İlber Ortaylı - 1 Ağustos 1933 Osmanlı Darülfünun'un Lağvedilmesi
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Ocak 2020, 16:55:03


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: İlber Ortaylı - 1 Ağustos 1933 Osmanlı Darülfünun'un Lağvedilmesi  (Okunma Sayısı 1550 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Kagan_Bahadir
Ziyaretçi
« : 29 Temmuz 2012, 11:21:50 »

1 Ağustos 1933 Osmanlı Darülfünun’un lağvedilmesi

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki eğitim bütün Avrupa ve hatta Rusya’da dahi görülmeyecek ölçüde burslu bir sisteme dayanır. Bu nedenle askeri ve mülki mekteplerin hepsinde taşradan veya şehirlerin imkânı dar ailelerinden gelen talebelere rastlanır. Tanzimat’tan itibaren bu okulların talebesinin üçte birinin gayrimüslim milletlerden alınmasına dikkat edilmiştir

Bu tabire dikkat edelim çünkü içindeki hiçbir üyenin hukukçu deyimiyle mükteseb hakkı tanınmamaktadır ve İstanbul Üniversitesi’nin kurulma tarihidir.
Darülfünun-u Osmanî 1900 yılında Sultan II. Abdülhamid Han tarafından kurulmuştur. Bu tarihte ona paralel olarak Selanik, Beyrut Hukuk Fakülteleri kısa bir müddet sonra Konya Hukuk Fakültesi ve daha sonra Şam’daki Tıp Fakültesi teşkil edilmiştir. Fakültelere bakacak olursanız Darülfün’un modelinin Anadolu, Rumeli ve Arabistan kıtasında yayılmak istendiği anlaşılmaktadır. Zira hukuk ve tıp fakültelerinin kuruluşu ciddi bir girişimdir ve bu çekirdek etrafında Osmanlı İmparatorluk üniversitelerinin beş adet olarak teşkili düşünülmektedir. Hiç şüphesiz olaylar gelişime fırsat vermedi ve 1933’ten sonra Türk üniversiteleri yine İstanbul Üniversitesi model olmak üzere ayrı bir ortamda doğup gelişti. Üniversiteden evvel “fakülte” modeli Cumhuriyet döneminde de tatbik edilmiştir. Nitekim 1925 yılında 1 yıl sonra çıkacağı anlaşılan Medeni Kanun’a destek olması için Ankara’da bir Hukuk Mektebi kuruldu. Esas gelişmesini ise 1930’dan sonra gösterdi. İlk andaki eğitiminin yeni hukuk alemine destek olacak düzeyde olmadığını, bizzat burada okuyan hocalarımız söylemiştir.

Öğrenim gören genç Osmanlı Türkçe’yi iyi bilmek zorundaydı
Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi daha ilk günden modern ve beynelmilel anlamda saygın bir kurum olarak ortaya çıktı. Ankara’da Ziraat Enstitüsü daha önce rektör unvanlı bir Alman hocanın başkanlığında kurulmuştu. 1940’da kurulan Ankara Üniversitesi bu mevcut fakültelerin varlığı üzerinde ortaya çıkmıştır. 1936’da İstanbul’dan nakledilen Mülkiye Mektebi, Siyasal Bilgiler Okulu unvanını alsa da üniversiteye fakülte olarak katılımı 1950’den sonradır. Bu belki de lüzumsuz ve acele bir tasarruftu.

