İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye'nin Dış Politikası
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 02 Aralık 2020, 06:49:28


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye'nin Dış Politikası  (Okunma Sayısı 11387 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Kam - Şaman
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« : 20 Mayıs 2011, 15:29:48 »

İkinci Dünya Savaşının Sebepleri ve Türkiye’nin Dış Politikası

Türkiye, cumhuriyetin ilanından sonra başlayan sıkıntılı sürecini 1930 yıllarda sonlandırmıştı. Nispeten hemen hemen birçok sorun son bulmuştu. Buna karşın hem Avrupa hem de Amerika’da bunalımlar başlamıştı. Ekonomiler batmak üzere, intiharlar artmış ciddi bir buhran yaşanmaktadır.

Esasında birinci dünya savaşı da istenilen memnuniyeti karşılamamış ve birçok değişikliğe neden olmuştu. Bu yüzden ikinci dünya savaşına kadar olan süreyi bir barış ve doyum süreci olarak tanımlamakta mümkün değildi. Her ne kadar 1925 – 1929 arasında yumuşamalar meydana gelmişse de 1929 yılında patlak veren kriz sinirlerin gerilmesine neden olmuştur.

1930 sonrasında değişim isteyen devletler (revizyonist) ile bu değişime karşı olan devletler (anti-revizyonist) arasında ayrılıklar körüklenmeye başlamıştır ve bir kutuplaşma ortamı doğurmuştur. Fakat bu ortamı değişime karşı koyanlar devletler çıkar elde etmek amacı ile kullanmışsa da Türkiye bu yönde bir çizgi izlememiş daha çok Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesine uygun olarak barışın ve güvenliğin önemine vurgu yapan bir dış politika izlemiştir. Komşuları ile Balkan Paktı ve Sadabat Paktı ile iyi ilişkiler kurmuştur.

Fakat bu dönemde Türkiye için en ciddi sorun İtalya’dır. İtalya 1922’den itibaren Mussolini yönetimindeki Faşist parti tarafından yönetiliyordu. Mussolini iktidara geldikten kısa süre sonra cumhuriyet ilan edilmiş ve Mussolini bu yüzden Türkiye’yi zayıf bir devlet olarak görmüştür. Fakat buna karşın uzun bir zaman boyunca hiç çatışmaya da girmemişlerdi. Zira İtalyan liderler doğru bir şekilde Kurtuluş savaşını değerlendirmiş ve Türklerin kendinin orada kalmasına müsaade etmeyeceklerini anladıklarından ellerindeki cephanelerin bir kısmını satarak bir kısmını da bağışlayarak geri çekilmişlerdi. Bu yüzden Türkiye açısından tehdit sıralamasında en zayıf olarak görülüyordu.

Fakat bunlara karşın Lozan’a müdahil olması ve 12 adanın İtalya’ya bırakılması ciddi bir diplomasi atağıydı ve en azından saf dışı bırakılamayacak olduğunu göstermeye çalışıyordu. Adriyatik denizindeki Yunanistan yönetimindeki Korfu adasına saldırması da bunu kanıtlamak niyeti ile yapılmıştı. Mussolini zamanında aynı emelleri Musul konusunda da gütmüşlerdi. Mussolini’ye çıkarılmak istenen yol haritasında Musul da İngilizlerin ve Türklerin karşı karşıya geleceğini ve Musul’da işlerin kendi lehine döneceği fikrini savunuyorlardı. Daha sonra 1927’lerde Türkiye’nin yapısının sağlamlaştığını gören İtalya, İzmir ve Adana yörelerindeki zengin kaynakları ele geçirmek için planlar dillendirilmeye başlamıştı. Bu işgal sonucunda İngiltere ile Orta Doğu’da bir işbirliği yapabileceklerini ve Musul’u da rahatlıkla ele geçirebileceklerini hesaplıyorlardı. Fakat tüm bunlara karşın Mussolini, Türkiye’ye yanaşmayı tercih etmişti.

Türkiye bu dönemde akılcı politikalar ile yapısını sağlamlaştırmış ve bölgedeki komşuları ile dostluk anlaşması sağlamıştır. Kısa sürede çökeceği düşünülen ülke daha da sağlamlaşmıştır. Türkiye, İtalya ve Yunanistan ile dostluk anlaşmaları imzalamış ve İtalyan tehlikesini en azından denge politikası ile idare etmiştir. Ayrıca İngiltere – Yunanistan, Fransa – Yugoslavya ilişkilerine karşı kendi alternatifini geliştirmişti. 1932 yılına geldiğimizde ise Birleşmiş Milletlere katıldı.

İtalya, özellikle Akdeniz üzerinde hâkimiyet kurabilmek için Türkiye – Yunanistan ittifakına önem veriyordu. İngilizler bunu kurt ile kuzunun anlaşması olarak nitelendiriyorlardı. Fakat yapılan ticari anlaşmalar sonucunda bazı anlaşmazlıklar oluşmaya başladı.  1932’de kriz nedeniyle ağırlaşan şartlardan ötürü İtalya %6.5 lik faizle 300 bin liret vermeyi teklif ediyordu fakat Moskova bu konuda daha cazip bir teklif yapmış ve nihayetinde Sovyetler 8 milyon dolar’ı faizsiz vermişlerdir. Bu anlaşma İtalya’yı kızdırmış ve Avrupa’ya karşı Balkan diplomasisi yapmakla suçlamıştı. Bu dönem artık İtalya’nın tutumunu sertleştirdiği dönemdir.

İtalya’nın Faşist ve sertlik yanlısı politikalarından dolayı Türkiye Sovyetler ile ilişkilere önem vermeye başlamıştır. Bunun yanı sıra diğer batılı ülkeler ile de ilişkileri geliştirmeye çalışıyordu. Bu durumda çok hassas bir dış politika izlemiş ve Sovyetler ile Batılı ülkeler arasında dengeyi korumayı başarmıştır.

Atatürk’ün ölüm yılına doğru geldiğimizde ise artık dünya savaşın eşiğine gelmiştir. Zira Almanlar Versay anlaşmasını geçersiz saymış ve hızla silahlanmaya başlamıştır. Ardından Birleşmiş Milletlerden çekilmiş ve Almanların yaşadıkları yeri Alman toprağına bağlamıştır. Öte yandan İtalya büyük Roma idealini gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Japonlar ise yine işgalci bir politika izlemiş ve Kore’ye kadar girmişlerdir. Bu dönem Almanya’nın başında olan Hitler, Almanya – İtalya ve Japonya’nın içinde bulunduğu bir ittifak cephesi oluşturdu.

Bu durum karşısında Avrupa’da barış cephesi olarak adlandırılan İngiltere ve Fransa ittifakına karşı ciddi bir güç sağlamış ve İngiliz barış yanlısı diplomasisi hiçbir işe yaramamıştır. Hitler Almanya’sı özellikle Anti Komünist uygulamalarından dolayı Sovyetler karşıtıydı. Bu nedenle Sovyetler için de oldukça endişe verici politikalar izlemekteydi.

Almanya 15 Mart 1939 yılına geldiğimizde Çekoslovakya’yı işgal etti. Bu işgal Türkiye için bir endişe kaynağı oluşturmaya başladı. Bu zamana kadar Alman dış politikasını anlayışla karşılayan Türkiye artık bu olay sonrasında endişeye kapılmaya başlamıştır.  Bu olaylara kadar Hitler, stratejisinin adımlarını atarken, silah kullanmamıştır. Ancak geriye tek sorunlu bölge kalmıştır: Danzig bölgesi. Versay Anlaşmasıyla Polonya'ya verilen Danzig bölgesi, hâlâ Alman yönetiminde olan Doğu Prusya ile Almanya arasındaki kara bağlantısını kestiğinden, Alman Hükümeti, Polonya hükümetinden, Doğu Prusya'yla arada bir kara bağlantısı oluşturulması yönünde bir teklifi görüşmesini istemiş ve böylece Danzig Sorunu ortaya çıkmıştır.

