güven nereden geliyor? Amerika’dan.” şeklindeki konuşması ile Türkiye’nin kaderinin Amerika’ya bağlı olduğunu belirtiyordu.[20] CHP milletvekili Muhittin Baha Pars ise 8 Mayıs 1947’de TBMM kürsüsünden, eski Amerikan Başkanı Roosevelt’i Peygamber gibi temiz ve kusursuz bir insan olarak tasvir ediyordu.[21]Türk Basını ve genel olarak kamuoyunda Amerika ve yardımları konusunda ortak görüş sergileniyorken, Türk-Amerikan İlişkileri hakkında eleştirel değerlendirmeler yapan, “Yardımın aleyhinde bulunmak her Türk için kutsal bir görevdir” başlıklı makalesi[22] ile Amerikan yardımının ulusal çıkarlara aykırı olduğunu savunan Mehmet Ali Aybar gibi sol yazar ve aydınların yazıp çizdikleri pek etkili olamadı. [23]

Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa’ya yardım amaçlı kaynak aktarımı yalnızca 1947 Yardım Anlaşması gereği verilenler ile sınırlı kalmadı. 2. Dünya Savaşından bitkin çıkan Avrupa Devletleri ekonomik çöküş sürecindeydiler. Ayrıca Doğu Avrupa da Sovyetler Birliği’nin etki alanı içerisinde kalmış ve komünist propaganda Fransa ve İtalya gibi devletlerde yoğunlukla sürdürülmekteydi. Amerika, komünist partilerin bu ülkelerde iktidara gelmesi durumunda kendisinin dünya üzerindeki etkinliğine darbe ineceğini düşünüyordu. Ayrıca Avrupa’da yaşanan ekonomik durgunluğun uluslararası piyasayı olumsuz etkileyeceğini bunun da kendi ticari menfaatlerine olmadığını hesap ediyordu.[24] Bu sebeple Dış İşleri Bakanı’nın adı ile anılacak ve Avrupa’nın ekonomik kalkınmasına yönelik olan Marshall Planı ilan edildi.  Bu plan çerçevesince içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu toplam 16 devlet için kalkınma programı hazırlandı ve 1948 yılında dört yıl süreli “İktisadi İşbirliği Kanunu” kabul edildi.[25] Türkiye Marshall Planı’na dâhil oldu ancak bu Türkiye açısından “Sovyet Tehdidi” ne karşı yeterli bir tedbir değildi. Türkiye doğrudan bir ittifak içerisinde yer almalı ve Amerika ile müttefik olmalıydı.

NATO VE TÜRKİYE

5 Ekim 1947’de Sovyetler Birliği’nin, etki alanındaki devletler ile birlikte Kominform’u kurmaları ile Doğu Bloku resmen meydana çıkmış oluyordu.[26]Bu yıllarda (1945-1952) Avrupa’ da bir bütünleşme düşüncesi kendini gösteriyordu. Fransa ve İngiltere arasında imzalanan Dunkirk Anlaşması genişletilerek Brüksel Paktı akdedildi ancak ABD’nin pakta dâhil olmamasından dolayı Sovyetler Birliği’ne karşı caydırıcı olamaması nedeniyle etkisiz kaldı.[27] Bu sebeple Avrupa devletleri yapacakları ittifaka ABD’nin de dâhil edilmesi yönünde çabalarını yoğunlaştırdılar[28], sonuçta ABD Kongresi, Monroe Doktrini çerçevesince uygulanan “barış döneminde bir askeri ittifakta yer almama” kuralınıVanderberg kararı ile ortadan kaldırdı ve NATO’ nun kuruluşunun önü böylece açılmış oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nin tereddütlerinin giderilmesinde, kendi elinde olan atom tekelinin, bu silaha Sovyetler Birliği’ nin de sahip olması durumunda, tehlikeye girecek olması, Sovyetler Birliği’nin yayılma siyaseti yürüttüğünü düşünmeleri etkili olmuştur.[29] Bu ortamda 4 Nisan 1949 tarihinde Kuzey Atlantik Anlaşması imzalandı ve 12 kurucu üyesi ile birlikte Kuzey Atlantik Savunma Teşkilatı (NATO) kurulmuş oldu. Bu antlaşma, Birleşik Devletler ’in, Sovyetler Birliği’ni sınırlarına hapsetmek amacıyla uyguladığı “containment” politikasının ilk adımı oldu. Bundan Sonra SEATO (Güneydoğu Asya Savunma Paktı), ANZUS (Pasifik Güvenlik Örgütü), Türkiye’nin de dâhil olduğu Bağdat Paktı ( 1958 Irak Darbesi’nden sonra Irak’ın pakttan ayrılması nedeniyle daha sonra CENTO), ve ABD’nin çeşitli ülkeler ile yaptığı ikili anlaşmalar da bu politikanın uygulamasının diğer ayakları olacaktır.[30]