Şunun üzerinde önemle durmalıyız; Türkiye Darülfünu’nu yani üniversiteyi II. Abdülhamid’in 1900 yılında kurmasıyla yüksek tahsil hayatına adım atmış değildir. Bizzat Darülfünu’nun daha önceden kurulma teşebbüsleri vardır; hepsi iyi bir program yapılmaması nedeniyle akim kalmıştır. Ama Türkiye uzman yetiştiriyordu. Mühendis mektepleri çok daha eskidir, tıbbiye mektebi çok daha eskidir, veteriner mektebi, ormancılık ve maden gibi branşlar vardır hatta ticaret mektebi kurulmuştur. Genel olarak maarif nezareti veya ilgili nezaretin birkaç odasının tahsisiyle bir yüksek okul kurulur ve bu arada talebe sınıflarını geçip okulun 3’üncü ve 4’üncü sınıfına geldiğinde bir köşede ya bir bina bu işe verilir ya da yeni bir bina inşa edilirdi. Bahriye Mektebi, Harbiye Mektebi saydığımız tıbbiye, veteriner ve mülkiye mektebi gibi kuruluşlar hepsi talebesini bursla alır, giydirip kuşatır ve yedirir içirir, ön planda yatılı okullardı. Buna talebinin disiplininin sağlanması ve eğitimin denetimi açısından da şiddetle ihtiyaç duyulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki eğitim bütün Avrupa ve hatta Rusya’da dahi görülmeyecek ölçüde burslu bir sisteme dayanır. Bu nedenle askeri ve mülki mekteplerin hepsinde geniş ölçüde taşradan veya şehirlerin imkânı dar ailelerinden gelen talebelere rastlanır. Dahası var, Tanzimat’tan itibaren bu okulların talebesinin üçte birinin gayrimüslim milletlerden alınmasına dikkat edilmiştir. Hatta bu üçte bir kontenjanın ne kadarı Rum Ortadoks, Ermeni veya sair etnik gruplardan olacak sorunu çok tartışılmıştı. Ama şurası açıktır imparatorluğun seçkinleri ve yöneticileri muhtelif milletlerden özenle seçilmekteydi. Darülfunun ise bu gibi kurallara aldırış etmez, yatılı değildir ve hatta cüzi miktarda da olsa talebeden harç alırdı. Eğitimin Türkçe olması hiçbir zaman tartışılan bir konu değildi. Hangi etnik dini gruptan olursa olsun, öğrenim gören genç Osmanlı Türkçeyi iyi bilmek zorundaydı ve bilmiştir.

Darülfünun’un bilimsel özerkliği yani ilmi muhtariyeti olması kabul edilmişti. Tabii ki bu kolay kabul görmüş değildir. Ziya Gökalp dahi müthiş otoritesine rağmen bu konuda kendi partisinin yani İttihat Terakki’nin ileri gelenleriyle zor bir diyalog içindedir. Çok yakın zamanlara kadar Türkiye üniversiteleri maarif vekillerinin idaresindeydi. Hatta sözünü edeceğimiz ve gelecek yıl 80. yılına ulaşacak olan Darülfünun-üniversite reformu bile o zamanki maarif vekili Doktor Reşit Galip’e mal edilmekte ve reform sırasındaki ve sonrasındaki güçlükler ve sorumlusu o olarak görülmektedir. Köprülüzade Fuat Bey edebiyat fakülteleri ve çevrelerinde bu yüzden suçlanmıştır ve Kerim Erim doğal bilimler dalındaki branşların üyeleri tarafından hoş karşılanmamıştır. Hekimler Neşet Ömer’i suçlamak eğilimindedir.

Alman-Yahudi profesörlerden üniversitelerimiz bir hayli istifade etti
Bir olay var ki Türkiye’nin dışında cereyan etti ama üniversite reformu ondan yararlandı. İşsiz Yahudi ve solcu Alman profesörler yani ülkelerinde bir anda kapının önüne konulan bu seçkin zevattan Türkiye üniversiteleri bir hayli istifade etti. O olayın da kendine göre tatsız yönleri vardır. Bazıları yanıbaşlarında Türk meslektaş adeta istemediler. Mesela Almanya’dan doktorasını yaparak dönen Doktor Ferit Ayiter (ki bizlerin hocası merhum Kudret Ayiter’in babasıdır) kendisine verilmek istenen ticaret hukuku kürsüsüne yerleşemedi. Çünkü getirilen Alman profesör bu konuda son derece bencil davrandı. Merhum Sedat Alp’in Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji kürsüsünde Guterbock ile bir gerilim içinde olduğu sır değildir.
Bununla birlikte Rubens, Landsberger gibi fevkalade derin bilginler bilhassa Hukuk Fakültesi’nde hukuk reformunun gelişmesine yol gösteren seçkin Alman hukukçuları, Tıp Fakültesi’nde eskiler ve onların temsil ettiği Fransız sistemiyle rekabet yaratan hekim
hocalar Türk üniversitesine fevkalade büyük
katkılarda bulundular. 1947 yılı talebe hareketleri bu Alman hocalar grubunun büyük ölçüde Türkiye’yi terketmelerine neden oldu.
Bence Türk üniversitesinin dışarıya açılması birkaç safhadadır. 1933 Reformu’nu değerlendirirken de bu safhaların içinde ele almak gerekir. Türkiye 18. yüzyıldan beri batı tipi eğitimi ve bilimi kapılarına açmıştır. Yer yer mutedil yer yer radikal dönüşümler gerçekleştirildi. 1933 yılı o radikal dönüşüm noktalarından biridir.