Diğer taraftan büyük Roma ideali için genişleme isteğinde olan İtalya 27 Nisan 1939’da Arnavutluk’u işgal etti ve Balkanlarda kendisi için bir köprü oluşturdu. Bu durum elbette Türk dış politikası açısından endişe verici idi. Bu durum karşısında İtalyanlar ile imzalanan tarafsızlık anlaşmaları rafa kaldırılarak batı ittifakına gidildi ve İngiltere – Fransa ile blok oluşturmaya varacak derecede işbirliği oluşturuldu. İngiltere barışçıl politikasını terk etti ve Romanya ile Yunanistan için garantör oldu.  Aynı garantiyi Türkiye’ye de teklif etti fakat Türkiye Akdeniz ve Balkanlarda Mihver devletler saldırıya geçmedikçe tarafsız kalacağını ve eğer saldırı olursa Boğazların savunulmasında kendilerinden ve Sovyetlerden bu yönde yardım isteyeceğini belirtti. Bu görüşmeler üzerine 12 Mayıs 1939 yılında Türk – İngiliz ortak deklarasyonu yayınlandı.

Bu deklarasyona Fransa’da katılmak istemiş fakat Hatay sorunu çözülmediği için Türkiye bunu reddetmişti. Bunun üzerine 23 Haziran 1939’da Fransa, Hatay’ı Türkiye’nin topraklarına katılmasını kabul etmiş ve aynı şekilde Türk – Fransız deklarasyonu da akabinde yayınlanmıştır.

Sovyetler Birliği bu deklarasyonlara görüşme aşamalarından itibaren olumlu olarak yaklaşmıştır. Fakat Almanlar, Türkiye’yi kendi dış politikalarına uygun olarak tarafsız kalmasını sağlamak ve İngiliz – Fransız ittifakına girmesini engellemek maksadı ile en iyi diplomatlarından Von Pagen’i görevlendirmiş ve deklarasyona engel olmaya çalışmış ama bunu başaramamıştır.

3 Mayıs 1939'da Sovyet Dışişleri Komiseri olan Litvinov görevden alınarak yerine Vyaçeslav Mihayloviç Molotov atanmıştır. Bu atama Sovyet dış politikasında keskin bir dönüşe işaret etmiştir. Litvinov döneminde Sovyetler, Alman yayılmacılığına karşı İngiltere ve Fransa ile bir protokol oluşturmak için girişimlerde bulunmuş, ne var ki her seferinde reddedilmişti. Molotov döneminde ise Sovyetler, Alman hükümeti ile bir saldırmazlık paktı için çalışmıştır. Uzun diplomatik görüşmeler sonucunda 24 Ağustos 1939 günü SSCB ile Almanya arasında bir saldırmazlık paktı imzalanması karara bağlanmıştır.

Bu anlaşma Türkiye açısından tarafsızlığını korumak konusunda kaygılar uyandırmasına neden oldu. Çünkü Sovyetler ile Almanya’nın yayılımcı politikalarının daha önce Osmanlı’da olduğu gibi topraklarımızın işgaline neden olabileceği endişesi uyandırdı. Fakat Türkiye buna karşın yine de denge politikasını korumaya gayret edip bu yönde girişimlerde bulundu. Batı ile arada bir köprü vaziyeti görmeye çalıştı ama bu konuda ciddi sıkıntılar yaşadı. Nitekim Moskova’ya giden Dış İşleri Bakanımız Şükrü Saraçoğlu, Sovyetlerin Montrö anlaşmasını yeniden tasarlamak, boğazlar üzerinde hak sahibi olmak gibi isteklerde bulununca ortak bir deklarasyon imzalamak mümkün olmadığı gibi Türk – Sovyet ilişkileri de kötüye gitmeye başladı.

Bu durum karşısında Türkiye üçlü ittifaka girmiş ve İngiltere ve Fransa ile anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre; bir Avrupa devleti tarafından başlatılacak savaşa İngiltere ve Fransa’nın katılması ve Akdeniz’de yayılması durumunda Türkiye, İngiltere ve Fransa’ya yardım da bulunacaktı. Fakat Türkiye, anlaşmaya ek bir çekince ile Sovyetler Birliği ile kendisini savaşa sürüklememesi şartının koydurmuştur.

Anlaşmanın ardından ekonomik, ticari ve mali anlaşmalar imzalanmış ve Türkiye’ye ihtiyacı olursa savaş malzemesi almak için kredi de vereceklerini taahhüt ettiler. Böylece Türkiye, batılı devletler ile kader birliği yapmak durumunda kaldı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #1 : 20 Mayıs 2011, 15:31:52 »

İkinci Dünya Savaşı Başlıyor

Türkiye, coğrafi ve stratejik konumundan ötürü hem müttefik hem de mihver devletler tarafından savaş sürecinin içine dahil edilmek istendi. Buna karşın Türkiye tarafsızlığını korumak konusunda çok çaba sarf etti. Bu Türkiye’nin toprak bütünlüğü açısından büyük önem arz ediyordu. Nitekim savaş sonrasında Mihver devletlerin sınırlarının değişimi de söz konusu olacaktır.

O dönemde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’dür ve en büyük yardımcısı doğal olarak Dış İşleri Bakanı Numan Menemencioğlu’dur. Dış politika konusunu İnönü bizzat kendi üstlenmiş ve yön vermiştir.

Savaşın başlangıç tarihi olarak 1 Ekim 1939 kabul edilir. Bunun nedeni Hitlerin Danzig sorununu diplomatik yolla çözmenin çok uzun süreceğini düşünerek Polonya’ya saldırmasıdır. Almanlar tarafından geliştirilen Yıldırım Savaşı Tekniği’de (Blitzkrieg - amacı hızlı ve ani saldırılarla, düşmanın düzenli bir savunma kurmasını engelleyip sonra da hızlı bir şekilde yok etmektir) ilk defa burada kullanıldı.

Polonya’nın işgal edilmesinden dolayı bu ülkenin toprak bütünlüğüne garantör olan İngiltere ve Fransa’nın savaşa müdahil olmasına neden oldu ve Almanya’ya savaş ilan edildi. Fakat Alman ordusu ilk hafta içinde Polonya hattını yarmış ve geniş çaplı bir kuşatma altına almış olduğundan artık Polonya’nın savunulması için bir olanak kalmamıştır. 17 Eylül’de Doğu sınırına saldıran Sovyetler Birliği sayesinde dayanamayan Polonya 27 Eylül’de teslim olmuştur.

Bundan sonra Polonya, Almanya ve Sovyetler Birliği arasında paylaşıldı ve bu sayede Sovyetler Baltık Denizi’nde kendine bir üs edinmiş oldu. Türkiye bu zamanda müttefik güçlere doğru ciddi bir kayış göstermiştir ama bunlara karşın savaşın dışında kalma politikasından da vazgeçmemiştir.

10 Mayıs 1940’da ise Fransız tümeni, 12 Belçika tümeni, 12 İngiliz tümeni, 1 Polonya tümeni ve küçük bir Hollanda ordusu tarafından müdafaa edilmekte olan batı cephesine, 110 yedek tümen tarafından desteklenen 190 tümenden meydana gelmiş bir Alman ordusu saldırı başlattı. Hollanda, Belçika, Lüksemburg gibi ülkeler işgal edilmiş ve sıra Fransa’ya gelmiştir.

Fransa ve İngiltere ittifak anlaşmasına dayanarak burada Türkiye’yi savaşın içine sokmak istemiştir. Fakat Türkiye özellikle Almanlar ile saldırmazlık anlaşması bulunan Sovyetler Birliği tehlikesini de göz önüne alarak deklarasyonun 2 numaralı protokolünü bahane ederek bunu reddetti.

Bu dönemde Fransa’da hükümet değişti ve Başkan Paul Reynaud, zırhlı birliklerin kullanımı tezini savunan General Gaulle’yi Savaş Bakanlığı Müsteşarlığına getirdi. Aynı zamanda 10 Haziran 1940’da İtalya, Fransa ve İngiltere’ye savaş ilan etti. 14 Haziran’da ise Alman orduları Fransa’ya girdi. İsviçre sınırına doğru hızla hareket etti ve Fransa hükümeti istifa etti. Hükümeti devralan Mareşal Petain geçti ve teslim şartlarını Almanya ve İtalya’dan istedi. 22 Haziran 1940'da Fransa ateşkes anlaşmasını Almanya ile imzaladılar. Aynı gün Alman orduları Lyon'a girdi. İtalya ile mütareke anlaşmasını 24 Haziran’da Roma da imzalandı. Alman güçleri kuzey Fransa’yı ve Fransa'nın Atlas Okyanusu kıyılarını işgal etti, Fransa topraklarının üçte ikisi, Alman kontrolüne girmişti. İtalyan zırhlı birlikleri de Alpler bölgesinden Fransa'ya girmiştir. Menton, İtalya'nın kontrolüne girmiştir. Ayrıca Fransız Somali'sindeki Cibuti limanı ve Cibuti-Adis Abela demiryolu üzerinde İtalya'ya tasarruf hakkı tanınıyordu.

