18 Mayıs 1944 Kırım Türklerinin Sürgün ve Soykırım Günü
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 02 Nisan 2020, 17:37:14


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 4
  Yazdır  
Gönderen Konu: 18 Mayıs 1944 Kırım Türklerinin Sürgün ve Soykırım Günü  (Okunma Sayısı 19668 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Ülgen Han
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 357


Tengrici Atsız Ata Çerisi


« : 16 Ekim 2010, 00:56:38 »

18 MAYIS 1944 KIRIM TÜRKLERİ’NİN TOPYEKÛN SÜRGÜN VE SOYKIRIM GÜNÜ

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Pek çoğumuzun ‘Tatarlar’ olarak andığı Kırım Türkleri, bu günkü Kırım topraklarına, 9. ve 10. yüzyılda gelmeye başladılar. O tarihlerde ‘Kıpçaklar’ olarak biliniyorlardı. Rus kaynaklarındaki isimleri ‘Kumanlar’ idi. Kıpçaklar, savaşçı insanlar olmakla birlikte, kalıcı devlet kuramadılar. Genel olarak, birlikte oldukları milletlerin yönetimlerinde yaşadılar ve onların kültürlerini benimsediler. 12. yüzyılın sonlarına doğru, tarih kitaplarımızda ‘Altınordu’ olarak geçen, gerçek adı Altın Orda olan devletin temelleri atıldı. 1238 yılına gelindiğinde Batu Han devletin hâkimi olmuştu. Devletin halkı, Kıpçak Türkleri’nden oluşuyordu. Batu Han’ın kardeşi Berke Han Müslümanlığı kabul edince Kıpçaklar, kültürel bir değişim yaşadılar. Bu değişimin sonunda ‘Kırım Türkleri’ denilen millet oluştu. Altınordu Devleti, son hakanları Toktamış Han zamanında, Emir Timur’a yenilince güç kaybetti. 1419 yılında tarih sahnesinden tamamen silindi. Yerine birkaç hanlık kuruldu. Bunlardan biri, 1441 yılında Hacı Giray’ın kurucusu olduğu Kırım Hanlığı’dır. Hacı Giray Han, 1454 yılında, Osmanlı Devleti’nin askerî desteği ile, kendilerini rahatsız eden Cenevizliler’i yendi. Böylece Osmanlı Devleti – Kırım Hanlığı ilişkisi başladı. İkinci Kırım Hanı Mengli Giray döneminde Kırım, Osmanlı Devleti’nin himayesine girdi. Himaye 300 yıl devam etti.

Rusya’nın gelişme politikalarını uygulamaya koyduğu dönemlerde Kırım’da taht kavgaları başlamıştı. Osmanlı Devleti de güç kaybediyordu. Olaylar aynı tarih dilimine denk geldi. 1768 – 1774 Osmanlı Rus Savaşları yaşandı ve 21 Temmuz 1774 tarihinde Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Bu Antlaşmaya göre Kırım, Osmanlı’dan kopartıldı, bağımsızlaştırılarak Rusya’nın kolayca yutabileceği bir lokma haline getirildi. Ruslar, Kırım’daki taht kavgalarını körükleyerek iç savaş haline dönüştürdüler. Bu sebeple Kırım Türkleri’nin bir bölümü, 1778 yılında, ‘Ak Topraklar’ dedikleri Osmanlı yönetimindeki bölgelere göç etmeye başladılar. Yerlerine, 75.000 Rus köylüsü yerleştirildi. 8 Nisan 1783 tarihinde Rus Generali Potemkin komutasındaki Kızıl Ordu, Kırım’ı işgal etti. Lokma, yutulmuştu. Kırım, Rusya’nın bir vilâyeti haline getirildi. Kırım Türkleri’nden bir bölümü daha Ak Topraklar’a doğru yola çıktı. 1783 – 1800 yılları arasında 500.000 kişi yurdunu terk etti. Ayrılanlar, toplam nüfusun % 35’i idi. Göçler, 1800’lü yıllar boyunca hep devam etti. Sayı, 1,5 milyona ulaşmıştı. 1900’lü yılların başında, yarımadada kalan Kırım Türkleri’nin sayısı, 300.000 olarak tahmin ediliyor.