İkinci Dünya Savaşı’da bir cephede aktif olarak savaşmamasına rağmen Türkiye bu yıllarda ordusunu seferberlik durumunda tutmaktaydı. Bu seferberlik hali ekonomiye ciddi bir yük getirmekteydi ve “toplu emniyet sistemi”[31] içerisinde, Türkiye Atlantik Paktı’na katılmak ile askeri harcamalarından kaynaklanan yükü hafifletebileceğini düşünmekteydi.[32] Ancak toplu emniyet sisteminin, birinci önceliği Amerika’nın güvenliğini sağlamaktı. Bu gerçeği Amerika Birleşik Devletleri Genel Kurmay Başkanı Omar Bradley, Temsilciler Meclisi’ne 1949 yılı savunma bütçesini sunarken “Denizaşırı ülkelerde üsler kurmak zorundayız. Düşmanı kendi özgüvenlik sınırlarımızın ötesinde karşılamak ve ilk darbeyi elde edilecek üsler yardımı ile vurmak zorunluluğunu bütün Amerikan yurttaşlarının anlamaları gerekir. Silahlı kuvvetlerimizin ve Amerikan topraklarının yeni bir savaştan en az kayıpla çıkması başka türlü olamaz” derken ortaya koymuş oluyordu.[33]

Buna rağmen Türkiye, Atlantik İttifakı’na dâhil olma yönündeki çabalarını sürdürdü. Ancak dönemin Dış İşleri Bakanlı Necmeddin Sadak’ın İngiltere ve Amerika seyahatlerinde muhataplarından bu konuda aldığı cevaplar olumsuzdu. Bunun yerine Türkiye Yunanistan ile birlikte 1949 yılında Avrupa Konseyi’ne kabul edildi. Bu durum muhalefet partisince eleştirildi ve Batı devletlerince Türkiye’ye yapılan bir avutma jesti olarak yorumlandı[34] ancak kabul etmek gerekir ki bu NATO’ya giriş sürecinin bir halkasıydı ve hükümetin görüşüne göre başarılı bir gelişmeydi. Sonraki hamle NATO’ya resmen başvuru olacaktı.

NATO’ya üyelik için Mayıs 1950’de yapılan ilk resmi başvuru İngiltere, Norveç, Danimarka, Hollanda ve Belçika tarafından reddedildi. İngiltere’nin Türkiye’nin başvurusunu reddetme yönündeki iradesinin sebebi, Türkiye’nin Süveyş bölgesinde İngiltere’nin menfaatlerini koruma amaçlı bir savunma sistemi içerisine girmesi gerektiğiydi.[35]