Bu durum karşısında savaş artık Akdeniz bölgesine sıçramıştır. Diğer taraftan mihver devletlerin karşısında ise sadece bir güç kalmıştır, İngiltere. Almanya, 19 Temmuz’da barış önerisinde bulunmuş fakat İngiltere bunu hiçbir şart öne sürmeksizin reddetmiştir. Zira bunun kabulü Alman egemenliğinin de kabulü anlamına geliyordu.

Yayılımcı politikası sonucunda Hitler, İngiltere’nin bu teklifi geri çevirmesinden dolayı bir saldırı başlatmayı planlıyordu. Kendine has özel teknikler ile savaşan Almanlar bu aşamaya kadar gayet başarılı savaş yöntemleri geliştirmiş ve bu da kendilerine olan güvenin artmasına neden olmuştu. Bu yüzden İngiliz filolarının yok edilmesi için bir plan tasarlandı ve Pike uçakları ile bunun rahatlıkla yapılabileceğini öngördüler. Fakat bilmedikleri bir teknolojiye sahipti İngilizler, radar! Radar sayesinde İngilizler, kendilerine karşı gelen birlikleri önceden görebiliyor ve saldırı maksadı ile gelen uçakları rahatlıkla saf dışı bırakabiliyorlardı. Bu durumdan dolayı Almanlar filolar yerine deniz üsleri ve endüstri merkezlerini bombalamaya başladı. 6 Eylül’de tüm saldırı Londra üzerinde yoğunlaştı ve 1 ay boyunca sürekli bombalandı. Fakat İngiliz havacılarının başarılı taktikleri sayesinde 7 Ekim’de geri çekilmek zorunda kaldılar.

Diğer taraftan Sovyetler de yayılımcı bir politika izlemeye başlamıştı.6 Mart’ta Finlandiya’ya sefer düzenlemiş ve Finlandiya’ya isteklerini kabul ettirmişti ve topraklarının önemli bir kısmını Sovyetlere vermişti fakat bu 1 yıl sonra Almanların yanında Sovyetlere karşı savaşmalarına neden olacaktı. Haziran 1940’da Stalin, Baltık ülkelerine bir nota verdi ve bu nota ile Baltık ülkelerinden Hükümetlerinin başına Sovyetler Birliği’ne yakın hükümetler kurulmasını istedi.  Bu istek üzerine Baltık ülkelerinde seçimler yapıldı ve 14 Temmuz’da Sovyet yanlıları iş başına geldi. Bu gelişme sonucunda Baltık ülkeleri Sovyetlere bağlandı ve bu da Leningrad limanının güvenliğinin sağlanması anlamına geliyordu.

İtalya ise 28 Ekim 1940’da Yunanistan’a saldırdı. Artık savaş balkan cephesine de sıçramıştı. Hem Sovyet yayılımcılığı hem de Yunanistan’a saldırılması mihver devletlerin Balkanları kontrol etme isteğinden geliyor. İtalya, Yunanistan’a karşı başarılı olamadı. Bunun üstüne Almanya, Nisan 1941’de Yunanistan’a girdi ve kısa sürede kontrolü ele geçirdi. Bunun yanından Bulgaristan’da diğer bir taraftan Yunanistan’a karşı saldırıya geçti. Bu durumda Yunanistan üç ülke tarafından (Almanya, İtalya, Bulgaristan) işgal edilmişti. Böylece Bulgaristan’da mihver devletlerine katılmıştı. Fakat beklenenin aksine belki de en güçlü direnişi gösteren ülke olmuştu.

Almanya’nın Balkanlara kadar inmesi Türkiye, İngiltere ve Sovyetler içinde ortak tehlike pozisyonundaydı. Sovyetler Birliği, Almanya’nın gücünü kırmak için çalışmaya başladı. Bu çalışmadan dolayı Türkiye – Sovyetler Birliği ilişkileri düzelmeye ve işbirliğine gidilmeye başlandı. Diğer taraftan ise bu durum İngiltere’nin Türkiye’nin savaşa girmesini istemesine neden oldu. İngiltere, Almanların Ortadoğu ve Süveyş’e inebileceklerini öngörüyorlardı. Buna dayanarak İngiltere Başbakanı Churchill, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir mektup yazarak hava üslerini açmasını istedi. Fakat İnönü, İngiltere’nin gerekli yardımda bulunamayacağını düşündüğünden teklifi reddetti. 26 Şubat 1941’de İngiltere tekrar Türkiye’nin müttefik devletler lehine savaşa girmesini istemişse de İnönü, teçhizat bakımından yetersiz olan ülkemizin Almanya ve Sovyetler Birliğinin ortak olarak işgal edebileceği endişesini dile getirerek reddetmiştir. Fakat Balkanlara inen Almanya ile Sovyetlerin çıkarları karşı karşıya gelince bu endişe konusu biraz daha rahatlatıcı bir unsura dönüştü, en azından Sovyet Cephesi, Almanya ile birleşip saldırı gerçekleştirme ihtimali zayıflamaya başlamıştı.

Bozulan Sovyet – Alman ilişkilerinden dolayı boğaz egemenliğini kendinde tutmayı düşünen Sovyetlerin düşünceleri ve istekleri Almanlar tarafından Türkiye’ye iletildi. Bunu haber alan Sovyetler ise Türkiye’ye dostça adımlar atmaya başladı ve 24 Mart 1941’de saldırmazlık bildirisi yayınlayarak 1925 yılındaki paktın geçerli olduğunu ilan etti. Ama bu durum Sovyetlerin Stalingrad’da Almanlara karşı kazandığı zaferden sonra değişecektir.

Sovyetler tehdidinin kalmasının arından Almanya baskısı ile karşı karşıya gelmiştir Türkiye. Nisan 1941’de Hitler, Alman ordusunu Irak’a geçirmek için Türkiye topraklarını kullanmak istemiş ve bu isteğinin yerine getirilmesi durumunda Ege’de bulunan adalardan toprak vereceğini ve kesinlikle saldırmayacağını garanti etmişti. Fakat İnönü bu isteği hemen geri çevirdi. Bu durum karşısından Sovyetlere saldırmayı planlayan Hitler, Balkan cephesini güvenlik altında tutmak istiyordu. Bunun içinde Hitler saldırmazlık paktı önerisinde bulunarak 18 Haziran 1941’de Türk – Alman saldırmazlık anlaşması imzalandı. Bunun akabinde 9 Ekim’de Türkiye, Almanya’ya 90.000 ton krom satışını öngören bir anlaşma yaptı ama bu müttefik güçler tarafından büyük bir tepki ile karşılandı.

22 Haziran 1941’de Alman panzer birlikleri Sovyet sınırı geçti ve Almanlar Sovyet işgaline başladılar. Bu durum Türkiye için daha da rahatlatıcı etki yaratmıştı. Oldukça hızlı ilerleyen ve yüksek manevra kabiliyetine sahip Alman ordusu, Sovyet kızıl ordusunda ciddi kayıplara yol açtı. Fakat mevsim şartlarına alışkın olmayan Alman ordusu Sonbahar yağışlarına ayak uyduramamış ve bu da Sovyet ordusunun toparlanmasına olanak tanımıştı. Ve kış ayına gelindiğinde şartlar çok fazla ağırlaştığı için Moskova’ya yönelen Almanlar 5 Aralık’ta saldırıları durdurmak zorunda kaldı.