 

İkinci Dünya Savaşı yılları, Kırım Türkleri için acılarla dolu olarak geçti.

 

SÜRGÜN KARARI VE UYGULANMASI


Savaş sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Stalin, Kırım Türkleri’nin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek top yekûn sürgüne gönderilmesini emretti. Emir, 18 Mayıs 1944 gecesi Kırım Türkleri’ne iletildi. İki saat içerisinde, evlerinden hiçbir eşyayı almaksızın, bulundukları köyün – kasabanın – şehrin meydanında toplanmaları isteniliyordu. Evini terk etmek istemeyenler zorla götürüldü. Direnenler, dipçik darbeleriyle hemen oracıkta öldürüldü. Çığlıklarla inleyen gökyüzünün karanlığını delmeye çalışan güneş, kana bulanmış Kırım topraklarına ilk ışıklarını gönderirken, 423.100 kişiden oluşan Kırım Türkleri, hayvan taşınmasında kullanılan tren vagonlarına, âdeta istif eder gibi yerleştirildiler. Vagonlara doldurulanların 57.000’i 0–5 yaş arası çocuk, 68.000’i ise 60’ın üzerinde yaşlı insanlardı.

 

Ertesi gün, Arabat bölgesinde bir köyde, 150 civarında Türk’ün unutulduğu anlaşıldı. Haber Stalin’e ulaştırıldığında emir verdi: ‘Bunların işini 24 saat içerisinde bitirin !’ Emir yerine getirildi: Bebek, ihtiyar ve genç... köy halkı, küçücük bir tekneye dolduruldu. Tekne, kıyıdan bir-kaç mil açılınca batırıldı. Karadeniz’in hırçın dalgaları soydaşlarımıza mezar oldu. Türkler’le birlikte Kırım’da yaşayan Musevî dinine mensup Türkler ile aynı dine mensup Yahudiler de sürgün edildiler. Çünkü bu iki gruba mensup insanlar, Tırım Türkleri ile iyi ilişkiler içerisinde idiler.

 

Yapılan işlem, Kırım Türkleri’ni yok etme politikasının, o günün öncesinde ve sonrasında, tarihin yazmadığı bir vahşetle uygulanması idi. Bir aydan fazla süren yolculuk sırasında, kimsenin vagonlardan inmesine asla izin verilmedi. Her türlü ihtiyaçlar, vagon içerisinde karşılanıyordu. Ölenlerin cesetleri kokmaya başlayıp esasen zor teneffüs edilen hava, tehlikeli ölçüde zehirlenince, pencerelerden rast gele atılıyordu. Yolculuk sırasında 195.371 kişi öldü.

 

Trenler; Kabartay, Sibirya, Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan’da yolcularını boşalttılar. Özbekistan’a gelenler, daha önceden hazırlanmış ve tembihlenmiş Özbek Türkleri tarafından taşlandı. Yaralananlar ve ölenler oldu. Hayatta kalmayı başarabilenlerin % 3’ü, çok kötü şartlar altındaki hayata dayanamadı. Açlık, sıtma, verem ve diğer hastalıklar sebebiyle ilk altı ay içerisinde öldü. Geri kalanlar, farklı iklim şartlarındaki sürgün bölgelerinde can, mal ve kültürel değerlerini korumaları engellenerek âdeta açık hava hapishanesi şartlarında yaşamaya mahkûm edildiler.

 

Kırım Türkleri, 1956 yılına kadar zor şartlar altında hayatta kalmak için uğraş verdiler. Bulundukları yerleşim alanının dışına çıkmaları yasaktı. Eğitim görmeleri engelleniyor, kültürlerini korumalarına izin verilmiyordu. Kırım şivesiyle konuşanlar, şarkı-türkü söyleyenler cezalandırılıyordu.