TÜRKİYE’NİN NATO’YA ÜYELİĞİ

Türkiye’nin NATO’ya alınmaması yönündeki İngiltere ve diğer devletlerin kararlılığına rağmen bu yıllarda uluslararası ortam Türkiye’nin pakta girmesinin yolunu açacak olaylara gebeydi. Örneğin Kore Savaşı’nın patlak vermesi ve Türkiye’nin bu savaşta alacağı rol NATO’ya girmesinin yolunu açacak etmenlerden biri olacaktı. Tabi bu yıllarda Türkiye’de siyasal iktidarın seçim ile değiştiğine ve Batı İttifakı’nda yer alma konusunda CHP’ye göre biraz daha istekli[36] Demokrat Parti’nin iktidara geldiğine değinmek gerekir. Türkiye 1945 yılından bu yana “kendi güvenliği için” özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin safında yer almaya çalışmışsa da, Demokrat Parti iktidarının bu konuda ipin ucunu biraz kaçırmış olduğunu belirtmek gerekir.[37] Makalenin kapsamını aşmakla birlikte belirtmeliyiz ki Demokrat Parti döneminde Türkiye, kendi komşuları ile olan diplomatik ilişkilerini bütünüyle Batılı müttefiklerinin menfaatleri doğrultusunda belirlemiştir. Demokrat Partinin, dış politikada önceliği, Doğu Akdeniz’de güvenliği sağlamak amacıyla Amerika ve müttefiklerinin dikkatlerini buraya çekmekti.

Kore harbi, soğuk savaş döneminin ilk sıcak çatışması, Doğu ve Batı bloklarının hasmına karşı ilk güç gösterisi olacaktı. Batılı müttefikler, Sovyetler Birliği’nin Uzak Doğu’yu “Doğu Avrupalılaştırmasına” izin verilmemesi konusunda anlaşmaya vardılar. Ancak Sovyetler Birliği, 6 Ağustos 1945’de Hiroşima’da patlayan atom bombasından iki gün sonra, Potsdam Bildirisi’ne uygun olarak Uzak Doğu’da savaşa girdiğini ilan etti ve Batı Avrupa’dan getirdiği Rus birlikleri ile Kore’ye doğru askeri harekâta kalkıştı. Amerika Birleşik Devletleri de güneyden başlattıkları harekât ile 38. Paralele kadar ilerlediler. Böylelikle Uzak Doğu’da Batılı müttefiklerin istemedikleri bir “Berlin” meydana gelmiş oldu. Amerika’nın önerisi üzerine kurulan Birleşik Sovyet-Amerikan Komisyonu iktisadi ve idari sorunları çözmekten uzaktı. Ayrıca bu devletlerin kontrolleri altındaki bölgelerde ideolojik yaklaşımları da siyasal çatışmaları hızlandırdı. Zira Sovyetler Birliği, kuzeyde Moskova’ya bağımlı bir yapı isterken, Amerika da güneyde anti-komünist bir kampanya yürütmekteydiler.[38]

Kore meselesinin patlak verdiği tarihten, Kuzey Kore taarruzunun başladığı tarihe kadar Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında cereyan eden diplomatik savaş yerini sıcak çatışmalara bırakacaktı, hem de Dünya’yı bir üçüncü genel savaşın eşiğine getirecek bir çatışma.

1949 yılında, Sovyet etkisi altındaki Pyongyang yönetimi, BM Genel Sekreteri’ne Kore’yi zor yolla da olsa birleştireceklerini bildirdi, ayrıca güneye yönelik başlattıkları propaganda ile Güney Kore halkını ABD ve emperyalizm karşısında mücadeleye çağırdı. Bölgede gergin olan ipler, Kuzey Kore ordularının 38. Paralel boyunca taarruza geçmesi ile koptu.  Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 25 Haziran 1950 tarih ve 82 sayılı kararı ile Güney Kore'ye, Kuzey Kore tarafından düzenlenen saldırıyı kınadı.Karar gerektiğinde askeri tedbirler alınacağı hususunda kapıyı açık bırakmakla Kuzey Kore’ye karşı bir uyarı niteliği taşısa da neticede Kuzey Kore’nin güneye yönelik harekâtı devam ediyordu. Bu nedenle sorunun çözümü için Birleşik Devletler, BM Güvenlik Konseyi’ne Kore Cumhuriyeti’ne yardım yapılmasını içeren bir teklif sundu ve kabul edildi. Bunun üzerine Amerika Birleşik Devletleri askeri operasyona başladı.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #1 : 29 Haziran 2015, 20:53:24 »