Diğer bir yayılmacı politika izleyen Japonya gücüne güveniyordu. En güçlü, en modern donanmanın ellerinde oluşu, Çin'in zengin bölgelerinin işgalini tamamlamaları ve Avrupa'daki karışık ve güvensiz durum Japonları Avrupa Uzakdoğu sömürgelerine saldırı arzularını körükledi. Endonezya, Pasifik adaları, Fransız Çinhindi, Burma ve Hindistan iyi bir hedef olarak namluda duruyordu. Ancak kolay gibi görünen bu harekât Japonlara göre güçlü ve resmen olmasa da Müttefik cephesine destek verebilecek bir Amerikan deniz filosu Pasifik'te bulunurken gerçekleştirilemezdi. Bu amaçla bir nevi Amerikan su üstü gücüne suikast olacaktı. Japonlar da Amerika kendini toparlayana dek, kızaklardan yeni binlerce tonluk savaş canavarları çıkarmadan evvel işgal işini bitirmiş halde muzafferiyetlerinin tadını çıkaracaklardı. Bu büyük görev amacıyla o güne dek denizlerde kullanılmamış büyüklükte bir hava gücü Amiral Nagumo'nun yönetimine verildi. Birçok savaş gemisi ve uçakları Oahu yakınına taşıyacak altı uçak gemisi hazırlandı. Torpil uçakları, Vals uçakları, yüksek irtifa bombardıman uçakları; gemileri yok etme işi, avcı uçaklarıysa Amerikan uçaklarını henüz yerdeyken imha için(Alman taktiği)uçak gemilerine yerleştirildi. Toplam 429 uçak kendine güvenle yola koyuldu. Başlangıçta, ABD savaşa doğrudan katılmasa da, İngiltere’ye büyük ölçüde ekonomik ve askeri malzeme yönünden destek sağlıyordu.

7 Aralık 1941’de, bir pazar sabahı, Japon uçak gemilerinden havalanan yüzlerce avcı, torpido ve bombardıman uçağı, Hawaii Adalarından Oafu Adasında bulunan Pearl Harbor deniz üssüne geniş çaplı bir hava saldırısı düzenledi. Japonlar bombaladıkları 8 Dretnoddan 6'sını batırdı ya da kullanılamaz hale getirdi. Amerika donanmasına ait 3 uçak gemisi (CV-5 USS Yorktown, CV-6 USS Enterprise, CV-8 USS Hornet)nin seferde oldukları için bu saldırıdan kaçabilmesinden dolayı, Japonların bu hava taarruzu her ne kadar başarılı görünse de esasen Japonya açısından büyük bir şanssızlık olarak kabul edilmektedir.

Pasifik Savaşları'nın ilerleyen aşamalarında, deniz savaşlarında hava gücünün belirleyici bir rol oynadığının kanıtlanması da göstermektedir ki, hava unsurlarını taşıyan Amerikan uçak gemilerinin zarar görmemiş olması, savaşın kaderi üzerinde yaşamsal bir rol oynamaktadır.

Yine de bu olay üzerine ABD Kongresi 8 Aralık 1941’de Japonya’ya savaş ilan etti. Kaçınılmaz olarak Japonya'nın müttefiki olan Almanya ve İtalya 11 Aralık günü ABD'ye savaş ilan etti. Bir gün sonra ise Japonya, İngiltere, Kanada ve Avustralya'ya savaş ilan etti.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #2 : 20 Mayıs 2011, 15:32:50 »

Pearl Harbor baskınıyla aynı gün, Tayvan (Formoza) adasından kalkan Japon uçakları Filipin Adalarına yönelik bir hazırlık saldırısı başlattı. Bu adalara hemen ardından Japon birliklerince çıkartma yapılarak işgal edildi. General Douglos MacArthur komutasındaki ABD ve Filipin güçleri geri çekilmek zorunda kaldılar. Japonlar 1942 Mayıs’ında Filipinleri ele geçirdiğinde 36 bin asker ve 25 bin sivil esir alındı.

İzleyen aylarda Japon kuvvetlerinin ileri Harekâtı devam etti. Guam, Wake Adaları, Hong Kong, Malaya işgal etti. Malaya yarımadasındaki Singapur 1942 Şubat'ında Japonların eline geçti. Japon ilerlemesi, Brunei, Saravak, Borneo, Timor, Cava, Sumatra, Selebes, Yeni Britanya, Solomon Adaları, Yeni Gine’nin doğusu, Gilbert Adaları, Andaman Adası, ve Aleut Adaları'na kadar yayıldı. Bu başarılar Japonya'ya, Güneydoğu Asya denizlerinde kesin bir üstünlük sağlamıştır.

1942’de Hitler, Karadeniz'le Hazar Denizi arasında bulunan Kafkasya petrol yataklarını ve bu bölgenin hemen kuzeyindeki Don ve Donets nehirleri arasındaki sahayı ele geçirmeyi hedefledi. Bu planın ilk adımı Mavi Operasyon kod adıyla bilinecektir. Mavi Operasyon, Alman ordularına Stalingrad ve Kafkasya yolunu açmak içindir. Mavi Harekâtının bu hedeflere ulaşmasından sonra Alman orduları iki grup olarak operasyonları sürdürdüler. Stalingrad kentinin ele geçirilmesi yönündeki operasyonlar, Stalingrad Savaşı ile 2. Dünya savaşının dönüm noktalarından biri oldu.

Stalingrad’ı kuşatan Alman birlikleri Rusların Uranüs Operasyonu kod adını verdikleri karşı taarruzla çembere alındı. Çemberi kırmak amacıyla Alman Don Ordu Grubunun giriştiği Kış Fırtınası Operasyonu ise Kızıl Ordu’nun karşı operasyonu (Küçük Satürn Operasyonu) ile başarısızlığa uğramıştır.

Küçük Satürn Operasyonu’nun başarısının hemen ardından Kızıl Ordu, Satürn Operasyonu ile, Kafkasya’da zaten güçlükle ilerlemekte olan Alman ordularının geri bağlantısını kesmek amacıyla taarruzlara başlamıştır. Bu taarruzların durdurulamayacağı ortaya çıkınca Alman birlikleri 1943 yılının Ocak ayı başlarında Kafkasya’dan çekilmek zorunda kalmışlardır.

1943 yılı ocak ayı ortalarına doğru daha kuzeyde Kızıl Ordu’nun giriştiği karşı taarruzlar sonucu, Don ve Donets bölgesi tekrar Rusların kontrolüne geçmiştir.

Özellikle Pearl Harbor baskını sonrasında başlayan ABD – İngiltere ve Sovyet ittifakı bu aşamalarda Türkiye’nin müttefik kuvvetlere katılması konusunda ciddi baskılarda bulunuyorlar. Bunun en önemli sebebi Almanya’nın Stalingrad ve Kuzey Afrika’da yenilmesiydi. Müttefikler Almanya’yı kesin yenilgiye uğratmak için stratejik planlar hazırlamaya başladılar ki, jeopolitik durumu gereği bu planların Türkiye’yi de içine alması tabii idi. Müttefikler, özellikle Almanya’ya karşı Avrupa ve Balkanlarda girişecekleri saldırıda Türkiye’nin de savaşa girmesini gerekli görüyorlardı.

Müttefiklerin bu kararını 30 Ocak 1943’te Adana’ya gelen Churcill Cumhurbaşkanı İnönü’ye iletmiştir. Adana görüşmesinde Churchill, Türkiye’den savaşa girme konusunda kesin taahhüt istememiş, daha çok Türkiye’nin Sovyetlerden duyduğu endişeleri gidermeye çalışmıştır. Adana toplantısından sonra da İngiltere’nin Türkiye’yi savaşa sokma çabaları sürmüştür. Bir yandan Türk ve İngiliz uzmanlarca Türkiye’ye yapılacak askeri yardım konusu görüşülürken, bir yandan da İngiliz sorumluları, yakın gelecekte Türkiye’den savaşa girmesini beklediklerini belirtmekten geri kalmamışlardır.

Nihayet Almanya’nın Stalingrad’da durdurulması ve geri çekilmeye başlaması üzerine savaşın seyri ile birlikte, Sovyetlerin tavrı da değişmeye başlamıştır. 19 Ekim 1943’te yapılan Moskova toplantısında Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov, savaşa katılması için Türkiye’ye baskı yapılmasını istemiştir. Bununla beraber Moskova toplantısında Türk hava alanlarının müttefikler tarafından kullanılmasına ve 1943 yılı sonuna kadar Türkiye’nin savaşa sokulmasına karar verilmiştir. Bu kararlar doğrultusunda İngiliz Dışişleri Bakanı A. Eden, Kahire’de Türk Dışişleri Bakanı Menemencioğlu ile görüşerek müttefik önerilerini bildirmiştir. Ancak Türkiye, müttefiklere hava alanı vermenin savaşa katılmak demek olacağını belirterek bu istekleri geri çevirmiştir.