 

1956 yılında Krusçev, Stalin dönemini karalama kampanyası başlattı. Bu kampanya ile Kırım Türkleri, rahat nefes alma imkânı bulabildiler. Kültürel organizasyonlarına ve eğitim görmelerine izin verildi. Bu yumuşamadan cesaret alan Kırım Türkleri, vatana dönmek istediklerini ilgililere duyurmaya başladılar, Kremlin’e temsilciler gönderdiler. 1960’lara gelindiğinde sürgündeki Kırım Türkleri’nin millî mücadelesi, firesiz bir kitle hareketine dönüşmüştü. Miting ve protesto toplantıları düzenlendi. Toplantılara katılanlar ağır şekilde cezalandırıldı. 23 Nisan 1978 günü Musa Mahmut isimli bir Türk, soydaşlarına yapılan haksızlığı protesto etmek için kendisini yakarak intihar etti. Kırım Türkleri’nin efsaneleşen lideri Abdülcemil Mustafa Kırımoğlu hapse mahkûm edildi.

 

6 Temmuz 1987’de başlayıp 5 Ağustos 1987’ye kadar devam eden Moskova gösterilerinden sonra, SSCB yönetimi, Kırım Türkleri’nin vatana ihanet suçlarını kaldırdı. Yine de dönüş izni vermedi.
Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

 


Vatana Dönüş

Beklenen izin 1990 yılının Temmuz ayında çıktı. Kırım Türkleri’nden bir grup, 2-3 ay süren çileli yolculuktan sonra ata yurduna döndü. 1944’e ayrılırken üzerlerindeki elbiselerden ve gönüllerindeki vatan aşkından başka hiçbir şeyleri yoktu. Dönüşte; ceplerinde diplomaları, altlarında arabaları, cüzdanlarında az veya çokça bir paraları vardı. Kimi inşaat mühendisi, kimi doktor, kimi müzisyen olarak meslek sahibi olmuştu. Vatana döndükten sonra aylarca naylondan yapılmış çadırlarda yaşadılar. İmkânı olanlar kendi evlerini kendileri inşa ettiler. Olmayanlar, zor şartlar altında, fakat vatanda olmanın huzuru içerisinde yaşamaya çalışıyorlar.

Sürgünden dönenlerin sayısı 260.000 civarında. Daha bir o kadarı dönüş izni bekliyor, imkân arıyor.

Ukrayna Cumhuriyetine bağlı, 30.000 kilometrekarelik alana sahip Kırım Muhtar Cumhuriyeti’nde 2.600.000 insan yaşıyor. Etnik dağılım şöyle: Ruslar: % 67, Ukraynalılar: % 22, Kırım Türkleri: % 10 orana sahip. Yarımadada 30.000 Yahudi, 5.000 Ermeni, 2.500 Alman, 1.500 Bulgar, 800 Karaim (Yahudi dinine mensup Türk) ve 500 Kırımçak (İsrail Yahudi’si) yaşıyor.

Ruslar, Kırım’ın Rusya’nın bir vilâyeti olması için çalışıyorlar. Ukraynalılar, Türkler ve diğerleri tam bağımsızlık veya mevcut statünün devamından yana görüş bildiriyorlar.

Kırım, Rusya ve Ukrayna kıskacında huzursuz günler yaşıyor.

Sürgündeki son Kırım Türkü anayurduna dönmeden, Kırım’ın gelecekteki statüsünü belirlemek huzursuzlukları artırır.

Kırım’da, sürgünde yaşayan Kırım Türkleri; büyük önderleri Gaspıralı İsmail Bey’in söylemi ile: “Dilde, fikirde ve işte birlik” sağlayabilirlerse, arzuladıkları çözüme kolay ve tez ulaşabilirler.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
Ülgen Han
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 357


Tengrici Atsız Ata Çerisi


« Yanıtla #1 : 16 Ekim 2010, 00:56:59 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
kirim tatarlari sürgünün öyküsü kısım 1/4
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
ERGENOKON
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 16 Ekim 2010, 01:13:10 »

Bu kandaşlarımızı çerkeslerle yer değişimi yapabiliriz aslında. Tabi bu çerkeslere milyon versen defolup gitmezler orası ayrı konu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Ülgen Han
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 357


Tengrici Atsız Ata Çerisi


« Yanıtla #3 : 16 Ekim 2010, 01:18:47 »

Hülagü kandasım, keşke k.rt yada çerkes yerine Uygur yada Kırım'lı kandaşlarımız gelmiş ve yaşıyor olsaydılar. Ancak bu demek değilki onların yaşadığı topraklardan vazgeçtik. Doğu Türkistan'ın da Kırım'ın da peşini bırakmayacağız.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
Kaan Ulas Türk
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : 17 Mayıs 2012, 20:31:36 »

Unutmadik,
Unutmayacagiz,
Unutturmayacagiz
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
açina
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : 18 Mayıs 2012, 11:41:27 »






"SÜRGÜN"

“Lütfen anlatın.” dedi.