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Güvenlik Konseyi’nce alınan karara dayanarak Türkiye Cumhuriyeti’ne müracaatta bulundu. Bunun üzerine 25 Temmuz akşamı toplanan Bakanlar Kurulunca alınan karar doğrultusunda Türkiye de Kore Harbine katıldı.[39]Söz konusu Bakanlar Kurulu kararı sonraki süreçte muhalif unsurlarca eleştirilecek ve iktidarın meclis üstünlüğü ilkesine aykırı işlem tesis ettiği yönünde söylem geliştirilecekti. Zira muhalefet, ülke dışına asker gönderilmesi kararını yalnızca TBMM’nin verebileceğini, bunun bir savaş ilanı kararı şeklinde alınması gerektiğini savunmuştur. Eleştirileri yanıtlayan Başbakan Menderes ile söz konusu kararın bir savaş kararı değil barışı koruma teşebbüs ve kararı olduğunu savunuyor, bunun için Hükümet kararının yeterli olduğunu belirtiyordu.[40] Görüldüğü gibi muhalefetin genel olarak itirazı, kararın usulen hatalı alındığı yönündeydi. Yoksa Türkiye’nin “Batı’nın âli menfaatleri” doğrultusunda Kore’de komünizme karşı mücadele etmek üzere asker gönderilmesine güçlü bir itiraz söz konusu değildi. O dönemde Kore’ye asker gönderilmesi kararına esastan karşı çıkanlar yalnızca sol görüşlü aydınlardı. Başını Behice Boran ve Adnan Cemgil’in çektiği bir grup sol görüşlü isim tarafından kurulan Türkiye Barışseverler Cemiyeti (TBC), TBMM Başkanlığı’na çektikleri bir telgraf ile Kore’ye asker gönderme kararının hukuki ve siyasi bir hata olduğunu, BM Anlaşmalarına ve Türk Anayasası’na aykırı olduğunu[41] ifade ettiler. Kararın alındığı tarihten hemen sonra hazırladıkları bildiriye göre asker gönderme kararı Türk ulusunun güvenliği ve çıkarları için değil Amerikan yardımlarını güvence altına almak için alınmıştı.[42] TBC’nin bu eylemlerine iktidarın tepkisi ağır oldu.  Cemiyet üyeleri hakkında cezai yargılama başlatıldı ve yargılama neticesinde Behice Boran ve arkadaşları hakkında 15’er yıl hapis cezası verildi.[43] Sol düşünceli aydınların söz konusu duruşlarının hem insani hem de politik olduğu ifade edilebilir. Yalnız bu saiklerden hangisi ağır basar, bunun cevabı da gerçekte yine farklı ideolojik bakış açılarına göre değişebilecek niteliktedir.

Kore’ye yukarıda bahsedilen hükümet kararı ile toplam 4500 kişilik tugay gücünde bir askeri birlik gönderilmiştir. Türk askeri Kore’de bulunduğu süre boyunca girdiği çatışmalarda önemli başarılar elde etmiştir. Özellikle “Kunuri Destanı”[44] ve “Kumyongjang-ni Zaferi” [45] Türk askerinin Kore’deki faaliyetlerinden dikkate değer olanlarıdır. Kunuri muharebelerinde 218 Türk askeri şehit olmuş, 455 asker ise yaralanmıştır.[46]Türkiye’nin Kore’de, Amerika’dan sonra askeri açıdan en kalabalık ikinci ülke konumunda bulunması, Türk askerinin operasyonel faaliyetlerinde elde ettiği başarı ve “kahramanlık” Türkiye’nin NATO’ya katılımı hususunda Amerika Birleşik Devletleri’nin ikna olmasında önemli etkenlerden biri oldu.