Müttefikler, Kuzey Afrika’daki Alman askeri varlığını ortadan kaldırdıktan sonra İtalya'ya yöneldiler. İtalya'ya bir çıkarma yapılmasından önce Sicilya adasındaki Alman askeri gücünün de kırılması gerekmiştir.

Sicilya çıkartması 10 Temmuz 1943 günü, "Husky Harekâtı" kod adıyla başlatılmış ve adanın güney doğu sahillerine yapılmıştır.

3 Eylül 1943'de Müttefikler İtalya yarımadasına çıkartma yaptılar. İtalya topraklarına Müttefik çıkarması iki noktadan yapılmıştır. General Montgomery’nin 8. Ordusu, Sicilya’dan hareketle dar Messina boğazını geçerek İtalyan çizmesinin parmak ucuna çıkmıştır.

İkinci çıkartma operasyonu olan Salerno çıkartması ise, Salerno'nun güneyindeki iki plaja, bir İngiliz, bir Amerikan kolordusu tarafından yapılmıştır. Çıkartmanın üçüncü gününde Müttefik harekâtı durdurulmuş, ancak ilerleyen günlerdeki takviyeler ve ağır bombardımanlar sonucu sağlam bir köprübaşı oluşturulabilmiştir.

Aynı gün İtalya, Müttefiklerle bir mütareke imzaladı, fakat bu mütareke Salerno çıkarmasına kadar gizli tutuldu. Çıkartma birlikleri esas hedefleri olan Napoli'ye Harekâtın üçüncü haftasında ulaştılar.

25 Kasım – 1 Aralık 1943 tarihleri arasında müttefik liderleri arasında yapılan Tahran Konferansında Türkiye’nin durumu genel müttefik stratejisi açısından tekrar ele alınmıştır. Konferans sonunda Türkiye’nin hava alanlarının müttefikler tarafından kullanılması ve 15 Şubat 1944 tarihine kadar savaşa sokulması konusunda görüş birliğine varılmıştır. Tahran’da alınan karar gereği Churchill ve Roosevelt tarafından İnönü Kahire’ye davet edilmiş ve müttefik kararları kendisine iletilmiştir. Buna karşılık İnönü, ilk defa prensip olarak savaşa girmeyi kabul etmiş ve bunu ortak bir askeri plan yapılması, askeri yardımın önceden tamamlanması ile Sovyetler Birliği’nden duyulan rahatsızlık nedeniyle bölgenin siyasal geleceği hakkında karara varılmasını istemiştir. Konferanstan sonra Ocak 1944 başlarında Ankara’da Türk-İngiliz askeri görüşmeleri başlamasına rağmen herhangi bir sonuç alınamadan kesilmiştir. Askeri görüşmelerin sonuçsuz kalması Türkiye üzerinde müttefik baskısının artmasına yol açmıştır. İngiltere ve ABD Türkiye’nin Almanya’ya yaptığı krom sevkiyatını durdurmasını istemişler, bunun üzerine Türkiye Almanya’ya krom ihracını durdurmuştur. Ayrıca 5 Haziran 1944’de Boğazlardan geçen Alman gemileri Türkiye ile müttefiklerin arasının daha da açılmasına yol açmış, bu olay üzerine Dışişleri Bakanı Menemencioğlu istifa etmiştir.

22 Ocak 1944'te Müttefikler Roma’nın 40 km. güneyinde, Anzio’ya bir çıkartma daha yaptılar. Çok çetin çatışmalarla geçen İtalya savaşları, 29 Nisan 1945'te İtalya topraklarındaki Alman birliklerinin müttefiklere teslim olmasıyla sona ermiştir.

6 Haziran 1944’te, Normandiya çıkarması yapıldı. Normandiya kıyılarında beş bölgede çıkartma yapılmıştır. Bu bölgelere Utah, Omaha, Gold, Juno ve Sword kod adları verilmişti. 6 Haziran 1944 sabahı 05:55'de başlayan deniz ve hava bombardımanıyla çıkartma başlamış oldu.

Müttefik kayıplarının en yüksek olduğu çıkartma bölgesi Omaha kumsalıdır. Diğer çıkartma bölgelerinde de, sert bir direnişle karşılaşılmasına rağmen ilerleme sağlanmış, yeterli derinliği olan köprübaşları oluşturulmuştu.

26 Haziran 1944'te yoğun çatışmalardan sonra Amerikalıların eline geçen Cherbourg, ibrenin artık müttefiklerden yana döndüğünün açık göstergesidir. Kuvvet üstünlüğü artık yerine oturmuş, işlemeye başlamaktadır. Amerikan savaş sanayi Avrupa topraklarına oluk oluk akmaktadır. Cherbourg gibi derin bir liman, büyük teknelerin bile yanaşıp yüklerini boşaltmaları için uygundur. Müttefikler için böyle bir liman, tüm kan dolaşımının ana atardamarıdır.

General Bradley’in Normandiya’daki ordular grubuna bağlı 3. Ordu’nun komutasına 1 Ağustos 1944’de General Patton atanır. Patton, müttefik ilerlemesi yönünden yeni bir soluk getirecektir.

Hitler'in giriştiği birkaç karşı taarruz ise ağır kayıplarla sonuçlanmış, başarısız girişimler olarak kalmıştır. Bunun üzerine, müttefikler Türkiye’nin Almanya ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerini kesmesini istediler ve Türkiye 2 Ağustos 1944 tarihinde Almanya ile ilişkilerini kesmiştir.

Bundan sonra 4-11 Şubat 1945 tarihinde, savaş sonrası barış düzeninin esaslarını belirlemek amacıyla yapılan Yalta Konferansında Stalin’in Boğazlar ve Montreux Sözleşmesini ortaya atması sebebiyle Türkiye gündeme gelmiştir. Stalin Montreux sözleşmesinin modasının geçtiğini, savaşta Türkiye’nin Boğazları kapatarak Sovyetlerin boğazını sıkmasının haksızlık olduğunu ileri sürerek, Yalta’dan sonra Dışişleri Bakanlarının bu meseleyi görüşmek üzere toplanmasını istemiştir. Konferansta meselenin Londra’da yapılacak Dışişleri Bakanları toplantısında görüşülmesi ve Türkiye’nin de haberdar edilmesi kararlaştırılmıştır. Böylece Sovyetler Birliği boğazlar hakkındaki niyetleri konusunda zemin yoklaması yapmış oluyordu.

Yalta Konferansında alınan kararlardan biri de 25 Nisan 1945 tarihinde San Francisco’da toplanacak olan Birleşmiş Milletler Konferansına kurucu üye olarak katılacak devletlerin, 1 Mart 1945 tarihinden önce mihver devletlerine savaş açmalarının şart koşulmasıdır. Bunun üzerine Türkiye, 23 Şubat 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan ederek Yalta Konferansı kararlarına uyan bir devlet olarak Birleşmiş Milletlerin kurucu üyeleri arasında yer almıştır.

1945 yılı başlarından itibaren Alman orduları gerek Batı'da Amerikan ve İngiliz orduları karşısında, gerek Doğu'da Kızıl Ordu karşısında gerilemeye devam etmektedir. Ocak ayında Amerikan birlikleri Arden bölgesini ele geçirirken Kızıl Ordu da Vistül nehrine dayanır.

Mart ayında Müttefik kuvvetler Ren nehrini geçerek Alman topraklarında ilerlerken Kızıl Ordu da ilerlemesini sürdürür. Nisan ayı ise Nazi yönetiminin sonu olmuştur. 23 Nisan 1945 de Ruslar Berlin'e girmiş, 30 Nisan 1945'de ise Hitler intihar etmiştir. Almanlar, yarım milyona yakın bir kuvvetle Berlin'i 2 Mayıs 1945'e kadar savunsalar da, yoğun Rus taarruzları karşısında 150 bin kayıpla kenti kaybederler. 7 Mayıs 1945 günü General Jodl, Almanya'nın teslim belgesini imzaladı.