83 yılın verdiği dinçlikle anlatmaya başladım hikâyemi. Sanki son kez yapıyormuş gibi, o günleri de hatırlayarak derin bir nefes aldım. “17 yaşımdaydım.” dedim.

Gece vaktiydi. Ay güneşe devretmeye hazırlanıyordu nöbetini ama ayın beyazlığı güneşin sarısına terk etmemişti henüz geceyi. Bütün batıl itikâdlerden sıyrılmış yıldızları sayıyordum. Yalnızlığın keyfini sürüyor, acısını çekiyordum. Önce köyün çıkışındaki evimin camına bir aydınlık vurdu. İki çift göz ay ışığını bastırıyordu. Sonra gözler çoğaldı, gelip köyün meydanına yerleştiler. Kapıya çıktım. Onlarca kamyondan dökülen yüzlerce asker meydanda düzene geçiyorlardı. Yavaş yavaş evlerin pencerelerinden ışıklar sokağa yayılmaya başladı. Askerler evlere dağılmaya başladılar. Benim hisseme iki asker düşmüştü. Karşıma dikildiler. Biri tüfeğini bana doğrulttu. Gözlerinde sonradan eklenmiş bir kin vardı. “Ne oluyor?” demeye kalmadan diğer asker elindeki kağıttan okumaya başladı. “Beş dakika içinde hazırlanıp askerleri takip edin. Emirlere karşı gelmeyin!” Halâ bir şey anlamamıştım. Şaşkınlığın verdiği aymazlıkla “Neden?” dedim onların dilinde. İki asker böyle bir soruyla karşılaşmayı beklemiyorlardı ki, cevabı birbirlerinin gözlerinde aradılar. Cevap yoktu. Tüfekli olan tüfeğini öne doğru uzatarak “Çabuk.” dedi, “Yoksa şuracıkta gebertirim seni.” Yapacağım bir şey yoktu. Eve girdim. Alabildiğim kadar eşya ve parayı alarak kapıya çıktım. Tüfekli asker arkama geçti ve tüfeğinin ucuyla ittire ittire köyün meydanına getirdi beni. Birkaç dakika sonra bütün köy meydandaydı. Kadınlar, ihtiyarlar, çocuklar, sakatlar… Bütün köy…

Üniformasından subay olduğu anlaşılan biri karşımıza geçti. Alaylı bakışlarla hepimizi süzüyordu. Sağa sola birkaç adım attı. Uzun bir nutuk çekecekmiş gibi bir tavır takındıktan sonra “Kamyonlara!” diyebildi sadece. Subayın söylediğini anlamayan yaşlılar öylece etraflarına bakıyorlardı. Durumu anlattım. Bir tanesi, “Niye?” dedi. Cevabın bende olmadığını o da biliyordu. Aynı anda etrafımızı çeviren ve tüfeklerini bize doğrultmuş askerler çemberi daraltmaya başladılar. Bir tarafı açık bırakılmış çemberden sırayla kamyonlara bindirildik. Bir taraftan da herkesin adı, soyadı, yaşı ve mesleği soruluyor, not ediliyordu.

Kamyonlara bindiğimizde işin ciddiyetini anladım. Nereye götürülüyorduk, suçumuz neydi? Hiçbir açıklama yapmadan nedendi bu yolculuk? Köyün ihtiyarlarından biri, çok şey görmüş, yaşamış olmanın tecrübesiyle ve korkuyla “Kurşuna dizecekler herhalde.” dedi. İçim titredi. Neyin cezasıydı bu? Tamam, son zamanlarda olanları biliyordum ama cezası bu mu olmalıydı veya bunun bir cezası olmalı mıydı? Olmaz öyle şey, diye kendimi avutmaya çalışıyordum. İhtiyarın söylediği herkesi korkuya boğmuştu. Erkekler eşlerini, kadınlar çocuklarını yatıştırmaya, böyle bir şeyin olamayacağına ikna etmeye çalışıyordu.