Türkiye’nin NATO’ya davet edilmesi hususunda en önemli aktör hiç kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri olacaktı, bu devletin söz konusu hamlesinin en temel saiki ise, Sovyetler Birliği’ni kendi sınırlarına hapsetmeyi amaçlayan “Çevreleme” Stratejisiydi. Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı bir set olması ve muhtemel bir savaşta ülkedeki üslere ihtiyaç duyulması sebebiyle Türkiye’nin NATO’ya katılımı stratejik bir hamle olarak düşünüldü. Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika gibi küçük devletlerin, Sovyetler Birliği’nin tehdidine maruz kalan bir Türkiye’nin ittifakta yer almaması gerektiği yönündeki itirazları sebebiyle geciken karar[47] nihayet Amerika’nın İngiltere ve Fransa’ya önerisi ile[48] Eylül 1951’de Kanada’da yapılan bir NATO toplantısında alındı ve Türkiye ile Yunanistan’ın teşkilata katılımlarına karar verildi.[49]

16 Şubat 1952’de ABD elçisinin on iki devlet adına sunduğu davetiye ile Türkiye Lizbon’da Konferansa çağırılmış, 19 Şubat 1952’de de TBMM’de yapılan oylama ile Türkiye’nin NATO’ya üyeliği onaylanmıştır.[50] Türkiye böylelikle, Sovyetler Birliği’nin olası saldırısına karşı, Amerika ve müttefiklerinin üye oldukları bir pakta girerek, kolektif güvenlik sisteminde yer almıştır.

SONUÇ

İkinci Dünya Savaşı sonrasında; Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ nin başını çektiği Batı ve Doğu Bloklarının sistemin güç unsurlarını oluşturduğu uluslararası ortamda Türkiye, savaş sırasında uyguladığı “aktif savaşmama” politikası nedeniyle yalnız kalmıştır. Türkiye bu yıllarda Sovyetler Birliği’nin Boğazlarda statünün yeniden düzenlenmesi ve Türkiye’nin doğu sınırlarının revize edilmesi talepleri ile karşılaşmıştır. Bu nedenle kendisini güvende hissedebilmek için Batı ittifakı içerisinde yer edinmeye ve bu ittifakın sağlayacağı güvence altında bulunmaya gayret etmiştir. Gerçi 1939 Türk-İngiliz-Fransız antlaşması hala geçerliydi ancak Türkiye bu anlaşmayı yeterli bir güvence olarak görmüyordu. Çünkü Türkiye İkinci Dünya Savaşı’nda bu antlaşmaya dayanarak kendisinden savaşa girmesini isteyen İngiltere ve Fransa’nın taleplerini olumsuz karşılamıştı ve bu devletler de Türkiye’ nin yardımına gelmekten kaçınabilirlerdi. Amerika Birleşik Devletleri yegâne kurtuluş yolu olarak görülüyor ve bu devletin dâhil olduğu bir güvenlik kuşağı içerisinde yer almak şeklinde bir dış siyaset yürütülmeye başlanıyordu. Makalenin tarihsel kapsamını teşkil ettiği 1945-1952 döneminde gerek Cumhuriyet Halk Partisi gerekse Demokrat Parti iktidarlarının dış politikalarının önceliğini Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler oluşturmuştur.Ancak makalede de görüldüğü üzere, Amerika ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişki eşitler arasında bir ilişki değildir. Denize düşenin yılana sarıldığı misali, Türkiye de Sovyetleri Birliği tehdidine karşı Amerika’ya sarılmıştır. Bu da bir bağımlılık ilişkisi yaratmıştır.Bu bağımlılık ilişkisi süregelen yıllarda Türkiye’nin komşuları ve yakın coğrafyası ile ilişkilerini olumsuz etkilemiş, bölgesel dinamikler batı eksenli politikaya sıkı sıkıya bağımlı bir Türkiye’nin hemen her platformda karşısında yer almış ve bu gerçek özellikle Birleşmiş Milletler Genel Kurullarında “Kıbrıs Meselesi” görüşüldüğünde Türkiye’nin yüzüne tüm çıplaklığı ile vurulmuştur. Ayrıca şu ifade etmek gerekir ki Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletler ile ilişkilerini en yüksek perdeden sürdürmesine rağmen, 1964 Kıbrıs Bunalımında Amerikan Başkanı L. Johnson’ ın “Bizim iznimiz olmadan silahları kullanamazsınız” kabilinden ve diplomatik nezaket sınırlarını da zorlayan mektubu göstermektedir ki İsmet İnönü’nün “büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer” şeklindeki veciz sözünün ne kadar gerçekçi olduğunu da göstermektedir.