16 Şubat 1945 - 26 Mart 1945 tarihlerinde Pasifik Okyanusunda bulunan Iwo Jima adlı küçük bir adada Japon İmparatorluğu ile Amerika Birleşik Devletleri arasında çatışmalar meydana geldi. Ardından Okinawa savaşı ve Japonya, kendi adasına kadar geri çekilmek zorunda kalmasına, yoğun stratejik bombardımana karşın direnmesini sürdürmektedir. ABD başkanı Truman, Pasifik'teki savaşı bir an önce bitirebilmek için atom bombası kullanmaya karar verildiğini açıklar. 6 Ağustos 1945'de Hiroşima, 9 Ağustos 1945'de ise Nagasaki kentleri atom bombasıyla vurulur.

14 Ağustos 1945'te Japonya, kayıtsız şartsız teslim olmayı kabul etmiştir. Japonya'nın teslim belgesi ise 2 Eylül 1945'de USS Missouri savaş gemisinde imzalanmıştır. Böylece 2. Dünya Savaşı son bulmuştur.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #3 : 20 Mayıs 2011, 15:33:38 »

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türk Dış Politikası

Yukarıda anlatıldığı gibi savaş içinde Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı politikası cephe durumlarına göre değişiklikler gösterdikten sonra, savaş sonunda gerçek niteliğini kazanmıştır. Nitekim daha savaş sona ermeden 19 Mart 1945’te Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’i kabul eden Molotov, Sovyet hükümetinin günün şartlarına ve 2. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan yeni duruma uygun olmadığı için esaslı değişiklikleri geciktirdiğine inandığı 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşmasını feshettiğini bildirmiştir. Bunun üzerine Türkiye Sovyetler Birliği’ne verdiği cevabi notada, iki ülke arasındaki dostluk ve iyi ilişkilerin devamı için yeni bir anlaşma yapılabileceğini bildirmiştir. Ancak çok geçmeden Türkiye’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünden bazı tavizler vermeden Sovyetler Birliği ile antlaşma yapılmasının imkânsız olacağı ortaya çıkmıştır. Nitekim 7 Haziran 1945’te Molotov, Büyükelçi Sarper’e iki ülke arasında yeni bir antlaşma yapılabilmesi için; Boğazların Türkiye ile birlikte savunulması, bunu sağlamak için de Sovyetlere Boğazlarda deniz ve kara üsleri verilmesi, Montreux Sözleşmesinin değiştirilmesi, Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne iade edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Kabul edilmesi mümkün olmayan bu isteklerin Türk hükümeti tarafından reddedilmesi üzerine, Sovyetler Birliği, 1945 yılı Haziran ortalarından itibaren Türkiye üzerinde siyasi baskı yapmaya başlamıştır.

Bu ortamda ABD ve İngiltere’nin, Sovyetler Birliği ile savaş sonu işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla yaptıkları Potsdam Konferansında görüşülen en önemli meselelerden biri Türk boğazlarının durumu olmuştur. Konferansta, Sovyetler Birliği Boğazlar meselesinin sadece Türkiye ile kendisini ilgilendiren iki taraflı bir mesele olduğunu belirterek, Boğazlarda askeri üsler istemiştir.

Sovyetler Birliği Potsdam Konferansından bir yıl sonra 8 Ağustos 1946’da Boğazlarla ilgili görüşlerini içeren bir notayı Türkiye’ye vermiştir. Bu notada; Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı içinde meydana gelen olayların, Montreux Sözleşmesinin Karadeniz devletlerinin güvenliğini sağlamakta yetersiz kaldığını ileri sürerek, Boğazlardan geçiş rejimini düzenleme yetkisinin Türkiye ile Karadeniz devletlerine ait olmasını, ve boğazların Türkiye ile Sovyetler Birliği tarafından ortaklaşa savunulmasını istemiştir. Sovyet notası üzerine ABD ve İngiltere ile durumu görüşen Türkiye, bu istekleri reddetmiştir. Bundan sonra, Sovyetler Birliği 24 Eylül’de ikinci bir nota vererek aynı istekleri tekrarlamıştır.

Bu ortamda Türkiye, Sovyet tehlikesine karşı bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruyabilmek amacıyla, 1939 yılından itibaren ittifak içinde bulunduğu İngiltere’nin ve savaş sonunda dünyanın en güçlü devleti olarak ortaya çıkan ABD’nin desteğini aramıştır. Fakat gerek Türkiye’nin savaşta tarafsız kalmış olması, gerekse Türkiye’de büyük bir endişe uyandıran Sovyet davranışlarının batıda aynı tepkiyle karşılanmaması sebebiyle başlangıçta istediği desteği elde edememiştir.

Ancak öncelikle ABD’nin diplomatik desteğini elde eden Türkiye, ABD’nin askeri ve ekonomik desteğini aradığı sıralarda Yunanistan’da iç savaş başlamış ve buna bağlı olarak aynı zamanda komünizm tehlikesi ortaya çıkmıştır. Bu sıralarda, İkinci Dünya Savaşından itibaren Türkiye ve Yunanistan’a askeri yardım yapan İngiltere, 21 Şubat 1947’de ABD’ye bir muhtıra vererek, artık bu ülkelere yardıma devam edemeyeceğini, fakat batı dünyasının savunması bakımından bu iki devletin bağımsızlığının önemli olduğunu, bu sebeple ABD’nin askeri ve ekonomik yardımının şart olduğunu bildirdi. İngiliz muhtırasını alan ABD yönetimi Doğu Avrupa ülkelerinde kurulan komünist rejimleri ve Türkiye ile Yunanistan’ın durumunu göz önüne alarak Sovyet yayılmacılığını durdurmak üzere harekete geçmeye karar verdi. Bu çerçevede ABD Başkanı Truman Kongrede 12 Mart 1947’de daha sonra Truman Doktrini adını alacak olan mesajını okudu ve Kongreden hükümete Türkiye ve Yunanistan’a askeri yardım yapılması yetkisi verilmesini istedi. Buna dayanarak hazırlanan “Yunanistan ve Türkiye’ye Yardım Kanunu” 22 Mayıs 1947’de yürürlüğe girdi. Bu gelişmenin akabinde 12 Temmuz 1947’de Türk-Amerikan ikili antlaşmasının imzalanmasından sonra ABD Türkiye’ye askeri yardım yapmaya başladı.

Askeri yardım amaçlı Truman Doktrini’nden sonra Türkiye ile ABD arasında 4 Temmuz 1948’de ekonomik işbirliği antlaşması imzalandı. Anlaşmadan sonra Marshall Planı çerçevesinde 1949-1951 yılları arasında Türkiye’ye ABD ekonomik yardım yaptı. 1951 yılından sonra bu yardım “Ortak Savunma Programı” na dahil edilecekti.

Sovyetler Birliği Almanya ve Japonya’nın yenilmesi ile doğusunda ve batısında meydana gelen boşlukta yayılma politikası takip etmeye başladı. Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikalarına karşı, ABD’nin Truman Doktrini ve Marshall Planı’nı uygulamaya başlaması üzerine faaliyetlerini artıran Sovyetler Birliği, 5 Ekim 1947’de diğer peyk ülkelerle birlikte Kominform’u kurdu. Böylece Doğu Bloku’nun resmen ortaya çıkmasıyla dünya açıkça iki bloğa ayrılmıştır.

Buna karşılık Avrupa ülkelerinin güvenliğini sağlayacak herhangi bir ittifak ve teşkilat mevcut değildi. Yukarıda ifade edilen gelişmeler üzerine Avrupa’da birleşme yönünde ilk adım İngiltere ve Fransa arasında imzalanan Dunkerk Antlaşması oldu.

Bu sıralarda ortaya çıkan Prag darbesi Avrupalıları telaşlandırdı. Bu gelişme Dunkerk Antlaşmasını genişletilerek 17 Mart 1948’de Brüksel Paktı’nı imzalamalarına yol açtı. Ancak Batı Avrupa ülkelerinin savunma amaçlı kurdukları bu pakt ABD’nin ittifaka dahil olmaması sebebiyle Sovyetlere karşı bir denge unsuru olmaktan uzaktı. Bundan dolayı Batı Avrupa ülkeleri, ABD’yi ittifaka dahil etmek amacıyla faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Nihayet yapılan girişimler sonucu 11 Haziran 1948’de ABD Kongresi’nde kabul edilen Vanderberg Kararı ile ABD, 1823’ten itibaren uygulamakta olduğu Monreo Doktrini’ni terk ederek dış politikasında esaslı bir değişiklik yaptı.