İstasyona geldiğimizde gün yüzünü göstermeye başlıyordu. Doğudan gelen ışıklar ne göz kamaştırıyordu ne de iç ısıtıyordu. Belli bir düzenle, askerlerin kendi düzenlerine göre kamyonlardan indirildik. O an anladım ki kurşuna dizilmeyecektik. Çünkü istasyonda mahşerî bir kalabalık vardı. Bu kadar insan kurşuna dizilmezdi herhalde. Hem kurşuna dizecek olsalar neden herkesi buraya toplasınlar ki. Çevremizdeki bütün köyleri buraya yığmıştı askerler. Herkesin gözünde bir soru işaret vardı ve cevap kimsede değildi. Askerlere sorulan her sorunun cevabı dipçikle, kabzayla veriliyordu. Çocuklar annelerinin eteğinde, kadınlar kocalarının koltuğu altında, ihtiyarlar ise duada medet arıyorlardı. Kayıtsız, donmuş bakışlarla çevreye bakıyordum. “İyi ki kimsem yok.” dedim içimden. Onları burada, bu halde görmeye dayanamazdım. Çığlık çığlığa bir tren geldi istasyona. Trenlere bindirileceğimizi sezdiğimiz halde hiçbirimiz oralı olmadık. Hayvan vagonlarıydı çünkü bunlar. Kırmızı, penceresiz, ahşap… Düpedüz hayvan vagonu. Bu treni takip eden ve insan vagonları çeken başka bir tren olmalıydı. İki yana baktım. Yoktu, ama gelirdi. “İnsan” treni görememenin üzüntüsüyle çökecek bir yer ararken subayın “hayvan” sesini işittim:”Vagonlara!” Bir uğultu koptu kalabalıktan. “Nasıl bineriz bunlara, başka tren mi kalmadı, bunlarla hayvan taşınıyor be adam!” Subayın rengi kızıla döndü. Bağırıyor, çağırıyordu. Hakaretler, gün yüzü görmemiş küfürler birbirini kovalıyordu. Çığırtısı bitince kendi rengini buldu. Bu sefer de karşısındaki kalabalık kızıllaştı. Ben ise yumruğumu sıkıyor, birbirine geçecek dişlerimi ayırmaya çalışıyordum. Emindim ki benimle beraber bütün erkekler, hatta kadınlar da aynı durumdaydı. Ama yapacağımız bir şey yoktu. Komutanlarının bağırtısıyla askerler emir bile beklemeden tüfeklerini bize doğrultmuşlardı. Bazıları tüfeğin ağzına mermi vermişti bile. Elimiz kolumuz bağlı, söyleneni yapmak zorundaydık.

Kalabalığın önlerinde olduğum için vagona ilk bindirilenlerden biriydim. Kamyonlardan indirildiğimiz düzende vagonlara bindiriliyorduk. Adım atar atmaz burun sızlatan bir koku duydum. Hayvan pislikleri üstünkörü temizlenmişti. Tahtaların arasından biraz ışık biraz hava geliyordu. Ancak ikisi de çok yetersizdi. Vagonun bir köşesinde durmuş binenleri izliyordum. Her binenden sonra, “Bu sondur herhalde.” diyordum ama sonu gelmiyordu. Her binenle vagon biraz daha sıkışıyor, havasızlaşıyordu. Kimsenin bir konfor beklentisi yoktu ama artık neredeyse oturmak için bile yer kalmamıştı. En son kucağında bebeğiyle benim köyümden bir dul bindi ve kapı kapandı. Kadının kocası bir hafta önce askerler tarafından götürülmüş ve köyün hemen çıkışında kurşuna dizilmişti. Zavallı kadın, yas tutmak için bile fırsat bulamadan küçücük bebeğiyle buraya düşmüştü.