 Onur Zeki

KAYNAKÇA

1-      AKALIN, Cüneyt:  Soğuk Savaş ABD ve Türkiye-1 Olaylar-Belgeler (1945-1952), Kaynak Yayınları, Mayıs 2003

2-      AKKAYA, Bülent: “Türkiye’nin NATO üyeliği ve Kore Savaşı”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı 28, Ocak- Şubat 2012

3-      AKTAŞ, Melih: 1950-1960 Demokrat Parti Dönemi Türk-Sovyet İlişkilerinde Amerikan Faktörü, Şema Yayınevi, Mayıs 2006

4-      ATAÖV, Türkkaya: Amerika NATO ve Türkiye, İleri Yayınları, Ekim 2006

5-      ATILGAN, Gökhan: Behice Boran: Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı, Yordam Kitap, Ekim 2007

6-      AYBAR, Mehmet Ali: “Yardımın Aleyhinde Bulunmak Her Türk İçin Kutsal Bir Görevdir”, Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm Seçmeler 1945-1967, Gerçek Yayınevi, Şubat 1968

7-      BAĞCI, Hüseyin:  Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, İmge Kitabevi, 1990

8-      BULUT, Sedef: “Sovyet Tehdidine Karşı Güvenlik arayışları: I. Ve II. Menderes Hükümetlerinin (1950-1954) NATO Üyeliği ve Balkan Politikası” , Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı 41, Mayıs 2008

9-      ERHAN, Çağrı:  “ABD ve NATO’yla İlişkiler”, Türk Dış Politikası, 1. Cilt, Ed. Baskın Oran, İletişim Yayınları, 2003

10-  HALİL, Ali:  Atatürkçü Dış Politika ve NATO ve Türkiye, Gerçek Yayınevi, Nisan 1968

11-  KOÇAK, Cemil: Türkiye’de İki Partili Sistemin Kuruluş Yılları (1945-1950): Rejim Krizi, Cilt 3, İletişim Yayınları, 2013

12-  MALKOÇ, Eminalp: “Türk Basınında Truman Doktrini ve Türkiye’ye Amerikan Yardımları (1947-1950)” , Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Dergisi, Sayı:9, Yıl:5/2006

13-  ÖKE, Mim Kemal: Unutulan Savaşın Kronolojisi: Kore, 1950-1953, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1990

14-  ÖNDER, Zehra:  2. Dünya Savaşı’nda Türk Dış Politikası, Bilgi Yayınevi, Nisan 2010

15-  SARINAY, Yusuf: “Türkiye’nin NATO’ya Girişi” , Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, C.16, 2002

16-  ÜLMAN, Haluk: “NATO ve Türkiye”, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C.XXII, No:4, S.143-150

17-  YETKİN, Çetin:  Karşıdevrim 1945-1950, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Yayınları, Nisan 2006

18-  YÜCEER, Saime: “Tarihsel Perspektif İçinde Türkiye’nin NATO’ya Girişi ve Meclisteki Yankıları”, Atatürkçü Bakış, C.I, Sayı: I, 2002
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #2 : 20 Mayıs 2018, 21:02:29 »

Batıcı degıl Turancı Türkiye istiyoruz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.298 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.01s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.