ABD’nin dış politikasında meydana gelen bir değişiklikten sonra Brüksel Paktı sonucu kurulan Batı Avrupa Birliği’ne ABD ve Kanada da dahil oldu. Böylece 12 ülke arasında kısa adı NATO (North Atlantic Treaty Organization) olan Kuzey Atlantik İttifakı 4 Nisan 1949’da kurulmuş oldu.

Bu şekilde kurulan NATO’ya Türkiye, daha kuruluş safhasında ittifaka dahil olmak amacıyla girişimde bulundu. Bu sırada 8 Ağustos 1949’da Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğine alınması, Türk devlet adamlarını NATO’ya girme konusunda cesaretlendirdiği gibi aynı zamanda müracaatlarına haklı bir sebep hazırladı. Ancak Türkiye’nin NATO’ya girme çabaları özellikle Avrupalı üyelerin siyasi, ekonomik ve kültürel itirazları ile karşılaştı.

Bu ülkelerden farklı olarak İngiltere, Orta Doğu’daki çıkarlarını koruyabilmek amacıyla, Türkiye ve Yunanistan’ın Avrupa Savunma Cephesi yerine oluşturulacak Ortadoğu Savunma Planı içine alınmasını istiyordu.

Bu gelişmeler yaşanırken Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidara geldi. Demokrat Parti iktidarı genelde CHP’nin dış politikasını benimsemişti. Ancak DP yönetiminin özellikle ekonomik politikalar açısından batıya daha yakın bir özellik taşıması, Türkiye’nin batıya bağlanma çizgisine, daha belirli ve zorunlu bir istikamet verecektir. Bu sebeple Türkiye’yi NATO’ya sokmayı zorunlu gören DP, bu sırada patlak veren Kore Savaşını büyük bir fırsat olarak düşündü ve 5000 kişilik bir Türk Birliğini T.B.M.M.’nin onayını almadan Kore’ye gönderdi.

Kore Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin NATO’ya alınması konusunda ABD’nin tavrı değişmeye başladı. Çünkü Kore Savaşı, İkinci Dünya Savaşından sonra artık çıkması beklenmeyen bölgesel savaşların hiç de ihtimal dışı olmadığını gösterecek ve NATO ülkelerini, özellikle de ABD’ni Sovyetler karşısında daha etkili tedbirler almaya yöneltecektir. Sonuçta Sovyetler Birliği’ne karşı set çekme ve çıkabilecek muhtemel bir savaşta askeri üslere ihtiyaç duyulması sebebiyle ABD, Türkiye’nin NATO’ya alınmasını gerekli görecektir. Bu gelişmelerden sonra NATO Bakanlar Konseyi 15 – 20 Eylül 1951 tarihinde Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya üye olarak alınmasına oybirliği ile karar verdi. T.B.M.M.’de 18 Şubat 1952’de Kuzey Atlantik Antlaşmasını tasdik etmiş böylece Türkiye NATO’ya resmen üye olmuştur.

Türkiye’nin NATO’ya alınmasında, Kore’deki askeri başarısı, uluslararası sorunlarda Batılılarla birlikte hareket etmesi ve modern olmamakla beraber güçlü bir kara ordusuna sahip olmasının yanı sıra, Batı savunması için gerekli olan jeopolitik yerinin önemi, birinci derecede etkili olmuştur denilebilir.

Bu gelişme aynı zamanda İkinci Dünya Savaşından sonra başlayan Batı Bloku’na bağlanma çabalarının bir sonucudur. Genel olarak savaştan sonra Türkiye’nin Batılılara yaklaşma politikası ülkenin ekonomik kalkınması ve silahlı kuvvetlerinin modernizasyonu için gerekli kaynakların dış yardım yoluyla Batıdan kolay sağlanabileceğine inanılıyordu. Zaten Türkiye Batı yanlısı politikaya uygun olarak iç politikada büyük bir değişiklik yaparak çok partili sisteme geçmiş, ekonomik alanda liberal politikalar uygulamaya başlamıştır. Yukarıda belirtildiği gibi daha yakın ve somut bir sebep ise Sovyet tehditleri olmuştur. Gerçi Türkiye Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde ABD’nin desteğini sağlamıştı; ancak bu desteğin karşılıklı bir ittifaka dayanmaması sebebiyle güvenlik endişeleri tamamen giderilmiş değildi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #4 : 20 Mayıs 2011, 15:35:16 »

Böylece Türk dış politikasında, Sovyet tehdidine karşı batı savunma sistemi içinde güvenliğini sağlama politikası, NATO’ya girmesiyle amacına ulaşmış, ABD’nin Türkiye’ye yaptığı ekonomik ve askeri yardımlara düzenli bir işlerlik kazandırılmıştır. Esasında Türk devlet adamları uzun yıllar Atlantik ittifakını sadece bir savunma ittifakı olmaktan öte, bir dünya görüşü ve milli bir dış politika unsuru olarak değerlendirmişlerdir. Bu anlayışın sonucu uluslararası problemlerde Batı ülkeleriyle özellikle de ABD ile birlikte hareket etmeye başlamışlardır.

Gelişmelerin Türk Dış Politikasına Yansımaları (Sonuç)

Türkiye NATO’ya girdikten sonra bütün uluslararası olayları bu ittifakın özellikle de ABD’nin perspektifinden değerlendiren tek yönlü, tek boyutlu bir dış politika izlemeye başlamıştır. Dolayısıyla Atatürk döneminde izlenen çok yönlü dış politika terk edilmiştir.

Türkiye’yi  yönetenler, Atlantik Antlaşmasını Türkiye için milli bir politika, bir dünya görüşü olarak değerlendirdikleri için, Stalin’in ölümünden sonra Sovyet dış politikasında görülen ve tarafsız devletler tarafından olumlu karşılanan yumuşama politikasını bir taktik değişmesi olarak yorumlamışlar ve bağlantısızlığı bir dış politika olarak kabul etmemişler ve Batı bağlılığını Türkiye’nin milli çıkarlarını en iyi sağlayacak yol olarak seçmişlerdir.

Bu genel politika çerçevesinde Truman Doktrini’nden itibaren gerek Türkiye’nin gerekse ABD’nin Sovyet tehdidini algılamalarında benzerlik -sebebiyle iki ülke ilişkileri- yoğun bir dostluk, ortak stratejik amaç ve işbirliği ile gelişmiştir. Türkiye NATO’ya girdikten sonra ABD ile birçok ikili antlaşma imzalamıştır. Bunların bir bölümü TBMM’nin onayından geçirilmeyen gizli antlaşmalardır. Bu antlaşmalar içinde 1954 yılında imzalanan “Askeri Kolaylıklar Antlaşması” ile Türkiye’de bir Amerikan stratejik hava üssü (İncirlik) kurulmasına, ABD uçaklarının belli başlı Türk hava alanlarından, Amerikan gemilerinin de belli başlı Türk Limanlarından yararlanmalarına izin verilmiş, çeşitli tesisler kurulması için de ABD’ye Türkiye’de arazi tahsis edilmiştir. 1958 yılında imzalanan ikili antlaşma ile Türkiye’de bir füze üssü kurulmuş, ancak bu füze üssü 1962 Küba bunalımı sonucu Washington ile Moskova arasında yapılan pazarlığa bağlı olarak kaldırılmıştır. Bu dönemde 5 Mart 1959’da imzalanan bir diğer antlaşmayla da Türk-ABD ilişkileri Eisenhower Doktrini temelinde en üst düzeye çıkarılmıştır. Bu doktrin özetle; ABD’nin dolaylı ya da dolaysız bir şekilde komünizmin saldırısına hedef olacak Ortadoğu ülkelerine, gerekirse silahlı kuvvetlerini de kullanarak yardım etmesini öngörmekteydi. Eisenhower Doktrini çerçevesinde ABD’nin Lübnan iç savaşına askeri müdahalede bulunması Türkiye’de muhalefetçe eleştirilmiştir. Diğer taraftan Türkiye’nin genelde Batı, özelde ABD’ye daha çok bağlanmasının önemli sebeplerinden birisi de ekonomik kalkınması için özellikle Amerika’dan gelecek yardımlara bel bağlamasıdır. DP yönetimi ekonomik kalkınma için Batı ile ilişkileri tek çıkar yol olarak görmüştür. Bu çerçevede 1960 yılına kadar Türkiye’ye yapılan dış yardımların büyük çoğunluğunu ya doğrudan doğruya, ya da Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ve diğer uluslararası kuruluşlar kanalıyla ABD yapmıştır.

Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki tek yönlü politikasının olumsuz sonuçları 1950’lerde uluslararası ilişkilerinde kendisini göstermiştir. Bu bağlamda Türkiye, Ortadoğu’daki gelişmeler ile dünyadaki bağımsızlık ve bağlantısızlar hareketine Batı ile ilişkilerinin perspektifinden bakmaya başlamış, Sovyetler Birliği ve müttefikleriyle ilişkiler en alt seviyede tutulmuştur.

Bilindiği gibi Türkiye Truman Doktrini çerçevesinde ABD askeri yardımını almasına paralel olarak Filistin konusunda batı yanlısı bir politika takip etmeye başlamış ve İsrail devletini tanımıştır. Bu durum Türk-Arap ilişkilerinde olumsuz bir tesir yaratmıştır. Türkiye NATO’ya girdikten sonra ABD ve İngiltere’nin isteği üzerine Ortadoğu’da bir savunma teşkilatı kurmak amacıyla harekete geçmiştir. Türkiye’nin yoğun çabaları sonucu 24 Şubat 1955’te kurulan Bağdat Paktı’na Irak, İran, Pakistan ve İngiltere katılmıştır. 21 Ağustos 1959’da bu pakt (kısa adı CENTO olan) Merkezi Antlaşma Teşkilatı olarak değiştirilmiştir. Sovyetler Birliğini çevreleme ve Ortadoğu’daki batı menfaatlerini korumak amacıyla kurulan bu paktın Türkiye açısından en önemli sonuçlarından biri Arap dünyası ile ilişkilerini kötüleştirmesi ve tamamen koparmasıdır. Diğer taraftan Ortadoğu’daki bu gelişmelerin Sovyetler Birliği’ni de bölgenin aktif bir unsuru haline getirmesi, Türkiye’yi Batıya daha fazla kaydırmıştır.

Diğer taraftan Türkiye ABD’nin teşviki ile Balkanlar’da da bazı diplomatik çalışmalara girişmiştir. ABD’de bu sırada Sovyetler Birliği ile ilişkileri çok gergin olan Yugoslavya’nın durumu üzerinde önemle duruyor ve bu ülkenin güvenliğini sağlayacak bir formül arıyordu. Bunun için en çıkar yol olarak da Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında bir Balkan Paktı kurulmasını görmüştür. Sonuçta Türkiye’nin çabaları ile 1954 yılında kurulan ve NATO’nun sağ kanadının ve özellikle Balkanlar cephesinin kuvvetlendirilmesini amaçlayan Balkan Paktı, Yugoslavya’nın önce Sovyetler Birliği ile ilişkilerini yumuşatması, daha sonrada bağlantısızlar hareketine yönelmesi üzerine 1960 yılında sona ermiştir.

İkinci Dünya Savaşından sonra dünyada meydana gelen önemli gelişmelerden birisi de kolonizasyon hareketleri sonucu Asya ve Afrika’da yeni bağımsız devletlerin kurulmasıdır. Türkiye, NATO’ya girdiği sırada, ittifakın Avrupalı üyelerinin bir kısmını en fazla uğraştıran sömürgelerinin bağımsızlık istekleriydi. Bu ülkeler özellikle Birleşmiş Milletler Antlaşmasının kendilerine verdiği imkânlardan faydalanarak, bağımsızlık kazanmak çabası içindeydiler. Türkiye NATO dayanışmasına o kadar çok önem vermiştir ki Birleşmiş Milletlerde bu konularda yapılan oylamalarda Batılı müttefiklerinden farklı yönde oy kullanmaktan dikkatle kaçınmıştır. Bunun en çarpıcı örneği Cezayir’in bağımsızlığı konusunun Birleşmiş Milletlerde görüşülmesi sırasında Cezayir’in bağımsızlığını ve self-determinasyon hakkını destekleyici bir tutum almaktan kaçınması ve çekimser kalması teşkil eder.

Aynı şekilde Türkiye, yeni bağımsızlığına kavuşan Asya ve Afrika devletlerinin başlattıkları bağlantısızlar veya üçüncü dünya hareketine de cephe almıştır. Nitekim 1955 yılında Bandung’da yapılan bağlantısızlar hareketinin toplantısına katılan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu burada özellikle komünizm tehlikesi üzerinde durmuş, tarafsızlığı kınamış ve NATO’yu genellikle de Batı blokunu savunmuştur. Böylece Türkiye konferansta her türlü bloklaşmanın aleyhine olan, tarafsızlığı kendilerine dış politika ilkesi olarak kabul eden devletlerin karşısına çıkmış bulunuyordu. Konferansta Bağlantısızlar Türkiye’yi Batının sözcüsü olarak görmüşler ve bundan büyük rahatsızlık duymuşlardır.

Türkiye’de 27 Mayıs 1960 ihtilal ’inden sonra da yeni yönetimin dış politikası eskiye göre önemli bir değişiklik göstermemiştir. Zaten ihtilal yönetimi yayınladığı bildiride, Türkiye’nin bütün ittifaklarına ve taahhütlerine sadık olduğunu NATO’ya ve CENTO’ya bağlı olduğunu ilan ederek dış politikada herhangi bir değişikliğin olmayacağını açıklamıştır.

1960’lı yılların ortalarına gelindiğinde uluslararası sistemde, üçüncü dünya ülkelerinin ortaya çıkmasıyla iki kutupluluktan çok merkezli bir sisteme ve soğuk savaştan yumuşamaya geçilmeye başlanmıştır. Bu uluslararası konjonktür içinde Kıbrıs Sorunu 1960’ların ortasından itibaren Türk dış politikası üzerinde belirleyici temel bir faktör olarak ortaya çıkmıştır.

Türkiye, 1960’lı yılların ortalarında Kıbrıs’ta bunalımın artması üzerine soruna çözüm bulmak amacıyla, gerek Birleşmiş Milletlerde, gerek Batı dünyası içinde beklediği ilgi ve desteği bulamamış bu durum Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki yalnızlığını gözler önüne sermiştir. Türk dış politikasını yönetenler değişen dünya şartlarında Batı ittifakına sıkı sıkıya bağlı kalmanın Türkiye’yi dünyada nasıl yalnız bıraktığını açık bir şekilde fark ettiler. Türkiye’nin kendisini bu denli haklı hissettiği bir davada özellikle ABD tarafından terk edilmesi gerek kamuoyunda gerek yöneticiler katında gerçek bir şok etkisi yarattı. Türk dış politikasının bu başarısızlığı Türkiye’nin temel dış politika ilkelerinin, uluslararası ilişkilerinin yapısının sorgulanmasına ve değişiklik isteklerinin güçlenmesine yol açmıştır. Bu arada 1964 Johnson Mektubu özellikle sol çevrelerin Türk kamuoyunda yürüttüğü anti Amerikan akımının doruk noktasına çıkmasına yol açmıştır. O zamana kadar tartışılmayan dış politika bir tabu olmaktan çıkmış, Türk kamuoyunda tartışılmaya başlanmıştır.

Türkiye’nin uluslararası planda Kıbrıs sorunu sebebiyle karşılaştığı yalnızlığa karşı tepkisi çok yönlü dış politika başlığı altında, ama temelde iki yönde olmuştur. Yumuşamanın imkânları çerçevesinde Batı Bloku’nda ki yükümlülüklerinden vazgeçmeden bir yandan başta Sovyetler Birliği olmak üzere Doğu Bloku ile diğer yandan genelde tüm 3.Dünya ile özel olarak bunun içindeki İslam dünyası ile ilişkilerinin geliştirilmesi hedeflenmiştir.

8 Mayıs 2008

Kaynaklar;
Wikipedia.org
İkinci Dünya Savaşı Öncesi Türk Dış Poltikası – Hasan KÖNİ
Türk Dış Politikası Kaynakçası (Mustafa Aydın)
Türk Dış Politikası (Hacettepe Üniversitesi Yayınları)

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.255 Saniyede 24 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.