Geldiğinde attığından daha acı bir çığlıkla yola çıktı tren. Nereye gittiğimizi, bize ne yapacaklarını bilmiyorduk. Onlarca insan, bu hayvan vagonunda üst üste bir şekilde meçhûle gidiyorduk. İşte o zaman anladım ne kadar yalnız olduğumu. Kaderdaşlık ettiğim şu insanların benim bir yakınım olmasını istiyordum artık. Anam, babam, bacım kardeşim… Gerçi istemesem de öyle olacaktı. Bu vagon evimiz olmuştu artık ve biz, hepimiz bir ailenin fertleriydik.

Ne kadardır yolda olduğumuzu bilmiyordum. Nefes almak gittikçe güçleşiyordu. Tahtaların arasındaki boşluklara burnumu dayadım. Tek istediğim nefes alabilmekti. Temiz havayı ciğerlerime çekip salmak istiyordum. Nafile. Tren hızla yol aldığı için yapamıyordum. İstemdışı burnumdan giren hava boğuyordu beni. İnsan elindekinin kıymetini bilmiyor yokluğunu çekmeden. Oysa nefes almak en sıradan bir insanî belirti, vasıf. Belki de görev. Nefes almalı insan, alabilmeli. Yaşamak için nefes alabilmeli. Ancak biz en temel bir haktan bile mahrum bırakılmıştık.

Neden sonra tren yavaşladı, yavaşladı. Durdu. Her taraftan fıslamalar, pıslamalar işitiliyordu. Sanki tren yorulduğunu söylemek istiyordu. Vagondaki herkes birbirine bakmaya başladı. Vagonun anahtarı baktığı kişideymiş gibi bakışlarda ısrar vardı.”Aç artık şu kapıyı be adam, durdu işte tren!” Artık nereye gittiğimizin, suçumuzun, cezamızın bir önemi kalmamıştı. Yeter ki şu vagondan inelimdi. İndiğimde kurşuna bile dizilecek olsam inmek ve doya doya nefes almak istiyordum. Ehven-i şer dedikleri bu olsa gerek. Meçhûle giden yığınla insanın tek derdi nefes alabilmekti.

Kapıya yakın birkaç kişi kapıyı yumruklamaya, “Açın, yalvarırım açın.” demeye başladılar. Bir sessizlik… Ayak sesleri... Birileri bu tarafa geliyor. Tam vagonun önündeler. Aynı kişiler bu sefer sanki misafirliğe gittikleri evin kapısı çalar gibi kapıyı tıklatıyorlardı. Vagonun önündekiler ise kayıtsızlıkla kendi aralarında sohbet ediyor, kahkahalar savuruyorlardı. Kapıyı önce yumruklayan, sonra tıklatan adamlar kapının açılacağından ümidi kesmiş olacaklar ki, şimdi askerlerin dilinde küfrediyorlardı. Boşuna. Tren yeniden yola koyuluyordu bile.

Artık hava kararmak üzereydi. Havasızlığın yanına açlık ve susuzluk da eklenmişti artık. Saatlerdir ne bir lokma ekmek ne de bir yudum su geçmişti boğazımızdan. Çocuklar ağlıyor, laf dinlemiyorlardı. Su vardı da onlardan mı saklıyorduk, ekmekleri arkamıza mı gizlemiştik sanki. Elinden bir şey gelmeyen babalar çocuklarını oyalamaya çalışıyorlardı. Ancak açlığın ve susuzluğun sıkıştırdı çocukların gözü hiçbir şey görmüyordu. Babaları zıplayıp göğe yükselse onlar yine de yemek diye ağlayacaklardı. Tren tekrar yavaşlamaya başladı. Birkaç dakika aynı süratte gittikten sonra durdu. Az önce kapıyı yumruklayanlar yerlerinden bile kıpırdamıyorlardı. Sanırım yirmi dakika kadar öylece bekledik. Birden kulağıma bir şıngırtı ilişti. Birbirine çarpan metalin sesiydi bu. Kulak kesildim. Vücudumun her yeri kulak olmuştu da o sesi duymaya çalışıyordum sanki. Sesler gittikçe yaklaşıyordu. Nihayet vagonun önünde durdu. Bu sefer konuşmalar işitiyordum, bölük pörçük: “Sen, oraya … İkiniz karşıya … Dikkat edin … En ufak teşebbüste …”