İlber ORTAYLI
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
1Olur1000Diriliriz
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 29 Temmuz 2012, 23:43:21 »

Türk Tarihi boyunca bilime verilen önem ne yazık ki çok ileri derecede olamamıştır. Olanlar da ihtiyaç gereği yapılması gereken işler üzerine yoğunlaşmış ve sonrasında ileri gidememiş ve bir bilimsel altyapı kurulacak ölçüye gelememiştir. Osmanlı ile birlikte iyice belirginleşen ve Türk Benliği'ni çepeçevre saran islam olgusu da bilimin gelişmesinde bir tümsek olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa'daki Rönesans Hareketleri ile başlayan bilimsel gelişim dikkate alındığında; bilimsel gelişme ile din arasındaki ters orantı daha açık şekilde görülebilir.

Kendi alanım olduğundan dolayı madencilik alanından bir örnek vermem yerinde olacaktır. Bilindiği üzere dünya bor rezervinin %80'inden fazlası Türkiye'de bulunmaktadır. Osmanlı Devleti zamanında avrupalı ülkelerle yapılan anlaşmalar uyarınca belirli maddi kaynak karşılığında yabancıların Türkiye'deki madenleri işlemesine ve kendi ülkelerine götürmelerine imkan sağlanmıştır. Ve sıkı durun bu çıkarılan mineral kaynaklarının ne olduğu bile tam anlamıyla sorgulanmıştır. Bor minerallerinden olan ve Pandermit olarak bilinen mineral Osmanlı döneminde sürekli olarak limanlardan gemilerle yurt dışına taşınmıştır. Bizim ne olduğundan haberimiz olmayan bu mineralin isminin Pandermit olarak belirlenmesinin sebebi ise BANDIRMA limanından gemilerle taşınmasıdır (BANDIRMA-PANDERMİT). Şimdi ise geçmiş yıllarda taa 1800'ler civarında yapılan bilimsel çalışmalara ve alınan patentlere bakıldığında ise Osmanlı Devleti'nin çöküşü daha iyi anlaşılabilir. Teknoloji ve bilimin olmadığı devletler yıkılmaya mahkumdur.

Atatürk'ün ülkemizi kurtarıp, cumhuriyeti kurduktan sonraki bilimsel gelişmeler için yaptığı çalışmalar, kurdurduğu enstitüler; o zaman için yeterince iyi ve nitelikli olmasına rağmen: Atamızın vefatından sonra çalışmalar devam edememiş, ettirilememiştir. Yine kendi alanımdan örnek vermem gerekirse; Atatürk MTA'yı (Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü) ve onu destekleme amaçlı kurdurduğu ETİBANK sonraları işlevini yitirmiştir. ETİBANK özelleştirilmiştir. Şu anda Türkiye'nin vergiden sonraki en büyük geliri ETİ MADEN tarafından sağlanmaktadır fakat AKP hükumeti ETİ MADEN'in sahip olduğu sahaları da özelleştirerek geleceğimize ambargo koymaya devam etmektedir. Ayrıca şu an ülkemizin maden haritalaması tam olarak yapılamamıştır. Yani ne tür zenginlik üzerinde yaşadığımızı henüz bilememekteyiz.

Son olarak ülkemizdeki üniversitelere değinmek gerekirse; ATATÜRK'ün zamanında kurduğu enstitüler şu anki üniversitelerimizden 1000 kat daha iyiydi denilebilir. İSRAİL 2010 yılında 15000 civarı yayın yapmış ve 10000 civarı patent almıştır. Bizim üniversiteler ise yine aynı civarda yayın yapıp 800 civarı patent alınmıştır. Bu TÜRK EĞİTİM SİSTEMİ'nin balon olduğunun, ortaya konulan çalışmaların çok fazla bir işe yaramadığının göstergesidir. ODTÜ, İTÜ gibi birkaç üniversite dışında üniversitelerimizin bilimsel bir çalışmaları bulunmamaktadır.

2000'li yıllardan sonra üniversite sayımız hızla artmıştır fakat bu üniversitelerin yarısından çoğunda öğretim elemanı sorunu vardır. Üstüne üstlük AKP yönetimi üniversite kontenjanlarını artırmış ve bu hoca eksikliğinde, eğitim kalitesini daha da zayıflatmıştır.

Üniversitelerimizde bilimsel çalışma yapacak ekipmanlar, imkanlar tam olarak sağlanamamaktadır. Evet bu da bir faktördür fakat üniversitelerimizde fen alanında üstün imkanlı bölümler yerine;  kürtçe ile ilgili bölümler açıldığını görünce bilimsel gelişmemizin niçin geri olduğunu anlamamız zor olmasa gerek...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.066 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.013s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.