Kapı açıldı. Batmakta olan güneşin zayıf ışıkları kapıdan içeri doldu. İçerideki herkesin yüzünden yansıyarak bana ulaştı. Kimseyi unutmadı ışık. Her göze girdi, her yüze değdi. En diptekiler bile kapının önündekilerin yüzünden yansıyan ışık yüzünden gözlerini ovuşturuyordu. “İnin!” diye yırtınan bir sesle irkildim. “Sakın yanlış bir hareket yapmayın! Vagonun önünde dizilin!” Hemen aşağıya indik. Her inen ciğerlerini havayla dolduruyordu. Saçma bir zevkle inip kalkan göğüs kafeslerini seçebiliyordum. İnsanın bunlara mecbur bırakılması ne kötü.

Kendime geldikten sonra çevreye bakındım. Uçsuz bucaksız bir ova. Tek bir insan yapısı yok. Yalnız tüfeklerini bize doğrultmuş askerler var. Etrafımızı çevirmişler. “Tek emir yeter!” diyor duruşları, bakışları, yüzleri.”Tek bir emirle hepinizi cehenneme yollarız!” Sağıma döndüğümde az önceki şıngırtının nedenini anladım. Kocaman iki kazan ve kepçenin yanında on tane tas ve bardak. Hepsi metal. Tüfeklerin metali bizi öldürmek için can atarken bu metaller bize can verecek! Ama neden onar tane? Subay kılıklı herife sordum. “Gümüş takımları unutmuşuz beyzadem kusura bakmayın!” dedi. On kişi yiyip içecek ardından diğer on kişi, sonra diğer on kişi, sonra…

Bekledim. Sıramın gelmesini bekledim. Mecburdum. Yemek dolu tası ümitle eline alan herkes önce yüzünü buruşturuyor sonra çevresine şöyle bir bakınıp yemeye koyuluyordu. Herhalde nohut vardı taslarda ama et koymamışlardı. Belki de tavuklu patates vardı da tavuklar eriyip gitmişti. Olsun. Buna da şükür. Nihayet sıram geldi. En sonlarda olduğum için son on kişi içinde yiyecektim. Tas uzatıldığında iki elimle kavradım. Bir damla bile dökülsün istemiyordum. İçine baktığımda ise gözüm karardı. Yeşil bir sıvı, içinde birkaç mercimek yüzüyor. Yüzüm buruştu birden. Kafamı kaldırdım, etrafa bakındım. Yemedim. Lanet olsun!

Herkes karnını iyice(!) doyurunca vagona doluştuk. Bir saat sonra yola çıktık. Bu şekilde ne kadar gittiğimizi bilmiyorum. Belki günler, belki haftalar. Bir gün yine durdu tren. İndiğimizde yemek kazanları yoktu. Diğer vagonlardakileri de indirmişlerdi. Hepimizi bir araya topladılar. Koca bozkırda yalnızca tek katlı bir bina vardı. Ağaç, yeşillik, dere, dağ, ova… hiçbiri yok. Çorak bir toprağın üstünde tek bir bina. Askerlerin eşliğinde onun önüne doğru gittik. Subay kılıklı herif binanın merdivenlerine çıktı. Sanki sayıyormuş gibi kalabalığa göz gezdirdi. “Burası.” dedi bıkkınlıkla. “İçeri girecek ve adınızı yazdıracaksınız. Burası.”
Yeni vatanım burasıydı.

Karşımdaki genç ve güzel kız yaşlı gözlerle bana bakıyordu. “Yahudi olmak bir zamanlar çok acıymış.” dedi. Dudaklarımda hafif bir tebessüm belirdi. Cehaletinin suçu onda değildi. “Hayır.” dedim çökmüş omuzlarımı dikleştirip göğsümü öne çıkararak. “Hayır, Türk’üm. Kırım Türkü.”

CENGİZ DAĞCI.



Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
Elzara Batalova. Guzel Qirim.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Pusat38
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 231


Tanrı Türk'ü Korusun!


Site
« Yanıtla #6 : 18 Mayıs 2012, 12:08:33 »

Starlin şerefsizinin zülümleri unutululur mu hiç! Kırım Hanlıklarımız yıkılınca ne oldu zaten. Timur'u bu konuda sevmiyorum. Altınorda'yı yıkmasaydı hanlıklar ortaya çıkmazdı. Hanlıklar ortaya çıkınca Ruslar onları tek tek egemenliği altına aldı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı Kırım için tam bir yıkımdı. Kandaşım Cengiz Dağcı'nın bu eseri her zaman duygulandırır beni. Paylaşım için sağ ol! Soykırım ve Sürgünde hayatını kaybeden tüm soydaşlarımızı Tanrı'dan güzellikler diliyor;yerlerinin uçmak olmasını istiyorum. TTK.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

O sarayda bulunca tanrılaşan erleri
Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.
Hepsi sussa da "Kür Şad" uzatarak elini;
"Hoş geldin oğlum ATSIZ, kutlu olsun!" diyecek.
açina
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : 18 Mayıs 2012, 14:25:40 »




Son yüzyılın en eli kanlı katili STALİN. Tüm Dünya, gözlerini Hitlere çevirdiği için gözden kaçmış olabilir mi? Hitler eli kanlı bir faşistti doğru. Peki ya Stalin? Milyonlarca Kırım, Kazan, Özbek, Kırgız ve Azerbaycanlı Türk'ün kanı tüm bedenine bulaşmışken neden sadece Hitler? Çünkü Hitlerin soykırım uyguladiğı ırk yahudilerdi. Stalin ise Türkleri katletti. Hemde katledilen yahudilerin 5 katıydı hayatını kaybeden Türkler. Tüm Dünya hatta içimizdekiler Türkleri soykırımcı ilan ederken bir zahmet tarihin tozlu sayfalarına bir bakın isterseniz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
sng
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : 18 Mayıs 2012, 18:41:09 »

Olur mu canım çerkezlerin acısı kimler de var? Bakın adamlar Karadeniz balığı bile yemiyorlarmış. Bizim millette kendini unutmuş bu kıçyalayıcılara üzülüyor. Ben böyle işin...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Pusat38
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 231


Tanrı Türk'ü Korusun!


Site
« Yanıtla #9 : 18 Mayıs 2012, 19:44:52 »




Son yüzyılın en eli kanlı katili STALİN. Tüm Dünya, gözlerini Hitlere çevirdiği için gözden kaçmış olabilir mi? Hitler eli kanlı bir faşistti doğru. Peki ya Stalin? Milyonlarca Kırım, Kazan, Özbek, Kırgız ve Azerbaycanlı Türk'ün kanı tüm bedenine bulaşmışken neden sadece Hitler? Çünkü Hitlerin soykırım uyguladiğı ırk yahudilerdi. Stalin ise Türkleri katletti. Hemde katledilen yahudilerin 5 katıydı hayatını kaybeden Türkler. Tüm Dünya hatta içimizdekiler Türkleri soykırımcı ilan ederken bir zahmet tarihin tozlu sayfalarına bir bakın isterseniz.

Kandaşım, bence 2. Dünya Savaşından en kârlı çıkanlar her zamanki gibi Yahudiler olmuştur. Uğramış oldukları zulümler(!) neticesinde onlara bir devlet kurmak için tüm dünya seferber olmuştur. İtiraz eden olmamıştır. Balfour bir deklarasyon yayınlamış, Filistin'de bir Yahudi devletinin temelleri atılmıştır. Bana göre Hitler bir Yahudidir. Çünkü Hitler sayesinde Yahudiler kendilerini aciz durumda göstermiş ve toprak kapmışlardır. Sizce bir parça haklı değil miyim?
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

O sarayda bulunca tanrılaşan erleri
Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.
Hepsi sussa da "Kür Şad" uzatarak elini;
"Hoş geldin oğlum ATSIZ, kutlu olsun!" diyecek.
Sayfa: [1] 2 3 4
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.063 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.019s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.